"Enter"a basıp içeriğe geçin

ORADAYDIM. 6 EKİM 1991 TBMM…ZANA’NIN YEMİN KRİZİ TÜRKİYE’Yİ NEYE HAZIRLIYORDU?

ORADAYDIM. 6 EKİM 1991 TBMM…ZANA’NIN YEMİN KRİZİ TÜRKİYE’Yİ NEYE HAZIRLIYORDU?

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=xqzrPfvzfO8.

Doğru Yol Partisi ve Genel Başkanı Süleyman Demired’in 1. parti lideri olması ve SDP’nin Erdal İnönü liderliğinde 3. parti olarak kalması, DİP-SDP koalisyonunun kurulmasını kolaylaştıran, çabuklaştıran
ve her iki tarafta da ciddi değişimlere yol açan bir yapı oluşturuyordu ama Türkiye’nin 8 yıllık Anavatan Partisi iktidarından sonra yeni bir paradigmaya yöneldiğini anlamak için çok özel böyle bir çabak göstermeye gerek yoktu. Artık yeni bir Türkiye ile karşı karşıya olduğumuzu hepimiz biliyorduk. Ama benim için unutulmaz, şimdi bunu izlerse Zafer Gedik için de sanıyorum hatırlanacak bir anı daha işin başlangıcında kendini göstermişti. O da şuydu, Doğru Yol Partisi uzun yıllardan sonra ilk defa iktidar olma, 1. parti olma şansını yakalayınca bütün partilere, vatandaşa Ankara adını da vereceğim. Şeritun Otel’de bir kutlama balosu, bir kutlama buluşması gerçekleştirdi. Gerçi Sayın Demirel’in o dönemde vatandaştan gelen kutlamaları karşılamaya teşekkür etme, fastanın 90-95 gün sürdüğünü de söyleyeyim şimdiden. Yani o günleri hiç unutamam. Neyse biz Zafer’le gazeteye gereken yazıları falan geçtik.
O da haber müdürümdü benim. Beraber bir arabaya atladık, gel dedim Demirel ne yapıyor, vatandaş ne yapıyor, değil mi? Yani yeni bir döneme giriyoruz, bir şerituna gidelim. Gittik, vallahi için güzel bir düzenleme yapılmış, yemek reyonları yapılmış. E tabii çok kalabalık ve karnımız da aç esasında. Yani biraz da hazırlıksız gitmişiz. Ya dedim Zafer karnım çok aç, senin de aç mı? E gel dedim şurada iki kopma bir şey varsa bir bakalım. Birinci şeyi kaldırdık yemek tepsileri var ya, belli ki böyle soslu bir et yemeğiymiş o hiç unutmuyorum. Böyle bol sulu bir et yemeği olduğu belli hani pidanın üstüne koyarsınız ya açık bir şeylerdi. Hiçbir damla bir şey kalmamış ve dibi de ekmek de sıyrılmış.
Böyle ekmekle sıyrma izleri duruyor salçalı sosun içinde. Böyle baktım Zafer dedim evet dedi. Bu dedim ekmekle sıyrılmış bir beş yıldızlı otel tepsisi doğru mu dedim evet dedi. Türkiye’nin başı yeniden belada dedim. Çünkü Türkiye’de siyaset sevgili dostlarım,
bir kadronun bir başka kadronun yerini alıp devletin imkanlarından nemalanması ve kendiliğinden kurulan oligarşik bir yapı içinde ihaleydi, şuydu, buydu derken yeni yeni bir takım insanların ekonomik açılan palazlanması üzerine devam eder. Bunu bilin.
Bu sistem böyle bir sistemdir. Palazlanırlar, güçlenirler, para pul sahip olurlar. Şimdi Anavatan Partisi kadroları baya bir sevmişlerdi. Biz bunlara Amerikalılardan mülhem feth-ket deriz, şişman kedi. Yani baya doymuşlardı ama doğru yol partiler daha uzun yıllar yani 1980 darbesinden bu yana
iktidarın nimetlerinden uzak oldukları için belirli bir hedefle gelmişlerdi. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Zaten o hedefler 1990’lı yılları içinden çıkılmaz hale getirdi.
Ve kayıtlarıma şöyle bir baktığım kadarıyla DfSF koalisyonu 30 Kasım 1991’de kuruldu. Ve inanılmaz bir rahatlama sağlamıştı esasında.
Çünkü daha önce Paul Henze ile yaptığım sohbetleri de aktardığım gibi 12 Eylül 1980 darbesinin ana nedenliğinden biri iki büyük siyasi partinin kriz anında buluşmaması bir araya gelmemesi.
Yani Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’in arasındaki siyasi kan davasının bir türlü çözümlenmemesiydi. Ve onun getirdiği gerginlikler nedeniyle askerler kendilerine bir imkan sağlamışlar ve 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştirmişlerdi.
Ama şimdi o dönemde olmayan o uzlaşma bir tür milli mutabakat hükümeti tarzında 30 Kasım 1991 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi zemininde kendi sisteminde oluşmuştu. Ama benim içimde çok ciddi bir sorum vardı, çok ciddi bir kaygı vardı. O da o kaygının 6 Kasım 1991’de şahit olduğum o yemin töreninden kaynaklanmasıydı.
Esasında Erdal İnönü o dönemde HDP veya bugünkü HDP yani PKK’nın uzantısı siyasi hareketin temsilcilerini
SAHP şemsiyesi altında partiye taşınmış olmakla çok ciddi eleştirilmiş politikacıdır. Bunda gerçeklik payları var mıdır? Vardır tabii ki. Ama mutlaka denenmesi gereken bir işi bir sol parti olarak yaptığını da buradan ifade etmek zorundayım.
Çünkü bir kristallizasyon sürecine girmesi halinde Türkiye’nin, ki sonradan girdi, kristallizasyon sürecine girmesi halinde Türkiye’nin çok ciddi problemlerle karşılaşacağımızı
ve PKK terör örgütünün eylemleriyle siyasetteki kutuplaşmanın bir araya gelmesi sonucunda da altından kalkamayacağımız birtakım meselelerle buluşacağımızı tahmin ediyorduk. Şimdi takvimler 6 Kasım 1991’i gösterirken mecliste Yemen Töreni vardı. Zafer’le ve diğer taşkın fikra idin hepimiz gittik. Giderken esasında ön bilgiler bu kadar büyük bir olayla karşılaşacağımızı bize söylemiyordu. Evet, CHP içindeki Kürt milletvekilleri, öyle diyelim veya PKK yalnızı, uzantısı milletvekillerinin birtakım şeyler yapmaya hazırlandıkları yönünde bazı bilgiler vardı.
6 Kasım 1991 Meclis Genel Kurulu toplandı ve Yemenler başladı. Leyla Zana’ya kadar da çok büyük bir olay olduğunu hatırlamıyorum.
Ben de o günün meclisinin en arka balkonda şeytas evde oluyorum canlı olarak basın hocasından. Neyse Leyla Zana geldi. Bir de bak kırmızı, sarı, yeşil fotoğrafları bilirsiniz. Böyle bir şeyler var. Üzerinde başka bir iradenin renkleri var.
Bir de bak bu tabi ciddi bir soru olarak geçti karşımıza ve protestolarla karşılandı.
Ve sonuçta Leyla Zana kendince uzun bir mücadele eden sonra kendince birtakım şeyleri anayasada söylenilmesi gereken şeyleri söylediği en sonunda Kürtçe.
Buradan bakıyorum şimdi. Ez ve son de lise el neve gele kurduğu Türk rıdık vim dedi. Yani bu yemini Türk ve Kürt halka adına ediyorum. Yani anayasa adına etmiyor. Türkiye Cumhuriyeti anayasası adına etmiyor. Bu yemini Türk ve Kürt halka adına ediyorum dedi.
Tabi büyük bir kavga, büyük bir gerginlik. Şimdi Kürt süden tabi bu gençler için söylüyorum herkesin bilme zorunda olduğu kurallar değildir bunlar. Meclisin ilk oturumu bu yemin törenlerini meclisin en yaşlı üyesi yönetir otomatik olarak.
Mesela bir tanesini de sağlığı yerindeyken Deniz Baykal yönetmişti. Çünkü o meclisin en yaşlısı Deniz Baykal’dı. Yine doğulu bir milletvekili olan Ali Rıza Septeoğlu’ydu. Baya da yaşlı ama 80 küsür öyle.
O meclis başkanı Leyla Hazan’a kabul edilemeyecek tarzda ki yeminini itip kendi kafasına göre tık tık tık koridordan yerine doğru yürürken Ali Rıza Septeoğlu’nun böyle bir Kürt aşiret reisi babı havasıyla, ”Kızım, kızım dön buraya. Yorulduğunuz yerde çadır kuramaz bu millet. Şu yeminini adam gibi et.” dediğini duydum. O manzara açık fesnet söyleyeyim ben de ülkenin başının ciddi belaya doğru gittiği izlenimini bıraktı.
Yani 6 Kasım 1991 esasında Türkiye’yi daha bütünleşik, daha derli toplu bir zemine götürebilecek bir hükümet denemesinin,
ki bundan 24 gün sonra kuruldu yani DHP-SHP koalisyonunun daha kurulmadan bir güç tarafından sabote edilmesiydi. Çünkü o güç belli ki ne CHP’yi ne DHP’yi ne ANAP’ı ne de meşru Türk Partilerini veya meşru Türk siyasi rejimini bu şekliyle kabul etmiyordu.
Ve bunun işaretini işte o 6 Kasım 1991’de meclis tutanaklarında geçmiş olan bu Leyla Azana’nın sözcülüğünü yaptı. Ama tabii bunun yanında Hatip Dicle’de çıktığı zaman büyük gerginlikler yaşamış.
Hatta Hatip Dicle şöyle demişti Leyla Azana’dan önce çıktığında, ben be arkadaşlarım bu metni anayasanın baskısı altında yapıyoruz. O zaman yapma kardeşim. Niye yapıyorsun? Sana zorla yap diyem mi var? Hatta seni zorla oraya getiren mi varsa bir meşru partiden aday olmuşsun, millet sana oyunu vermiş,
mevcut sistem içinde gelmişsin, buraya kadar her şey meşru, iş yemin etmeye gelince ben anayasanın baskısı altında bu yeminini, sen her kafana göre yemin edemezsin ki. Neyin yeminini edeceksin? Yani oraya çıkıp kendi örgüt yeminini mi edeceksin? Burası Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasama örgütü, gazi meclisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi.
Kürdüyle, Türküyle, Çerkeziyle her şeyiyle 1920’lerde 23’e kadar, 22’ye kadar bir de kurtuluş savaşı vermiş bir meclisin içinde yapıyorsun sen bu hengamiyi. Bu inanılmaz bir şey. Bu hakikaten asla unutulmaması gereken bir siyasi meseledir.
Şimdi tabii Süleyman Demirel ile Erdal İlyun Aklı beş yılında adamlardı. Korktukları koalisyonun ana zeminini de biliyorlardı. Nereye kadar yürüyebileceklerini de biliyorlardı. Nereye kadar yürüyemeyeceklerini de biliyorlardı. Ama sonuç itibarıyla beraber Diyarbakır’a ve bölgeye gidip Kürt realitesini tanıyoruz diyecek kadar da demokrasiye kapı aralamayı,
Türkiye’de 1980’li yıllar boyunca hatta 80’li yılların öncesinde başlamış olan o ayrımcı etnik kavgacı her iki taraf için söylüyorum. Kimlikleri, törpülüci adımlar atmayı da kendilerince bir program haline getirmiş görünüyorlardı.
1991 gerçekten bu anlamıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi yaşamının bugünlere kadar uzanan travmaları açısından son derece önemli bir yıldır.
Ve bu yıl esasında şöyle söyleyeyim 1993’e kadar yeni bir takım hazırlıkların, kavgaların ve yeni bir takım kristallizasyon ve kutuplaşmaların dönemi olarak da değerlendirilmelidir.
CHP içindeki HDP veya HDP neyse onlar da çok isim değiştirdi.
Kökenli milletvekillerinin 6 Kasım 1991’de Meclis Genel Kurulu’nda sergiledikleri tutum gerçek anlamıyla 90’lı yıllar açısından bir işaretvi şey gibiydi.
Ve gerçekten ondan sonrasında da büyük bir mücadeleye girdik. Ama o günlerde tam olarak tarttığımı söyleyemem.
Genç bir gazeteciyim, Ankara’ya yeni girmişim ve kapasitemin üzerinde bir çalışma temposuyla Deplilerin, CHP’nin, Doğru Yol Partisi’nin ve diğer siyasi unsurların bir arada neler yapması gerektiğine dönük
çabalarımı yeni yeni toparlıyorum ve tabii ki kaçırdığımız detaylar oluyor.
Ama şimdi geriye dönüp baktığım zaman 6 Kasım 1991’de DEP milletvekillerinin yani CHP içindeki o milletvekil kurumuna bu gösteriyi yapmış olmaları Türkiye demokrasi tarihinde 90’lı yılların bir başka gücün devletin içinden gelen.
Devletin içinde yapılanmış, soğuk savaş yıllarında yapılanmış, soğuk savaş bittikten sonra da varlığını PKK karşıtlığı veya PKK mücadelesi içinde kendini güçlendirmiş daha derin bir tabakanın kontrolüne girdiğini görüyorum.
O zaman da gördüm bunu. Yani DEP milletvekilleri veya PKK terörünün tırmanış sürecinde esasında kan, gözyaşı ve gerginlikler politikasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi bünyesinde var olan kendi bünyesinde yerleştirilmiş
fakat siyaseten hiçbir sorumluluk taşımayan derin ve bence karanlık bir yapının adım adım kontrolüne girdiğini gördüm.
Bunu da özellikle 1. DEP-SVP koalisyonu 49. hükümette devlet bakanı ekonomiden sorumlu devlet bakanı olan Prof. Dr. Tansu Çiller’in siyasi açıdan müthiş kadrosu adeta tek başına. Ama İstanbul Büyük Sermayesi, TÜSİAD’da şekillenmiş İstanbul Büyük Sermayesi’nin gücünü arkasına alarak ve millete hiç hesap vermeden güçlendirilmesi
ve onun yaşamış olduğu olağanüstü siyasi tecrübesizlik, deneyimsizlik, acemilik ve buna mukabil de yüksek hırsın Türkiye’yi antidemokratik ve hatta paramiliter faşist bir yapılanmanın boyunduruğuna adım adım ilerlettiğini
ve çok büyük çöküşler yaşattığını bizzat içinde görmek zorunda kaldım.
Özellikle bu 1993 yılında dönemin Cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özalan hiç beklemediğimiz bir tarihte 17 Nisan 1993 günü 12 günlük Orta Asya Gecesi’nden kısa bir zaman sonra vefat etmesi
Türkiye’yi 2002 seçimlerine kadar uzanan 9-10 yıllık tarihinin en büyük türbünanslarından birinin içine sokmasına neden oldu ve bu türbünansın bu çok kaotik dönemi bütün köşe taşlarında ne yazık ki gazeteci olarak var olmak zorundaydım.
Devam edeceğim.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir