Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 15. Seminer
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=VLgd–IjhXI.
Hepinize hoş geldiniz diyorum. İnşallah iyisiniz. Şimdi bugün şöyle hemen bakayım bilgisayardaki şeyime, notuma. Evet bugün ikinci tablete geçtik. Yani geçen birinci tableti bitirdik. İkinci tablete geçtik.
Şöyle bu ikinci tablet biraz kırık yani çok fazla okunamıyor. Veya okunan kısımlar da biraz eski versiyonlarla ya da diğer versiyonlarla mukayeseli tamamlanmaya çalışılıyor. Tabii bütünüyle okunamıyor değil yani bir kısmı okunamıyor. O yüzden ben bugün Metin Akakçasını okumayacağım size. Hem biraz zamandan da kazanıyoruz.
Sadece Türkçesini okuyacağım ve üzerine analiz yapacağım. Dolayısıyla şey yapmayın yani Akatça bugün beklemeyin. Belki önemli birkaç yer olursa yani Akatça karşılıklarını söylerim ben zaten. Tabii geçen tablet yani en son yaptığımız seminerde aşağı yukarı şurada kaldık biz. Destana zaten bir giriş yapıldı o birinci tablet boyunca. Sonra Enkidu ve Gılgamış’ın tanıştırılma veya tanışma hikayesine geçildi. Yani Enkidu ve Gılgamış birinci tabletle tanışmış oldular ve hala ikinci tablette de o tanışma fastı biraz devam edecek.
Ama ikinci tabletin konusu artık tanışmanın bitmesi ve daha birlikte iki dostun veya yoldaşın birlikte yaptıkları ilk macera yani sedir ormanlarına gittikleri veya yaptıkları macera olacak.
Öyleyse birinci tabletin konusunun Enkidu ve Gılgamış’ın tanışma fastının burada artık bittiğini ve Hum Baba’yı öldürmek üzere sedir ormanlarına yapılan yolculuk olduğunu unutmayın.
Tamam. Şimdi tabi ben eksikler çok olduğu için az evvel söylediğim tablette 262 ve 300, 300 ya da 301 arasını size tercüme edeceğim.
Yani normalde ikinci tablet hani 1’den yaklaşık 301, 302’ye kadar devam ediyor. Fakat 1 ile 262 arasındaki kısımlar ya çok okumuyor ya çok kırık veya hani bilgiler net değil.
Ama ben yine de net olan kısımları yani 1. cümle ve 262. cümle arasında net olan kısımları özetini yapacağım. Ama esas benim Türkçe’ye anlatacağım yani Türkçesini çevireceğim bölüm 262, 300’üncü cümleler olacak.
Normalde bu tablet mesela geçen hatırlayın 1. tablet 300 cümlede bitti. Bu tablet yani şu an okuduğum tablet büyük ihtimalle böyle 310, 320’lerde falan herhalde bitmiş ya da bitmiş olmalı.
Fakat elimizde 301, 302’ye kadar olan cümleler var. Fakat 302’den sonraki o geriye kalan birkaç paragraflık bölüm yok.
O yüzden hani şeydir bu 2. tablet bayağı kopuktur ama önemli. Yani hikayenin bütününü anlamada önemli. O yüzden her zaman olduğu gibi canla başla dinleyin.
Evet şimdi olayın yani tercümenin tercümeye geçmeden önce olayla ilgili biraz analiz size.
Tabii şimdi büyük aşklar kavgayla başlar hikayesi doğru mu yanlış mı bilmiyorum. Benim hayatımda çok öyle olmadı. Ama büyük aşklar büyük kavgayla başlar hikayesi bizim Destan’da Enkidu ile Gılgamış arasındaki şeyde var, senaryoda var.
Her ikisi de birbirinden nefret eder ama sonra birbirlerine yoldaşı olurlar. Böyle bir şey var mıdır bilmiyorum yani nefretle büyük aşk doğabilir mi? Evet doğabilir de. Ama şu duvarı, bunu da Rushfacult’u söyler çok da hoşuma gider. Sert ve keskin rüzgarlar büyük aşkları daha alevlendirir, küçük olanları da öldürür ya da söndürür diye Rushfacult’un hoşuma giden bir sözü var. Bizim Gılgamış hikayesinde de biraz öyle oluyor aslında. Aralarındaki o sertleye rağmen inanılmaz bir yoldaşlık, inanılmaz bir dostluk hikayesine dönüyor hikaye.
Şimdi bu Destan’ın veya buna benzer Destan’ların aslında duygusal yönlerinden bir tanesi yani Destan’da yaşayan şahsiyetler anlamında duygusal yönlerinden bir tanesi aşkla ilişkili bir takım kavramlardır.
Yani bu derdeki aşka geniş bir tanımlama veriyorum. Yani kadın erkek arasındaki bir şeyden bahsetmiyorum ben. Daha genel bir şeyden bahsediyorum. Bu gibi Destan’larda veya bazen mitlerde falan Kurgu eğer ikili kahraman varsa yani iki kahraman varsa bizde olduğu gibi Kurgu’nun belli bir duygusal gelişim sırası vardır. Şimdi ne demek istediğimi birazdan daha iyi anlayacaksınız.
Bu kahramanın yolculukları söz konusu olduğunda ya da kahramanların yolculukları söz konusu olduğunda o hikayenin ya da senaryonun içerisinde duygusal kavramlar küçükten başlar, aslında şiddetle başlar ve daha soft ve daha yumuşak bir hale gelir.
Ve orada da artık kemaline erer. Yani bütün insani kavramlar adeta böyle. Şimdi bu karanlık ifadelerim ve karanlık cümlelerim çoğu kez olduğu gibi ne demek? Bu şu demek.
Şimdi mesela eski şeyden başlayayım. Grek dünyasından başlayayım. Eski Yunan düşüncesinden ya da felsefesinden başlayayım. Mesela eski Grek felsefesinde, tırnak içerisinde aşk için birtakım temel kavramlar kullanılır ve kelimeler kullanılır.
Buradaki aşkı çok geniş boyutla yani seküler bir aşktan daha uğravi bir aşka kadar geniş çeperli olarak düşünün. Mesela eski Grek düşüncesinde, edebiyatında ya da felsefesinde bu hallere ifade eden neler var, hangi kelimeler ve hangi tanımlamalar var?
Mesela bir tanesi tabii ki Eros. Yani tabi şu an Grek düşüncesini anlatacak değilim ama benim Destan’daki hikayenin kurgusunu analiz edebilmem için şimdi böyle bilgiye ihtiyacım var.
Birisi Eros’dur. Aslında eski Greklerde Eros basitçe seküler bir aşkı anlatmaz ya da çok bedeni aşkı anlatmaz. Eros kelimesi Grekçe’de aslında Sanskritçe’deki artadan falan gelir ki Farsça üzerinden bize de arzu diye girmiştir. Genellikle Hinde Avrupa dillerinde bu Eros kelimesinin çok paralelleri vardır benzeri anlamda. Eros’un anlamı normalde Yunan felsefesinde veya Hinde Avrupa inançlarının felsefelerinde. Kosmosdaki dengeyi sürdürmeye katkıda bulunan bir enerjidir aslında. Yani Eros çok böyle yan bir yerden baktığınızda ya da çok seküler bir yerden baktığınızda insanların arasındaki bedeni ilişkiler gibi algılanır ki bu boyutu var bu doğru.
Ama daha temel de Eros kavramı, Kosmos’un içerisinde varlıkların varoluşunu sürdürmesine katkıda bulunan ve ilahi dengeyi sağlayan bir çekim gücün adıdır.
Normalde bütün Hinde Avrupalı inançlarda böyle. O yüzden bir Eros yani eski Grek düşüncesinde Eros denilen bir tanımlama var. Bizde de var şimdi bu destanın içerisinde de o hikayeler var. Ve bütün destanlarda Eros denilen bir hikaye mutlaka vardır. Bazen açık bazen saklı ve bütün hikayelerin de destanların genel kurgusu Eros ile başlar zaten.
Yani o böyle şiddetli kavgalı o çekime dayalı olan bir mücadele ile başlar. Bizim Gılgamış ile Enkidun’un hikayesi de öyle başlamıştır. Ve sonra yumuşağa doğru devam eder.
Demek ki birinci terminolojimiz Eros olsun. Buna biz ne diyelim şimdilik böyle parantez için. Kozmik tutku diyelim. Kozmik tutku ve aynı zamanda seküler tutku veya seküler arzu diyelim yani bedeni arzu.
İkincisi yani Grek düşüncesinde ikinci terminoloji bu hallere anlatan ikinci terminoloji. Bunu biraz daha biliyorsunuz belki. Filia yani Filia denilen şey.
Filia eski Grek kültüründe nedir? Daha böyle Eros olmaktan ziyade daha ilahi şeyleri de kapsayan dostluğa yönelik bir tanımlamadır Filia. Yani Filon yani daha böyle dostluğu içeren bir kavramdır. İçersinde Eros’a ait unsurlar vardır ama bütünüyle Eros değildir ve hatta bazen Eros ile çatışır. Ve bütün destanlarda bizde de olduğu gibi kahramanların arasındaki ilişkinin türü Eros ile başlar. Oradan Filia yani normal dostluğa doğru geçer. İkinci aşama budur ki bizde de öyledir. Sonra üçüncü kelime Greklerde Storge kelimesi. Storge kelimesi de şefkat falan anlamına gelir. Yani yine bir duygusal haldir ama daha merhamet, incelik, şefkat, daha insana ait bir şeydir. Ve Eros ile de çok fazla ilgisi yoktur aslında.
Ve genellikle bu destanlarda kahramanların yaşamış olduğu duygusal haller üçüncü aşamada buraya gelir. Yani Storge’ye gelir, daha insana ait olan bir hale gelir. Sonra bu dördüncü halidir ve dördüncü terminoloji. Ve son noktadır artık. Neredeyse bütün destanlarda böyle, bizde de böyle. Son kelime ya da terminoloji Agape’dir. Agape. Mesela Agape’yi biraz şeyden biliyor olabilirsiniz. Yani Hıristiyanlıkla falan uğraşırsanız eğer. Agape kelimesi veya kahramanı Erken Hıristiyan Terminolojisi’de kullanılan bir şeydir.
İlk Hıristiyanların İsa ile birlikte yemiş oldukları yemek veya o ilk Hıristiyan grubun bir aradaki oturdukları da gerçekleşen muhabbet aurasıdır adeta Agape.
Agape dendiğinde şunu anlayacaksınız. Artık burada bireysel sevgi, Eros veya insana ait sevgiler daha büyük bir etik değer içerisinde veya belki dini değerler içerisinde kendisini ifade eden bir haldir. Agape odur. Yani Agape’de artık komünal bir ruh vardır ve komünal bir ilişkilere de vardır. Ve artık siz orada birey olarak yoksunuz. Bir arada bulunan insanların yaşadığı muhabbettir o birazcık. İşte ortalama bir böyle jorney hikayelerine baktığınızda yani yolculuk hikayelerine baktığınızda ilişkiler böyle çok sert bir şekilde başlar. Eros da başlar. Sonra o ilişki daha dostluk ilişkisine döner. İşte Filia’ya geçersiniz oradan. Oradan daha insani bir şeye geçersiniz. Bizde de öyle. Yani bizde de Gılgamış’ın, Enkidu’nun ölümünden sonra Gılgamış’ın yaşadığı hâller falan o şefkatle, Storge ile ilgili aslında.
Sonra Storge’ye geçersiniz ve en sonunda Agape’yi yaşamış olursunuz ya da tecrübe edersiniz. Zaten Agape aslında sadece bir sevgi anlamında bir kavram değil.
Aynı zamanda hikmeti de içeren yani bilgi, bir bilgi türünü de içeren bir anlamı vardır. Ve destanlar Agape ile biter. Agape ile yani bir muhabbetle biter, bir insanlaşmayla biter ve özel bir bilginin ele geçirilmesiyle biter.
Ki bizim Gılgamış Destanında da neticede hikaye bittiğinde Gılgamış gayet hikmetli bir adam olacak. Her ne kadar bunun bedeli ölümü öğrenmek ve tecrübe etmek olsa da hayata yönelik derin bilgileri anlamış olacak.
Bu da aslında Agape’ye denk düşman bir şeydir. O yüzden Destan’da, bizim Destan’da bu bölüm yani ikinci tablet, bu Eros ilişkisinden Filia’ya ilişkisine geçiş sürecidir aslında.
Yani tutkulu, çok bedeni olan ama aynı zamanda kozmik dünyada da bir karşılığı olan ilişki türünden daha dostluğa geçişi ifade eden bir yanı vardır ikinci tabletin. Ve bunu bir şablon olarak siz özellikle antik dinler söz konusu olduğunda bütün öteki jorne hikayelerini bulabilirsiniz. Biraz analiz edin, bulacaksınız yani.
Öyleyse böyle bir şablonunuz elinizde olsun. Peki bu ikinci tablette ana şey ne, hikaye ne?
Şimdi şey, ana hikaye şu, Humbaba’nın öldürülmesi. Humbaba kim? Daha önce söylediğim gibi, şimdi söyleyeceğim gibi ve belki daha sonra da söyleyeceğim gibi, Humbaba da aslında bizim içimizde yatan korkular ve endişeler.
Yani bütün destanlarda Humbaba’ya denk düşen bir nevrotik karakter vardır. Daha doğrusu içimizdeki nevrotik karakter dışarıda bizim korkularımız olarak bir figürle bütünleşir. O figür bizde işte Humbaba’dır. Ama destanın bu psikonalitik açıklamasını bir yana bıraktığınızda Humbaba bizim destan içerisinde görünür anlamda nerede duruyor?
Görünür anlamda şurada duruyor. Sedir ormanları denilen ormanları koruyan bir böyle yarı ilahi canavar ya da bir varlıktır yani. O yüzden ikinci tabletin özü bu Humbaba’nın öldürülmesi olacak. Tamam demek ki daha çok bunun üzerinde duracağız.
Sonra peki ben mesela neyi yorumluyacağım büyük oranda? İki şeyi yorumluyacağım ikinci tablet sürecinde. Birisi Humbaba karakteri üzerine biraz konuşacağım. Yani tarihsel olarak Humbaba ney? Yani biraz bunun üzerine konuşacağım. Ve yine ikinci tablette konu edilen ve daha sonra da konu edilecek olan ve eski mezuputam inançları üzerinde çalıştığınızda
sık sık karşınıza gelecek olan Akitu adıyla bilinen bir bayram daha önce böyle minicik bahsettim. Biraz onun üzerine konuşacağım. Eğer zaman kalırsa bugün kalmasa haftaya devam.
Şimdi dedim ki demek ki tabletin 1, 2, 3, 4 diye gitmiyoruz çünkü kırık ama belli bir yere kadar size kırık da olsa bir takım yorumlarla elde edilen bilgileri anlatayım şimdi.
Kırık olan kısımların yoruma dayalı açıklaması. Şimdi ilk önce aslında 29-64 yani ikinci tabletin 29. cümlesi ile 64. cümlesi az çok bilebiliyoruz. Yani kırık falan var ama topluyoruz veya diğer versiyonlarla böyle mukayese ederek falan ne olabileceğini anlıyoruz. 29-64 arası şunu anlatıyorum.
Şamhat’ın yani daha önce söylediğim kült kadınının, faişe kült kadınının bunun ne anlama geldiğini söyledim ben size. Şamhat yani harimtular eski mezuputam ya da önemli. Yani harimta olan Şamhat’ın bir yabani varlık olan ya da yabani insan olan enki duyuyu nasıl insanlaştırdığı ile ilgili bilgiler var.
Yani 29-64 arasında Destan’ın bize anlattığı şey kült Şamhat’ın yani kült kadınının enki duyuyu nasıl insanlaşma sürecine soktuğu ile ilgilidir.
Geçen dersler boyunca böyle parentes içi bunlara değiniyorum ama şimdi mesela biraz daha derli toplu söyleyeyim. Bir kere mesela 29. cümlede yani Destan’ın 29. cümlesinde Şamhat şunu söyler enki duya.
Yaban hayvanlarıyla yaban doğada ne yapıyorsun? Şimdi zaten enki du daha önce tanıdığınız gibi bir yabani karakter. Yani bir insan, tarihsal varlık, yabani bir varlık yani bütün bunların arasında bir karakter ama insanlaşacak da bir karakter.
Yani Gılgamış’ın alter egosu insanlaşacak da birazdan. Fakat burada mesele aslında dikkat etmeniz gerekti olan mesele bütün efsanelerde veya bütün mitlerde, antik çağda bir yabani varlığın insanlaşma sürecine sokuşur. Aslında bu mesela Tevrat’ı da analiz ettiğinizde böyle satır aralarında bunu görürsünüz. Yabani bir varlığı insanlaşma sürecine sokan bir kadındır. Aslında hikaye bunu yani hikayenin bu kısmı bunu anlatır. Şimdi Şamhat bir kadın, büyük ihtimalle İlşitar’ın bir harimkusu ve onun enki dun hayatının nasıl girdiğini öğrendiniz artık.
Şamhat enki duyuyu birkaç noktada insanlaşma sürecine götürecek net eylemler yapar. Mesela hangi noktalarda? Bir kere ilk büyük eleştirisi enki duya yaban hayvanlarıyla birlikte yaşadığı şeklinde bir şeydir, kritiktir.
Yani enki duyuya şunu söyler, senin ne işin var bu yaban hayvanlarıyla? Bir temel eleştirisi budur aslında. Sonra 35. cümlede, yani bizim ikinci tabletin 35. cümlesinde enki dunun belli ki elbisesi yoktur. Yani elbise giymeyi bilmemektedir. Tabi burada enki du profili büyük ihtimalle çok çok eski çağlardan kalan daha yabanıl belli yaşam tarzlarını hatta belki neolitik aşamayı bile yaşamamış olan belli insan kültürlerinin figürasyonu ya da arke tipidir.
Muhtemelen enki du böyle bir şey temsil ediyor. Enki dunun kıyafeti yoktur, öyle bir şey bilmez yani elbise diye bir şey bilmez. Ve 35. cümlede Şam Hatt enki duyuyu elbiseyle giydirir, elbiseyi örter üzerine, bir elbise giydirir ona. Dolayısıyla bu ikinci şeydir. Şam Hattın onu insanlaştırmadaki ikinci eylemidir.
Sonra 44-51 arasında bu süreç devam eder. Orada şöyle, enki du tabi yaban hayvanlarıyla birlikte yaşadığı için hatta bazı yorumculara göre enki dunun bestial yönü de vardır.
Bu ama çok parantez içmiyorum. 44-51 arasında enki dunun önüne Şam Hatt ekmek ve bire koyar. Yani ekmek ve bire antik çağın en temel yiyecekleri ya da içecekleri.
Enki du ekmek ve bire koyar fakat enki du böyle şeyler bilmediği için yani ekmek ve bire nedir? Hani bunlar böyle bir şey yok yani çünkü bu şehra kavram bunlar. Dolayısıyla ne yapacağını bilmez, yiyemez yani onları. Sonra Şam Hatt ona söyler. Yani bunları yenmesi gerektiğini ve nasıl yendiğini Şam Hatt anlatacaktır.
Yani insanlaşma sürecine adım adım hem duygusal yolda hem de daha seküler yolda adım adım yaklaşırlar. Mesela eski Babil versiyonunda, Destan’ın eski Babil versiyonunda Şam Hatt aynı zamanda enki dunun vücudu çok kılıdır ve bütün kıllarını keser.
Dolayısıyla böyle bir yabani varlık türünden daha insan olmaya geçiş sürecinde rol oynayan tip kadındır.
Şimdi feminen arketipi ya da kadın arketipi tabii toprakla ilgili şeyler. Mesela burada sayılan veya buna benzer pek çok şey yani bir yabanın insanlaşma sürecinde onun insanlaşma sürecine hazırlayıcı kavramların önemli bir kısmı topraktan geçer.
Yani yemek içmek ve buna benzer şeyler. Tabii toprak ve kadın çok yakın ilişkili olduğu için toprak kadının ve kadında toprağın vazgeçilmez semvolleri ve daha derinde arketipleri haline dönüşmüştür. Pek çok midde ya da Destan’da dipten dibe okursanız ya da çok şizofrenik bir kafayla okursanız bunu Tevrat’ta da görürsünüz. İnsanı adam edenin kadın olduğu retorini ya da tecrübesini burada da görürsünüz. Mesela şey vardır. Bu edebiyatta hem batı edebiyatında hem doğu edebiyatında böyle avare tipi denilen bir tip vardır. Flonar Fransızcası avare tipi ya da aylak arketipi veya figürü yani.
Hem batı edebiyatında hem bizim edebiyatında hem de doğu edebiyatında var. Bu aylak ya da avare arketipi bizim Türk sinemalarında da 70’lere 80’lere kadar halkın da çok sevdiği figürler ya da film kahramanları.
Rush Capone falan avaresi falan vardı. 50’lerde falan Türkiye’de şövet olmuş falan. Ondan sonra o gibi misyonları Türk sinemasında Sadral Işık, Östük Serengil gibi tipolojiler falan devam ettirdi. Tabi bu hem batıda hem doğuda avare arketipi biraz şöyle bir şey. Çok yabani. Ondan sonra öyle laf söz dinlemeyen yani aylak gerçi batı aylaklığıyla doğu aylaklığı biraz daha farklı.
Batı aylaklığı 19. yüzyılda Fransız edebiyatında falan ortaya çıkar. Batı aylaklığında şey ne derler aylak olan tip yani ehlileşmemiş tip daha züppedir.
Bir zamanlar şey vardı böyle komikle komik olmayan arası gazetelerde falan eskiden galiba bütün dünyada dergisi yapardı onu. Man Kafa Poldi diye bir karakter vardı. Yani çizgi roman karakteri. Böyle çok züppe hani okumuş falan zengin ama yani züppe bir tip yani ve dangalak bir tip yani. İşte batıdaki avare tipler biraz şeydir.
Böyle züppedir. Hani biraz daha küstahdır. Ondan sonra ama iflah olmaz yani o da böyle yola falan gelmez. Bizdekiler biraz daha mütevazidir ve daha insanidir. Ama hem doğudaki hem bizdekiler edebiyatta veya sinemada falan baktığınızda bir kadınla tanıştıktan sonra hayatları değişir.
Ondan sonra aynı Gılgamış’ın hikayesinde olduğu gibi. Tabii ne kadar doğru bilmiyorum yani hayatları değişir iyi de olabilir kötü de olabilir.
Hayatları değişir. Normalde çok mutlu oldukları o avare tipinin içerisinde yaşamış olduğu yaşam tarzı ve duygusal hallerden çok mutlu olan ve hayata bağlı olan daha standart insanları küçük gören avare bir kadınla tanıştıktan sonra o oturgan hayata geçmeye başladığı zaman yani paleolitikten neolitiğe geçiyorsunuz. Gelmiş olduğu içinden gelmiş olduğu kültürü tamamen redbeder. Mesela eskiden avare paradan nefret eden biriydi ama artık parayla ilişkisini sıcak tutan bir tip haline döner.
Eskiden ev hayatına karşıladır ama artık ev onun merkezidir ve dolayısıyla avareden ehlileşmiş bir insan oluşur. Şimdi bu arke tip yani yaban bu tabi bu çok psikanalitik bir şey yani hani bu ya ben çok psikanalitik falan diyorum ama bakın bu şeydir yani hani destanları bunları esas almadan çözümlemeniz zor yani. Bu arke tip bir yabani varlığın nasıl insanaştığını esas alır bunu analiz eder. Bu bizim hem kendi bireysel hayatımızda kognitif sürecimizde yani hem bilinçaltımızda hem bilissel sürecimizde kendi biyolojik gelişim sürecimizde var olan bir şeydir.
Kendi içimizde yaşadığımız yani biz kendi kendimizin avaresi oluruz ve biz kendi kendimizi avarelikten çıkarır daha düzgün bir hayata geçiyoruz. Kendi içimizde yaşadığımız bilinçaltımızda yaşadığımız böyle süreçler vardır.
Bu süreçler arke tip olarak dış dünyada avare fenomeniyle ya da figürüyle kendisini veya işte yabani varlık tipiyle kendini gerçekleştirir. Tabi bunun dışarıda da bir karşılığı vardır.
Yani bunun gerçeklikte de bir karşılığı vardır. Yani evet hani çok böyle uslanmayan bir adamı sonucu iyi ya da kötü bunu bilmiyorum ama çok uslanmayan bir adamı hani bir kadın yola getirir. Dış dünyada da bunun gerçekliği var.
Çok çok eski çağlardan beri. O yüzden genel olarak bütün destanlarda bir kadın bir yabani erkek ve bir de yabani erkekten türetilmiş ehli bir erkek yani artık neolitik hayata geçen bir figür hikayesi her zaman vardır.
Bizim burada da olduğu gibi. Demek ki öyleyse 29-64 arasında bir yabanın nasıl ehlileştirildiğinin hikayesi anlatılır. Tamam. Şimdi 262. az daha söyledim 262. cümleden 300. cümleye kadar Akatçı değil ama Türkçe’ye tercüme ederek okuyorum size.
Peki 262 ne diyor? Şöyle diyor. Gılgamış şöyle der. Şimdi Enkidu ve Gılgamış Hum Baba’yı öldürmek üzere yola çıkacaklar. Yani temel meseleleri bu. Bu bağlamda atışıyorlar. Gılgamış şöyle der. Yola çıkacak cesaretim var. Çünkü Gılgamış’a şunu söylerler yani Enkidu da dahil buna. Bu canavarla başa çıkmak mümkün değil. Dolayısıyla vazgeç yani.
İşte Gılgamış vazgeçmeyecektir. Bu 262. cümle böyle başlıyor. Gılgamış şöyle der. Yola çıkacak cesaretim var. İçinde Hum Baba’nın olduğu uzun yola.
263. Bilmediğim bir savaşla yüzleşeceğim. Yani Hum Baba’nın şeyini biliyorlar. Meddini duymuşlar. Ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorlar.
Yani kendi içindeki o korkunun ne kadar paranayak bir sertlikte olduğunu biliyorlar. Ama Gılgamış bu kendi içindeki boşluğu ve açlığı telafi etmek ve ortadan kaldırmak. Çünkü başka türlü yaşayamazsınız yani. Eğer o korku aşamasında kalırsanız, eğer Hum Baba’yla yüzleşmezseniz o zaman kendi paranayak dünyanızda, kendi obsesif, nevrotik hallerinizle başa çıkamadan hayatınızı aksak şekilde yürütürsünüz.
O yüzden bu korkuyu yani Hum Baba’yı ortadan kaldırmanız lazım. 263. Bilmediğim bir savaşla yüzleşeceğim. Yani Gılgamış söyledi.
264. Bilmediğim bir yola çıkacağım. 265. Beni kutsayın ki başarabileyim. Yani beni kutsayın ki dediği Uruk halkı yani kendinin kral olduğu şehrin halkı yani beni kutsayın ki bu hikayeyi başarabileyim.
266. Sizi tekrardan görebileyim güvenle. 267. Tekrardan Uruk’un kapısına dönebileyim. 268. Geleğim yani geri döneyim ve o yıl yani döndüğüm yıl iki Akitu Bayramı’nı kutlayayım. Akitu Bayramı ne demek? Buna geleceğim ama Mezopotamya’daki en önemli şeydir bayramdır. Hala lokal olarak bizim Orta Doğu’da devam eder aslında.
Peki 269. İki Akitu Bayramı’nı kutlayayım. 270. Akitu kutlansın ve şenlikler başlasın. Yani geriye döndüğünde bütün bunlar olsun.
271. Yaban ineği Ninsu’nun yani annesi diyorsunuz yaban ineği Ninsu’nun huzurunda davullar çalsın. 272. Enkidu yaşlılara şöyle söyledi yani yaşlılar dediği şehrin bilgeleri. Şehrin yaşlıları. Enkidu yaşlıları şöyle söyledi. 273. Ve Uruk’un gençlerine şöyle söyledi. 274. Ona söyleyin yani Enkidu Gılgamış’a mesaj veriyor.
O da o şeyini telaşına anlatıyor. Ona söyleyin yani Gılgamış’a söyleyin. Sedir ormanlarına gitmesin. 275. Bu yolculuk meşakkatli bir yolculuktu. Yani insanın hem dış dünyada hem iç dünyasında yaptığı ve özellikle korkularıyla yüzleşmek için yaptığı yolculuk meşakkatlidir. Tabi şunu unutmayın yani dış dünyada yaptığınız her yolculuğun aslında iç dünyanızda da yapıldığını hissedersiniz ya da yapılması gerekir. O yüzden de genellikle böyle psikolojik anlamda sıkıntılı olduğunuz dönemlerde daha çok yolculuklara çıkarsınız. Çünkü dış dünyada atılan her adım sizin içinizde kendinize atmış olduğunuz bir adımdır. Dışarıda yollarla ilgili kat etmiş olduğunuz meşakkatler sizin iç dünyanızdaki korkularınızda yüzleşmenize katkıda bulunur. O yüzden sıkıntılı anlarınızda yola çıkarsınız. İşte bu yolculuk meşakkatlidir. Yani Enkidu bunu söylüyor. Yani dışarıda yapılan yolculuk meşakkatli bu doğru. Ama daha derin, daha tehlikeli ve daha az güvenli olan aslında içeride yapacağın yolculuktur. Çünkü Humbaba normalde senin içinde bekliyor. Yani 275 bu yolculuk meşakkatli. 276 bu biraz böyle karışık bir cümle tam oturmuyor ama herhalde şunu söylüyorlar. Yani bu adam bunları yapamaz. Yani gılgamış bunları beceremez. Yani bu canavarı öldüremez. Ama çok net değil bu. 277, sedir ormanlarını koruyan yani Humbaba her şeye yetişir. Onun her şeye gücü yeter. 278, Humbaba onun sesi fırtınalar gibidir. Yani öyle şiddetli bir sesi var. Tabii mesela şimdi bu ifadeler, bu retorin bütünü destanya yani hani komik geliyor olabilir falan ama ben samimi söylüyorum hani bizim Türk filmlerinde özellikle dizi filmlerde veya Batı’da falan da öyle yani kullanılar, retorikler falan. Yani hani oynayan artistlerin kullandığı kelimeler falan böyle bunlardan çok daha komik yani. Yani o yüzden hani şey bunlar böyle çok anlamlı gelmiyor olabilir kulağa işte birtakım tekrarlar, basit cümleler falan ama o dönemin mentalitesi içerisinde düşündüğünüzde bunların vurucu gücü modern zamanlardaki sinemanın vurucu gücünden çok daha etkili. 278, Humbaba onun sesi fırtınalar gibidir.
279, konuşması ateş, nefesi ölümdür. 280, ormandaki fısıltıları altmış, şimdi buna geleceğim. Ormandaki fısıltıları altmış berrudan işitir.
Şimdi burada beru ne demek buna birazdan geleceğim yani yani o duyma gücü, işitme gücü Humbaba’dan o kadar güçlü ki altmış beru, beru şey yani Akatça’da bir mesafe ölçüsü birazdan geliyorum. Ormandaki fısıltıları altmış berudan bile işitir.
O kadar uzun mesafeden işitir. 281, böyle bir ormana girmeye kim cesaret edebilir? 282, en büyük Adat, sonra o gelir. Yani Adat dediği, 282. Cümlede Adat dediği, Ortadoğu’da işte bu semitiklerde falan böyle fırtına tanrısı.
Güçlü bir Tanrı yani. Batıdaki Zeus, öyle düşünün. En büyük Adat, sonra o gelir. Yani Humbaba, hani o kadar güçlü ki Adat’tan sonra gelir.
283, İgigiler arasında ona karşı duracak kim var? İgigiler bir tanrısal karakterler. Bunlar Annunakilerin, yani eski mezopotamya’da
Annunakiler, denilen bir Tanrılar grubu var. Annunakilerin yardımcıları. Tabii Annunakiler falan da bizim popüler şeyde, basında medyada falan böyle acayip gündemde olan bir şeydir.
Annunakiler böyle uzaydan gelenler, bilmem neler falan yani böyle acayip müthiş süzofeni kurgular yani. Ama Annunakiler öyle değil. Yani söyleyeyim yani. Annunakilerin öyle uzaydan gelenlerle falan alakası yok. Eski mezopotamya inançlarında Tanrıların belli bir hiyerarşisi vardır.
O hiyerarşinin içerisinde duran alt kadrodaki adeta Tanrı gruplarından birisi Annunakiler adıyla bilinendir. İgigiler de bu Annunakilerin yardımcıları pozisyonunda tanrısal güçler. Mesela İgigiler Atrahasis destanında falan, yani mezopotamyanın başka bir önemli destanı olan Atrahasis’te Tanrılar henüz insanı yaratmadan önce ilk önce bu küçük Tanrılar’ı yaratırlar.
Yani hani büyük Tanrılar henüz insan olmadan önce kendilerine hizmet etsinler diye bu küçük Tanrılar yaratırlar. İgigiler böyle bir şeydir. Fakat İgigiler zamanla büyük Tanrılar’a isyan ederler ve bunun üzerine de Tanrılar insanı yaratırlar. Yani insanın yaratılmasının gerekçesi eski mezopotamya inançlarında İgigilerin kendilerine isyan etmesidir.
Yani İgigilerle uğraşmak istemezler. İgigiler böyle biraz robotik varlıklar. Bir şizofenik spekülasyon yapayım. Tabi ki tamamen uydurma şu anki.
Bunların robot olduğunu falan varsayın yani. Ve İgigilerin bu pek düşünemeyen, akledemeyen isyanı karşısında insan yaratılır. İlk insan öyle yaratılır mezopotamiyada. İgigiler de şeydir. Cezalandırılır falan. İşte yani bu İgigiler, ki bunlar deli yani hani deli varlıklar. Yani onlar da dahil hiç kimse bunlarla, bu Humbabayla başa çıkamaz.
Adat da başa çıkamaz. Dolayısıyla gıngırmış mı bunları becerecek? 284. Sedir ormanlarını korumak için. Tabi burada Sedir ormanları Giş Eren, yani bunun Akadçası.
Ben mesela size Akadçayı falan okurken aslında Determinatifleri okumuyorum. O zaman çok uzun bir hikaye uzuyor. Yani Determinatif şu demek. Mesela diyelim ki Humbaba bir Determinatif ile yazılır.
İlginçtir. Determinatif şu. Mesela bir varlık, bir nesne, herhangi bir şey yazılmadan önce onunla ilgili bir işaret konulur o kelimenin başına.
Mesela bu tarih söz konusu olduğunda başına dingir konulur. Yani dingir diye bir işaret var. Dingir şu yani tarih demek. Yani dingiri gördüğünüzde siz onun altındaki kelimenin tarih ile ilgili bir şey olduğunu anlarsınız.
Buna benzer böyle şeyler var, ifadeler var bazı tür kelimelerin başında. Mesela bunlardan bir tanesi işte Giştir. Mesela Giş ne için kullanılır? Ağaç şeyler için. Ahşap yani orman falan işte. Mesela onu gördüğünüzde siz şunu anlayacaksınız. Bu ağaçtan bahsediyor. Yani bunun bahsettiği şey ağaçla ilgili bir şey.
Giş Eren yani Eren Ormanı. Bu Sedir Ormanları. Bu Sedir Ormanları neresi aslında biraz tartışmalı bu. Birazdan geleceğim hikayesine de. Fakat bizim standart versiyonu yani bu versiyonda Sedir Ormanları dönemin biraz tarihsel konjektörüne uygun olarak daha çok şey düşünülmüş.
Yani Lübnan civarı aşağı yukarı. Mesela eski Babil versiyonunda Sedir Ormanları dediğinde metin daha çok Amanos’ta anlaşılmış.
Sümer daha eski dönemlerde yani Sümer metinlerinde falan daha başka bir yer. Zagros’a doğru bir takım yerler anlaşılmış ama belli ki böyle yüksek bir yer burası ormanlarla dolu bir yer ve 285 onu yani Humbabayı bu ormanlara insanları korkutmak için
ve korunsun diye yani ormanlar korunsun diye Enlil, Dingir Enlil yani Tanrı Enlil koymuştur. Enlil de daha önce söyledim ben size ki ileride söyleyeceğim yine Mesopotamya’nın en önemli tanrılarından biri ama bu bunların daha detay şeylerini daha böyle spesifik yerlerde anlatacağım.
Enlil yerleştiriyor Humbabayı niye? Çünkü ormanların korunmasını istiyor. Aslında Humbaba da gariban yani hani kötü bir niyeti yok yani varlığın yani orayı koruyor bir de Enlil koymuş onu yani yapacak da bir şey yok.
Zaten hani metinlerde şeydir Humbaba böyle saftirik bir şey yani hani bir canavar gibi tasvir ediyor falan ama yani pek de öyle değil sanki neyse geleceğim.
Evet demek ki 285 Enlil bölgeyi korusun ormanları korusun diye buraya Humbabayı yerleştiriyor. 286 Ormana sızarsanız yani ormanına sızarsanız titrarsınız yani korkudan titrarsınız. 287 yaşlı bilgeler burada kullandığı kelime Melike Rabbutu. Melike Rabbutu da böyle işte yaşlı bilgeler gibi bir şey hakikaten şeyin şehrin yaşlıları meclis herhalde öyle bir şey yani.
Yaşlı bilgeler Melike Rabbutu kalktılar yani hani bir şeyler söylemek için fikirlerini söylemek için kalktılar.
288 biri Gılgamış’a yani bunlardan bir tanesi Gılgamış’a kanaatlerini söyleyelim. 289 Sen arzularının egemen olduğu genç birisin yani Gılgamış’a söylüyor bunu. Sen arzularının egemen olduğu genç birisin.
290 Konuştuğun şeyin manasını bilmiyorsun yani uçuyorsun diyor yani Türkçesi. 291 Humbaba onun sesi fırtınalar gibidir.
292 Konuşması ateş, nefesi de ölümdür. 293 Ormandaki fısıltıları 60 berrudan işitir. Beru, Akatça az evvel söyledim. 61 beru ne kadarlık bir mesafe? Bir beru yaklaşık 11 kilometre dolayısıyla 60 çayıp 11.
Yani oradaki tabii 61 sembolik sayı çünkü Mesopotamyalılar 60’lık bir sayı kullandılar falan hesap kitap işlerinde. Yani 60 çayıp 11 kilometre işte 600 bilmem kaç kilometreden duyar hepinizi diyor.
294 Ormana girmeye kim cesaret edebilir? 295 Ormana girmeye kim yine aynısı kim cesaret edebilir? 296 İgigiler arasında kim ona karşı durabilir?
297 Bunlar tabii daha önce söylendi ama tekrar ediyor yani Metin. 297 En büyük adat sonra o gelir. 298 Sedir ormanlarını korumak için 299 onu oraya insanları korkutmak için enlil koydu.
300 Gılgamış bilgelerin sözlerini işitti. 300, 300 yani 300’den sonra 301 ve 302 anlaşılmıyor ve Metin 302’den sonra devam ediyor. Fakat ne olduğu belli değil, kırık çünkü ama büyük ihtimalle Gılgamış yaşlara bir cevap verecek ve beni kimse yolumdan döndürmez. Buna benzer bir şey söyleyecek. Şimdi ikinci tablet burada bitiyor. Tamam güzel şimdi gelelim bu ikinci tabletin böyle biraz da kurbanı garibanı şey humbabaya.
Şimdi siz derken hepimiz yani bunlar böyle mesela hum baba diyorsunuz bir figür yani destanda bir figür falan ama öyle değil yani mesela bunlar siz akademik olarak baktığınızda yani üzerine çalışmak istediğinizde inanılmaz malzeme var.
Yani hani bir destanda böyle detay bir figür gibi görünen herhangi bir şey o kadar çok üzerine çalışabilecek bir alana sahip ki hum baba da öyle.
Hem hum baba üzerine yani kim bu ne yani gerçekten ne yani hani bizim dibimizde kendi bilinçaltımızda yatan bireysel korkularımızın dışında dış dünyadaki bir gerçeklik fenomeni olarak hum baba nedir?
Tarihsel hum baba nedir söz konusu olduğunda bir çalışma var Batı’da yapılan ondan sonra işte bu çalışmalar hum baba konusunda kimliği konusunda fikir geliştirmişler nedir buraya. Şimdi biraz bunlardan bahsedeceğim şimdi şöyle mesela bu iç içe geçmiş olan hikayeler beni çok cezbediyor yani geçen ders söyledim mesela Binbir Gece Masalları öyledir.
O Matruşka gibi siyirli bir dünyası vardır yani mesela doğuya gittiğinizde Mahabharat öyledir bizde Binbir Gece Masalları öyle Batı’da işte Almanlılarda Grimm Masalları işte İngiltere’de Balfour Masalları bilmem ne yani.
Pek çok kültürde uzun masallar ya da öyküler normalde farklı farklı ne derler coğrafyalardan ve zaman dilimlerinden gelen ayrı ve bağımsız hikayelerdir. Fakat bir editor el onu böyle öyle güzel derler ki zaman içerisinde veya birkaç el böyle Matruşka gibi onlar siyirli bir şey sunar size gel beni çöz alanı sunar.
Bu da böyle çok büyülü gelir bana. İşte biraz bizim hikaye de öyle tabi bu bizim elimizdeki Metin çok da o kadar Binbir Gece Masalları kadar şeyde değil yani uzun değil.
Mesela şey düşünün Mesnevi’yi düşünün Mesnevi de biraz öyle yani hani o kadar farklı zamanlardan ve coğrafyalardan gelen hikayeler Mevlana tarafından şey edilmiştir yani olağanüstü bir edisyonla adeta yani ruhsal bir edisyonla bir Metin haline getirilmiştir.
O yüzden de Mesnevi’nin poetik yanı çekmez sizi fakat o hikayelerin birbiri içine girmesinin örgüsü de çok çeker. Burada o kadar uzun olmasa bile şunu bilin normalde bu hikaye yani bu Gılgamış Destanı denilen hikaye büyük ihtimalle Sümerlerden Önce falan pek böyle bir şey değildi.
Herhalde daha böyle Ortadoğu’nun prehistoryasında Sümerlerden Önce yani büyük ihtimalle şöyle bir şey vardı bir hikaye vardı Humbaba hikayesi bir hikaye vardı Enkidu hikayesi bir hikaye vardı Gılgamış hikayesi.
Fakat bu üç hikayede ve bu üç hikayenin figürlerinin bizde oluşturulmuş olduğu arketipsel değerler de o kadar çok sevildiği ve benimsendiği için çeşitli zamanlarda bir araya getirildi. Karşımıza da işte böyle bir kompozit hikaye çıktı.
Ama şunu bilin Humbaba büyük ihtimalle ayrı bir öyküdür. Ne zamana kadar çıktığını bilmiyoruz yani.
Ve mesela Sümer metinlerindeki Humbaba tasvirleri ile Akatça metinlerindeki işte bizim standart versiyonu Eski Bağ bilinmem ne veya Asur metinleri bunlardaki Humbaba tasvirleri bunlar tabi hani nereden anlıyorsunuz bir yerden anlıyoruz da şimdi onlar çok uzun hikaye tabi.
Kaçarsanız yani onlara da girmeye çalışıyorsam yani siz de kaçarsanız hep birlikte kaçarız yani artık sıkıntıdan. Ama Humbaba ayrı bir hikayeydi ve Enkidu da muhtemelen çok ayrı bir hikayeydi herhalde bir yaban prototipiydi o ve bunlar işte bir şekilde bir araya getirildi.
Şimdi bu Humbaba kelimesi üzerinde duruyorlar biraz. Yani hem figür olarak nereden kaynaklandı hem bu kelime ne yani bu nereye ait hangi coğrafyaya ait kültüre ait bu tip Humbaba. Mesela bu konuda tabi çalışan bir yan adam var ama bunların bir kısmı şöyle söylüyorlar diyorlar ki Humbaba figürü gerek kelimenin etimolojisine bakarsanız gerekse tasvirlere falan bakarsanız veya bazı alköyolojik buluntulara aslında eski bir Elam tanrısıdır veya bir kahramanıdır.
Yani Elam dediği de İran yani İran işte Hindistan’a doğru olan coğrafya. Elam uygarlığı da işte Sümerlerle yaklaşık eş uygarlıklar. Bir grup şöyle söylüyor diyor ki arkadaş bu Humbaba figürü ortadoğulu değildir aslında. Daha çok İran, İran o dönemin İran kökenmesidir ve büyük ihtimalle de bir Elam tanrısı olan Humbaba veya Humbaba adıyla bir figürün ortadoğuda kötü bir karakter haline bürünmüş halidir diyorlar. Bunu söyleyenler kim mesela? Hansman falan denilen yani önünde bir isim var da çok önemli değil ama Hansman bu işin en savunanlardan bir tanesi.
Şimdi bu mesela Giş-Erin demiştim ya yani Erin ormanları falan. Mesela bu ekip yani Humbaba’dan İranlı olduğunu söyleyen ekip bu bölgenin de yani bu Erin denilen ormanlık bölgenin de aslında ne bizim Amanoslar yani Antakya civarı ne de Lübnan dağları daha sonraki versiyonların kabul ettiği gibi olduğunu reddediyor bunlar.
Belki buradaki Giş-Erin denilen yerde İran’a doğru yani Elam’a doğru Zagros dağlarının güneyinde bir yerlerdedir yani. O yüzden de şeydir Humbaba normalde oradan ithal edilmiştir. Bunu düşünenler var. Tabii Elamlıların Sümerlileri yenmesi üzerine Sümerlilerin Elamlılara böyle şeyleri vardır. Çünkü Sümer’in en son devleti 3. hususuyla alesini Elamlılar ortadan kaldırdı.
Ve Sümerlilerde böyle bir Elam düşmanlığı vardır. Bazıları şey diyor yani işte bu düşmanlık Elam’ın en önemlisi tarihisi olan Humbaba’nın kötü bir figür olarak Ortadoğu’ya girmesine ulaştı. Olabilir yani hani bilmiyorum bu kadar ama bakılabilir. Demek ki öyleyse Humbaba figürünü buraya lokalize edenler var.
Bir kısmı şey diyor, hayır yani İran’la alakası yok yine Ortadoğuludur ama Sümerlerden önce Ortadoğullulara aittir. Yani yine Mesopotamya ama Sümer öncesi bir figürdür. Çoğunluk şöyle diyor Humbaba evet Sümerli değil Akad falan da Semitik de değil yani daha prehistorik bir Mesopotamya olabilir.
Yani ikinci grup bunu söylüyor. Ondan sonra tabi Akad’ça Nüsalarda ve Sümerce Gılgırmış hikayelerinde bu Humbaba hikayesi ya da anlatımı biraz farklı.
Mesela Akad’ça metinle benim şu an okuduğum veya diğer eski versiyon, orta versiyonu anlattığım daha önce versiyonlar da bizim kahramanlarımızın yani Gılgırmış’ın falan amacı normalde nam salmak.
Yani Enküdü ve Gılgırmış’ın derdi şu nam salmak yani öyle kahraman olmak yani. Fakat Sümer metinlerinde pek öyle değil. Sümer metinlerinde derdi daha çok Humbaba’nın derdi yani. Enküdü ve Gılgırmış’ın derdi şu, ağaç kesip şehre getirmek onları.
Yani Sümer metinlerinde böyle bir şey var, anlatım var. Tabi bizim Akad’ça metinler Sümerlerinkinden çok daha komplikasyona uğramış, daha saflığından arındırılmış ve daha insani derinliklerle, bilinçaltı kahramanlarıyla adeta büründürüldüğü için
daha komplikedir bütün kahramanlar ya da bütün olayların örgüsü Akad metinlerinde. Sümerler de daha yalındır ve daha basittir yani.
Mesela Akadça’da Humbaba rolü daha merkezidir, Sümerler de o kadar merkezi değildir. Gibi Sümer metinleriyle Akad metinleri arasında Humbaba ve bu sedir ormanları söz konusu olduğunda birtakım şeyler var, farklılıklar var.
Mesela bu farklılıklara eklenebilecek önemli şeylerden biri belki şu olabilir. Normalde Humbaba Akad metinlerinde böyle Tanrılar tarafından seçilmiş ve daha tarihsal ve güçlü bir varlıktır. Ama Sümer metinlerindeki Humbaba biraz daha kendi kendine atanmış bir kahraman gibidir. Tam öyle değil ama Akad metinlerinde sanki daha Tanrı varlıktır Humbaba.
Biraz daha böyle olayın heyecanını arttırmak için Humbabayı tam bir kötü figür haline getirmek için Akad metinleri biraz özel bir şey yapmış, çaba sarf etmiş.
Şimdi bizim Humbabayla ilgili mesela bana deseniz ki Hocam Humbabayı çalışsak biz, yani tabii zor işler yani Humbabayı ben dahi çalışmak istemem yani.
Karanlık bir dünya ama çalışmak istesek hani ne yapabiliriz, nasıl nerelerden yaklaşabiliriz, hangi bilgiler var elimizde. Bir kere Humbabayla ilgili elimizdeki işte destan var tamam Sümer versiyonu, eski Babil, bizim standart versiyon A, Succa metinler, Hitice falan fıstık evet. Bunlarda var Humbabayı buralardan çalışıp şey yapabilirsiniz yani kurgulayabilirsiniz.
Peki bunların dışında Mezikotamya’da Humbabayla ilgili başka bilgiler yok mu? Tabii aslında var. Humbaba figürü Orta Doğu’da çok popüler hatta şöyle popüler. Mesela Göreklerde biliyorsunuz ki Gorgolar var. Gorgolardan da özellikle Medusa falan daha çok bildiğinizdir.
Bir tanesi şimdi Ayasofya’nın içerisinde Yarabatan’da ters dönmüş başı yatıyor ya. Tabii bu Gorgolarla Perseus arasında bir mücadele vardır eski Görek kahramanlar bunlar.
Mesela bu Gorgolarla Perseus arasındaki mücadelenin Humbabayla Enkidu ve Gılgamış arasındaki mücadeleye çok benzediği falan görülmüş. Bundan dolayı da Humbaba figürünün batıya geçtiğini falan kabul edenler var.
Sadece bu bağlamda değil başka bağlamlarda da Görek edebiyatına veya mitolojisine bu Humbaba etki etmiş. Ki Humbaba daha sonra Yahudi literatüründe falan da var. Daha önce söyledim ben bütün bunları size. Peki böyle bir figürü biz nerelerden bulabiliriz başka temel kaynaklarımız ne? Var mı yani? Var.
Mesela neler var? Şimdi bunu da söyleyeceğim, bırakacağım. Sonra haftaya buradan devam edeceğim. Mesela bir tasvir olarak Humbaba figürleri var. Yani fiziksel tasvirlerden bahsediyorum. İki birtakım kahanetler, orakıllar var. Yani Humbabanın kullanıldığı, içerisinde Humbabanın da anıldığı birtakım kahanet metinleri var.
Çiviyası ile yazılmış. İşte bütün bunlar bize Humbaba ile ilgili bir figür veriyor. Yani nasıl bir figür Mesopotamyalı’larda neyi işaret ediyor ve ne önemi var bunları haftaya anlatacağım size.
Evet sevgili arkadaşlar bugün bu kadar. Haftaya görüşürüz. Kendinize iyi bakın.
İlk Yorumu Siz Yapın