"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 17. Seminer

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 17. Seminer

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=gAoyKoMOYsI.

Başlıyoruz. Evet. Hoş geldiniz. Klasik düşünce okulunun müdavimleri. Hoş geldiniz hepinize. Çok sıcak. Hava müthiş sıcak. İstanbul dışında nasıl bilmiyorum açıkçası ama şu an burası yanıyor.
Zor geldim aslında. Biraz uzun bir yerden geliyorum. Geçen hafta burada şöyle bir problem vardı daha doğrusu. Bulunduğumuz mekanın arka tarafında bir yol yapımı var. O yüzden de o çok fazla ses yapıyordu. O yüzden geçen hafta yapmayalım dedik ve gelmedim. Yani Türkiye’nin hali şeye çok benzetiyorum ben.
Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerine çok benzetiyorum. Sürekli herhangi bir kafeye gittiğin zaman kafede mutlaka bir sandalye ya da birkaç sandalye ya da bir masa mutlaka sallanır böyle sürekli. O hiç düzelmez. Ondan sonra herhangi bir yere girdiğin zaman kapılar mutlaka bir tanesi hiç olmazsa tam kapanmaz.
Ondan sonra her yer yeniden sökülür, yapılır, edilir falan tam bir şey. Yani Nuri Bilge Ceylan hikayesi. Türkiye’nin pek çok manzarası ve müthiş bir gürültü vardı hakikaten. O yüzden yapmayalım dedik. Ondan dolayı yapmadım. Yoksa geliyordum aslında. Şimdi bugün ne yapacağım? Bugün şunu yapacağım. Kaldığım yerden devam ediyorum.
Üçüncü tabletteyim biliyorsunuz. Bugün üçüncü tabletin 31. 100 arasını yapacağım. Yani 31. cümle ve 100. cümle arasını yapacağım. Daha sonra yani üçüncü tablette herhalde bir ders falan bir iki ders daha sürer. Ondan sonra dördüncü tablette geçmiş olacağım.
Tabii bu üçüncü tabletin konusu da geçen kaldığım seminemin konusunun aynısı. Yani Humbaba ile savaş. Humbaba hikayesindeyim. Humbabanın ne nasıl olduğunu daha önce anlattım ben size. Dolayısıyla burada yine aynı öykü üzerinden devam edeceğim. 31. 100 arasında akatcasını okumayacağım bugün. Çünkü üzerine analiz yapacağım. Metin üzerine analiz yapacağım bir yanı yok. Daha çok hani öyle olduğu zaman okuyorum. Bir de zamanla kazandırıyor o biraz bana. O yüzden sadece Türkçesini okuyacağım.
Üzerinde duracağım iki konu da yani bu 31. 100 arasındaki bölümün üzerinde duracağım iki ana konusu olacak. Bir yedi sayısı yani bu böyle numaralı şuf olan herkesin çok merak ve takıntısıdır da. Bu yedi sayısı mesela bu Gılgın Mıştahistan’da geçer. Yani böyle majikal bir yapıda, sihirli bir yapıda geçer adeta.
Pek çok eski mezupotamya kaynaklarında geçer. İşte modern zamanlara kadar gelen böyle bir büyülü yanı vardır. Biraz bu yedi sayısının eski mezupotamya’daki durumu üzerine konuşacağım.
Ve bir de yine bu bölümde geçen ve daha önceki bölümde de geçen mezupotamya’da önemli tanrıçalarla aya yani gelin aya, gelin aya denilen bir tanrıça. Şamaşın yani eski mezupotamya’da Güneş tanrısının eşi aya, gelin aya diye de bilinir.
Biraz da onun üzerine konuşacağım. Dolayısıyla bugünkü faslı böyle tamamlayacağım. Ama daha önce bir giriş yani hep böyle girizgahlar girizgah yapmak hoşuma gidiyor. Yine bir girizgah yapayım. Yani buradaki derdim benim bu girişlerdeki derdim geçen ders biraz söyledim ama aslında vizyon kazandırmak.
Yani bu zaten klasik düşünce okuduğunu izleyen arkadaşların hepsinin yeterince vizyonları var ama ben de kendi çalıştığım alanlar bağlamında olayları daha iyi nasıl anlarsınız? Bunun vizyonunu biraz bu girişlerde falan vermeye çalışıyorum.
Tabii tek derdim sadece okuduğumuz medne ait şeyleri anlamak değil, eski mezupotamya kültürünü anlamak değil, biraz modern zamanları da anlamak hatta geleceği de anlamak olduğu için bu giriş bölümlerinin bu vizyon verdiğini düşündüğüm bölümler benim için önemli.
O yüzden biraz bunun üzerine konuşayım. Sadece şey bu yani şu an yaptığımız dersler bağlamında zaman zaman size bahsediyorum ya hani bazı insanlarla tanışıyorum falan diye. Enteresan birkaç arkadaşla daha tanıştım. Tabii çoğunlukla onlar beni buldular.
Bunlardan bir tanesi birazdan söyleyeceğim Eyüp’te bir arkadaş yeni yani bunlar son 10-15 günlük hikayeler. Bir tanesi bir yazar arkadaş Altar Kaplan diye. Bir tanesi yine başka bir yazar arkadaş. Bunlar tabii yeni jenerasyonlan yazar arkadaşlar. O da Selim Rumi diye arkadaşlar bunlar geldiler tanıştık biz bunlarla enteresan adamlar.
Bir iki kelam edeyim. Bu geçen Eyüp’deyim o Pierre Lothier’in tam arka tarafındayım bir işim var. Yoldan giderken böyle genç birisi aşağı yukarı 35’ler civarında 30-35 arası bir genç erkek arkadaş kapsının önünde yani dedi ya hocam nasılsın ben seni şey yapıyorum hem kitaplarından hem de şeyden gördüm. Youtube’dan izliyorum bu klasik düşünce okulundan öyle ayaküstü muhabbet ettik. Beni evine çağırdı tam evinin önüymüş zaten. Dedim gireyim yani 5 dakika fakat enteresan yani hani bazen çok şaşırıyorum yani şimdi bizim jenerasyona baktığım zaman bu Z jenerasyonu denilen ve aslında kastedilen anlamının hiçbir gerçekliğinin olmadığı jenerasyona baktığım zaman şeyle böyle TikTok’la ondan sonra kanka ve aşkitom kelimeleri ve kavramları arasına aslında o çocukların da iradesinin dışında sıkıştırılmış müthiş bir gençlik görüyorum Türkiye’de. Aslında dünyanın bütününde öyle ya Türkiye’de daha içindeyiz daha iyi biliyoruz yani. En baba kelime kanka ondan sonra ikincisi aşkitom üçüncüsü de TikTok. Böyle bir üçgenin içerisine böyle bir girdabın içerisine sıkıştırılmış insanlar bunların önemli bir kısmı da benim veya bizim buradaki bütün arkadaşlarımın öğrencisi yani. Olay tabii bu çocukların da iradesini aşan bir olay fakat tam böyle ümidiğimi kestiğimi varsaydığım anlarda böyle birisi bir çıkıyor. Enteresan bir umut veriyor bana. Bu arkadaş da biraz bedensel şeyi var hani problemi var evden çok sıkı çıkamıyor.
Böyle iki katlı evi var kagir yanında çok küçük bir bahçesi var yani küçük bir bahçe dediğimde herhalde böyle 6 metre kadar falandır yani. Fakat inanılmaz yani tek yaşıyor part time iş yapıyor bütün o iki katlı evi tamamen içini kütüphane yapmış kendi yaşadığı alan böyle kitaplardan kalan küçük alan yani. O 4-5 metre karelik şeyi bahçesini her yerine tam Alice Wonderworld yani her yerine inanılmaz ağaçlar, çiçekler bütün bunlarla böyle donatmış yani. Evin boyunca böyle sayma ışıklar, çiçekler, ağaçlar, meyve ağaçları yani arkadaş 6 metre kare dediğin yer senin benim boyumun üç dört katı yani.
Yani şuradan şurası şurası yani o bahçede inanılmaz bir vaha yaratmış ve bir mekanizma yapmış. O mekanizmayı elle çalıştırıyor ve elle çalıştırdı o mekanizma ile üst kata çıkıyor. Yani içine oturuyor onun çok enteresan ya. Kendisi tamamen kendisi üretmiş yani belli çok piramitif bir metotla yapmış.
Ondan sonra yukarıya onunla çıkıyor aşağı onunla iniyor. Bahçenin böyle bütün o yanlarına falan duvar boyunca falan böyle o saksılardan aşağıya doğru domatesler bilmem neler falan yapmış. Şok oldum yani hani hiç beklemeyeceğiniz bir yerde böyle manzaralar çıktığımda o zaman hala umutlu oluyorum yani.
Böyle bir arkadaşla tanıştım o çok hoşuma gitti onu tanımak. Öteki ismini zikrettiğim yazar arkadaşlar da birisinin kitabını başladım şimdi çok da güzel bir kitap. Ötekisi birisi çin geleneksel çin döviz sanatları ve felsefesi üzerine çalışıyor. Şanli Tapınağı falan yani böyle enteresan ve çok iyi çalışmalar yani. Öteki arkadaş Altar dediğim Papadopoulos apartmanı yani birinci kitabı ona başladım şimdi. Dolayısıyla hani tam böyle kırılmaya başladığımız anlarda böyle insanlarla tanışmak falan müthiş hoşuma gidiyor. O yüzden o bana çok heyecan veriyor.
Bunları böyle bir söylemiş olayım. Sonra ikincisi girişimin ikinci kısmı yani. Şimdi biraz böyle dolaylı gılgamışın etrafında bir dolaşalım. Buradaki amacım da hem günümüze hem geçmişe hem de geleceğe böyle bir ışık tutabilme kaygısı yani küçük bir katkıda bulunabilme kaygısı.
Mesela geçen ders tam şunu söyledim orada kaldık zaten. Yani bu efsaneler ve mitler klasik zamanlarda var olan bu hikayeler yakın zamanlarda hala var olan hala şu anda da içinde az çok yaşadığımız yani modern dünya çok büyüsü bozulmuş bir dünya aslında.
Ama yani yine de o büyünün etkisi var yani hala devam ediyor bazı insanlarda veya bazı alanlarda falan. Dolayısıyla mit veya efsaneler, hikayeler, öyküler, masallar bunlar belli bir insan tipolesinin ürünü. Yani nasıl bir insan tipolesinin ürünü? Sizin gibi benim gibi sokağa çıktığınızda var olan insan tipolesi.
Mesela bundan 50 yıl sonra çok uzun bir zaman da değil yani bundan 50 yıl sonra bu insan tipolojisi devam edecek ve bu insan tipolesinin etrafında destanlar masallar. Yani o bazen bizi irriyete etse bile yine de hoşumuza giden bilinçaltımıza hitap ettiği için irrasyonel bir dünya, büyülü bir dünya. Yani her şeyin çok rasyonel olmadığı bir dünya olacak mı? Mesela bundan 50 yıl sonra. Tabii hani bu 50 yıl sonra böyle bir dünya olacak mı konusu çok tartışmalı. Uluslararası camiada bunun politik boyutu var bilmem ne boyutu var falan. En azından şöyle bir proje olduğu belli. İnsanın bütünüyle değiştirilmesi yönünde bir proje olduğu belli. Yani zaten modern dünyada şu an şu son 1-2 yıldır yaşanan hikaye de senaryo diyeyim ben ona. Aslında yazılmış ve oynanan bir senaryo. Senaryonun derdi de aslında yeni bir insandan arındırılmış bir uygarlık biçimi yaratmak. Yani çok çılgın bir proje.
Mesela böyle bir süreç içerisinde acaba gılgın mışlığından destanlar olabilir mi? Yani hani ya da başka şeyler olabilir mi? Mesela şey vardı seyretmişsinizdir büyük ihtimalle Starlay Kubrick’in 1968 yılında yaptığı ve filmin yapımından yani göstereme girdikten hemen sonra da öldürülen Kubrick’in bir filmi var.
2001 Odeseus diye. Bu müthiş bir film. Ben aslında böyle çok sinema, böyle profesyonel bir sinema izleyicisi değilim. Yani çok aslında anlamam. İlgi alanıma giren filmleri izlerim ama. Ama daha çok ilgi alanıma giren filmlerin izledikten sonra onların analizlerini okumak çok hoşuma gider.
Yani bu bağlamda iyi bir sinema film analizi okuyucusuyum bu doğru. Ama iyi bir sinema takipçisi değilim. Sadece beni çarpan, benim bir şekilde ilgi alanıma giren filmleri izlerim. Onun dışında ki sinema şeyimden pek alakam yoktur yani.
Burada bu filmde yani bu 2001 Odeseus’da Kubrick’in bu 68 yılında yaptığı bu filmde bu filmin 4 şeyli, bölümlü. Bunun 3. bölümü de şeydir. Jupiter. Yani insanların Jupiter’e, gezegene gidişlerinin hikayesi basitçe.
Orada yani film aslında çok güzel yani müthiş bir sembolizm var zaten. Hani bu Kubrick üzerine falan da Batıda veya Türkiye’de de böyle baya uzmanlar var. Adamı çok iyi bilen eleştirmenler falan var yani. Orada o 3. bölümde Jupiter’e gidiş hikayesinde bir yapay zeka var. Niye yapay zeka beni çekti? Çünkü ben mesela dizütopyalardan çok hoşlanıyorum. Yani dizütopik eserlerden çok hoşlanıyorum. Dizütopik eserler geleceğin nasıl olduğunu anlamaya çalışan, çoğunlukla karamsar, apokaliptik psikoloji ile yazılmış metinlerdir.
Bunlar beni çeker yani gelecek nasıl olacak hikayesi. Ben tamam geçmişle çok uğraşan bir adamım ama gelecek de benim çok uğraştığım bir alan. Böyle bir fütüristik şeyim de var, tutkum da var. Bu fütüristik gelecek yanımı da ama geçmişten alıyorum. O gelenekten çıkartmaya çalışıyorum yani.
O bağlamda dizütopik eserler çok önemlidir. İşte bu genel olarak dizütopyaların bütününde de, hele son birkaç yıllık dizütopik kurguların bütününde de önümüzdeki 10 yılların temel kahramanları bir işte şeyler, bu yazılımlar yani akıllı şeyler, yazılımlar. Ondan sonra bir transhumanizm dedikleri işte böyle üst insanlar ve bir de robotlar.
Şimdi gelecekte ortaya çıkması projelendirilen aslında ama o projel tutmayacağından emin olmadığımız bir hikaye.
Burada tabii yapay zeka yani o akıllı yazılımlar falan önemli. İşte bu filmde Jüpiter filminde şey, Kubik’in bu filminin Jüpiter bölümünde o yapay zeka çok enteresan. Yapay zekanın uzay aracında insanlarla yaşadığı bir şey var, muhabbet var.
Ve yapay zekanın nasıl içinde yaşadığı, kontrol ettiği, insanları nasıl uzay aracındaki insanları nasıl kontrol ettiğini gösteren şeyler, sahneler var.
Tabii insanlar özellikle yeni jenerasyon, yapay zeka falan yani hani benim de çok ilgilendim, yani benim de çok hoşuma giden şeyler ama hani yapay zeka dediğiniz zaman bunun bir hayre kullanışı olabilir, bir şerre kullanışı olabilir.
Özellikle yeni gelen insanlar bu yapay zeka, bu sihirli terminolojiler yani bunlar böyle insanlar çok çeker yani o yapay zeka mı o transfümani mühürler yani. Fakat gerçekten bunlar hani insanlığın hayrına mı kullanılacak, kullanılır yoksa aslında şerrine mi kullanılır, bu sorunun mesela iyi cevaplanması lazım.
O yüzden de öküze tapar gibi her şeye olağanüstü saygı göstermemek gerekiyor. Bunları çok iyi hirdelemek lazım. Mesela yapay zekanın dünyayı yönettiği bir totaliter sistemde hür ya da mutlu olacağınızı falan düşünüyorsanız dizitopik eserlere bakın.
Ben de mesela bilgisayarda var şu an listemde pat bulurum yani. Hani yapay zeka gelecek ve insanlar mutlu olacak. Ne kadar güzel, olağanüstü bir şey yani. Fakat bunun böyle olup olmayacağını anlamanız için bol bol dizitopi okumanız lazım. Ve büyük ihtimalle bu Kubrick’in filmindeki bu hikaye yani bir gün ve bunun üzerine tabi modern zamanlarda çalışan insanlar var.
Bir gün insanları bütünüyle kontrol edebilir. İnsanları bütünüyle kontrol etmek ne demek? Mesela artık sizin insan olmamanız demek.
Mesela zaten robot var. Yani ilk bu yapay zeka robot konusunu işleyen film de yanlış hatırlamıyorsam 1921’de Andre Didin The Mission diye bir film vardır. O filmdir.
Ondan itibaren böyle zaman zaman filmler çekilmiş. Şimdi mesela bugün Çin’de uygulandığı gibi işte mesela yapay zeka geldiğinde her şeyinizi kontrol eden yani böyle çok mutlu olacağınızı düşünüyorsanız tabi ki yanılıyorsunuz yani.
O yüzden bu büyülü kelimeler falan biraz paranoik olmanız lazım. Yani biraz düşünmeniz lazım. Çünkü insanların yerine robotların ya da yarı robot yarı insanların, seborgların tamamen bir enerji alanına bağlanmış olan ve genetik kodları da artık değiştirilmiş olan bir insan tipinin ki bu projeyi savunanlar da bunları çok açıkça söylüyorlar.
Harry Huyme gibi adamlar. Orada artık insan olmayacak. Kalmayacak yani. Yani orada eğer insan kalmayacaksa o zaman peki bilinçaltı, psikoloji, edebiyat, sosyoloji, tarih, arkeoloji mesela bütün bunlar kalacak mı? Tabi ki kalmayacak.
Destanlar kalacak mı? Kalmayacak. Arkeoloji, filoloji kalacak mı? Türkoloji kalacak mı? Bilmem o kalacak mı? Bunların hiçbirisi kalacak. Çünkü artık ortada insan yok. Yani insan yoksa bütün bunların hiçbirisi yok. Yani bunların hiçbirisi olmayacak. Bu anlama gelir bu.
Burada tercih tabii kişinin kendisindir. Mesela Batılılar neden bu kavramlardan bu kadar ürütmüyorlar ben size söyleyeyim. Yani benim işte Batılı arkadaşlarımız var böyle entelektüel yani muhabbet ediyorsun falan oranla. Batılılar niye alışkın bu kavramlara? Yani bu gibi böyle soğuk kavramlara mesela robotlar yani insanlığın yerini alacak robotlar. Ve hatta insanın hiç olmadığı bir dünyada sadece robotların olacağı bir dünya.
Mesela bu gibi kavramlar Batı’da doğudakinden daha çok benimsenmiş veya içselleştirilmiş kavramlardır ki zaten bilim kurgu konsepti de hep bunu işledi Batı’da son 50-60 yıldır.
Dolayısıyla biraz da ondan kanıksadılar ama daha derinde bir mesele var. O da şu Batı Rügarlığı kültür olarak bir eski grek kültürü, iki eski grek felsefesi düşüncesi, iki eski latin hukuku, üç hıristiyanlık üzerine oturur. Şimdi Batı düşüncesi kültür olarak böyle fakat daha derinde felsefi olarak ve arketipsil olarak Batı geleneği gnostik ve dualisttir. Aslında bana göre hala gnostik dualist de hani şimdi konum bir başka şey de tartışmaya girmeyeyim diye konuşmuyorum. Ne demek Batı kültürü gnostik ve dualisttir? Şimdi tabii bu kavramları açacak değilim yani derdim gılgamış da hani şöyle bir etrafta dolaşmak istiyorum sizle. Şizofenik geziler iyi oluyor yani böyle bir turlamak iyi oluyor. Ne demek dualist ve gnostik?
Şimdi eski grek felsefesindeki bu hıristiyanlar da dahil olacak daha sonra. Bir takım terminolojiler var. Mesela Finauma denilen bir kelime var. Soma denilen bir kelime var. Bunlar grekçe. Sarke denilen bir kelime var. Mesela Soma ile Sarke az çok birbirine yakındır.
Yani böyle dokunulabilir şey et, beden hani buna benzer şeyler. Kısmen birbirine yakındır Soma ve Sarke. Fakat bir de tabi Finauma diye bir şey var. Bu da eski grek kültüründe ve grek felsefesinde ve sonra hıristiyan felsefesinde.
Bu da daha çok ruh gibi bir şeye denk düşer. Yani bedenin ötesindeki bir şey. Şimdi batı kültürü Hellenistik kültürden hıristiyanlık aracılığıyla
mesela bu yeni ayetin içerisinde, Kointhos’la ve mektupla, Paulus’un Kointhos’la ve mektubunda falan bu terminolojilerin eski Hellenistik kafadan nasıl pol veya benzerleri çerçevesinde hıristiyanlığın içerisine girdiğini biraz araştırırsanız okursunuz yani.
Bu ne demek? Batı kültürü Hellenistik dönemden miras aldığı ve hıristiyanlık aracılığıyla batı dünyasına soktuğu iki tane bir kavram çerçevesinde uygarlığını kurmaya çalıştı.
Bu kavram bizim dualizm dediğimiz şeydir. Büyük oranda da dualizm, gnostik bir sistemdir aslında ama şimdi gnostik de demek dualizm bunlara girmeyeceğim ama başka bir derdim var.
Fakat basitçe dualizm şöyle bu bağlamda. Batı geleneği bedenle ruh arasında daima bir kavga üzerine oturtmuştur. Felsefi düşüncesini ve bilinçaltı arke tiplerini. Yani bir yanıyla beden var. Duyulmamış mı acaba? Şu an nasıl? Tamam. Bir yanıyla ruh denilen yani oluyor mu bilmiyorum.
Finova denilen bir şey, ruh. Öte yandan beden yani sarke ve soma. Bu ikisi eskiden beri birbirine zıt şeyler olarak ve bunların arasında bir kavgar olarak kabul edildi. Hristiyanlık tabi burada tercihini ruh üzerine ya da ruhu esas alarak yaptı. Yani bedeni dışladı ve bu dualizmi kabul etti ama bu dualist alanın içerisinde ruhun yanında oldu. Ama 17. yüzyıldan itibaren Galile, Nilton, diğerleri bildiğiniz klasik o 1600 yıllarının bilimsel keşifleri yani o andan itibaren batı geleneği dualist kültürünü yine devam ettirdi.
Fakat orada o dualist kanatlar arasında bu sefer ruhu mekanik hale getirerek bedenin yanında olmayı tercih etti. Yani en azından böyle bir kültürün doğmasına neden oldu. O yüzden 1600’lerden itibaren bu dualizm devam etti fakat tezlerde şey değişti, yön değişti.
Ne oldu? Şu oldu. Beden tercih edildi ama ruh biraz daha dışlanmış oldu. Aslında şöyle yapıldı tabi.
Beden ve ruh her ikisi birbirine dolaşmış bir mekanik çerçevede algılanmaya başladı ve hem bu dünya hem insan hem de işte uhrevi metafizik alem aynı mekanik parçası olarak algılandı.
Bunun buradan mesela kopmaya çalışan eğilimler oldu böyle. Spinoza gibi falan böyle daha molistik tipler. Bunlardan kopmaya çalıştı ama öyle olmadı batı geleneği. Dualizm mi devam ettirdi. Sadece daha mekanik bir kanalı kabul etti ve oradan yoluna gitti.
19. yüzyıla geldiğimizde Kant gibi filozoflar ahlaksal, ahlak denilen şeyi adeta felsefenin alanından mekanik alanın içerisine sokmaya yani fiziğin alanına dahil etmeye başlayınca
bu mekanik evren algısı yani mekanik insan yani makina insan, makina evren, makina tarihleri bunların hepsinin içine geçmişliği diye bir felsefi kurgu günümüze kadar aşağı yukarı sürdü.
İşte bu mekanik evren algısından yetiştiğiniz zaman yani arkeatikleriniz buradan beslenmişse mesela biz pek öyle değiliz yani mesela doğu kültürleri, Ruslar biz böyle değiliz.
Yani bizim düşünce yapımız veya doğudaki insanlar pek böyle değildir. Bu böyle olduğu için Batılılar mekanik kavramına karşı bir irrite edici bir his duymadılar.
Yani zaten her şey mekanik bir şeyin içerisindeydi. O yüzden de çok büyük bir problem olmadı. Çelikin ya da demirin ya da mekanik olan her şeyin insana uzak olması bir problem teşkil etmedi.
Biz de pek öyle değil tabii. O yüzden de bu gibi düşüncelerin yani bana göre çok biraz zalimcede bulduğum aslında bu gibi gelecek tasarımlarının batıdan özellikle çıkıyor olması falan çok anormal bir durum değil.
Çünkü geleneğin çok içerisinden gelen bir şey. Öte yandan tabii bu kurgunun yani bu batıya yönelik kurgunun doğuda en yakın karşılığı daha çok Japonya’da ve Kore’de oldu.
Tabii Japonya’da ve Kore’de aslında klasik veya geleneksel kültürler olmakla birlikte 19. özellikle Japonya’da tabii 19. yüzyıldan itibaren Japonya’da Meiji Restorasyon Dönemi denilen bir dönem vardır.
Yani daha feudal bir topluluktan yeni bir sülale ile Meiji sülalesi ile birlikte Japonya hem daha böyle milliyetçi bir Japonya hem de batı teknolojisini alan bir Japonya konseptini belirleyince batı geleneği Japon kültürünün içerisine soğuk bir kanaldan dahil olmaya başladı.
Ama Japonya’da özellikle 1950’lerden itibaren o da Çin’e karşı yani Komünist Çin’e karşı bu soğuk teknoloji felsefi olarak Japonya’da oturdu veya oturtuldu.
Bundan dolayı da bu gibi teknolojik kavramlarım, ürkütücü teknolojik kavramlarım Japonya’da falan mesela ortaya çıkması da şey değil, tesadüf değil.
Şimdi yanlış hatırlamıyorsam bir Güney Kore şeyi vardır. Hem filmi hem animasyon çizgi film. Ghost in the Shell yani Ghost in the Shell.
Ghost in the Shell ya Güney Kore ya Japon yani şu an unuttum. Çok önemli değil. Ben zaten başka bir şey anlatmaya çalışıyorum. Ghost in the Shell ne demek Ghost in the Shell? Bu ne zaman yapılmış bir prodüksiyon?
1995’lerde falan bunun animasyonu yapıldı yani çizgi film. 2000 bilmem kaçlarda da bunun sinemaya uyarlanmış hali çekildi. Burada Ghost in the Shell şu demek.
Bir kabuğun içerisindeki can yani bir kabuğun içerisindeki can yani. Buradaki hikaye ne? Buradaki hikaye şu. Film gelecekte geçiyor.
2050’de, 60’de, 100’de neyse unuttum şimdi. Epey oluyor zaten. Fakat orada artık tabii her şey değişmiş. Yapay zeka, insanları kontrol ediyor, robotlar var, insan yok falan yani.
Şu an adını hatırlamadığım bir binbaşı var. Binbaşı sadece beyni insan fakat o beynin yüklenmiş olduğu robot tamamen mekanik. Böyle bir sistemin içerisinde yaşıyor.
Onun şeyi, öyküsü aslında o binbaşının öyküsü. Şimdi orada mesela o şeyi görüyorsun yani trajediği görüyorsun yani insanların bir gün robotlaştırıldığında başına neler gelebileceğinin trajedisini veya onların ilk uçlarını bu gibi filmlerde görüyorsun.
Çünkü eğer bir gün öyle bir şey olursa, çünkü eğer bir gün bu yapay zekalar bilmem neler insanlığın gerçekten hayvan için değil de insanlığın daha olumsuz şeyleri için kullanılacak olursa başımıza neler geleceği ve bu başımıza neler geleceğinin sonucunda da
tabi başımıza neler geleceği kavramı çok anonim ve geleneksel bir kavram ve sözlüktür özellikle kullanıyorum yani.
İşte orada ne insan kalır ne psikolojik kalır çünkü artık makine var. Yani sen bir yapay zekadan Dostereski mi çıkaracaksın? Ya da bir yapay zekadan ne çıkaracaksın? Yani bir psikolojik bir problemin olup da terapi mi yapacaksın?
Ya da bir yapay zekadan çıkacak olan varlık müzik mi yapacak? Yani ressen mi olacak? Yani modern zamanlara veya geçmiş zamanlara ait olan bütün her şey bir gün gelip hiç tamamen ortada kalkabilir.
O yüzden ben bu eski kültürleri bundan dolayı çok önemsiyorum. Yani bunların böyle güncel tutulması bunların insanlara anlatılması. Çünkü burada sadece basitçe bir geleneksel hafıza yok. Sadece basitçe bir entelektüel merak yok. Ama aynı zamanda bu geçmişin yani geçmişe ait bazı şeylerin divi tutulmasının geleceğin düzitopik kavramlarına meydan okuma kültürünü yaratacağını düşünüyorum. O yüzden önemsiyorum ben bu destan, efsane, hikaye. Yani bunlar çok rasyonel şeyler olmayabilir. Bazen saçma sapan şeyler de olabilir ama hayatında çok rasyonel bakamazsınız.
O zaman çok sıkıcı olur. Yani herkesin entelektüel olduğu… Yani ben bazen kendi entelektüel… Yani ben zaten çok özel hayatımda çok entelektüel yaşayan bir adam değilim yani. Bazen kaçıyorum ben. Herkes her şeyi çok biliyor. Yani herkesin böyle çok rasyonel olduğu bir dünyada, herkesin bilgiç, bilen, mükemmel olduğu bir dünyada yaşanmaz yani. Ben kaçıyorum yani.
O yüzden klasik insanın biraz korunması gerekiyor. Bundan dolayı da bu gibi şeylerin destan, mit falan bunları çok önemsiyorum. Ve mümkün olduğunca da entelektüel bağlamda güncel tutmaya çalışıyorum.
Evet, şimdi böyle bir giriş yaptık. Şimdi kaldığımız yere dönüyoruz. Yani üçüncü tabletteyim. 31-100 arasındayım. Konumuz yine Humbabayla savaş sahnesi.
Yedi sayısı üzerine biraz konuşacağım. Az evvel söyledim. Ve Aya, yani gelin Aya, bir tahminçak üzerine konuşacağım. Bunu da az evvel söyledim. Şimdi okuyorum. 31. Dönüp… Şimdi Gılgamış söylüyor. Yani Humbabaya sefere çıkıyorlar ve Gılgamış konuşuyor. Dönüp yılda iki kere Akit’i kutlayacağım. Yani dönüp dediği geçen derslerden hatırlayın. Uruk şehrine. Yani Humbabayı yeneceğim ve geriye döneceğim.
Yani merak etmeyin. Böyle bir retorik. Dönüp yılda iki kere Akit’i kutlayacağım. Akit’in ne olduğunu artık öğrendiniz. 32. Yılda iki kere Akit’i kutlayacağım.
33. Akit’i kutlansın. Şenlikler başlasın veya şenlikler başlayacak. 34. Senin huzurunda davullar çalınsın. Buradaki senin huzurunda dediği annesi. Annesi bir Tanrıça Gılgamış’ın biliyorsunuz. Ninsun senin huzurunda onu kast ediyor. Senin huzurunda davullar çalınsın. 35. Yaban ineği Ninsun Gılgamış’ın annesi kederle dinliyordu.
Yani Gılgamış’ın anlattıklarını, oğlunun anlattıklarını kederle dinliyordu. 36. Oğlu Gılgamış’ın ve Enkido’nun sözlerini dinledi. 37.
Yedi kere Beyt Narmaku’ya girdi. Buradaki Beyt Narmaku kelimesi yani yedi kere Beyt Narmaku’ya girdi. Şimdi burada yedinin eski Mezopotamya’daki hikayesine geleceğim.
Ama Beyt Narmaku dediği şey Akatça’da hamam gibi bir şey. Yani büyük ihtimalle böyle ritüeller için özel su ritüelleri yapılan bir banyo gibi düşünün. Yani Beyt ev demek zaten. Beyt Narmaku’ya yani Gılgamış’ın annesi Ninsun yedi kere Beyt Narmaku’ya girdi. 38. İçine yani bu banyonun içerisine sabunotu ve ırgın konmuş su ile kendini temizledi. Yani bir ritüel yapıyor. 39. Vücudunu süslemek için güzel bir elbise giydi.
40. Gülslerini süslemek için. 41. Tarcını taktı. 42. 42 pek anlaşılmıyor yani buralar kırk bozuk falan. 43. Merdivenlere tırmandı.
44. Çatıya çıktı. 44. Çatıda Şamaş’a bir buhur takdim etti. Yani buhur bir ritüel yapıyor yani. Buhurdanlıkla bir ritüel yapıyor.
45. Şamaş’ın önünde buhuru dağıttı. Kollarını kaldırdı. Yani dua eder gibi kollarını kaldırdı. 46. Oğlun Şamaş’ın başını niçin söz dinlemeyen bir ruhla belaya sokuyorsun?
Yani bunu öteki tanrılara söylüyor. Şamaş’a, diğerlerine. Yani oğlu Gılgamış’ın başını niye belaya sokuyor? Bunun hesabını soruyor tanrılardan.
Oğlun Gılgamış’ın başını niçin söz dinlemeyen bir ruhla belaya sokuyorsun? Buradaki söz dinlemeyen ruh dediği de Humbaba yani canavarya. 47. Sen ona el attığın için o yola düşecek. Yani Humbaba’yı öldürmeye. Sen bunu istediğin için o gidiyor. 48. Humbaba’nın olduğu uzak bir diyara. 49. Hiç bilmediği bir savaşla karşılaşacak. 50. Hiç bilmediği bir yola çıkacak. 51. Seyahati boyunca bir araya, 52. Sedir ormanlarına varıncaya kadar, 53. Vahşi Humbaba’yı öldürünceye kadar, 54.
Nefret ettiğin kötü şeyi bu topraktan atıncaya kadar yani Humbaba’yı öldürünceye kadar. 55 ile 81 arası kırık. Tam okunamıyor. O yüzden 55-81 geçiyorum.
Çünkü okunmuyor. Veya okunan yerlerden anlam çıkmıyor yani. 81. Gılgımış sedir ormanlarına yolculuk yaparken, 82. Günler uzun, geceler kısa olsun. Yani annesinin duası bunlar. 82. Günler uzun, geceler kısa olsun. 83. Beli güçlü, adımları uzun olsun. 84. Karanlık basarken gece için barınağını güzelce kursun. Yani karanlık olduğunda kalacağı yeri kursun. 85. Anlaşılmıyor bu cümle. 86. Gelin ayağı. Gelin ayağı Şamaş’ın yani Güneş Tanrısı’nın eşi.
Bundan bahsettim ama ileride birazdan bahsedeceğim. Buradaki gelin için kullanılan kelime de kallatum kelimesi. Kallatum kelimesi gelin demek. Yani gelin ayağı. Ayağı Tanrıçan’ın adı. Gelin kallatum da onun sıfatı.
Gelin ayağı sana korkmamayı hatırlatsın. Aslında bu cümle tam net değil ama ben biraz bunu böyle anladım. Gelin ayağı sana korkmamayı hatırlatsın. 87. Yani Şamaş’ın eşi olan ayağı Tanrıç’a sana yardımcı olsun.
Ey Gılgamış. Biraz öyle bir şey. 87. Gılgamış, Enkidu ve Humbaba’nın karşı karşıya geldiği o gün veya geleceği o gün. Yani Gılgamış, Enkidu ve Humbaba karşı karşıya geleceği o gün.
88. Ey Şamaş, Humbaba’ya karşı büyük fırtınalarını gönder. 89. Güney rüzgarı, kuzey rüzgarı, doğur rüzgarı, batı rüzgarı patla, patlasın ve essin. Bu güney, kuzey falan eski Mesopotamya astronomisi de yeryüzü düz ve dört köşeli. O dört köşenin her bir önünde de bir rüzgar var.
Biraz o şeyle ilgili yani dünya kavramıyla ilgili bununla ilgili yerler geldiğinde ileride değineceğim zaten. Güney rüzgarı, kuzey rüzgarı, doğur rüzgarı, batı rüzgarı patlasın ve essin.
90. Fırtına, bu ara Tayfun, cehennem rüzgarı. 91. Buz fırtınası, kasırga, hortum. 92. 13 rüzgar. Bu 13 de aslında 7 ile paralel bir anlamı olan rakam.
13 rüzgar yükselsin, Hun Baba’nın yüzünü karatsınlar. 93. Ve Gılgamış’ın silahları Hun Baba’yı yakalasın. 94. Böyle iyi okunmuyor, tam net değil yani.
95. O anda ey Şamaş, yüzünü sana yalvaran bu kişiye çevir. Yani Gılgamış’a yüzünü çevir. 96. eksik, 97. eksik. 98. Tanrılar kardeşlerin seni mutlu edecek, yiyecek getirsinler.
Yani Şamaş’a diyor ki, tanrılar ve bütün tanrılar, kardeşlerin seni mutlu etsinler. Yeter ki sen şey yap, yardım et Gılgamış’a.
99. Gelin ayağının temiz eteğinin ucuyla senin yüzünü silsin. Yani gelin ayağının senin yüzünü silsin. Yüz. Tekrardan yaban ineği Ninsun, Şamaş’ın huzurunda bu dileklerini arz etti. Yani Şamaş’ın huzurunda yapılan bir konuşma yukarıda anlattıklarım ve annesi Ninsun yalvarıyor oğluna yardımcı ol diye. Hem Şamaş’a hem de eşine yani ayağa yalvarıyor.
Şimdi şey bu, yani bugünkü okuyacağım kısım burası. Şimdi bu bölüm ve böyle dikkatinizi çekmesi gereken iki tane şey üzerinde konuşacağım. Az evvel söyledim. Bunlardan bir tanesi 7 sayısı. Yani bu 7 sayısı popüler. Yani bana da çok sık soruyorlar. 3, 7, falan. Bunun kökeni ne?
Bunlar böyle arketipsel sayılar tabi. Şimdi bu 7 sayısıyla ilgili eski Mesopotamya’da Sümerlerden başlıyor. Yani erken Öğürlü Dinas’di.
Yani erken Sülealeler döneminden itibaren yani MÖ 2600 yani 2500’lerden itibaren Sümer Metinlerinde 7 sayısıyla ilgili birtakım böyle enteresan şeyler var. Cümleler falan var. Yani sadece basitçe bir rakam olarak görülmemiş belli. Ondan sonra birtakım böyle meseller yani ne demek mesel? Öyküler, kısalar.
Yani bu yine erken Sülealeler dönemine ait birtakım meselelerde, kısalarda, öykülerde bu sayı böyle bu kontekste işlenmiş. Böyle hani değişik kontekste işlenmiş.
Bu ilk örnekler yani aşağı yukarı MÖ işte 2500’lere kadar çıkan bu ilk örnekler Sümer Metinlerinde ve sonra Akat Metinlerinde ortaya çıkan metinlerden ben baya bir örnek topladım ama şimdi bir kısmını bunların tabi söyleyeceğim. Mesela Lul Shabba Luluhu şimdi bu okuduğum Sümerce Lul Shabba. Shabba 7 demek. İşte hani bu 7 İbranje bir eski ayete falan da biliyorsunuz yaratılış kısmında falan şey yapan hani Grem 7 rakamının hikayesi biraz buralara kadar çıkıyor.
Lul Shabba Luluhu ne demek bu Türkçesi şu 7 yalan çok fazladır. Bu bir mesel. Yani az evvel Sümercesi’ni okudum şimdi Türkçesini söyledim yani tırnak içerisinde 7 yalan çok fazladır.
Bu böyle o dönemlerden kalan bir mesel. Mesela bu gibi mesellerde çokluk olarak kullanılmış. Yani çokluğu belirten bir şey olarak yani 7 yalan yani 7 yalan dediği zaman burada binlerce yalan yani sürekli yalan söylemek şeydir artık yani inanamazsın yani. Dolayısıyla mesela bir proverbs proverbslardan birinde mesellerden bir tanesindeki cümlelerden biri bu mesela. Ondan sonra sonra mesela yine Sümer metinlerinde Ud-Gal-Nun denilen tekstler var.
Ud-Gal-Nun denilen metinler var. Bunlar yaklaşık yine aynı dönemlere ait. Ud-Gal-Nun denilen metinler. Burada da yine 7 benzeri anlamda mesela çokluk anlamında falan kullanılmış.
Mesela Ud-Ud-Sheba yani ne demek Ud-Ud-Sheba? 7 Tanrı yani 7 tane Tanrılar. Çok Tanrılar büyük ihtimalle burada basitçe 7 sayısını kastetmiyor çokluğu ifade eden bir yanı var yani.
Ud-Ud-Sheba yani 7 Tanrılar yani yüzlerce Tanrı adeta. Mesela Ud-Ud-Sheba ne demek? Şu demek 7 tane ilahi yani ilahi, tanrısal 7 tane ilahi ne diyeyim ona bayrak direği.
Öyle söyleyeyim. Ud-Ud-Sheba 7 tane bayrak direği. Ondan sonra mesela sonra ney? 7 çocuklu kadın. Sonra işte 7 kardeş koyun.
Ud-Sheba 7 kardeş koyun. Şimdi Sümer metinlerinde şey baya bir 7 ile ilgili malzeme var. Birkaçı bunlar ki benim önümde var yani örnekine geleceğim muhtemelen.
Tabi eski Babil dönemi yani artık Semitic kültür. Eski Babil döneminden itibaren yine bu 7 rakamın ve 7 rakamının değişik şekilde yani rakamın ötesinde kullanılma hikayeleri.
Bir kere bizim Gılgamış ve Huwawa yani dersin en başından anlattığım Sümerce versiyon. Yani Sümerce versiyon biliyorsunuz artık. Sümerce versiyon ayrı bir versiyon. Sümerce versiyonunda Gılgamış ve Huwawa hikayesi diye benim anlattığım. Bunun B versiyonunda. Çünkü A ve B olmak üzere 2 versiyonunda hatırlayayım. Bu metinde yani Sümerce olan bu Gılgamış ve Huwawa metinde
mesela bu 7 rakamının birazcık böyle büyüsel, deyimsel ve büyüsel şeyinin kullanışını falan görüyorsunuz. Ki bu kullanış hem Sümer metinlerinde var. İşte Gılgamış ve Huwawa B versiyonunda ve hem de eski Babil döneminde ki birtakım metinlerde geçiyor. Mesela burada şimdi benim önümde duruyor tabii.
Hani Hursak, İnde, İmbal, Evin, Şaginu, Numa, İmpudu, Hursak. Bunu geçiyorum. Türkçesine geliyorum yani. Türkçesi şöyle. Destanın içerisinde, yine Gılgamış Destanın içerisinde yani.
Gılgamış, Enkudu’yla birlikte ilk dağları aştılar. Fakat ormanlar, sedir ormanları Gılgamış’a şey vermedi yani.
Cesaret vermedi öyle söyleyeyim. Gılgamış’la Enkudu yola çıktılar. İlk dağları aştılar. Humbaba’nın bulunduğu ormana giderlerken ilk dağ silsisini aştılar. Fakat Gılgamış şey olmadı. Tarihler ona bir şey ilham etmediler. Tamam dağları aştılar ama pek bir şey yok yani. İkinci dağ sırasını da aştılar. Fakat yine hani böyle hiçbir şey olmadı. Büyülü bir şey yok ortada yani. Ve hala korkuyorlar. Yani Humbaba’yla karşılaşmaktan hala korkuyorlar. Üçüncü sıra dağları da aştılar. Ondan sonra dördüncü sıra dağları da aştılar.
Üçüncü sıra dağları da aştılar. Altıncı sıra dağları da aştılar. Hiçbir şey olmadı. Yani hiçbir şey olmadı derken yani tarlar Gılgamış’a bir ilham sunmadı.
Bir cesaret vermediler. Fakat yedinci sıra dağlara geldiğinde yani Humbaba’ya ulaşmadan bir tık önce yedinci sıra dağlara geldiğinde Gılgamış’ın kalbine bir cesaret ve huzur geldi. Şimdi bu Sümerce, Gılgamış ve Huvvava destanının B versiyonundan okuduğum bu satırlarda buradaki yedi rakamı birazcık böyle sihirsel bir, büyüsel bir amaçla kullanılmakta. Yani yediden önceki dağlar Gılgamış’a hiçbir ilham getirmedi. Ama yedinci dağ açtıklarından itibaren Gılgamış’a artık Humbaba’ya meydan okuyabildi.
Şimdi buna benzer metinlerde sihirli kullanımı var yedi rakamının.
Sonra mesela Gudea silindirinin A ve B kısmında, ondan sonra bu yedi sayısının altı kere mistik anlamda kullanıldığını görüyoruz. Yani mistik bir, büyüsel ve mistik anlamda yedi sayısının Gudea silindirinin A ve B kısmında kullanıldığını görüyoruz.
İşte Eversa, Sheba, Namsi, Namiisik, yani ilk şey, ilk tapınağın ilk kısmı, tapınağın ikinci kısmı, tapınağın üçüncü kısmı, tapınağın dördüncü kısmı, yani metin böyle gidiyor.
Beşinci kısmı, altıncı kısmı, ondan sonra ve tapınağın yedinci kısmına yerleştirdi. Yani Gudea tapınağın yedinci kısmına, alanına, yani bir odasına, yedinci odasına bir şeyi yerleştirdi.
Şimdi bu metin, bu Gudea silindirleri denilen metinlerde bu çivi yazılı metin var. Şimdi burada da yine yedi rakamının böyle majikal bir şekilde kullanıldığını görüyorsunuz. Ondan sonra…
Sonra yine yedinci gün yine bunu Gudea için kullanıyor. Aynı metinde geçiyor Gudea silindirinde. Yedinci gün Gudea bir şey dikti, nelerler, bir sitel dikti, bir tapınım için bir nesne dikti. Yedinci gün dikiyor bu nesneyi.
Tapınağın etrafına yedinci gün bir sitel dikti yani bir altar sunak gibi bir şey dikti. Ondan sonra… Sonra yine tapınağın etrafını çeviren yedi taş. Ondan sonra…
Sonra Tarinçababu’nun yedi çocuğu yine bu metinde geçen. Sonra Stesak Seba yedi başlı topuz veya silah yani yedi başlı topuz diyeyim.
Ondan sonra yine bu metinde geçen bir başka ifade. Tabii başka ifadeler de geçiyorsunuz. Ben süzüyorum sizin için yani böyle aradan çekiyorum yani. Sonra yine eski Babil dönemine ait çoğu şöyle ifadeler var.
Me Seba bi yani yedi ilahi güç. Abul Kura Seba bi yani bunlar artık semitik dillen yani Babilce, eski Babilce, Akatça.
Yer altının yedi kapısı mesela. Dikut Seba bi yedi hatim. Ondan sonra Muşşag Seba yedi başlı yılan.
Sonra yedi başlı yedi ağızlı bir yılan. Sonra yedi gün yedi gece yani U Seba Emgi Seba Em. Yedi gün yedi gece.
Sonra yedi oğlu olan bir adam. Ben şu an burada yırtıcı alem Türkçe’ye tercüm ediyorum size. Yedi oğlu olan adam. Ondan sonra… Savaşın yedi meşalesi. İz-i Gar-me Seba. Savaşın yedi meşalesi. Yedi ağızlı nehir. İd-Ka Seba.
Yani bunlar çeşitli eski Babil dönemine ait semitik metinlerde geçen ifadeler. Ben bunları topladım çıkardım ve sizi şu an söylüyorum yani. Yani bu konuyu çalışmış önemli insanlar var. Yani bu Mesopotamya eski astroyolog falan adamlar var.
Ondan sonra ben onların metinleri üzerine bayağı çalıştım. Dolayısıyla hem onlardan faydalandım hem kendi bulduklarımı söylüyorum size.
Yedi fırtına. Ondan sonra yedi hikmet. Mesela Geştuk Seba. Yedi hikmet. Bu da çok kullanılan bir deyim. Antik dünyada. Yedi müjde. Uşeba. Yedi köpek.
Ondan sonra yedi rüzgar. Ondan sonra yedi sürü. Yedi kamış flüt. Bakın bunların hepsi deyimsel ifade. Ve inanılmaz da çok yedi ile yapılan ifadeler. Yedinci ev. Ondan sonra günahları yedi kere çözsün.
Buna benzer bir şey. Günahları yedi kere olan bunları çözsün. Bu günahları çözsün gibi bir şey.
Ondan sonra yine burada çokluk ifadesi tabi. Sonra yedi dilli yılan. Muşeme Şeba Bi. Yani yedi dilli yılan. Bu bir büyü formülasyonundan.
Yedi kere, iki kere, iki kere yedi kere yapılmış düğüm. Bu bir büyü bağlama operasyonu.
Yani iki kere yedi kere düğümü bağla. On dört kere. Ama iki kere düğüm. Yani on dört toplam.
Ama orada iki defa yedi demiş. Büyü, büyüsel bir formül bu. Büyü de kullanılan bir formül yani. Ondan sonra işte Şeba Emdinger, Şeba Emmeş, Şeba Emdinger, Hul Emmeş.
Yani ney? Dünyanın yedi tanrısı ve yedi kötü tanrı. Bu da bir deyim. Ondan sonra vahşi göklerin yedi tanrısı. Bu da böyle bir deyim.
Nehirlerde yaratılmış yedi bilge. Bunlar apkalluları işaret ediyor. Nehirlerde yaratılmış yedi bilge. Ondan sonra yedi buhur, yedi gezegen.
Bu da astrolyjik metinlerde geçiyor. Gibi çok sayıda yedi ile ilgili şey var, ifade var. Şimdi bu yedi sayısı ney? Mesela bunun üzerine de çalışan alanlar olmuş.
Yani nereden kaynaklanıyor bu yedi hikayesi? Tabi şöyle, büyük ihtimalle şimdi bir kere şu kesin.
Yedi hem rakamsal olarak değeri olan bir şey hem de büyüsel olarak ve de deyimsel olarak karşılığı olan bir şey. Mesela enteresan bir şekilde pek çok sayı hesabı yaparlarken bunu yediye bölerek yapıyorlar. Bazen de on üç. Yani yedi ve on üç sayıları bu anlamda enteresan.
Peki nereden kaynaklanıyor olabilir bu yedinin hikayesi diye düşündüklerinde bu konuda çalışan adamlar şöyle diyorlar.
Bir kere Sümerler altılı bir sayıs sistemi kullanıyordu. Ben bunları daha önce anlattım size en başta. Şimdi onu yeniden anlatacak değilim. Yani saymak söz konusu olduğunda altılı ve altmışlı sayıs sistemi kullanıyorlardı.
Mesopotamya’da onlu sayıs sistemi de kullanıldı yine Sümerler tarafından. Fakat Sümerler daha çok altılı ve onun on katı altmışlı sayıs sistemini kullandılar.
Ama zaman içerisinde onlu sistemi de kabul ettiler ve altmışlı ve onlu sayıs sistemini bir araya getirdiler. Yani biraz ondan biraz ondan enteresan bir şey yaptılar. Hesap kitabı şey yaptılar.
Bu altının nereden çıktığıyla ilgili şöyle bir tez var. Şimdi altılı sayı sistemi 1, 2, 3, 4, 5, 6. Yani insanlar ilk önce erken dönemlerde sayarlarken dersin ilk başında söylediğim ben size 5’e kadar sayarlardı.
Yani 1, 2, 3, 4, 5. Sonra ikinci bir beşi saymak için yeniden başa dönerlerdi. 1, 2, 3, 4, 5. Ve böylece bu beşli sayma sisteminden aslında altılı bir sayma sistemi de oldu.
Çünkü 1, 2, 3, 4, 5 dediğinizde 6’ya geldiğinizde duruyorsunuz. 6 bu işin şeyidir. Tapıdır yani. Şimdi 6’dan sonra yani 6 bittiği andan itibaren bir sayma süreci bittiği andan itibaren yeni sayma süreci yani yeniden başa aldığınızda sayma süreci
altını sistemden onlu sisteme geçtiğinizde 7’ye denk düşer. Şimdi 7 adeta yeni bir sürecin başlangıcını işaret eder. Eski ayitte falan da öyledir.
Yani 7 kavramı eski ayitte falan böyle yeni bir şeyin başlangıcını işaret eder. Çünkü 6 bitmiş bir sayısal sistem bitmiş yerine yeni bir sayısal sistem başlıyor. O da 6’dan sonraki.
Bundan dolayı 7, macikal olarak bir bütünlüğün kırılması ve o bütünlük yerine yeni bir bütünlüğün dahil, yeni bir bütünlüğün yaratılması anlamına gelir.
Yani 7 dediğiniz andan itibaren bir eski bütünlüğü ya da eski bir alanı, eski bir şey kavramı ortadan kaldırıyorsunuz. Yerine yeni bir alan başlatıyorsunuz.
Yeni bir dünya başlatıyorsunuz. O yeni bir dünya başlaması sihirli bir şeydir ve onu başlatan rakam da 7’dir. O yüzden yeni bir şey başlatma ritüellerinde 7 rakamının kullanılmış olması tesadüf değil.
Yani bunun böyle bir yanı var. Muhtemelen 6’ya kadar bütün rakamlar bölünebilir rakamlar. Ama 7’ye geldiğiniz andan itibaren 7 kendisinden başka hiçbir şeye bölünemeyen ilk sayıdır.
Bundan dolayı da 7’nin böyle sihirli bir şey olduğu var sayılmış, bir alanı olduğu var sayılmış. O yüzden de enteresan bir şekilde ve çok komplike bir şekilde eski mezopotamyalılar bölme yaparlarken 7 rakamını esas almışlar.
Yani mesela biz bölme yaparken ne yaparız? 6’yı 2’ye böleriz. Yani ilk birinci hâni 6’yı 2’ye böleriz. Yani 3’e 3 çıkar. Onlar da ilk bölme rakamı olarak 7’yi çok kullanmışlar. Bu 7’nin hem matematiksel bu anlamda, o kendinden başkasına bölünemeye ilk sayı olması anlamında
hem de bir devrenin kapanıp yeni bir devrenin açılması bağlamında rütuel bir yanını adeta kurgulamışlar 7 rakamı üzerine. Bütün bunlar da 7’nin mezopotamyada deyim haline dönmesine yol açmış. İşte az evvel söylediğim onlarca veya belki yüzlerce deyimde olduğu gibi. O yüzden 7 rakamının hikayesi basitçe böyle. Fakat bunu tabi anlamak için, yani seksagesimel kavramı biraz bilmek lazım. Seksagesimel de altılı ve altmışlık, hani dedim ya sümerlerde esas sayma altı ve on katı üzerinden altmış etrafında yapılırdı.
Zaten biz onun uzantısını hala şu an kullanıyoruz. Yani mesela ne diyoruz 60 dakika. Yani 60 dakika gibi şeyler hala günümüzde kullanılan şeyler, o dönemden kalmış şeyler. Yani 1 saatin 60 dakika olduğunu nereden esas alıyorsun sen? Niye 80 dakika değil? Çünkü gelenekten kalan 1000 liras o.
O yüzden 7’nin böyle bir hikmeti var. Daha derin bir hikmeti olduğunu pek sanmıyorum. O yüzden 7’ye biraz buradan bakın. Çünkü çok sorulan bir şey bu.
Şimdi bu metin bağlamında benim ikinci değinmem gerekli olan Ayah, yani Tanrıça Ayah, Şamaş’ın Güneş Tanrısı’nın eşi. Biraz onun üzerine konuşmam lazım, onu anlatmam lazım size. Şerida, yani sümercesi de Şerida. Yani sümerlerde de var aynı Tanrıça Şerida. Fakat bunu önümüzdeki haftaya bırakayım çünkü şey oldu, hani bayağı bir kurak her yer konuşmak zorlamaya başladı beni.
O yüzden sevgili arkadaşlar burada bırakıyorum. Haftaya bu Ayah’dan devam ediyorum. Ne yapmış olduk bu seminerde? İşte yapay zekâdan girdik, çevreden öyle bir dolaştık. Ondan sonra hiç olmayacak alanlardan dalıp gayet böyle şizofenik bir maceralı yolculuktan sonra yeniden Gılgamış’a bağladık. Gılgamış’tan da bölümümüzü okuduk, yani üçüncü bölümü okuduk ve yüzüncü cümlede kaldık. Kaldığımız yerde işte yedi sayısını falan biraz yaptık.
Önümüzdeki dersle yüzden devam edeceğim ve bir de Tanrıça Ayah’dan devam edeceğim. Ondan sonra dilim damağım yapıştı. Bugün bu kadar. Hepinize hoşçakalın diyorum. Kendinize iyi bakın. Haftaya görüşürüz.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir