Mevlanadan Öğütler – Prof. Dr. Emin Işık
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=rEU-D_v4u4A.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Resulü Fikam Aleyhümüssalavatü Vesselam Efendilerimizin, Ezvacı Tahiratın, Ehli Veyti Mustafa’nın, Evlâdı Resûlün, Ashabı Resûlün, Etbaı Resûlün, Din, Millet, Memleket, Vatan, İlim yoluna hizmet etmiş. Ve tarihe mal olmuş bütün büyüklerimizin, din ve devlet ulularımızın, şehitlerimizin, gazilerimizin, yiğitlerimizin, atalarımızın,
bilcümle Pirân-ı İzâm’ın ve Dervişân-ı Kirâm’ın, kâssaten Mevlân-ı Celâleddin-i Rûmîn, pederi-alileri Sultan-ı Ulema Bâhâuddin-Veled, Burhaneddin-Muhakkık-ı Tilmizi Şemsi Tebrizî, Selaheddin-i Zerkûb Hüsameddin Çelebi, Sultan-ı Veled Ulu Arif Çelebi ve bilcümle Çelebiyan’ın, Hamuşan’ın, Dervişân’ın,
Mesnevi şarihlerinden Ankaravi Hazretlerinin, Bosnevi Hazretlerinin, Bursavi Hazretlerinin, Abidin Paşa’nın, Kenan Rufai Bey’in, Ahmet Avni Konuk Bey’in, Tahir-i Mevlevi Hazretlerinin, Şefikcan Hocamızın, Mithat Bahari Bey’in, Selman Dedenin ve bu yola hizmet etmiş diğer ulemamızın,
diğer hocalarımızdan, üstadlarımızdan, üzerimizde hakkı bulunan, Ümmeti Muhammed’den, ahirete gidenlerin, ana, baba, akrebe itaallükatımızdan, sevdiklerimizden, ahirete gidenlerin, kâfesinin ruhları için.
Allah rızası için, El Fatiha.
Tümeg ve mara bedan şehvarniz, ba keriman karha düşvarniz. Huzura varmak için bende taqat yok deme,
büyüklerle iş görmek zor değildir, gam yeme. Bir padişahdan bahsediyorduk, o padişah bir cariyeye aşık olmuştu, cariyeye hastalandı, padişah onu büyük paralar vererek, bir kuyumcudan satın aldı. Fakat saraya gelince cariyeye hastalandı. Padişah da çok seviyordu,
cariyeye aşık olmuştu. Bütün devrin tabiplerinin doktorları geldiler, tedavi yapmak istediler, uğraştılar, uğraştılar. Evvela dediler ki biz loqman hekim gibiyiz, her birimiz galinos’dur. Arapça’da calinos dediler, g harfi olmadığı için. Evet, galinosuyuz, bu memleketin en değerli tabipleriyiz. Böyle diyerek 4-5 tane tabip geldiler, en meşhurlarından. Günlerce, haftalarca uğraştılar, aylar sonra dediler ki, biz bu işin üstesinden gelemiyoruz. Burada cariye bizim kendi nefsimizdir. Zaten nefis dediğimiz şey, dünyaya olan meyilinden dolayıdır.
Nefsi en mare, dünya zevklerine düşkün olan tarafımızdır. Bir tane nefsimiz var. Eğer en mare mertebesindeyse, yemek, içmek, gezmek, zevk, şehvet vs. onlarla, beden zevkleriyle, bedeni semitmek için, bedeni şey etmek için. Bedenle ilgili olan ihtiyaçlarımız, nefsi en mare’dir.
”İnne nefsele emme aratun bis su, ve nefsin ve ma sevvâhe fe elhamahe fucuraha ve teqvâhe” diyor, Ves-Şemsi Suresinde. Nefsi yaratan Allah’a andolsun, ve nefsin ve ma sevvâhe. Nefse de, nefsi yaratan Allah’a da andolsun ki, bu nefis Allah tarafından, önce füskü fucurâ meyili fazladır, ondan sonra iyiliğe, önce kötülüğe sonra yine.
”ve ma sevvâhe fe elhamahe fucuraha ve teqvâhe” Burada çok dikkat edilecek bir nokta var. Yani füskü fucur dediğimiz günah, önce zikredilmiştir. ”Khâmer vah” dediğimiz, olgunlaşmamış, nefsini terbiye etmemiş insanların, meyili bütünüyle füskü fucuradır. Hz. Yusuf, Bile-Yusuf Suresinde, ”Ve ma überriû nefsi,
inne nefsele emme ratun bi su” dedi. ”Ben kendimi büsbütün nefsimi temize çıkarmak istemiyorum, çünkü nefis daima günah tarafını ister” dedi. Orada da peygamber bile bunu itiraf etmiştir. Bu bize derstir tabi. Kur’an-ı Kerim, kim ne demiş olursa olsun, hepsi bize hitaptır. Bize geliyor, bize.
Yani, Hz. Muhammed’e vahiy geldi peygamber, Muhammed’e niye geldi? Bize tebliğ edilsin diye geldi. İşte şeyler, Ahmet Hüsamettin Efendi var, Evliyaullah’tan büyük bir zattır. Diyor ki, ”Bu Kur’an’ı sevgiliden sana gelen bir yazılı mektup gibi okumazsan, ondan bir şey anlayamazsan.” Allah tarafından, ”Bizzat sana gelmiş bir sevgiliden gelen bir mektup gibidir.”
”Okumazsan Kur’an’dan bir şey anlayamazsın.” diyor. İşte tefsir bunun için gerekli. Hangi ayet ne demek istiyor, kime hitap ediyor? Eğer sen onu ”Yalnız Muhammed’e geldi” diye okursan, orada kalırsın. Hiçbir şey istifade edemezsin. Bilhassa bu, kısa sürelerde tefsir dersinden uzun yıllar,
ben tefsir okuttum İlahi Hizmet Fakültesi’nden. Tabii geniş geniş okutamıyorsun. Haftada bir saat veya iki saat ders var. En azından usulü tefsir nedir, onların ana meseleleri anlatıyoruz. Kısa sürelerin de tefsirini yapardık. Mesela, ”İnne atayne kel kevsel” ”Ya Muhammed, biz sana kevseli verdik.” Kevsel, kesil kelimesinden mübalağa çoğur.
Pek çok demektir. ”İnne atayne kel kevsel” ”Biz sana pek çok nimet verdik.” demektir. ”Ve intahüddü nehmetallahi le tefsûhe” diyor zaten. Şimdi bu biraz şey. Siz Allah’ın size verdiği nimetleri sayıp dökmeye kalksanız, başa çıkamazsınız, sayamazsınız. O kadar çok ki, yalnız şu kulağımızdan gelen ses dalgalarının,
o rüzgar vasıfasıyla titreşim olarak geliyor, dalga olarak geliyor. Zihinde nasıl ses halinde duyulduğunu, ayrı bir mucizedir. Göz nasıl görüyor, ayrı bir mucizedir. Şimdi sen buradan ekmek yiyorsun, fırından alıyorsun, ekmek yiyorsun, içini yiyorsun. Mideye gidiyor, hazm oluyor. Kara ciğere gidiyor, kal oluyor. Vücuda dağılıyor, kuvvet oluyor, enerji oluyor. Can oluyor yani.
Yediğin ekmek, 8 saat sonra can oluyor, kuvvet oluyor, enerji oluyor. Böyle bir fabrika nerede var şimdi? Ekmek işte burada. Kur fabrikayı, kan üret bakalım. Daha insan kanını üretemediler. Yani biliyorsunuz işte kan ihtiyacında, senden alıyor, ondan kan tutuyor. İşte A grubu, B grubu neyse. İnsandan alıp insana veriyorlar. Ama Allah öyle bir fabrika kuruyor ki, şu kadarcık bir fabrika işte bir kilo bile değil. Ağırlığı. Onun içinde sana ekmekten, hamurdan, can üretiyor, enerji üretiyor, kuvvet üretiyor. İşte 5 kilo kadar vücudumuzda kan vardır. Tabii büyük, daha kilosu fazla olanlarda daha fazla. Ama ortalama insan vücudunda, gelişmiş bir insan vücudunda yani, 60-70 kilo bir insan vücudunda 5 kilo kadar kan vardır.
İnsan vücudunun %85’i de sıvıdır zaten, sudur. Kan ve sıvılar. Ve Allah öyle yaratmış. Hepsi mucizedir. Şimdi böyle ayetler zaten diyor, وَإِنْتَعُدُ نِيَمَتَ اللّٰهِ لَتُحْسُوٰى Siz Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, sayamazsınız diyor. O kadar çok ki, binlerce, milyonlarca.
Şimdi اِنَّا عَطَيْنَكَ الْكَوْسَرُ Çocuk şimdi, talebe yani diyor ki, Hocam, Ya Muhammed biz sana kevseri verdik. Oğlum, nerede orada Muhammed diyor. Ama hocam, tefsir öyle yazıyor diyor. Ya Muhammed’i üret parantezisine koymuş, Ya Muhammed biz sana kevseri verdik. Yani çok nimet verdik. Sonra kevser nedir? Vahiy diyor. Tabii ilk akla gelen,
Kur’an vahiy. Kimisi Kur’an diyor, kimisi Nübüvvet diyor, Peygamberlik diyor, kimisi Fetih diyor, kimisi işte Kemal, mükemmellik diyor. İşte eşrefül enbiyadır bütün peygamberlerin, imamül enbiyadır falan. Say, 26 tane yalnız tespit etmiş, şey Elmalı kendi tefsirinde, 26 tane çeşitli verilmiş manalar vardır, kevser kelimesine. Hepsi. Madem ki çok nimet, hepsini içine alır onu. Nübüvvet’i de, Kur’an’ı da, vahiy de, ahlakı naviyi de, cömertliğini de, güzelliğini de, hepsini içine alır. Ama elin planında hangisidir falan. Şimdi, peki diyorum, Muhammed’e verilenleri biliyoruz, az çok. Kitaplardan öğreniyoruz. Zaten kendisi Peygamberler Peygamberidir. O büyük bir şahıs, büyük bir ahlak.
Büyük bir kemal. Peki diyorum, sana vermedim, sana verilmezsin. Sana verilenden bazı. Muhammed’e ne verildiyse bize de verildi. İman verildi, İslam verildi, kitap verildi, kitap zaten bize geldi. Muhammed’in kitaba ihtiyacı yoktu. Ruhak lakı hamide üzerindeydi. Yani, Peygamberliğinden önce de zaten Peygamber gibi yaşıyordu. Hiç. Masum olarak.
Onun diliyle, onun eliyle, onun vasıtasıyla bize geldi. Kuran. Peki bize bir şey vermedin mi diyorum. Düşünüyor çocuk böyle. Aval aval duruyor. Ya dedim, Muhammed’e ne verildiyse, hepsi bize verildi, bir de fazla verildi. O fazlada Muhammed’in kendisidir.
Muhammed’e salak bir ümmet verildi, aptal bir ümmet verildi. Ama bu ümmete Muhammed gibi bir Peygamber verildi. Bakalım sana verilen mi daha fazladır, Muhammed’e verilen mi daha fazladır. Muhammed’e verilenlerin hepsi bize verilmiştir. Nübüvveti bizi ilgilendiriyor zaten. Kur’an’ı, vahyi, kelamı Allah’ı hepsi bizi ilgilendiriyor. Hadisler bizi ilgilendiriyor. Ondan çok bizi ilgilendiriyor.
O söylüyor ama, bize lazım olduğu için söylüyor. Yoksa o hadisler, mesela ana babanıza itaat edin diyor, onları kırmayın diyor, ayet de söylüyor, hadis de söylüyor. Dostlarımıza iyilik yapın diyor, fakir fukarayı kollayın diyor. Kendisi kısım akrabasını kollayan, belki dünyadaki bir numaralı insandır. Halalarını, teyzelerini, amcalarını, işte kuzenlerini falan, sürekli gidip ziyaret ediyor.
O kadar işin arasında. En çok hasta ziyaret eden adamdır. Kendisi, kişi olarak, insan olarak. Hayvan sevgisinden mi diyorsun? Kedi cübbesinin kenarına oturduğu zaman, kediyi rahatsız etmemek için makas getirip cübbesini kesiyor. Kedi aman rahatsız olmasın. Buyur. Hangi bakalım kimse, onu kadar hayvan seviyor? Hayvan haklarını. Seferden geliyorlar,
25 bin kişilik bir ordu. Tedük seferi, en büyük ordu. Son seferidir zaten o. Son büyük sefer. Medine’ye yaklaştıkları zaman, bir köpek eniklerini emziriyor. Süt ver. Yolun kenarında, Medine girişinde. Peygamber Efendimiz hemen oradan birini çağırıyor, askerlerden birini. Sen buradan hübet tut diyor.
Son nefer geçinceye kadar buradan, 25 bin kişilik ordu. Bu köpeğe kimse dokunmasın. Bak yavrularına süt veriyor diyor. Başına nöbetçi dikiyor. Yavrularına süt veren köpek başına nöbetçi dikiyor. Belki kendini bilmeyen bir asker oraya taş atar, yahut hoş diye bir şey rahatsız eder hayvanı. Çünkü yavrularına süt veriyor. Köpek. Öyle. Onun hakkını koruyor ve oraya nöbetçi diktiriyor.
Hayvana kimse bir şey yapmasın diye. Şimdi biz de çevreci geçiniyoruz falan. Boş yere bir tek hurma yaprağını koparmamıştır. Yani böyle. İşte zaten hacda onun şeyleridir, esaslarıdır. Hac yasakları içinde. Diyor ki hiçbir yeşili koparamazsın. Kopardığın zaman kurban kesmen lazım. Cezası vardır. İhramlı iken hac yasakları vardır. İhramda yasaklar.
Bitini bile öldüremezsin. Sineyi öldüremezsin. Ne demek ki? Hiçbir canlı yoldıramazsın. Çünkü sen zaten kefene bürünmüşsün, ölmüşsün. Ölü insandan başkasına zarar gelebilir mi? Kefeni temsil ediyor hacda. Ben öldüm. Allah’ın huzuruna geldim. İşte mahşer Arafattır. Bir nevi ahiretin provasıdır. Hac dediğimiz şey. Kefene bürünüyorsun.
Ölmüşsün sen. Artık hiçbir canlıya bir zarar veremezsin. Verdiğin tatbinde kuralı çiğnemiş oluyorsun. İhramın hakkını ödememiş oluyorsun. Yanlış ver yapmış oluyorsun. Kaza yapmış oluyorsun. Evet. Bize ne verildi? Peygamber efendimiz’e ne verildiyse bize bir fazlası verilmiştir. Bize peygamber verilmiştir. Örnek bir kişilik olarak ona verilmiştir.
Hiç bir nimet için bak şimdi size söyleyeyim. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak bizim başımıza kalkmıyor. فَبِيَيْيَا لَاِرَبْدِكُمَةُ كَذِبًا diyor. Benim size verdiğim herhangi bir nimeti, hangi bir nimeti inkar edebilirsiniz diyor. Kur’an’da. Ves sadece Peygamber efendimiz için لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْبَعْسَ ف۪يهِمْ رَسُولًا diyor.
Allah müminleri minnettar bırakmıştır kendi içlerinden bir Peygamber göndermekle. Minnet kelimesini yalnız Peygamber için kullanıyor. Allah bizi minnettar bırakmıştır. Yani minnet altındayız. Allah’a karşı Peygamberimiz için. En büyük nimettir onun ümmeti olmak. Ondan daha büyük nimet yoktur sizin söylemiştir. Biraz da belki bu kutlu doğum haftası dolayısıyla zaten onu geldi şimdi. Peygamberler ve veliler üzerindedir bu konu. Allah adamları. Ricalullah diyoruz onlara. Evliyaullah diyoruz. Allah dostları diyoruz. Allah ehlullah diyoruz. Bunlar böyle. Hazreti Mevlana da işte ondan başlıyor. Böyle diyor.
Onun için tekrar baştaki sözü söyleyeyim. O benim sözümde değil. Ahmet-i Şahmeddin Efendi diyor. Allah rahmet eylesin ona. Kur’an’ı Muhammed’e gelmiş gibi değil. Allah tarafından sana yazılmış bir sevgiliden gelen bir mektup gibi okumazsan Kur’an’dan bir şey anlamazsın. Her kelimesi bizi ilgilendirir.
Burada Yusuf’tan bahsediyor, Yakup’tan bahsediyor, Süleyman Danuş’ta başka kimden bahsederse insin. Hepsinde biz ön planda biz varız. Bizes kitap bizedir. Ümmetedir kitap. Allah anlamayı ve yaşamayı nasip eylesin hepinize. Öyle hangi niyetli okursan öyle anlarsın. Suyu bile şerap niyetine içersen haram olur. Haram işlemiş olursun.
Her şey anlayış. Anlayış niyete göre. Peygambere geldi diye okursan o Peygambere marlılık olur.
Bana geldi diye okursan sana faydası olur.
Padişah’tan bahsediyorduk. Padişah işte hekimler bıraktı gittikten sonra. Padişah çaresiz kalıyor. Hasta iniminin inliyor. Gittikçe artıyor hastalık. Öldü ölecek. Ondan sonra çaresiz kalınca Padişah bir tarafa çekiliyor. Sultan kendi saraydaki mescide gidiyor. Başından sarığını takkesini çıkarıyor.
Seccadeyi de bir tarafa atıyor. Yere toprağa ağlayarak sızlayarak saatlerce dua ediyor. Yoruluyor. Uyuklar gibi oluyor işte. Uyku ile uyanıklık arasında. Bir nur yüzlü bir ihtiyar görüyor. Süleyman rüyasında kendisine. Ben yarın sana geleceğim.
O hastalığa şifa olacağım, şifa getireceğim diye. Müjde veriyor. Uyanıyor. Sevinçle uyanıyor. Bu da diyor ki Hz. Mevlana bize Allah’a yalvarmanın, duanın nasıl yapılması gerektiğini söylüyor. Allah’tan ısrarla isteyeceksin.
”Ud’u Rabbekum tedarru’an ve huf yeten.” Allah’tan ağlayarak, sızlayarak, inleyerek isteyin diyor. Ne kadar ısrarla istersen Allah’ın o kadar hoşuna gider. Kullardan ne kadar ısrarla istersen o kadar rahatsız olurlar. Ya git başımdan falan diyor. Sen dayanamıyorsun. Allah öyle değil.
Allah ısrarla ve sürekli istememizi istiyor. Biz ona ne kadar yalvarırsak Allah’ın o kadar hoşuna gidiyor. Zaten onun için yaratıldık. Furkan suresinin son ayeti. ”Kul mea yağve u bikum rabbi’i levle du’a’yukum.”
De ki onlara, sizin duanız olmasa Allah size ne diye değer versin diyor. Allah kendisine dua edenlere değer verir. Bak o çok manalı bir ayettir. Furkan suresi böyle biter. ”Kul mea yağve u bikum rabbi’i levle du’a’yukum.” Sizin duanız olmasa neye yararsınız yani? Duanız yoksa, Allah’a yalvarmanız yoksa. Kulluk o demektir. Allah’a yakarmak istemek. ”Yücibül muttarra ized ağhı” diyor. Burada almış zaten ayeti. Allah ”Mustar kalmış kulunun duasını kabul eden.” Mustar ızdırar diyoruz. Çaresiz kalmış kulunun duasını kabul eden. Çaresizlik içinde. ”Ya Rabbi senden başka benim elimden tutacak kimse yok.” ”Beni Sen yarattın.” ”Sahibim Sensin.” ”Khalıkim Sensin.”
”Sen benim her şeyimsin.” ”Senin huzuruna geldim.” ”Ya Rabbi senden istiyorum.” İşte bir şey, geçen anda bizim bir Halil ağabey var. O konuşuyordu. Onun dedesi şey müftüsü. Zara müftüsü. Büyük bir alim. Çok da güzel bir adam. Salih bir insan. İşte gelmiş. Demiş ki ”Hocam ya doktora gittim.” Demiş. ”Şu kadar ilaç aldım.
Baş ağrısı geçmedi. Şöyle olmadı böyle olmadı.” ”Getir bakayım hacımi.” ”Bismillahirrahmanirrahim.” ”Hadi git geçtin.” 5 dakika sonra baş ağrısı geçmiş. Koşarak gelmiş. ”Ya Koc Efendi sen bir de okudun ne yaptın?” ”Hiçbir şey kalmadı.” ”İşler dahi baş ağrısını çekiyorum. Bu kadar ilaç kullandım geçmedi.”
”Oğlum” demiş. ”Biz odun kütüğüne seslenmedik. Kainatın yaratıcısına seslendik.” Çok hoşuma gitti. ”Odun kütüğüne seslenmedik. Allah’a seslendik.” diyor. ”Ya Rabbi bunu def et.” Tamam bitti. Öyle. Mustar kalmış kulunun duasını kabul eder. İşte padişah da böyle mustar şekilde saatlerce dua etti. Ondan sonra böyle bir müjdeyle ertesi günü pencereden yolları gözlemeye başladı. İşte öğleye doğru kuşluk vaktinde böyle doğru yüzlü bir ihtiyar. O gördüğü rüyada gördüğü. Ben rüyaya inanırım, duaya inanırım. Bir de doktorlara konferans veriyordu bu şeyde. Hastanede dediler.
Bizde şey anlat. Hz. Mevlana’yı Aralık ayında, Mevlana haftasında. Gittim konuştuk. Ondan sonra hocam dedi. ”Sen neye değer verirsin?” dedi. En çok falan böyle hani konuşma sonrasında sual cevap yapıyorlar ya soru cevap. Vallahi dedim ben duaya inanırım, rüyaya inanırım. Bir de inançlarına, aspirine inanırım.
Hepsi güldüler bile şaka. Şaka varı söylenip tabi. Öyle. Gerçekten de öyle yani aspirin birçok ilaçtan hem az zararlıdır hem kanı sulandırır, faydalıdır. Hem de şey ediyoruz yani hiç olmazsa biliyorsun nasıl bir ilaç olduğunu. Tanıdık bir ilaçtır yani dosttur. Dost bir ilaçtır.
Neye nasıl bir netice vereceğini, nasıl bir yan tesir getireceğini bilemiyorsun. ”Ve in tejhar bil qavli fe innehu ya’lemu sirre ve ahfa” Allah ister diyor şey et, açıkça söyle sözünü. Ve in tejhar bil qavli, istersen açıkça söyle, istersen gizli söyle. ”Fe innehu muhakkak ki Allah ya’lemu sirre ve ahfa”
Sırlarını da bilir, gizliyi de bilir, en gizli olanı da bilir. En gizli dediğimiz şey şuur altıdır, bizim bilmediklerimiz. Bizim bilmediğimizi de Allah bizden daha iyi bilir. Beni benden daha iyi bilirsin diyor zaten. O bakımdan. Çünkü Allah oradan öbür taraf daha ötede bilir. İçimizin, içimizin, içimizde.
Yunus’un bir şiiri var işte. Bir Süleyman var, ”Beni bende demen bende değilen” Bir ben vardır, bende benden içeri olur. O bizde benden daha içeride olan o Allah, bizim en gizli taraflarımızı da bizden daha iyi bilir. Unuttuğumuzu da bilir. ”La yansa” diyor, Allah unutmaz zaten, biz unuturuz.
Onun için bizi kurtaracağı olan şey istiğfardır. Allah’ın bilerek veya bilmeyerek yaptığımız yanlışları, hataları, güvarları, sen affet bizi bağışla. Göz yaşıyla olduğu zaman, kalbi diyor, göz yaşı arıtır, göz yaşı temizler. Gözden akan yaşlar kalbi temizler.
”Ve liyestecibu lii vel yu’minu bi” Bu da oruç ayetinin sonundaki ayettir. Yani orucu anlatan. ”Ya eyyuhel-Ledine amenu kutibu alaykumu sıyamu” O sayfanın son ayeti de böyledir. ”Ve liyestecibu lii vel yu’minu bi” Ben icabet ederim,
dua’sını kabul ederim, bana dua edelim diyor. Bu devrik cümledir. Arapça da böyle olmaz. Şaf ceza cümlesi. Bunun manası şudur. Ben kabul ederim, bana dua edenin duasını. Halbuki bana dua edenin duasını kabul ederim olması lazım. Düz cümle. Bu böyle olması lazım. Bunun da tefsirini yapmış büyükler, ulema.
Diyor ki Allah icabeti kabulü önce söylüyor diyor. Peşin konu söylüyor. Açık çek veriyor. Kabulü önce söylüyor, peşin söylüyor. Bana dua edenin duasını diyor. Kabul ederim, ben kabul ederim. Bana dua edenin duasını. Kabulü önce söylüyor diyor. Onun için bu ayete göre hiç kabul edilmeyen hiçbir dua yoktur. Ne verecek, ne kadar verecek, ne zaman verecek o onun bileceği iş.
Hemen ettik oldu falan yok öyle bir şey. Vakti gelince verir. Zaten yine burada uzun bir hikaye var. Bir yılan hikayesi var Mesnevi’de. Hazreti Mevlana diyor ki Allah korumak istediği, kollamak istediği kurlarını vermedikleriyle korur diyor. Vermediği nimetlerle korur diyor. Sen istersin bilmezsin onun hakkında hayırlı mı şer mi olduğunu. Sen hayır diye istersin. Halbuki o senin hakkın da iyi değildir. Allah onu vermeyerek seni korur. Afetten korur. Ben de köy enstitüsünü kazanmıştım. Babam göndermedi. Birincilikle kazanmıştım. Sene 1948-49 o yıllar. Sene 48-49 sene sonunda köy enstitüsünü kazandı.
O sene de orada komünist, birtakım hoca olaylar çıkarmışlardı falan. Düz içi. Bahçe Haruniye şimdiki. Babam da Antakya’ya gitmiş. Doktor demiş ya hoca sen deli misin oraya çocuk mu gönderildi demiş. Komünist mi yapacaksın çocuğu orası komünist yuvası falan demiş. Ondan sonra.
Babam geldi. Evraklar hazırlanmış. Ben heyet raporu almışım. Hesaneden bütün kağıtlar, senetler, imzan. Her şey tamam. Sadece valizimi bile hazırlamış. Tam gideceğin gün babam dedi gitmiyorsun. Dedi göndermiyorum dedi. Sebebinde söylemedim. Eğer doktor Ahmet Mithat bey demiş ki hoca oraya çocuk falan göndermiş de burada. Şehirde ortaokul var. Gönder burada okusun okumak istiyorsa falan.
Göndermedi. Aylarca ağladım. Ertesi seme-i Muhammet’in okulu açıldı. Oraya gittik. Şimdi Allah’ım diyorum sen ne büyüksün. İyi ki göndermedi babam diyorum. Böyle bazen istersin çok istersin olmaz. Sonradan da iyi ki olmamış diye Allah’a dua eder. Ya olsaydı ya ben ne olacağım belli olmadı tabi.
Onun için Allah’tan hayır isteyeceğiz. Ya Rabbi hayırlısıyla ihsan et. Hayırlı ise ihsan et diyeceğiz. Biz bilmeyiz sen bilirsin. Ve entümle te’lemun diyor zaten. Siz bilmezsiniz ben bilirim diyor. Siz bazen hayır diye istersiniz. Hakkınızda şer olur. Şer diye kaçarsınız halbuki o hakkınızda hayırdır.
Evet. Söylemem derdimi hem derdim olan Ağa bile. El ki ol sine deki nâle icângâha bile. Kendi bir şüphe bilir razı derunum yoksa. Ehli değil söyleyemez derdini Agaha bile. Allah’a bile diyor. Ya Rabbi sen bilirsin benim söylememe gerek yok.
Kendi bir şüphe bilir hiç şüphesiz Allah bilir. Razı derunum. Raz sır demektir içimdeki sırları o bilir. Yoksa ehli değil gönül ehli olan Evliyaullah. Derdini açıkça söylemeye bile ihtiyaç duymaz. Ya Rabbi sen benim içimdekini derdimdekini de biliyorsun. Ne söyleyemez. Bileme neyi söyleyemezsin. Teslimiyet budur işte.
Teslim olacaksın. Ama biz işte ulu orta aklımıza gelen her şeyi istiyoruz. İsteyeceğiz hayır diye isteyeceğiz. İnşallah hayır olur. Padişahın samimi ruhundan cuşu huruş fayda olunca Allah’ın lütfu ve ata deryası da coştu. Gazabı sakin olur Rahmanın mürnibin nâleyi cangâhı ile. Allah öfkesini sakinleştirir. Rahmetini arttırır. Günahkarın canı gönülden feryadı ile. Aman ya Rabbi deyip yalvardığı zaman. Cenabı Hak öfkesini rahmete çevirir. Padişah ağlayıp dururken kendisini uyku istila etti. Rüyasında bir pirin zuhur eylediğini gördü. O pir diyordu ki ey Şah sana müjde. Hacetlerin reva görüldü. Yani muradın olacaktır. Yarın nezdine bir garip gelirse. Bilesin ki o bizden biridir.
Bizim tarafımızdan gönderilmiştir diye müjde verdi. Gelince onu bil ki hazık bir hekimdir. Sadık bir emindir. Yani öbür şarlatan doktorlar gibi yalancı doktor ve hilekar değiller. Hakiki bir tabiitle bulunması lazım gelen hazakat, emanet, sadakat ve şefkat sıfatlarını haizdir. İşte doktordan bekle.
Bak burada Hz. Mevlana gerçek tabibin şeyini veriyor sana. Birincisi hazakat. Hazakat, tıp bilgisi ve ehli olması lazım. Yaptığı işin. Yani uzmanı olması lazım. İkincisi emanet. Sır saklayacak. Hastanın gizli hallerini ifşa etmeyecek. Kimseye söylemeyecek. Üçüncüsü sadakat. Doğru söyleyecek. Doğru teşhis yapacak. Sadık olacak.
Dördüncüsü şefkat. Merhametli olacak. Hastaya, doktorun hastaya gösterdiği sevgi ve şefkat ile ilaç arasında %50, %50 derler ama %60 doktorun şefkati, %40 ilacın tesiridir. Bu bütün tıp dünyasında böyle kabul edilir. Doktor hastayı yatırmış hastanede. Başhemşire de orada geliyor. Sabahlayın vizite gelmişim. Dikkat edin. Şimdi hemşire ile konuşuyor. Hasta orada yatıyor. Yemeğini yedi mi? İlaçlarını yedi mi? Nabzını aldınız mı? Tansiyonunu ölçtünüz mü? Dönüp hastaya bakmıyor. Evet, evet doktor bey. Evet hepsini yaptı falan. Çekip gidiyor. Bu doktor kibir ve 5 para etmez birisiydi. Hasta aleyhissalamu aleyküm. Nasıl oldun? Bak maşallah ne güzelsin. Bugün gülüyor yüzün falan. Değişmiş bak. Dün günden çok daha iyisin. Şöyle biraz da yanarını şöyle eliyle yapıp başını. Eliyle sıvayıp. Hadi geçmiş olsun bakalım. İnşallah yakında taburcu edeceğiz falan diye.
Bizzat hemşireye söyleyeceğini, hastaya söylesene orada. Hemşireye ihtiyacı yok. Hastanın ihtiyacı var ona. O senin şefkatine falan. Öyle deyince, yahu bu doktor melektir. Hasta, hasta sevinir. Bizzat kendi doktorundan gördüğü iltifat, gördüğü teşvik, gördüğü şefkat. O hastaya moral veriyor. Bu hastanın böyle bu ilgi göstermesi hastaya,
ilaçtan daha tesirlidir. Yani şifa iki yerden gelir. Doktorun sevgisi, şefkati, ilacını tesiridir. Bunu yarı yarıya diyorlar ama. Fakat son zamanlarda bütün hangi doktorla görüştüysen, hayır dedi. Doktorun şefkati, ilaçtan daha etkilidir. Daha fazla dedi. Yani o tarafa ağır basıyorlar.
O sana Allah’ın emanetidir. Sana gelmiş teslim etmiş kendisini. Beni iyileştir diye. Onun için. Tabi bu bir inanç meselesidir. Allah, işte eğer diyor yine bizim Nöreddin Topçuk. Eğer birbirimizi fazla sevemiyorsak diyor, içimizdeki Allah sevgisinin eksikliğindendir diyor.
İçimizde bol Allah sevgisi olsa birbirimizi daha çok seveceğiz. Onun vereceği ilaçta sihir-i mutlak tesirini, mizacında ise hakkın bir şey değildir. İlaçta bir şey yoktur. İlaçta bir şey yoktur. İlaçta bir şey yoktur. İlaçta sihir-i mutlak tesirini, mizacında ise hakkın kudretini müşahede eyle. Bak doktorun vasfını söylüyor Hz. Mevlana. O doktorun, o hazık doktorun vereceği ilaçta sihir-i mutlak. Sihir gibi tesir eder diyor. Mizacında ise hakkın kudretini müşahede eyle. Onun bir sözü, bir iltifatı, bir güler yüz gösterip teveccüh etmesi,
hastaya büyük şey verir. Malumdur ki rüya herkese vaki olur. Ruku-u umumi olmakla beraber hükmü muhteliftir. Adeta hususidir. Rüyaların bazıları bahanasız şeylerdir. İmam-ı Bukhari Rahimahullah, Ebu Said-i Kudri Radıyallahu anh’ten bütün rüya bahsi vardır. Hadislerde de vardır. Kur’an’da da vardır. Hz. Yusuf’un rüyası var. 11 tane yıldızın kendisine secde ettiğini görüyor. Babasına anlatıyor. Bunu kardeşlerine söyleme diyor bu rüya. Yusuf suresinin sonunda da ”Hezet-e evelur uyay” diyor. Kardeşleri gelip Mısır’da onun hükmüne girince, hepsi onun büyüklüğünü kabul edince,
”Bu senin gördüğün o başta çocukken gördüğün rüyanın şimdi tevilidir. Açıkça ortaya çıkmasıdır.” Orada bir firavunun rüyası var. Aynı surede. 7 tane cılız inek, 7 tane semiz ineyi yiyip bitiriyor. Rüyada görüyor. 7 inek, 7 zayıf inek, 7 semiz ineyi yiyip bitiriyor. Bütün oranın rüya tabircilerini çağırıyor. İşte o zaman Mısır Melik’i hiç birisi diyorlar ki biz bu rüyayı çözemedik. Anlayamadık nedir. Hz. Yusuf zindanda. Gelip o zindandan giden adam gelip diyor ki ”Ya Yusuf böyle böyle bizim sultanımız yani Melik, Firavun bir rüya görmüş. Yalnız dikkat edin Yusuf suresinde Firavun’a Firavun demiyor. Hep Melik diyor. İyi bir insan olduğu için, iyi bir hükümdar olduğu için ona Firavun demiyor. Zalimlerine Firavun diyor. İyilerine Melik diyor. Kur’an yani konuşurken şey ediyor yani ifade ederken. Yani sakın bunu da o Firavunlar gibi zalim zannetmeyin. Bu başka türlüydü. Çünkü Yusuf’u şey etti. Ziraat Bakanı yaptı. Yani tarım ve mahsullerin korunması için şey etti.
Yani toprak mahsulü ofisinin başına getirilmiş. Ofis o da Hz. Yusuf’un şeyidir. O kendi alan öyle. Peygamber Efendimiz bazı sabah namazlarından sonra oturur. Sahabesine sorar. İçinizden rüya gören var mı? Anlatsın bakayım falan diye. Rüya geleceği bize müjdeleyen şeylerdir. İşte onun için benim hayatım rüyalarla yönlendirilmiştir.
Onun için dedim zaten ben rüyaya inanırım diye. Çünkü hayatıma rüyalar yönlendirilmiştir. Biriniz hoşuna giden bir rüya görürse o Allah’tandır. Ondan dolayı Allah’a hamd eylesin. Rüyasını söylesin. Hoşuna gitmeyen bir şey görürse o rüya şeytandandır. Şeytan ile şerrinden Allah’a sığınsın.
Yani e’uzübillahi mineşşeytanirracim desin. Gördüğünden de hiç kimseye bahsetmesin. Onun kendisine zararı olmaz. Mealindedir. Hadi tükür gitsin falan derler. Kötü bir rüya gördüğün zaman kabus gibi böyle sıkıntılı. Zaten esas rüyanın Rahmani olanı gördüğün anda, rüyanın içindeyken eğer neşeli ve sevinçliysen o Rahmani rüyadır.
Eğer sıkıntılıysan onun şeyidir. Yani innekeyde şeytanı kâne dahif ediyordu. İkinci bir sebebi de var. Rüya korusu biraz derincidir. İkinci bir sebebi de var. Hakiki Rahmani rüya unutulmaz. 40 sene sonra o gece görmüş gibi net olarak hatırlanır. Rahmani rüyalar. Bazı rüyalar çok heyecanlı görürsün. Öğleden sonra unutursun. İşte o da şeytanı rüyadır. Şeytan vesvesesidir. İnekeyde şeytanı kâne dahif ediyordu. Zaten 3 gün bekletirler. 3 gün sonra anlatacaksın. Unutmazsan aldın gördüğün gibi hatırında kalırsa, 3 gün sonra da o tazelik duruyorsa o o zaman şey eder. Git sonra gel der falan. Ne zaman gördün diyorum bana. Hocam diyor bir hafta oldu diyor. Anlat diyor sonra. Söyle.
Şimdi bu inek niye görülüyor orada? 7 tane sığır. Çünkü onların şeyleri Mısırlıların, Tanrıların apis öküzüdür. Onların dini motifleri öküz sığır üzerindedir. Hala Hindistan’da inekler kutsaldır. Bütün çiftçi kavimlerde inek mübarek bir hayvandır. Çünkü bir defa çift sürüyor.
Öküzler sarlayı sürüyorsun. Ondan sonra sütünü yiyorsun falan. Geçen de bizim bir Naci Bey var. Vallahi hocam dedi ya dedi. İneğin bile dedi. İneğe bile hesap veremeyiz dedi. Ya desek dedi ya siz ne işe yararsınız? Siz neye yararsınız? Bak benim etimi yiyorsunuz, sütümü yiyorsunuz, pastırma yapıyorsunuz, sucuk yapıyorsunuz. Kavurma yapıyorsunuz.
Ondan sonra derimden işte çanta yapıyorsunuz, ayakkabı yapıyorsunuz. Belinizdeki kemer bile benden falan. Diye dedi böyle dedi. İnekle dedi karşı karşıya gelsek dedi. Bırak Allah’a hesap vermeyin dedi. Vallahi hocam dedi. İneğe bile doğru dürüst hesap veremeyiz dedi. O bizden üstü. Desek ya ulan siz neye yararsınız? Ne diyeceğiz? Şaka yollu böyle anlatıyor. Gerçekten öyledir. Şey olarak. İkinci birisi rüyanın içinde eğer Kur’an, Ezam, Cami, Kubbe, Minare yani dini bir motif varsa o rüyanın tasdikidir. İmzasıdır yani vizesidir. Rahmani olduğuna dair bir işarettir. Mesela hac ile Kabe’ye gidiyorlar. Hatta hac yolunda deve görmek bile onun şeyidir. Rahmani rüya olduğuna işarettir.
Yahut hacca gidiyorsun, hazırlanıyorsun, yola çıkmışsın. Hac rüyası hac rüyasıdır. Hac rüyasının tabiri olmaz. Hacca giden hacca giden. Rüyası da hacca giden hacca gider. Ondan sonra ikincisi de ikinci tabiri de maksadına nail olur. Murad’a erer. Neyse dileği, muradı neyse. Hac rüyası ya murattır ya hacdır. Fazla şey tabiri yoktur.
Şimdi size bir tane anlattım. Ben şeye gidiyordum bu Florence Nightingale. Hem Şirav Okulu var ya oraya gidiyordum. Onların lise kısmı var. Yüksek kısmı var. Birden lise kısmına gidiyordum. Şimdi onlar görünce beni şey ediyorlar. Böyle teneffüslerde çocuklar rüya anlatıyorlar. Ama imtihanlar başladı mı rüya falan kimse görmez. Onu da söyle. Çünkü hep zihin meşgul. Durulmuş zihinlerde rüya görürsün. Bir sene rüya görmezsin. Teyzenlere gidersin. İki gün istirahat edersin tatilde. Üçüncü gece gayet güzel bir rüya görürsün. Dinlenmiş zihinle görünür rüya. İmam-ı Gazali ihya da diyor ki. Akan su diyor görüntü göstermez. Ne zaman gör haline gelir durulur. Ayna gibi yukarıdakileri göstermeye başlar. Yıldızları, aynayı ne varsa hepsini gösterir. Ağaçları, şeyleri. Onun için diyor durulmuş zihinlerde rüya teşekkül eder. O zaman görsen unutur gidersin. Anlayamazsın zaten. Teşekkül etmez. Görsen de rüya rüya olmaz yani. Akan suda bir şey olmaz. Yani yorgun zihinlerde, meşgul zihinlerde olmaz. Çocuklar tatile giderler. Bir deste rüyayla gelirler. Ama imtihanlar başlayınca hiç rüya falan gören olmaz. Meşgul çünkü oluyor. Öyle. Geldi bir kız ağlayarak. Hocam dedi. Ne var dedim falan. Hocam dedi, ablamı dedi. Akşam dedi, rüyamda gördüm dedi. Tabuta koymuşlar dedi. Yeşil bir tabut. Üstüne de yeşil bir örtü örtmüşler. Alıp gidiyorlar. Tanımadığım insanlar var. Herkes ağlıyor falan dedi. Ablam ölecek macemler falan dedi.
Geldi uzun uzun anlatıyor. Ben özetliyorum rüyayı. Şimdi dedim ki, ablam nişanlı mı dedim. Evet nereden bildin hocam dedim. Bilmedim dedim. Rüya söylüyorsun. Dedim, ablam ölmüş. Tabuta koymuş. Yeşil bir rüya üzerinde. Tanımadığım birçok kalabalıklar da var. Bütün aile ağlıyor feryat ediyor öyle mi? Evet dedi falan.
Dedim, dönüşü olmayan bir evlilik yapacak. Yani boşanmayacak. Dedim, çünkü ölüm dönüşü olmayan bir yolculuk. İkincisi yeşil örtü dedim. Murat Yeşilidir o. Türbe Yeşili. Murat Yeşili derler ona. Koyu Yeşil. Örtü o işte cenazelerin üstüne koyulan örtü. Dedim, çok sevdiği ve beğendiği birine gelin gidiyor. Muradına eriyor. Bütün o ağlayanlarda dedim, sevinç işaretidir. Güleceksiniz, memnun kalacaksınız. Ablan için hiç endişe etmeye gerek yok. Ben de selam söyle, tebrik ediyorum. Hayırlı gün evlilik yapacağım. Bu sefer o ağlayan çocuk sevinçten ağlamaya başladı. Ayy hocam sahibi mi söylüyorsun falan diyerek. Başladı sevindi falan. Onun için doğru tabir etmek gerekir. Sembolleri bilirsen,
rüyalar doğru tabir ediliyor. Bilmezsen, bilmiyorum deyip şekildeceksin. Bana da mesela bazı rüyalar anlatıyorlar. Çözemiyorum şifreleri. Ben bu rüyayı çözemedim diyorum. Çünkü yanlış çözersem, tabir edildiği gibi çıkar. Ve daima hayra tabir etmek lazım. Hayra tevil etmek lazım. Allah rüyalarımızı da hayra tevil eylesin. Hayatımızı da hayır yolunda,
iyilik yolunda, güzellik yolunda başarılı bir hayat yaşamamızı nasip eylesin. Mutlu doğum haftası da bütün ümmeti Muhammed hakkında hayırlı olsun. Ümmet inşallah bütün bu belalardan sonra, bu musibetlerden sonra biraz akıllenir. Kendine gelir. Bana dedi, işte hocam siz Atatürk hakkında ne düşünüyorsunuz? Böyle çok Atatürkçi birisiydi o. Tarih kocası bir kadın.
Valla dedim, biz dedim Atatürkçüler Atatürk’ü anlamadılar. Müslümanlar da Peygamberi anlamadılar dedim. Anlamayanların arasında dolaşıp duruyorlar. Biz eğer bu ümmet Peygamberini anlasaydı, bu durumlara düşer miydi yani? Öyle bir şey olurdu. Bizim ilk işimiz Peygamberimizi anlamaktır. Ve ona benzemektir esas. Muhammed ümmeti olmak demek, Muhammed’e benzemek demektir.
Sen günah işleyeceksin, fıskı fıcır içinde olacaksın. Her türlü haltı yapacaksın. Yalanı, riayı, sahtekarlığı falan işleyeceksin. Ondan sonra Elhamdülillah Muhammed ümmeti. Yok öyle bir şey yani. Yok öyle bir şey. Muhammed’e benzemeyen, Muhammed’i sevmeyen, sevdiğine benzemek istemeyen, birisinin Muhammed ümmeti olmak gibi iddia etmesi sahtekarlık. O da başka bir sahtekarlıktır. Allah bizi her türlü kötülükten korusun.
Bütün bunlara rağmen yine Muhammed bize sahip çıkıyor. Onu biz size, ben size söyleyeyim. Allahümme afer kavmi, fe innehu la yalemun dedi. Allah’ım sen benim kavmimi affet onlar bilmiyorlar dedi. Hazreti Mevlana diyor ki bu dua yalnız taifliler için mi söylendi zannettiler. Taifte kendisini taşa tuttular ya bince diyorlardı. Ondan sonra gitti o bağın kenarında.
Cebrail geldi ya Muhammed dedi emirle geliyorum. İstersen şimdi helak edeyim bunları deyince. Baktı ki ciddi kendisi bu sefer yalvarmaya başladı. Hiç siz böyle aklınız alıyor musun? Seni öldürmek üzere, üzerine gelen kalabalıklara Ya Rabbi sen onlara affet. Hazreti Nuh bunu demedi işte. La tezev alel ardi minel tefiri ne dey yaratil.
Allah’ım yüzünde gezip dolaşan bir tek kafir bırakmadı. Rabbi intezalhun fe innehu yudil la ibadah. Sen onların dedi bir tane bırakırsan onların kullarını Yoldan çıkarır sattırırlar dedi. Dalalete uğratırlar falan diye. O da bir peygamberdi ama şimdi rahmeten li la alemin olanla Aradaki farka bak sen. Yani Nuh ile peygamberin arasındaki fark bile. Peygamberler arasındaki fark bile dağlar kadardır. Öyle. Hazreti Mevlana diyor ki sen bu duayı yalnız Taifliler için mi söyledi zannediyorsun diyor. Kıyamete kadar gelecek bütün ümmet için söylendi bu dua diyor. Allah’ım sen onları affet onlar bilmiyorlar. Eyvallah efendim hayırlı geceler. Tamam vakit gelmiş 5 dakikada geçmiş zaten eyvallah.
Sen saatte bakma oğlum. Allah Allah eyvallah. Vakti şerif hayrıla. Hayırlar fethula. Şerler def ula. Niyazımız imdi ilahi de makbul ola. Allahu zil celal. İsmi zatının nuru ile kalplerimiz pür nur kula. Demler safalar ziyade ola. Dem Hazreti Mevlana. Sırrı Cenabı Şemsi Tebrizî. Keremî Hazreti İmam-ı Ali.
Şefaat-ı Muhammedin Nebi-i Ümmi. Rahmeten Lilaalebin. Hu diyelim hu. Eyvallah hayırlı geceler hayırlı dersler. 10 Mayıs Salı günü inşallah iner burdayız. O da son ders olacaktır.
Allah şefaatine naim eylesin.
İlk Yorumu Siz Yapın