"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 16. Seminer

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 16. Seminer

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=z_SBO3PXy3c.

Evet şu an yayınımıza başlamış bulunuyoruz. Efendim buradaki bütün arkadaşlara ve beni dinleyenlere veya izleyenlere herkese hoş geldin diyorum. Şimdi nerede kaldık? Şurada kaldık. Tablet 3 yani 3. tabletteyim.
3. tabletin aşağı yukarı bir 30 cümlesini okuyacağım. Mesela 2. tablet yani geçen tablet biraz kırıktı çok iyi okunamıyordu. O yüzden akatçalarını falan bir kısmını okumadım. Bu sefer okuyacağım akatçalarında. Tabi hikaye kaldığım yerin hikayesi de Humbaba. Humbaba’nın ne olduğunu kısmen gördünüz. Birazdan yine göreceksiniz.
Aslında buraya gelirken ben şeyden geldim. Bizim bir vakıfımız var. Bir sanat tarihçisi arkadaşımız, Hayri Fehmi Yılmaz, bir de rehber arkadaşımız Ahmet Faik. Bu vakıf için böyle bir tur organize ettiler. Hem bir tur hem vakfın açılışı gibi. Gelenlerden de bir ücret alınmadı. Kitap bağışı yapıldı. Böyle çok da şeydi eğlenceliydi. Baya bir kalabalıktı daha. Allah’tan şey hani böyle gruplar İstanbul’da her ülkelerde varlar. Yani biraz bu entelektüel meraklar, kültürel meraklar falan az çok böyle çevreler hala var.
Oradaki arkadaşlardan birkaçı da beni orada görünce dediler ki hocam senin dersin var. Sen hani neredesin, niye gitmiyorsun? Dolayısıyla biraz o yüzden 3-5 dakika geç kaldım. Bir de gelirken tam böyle girişte yani buraya girişte, bu mekana girişte Ekrem Hoca ve diğer arkadaşlar vardı. Onlarla böyle bir ayaküstü burç muhabbeti yaptık. Benim biliyorsunuz böyle burç gibi şeylerim var yani meraklarım var.
Dolayısıyla biraz 2-3 dakika geç kalmış olabilirim. O yüzden affedin beni. Şimdi tabii hava çok sıcak bugün. Gelirken inanılmaz bir yoğunluk vardı. Ben karşı taraftan geliyorum buraya. Dolayısıyla inşallah performansım şeydir, iyi olacaktır yani. Uzun da bir yoldan geldim sayılır.
Ama her halükarda ben elimden geleni gösteriyorum anlayasınız diye. Tabii mesela bu mitler yani birazdan konuya geleceğim tabii yani. Derdim 3. tablete gelmek ama böyle bir mukaddime her zaman hoşuma gidiyor benim. Bazen mukaddimeler yani bu girişler, herhangi bir konuya girişler bazen konunun kendisinden bile önemli olabiliyor.
Genellikle girişler böyle şeydir hani daha soft şeylerdir. Ama mesela şey düşünün yani İbn-i Haldun’u biz mukaddimesiyle hatırlıyoruz. Ama İbn-i Haldun bir yıl başka kitapla ve artık mukaddime de başka bir kitaba yazılmış olan bir giriştir. O yüzden bazen girişler daha eğlenceli ama öğretici falan da oluyor.
Tabi bu efsanelerde, mitlerde çok çarpıcı olan şeylerden bir tanesi, beni çeken şeylerden bir tanesi. Bazen hani Paranayak seviyede günümüze ait referansları da buluyorum ben şeyde mitlerde, antik mitlerde.
Belki de hani bazen şöyle düşünüyorum bir takım dizitopik dünyayı tasarlayan insanlar aslında çok antik çağlara kadar uzanan bazı mitik fenomenleri referans alarak
kurgulamak istedikleri bir dünyaya esin kaynağı yaptığını falan düşünüyorum yani böyle hislerim var. O yüzden mitler ya da efsaneler şey zaten pek çok bağlamda hala içimizde yaşayan şeyler ama buradan baktığınız zaman mitlerin ve efsanelerin enteresan bir ideolojik kurgusu da var.
Mesela ben aslında bilim kurgu filmlerini çok sevmiyorum ben çünkü çok fazla abartılı buluyorum ve çok ideolojik de buluyorum. Ama bilim kurgu filmlerinde tabi bir dizitopik ideoloji var. Yani bilim kurgu filmlerini tasarlayan insanların önemli bir kısmı modern dünyayı adeta düzenlemeye çalışan bir insan kitlesinin
çok abartarak teknikleştirerek ve biraz da sevimsiz hale getirerek aslında konusu da sevimsiz de dizitopik bir kültürü modern dünyaya aktif hayaline çalışıyor bilim kurgu filmleri bu anlamıyla hem güzel hem sıkıcı bazen. Ama bu mesela dizitopya literatürüne baktığınızda veya dizitopya literatürünün üzerine temellenmiş olan bu bilim kurgu filmlerine ya da eserlerine falan baktığınızda
bunların bu eski mitik retörikten çok fazla şey aldığını görürsünüz. Ben şimdi mesela bana tabi siz yani beni izleyen arkadaşlar benim nasıl buldularsa gerçi bunu bulmak zor değil yani bana whatsapp’tan ve mailden acayip şey atıyorsunuz. Ya bu çok güzel tabi fakat ben hepinize yetişemem mümkün değil.
Hem mail hem de whatsapp’tan sorular soruyorsunuz falan ondan sonra bunların bütününe yetişme şansım yok çünkü çok fazla koşturuyorum. Ama bazen bakıyorum yani içerisinden seçiyorum onları. Birisi şey diyordu geçen ya hocam hani bu kadar kaotik bir dönem içerisinde nasıl bu kadar irade gösterip ve böyle tutkuyla hani yaptığınız işi yapıyorsunuz buna benzer bir soru vardı. Yani dünyanın şu an pek çok zamanlar olduğu gibi belki kaos olduğunu, kaotik olduğunu düşünüyorum. Fakat bu modern dünyada şu an içinde bulunduğumuz birkaç yıllık kaotik hayatın daha sanal ve daha zorlamalı bir ideolojiye dayalı olduğunu varsayıyorum.
Bu böyle bir yani son birkaç yılda yaşanan bu kaotik dünyanın zorlanarak yaratılan bu hikayenin işte Rusya, Ukrayna yani bir kere hepimizin şunu bilmesi gerekiyor.
Heraklitos’un güzel bir lafı var. Fizes cryptestae phaelo. Eğer yanlış telefuz etmiyorsam o da şu demek.
Doğa gizlenmeyi sever böyle bir lafı var. Modern dünyanın retoriyi aslında hep gizliyor bazı şeyleri. Yani modern dünyanın literatürüne baktığınızda medya falan normalde birtakım şeyleri saklayarak anlattığını görüyoruz.
Anlattığı şey aslında saklamaya çalıştığı şey biraz. O yüzden satırlarını falan okuduğumuzda yani modern literatürün ve modern medya retorinin sanki içerisinde bulunduğumuz bu kaotik haller Tayvan savaşı, Çin savaşı, yok ötekiler bilmem neler böyle bir enteresan yeni bir dünya sisteminin yaratılmasına yönelik zorlamalı bir şey gibi geliyor bana.
Tabii böyle bir ideoloji varsa bu ideolojin içerisindeki mitik unsurları da görebiliyorum ben. Mesela bu anlamda bana en ilginç gelen mitlerden ya da efsanelerden bir tanesi Atrahasist’tir. Aslında Atrahasist ben mesela şey yapabilsem onu yapacağım size de emin değilim şimdi söz tutamam ayıp olur. Normalde bu Gılgamış’ı bitirsem böyle bir Atrahasist ve Enumeliş falan da yapabilirim size. Yani bizim bu hikaye devam ederse önümüzdeki yıllarda Atrahasist Destanı, Obiter, Enumeliş Destanı, bunlar eski Mesopotamya Destanları. Mesela bu destanların içerisinde Atrahasist önemli olanlarından bir tanesi. Tabii siz Atrahasist Destanının eski Mesopotamya yani semitik bir destan ama herhalde Sümerli’lere kadar çıkıyor. Atrahasist Destanı siz daha çok hani Nuh tufanı anlatımıyla ilişkilendirerek biliyorsunuz.
İşte olayın senaryosunun kurgusunun içerisinde Atrahasist diye bir kahraman var ki o Atrahasist ve bizim Tek Tanrılı dinlerde Nuh peygambere döner, Sümerlilerde Ziyusudradır, işte bizim semitik şeyde Gılgamış Destanı’nda falan Utnapiştim’dir. Yani tufandan kurtulan kişi. İşte Atrahasist Destanında, bu Bilge Atrahasist etrafında oluşan destanda şöyle bir hikaye var. Mesela bu hikaye bana çok enteresan gelir. Ben buna Enlil Operasyonu diyorum. Şöyle Annunakiler yani Annunakiler ne? Annunakiler klasik Sümer, Panteonu. Yani bu Annunakilerden falan bahsedeceğim.
Yani Enlil, Ea, Enki, Ninsu ne varsa yani klasik Mesopotamya’daki Panteon, özellikle Sümerlerden daha çok. Yani Sümer kökenli büyük oranda. İşte bu Annunakiler Destanı, Atrahasist Destanı’na göre başlangıçta yani insan yokken hiçbir şey yokken daha böyle henüz kaos tam kozmoza dönüşmemişken kendi işlerini kendileri yapmak zorunda kalırlar. Yani Tanrılar yani Annunakiler, o Panteon eski Sümer, Mesopotamya Panteonu’nun Tanrıları kendi işlerini kendileri yaparlar.
Fakat tabii çok yorulurlar. Yani Tanrılar çünkü primitif dünyanın Panteonu antropomofiktir. Daha önce söylediğim insan biçimidir yani.
Tanrılar kendi işlerini kendileri yaparlar ama yorulurlar. Yani işte orada kanal açarlar, burada dağlar ederler var olabilmek için falan. Bunun üzerine Igigi adıyla bilinen daha ikinci tanrısal varlıkları yaratırlar.
Fakat bu Igigiler de bir müddet sonra isyan ederler. Annunakilerin bu baskıcı sistemine isyan ederler. Ve bu isyan sonucu da Tanrılar yani Annunaki adıyla bilinen Panteonun en üstündeki Tanrılar bu Igigileri cezalandırırlar.
Ve şöyle derler. Bari şey yapalım. Hani bizim işlerimizi yapacak olan insan derilen bir varlık yapalım. Yani işte bizi yapmak akıllarına gelir.
Ve işte bir Tanrıçanın yani Tanrıların kanından, topraktan alırlar ve bunu karıştırırlar ve biz yani insan oluruz. Fakat bu insanlar zamanla çok taşkınlık yaparlar.
Yani işte bağırırlar, gürültü ederler ondan sonra ve Tanrıların kafasını kızdırırlar. Ve Annunakiler de insanların bu taşkınlığı sonucu onlara ceza vermek isterler.
Birkaç ceza da verirler fakat insanların taşkınlığı bitmez ve insanların taşkınlığı bitmediği için Tanrılar insanları artık ortadan kaldırmak isterler. Onları çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırırlar.
İşte bu yöntemlerden bir tanesi de tufan olacaktır. Ki o tufandan da kurtulacak olan şeydir. Bizim Atrahatsiz veya Utnapiştin veya Ziyusudra veya Nuh peygamberi adıyla bildiğimiz o kahraman olacaktır. Ve böylece insanların önemli bir kısmı ortadan kalkar ama bir grup insan da yani Atrahatsiz çevresindeki bir grup insan da tufandan sonra yeniden dünya üzerinde var olurlar.
Bu hikayenin yani Atrahatsiz’te anlatılan bu hikayenin batılı bir karşılığı da var. Kipriya denilen bir yani milattan önce 100-200’lerde falan karşımıza çıkan
Sitasinus denilen bir böyle efsanevi Grek yazarına ait bir metindir bu. Bu da bu Tanrıların insanları cezalandırması veya ortadan kaldırması fikrini Grekleştirir. İşte orada insanların ortadan kaldırması Ziyus’la falan ilişkilendirir.
Mesela bu gibi retorikler yani primitif dünyanın retorikleri, efsanelerin retorikleri falan birtakım insanlara esin veriyor falan olabilir. Yani en azından romantik bağlamda esin veriyor olabilir. O yüzden modern dünyayı anlarken aslında bu mit ve efsanelerin retoriksel analizleri falan çok önemlidir.
Hiç tahmin etmeyeceğiniz şeyler yakalarsınız. Zaten ben dersim mesela en başında size söyledim. Dedim ki yani benim aslında bu benim ve bu klasik düşünce okundaki aslında bütün yani yaptığımız bütün dersler
yani mantığı aslında şu. Tamam ben şimdi akatça işte gılgamış okuyoruz falan fıstıkta veya arkeoloji falan fakat esas da hikaye insanı tanımak.
Mesela ben arkeolojiyi çok seven bir adamım. Bu antik diller falan çok seven bir adamım. Tamam bu böyle yani acayip yani tutkuyla bağlayayım bu çalışmalara ama daha derinde bir derdim var yani. O daha derindeki derdim de aslında insan nedir? Yani hani insanın macerası. Dolayısıyla insanın macerasını ben bu bağlamda yakalayabildiğimi varsayıyorum.
Macerasını felsefeci arkadaş o bağlamda yakalıyor. Oradan devam ettiriyor. Aslında hepimiz normalde bilinçaltımızda kendimizi merak ediyoruz. Yani insanı merak ediyoruz ama yoğunlaştığımız alanlar var. İşte benimki daha çok arkeoloji veya böyle işte metinler bilmem neler. O yüzden insanı anlamak için yani tanımak için felsefe işte sosyoloji edebiyat falan bunlar çok önemli.
Ama bu antik mitler ve efsaneler de enteresandır. Böyle takip edin bunları. Modern dönemlere kadar nasıl geldiğini nasıl bir takım ezoterik yollarla dönüştürülerek aslında geldiğini görürsünüz. O yüzden şeydir yani beni çok heyecanlandırır efsanelerde modern dünyaya ait olan bu şeyleri yakalamak.
Tabi bu arada bu şey böyle bir giriş yaptık. Mukaddime sayfasını kapattık. Şimdi konuya yani üçüncü tablete doğru geliyorum.
Ama bir şey bu ikiz ikili kahramanlar, ikiz ruhlar, eş ruhlar, efsanelerdeki bu iki ikili kimlikler. Bunların üzerine işte böyle bilinçaltı ya da psikolojik anlamda yorumlarla falan da anlatıyorum ben size. Bunlarla ilgili yani bu hâlle ilgili yani ikiz ruhluluk veya ikili ruhluluk hâliyle ilgili ben ve öteki benle ilgili Batı’da 18. ve 19. yüzyıldan itibaren yapılmış şeyler var.
Zengin bir edebiyat literatürü var aslında. Yani onlar tabi bu ikili ruh kavramını daha çok böyle felsefi açıdan falan ele alarak yorumlamışlar.
Ama zengin bir literatür geliştirmişler. Mesela bunlardan ilklerinden bir tanesi bu Amadeus Hoffman. Amadeus Hoffman denilen birinin kitabıdır.
19. yüzyılın ilk yarısıdır yani. Amadeus Hoffman’ın bir kitabı vardır. Bunu bu Türkçeye tercüme edildi mi edildi mi bilmiyorum ben.
Yani o kadar şeyim olmadı. Ben bunları bir zamanla karıştırmıştım da şimdi var mı Türkçe de yok mu bilmiyorum ama bunun The story of the lost reflection diye bir başlığı var.
Burada Amadeus Hoffman şöyle bir şey yani romanının özü şu Erasmus Spiker diye bir kahraman var. Erasmus Spiker diye bir kahraman var. İşte evli bir adam bu.
Ve bunun bu gönlünü bir fahişeye kaptırır. Evlidir, çoluğu çocuğu vardır ama bir hayat kadınına kaptırır gönlünü. Çok kötü bir aşk olur. Ve bu aşkını kazanabilmek için şeytanla bir pazarlığa, tıpkı Mefistur olduğu gibi bir pazarlığa girer ve aynadaki görüntüsünü şeytana satar.
Onun aynadaki görüntüsü aslında kendisinin öteki yarısıdır tabii ki. Ama bu aşkı karşılıksız çıkınca, ailesi tarafından da reddedilince yeniden şeytana satmış olduğu aynadaki görüntüsünün peşinden koşar.
Yani onu bulmaya çalışır. O noktada bir başka kahramanla karşılaşır. O da Peter Schill-Mihl denilen birisidir. Peter Schill-Mihl de aslında yine bir roman kahramandır.
Yani başka bir yazarın yazdığı, bir Almanın yazdığı bir roman kahramandır. Fakat bizim yazar da bu Peter Schill-Mihl’ı alır ve şey yapar. Kendi romanın içerisinde kullanır.
O da şöyle Peter Schill-Mihl de yine çok benzeri bir şekilde kendi gölgesini satmıştır. İşte bu gölgesini satan ve aynadaki suretini satan iki tane insan bu gölgesini ve aynadaki suretini bulmak için yola koyulurlar.
Ve öykü bunu anlatır. Burada mesela bu alter ego ve alter egonun sahibi olan öteki ego arasındaki ilişkinin edebiyat ama psikolojiyle birlikte nasıl sunulduğunun bir örneğini bulabilirsiniz.
Bunlardan biraz daha bildiğimiz, aslında Dostoevsky’ın pek çok eseri daha bildik belki ama bunu daha yakından biliyor olabilirsiniz. Dostoevsky’ın İkiz diye bir romanı var. Dostoevsky’ın İkiz romanında da böyle bir karakter var. Yani Bay Goliadgin diye bir karakter var. Orada da Bay Goliadgin bir gün kendi içerisinden çıkan bir öteki kendisiyle tanışma fırsatı bulur.
Ve artık hep birlikte yaşayacaklardır. Ve İkiz de bunu anlatır Dostoevsky’ı. Ve daha başka eserler de var tabi bu bağlamda. Ben ve öteki ben ve bunların arasındaki kavgalar, gürültüler. Mitlerdekine çok benzer birtakım sembolik hikayeler falan. O yüzden bu gibi modern batı literatürüne esin vermiş olan şeyler de büyük oranda eski dünyaya çıkan bu mitlerdir.
Bu efsaneleri batı edebiyata almış böyle yarı felsefi ve psikolojik kurgu ile yeniden düzenlemiş ve böyle bir literatür oluşmuştur.
Tabi mesela batı geleneğinde, batı geleneğinde en bildik bu gibi efsanelerden birisi tam egosunu arayan değil ama, öteki beni arayan değil ama bir dragonla, bir canavarla mücadele etmek anlamında, kavga etmek anlamında
efsane, Aziz Gregor’un tabi efsanesidir. Yani dördüncü yüzyılın başında öldüğü varsayılan Sam Gregory, onun bir canavarı öldürme hikayesi. Aslında Sam Gregory’nin tıpkı Enkül ve Gılgırmış hikayesinde olduğu gibi, orta çoğalarda Kino Kefelya, Kino Kefelya şey demektir.
Yani böyle mitik birtakım hikayelerde köpek başlı yaratıklar. Kino Kefelya yani köpek başlı yaratıklar. Bunlar mitik yaratıklar yani antik dünyada, hatta orta çoğalarda varlığına inanan John Mandeville’in ve buna benzer eserlerde geçtiği üzere böyle varlıklar yani.
İşte bu köpek başlı şeylerden, Azizlerden bir tanesi de Christopher, Sam Christopher. İşte Christopher’la şeyin, ne derler, bizim Aziz George’un böyle bir hikayesi vardır. Her ikisi de birlikte bir ejderi öldürürler ve hatta bunların tasvirleri vardır orta çağlarda, batı geleneğinde. Yani Aziz Gregor’un ve Christopher’ın birlikte ejderi öldürme sahneleri.
Bunlar çok büyük ihtimalle zaten herhalde bizim bir şekilde bu Gılgamış testanenin batıdaki uyarlanmış halleridir. Batıda bu ikili veya ikiz kahramanların başından geçen şeyler, iyi kahraman kötü kahraman hikayesi ne ait?
Tabii çok güçlü bir gelenek var. Çünkü zaten Hıristiyanlık gnostik eylemli olduğu için, gnostisizmin içerisinde en temel şeylerden birisi zaten o iki kutbun bir böyle mücadelesi. O yüzden bu böyle yarı teosofist, bu Hıristiyan inancı batı edebiyatında 18. yüzyıldan sonra böyle bir ikiz ruhlar veya bunların arasındaki mücadeleler şeklinde enteresan bir edebiyat başlatmış.
Ki bu edebiyat terminolojisi veya kahramanları da batıda psikolojik çalışmalara 19. yüzyılın sonundan itibaren ışık tutmuş falan. Evet şimdi ne yaptık? Şimdi size böyle bir girişin son cümlelerini söyledik. Şimdi kaldığımız yere döndük.
En son şunu söyledim ben size. Humbaba yani Humbaba’nın antik dünyada nasıl yani ne var Humbaba’ya ait antik dünyadan kalan şeyler nelerdir onlardan bahsettim biraz.
Sonra biraz devam edeceğim. Yani Humbaba’nın böyle bir tarihsel veya konseptsel yanını biraz daha anlattıktan sonra geçen orada kaldım çünkü. Biraz da Akitu bayramından bahsedeceğim.
Ayrıca geçen okuduğum metinlerde Akitu bayramı vardı biliyorsunuz. İşte bu Humbaba’ya yapacağım idareler Akitu üzerine konuşacağım fasıl bittikten sonra tabletin 3. bölümüne geçeceğim. O yüzden şimdi Humbaba’ya devam. Şunu biraz biliyorsunuz ama biraz daha belki bilmeniz gerekebilir. Humbaba ile ilgili olarak yani. Şimdi Humbaba motifi yani bir ejderhanın öldürmesi motifi aslında biraz böyle detaylı olarak baktığımızda şöyle bir anlama gelir. Bir kere bir. Humbaba artık öğrendiniz ki bizim içimizdeki korkularımızdır. Yani içimizde yüzleşmemiz gerekli olan korkularımızdır.
Yani bizim kendi içimizde dışarıya yansıttığımız bir fenomen olarak Humbaba normalde başa çıkamadığımız korkularımız. Yani Humbaba’yı öldürmek aslında korkularımızı öldürmek anlamına geliyor. 2. Aslında Humbaba aynı zamanda yani bir dev, bir ejderha, bir canavarın öldürülmesi ya da ortadan kaldırılması mitik veya efsane retori ile baktığımızda ya da o perspektiften analiz yapmak istediğimizde şu anlama gelir.
Kaostan kozmoza geçiş anlamına gelir. Yani bütün devlerin ya da ejderhaların öldürülme hikayelerinin hepsine bakın.
Bizim mezopotamya’da mesela en klasik en üve iliştir. Yani iyi kahraman, kötü kahraman ortadan kaldırır. Bu ortadan kaldırış aslında insanların hem kendi işlerinde hem tabiatta gözlemiş oldukları kaosta kozmoz arasındaki kavgadır.
Ve kaos yani düzensizlik ilkesi mesela Yahudilerde eski ayette özellikle Mezmurlar kitabında biraz da Kenan kültürünün etkisinde kalarak işte Tanim le Yahve ondan sonra Yom le Yahve.
Yani Tanrı’nın Tanrı karşılıklı birtakım dragonlarla yani devlerle ejderhalarla canavarlarla savaşı ve o savaşı kazanmasına ait referanslar vardır. Bu referanslar eski ayet içerisinde nerede bulabilirsinizlar çok? Çok Mezmurlar kitabında bulabilirsiniz.
İşte bu şeyde, Mezmurlardaki bu hikayelerde çok klasik ve çok eski çağlara kadar giden bir arketipsel şey olarak evrendeki kaos ve kozmoz arasındaki savaşın böyle mitik bir dille ifade edilmesidir.
Evrende öyle bir savaş mı var? Evet evrende öyle bir savaş var. Bir kaos var böyle her şeyi ortadan kaldırmak isteyen işte canavar o yani ve bir kozmoz var kahraman da o. Ve kahraman aslında canavarı öldürerek yani kozmoz, kaos öldürerek evrenin yeniden varoluşuna katkıda bulunur.
O yüzden bütün efsanelerde canavarların öldürüdüşünün mantığında bunu arayın.
Üç, Humbaba’nın sembolize ettiği şeylerden biri de şu. Humbaba normalde psikolojik olarak çocukların babalarına karşı teen age çağlarında yani erişkinlik çağlarında
babalarına karşı baba otoritesine karşı gelerek tırnak içerisinde babalarını ortadan kaldırarak kendi kimliklerini ilan etmeleri ile ilgili bir yanı da vardır. Bir canavarın öldürme hikayesinin arkasında bizim psikolojik devinliklerimiz de ki ben bunun ne kadar önemli olduğunu vurguluyorum. Denk düştüğü noktalardan birisi şudur. Çocuklar belli bir yaşa geldiklerinde babalarına karşı mücadele verirler. Yani bir challenge yaparlar yani meydan okurlar.
Bu psikolojik ve belki biyolojik kökene olan şey hepimizin yaşadığı bir şeydir. Buradaki aslında dert kişinin o baba yükümlülüğünü ortadan kaldırarak kendi bireyselliğini ilan etme çabasıdır.
Bu hal mitlerde canavarın öldürülmesi motiviyle birleşir. Öldürülen canavar normalde bizim ortadan kaldırdığımız tırnak içerisinde babamızdır. O yüzden bir dragonla savaş hikayesine baktığınızda o kendi bilinç altı devinliklerimizde yaşadığımız tecrübenin bu yanını da görmeniz lazım.
Sonra bir canavar neyi sembolize eder? Şunu sembolize eder. Bir canavar daima bireyselleşen kişinin hemen akabinde toplumsallaşmasını ifade eder.
Yani bir canavarı ortadan kaldırmak veya bir canavarı yenmek kişinin topluluğa inişi olması anlamına gelir. Yani bir canavarın ortadan kaldırılması kişinin bir topluluk içerisinde, bir kolyektif bir bilinç içerisinde dahil olmasını işaret eder. Canavarı ortadan kaldırırsınız, artık bireyselleşmişsinizdir. Bireyselleştikten sonra sizin doğru bir şekilde yeniden toplumsallaşmanız lazım. Dolayısıyla bu yine canavarı ortadan kaldırmakla olacak olan bir şeydir.
Bir başka yanı, herhalde beşinci yanı, bu canavar sembolizminin. Canavar sembolizmi ve canavarın öldürülme sembolizmi erişkinlik ritüellerinin mitik yansımasıdır. Yani şöyle, antropolojik olarak erişkinlik ritüellerinin önemini hepiniz biliyorsunuz. Bir durumdan bir başka duruma geçiş primitif topluluklarda birtakım ritüeller yoluyla olurdu.
Bunlar da böyle inisiyasyon ritüelleridir. Giriş bir şeye giriş ritüelleri. İnisiyasyon ritüellerinin de bedellere ağırdır. Yani mesela diyelim ki, 14-15 erişkin oldun, yani Blue çağına erdin, artık erkeksin ya da kızsın falan, yani kadınsın, yeni bir topluluğa yeni bir sürece giriyorsun.
O sürece girmen için bir inisiyasyon ritüeli, bir erişkinlik ritüeli geçirmen lazım. Orada büyük sıkıntılar çekmen gerekir. Çünkü büyük sıkıntıların gerekçesi şudur. Hem gelecekte başına gelebilecek olan şeyleri önceden anlamak hem de büyük sıkıntılarla birlikte eski bir süreci terk edebilme yeteneğini kazanmak ve yeni bir hayata başlayacak yeni daimonik varlıklarla dolmak.
İşte bu erişkinlik ritüellerinin mitlerdeki karşılığı dragonları öldürmekten geçer. Yani her dragon öldürüdüğü şikayesi aynı zamanda aslında sosyal antropolojik olarak bir toplulukta bir halden öteki hale geçişin mitik karşılığıdır. O yüzden de inisiyasyon ritüellerindeki mesela hani bu şu an bizim konumuz değil de antropoloji daha çok, inisiyasyon ritüellerindeki işte öyküler bilmem neler falan bunlara baktığınızda
hep o öykülerde veya inisiyasyon ritüellerinde yapmanız gerekli olan eylemlerde hep bir canavarı öldürürsünüz veya öldürmek zorunda kalırsınız. İşte o öldürdüğünüz canavar aslında hem sizin korkularınız hem babata hakkümü yani artık bireyleşmeyi engelleyen psikolojik anlamda babata hakkümü bütün bunları aşmışsınızdır artık ve yeni bir sürece yani topluluğa girmişsinizdir.
O yüzden de erişkinlik ritüelleriyle canavar öldüğünü motifleri arasında çok fazla benzerlikler vardır. Bunları tabi böyle hepsini karşılıklı mukayese ederek analiz etmeniz lazım aslında. Dolayısıyla Humbaba bakın öyle sadece basit bir figür değil bir şey temsil eden başka bir hikaye de var yani. Evet şimdi birazcık su içeyim. Çok sıcak arkadaşlar valla.
Bir de abi ağaç yok yani İstanbul’da ağaç yok yani hani sağda solda var belki bir tekim nokta yerlerde ama yani ulan bir durayım da hani şöyle bir güneşleneyim ya mümkün değil yani.
Evet şimdi üçüncü tablete geçebilirim. Hem şey Humbaba üzerine biraz daha konuşup Akitu üzerine konuşacağım sonra da üçüncü tablet.
Şimdi Humbaba demek ki böyle baktınız bakmayı öğrendiniz. Humbaba’nın tarihsel olarak işte nasıl ne olabileceğini ele falan o hikayelerden biraz bahsettim. Peki şunu sordum geçen ders tam orada durdum zaten. Humbaba ile ilgili bizim elimizde arkeolojik belge var mı?
Yani sadece Gılgamış’ta geçen bir öykü müdür yoksa arkeolojik malzemede var mı yani tasvir ve buna benzer şeyler var. Ondan sonra ilk defa 20. yüzyılın başlarında işte Sibney Smith bir İngiliz arkeolog ilk defa bir tasvirin üzerinde bir yazıyı okuyor.
Şimdi British Museum’da olan bir tasvir bu ve o tasvirin Humbaba’ya ait olduğu anlaşılıyor ve oradan da Humbaba tasvirinin nasıl olduğuna dair bilgilerimiz ortaya çıkıyor. Bu Mesopotamya’da Humbaba tasfirleri yani kil üzerine yapılan işte buna benzer terracotta bazen yani. Yani heykelcik gibi olanlar var böyle maske gibi olanlar var. Bu burada genellikle tasvir edilen Humbaba’nın şeyidir yüz. Yüz hatları yani. Yüz hatları da Humbaba’nın genellikle böyle bağırsak şeklinde şey yapılmıştır tasvir edilmiştir.
Mesela hiç görmediyseniz benden sonra bakın böyle Humbaba falan yazın yani orada karşınıza şöyle bir yüz çıkacak böyle korkunç bir yüz tabii o ve yüzü böyle bağırsak gibidir yani.
İşte ilk defa Sidney Smith böyle bir figür buluyor ve bu figürün üzerindeki yazıyı okuyor ve çiv yazısını okuyor. Oradan o figürün Humbaba olduğu anlaşılıyor. Sonra onun arkası geliyor. Şimdi Humbaba ile ilgili yani böyle bir tasvir ile ilgili bizim elimizde bazen mühürler var. Yani mühür silindre mühür falan.
Ondan sonra şeyler var işte bir takım terracotta şeyler var, figürler var ve bir de maskeler var. Mesela bu maskeler şundan dolayı önemli. Mesela bu maskelerden bize böyle en çok hani ipucu verenlerden birkaçı Tel Edder de ortaya çıktı. Bir tanesi Kiş. Bunlar Ürek’te mekanlar. Kiş şehrinde ortaya çıktı. Tabii daha sonra buna benzer şeyler böyle maskeler ve figürünler. İşte Larsa’da, Tello’da, Uruk’ta, Isim’de, Nippur’da, Babylon’da, Sipa. Yani Ortadoğu şeyin özellikle Ürek coğrafyasının pek çok yerinde bu tip şeyler tasvirler ortaya çıktı Humbaba’nın. Bunların içinde maske olanlar şey biraz enteresan işte Tel Edder ve Kiş’teki maskeler çünkü şöyle anlaşılıyor büyük ihtimalle insanlar bu maskeleri yüzlerine takarak bu efsaneleri mesela Gılgamış’ı falan herhalde canlandırıyorlardı.
Yani büyük ihtimalle öyleydi. Yüzlerine maskeyi geçiriyorlar. O maske ile maskeyi taşıyan kişi arasında siyirsel bir bütünlük oluşuyor. Ve seyirciler basitçe maske takmış insanları seyretmiyorlar aslında. Öyle bir sihirli şizofenik dünyada pürolojik bir mantık çarçöresinde Leibübü’lün tanımladığı şekilde bir oyun izliyorlar.
Oyun izlediklerinde herkes o kahraman artık yani Gılgamış oynayan Gılgamış, Humbaba’yı oynayan Humbaba falan. Şimdi bu maskelerin bulunmuş olması bu Gılgamış Destan’ın ve büyük ihtimalle öteki Destan’ların veya mitlerin de oyun böyle publik oyunlar halinde sergilendiğinin işaretlerinden bir tanesi.
Demek ki öyleyse Humbaba ile ilgili bizim elimizde sadece Gılgamış’taki bu anlatımlar yok. Arkeolojik anlamda tahsirler var. Başka şeyler var mı? Humbaba ile ilgili tarihe mal olan var.
Mesela çivi yazılı mitinlerde kehanetler var. Yani kehanetler çok fazla. Humbaba ile ilgili kehanetler yani nasıl olabilir? Mesela birkaç tip kehanet Humbaba ile ilgili. Bunlardan bir tanesi mesela Tirano kehanetleri denilen kehanetler. Tirano kehanetleri. Bunlar özellikle Mezopotamya simitiklerinde az çok bildik kehanetler.
Bu şöyle. Mesela benim önümde tabi örnekler var. Kehanet örnekleri var da. Mesela bakıyor yani işte bir adamın yüzü yani bir mesela yeni doğan bir bebek işte o bebeğin yüzü eğer Humbaba’nın yüzüne benziyorsa
bunun geleceği şöyle olacak. Eğer bir kadının yüzü Humbaba’nın yüzüne benziyorsa işte bunun geleceği şöyle olacak diye bir takım kehanet metinleri var. Bunlar işte Tirano kehanet metinleri diye bilinenler. Ondan sonra gibi mesela tabi benim önümde şu an ben geçiyorum. Mesela Şumma izbu doğum kehanetleri var bu şeyle Humbaba ile ilgili yapılan.
Ondan sonra mesela ne diyor? Besal humbabitam utudingir meşgur. Ne demek bu? Şu demek. Mesela eğer bir kadın böyle bir çocuk doğursa yani yüzü bebeğin yüzü Humbaba’ya benzer bir çocuk doğursa işte Tanrılar şöyle bir şey yapacaklar. Bir mesela kehanet yani ondan sonra mesela bir başka kehanet bir tabletin bir Şumma izbu kehanet tabletinin 78. satırı mesela şu an okuduğum benim.
Besal şikun huvava utulugal dumumeş şuina uru emeş. Mesela ne diyor? Bir kadın eğer Humbaba’ya benzeyen bir surette çocuk yaparsa işte kralların ve kralın çocuğunun o şehri bir günlüğüne iki günlüğüne terk etmesi gerekir. Diye tam anlamadığımız hani mahiyetlerini ama kehanetlerde kullanılan şeylerin yanlarının olduğunu biliyoruz. Mesela hayvanla üzerine de böyle yapılan kehanetler var.
Yani yine bir hayvanın yüzü Humbaba’nın yüzüne benzetilirse işte şöyle olacak falan deniliyor. Ondan sonra gibi demek ki öyleyse kehanet metinleri de var.
Yani bu durumda Humbaba sadece gılgamışta ortaya çıkan böyle hayali bir figür değil hem arkeolojik malzemesi olan işte tasvirleri olan hem çivi yazılı metinlerde kehanetler ve sahip olan böyle yara tarihsal, yara dev, yara cin, yara iyi, yara kötü arası bir varlık. Mezopotamya’da böyle önemli olan bir varlık. Tamam. Tabi normalde üçüncü tablet yine Humbaba mücadelesiyle ilgili. Zaten Humbaba’ya yine geleceğiz doğal olarak ama hani böyle kafanızda iyi bir Humbaba motifini. Bakın Humbaba’yı size kimse böyle anlatmaz diyeceğim. Çok iddialı olacak, ayıp olacak ama şimdi ben baya çalışıyorum bu işleri yani anlatan çıkar mutlaka ama herkes de anlatamaz yani. Humbaba dendiğinde işte böyle hap gibi bakın bir formülasyon size. Şimdi ikinci tablette yine bahsedilen bir bayram yani Akitu Bayramı biraz da ondan bahsedeyim ki böyle minik minik bahsettim şimdi biraz daha derli toplu.
Sonra üçüncü tablette geçeyim. Şimdi bu Akitu Bayramı mesela ne zamandı o ya? Bir dakika. Saddam Hüseyin’in 1900 kaçta?
79 mu 80 mi 81 mi? Unuttum şimdi. Saddam Hüseyin’in bir doğum günü kutlaması var. Ben de bunu biraz bu konulara yani işte bunlarla alakalı bir kişiye bakarken tesadüfen bulmuştum internette.
Sonra biraz üzerine araştırdım. Saddam Hüseyin’in doğum günü kutlamaları. Tabi Saddam Hüseyin’in doğum günü kutlamaları şöyle yapılmış. Saddam Hüseyin’i bırakın eski başkanı biliyorsunuz. Kutlamalar şöyle yapılmış. Fakat çok enteresan yani geleneğin ne kadar ölmediğini görüyorsunuz. Bir böyle Akitu Bayramları’nın kutlandığı bir işdar kapısı arkada yani önde Saddam Hüseyin’in resmi arkada bir işdar kapısı Akitu Bayramları’nın kutlandığı bir kapı.
Sonra o resmin tam bir şey bu ikonografya. O resmin sağına doğru nehire konmuş olan bir bebek. Nehre konmuş olan bebeği de hemen tahmin ederseniz iki tane figürdür Iraklılar için.
Çünkü Bağaz Partisi Irak rejimi o zaman ve milliyetçi sosyalist bir rejim var Saddam döneminde. Milliyetçi bir retorik yani. İki tane figür var nehire konmuş olan. Birisi Musa. Tabi Saddam bir Musa olarak sepetin içinde nehire bırakılmış. Burada tabi İslam geleneğiyle bir mesaj. Ama aynı zamanda Akatlı Sargon.
Yani Akat Devleti’ni kuran Sargon ki Akatlarda modern Irak’ın kuruluşudur yani. Akat İmparatorluğu dediğimizde biz modern Irak’ın ilk halini anlarız.
Milletten önce 2300 falan yani. Akat Devleti’ni kuran da Akatlı Sargon’dur ve onun öyküsü de yine böyle sepete bırakılan bir çocuk öyküsüdür.
Motiflerle bir yanıyla Musa sembolizmiyle İslam’a mesaj veriliyor Müslümanlara. Ötekisiyle o Milliyetçi Damar Akatlı Sargon hikayesi ve sonra o şeyde ne diyeyim ona ya böyle afiş gibi bir şey işte.
Ve bir yerde de şey böyle Akitu kutlamaları yapılıyor ve önde de Saddam’ın bayrağı. Tabi Saddam Hüseyin Akitu bayramını falan şey yaptı. Biliyorsunuz ki Babil’i veya pek çok Irak’taki antik şehri Saddam Hüseyin restore ettirmiştir. O milli kanat dolayısıyla hepsini, çoğunu restore ettirdi. İşte orada bu Akitu bayramları falan da bir canlandırıldı. Normalde bugün mesela Akitu bayramları Orta Doğu’da ya tabi çok böyle ideolojik dolmuş olarak biraz eski konteksinden uzaklaşmış ama yine de gelenek yaşıyor yani az çok.
Bugün mesela modern mezapatı, şeyde Orta Doğu’da, Irak’ta, Suriye’de falan mesela Kürt nüfus şey yapar bu Akitu bayramını kutlarlar. Tabi Akitu ve Nevruz adıyla yani her ikisi birden yani. Şeyler As, yani Süriyaniler kutlarlar. Keldaniler kutlarlar. Mezopotamya’nın Hristiyan halkları. Dolayısıyla şey hani gelenek bir şekilde devam etmiştir günümüze kadar.
Akitu bayramı kutlamaları bu kadar köklü değerleri olan bir şey miydi geçmişte? Öyleydi. Çünkü Mezopotamya’nın en önemli şeyidir bayramıdır.
Yahudi geleneğine de zaten Pesa olarak girecek. Yani bugün modern Yahudilerin Pesa olarak kutladığı bayramda yani aslında modern Yahudilerin kalenderi yani yıllık takvimi eski Mezopotamya takviminin aynısıdır.
Yani Rosh Hashanah, Yem Noraim, Yom Kippur, ondan sonra Pesa. Şimdi bu temel giriş bayramları, kutlamaları Mezopotamya kökenlidir.
Akitu bahar akitusu olarak Yahudi’yle Pesa olarak yırmıştır. Kış akitusu olarak da şey olarak yırmıştır büyük ihtimalle Rosh Hashanah yani yeni yıl kutlaması olarak.
Akitu bayramı nedir antik dünyada? Tabi aslında bizim İslam geleneğinde de biraz Şii kültüre etki ettiğini düşünüyorum ben.
Yani Şii’lerde bir takım ritüellerde etkisinin olduğunu düşünüyorum. Özellikle tabi hani Akitu’nun falan böyle merkezi coğrafyası, Irak coğrafyası işte Necef gibi hani o Keybela gibi Şii kültürün güçlü olduğu coğrafyalar.
Belli ki eski dünyadan bir miras aldılar. Zaten eski dünyadan bir miras alıp onu hırslıyanlaştırmak ya da İslamize etmek çok anormal bir şeydi değil yani çok da doğal bir şey yani. Hatta enteresan bile bir şey yani bir kültür hala devam ediyor senin aracılığında. Bu yüzden Şii gelenekte bu Keybela yürürüşlerinde, onların sinegemlılıklarda yani sinegem törenlerinde falan.
Sanki bu Akitu’nun izleri biraz kalmış gibi ama hani bunu tabi Şii’liği bilen bir uzmanla oturup çalışmak lazım. Benimki sadece öyle bir fikir yani. Ama Yahudili’ye falan etki ettiği kesin yani oralarda zaten hiç problem yok. Şimdi bu Akitu Bayramı hem Sümerlilerde var zaten büyük ihtimalle ilk önce Sümerlilerde var.
Belki Mezopotamya’da Sümer öncesi var ama biz Sümerlerle birlikte bunu görüyoruz. Sümerler de var. Sümerlerin ortadan kalkmasından sonra Semitic kültürler de var.
İşte Asur, Babil bir öncesi Akat ondan sonra devam ediyor yani. Tabi Akitu’nun böyle Akitu’yla benzer ama Akitu’dan isimlenmemiş bayramlar İran’da falan da var. Fakat İran kültürü biraz daha farklıdır yani.
Bizim daha bahsettiğimiz daha çok Mezopotamya için geçerli. Şimdi bu Akitu aslında Sümerlerde Arpa Ekim Bayramı diye biliniyor.
Yani Ekim Bayramı. Ekimayı işte Ekimayı yani ekiyorsun falan yani tarlaya tohum atıyorsun. Akitu Se Girku yani Akitu Se Girku buna Sümercede verilen isim.
Bu Sümerlerden sonra Semitikler tarafından da kullanılmış bu isim ama bu kelimenin mucizi Sümerler. Sümerler aynı zamanda bu bayrama Zakmuk da diyorlar. İki tane Akitu var öyle anlaşılıyor. Birisi Kış Akitusu işte Ekim falan ayları. Ötekisi de Bahar Akitusu yani Nisan ayları. Tabi bu normalde Ekim ve Hasat Bayramları herhalde. Yani çıkışı itibariyle bu bayramlar büyük oranda hem tabiatın içerisindeki dönüşümsel süreç yani yazdan kışa girmek, o yazdan kışa girişle birlikte o dünyanın evreninde oluşan dönüşümler. Ve sonra kıştan yeniden bahar yoluyla yazı girmek. Muhtemelen ilk önce böyle tabiatın döngüsü olarak kullanmış. Daha sonra artık böyle tarımlarım, hani domastikasyon, neolitik dönem falan yani.
Ondan sonra bu basit dönüşüm, tabiatın dönüşümsel süreci aynı zamanda neolitikten itibaren tahıl, ekme, biçme falan onlarla ilişkilendirilmiş. İşte Ekim geliyor, ekiyorsun. Öteki Bahar da falan da işte toplamaya başlıyorsun falan. Ona dönmüş zamanla. Yani Ekim Bayramı ve Hasat Bayramına falan dönmüş.
Bu tabi bizim Reş-Şatim yani Babil’de, Ağustura’da falan Reş-Şatim diye biliniyor. Reş-Şatim’de Semitik Takvim’de Bahar’a denk düşüyor.
Yani yeni yıl genellikle eski dünyada Mesopotamya’da iki tane yeni yıl arasında. Birisi Ekim, birisi Bahar. Ama Sümer Devletleri ortadan kalkıp da Semitikler Orta Doğu’ya yemen olunca bu iki tane şey Akitubayram’a teke indirilmiş.
Yani tek biraz daha önem kazanmış daha doğrusu. O da Bahar olmuş. Yani işte Yahudilerde bizim Pesah diyeceğimiz şey. İşte bu Reş-Şatim yani Reş-Şatim dedikleri Asurların, Babililerin, Akad kültürüne Reş-Şatim dediği şey bu Pesah’a denk düşen Bahar kutlamaları, Bahar Akitusu.
Neyi kutluyorsunuz siz? Mevsimlerin dönüşü, yeniden Bahar’ın gelişi, tabiatın canlanışı, kozmuzun düzenlenişi, hasat masat ettiğiniz şeyleri topluyorsunuz falan. Dolayısıyla onların hepsinin kutlaması. Tabii bu kutlama hikayelerine zaman içerisinde şu da katılmış. Bir takım politik şeyler de katılmış. Yani şöyle, işte Bahar ne demek? Bahar şu demek. Kaostan kozmoza geçiş. Yani düzensizlikten düzene geçiş. Yeniden bir hayatta doğru geçiyoruz.
Bunu peki nasıl anlatıyoruz biz efsanelerde? İşte Mesopotamya söz konusu olduğunda Marduk’la Tiamat’ın arasındaki mücadele yani enumayet işte anlatıldığı gibi yani Tanrı Marduk’un Tiamat’ı ortadan kaldırışı ve Kaostan kozmoza geçiş. Ne zaman oldu? İşte Bahar da oldu yani. Bahar öyle oldu daha doğrusu. Peki bu dönemin siyasal bir manipülasyon yanı olabilir mi? Olabilir. O da şöyle.
Krallar da, bizzat kralların kendisi Kaostan kozmoza geçişi temsil ederler. Kral veya yönetici veya bey normalde Marduk’un temsilcisidir.
O yüzden Marduk’un Tiamat’ı yenmesi yani Tanrı Marduk’un canavar Tiamat’ı yenmesi aslında ve kozmozun kaostu yenmesi aslında kralın kötülüğü veya düşmanlarının yenmesine denk düşer.
Bundan dolayı da Akitu bayramları kralların kendi pozisyonlarını legalize etmek için bir araç olmuştur. O yüzden de her Akitu dönemi geldiğinde krallar özel ritüeller yaparlar halkla birlikte.
Dolayısıyla Bahar geldiğinde ne oluyor o zaman? Kral düşmanını yeniyor, Marduk Tiamat’ı yeniyor, Kozmoz kaostu yeniyor, güzellik kötülüğe egemen oluyor. Dolayısıyla bunların hepsi Akitu’nun özünü oluşturmuş. Peki bu Akitu’dan neler yapılır? Tabi ben bu konular benim, hani ben şu an anlatmıyorum bunları size. Bunlar benim yazdığım yani kitaplarımda, makallelerimde yazdığım şeyler zaten yani. Bu Akitu bayramı 12 gün sürüyor. Yani elimizdeki metinlerden anladığımız kadarıyla 12 gün sürüyor. Tabi bu bayramlarda Enuma Eliş Destanı denilen, işte o böyle yaratılış destanı diyeyim,
Enuma Eliş Destanı falan da okunuyor. Bayramların çeşitli günlerinde Enuma Eliş Destanları canlandırılıyor.
Mesela ben, beni en çok etkileyen belgesellerden bir tanesi, ben de biraz belgesel yaptım, biraz hala yapıyorum. Tabi belgeselcilik bende böyle çok heyecan verici bir şey. Filmlerden bir tanesi, çocuktum o zaman daha, bu Japonların yaptığı müziği de Kitaro’nun olan ve inanılmaz bir müziği vardı onun. Yani Kitaro, internetten yazım. Şey İpek Yolu, Silk Road. Baya uzun bir bölümdü yani Silk Road. Kaç, 20 bölüm, 30 bölüm mü neyse unuttum yani.
Fakat o belgesel bende inanılmaz etki uyandırdı. 80′ yıllarında yapılan bir belgesel. O belgeselin İran’ı anlatan bir yerinde bir sahne vardı. Çok önemli bir sahneydi. Sahne şuydu, Şiiler, Irak’ın bir köyünde, tabi o görüntüler, yani bakın şimdi mesela 80′ yıllarında sizin bir belgeselci olarak aldığınız görüntüleri siz şimdi Irak’tan, İran’dan, Türkistan’dan alamazsınız yani.
Ortalık yıkılmış gitmiş yani. Ama 80′ yıllarındaki o belgesel görüntüleri hala çok çok eski çağlara kadar giden görüntüleri ve ne bileyim kişilere falan taşımış günümüze.
Bu anlamda müthiş, önemliydi yani İpek Yolu belgeseli. Kitaro, yani bir başka İpek Yolu daha var. Bizim TRT’nin yaptığı da fena değil ama tabi benim dediğim klasik bir belgesel yani. Ve arada uzun zaman farkı var yani. TRT’nin yaptığı İpek Yolu çok yakın ama bu 80’li yılların İpek Yolu. Oradaki görüntüler çok önemli.
Oradaki sahnelerden biri Irak’ın bir köyünde Şiiler Kaya Bela yürüyüşü yapıyorlar. Orada köylülerin, Şii köylülerin ellerine bayrak almışlar. Böyle ilahiler okuyarak böyle eski Irak köylerinde geziyorlar falan. İşte bir yerde bir canlandırma yaptılar. Yani Hüseyin’in, Hazreti Hüseyin’in şehit edilme töreni yani bir canlandırma yapıldı orada.
Orada o sahne çok müthiş, otantikti. Yani muhtemelen o yüzlerce yıl önce öyle yapılıyordu işte şeyleri, o canlandırmalar. Oradaki o sahneler bana hep bu Akitu bayramlarında yapılan şeyleri hatırlatır.
Akitu bayramı 12 gün sürer. Bu bayramların her gününde farklı farklı şeyler yapılır. Ama en temel şeylerden bir tanesi şu.
Tanrı Mardukun, Tanrı Mardukun ve diğer tanrıların ama esasında Mardukun yani baş tanrı, Babil’in baş tanrısı. Es-Sagilah yani Babil’deki tapınaktan çıkarılır Mardukun şeyi, heykeli. Şehrin dışına taşınır. Şehrin dışında işte bir rütüel alayı oraya buraya gider falan. Bit Akitu denilen bir, Akitu evinde bir rütüel yapılır şeye, o heykele ve diğer tanrı heykellerine.
Sonra yeniden o heykeller Mardukun heykeli Es-Sagilah’a yani Babil’deki tapınak kınağı geriye döndürülür. Bu tabii şey anlatır yani o Tanrı heykellerinin tapınaktan çıkarılıp şehir dışına dolaştırılmasının bir yıl fonksiyonel anlamı var.
Büyüsel, mühsel, çok uzun bir hikaye ama önemli anlamlarından bir şey şu, o kaostan kozmoza dönüşü canlandırır bir yerden baktığınızda.
Yani Tanrı heykeli, kimle? Tiamat’la yani canavarla dövüşmek için şehir dışına çıkar, şehir dışında şeyini yapar, Tiamat’la kavgasını yapar, Tiamat’ı yener ve bir victory egemen olarak Es-Sagilah’a yani Babil’deki tapınağına geriye döndürülür, döner.
Bu kavosun, şey kozmozun kavosa egemenliği demektir. Kralın düşmana karşı egemenliği. Yani otur, bu anlama gelir.
Şimdi bu 12 günlük yapılan törenlerde Nisan’ın yani eski Babil takvimiyle Nisanlu ayının birinci günü başlar. Yani ilk gün başlarsınız törenlere. Şimdi ilk gün, tabi tek tek böyle detayı anlatmayacağım da biraz bir fikir vermek için bazı şeyler anlatacağım.
İlk gün, bu arada vaktim biraz geçiyor ama yani.
İlk gün şöyle bir şey yapılır. Şeşgallu, şeşgallu nedir? Şeşgallu bir rahip kadrosunun adı. Şeşgallu adıyla bilinen bir rahip sabah erkenden kalkar. Ondan sonra sonra Es-Sagilah’ın yani tapınağın kamah denilen yani Babilcede,
Doğu Kapısı denilen kapısına gelir. Ondan sonra orada bir kapıyı libasyon bir suyla arındırır. Yani Fırat’tan alınır. Yani tapınaklarda yapılan bütün libasyon ritüelleri yani suyla yapılan ritüellerin hepsi ya Fırat ya Dicle’den alınır.
Çünkü Fırat ve Dicle suları Abzu’dan gelir. Abzu, yerin altındaki tarimelsal sulardır. Bu Abzu’dan gelen Fırat suyu ile tapınağın kapısında bir su töreni yapılır.
Ondan sonra ikinci gün Şeşgallu adıyla bilinen bu din adamı yine erken kalkar. Tabii saat kaçta falan kalkar. Bunlar benim önümde yazıldı da ben onları çok önemsemiyorum şu an. Sonra işte yine Fırat’tan veya Dicle’den aldığı suyla bir banyo yapar, bir ritüel banyosu yapar. Sonra Sella’ya girer. Yani Sella tapınağın en kutsal yanı şeyin Tanrı heykellerinin bulunduğu yer.
Orada Sella’nın önündeki keten perdeyi kaldırır ve orada Marduk’u yücelten bir ilahi terennüm eder. Yani bu büyük ihtimalle en umu eliştir. Yani Şeşgallu’nun Marduk heykelinin önünde terennüm ettiği yani melodiyiyle okumuş olduğu ilahi çok büyük ihtimalle en umu eliştir. Sonra tapınağın diğer kapılarını açar Şeşgallu.
Ve diğer din görevlileri de tapınağa girerler. Ve ritüeller, tapınağın içerisinde hangi ritüeller yapılması gerekliyse onlar yapılır. Tabii bu ritüeller hem sümerçe hem akatça yapılır.
Mesela bu ritüellerden bir tanesinin Türkçesi şöyle. Türkçesinin bir kısmı şöyle. Bunun tabii orijinali bende var. Bel, Bel efendi falan demek yani. Bel, Marduk, efendi.
Onun öfkesinin eşi ve benzeri yoktur. Yani bu ilahi tapınağın içinde okunan ilahilerden bir tanesi. Bel, Marduk, efendi. Onun öfkesinin eşi ve benzeri yoktur.
Bel, en yüce kral, ülkelerin efendisi, büyük tanrıların gözdesi. Bir bakışı ile her şeyi ortadan kaldırır. Kralların kralı, halkın ışığı, kaderleri tayin eden. Bel, senin yurdun Babil’dir.
Tacın Borsippa’dır. Geniş gökyüzü senin ciğerindir. Bel, gözlerin her şeyi görür. Kahanetlerinle her şeyi gerçekleştirirsin. Bir bakışınla kaderleri belirlersin. En güçlüyü bile yakarsın. Ellerinle bağlarsın. Ellerinle affedersin. Onlara ışığını göster. Kahramanlıklarını anlat. Ülkelerin efendisi.
İgigilerin ışığı. Senin kahramanlıklarından bahsetmeyen kim var? Kim senin ihtişamını dillendirmez? Kim senin gücünü söylemez? Eidul’un sakini. Düşenin elini tutan ülkelerin efendisi. Babil şehrinden rahmetine esirgeme.
Yüzünü tapınağına E-Sagila’ya çevir. Babil halkını, tebanı, halkını koru. İşte E-Sagila’nın sırrı. 22 satırda Bel’e saygı gösteren herkes, onun rahibi olan Şeşkallü’ye de saygı gösterir.
Mesela bu okunan ilahilerden bir tanesi. Tamam, ilk gün işte kapılar açıldı, libasyonlar yapıldı falan. Üçüncü gün bu Şeşkallü denilen rahip daha önce kalktığından daha önceki bir saatte kalkar.
Ondan sonra yine Fırat Nehri’nden gelen bir suda arınma banyosu yapar. Sonra yine Marduk’a bir dua okur. Sonra yine tapınağın kapısını açar ve bütün kült görevlileri tapınağın içerisine girerler.
Ondan sonra beşinci gün, önemli şeylerden bir tanesi beşinci gün olur. Tabi bu Akitubayram’ın da büyük ihtimalle Hieros Gamos denilen bir törenin yapıldığı kesimdir.
Yani kutsal evlilik. Yani işte daha önceki derslerde söyledim ya ben, Harimut’lar falan yani kutsal faişeler falan yani. Büyük ihtimalle bir kere kral bir kutsal faişe ile birlikte olur tapınakta. Ve halk da o sırada görev yapan o kutsal faişeler adı verilen tapınaklarda görevli bu kadınlarla birlikte olurlar. Buradaki temel mantık şu tabi. Kozmozun devamını sağlayan eril ve düşün unsulların birbirlerini döllemesinin mantığını arayın bu hikayenin arkasında. Çünkü piramitif bir dünyanın etüelesi çok başka.
Mesela yeni asır döneminden kalan bir mektupta Nabu ve Teşmetumun böyle bir tapınakta bir Hieros Gamos kutsal evlilik yaptığı anlatılır beşinci günde.
Sonra işte Sümerce bazı metinlerde var. Gude’ya yazıtında falan geçiyor böyle bir kutsal evlilik yatağı falan diye. Büyük ihtimalle böyle bir ritüel yapılıyordu. Sonra bu 12 günün içerisinde yapılan enteresan ritüellerden bir tanesi de şuydu.
Kral tapınağa geliyor. Tabi kral içinde bir gövde gösteriyor sonra. Ve rahimin din adamının önünde duruyor. Din adamı kralın elindeki krallık asasını alıyor ve krallık tacını alıyor ve krala şiddetli bir tokat atıyor.
Tabi bunun tam ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Yani büyük ihtimalle hani tanrıların huzurunda kralların bile önemsenmeyeceğine dair bir referans olabilir bu.
Fakat bu örnek yani mesela bu detay örnek daha çok selerkit döneminden sonraki şeydir. Dönemden kalan metinlerde geçen bir hikaye. Ama bizim daha bildiğimiz klasik çağlarda işte Sümer, Akat, Asur, Babil hani daha erken dönemlerde tam böyle bir tokat atma ritüeli var mıydı yok muydu?
Bundan çok emin değiliz. Ama büyük ihtimalle vardı. Yani erken dönemde de kralın bu şekilde bir tokatlanması hikayesi vardı.
Tabi şehrin etrafında Marduk’un heykeliyle bütün şehir halkı dönüyorlar. Bir tur atıyorlar az evvel söylediğim. Ondan sonra o sıralarda tabi o dönüş sırasında halkın kendisini böyle ne diyeyim dövmek mi? Yani çünkü bu ritüel, Akita ritüeli biraz da Dumuzi ve İştah arasındaki hikayeyle de ilgili. Dumuzi ve İştah efsaneleriyle de ilgili.
İşte İştah ve Dumuzi tarimi ve tarimiçler. Fakat bunlar yılın 6 ayı birbirinden uzak kalırlar falan. İşte bu birbirlerinden uzak kaldıkları 6 ay boyunca tarimi ve tarimiçler çok üzülür.
İnsanlar da bu üzüntüyü ortak olmak üzere kendilerini döverler adeta. İşte bu yürüyüş alaylarında buna benzer dövme ritüellerinin yapıldığına dair işaretler var. İşte 12 gün böylece tamamlanır ve 12 gün bittikten sonra da bir büyük ritüel yemeğiyle sahne biter. Tabii bizim elimizde mesela Akita ritüeliyle ilgili bir yın tablet var.
Şimdi benim elimde mesela şu an karşıma çıkan, bu neredenmiş bir dakika. Bu bir Asur tableti. Asur döneminden kalma. Ondan sonra… Evet Nabonidus dönemine ait bir tablet mesela şu an tam benim karşıma çıktı. Ondan sonra şeyde bulunmuş Ninive’de Nergal kapısının önünde bulunmuş 92-93’de.
Tam Akita evi denilen bir evin olduğu yerde bulunmuş yani.
Mesela… Evet ya olsun işte. Hani burada Asurcası var bilmem neyisi var. Evet dolayısıyla böyle bir şey bayram.
Tabii bu bayramda şu anki metinini esas alarak söylüyorum ama bunun yapıldığını biliyoruz. Bu bayramda Akita’da yani bir şey şöyle bir performans da yapılıyor.
Bir keçi oğlak ondan sonra alıyor ve alınıyor ve kesiliyor ve tapınağın içerisinde sürükleniyor.
Bir keçi de bu Yahudilerin Yom Kippur’una biraz benziyor. Bir keçi de şehrin dışına götürülüyor ve şehrin dışına salınıyor. Yani hayvanlardan bir tanesi tapınağın içinde öldürülüyor ve tapınağın içinde sürükleniyor. O kan arındırıyor yani dert o.
Ötekisi de şehrin dışına çöle salınıyor. İşte o biraz… Bu Yom Kippur Yahudilerde hani scapegoat, kefar günah ketisi hikayesi var ya bizim dilimize kadar gelen scapegoat günah ketisi hikayesi. Yom Kippur’da yapılan şey yani keçiye adeta günahlarını yüklüyorsun ve şehrin dışına salıyorsun onu ve artık kötülükler şehirden uzaklaşmış oluyor. Çok basitçe söyledim ama biraz öyle yani. Mesela böyle bir rütüelin yapıldığını görüyoruz.
Mesela bunu içeren Asur Cömetin, şimdi benim önümde şu an…
Demek ki böyle bir şey de var bunun. Ütüellerden bir tanesi bu yani.
Demek ki Akitu öyleyse şeydir, uzun bir hikaye. Benim biraz şeye bakabilirsiniz. Dinler tarihinin meseleleri kitabına bakabilirsiniz. Oranın bir bölümünde ben bu Akitu bayramının nasıl kutlandığını anlattım. Veya hani Türkçe’de başka kaynaklarda da vardır. Batılililerinde çok var zaten. Oralardan da bakabilirsiniz. Kramer, Samuel Kramer’in çeşitli kitaplarında böyle dağınık da olsa var.
Evet şimdi geldik sevgili arkadaşlar. Tablet 3. Yani normalde bugünkü konu tablet 3’tü ama önceki konuları anlatmam gerekiyordu. Tablet 3. Yani Humbabayı öldürme hikayesine gidiş.
Şöyle. Şimdi bir dakika bugün mesele ne yapayım ben? 1’den 30’a kadar yapayım. Yani 1. cümle 30’un cümle arasını yapayım.
Evet 3. tabletteyim ve önce Akatçası’nı okuyorum sonra Türkçe’sini okuyorum. Akatçası’nı biraz hızlı hızlı okuyorum. Yani bunu Akatçası’nın okumamın derdi de şu. Hani böyle bir kulak teması falan daha böyle romantize eder olayı. O yüzden derdim o yani.
Yoksa hiç okumadan doğrudan Türkçe’ye de geçebilirim yani. Anakaiwi Şa’urk Tihashulmu. Şulmu, Salmu ibrancısı benzer, benzetmek falan gibi anlamı var.
Salmano yani mesela eski ayette Tevrat’ta kullanılır tarih. Hadi kendimize benzeyen insanlar varlıklar yaratalım dediğinde bu fiili kullanır. Şulmu fiili yani. Buradaki harrana kelimesi hem bizim Urfa harrana, harrana şey demek mezopotamya dillerinde. Hani yol, güzergah, ayın güneşin izlediği yol falan.
Ama daha çok bu sim kültünün yani ay kültünün egemen olduğu yerlere bu isim verilmiş ayın güzergahı anlamında harrano. Harran kelimesi oradan gelir.
İde harrana geçti Eren’i sekiz. Tahazi amirma kublu kullum dokuz. Enküdu ibr, ibr lişr tapaya lişallim on. Anaşer hirati pagarsu libla on bir. İna pürinima nipkii dakka şara on iki.
Tutarama tapaki danaşi şara on üç. Gişkinma şpayaşu ipuşma ikkabi on dört. İzakkara ana enküdu on beş. Elka ibru nillik ana egalma on altı. Ana mihru ninsun şarrati rabiti on yedi. Ninsun enket mudat kallama ide on sekiz. Kişpi milki işşahın ina şephini on dokuz. Kişaptuma katu katusun yirmi. Gişkinmaş enküdu illaku ana egalma yirmi bir. Ana mahar ninsun şarrati rabiti yirmi iki.
İbt yeyema ittevrb ana mahar iştari ummi şu. Evet. Yirmi ikiye kadar akatçasını yaptım. Şimdi bunun Türkçesi. Şimdi biliyorsunuz geçen tablette Gılgamışla enküdu artık Hun babayı öldürecekler, öldürmeye gidecekler yani. Hikaye biraz oradan devam ediyor.
Şimdi Uruk şehrinin yaşlıları yani meclisi şöyle söylüyor. Gılgamış’a ve enküdu’ya şöyle söylüyor.
Birinci cümle. Uruk rıhtımına güvenle dön. Ondan sonra iki. Ey Gılgamış, gücüne, kudretine çok güvenme.
Üç. Bak çok zahmetli bir yol. Dört. Önde giden arkadaşını korusun. Yani önde giden arkadan gelen arkadaşını korusun. Beş. Yolu bilen arkadaşını korur. Altı. Enküdu senin önünden gitsin. Yani Gılgamış’a diyorlar ki enküdu senin önünden gitsin.
Bunun derdi de şu. Enküdu daha vahşi, daha yaban. O yüzden enküdu sana sahip çıkar anlamında. Enküdu senin önünden gitsin. Yedi. Sedir ormanlarının yolunu o bilir. Sekiz. Sedir ormanlarını artık öğrendiniz. Hun babanın yaşadığı yer.
Sekiz. O savaşlarda çok bulunmuştur ve tecrübesi çoktur. Dokuz. Enküdu arkadaşını korusun. Yoldaşının güvenliğini sağlasın. On. Onu karılarına geri döndürsün. Yani onu dediği Gılgamış’ı. Hani enküdu Gılgamış’ı korusun ve eşleri onu bekliyor.
Geriye dönsün yani güvenle. On bir. Meclisimiz Kral’ın yani Gılgamış’ın koruma işini sana verdi ey enküdu. On iki. Sen onun, şimdi enküduya söylüyorlar. Sen onun dönüşünü güvenceye al ve Kral’ı aramıza getir. On üç. Gılgamış konuşmak için ağzını açtı. Yani şimdi Gılgamış konuşuyor. On dört. Enküduya şöyle dedi.
On beş. Gel yoldaşım veya arkadaşım neyse büyük saraya gidelim. On altı. Büyük Kraliçe Ninsun’un huzuruna. Artık Ninsun’un kim olduğunu öğrendiniz. On yedi. Ninsun akıllıdır, hikmetlidir. O her şeyi bilir. Bunlar böyle bu cümleler daha önce de tekrarlandı.
Bunlar böyle deyimsel ifadeler yani. Ondan sonra on sekiz. O bize uygun yolu gösterecek. On dokuz. El ele tutuşarak yani Gılgamış’la enküdu. El ele tutuşarak. Mesela bu enküduyla Gılgamış arasındaki hikayenin çok benzeri.
Eski ayitte yani çok benzeri demeyeyim de. Belli ki eski ayetin o yazarları bunu görmekte okumuşlar. Zaten bilmemesi mümkün değil. Mezopotamyalı yani. Jonathan ile Davut’un dostluğudur.
Yani Jonathan ve Davut iki figür Yahudi geleneğinde. Bunların arasında böyle bir dostluk vardır. O dostluk hikayesi bizim Gılgamış’ın hikayesine çok benzer. Benzer yani. Çok benzemez ama bu buralardan esinlenilmiş belli yani.
On dokuz. El ele tutuşarak yani enküduyla Gılgamış. Gılgamış ve enküdu büyük saraya gittiler. Annesinin huzuruna yani. 21. Büyük kraliçe Ninsun’un huzuruna 22. Gılgamış kalktı ve annesinin huzuruna girdi.
23. Gılgamış annesine şöyle söyledi. 24. Ey Ninsun bu zor yolculuğa çıkmaya hazırım. 25. Hum babanın yaşadığı uzak diyarlara. 26. Bilmediğim bir savaş yapacağım. 27. Bilmediğim bir yola koyulacağım.
28. Bundan dolayı senin kutsanmana ihtiyacım var. Öyle ki yola çıkabileyim. 29. Öyle ki senin yüzünü güvenle görebileyim. 30. Uruk’un kapısında tekrardan sevinç duyabileyim. Evet. Şimdi 30’a kadar okudum. Bu 30’a kadar okuduğum kısımda üzerine analiz yapılacak çok bir şey yok. Önümüzdeki ders 30’dan sonra devam edeceğim. Üzerinde analiz yapılacak şey varsa zaten söylüyorum. Yoksa böyle okuyup geçiyorum. Evet sevgili arkadaşlar bugün efendim’e söyleyeyim nereden başladık. Havanın sıcaklığından başladık. Oradan girdik buradan çıktık. En son Gılgamış’la Enki Duru’yu Hum Baba’ya gönderme kararını aldık.
Efendim burada bırakıyorum. Şimdi kara kara ben yeniden bu sıcakta nasıl eve döneceğim onu düşünüyorum. Hepinize hoşçakalın diyorum. Son sözüm şu şey diyor ya Ömer Hayyim’in çok sevdiğim laplarından biri. Efsane söylediler ve uykuya daldılar. Unutmayın ki hepimiz efsane söylüyoruz ve uykuya dalacağız. Siz de bir gün efsane söyleyecek ve uykuya dalacağız.
O yüzden bu dünyada efsane’niz olsun ben size söyleyeyim. Yani efsane olmazsanız çok olmaz yani. Efsane olun yani.
Zaten uykuya dalacağız yani. Evet. Hoşçakalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir