Mevlanadan Öğütler – Emin Işık
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=gcscJVeke2U.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Ey müslübevati ve selam efendilerimizin, ezbacı tahiratın, ehli beyti Mustafa’nın, evladı Rasulün, ashabı Rasulün, etbaı Rasulün, din, millet, memleket, vatan, ilim uğruna fedayı can etmiş bütün şehitlerimizin, geçmişlerimizin, gazilerimizin, yiğitlerimizin, atalarımızın,
bir cümle Piran-ı İzam’ın ve Dervişan-ı Keram’ın Hâvussaten Mevlana Celâleddin-i Rûmi, Peder-i Âlileri Sultanul Ulema Bahâuddin Veled, Ruhaneddin Muhakkık-ı Kıtırbîzi, Şems-i Tebrizî, Salaheddin-i Zerkûb, Hüsameddin Çelebi, Sultan Veled, Ulu Arif Çelebi ve bir cümle Çelebiyan’ın,
Müslüman-ı Şan’ın, Dervişan’ın, Mesnevi Şârihlerinden Ankaravi Hazretlerinin, Bosnevi Hazretlerinin, Bursavi Hazretlerinin, Abidin Paşa’nın, Kenan Rufaî Bey’in, Ahmet Avni Konuk Bey’in, Şefikcan Hocamızın, Tahirül Mevlevi Hazretlerinin, Mithat Bahari Bey’in ve Selman Dedemin ve bu yola hizmeti geçmiş
bütün büyüklerimizin, diğer hocalarımızdan, üsatlarımızdan, ahirete gidenlerin, ana, baba, akraba ithalukatımızdan, sevdiklerimizden, ahirete gidenlerin kâfesinin ruhları için.
Allah rızası için El Fatiha.
Amin.
Bir tabibi ilahiden bahsediyorduk. O Mesnevi Şârihlerinin ilk bir kısmına göre Peygamber Efendimiz’dir. Gelip o hastalığa yakalanan, o cariyeyi hastalıktan kurtaran temsili olarak bu diyor ki, alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz’dir. Bütün dertlerimize şifadır.
Her türlü hastalıktan bizi kurtarıp şifaya kavuşturan, ahlak hastalıklarından, kötü huylardan. Tabi bunu H. Mevlana temsili bahanada, mürşidler içinde söylüyor. Bir kısmı Şârihler diyor ki, bu Mevlana’nın kendisi zaten. İşte o tabibi ilahi dediğimiz zat geldi, o hasta olan,
yatakta olan cariyenin nabzını tuttu. O nabzını da tutarken bir takım şehir isimleri saydı. İşte Belk, Herat, Rey falan diye söylerken, Nişâbur-Rey falan derken, Semerkand’ın ismini söyleyince o cariyenin nabzı biraz hızlı arttı. Dedi ki, burada bir şey var.
H. Mevlana’nın devrinde bir nevi psikolojik tedavi tıbın şeyi, yani nabz tutarak hastalığı anlamaya çalışmak. Şimdikiler makineye veriyorlar hastayı, makine teşhisi koyuyor. Hemen diyor ki, Rotgen çekti, şunu yap, şunu yap, enjiyo yaptır, şunu yap. Eski doktorlar böyle derler. Hastanın yürüyüşüne bakar, bir de yüzüne bakar,
bir de nabzını tutar. Çok çok bir idrar, tahlili falan isterdi. Benim çocukluğumda da öyleydi. Şimdi tabi pahalı makineler var, onların finansları çıksın diye, binlerce lira ya bir Rotgen çektiriyor. Gerçi şimdi ucuzladı, ilk çıktığı zaman çok pahalıydı. Neyse. O tabi bi ilahim Semerkand’ın rest şeylerini
saymaya başladı. Mahallelerini işte İstanbul gibi sarı yer, bebek yok, Fatih Eminönü falan derken, bir semti söylerken, o kuyumcular semti oradaymış, mesela Kapalı Çarşı derken, o cariyerin nabzı daha fazla atıyor bu sefer. Tık tık tık tık tık. Heyecanlanıyor yani, oralar anılırken. Anlıyor ki tabi bi ilahi dediğimiz o zat bu hastalık beden hastalığı değildir.
Yani herhangi bir müide, kalp vesaire değil. Bu bir aşk hastalığıdır. Sonra konuşturuyor. Orada bir kuyumcuya aşıkmış. Bu cariye. Hala o aşkı unutamıyor. Oradan devam ediyor şimdi. Tabi bi ilahi cariyenin zaafından anladı ki, o kalben zayıftır. Vücudunda herhangi bir şey yoktur,
afiyettedir fakat gönlü hastadır. Gönül hastasıdır. Aşıklık derdi, kalbin inlemesinden belli olur. Hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir. Bu da hadreti Mevlana’nın ilavesi. Buradaki bimar değil, yani gönül hastalığı dediğimiz, tebabetçe malum olan bildiğimiz kalp hastalığı
değildir. Yani işte kardioloji değildir yani. Onu demek istiyor hadreti Mevlana. Yüreğimize çarpan kalp var, orada bazıdan damar tıkarması falan oluyor. İşte iki damar tıkarmış diyor, üç damar çalışıyor diyor falan işte bypass yapıyorlar o damarları açan yahut da yerine başka bir damar ekleyen, kalp cerrahinin işi değildir yani. Aşk hastalığıdır. Kalbi değil, marazı değil diyor. Kelimelerinin manası ayrı ayrıdır. Bizde de ayrıdır, bizde yürektir onun adı. Yüreksiz dediğimiz zaman cesaretsiz anlaşılır. Kalpsiz dediğimiz zaman merhametsiz anlaşılır. Hangisini kast ediyorsan. Evet, kalpsiz adam dediğin zaman, kötü kalpli
dediğin zaman kötü niyetli olana anlaşılır. Hayır, o zaten belli oluyor. Yürek hastalığı değildir, gönül hastalığıdır diyor. İşte bu gönlün hasta olması hiçbir hastalığa benzemez. Gönül insanın his merkezi olduğu için onun ıstırabı diğer ıstıraplardan, diğer huzurların hastalığından farklıdır.
Burada diyor, zihin midir bu işi algılayan yoksa gönül müdür? Bir şey söylemiş, Hacali Efendi demiş. Diyor ki, aşk, sevgi dediğimiz şey bölüm bölümdür. Mesela biz Allah’ı seviyoruz,
Peygamber’i seviyoruz, çocuklarımızı seviyoruz, bir de birbirine aşık oluyoruz, nişanlımızı seviyoruz. Bunların hepsi ayrı ayrı sevgilerdir. Ama bir yerde birleşirler. Süt gibi süt. Sen ondan peynir yapıyorsun, yoğurt yapıyorsun, ana maddesi sevgidir ama şeyleri bakımından çeşitleniyor. Biz Allah’ı
ruh ile severiz, kalb ile severiz. Ben, beni seven müminin kalbindeyim diyor Allah. Ve kulubuhum şetda diyor zaten. Onların kalpleri darmadağınıktır. Peygamber Efendimiz’i ruhumuz da seviyoruz. Ruhum Muhammed Mustafa diye yazıyor zaten. Şairler de öyle hep şiirlerinde, ruh ile.
Ebediyyen sevecek can onu canan olarak. Kemal Edip Bey şiirine başlanmış, ilk mısrabı öyledir. Şebi Miraç’ta simasını seyretti diye kapanır göklere yer, şeydeyi şükran olarak diyor. Peygamber Efendimiz için. Miraç gecesinde bir defa yüzünü gördü gökler diyor onun.
O bir defa görmenin şükrünü eda etmek için gökler yerlere secde eder diyor. Böyle sevecek, ebediyyen sevecek can onu canan. İşte ruh, Peygamber Efendimiz’in sevgisi. Peki biz çocuklarımızı, kardeşlerimizi, babamızı da seviyoruz. Ona da meveddet diyor. Allah’ın bir ismi de Vedud’tur. Vedud ismi. Yani şehvet olmayan sevgi içinde. Torunumu seviyorsun mesela. O başka bir sevgidir. Bir de bir kıza aşık oluyorsun. Orada biraz şehvet vardır. İleri derecesinde yoktur, biter. Gerçek aşkte şehvet yoktur. Ve aşkın dilinde sıkıttır.
Aşkın lisanı da yoktur. Akılla da izahı da yoktur. Aşkın lisanı da yoktur. Sadece sıkıttır. Görmek yetiyor. Yanında olmak yetiyor. O kadar. Ben de aşık oldum. Yaşadık çok. Mecnun gibi. Hep diyorum zaten. Ulan diyorum aşık olup ondan sonra evlenin diyorum. Niye hocam şart mı diyorlar.
Şart değil ama geçinmek için şart. Başka türlü sevmediğine nasıl tahammül edeceksin? Elin kızına, ya da otelin oğluna. Biz Leyla Mecnun gibi evlendik. Zor geçiniyoruz. Zor anlaşıyoruz. Ya böyle sokakta buluşup da sevmeden evlenseydik. Otuz defa boşanmıştık şimdi. Evet. Evliliğin devamı için şart. Birincisi bu. İkincisi o aşk dediğin o bir kızı sevmek seni bütün diğer rezilliklerden kurtarır. Mesela ben aşık oldum. Başka bir kızın yüzüne bile bakmıyordum. Dünya güzel olsa bakmazdım. Çünkü ona ihanet gibi geliyor. O bakış. Hem gönlünde aşk var, sevgili var. Hem de bir başkasına bakıyorsun da imreniyorsun falan.
Ama ona ihanet etmiş gibi oluyorsun. Kendi aşkına ihanet etmiş gibi oluyorsun. Onun için seni birçok pislikten kurtarır. Tek şeye bağlanmak pek çok şeyden, pislikten kurtulmaya da sebep olur. Bir de sana başarı sağlar. Ona layık olmak, onu elde etmek için senin başarılı olman gerekir. Yani o aşk o kadar şey değildir. Ama bir de her gördüğün aşı olan vardır. Onlara şıpsevdi derler.
Ona hercai derler. O aşk değildir. O hevestir. Ona hevest diyoruz zaten. Onun adı aşk değildir. Bunları yaşayanlar bilir, anlarlar. Ama yaşamayana hiçbir şey anlatılmaz. Hazreti Meymar’a söyleyecek miyim? Bugünkü konumuz aşktır. Bu konu zaten ve bitmeyecek tabii. Şunu da söyleyeyim.
Burada iki üç sayfalık yazıyor. Biz bunu ancak bir kısmını ders içinde, önemli noktalarına dikkat çekerek gideceğiz. Aşıklık derdi kalbin inlemezinden belli olur. O aşk nedir? Gece gündüz onu düşünürsün ve uykularını kaçırır.
Rüyanda da onu görürsün. Gündüz hayalinde, gece rüyamda şarkılar onların boş şeyler değil. Onlar aşıklar söylemişler zaten. Gerçek aşıkların sözleri onlar. Gündüz hayalinde, gece rüyamda falan. Başka bir şey düşünemezsin. O senin artık şeyin olur. Nasıl idol gibi bir şey. Bir türlü onu düşünmekten kurtulamazsın.
Şimdi dünya aşkı böyle de. Bir de Allah aşıklarının halini düşün sen. İşte, fezkur rabbeke izanesîd diyor. Kur’an-ı din mühakkı kîtirmizi. Unuttuğun zaman Rabbini zikret. Herhangi bir şeyi unutunca Rabbini an, onu zikret. O hatırlarsın. O birinci manadır. Söylemiştik galiba.
İkincisi, fezkur rabbeke izanesîd. Rabbini unutunca Rabbini zikret. Baktın ki unutmuşum. Hemen Rabbini aklına getir ve Rabbini zikret diyor. Kur’an-ı din mühakkı kîtirmizi. Şey, işte Mevlana’nın esas focası ve mürşidi.
Mevlana’yı yetiştiren O’dur. Şems-i Tebriz’i çok sonradır. Şems-i Tebriz’i ütüleyendir. Ütüsünü yapandır Mevlana’nın. O diken, biçen, kesen Mevlana’yı Mevlana yapan, Kur’an-ı din mühakkı kîtirmizidir. Şems-i Tebriz’i de ileri yaştan, vefatından sonra zaten üç sene, dört sene sonra geliyor. Kur’an-ı din mühakkı kîtirmizinin vefattır. 1240’tır.
Şems-i Tebriz’inin Konya’ya gelip Mevlana’yla görüşmeleri 1244’tür. Dört sene önce. Zaten söylemiş. Ben gidiyorum, sana yardım edecek bir başkası gelecek diye. Onun geleceği de müjdeleyerek gitmiş. Şems-i Tebriz’i, onun için Seyyidi Sırdan derler. Sırdan, sırları bilen adam. Dağın bilmektir.
Na’dan da bilmeyendir. Na menfi şeydir. Na münasip diyoruz işte, münasip olmayan. Na’dan hiçbir şeyi bilmeyen, anlamayan kişiye denir. Sırdan, sırları bilen demektir. Hemedan, her şeyi bilen demektir. Heme, her şey demektir. Şeyde, İran’da da bir şehir var Hemedan diye. Hemedani, yarem Hemedani men, nedanem diyor. Benim sevgilim diyor Hemedanlı. Onu mecaz olarak iki manaya söylüyor. Hem Hemedan şehrinden demektir hem de her şeyi bilen demektir. Men, ben diyor nedani, ben hiçbir şey bilmiyorum ki diyor benim sevgilim. Hep onu biliyorum.
Böyle çok güzel şeyler var işte. Mecazi aşk dediğimiz, geçici aşk bu dünya geçici. Kadını da aşkı da her şeyiyle geçicidir. Ama bu geçici aşk dahi bir ömür boyu unutulmaz. Aynı şey, Hz. Mevlana diyor, sen diyor gençken bir kıza aşık oluyorsun, istiyorsun evlenmek buluşmak istiyorsun.
Onu vermiyorlar, onu başka birine veriyorlar. Sen de başka birisiyle evleniyorsun ama diyor o boyu o aşkı ölünceye kadar unutamıyorsun. Ne konuşmuşsun, ne görüşmüşsün, ne el tutuşmuşsun, ne sinemaya gitmişsin. Yok öyle bir şey. Zaten uzaktan görmüş, aşık olmuş. Böyle. O aşkını diyor, mecazi aşk bu geçici aşkı dahi diyor. Sen ömür boyu gönlünde yaşatıyorsun, o sevgiyi unutamıyorsun.
Peki Allah aşıkları diyor nasıl olursun? İşte o ayete mana verirken diyor ki zaten Allah aşıkları, Allah’ı unutmaz ki diyor. Bu ayete böyle mana vermeyin diyor. Bu şu demektir diyor, sen Allah’ı zikrederken her şeyi unut, ondan sonra Allah’ı zikret diyor. Yalnız Allah’ı aklında tut, gönlünde tut, yaşat. Ondan sonra onun dışındaki her şeyden kurtul.
Aşkın derdi diğer dertlerden ayrıdır. Aşk hüdanın sırlarını belli eden bir usturlap, bir vasıtadır. Usturlap eski vakitlerin güneşin şeylerinden şöyle bir küçük bir yarım daire şeklinde bir tahta parçasıdır. O üstünde çizgiler var. Onun üstünde de bir çivi var. Güneşin hangi noktada, hangi dakikada olduğunu bildirmek içindir. Ona usturlap deriz.
Allah’ın diyor, sırlarını bize ifşa eden bir usturlap gibidir aşk. Yani şeyde var, Mihribat Sultan Camii’nin kibre tarafındaki, sar tarafındaki duvarda orada bir şey var. Vakit hani usturlama benzer. Şeylerde eğer şekiller olsa bizim luvetlerimiz şeydir, bu eski aletler. Her caminin kendine göre bir muvakit halesi vardı eskiden. Orada muvakit başı vardı, vakit-i ölçen. Vakit-i bildiren. Hani şimdi otobüs duraklarında sen hareket et diyor otobüslere şey bildiriyor ya dedik çağırıyor ya bilgi veriyor işte. Bilmem işte 8’i 5 kaldı geçen.
98 numara 84 numara işte şey edecek hareket edecek. Onun gibi müezzinlere vakti bildiren şeydir. Muvakit haneler her camide vardı. Teşvikîye Camii’nin muvakit hanesi şimdi kafedir. Sağ köşede ileride. Kibre avlular var ya avlunun en sağ köşesinde cadde üstündeki yer eski muvakit hanedir.
Orayı vakıflar sattı, oraya kiraya verdiler vakıflar. Böyle büyük camilerin, bir hassa şeydir Saladin camilerini yani padişahların yaptırdığı büyük camilerin hepsinde birer muvakit hane var. Görevli bu işi bilen
Usturlaptan bahsediyor işte. Gönül hastalığı başka hastalıklara benzemediği gibi aşıklık ve aşk derdi de diğer dertlerden başkadır. Tedavisi diğer dertlerin tedavisi gibi değildir. Aşkın tedavisi yine aşkın kendisidir. Hem dert hem devadır. Bütün aşıklar aşktan kurtulmak istemezler. Her hasta hastalıktan kurtulmak için çabasaf eder. Aşk hastası hastalıktan kurtulmak değil, aşkının daha fazla olmasını ister, artmasını ister. İşte Mecnun, Leyla, Leyla diye saygılayıp duruyormuş. Kısım akrabaları, eş dost demişler ki ya bu çocuk böyle sürekli perişan oluyor. Leyla, Leyla deyip bunu hacca götürelim orada dua etsin. Biz de dua edelim. İnşallah haccadan bu dertten kurtulmuş olarak döner. Gidiyorlar. Herkes işte Mecnun’un bu dertten kurtulması için dua ediyor. Allah duaları kabul eylesin. Orada kabul olur dualar diye. Onun abisi nasıl diyor babası. Git diyor kulak ver bakayım diyor. Bu Mecnun ne diye dua ediyor diyor. O da yapışmış Kabe’nin örtüsüne. Yanına yaklaşıyor. Allah’ım aşkımı arttır, aşkımı arttır diye dua ediyor.
Herkes kurtulsun diye dua ediyor. O da Allah’ım aşkımı arttır diye dua ediyor. Öyle. Hem dert hem dermandır aşkı. Daha başta söylüyor zaten Habireti Merdan’a.
Bu öyle bir şeydir ki, öyle bir meseledir ki diyor. Bizim hem şeyimiz 18. 13. Beyit galiba dur bakayım.
Ne gibi hem zehir hem panzehir. Hem demsaz hem müştak bir şeyi kim görmüştür diyor. O bizim hem zehirimiz hem de panzehirimizdir.
Hem demsaz hem sırdaşımız hem de müştakımız. Yani maşukumuz sevgilimiz. Hem çüney zehriü ter priyakin did hem çüney demsazu müştafiki did.
Ney harifi herkez yari bürit, perdaha eş perdaha imadürit. Ney yarinden ayrılmış olanın arkadaşıdır. Onun makam perdelerini bizim nurani ve zulmani perdelerimizi yani buslata mani olan perdelerimizi yırtar da geçer diyor.
Aşıklık gerek bu baştan gerek öbür baştan olsun. Akıbet bizi o tarafa götürecek kılavuzdur. Bu da iki manaya verilmiş. Birincisi ister Mecazi aşk olsun, dünya sevgilisi olsun, dünya aşkı olsun.
İsterse ilahi aşk dediğimiz hakiki aşk olsun, Allah aşkı olsun. Nihayet bizi Allah’a götürecek tek yol odur diyor. Aşk yoludur. Allah bilinmekle olmaz sevilmekle Allah olur. Biz Allah’ı bilmekle değil Allah’ı sevmekle ona kul oluruz. Zaten seven sevdiğinin kuludur.
O kadar. Hazreti Mevlana onu diyor. İkincisi de aşk ister sen Allah’ı sevmiş ol, ister Allah seni sevmiş olsun. İkinci manasını söylüyor. İster o taraftan ister bu taraftan deniyor. Allah sevdiğini kendisine çeker. Allah’ı sevden Allah’a doğru çekilir gider. O tarafa gider, akar.
Öyle şey. Bu farkı çok önemli değil diyor. Önemli olan aşkın kendisidir. Yeter ki aşk içinde aşk olsun. O sevgi o seni nihayet pek çok başta söylediğim gibi bir çok kötülükten kurtarır. İstikamet tayin eder sana, yol çizer. Başka şeylere sapmazsın. Başın dönmez dünya şeylerinden.
Şey gibi, rotayı çizer sana. Bir rota sağlar. Allah kullarını sever. Onlar da Allah’ı severler. Yuhibbuhum ve yuhibbunah diye. Ve yartedde minkum an dinhi, fesavfe yetillahubi kavmin yuhibbuhum ve yuhibbunah diye. Bu dinden bir kişi irtidat etse irtidat edip çıksa, küfre gitse yani Müslümanları terk edip başka bir dine gitse Allah onun yerine bir kavmi hidayete erdirir diyor. Zaten işte şeyler Araplardan ufak tefek irtidat hareketleri başlayınca devreye Türk kavmini soktu Allah. Tek Türk öyle irtidatlar başladı. Ondan sonra Türk kavmini öyle de tercüme etmişler yani o kitapta. Men yartedde minkum an dinhi. Bir kişi sizin dininizden irtidat edip çıksa fesavfe sonra onun yerine hemen onun arkasından onun yerine fesavfe yetillahubi kavmin Allah onun yerine bir kavmi getirir. Yuhibbuhum ve yuhibbunah. Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Yani Allah sevdiği bir kavmi onun yerine getirir. O Allah’ın sevdiği kavimde Allah’ı severler. Nazm-ı celil-i mucibince seven ve sevilen cemal-i mutlak yani hadret-i haktır. Burası biraz şeydir, geçiyorum.
Seven de odur sevdiren de odur diyor. Sevilen de odur sevgiyi veren de odur. Ne dedi ilahi sırları aşikar eden bir usturlaptır dedi. Aşk bizim kendi irademizle kendi elimizle kendi aklımızla icat ettiğiniz bir şey değildir. Allah’ın kullarına Allah’ın müminlerin kalbine verdiği en büyük nimettir. Aşktan daha büyük bir nimet vermedi Allah, yaratmadı. Hidayetin hakiki hali aşhalidir. İşte onun için evliyaullah diyoruz. Evliyaullah nedir? Veli, Allah’ı sevenler diyoruz. Allah dostları diyoruz, erenler diyoruz. Böyle büyük ruhlar diyoruz. Şimdi huve el-evvelu Allah evveldir. Vel-ahiru Allah ahiret, sondur. İlk ve son odur. Vezahiru, zahirdeki tecelliler onundur. Vel-batı, batındaki tecelliler de ondandır, odur. Geriye bir şey kalmıyoruz. Bizim o dışımıza şekil veren de Allah’tır. İçimize şekil veren de Allah’tır. İçimize derinlik kazandıran, iman hidayet veren. El-hâdihu vallahu hidayet Allah’tandır.
Hidayeti kendinden biliyorsa, sonra ham sofu diyoruz. Biraz manyaktır onlar. Kendinden bilir. Yaptığı iyiliği de, ibadeti de kendinden bilir. Ve Allah’ı borçlandırır. Şu kadar oruç tuttum, şu kadar namaz kıldım, şu kadar Allah’tan alacağım. Öbür dünyada cennet falan. Böyle kendi üzerinden hesap yapar. Halbuki bütün bu ibadetler yarın Ramazan geliyor. Bir sene daha Allah bana, ben 81 yaşına girdim. Bir sene daha ömür verdi. Bu oruç o verilenin şükrüdür. Namaz verilen nimetlerin sağlığın, sıhhatın, aklın bak. Birçok benim arkadaşlarım buna da bir çoğu da mezara gitti zaten. Şimdi bunun şükrü yok mu? Uzun ömür vermenin, sağlıklı ömür vermenin, aklını almayışının, bunamayışın hiçbir şükrü olmayacak mı?
Teşekkür borcumuz yok mu? Allah’ın. Bütün ibadetler şu anda bize verilenlerin şükrüdür, karşılığıdır. Sana bir bandak çay ikram ediyor, üç defa şükrediyoruz. Allah’ın ikramlarını, insanlarını düşün. Bir de sanki verilenlerin borcunu tamamen ödemişiz de Allah’tan alacaklı duruma geçmişiz. Yok böyle bir şey.
Peki ne yapalım hocam diyeceksin, hiçbir şey yapmayacaksın. Verilene şükredeceksin. Sen kulluğunu tam yap. Allah Allahlığını yaparsan onu düşünme merak etme. Sonra cennet mi istiyorsun? Verir. Daha fazlasını verir. Sekiz tane cennet verir. Zaten sekiz tane cennet var. Hepsini verir.
”arduhâ kâ ardih semâvati vel art” diyor. Bir kula vereceğimiz cennet yerle gök arasındaki mesafeden daha fazladır diyor. Sana bütün dünya büyüklüğünde bir cennet verecek. Yani Çin’i, Hindistan’ı, Amerikayı, Kanadayı, Güney Amerikayı, Arjantin, Brezilya say sayabildiğin kadar Güney Afrika. Hepsini verecek. Üstüne ayı da aşantiyon olarak içine koyacak.
Al bu da senin olsun. ”Allahu asîhûnû alîm” diyor. Allah geniş sonsuz. Her şeyiyle sonsuz Allah. Sadece Zat’ıyla, ilmiyle, kudretiyle sonsuz değil. Nimetleriyle de sonsuz. Sen kulluğunu, yeter ki kulluğunu yap. Allah’ın yaptığı işine karışma. O zaten Allah’ın elini tam yapacak. Sen demesen de tam yapacaksın. Merak etme. İstemesen de.
Allah’tan noksam bir şey yoktur. Noksandan münezzeh derken bütün yaptığı işleri mükemmel yapar demektir. Tam yapar. Ondan bir şey yetmez. Bizim gibi cimri değildir o. Verdiği zaman sonsuz verir. Yeter ya Rabbi diyeceksin zaten. Cehennem de de öyle. ”Hel imtele’ti” diyor. Cehenneme soruyor. ”Doydun mu?” diyor. ”Hel bin mezit daha var mı?” diyor cehennem de öyle.
Öyle de. Cemaliyle de sonsuzdur. Rahmetiyle de sonsuzdur. Celaliyle de sonsuzdur. Adabı ile de sonsuzdur. O bakımdan sen hiç düşünme. Sen aklında kulluğunu, kulluk yapmaya çalışma. Onu aklında tut. Öbür tarafı Allah’ın işi. Zaten o Allah kendi yapacağını tam yapar. Ben dualarımda da öyle yapıyorum. Allah’ım diyorum ben acizim, kulum.
Biz eksik yarattık biz. Zavallıyız ya. Bebirlenmeye, kibirlenmeye gerek yok ki. Diyorum ya Rabbi ben kulluğum. Geçen şey sordu bizim Tuncev. Dedi hocam dedi. Ne kadar şey ettim, ömrümün ne kadarını değerlendiriyorsun? Bana sorarsan onda birini bile doğru dürüst değerlendirebilmiş değil. 24 saattir kaçta kaçını değerlendiriyorsun? Zikirle, ibadette, ilimle geçiyorsun.
2 saatini, 3 saatini. Peki 20 saati nereye gidiyor 22 saati? Boşa gidiyor. Ya uykuda gidiyor ya televizyon seyrediyorsun ya lak lak yatışlar. Ya o trafikte gidiyor. Böyle. Şimdi ömrüm onda birini bile değerlendiremiyoruz. Zaman bize verilen zaman nimetinin onda birini doğru dürüst değerlendiremiyoruz. Ben diyorum acizim, kulum. İbadetim de eksik, ilmim de eksik, çabam da eksik, gayretim de eksik. Her tarafıyla eksik. Hatalı. Ama sen nimetlerini benim ibadetime yahut bana göre şey etme. Sen kendini bana göre ayarlama. Sen Rabbül Alem’insin. Sen her türlü noksandan münezzehsin. Ben kulluğumu tam yapamıyorum diye sen Allahlığını niye eksik yapacaksın ki?
Bana bağlı değilsin yani. Onu demek istiyorum. Sen Allahlığını tam yap. Yapıyor zaten. Demesem de yapıyor. Desem de yapıyor. Farkında olmak mesele işte bütün mesele. Biraz bilincinde olduğun zaman şükrediyorsun zaten. Farkında değilsen ona ham sofu diyoruz. İşte o gittiği haccıda namazı da hepsini hesap eder bilanç olsun çıkarır. Allah’tan ne kadar alacağı var onun peşinde koşar işte.
Bu dünyada boğaz içinde yalı, öbür dünyada köşk cennette falan. Hep böyle dünya nimetiyle cenneti aynı şeymiş gibi. Orası ruhani alemdir. Orası buraya benzemez. O bakımdan Allah bize akıl fikir versin. Gerçek manada kul olmayı nasip eylesin. Bütün derdimiz o. Bütün gayretim biraz daha iyi kul olabilmektir. Biraz daha namazı iyi kılmayabilmek, kılvabilmektir.
Ben bunları biraz geç kılarım. Mesela illaki yatsıyı daha 11-12’ye doğru yatacağım zamandır. Yatsı zaten yatarken kılınan namaz demektir. Yatma namazı demektir. Ki televizyonlar bitsin, haberler bitsin, dırdır bitsin, telefonlar kesilsin. Çünkü 11-12’ye kadar telefon cır cır cır çalar benim telefon. Onun için şöyle bir Allah’ım diyorum kendime. O zaman da uyku basıyor işte. Hayır kıl bakalım istediğin gibi olmuyor. Bazen daha önce yatıyorum biraz uyuyunca o zaman iyi oluyor. Bugün iyiyim. Çünkü şey öğleden sonra bir saat, öğleden sonra yarım saat uyudum. Böyle bir saat iki saat uyudum. Gece sabaha kadar zindesin. Kafan zinde oluyor. O bakımdan. Evet bu aş bahsi böyledir. Bir kimse aşık olsa, Mecazi aştan bahsediyor. İffetini muhafaza edip, bu hadisi şeriftir. Cami-i Sahir’de de var, Kütüb-i Sitte’de de mevcut olan bir hadistir. Çok meşhur bir hadistir. Bir kimse aşık olsa, iffetini muhafaza edip sırrını saklasa. Bu aşı olduğu kızı faş etmese, kim olduğunu söylemese. Ve o haldeyken ölse şehit olarak vefat etmiş olur diyor. Ne mümkün bunca ateşle şehid-i aşkı gasletmek diyor. Yanan bir, ateş içinde yanan bir kalbi şehit olmuş bir aş şehidini gasletmek, su ile gasletmek diyor. Ne, ne olursa onun ateşini söndürmez ki.
Odun ateşini söndürür su. Kalpteki ateşi söndürmez. Ne mümkün bunca ateşle şehid-i aşkı gasletmek diyor şeyin bu. Esat Erbili Hazretleri. O şeyde vefat etti ya.
Menemen hadisesinde oğlunu astılar Ali Bey’im, Ali Efendi’yi gözünün önünde astılar. Kendisi de o gece dua etmiş zaten daha önce yazmış bu şiiri. Demek ki bir şeyler doğuyor, ilham oluyor.
Kefen ateş diyor, tabut ateş, oraya konulan mezar ateş diyor. Hep ateş diye meşhur bir şiiri var Esat Erbili Hazretleri’ne. Şehidi dedede bu hadisi şerifi şu beytlerle şerh etmiş diyor, açıklamış bir nevi tercüme etmiş. Sevgilinin aşkı diyor Allah’ın aynasıdır. Allah sana oradan tecelli ediyor. Sen orada diyor hakkı göreceksin. Hak her yerden tecelli eder. Hazreti Musa’ya incir ağacının yaprakları arasından tecelli etti. Peygamber efendimiz’e Hir adasında bir kısmına rüyayla.
Hazreti İsa’ya zeytin ağacının altında. Hazreti İbrahim’e incir ağacının altında. Vattini Vazzeytuni falan onları siz böyle laf olsun diye bu bizim şeydeki, şeydeki yani gemlikdeki zeytin ağacı zannetmiyor. Ege’deki o zeytinlikler incirlikler falan yahut işte aydındaki incir ağacı falan değildir.
Onlar sembolik ifadelerdir. Her peygamber vahiyden bahsediyor. Nerelerde kimlere vahiy geldi? Vattini Vazzeytuni Vaturisidina Vahazelbele Dilamin. İki bilinenli iki bilinmeyenli dörtlü bir şey, dengeli şey. Matematik formül. Vattini incir Vazzeytuni Zeytun.
İki, leffü neşru mürettep derler buna. Edevi sanatlar içinde. Tertip üzere yapılmış. Vaturisinin neye denk geliyor? İncire denk geliyor işte. Tur dağında incir ağacının yaprakları arasından ateş şeklinde alev şeklinde gözlüm. Fakat oraya yuvarttığı zaman Hazreti Musa baktı ki nur karşısındaki ve kendisine sözleniyor o nur. Hitap ediyor.
Fahla nâleyk diyor ayakkabılarını çıkar. İnnaka bil vâdil mukaddesi tuva. Sen şu anda muhaddes vadidesin. Allah’ın huzurundasın. İnneni enel laahu la ilâhe illâ enel. Tevratta okudum ki Tevrat İbranice’den Latince’ye çevrilmiş. Latince’den İngilizce’ye veya Fransızca’da. Fransızca’dan da bizim dilimize çevrilmiş. Aynı şey. Kur’an’daki gibidir. Hiçbir şey değişmiyor. Bakın. Tevrat’ta bunu mu bahsede okuyup. Aynen şeydeki Taha suresindeki aynı ifadeler. İnneni enel laahu la ilâhe illâ enel. Fa’budni ve akimissalâte li zikri. Orada da diyor. Rabbin Allah’ın benim ben diyor. Tevrat’tan okuyor ikinci cümleler. Aynı hiçbir farkı yok. Bu kadar dil değiştirdikten sonra. Bu kadar tercüme değiştirdikten sonra. Aynı ifadeler. Hz. İsa Zeytin Dağı’nda. Kudüs’ün yanındaki Zeytin ağacının altında. Açık zaten İncil’de de var aynı ifade. İsa diyor gitti diyor. Şakirtlerine dedi ki. Şakirtler dediği havariler işte bizim. Siz şurada biraz durun. Ben gideceğim diyor. Zeytin ağacının altına gitti. Diz üstü yere oturdu diyor. Diz çökmek var. Onlarda öyle sırada falan ibadet yok. Hz. Musa’nın ne tahtası vardı ne sandalyası vardı. Öyle şey yok. Aynen bizimki gibi. Diz üstü yere oturdu diyor. Ellerini havaya kaldırdı diyor. Rabbi Rabbi diye yalvarmaya başladı diyor. Gözlerinden yanakları üzerinden okut tanesi gibi yaşlar dökülüyordu diyor. Aynen İncil’den okuyor. Hatta her iki İncil’de de var. Hem Yuhanna İncil’inde var hem Matta İncil’inde var. Onlar onları çile çeken insanlar. Allah’ın mübarek kulları. Peygamberler öyle sıradan insanların şeyi olur mu? Onlara Allah güç veriyor irade veriyor. İşte geçen şeyde konuşuyordu televizyonda. Niye diyor ameliyat oldu? Sen o kadar ilhama o kadar tecelliye dayanabilir misin? Bayılır kalırsın. İşte Hz. Musa bayıldı. Ya Rabbi bana görün dedi. Orada caddiye benim sana görünmeme gerek yok dedi. Sen şu dağa bak dayanabiliyorsan. Baktı dağın eriyip aktığını görünce Faharra Musa sayka diyor. Çığlık atarak Hz. Musa aaa deyip bayıldı.
Sonra ayıldı. Onun için kalp dayanabilsin. Beden tahammül edebilsin diye ilhama. Bir gün şeyle konuşuyorduk. Hocam, üstadım, büyüğüm, mürşidim her şey. Mithat Bahari Bey’di. Hocam dedim Hz. Mevlana’nın sinir sisteminin çok kuvvetli sağlıklı bir vücuda olması lazım.
Nerede okudum dedim ona. Ben ona soruyorum, o da bana soruyor. Yani böyle. Dedim ki hayır bir yerde okumadım dedim. Tahmin olarak söylüyorum. Yani sizden bilgi almak için siz böyle bir şey biliyor musun? Var mı böyle bir şey? Ben düşüncemi ondan desteklemek için soru soruyorum. O da bana soruyor. Nerede okudum, nerede gördüm? Hiçbir yerde görmedim dedim.
Niçin öyle düşünüyorsun dedim. Efendim dedim o kadar ilham, sel gibi akan bir Rabbani ilham var. Buna dayanabilmek, buna tahammül edebilmek için sinir sisteminin çok kuvvetli olması lazım dedim. Şöyle elimi tuttu. Ben de tebrik edecek zannettim. Şıp diye öptü. Ben nasıl mahcup oldum, nasıl. Bu el öpünür dedi. Cenab-ı Pir hakkında böyle hüsnü niyetle
düşündüğün için seni tebrik ederim. Ben böyle bir şey beklemiyordum. Allah rahmet eylesin. Çok kibar, zarif, nasıl güzel bir adam. Dünya güzel, dünyayız. Evet, burada bitiriyoruz. Hepsine rahmet alıyoruz. Rahmet diliyoruz. Bütün büyüklerimize, bütün peygamberlere, velilere, mürşitlere, Allah’a yollar.
Mine el-nebiyyeen ve sıddıgine ve şühedeyi ve salihiyin ve hasün evliyike rafiqen. Bak, beştir. Nebiler, sıddıklar, şehitler, salihler ve bir de onlara rafiq olan, onlarla beraber olanlar. Hepsine Allah’tan rahmet diliyoruz. Geceniz hayırlı olsun diyoruz. Nice senelere sağlıkla, sıhhatle, afiyetle inşaAllah. Üç aylarınızda, Ramazanımızda her şey mübarek olur. Hayırlısıyla inşaAllah kısmet olursa seneye belki Ekim’de yine beraber olabiliriz. Size şimdilik hayır diliyorum. Beş dakikamız kalmış. Buyur, sen bir şey soracaksın. Cenab-ı Allah’tan biz layık olduğumuz için mi bir şeyler isteriz? Yoksa Cenab-ı Allah bize nimet verdiği için mi? Biz hiçbir şeye layık değiliz.
Her şey O’nundur. Biz de O’numuz, merak etme. Biz de O’numuz, bize verilenler de O’ndandır. O’nun için çok şükretmemiz lazım. Hiçbir şey yapmadığımız halde hidayet vermiş bize. Ben Yaman Dede’ye sordum. Hocam benim. Dedim, hocam size ibreniyorum dedim. Niye dedi? Dedim, hocam siz kırk sene çile çekerek bu hidayeti bulmuşsunuz. Kendi gayretinizle bulmuşsunuz dedi. Biz Müslüman bir çocuk, anadan babadan aileden gelmişiz. Bir asiyeti gibi dedim. İşte kıymetini bilmeden. Bu hidayetin, bu İslamiyetin böyle dedim. İşte boş gaflet içinde geçip gidiyoruz dedim falan. Biz dedim bir emek vermedik bu iş için. Hazır bulduk. Hazır yiğici falan. Değince öyle dedim evladım, günah dedi. Niçin hocam dedim? Sizinki de Allah’tan, benimki de Allah’tan dedi.
Her şey Allah’tandır. Teşekkür ederim. Kafanı taktım.
İlk Yorumu Siz Yapın