"Enter"a basıp içeriğe geçin

Mevlanadan Öğütler – Prof. Dr. Emin Işık

Mevlanadan Öğütler – Prof. Dr. Emin Işık

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=LIc1Qdap-VQ.

İzlediğiniz için teşekkür ederim. İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Bir cümle Piran-ı İza’vın ve dervişan-ı kiramın Kavassaten Mevla’na Celal-i dini Rumi Peder-i alileri Sultan-ı ulemâ ve Hâuddin Veled Burhaneddin muhakkık-ı tirmizi Şemsi tebrizî Selahattin-i zerkûb Hüsamettin Çelebi Sultan Veled, Ulu Arif Çelebi ve bir cümle Çelebiyan’ın, kavuşanın, dervişan’ın
Mesnevi şarihlerinden Ankaravi hadretlerinin, Bosnevi hadretlerinin, Bursavi hadretlerinin, Abidin Paşa’nın, Kenan Rufahi Bey’in, Tahirul Bevlevi hadretlerinin, Şefik Can hocamızın, Ahmet Avdi Konuk Bey’in, Mithat Bihari Bey’in, Selman Dedenin ve bu yola hizmeti geçmiş olan büyüklerimizin ruhları için.
Diye bucularımızdan, üstadlarımızdan, üzerimizde hakkı bulunan ümmeti Muhammed’den, ahirete gidenlerin kâfesinin ruhları için. Allah rızası için. El Fatiha. La hudubillahi l-hamd. Bismillahirrahmanirrahim. La hudubillahi l-hamd. La hudubillahi l-hamd. La hudubillahi l-hamd. Ve eyyâkana s-sa’inîn. Ve eyyâkana s-sa’inîn.
Aleyhüm veleyküm. Amin. Amin. Tu megu mara bedan, Şehvarmist, Ba Keriman, Karha, Düşvarmist. Huzura varmak için, bende taqat yok deme, büyüklerle iş görmek zor değildir, gam yeme.
Diyor, Hazreti Pir, bu Mesnevi’nin 219. beytidir. Mesnevi derslerine böyle başlanır. Buraya Mesnevi’den övütler yazılmış ama, övüt almayı kimse sevmez. Hatta şey diyor, işte Yuşaf-ı Ömer, İnne kum lâ tuhibbûnen nasihîn diyor, baban dahi sana övüt vermeye kalksa, çok çok 3 dakika dinlersin, 5 dakikadan sonra sığırsın, sıkılmaya başlarsın. Onun için övüt vermiyoruz. Ders yapıyoruz ve, ben dedim Mesnevi dersleri değil, o Mesnevi’den övütler demiş. Ve buraya yazmışlar, neyse. Bunu önümüzdeki sene düzeltiriz inşallah. Mesnevi sohbetleri, biz burada sohbet yapıyoruz. Övüt dinlemek çok ağır gelir insana. Kendi öz annen, baban dahi söylese, böyle 5 dakika, 3 dakika dinlersin, sonra ee yeter artık ya, hep sen senden mi diye, sıkılırsın. Gayet öyle diyor, İnne kum lâ tuhibbûnen nasihîn, nasihat verenleri siz sevmezsiniz diyor. Ağır gelir çünkü onun için. Onun için sevilmez. Evet, bir padişah vardı, Masivayı anlatıyor Rasulullah Hazreti Mevlana,
geçici olan değerlerle kalıcı olan değerleri anlatıyor. Bu dünyada sahip olduğumuz şeylerin bir kısmı, burada kalacak olan, dünyada kalacak olanlardır. İşte giyim, kuşan, ev, yer, mal, mülk, yiyecek, içecek, bunların hepsi geçici şeylerdir. Bir de kalıcı olanlar vardır.
Kalıcı olanlardır zikir, fikir, şükür. Kalıcı olanlardır onlardır. Allah’ı anarsan ibadet olur, onlar sevap yazar, yani bizde, ahiretimizde bize lazım olacak şeyleri anlatmaya çalışıyor Hazreti Mevlana. Fakat dolaylı yoldan. Nasıl dolaylı yoldan? İşte bir hikaye anlatıyor, o hikayede şuşudur, bu budur falan diyerek, işte bir padişah vardı, padişahlık da geçicidir.
Dünyaya çok padişah geldi. Hepsi de şimdi şu anda türbelerinde yahut mezarlıklarda yatıyorlar. Bir kısmında ismini bile bilmiyoruz mesela. Çok meşhurları, çok büyükleri, çok kötülerle çok iyiler hatırda kalır. Şimdi orta ayar olanlar unutulur. Öğretmen de öyle. Şimdi geliyor hocam ben senin talebendin diyorum.
Diyor, düşünüyorum, düşünüyorum hangi sınıftaydım diyorum, işte falanların sınıfında. O sınıfta benim 3-4 tane çok iyi talebe aklımda kalmış, bir de birkaç tane yaramaz talebe var, onlar aklımda kalmış. Sık sık dersten kaçanlar, izin alanlar, bir de olay çıkaranlar falan, cam kıranlar falan, onlar akılda kalır. İşte çok yaramazlarla çok şeyler akılda kalır.
Orada derecedekiler unutur. Padişahlarda da öyle, askadaşlarda da öyle. Şimdi siz mesela hatırlayın ilkokul ikinci sınıftaki arkadaşlarınız, kaç kişiydiniz? 50 kişilik bir sınıf. Kaç kişinin ismini tanıyorsunuz? O zaman derse devam ederken hepsini biliyordunuz. Unutma denilen bir şey de var. İnsanlar da unutur, milletler de unutur.
Onun için tarih kitapları yazılıyor, bunlar yazıya dökülüyor, unutulmasın diye. İşte bir padişah bir cariyeye aşık oluyor, bu cariyeyi büyük paralar vererek satın alıyor, sarayına getiriyor, fakat cariye hasta oluyor, hastalanıyor. Padişah çok seviyor ama cariye hasta. Ne yapsın? Devrin tabiplerini çağırıyor, en büyük doktorlar işte.
Onlar iddialı konuşuyorlar, diyorlar ki biz devrin Lokman’ıyız. Ancak Lokman aleyhisselam bizim kadar şey bilir, tababet bilir, doktorluk bilir, hekimlik bilir. Ama uğraşıyorlar, uğraşıyorlar, aylarca uğraşıyorlar, hastalık gittikçe artıyor, gittikçe artıyor. Sonra vazgeçiyorlar, diyorlar ki biz bu hastalığın başına gitmiyoruz.
Biz bu hastalığın başına çare bulamadık, çekiliyorlar. Bu sefer çaresiz kalıyor o padişah, gidiyor mescide, başı açık şekilde, seccadeyi de bir tarafa kaldırıyor, toprağa secde ediyor. Allah’ım senden başka sığınacak, senden başka tutunacak bir dalım kalmadı. Bu tabipler de bu hastaya bir çare bulamadılar.
Hastada ölüm döşeğinde yatıyor, bu hastama bir çare. Orada uzun zaman ağlıyor, sızlıyor ve kendinden geçiyor, baygın gibi böyle bitiyor. Bitme, yorulma ağlayarak, sızlayarak uzun zaman dua, yalvarık yaparıyor, saatlerce. Orada da bize ibadeti nasıl yapılacağını öğretiyor aslında. Ben Nurettin Topçu’dan bahsediyordum. Bir Noel gecesi, onu sana anlatayım da bir Noel gecesi. Bunun bir Petel diye bir arkadaşı var. Üniversitede, aynı üniversitede okuyorlar. Petel, Afrikalı bir çocuk, siyahi bir genç, kilise okulunda okumuş. Yani ilkokuldan itibaren, anaokulundan itibaren kilisenin okullarında okumuş. Sonra üniversitede beraber, aynı sınıfta beraber ders görüyorlar. Hocanın da en güvendiği, en sevdiği işte o Afrikalı siyahi, Hristiyan çocuk, Katolik. Petel geliyor, diyor ki Noel gecesi kimseye söz verme. Seninle Paris’teki katedrelleri gezeceğiz o gece. Noel gecesi 24 Aralığı, 25 Aralığa bağlayan gecedir aslında. Onların ibadet gecesi o gecedir. Yılbaşı dediğimiz şey eğlence geceleridir. İşte şatafat böyle, şey patlatacaksın, havayı fişekler falan filan öyle. Esas, yani bizim La Teşvih Kadir gecemiz gibi, biz de Kadir gecesini 27 Ramazan’da yapıyoruz. Bayramı da Ramazan’dan sonra yapıyoruz. Onların da kutsal geceleri, Hz. İsa’nın doğduğu gece.
Daha doğrusu bizim Mevlid gecemiz gibi, 12 Revue L’Evvel gibi. Peki diyor, o zaman üçüncü veya dördüncü sınıflar yani sonlarına gelmiş. Paris’i falan biliyorlar, dersleri falan yolunda, arkadaşlıkları ilerlemiş. Hoca bana ayrıntılı olarak anlatmıştı o olayı.
Kaldığımız pansiyondan dedi çıktık, bizim sokağın başında küçük bir muhalle kilisesi var. Hele bir şuraya girelim dedik diyor. İşte birkaç tane genç rahip, asistan, ileride papaz olacaklar onlar. Kapıda iki tane bekliyor, buyurun diyor. Mum verirler onlar biliyorsunuz, mum satarlar. İçeride gidip yakacaksın, o kiliseye gelirdir o.
Hem de duaların kabul olması için, ateş yakmak falan öyle bir adetleri var. Aldık diyor, gittik içeri girdik. İşte bir tarafta papaz vasıhat nasihat ediyor, anlatıyor bir şeyler anlatıyor. İleride diyor, ta dipte bir orta yaşlı bir kadın oturmuş dizüstü öyle küçülmüş.
Başını dizinin üstüne koymuş, secdeye varır gibi. Rabbim azıcık rahmet, Rabbim azıcık rahmet. Fransızca tabi söylüyor Türkçe değil, ben onun Türkçe seni söylüyorum. Rabbim azıcık rahmet, Rabbim azıcık rahmet. Ben de diyor merak ettim diyor, gittim. Şöyle kulak verdim, böyle işte kendini duyacağı kadar biraz da fazla fısıldış şeklinde.
Rabbim azıcık rahmet diye söylüyor diyor. Neyse dolaştık, çıktık, bütün büyük katedralleri gezdik diyor. Ben o güne kadar Fransız halkının din hayatında nasıl olduğunu bilmiyordum diyor. Yani biz işte üniversitede öğrenciler, taledeler falan okuyorlar ama. Baktım diyor Fransız aydını dindar.
Esas dindar sınıf, yüksek tabaka. Yani işte sanatkarlar, büyük alimler, işte zengin sınıf, sosyete dediğimiz sınıf. Hepsi diyor giyinmiş, kuşarmış, bayramlıklarını giyinmiş gibi. Geliyorlar o büyük katedrallerde, Arupovanı gibi sabahlara kadar çalışıyor. Eskiden bizde İstanbul’da cami gezme adetleri vardı kandil gecelerinde. Aynen öyleydi. Ramazan’da Yenicami’den başlanır. Hatta daha şeyden başlanır, Fındıklı’dan. Dolmabahçe’den başlanır. Oradan çıkılır. Fındıklı camisi oradan çıkılır. Tophanedeki şey camisi. Oradan Yenicami, Sultanahmet. Ondan sonra Nuru Osmaniye, Beyazıt. Sonra Şehzadebaşı, Fatih, Hırkayı Şerif.
İşte Sümbül Efendi falan en son sahur vakti de Eyüp Sultan’a geliniyordu. Böyle bir güzergah. Bir kısmı çıkar, bir kısmı girer. Camiler böyle Arupovanı gibi çalışırdı. Aynen onun gibi. İstanbul’da gördüğü çocuk. Ama bu televizyon çıktıktan sonra, 1980’lerden sonra bu adet gitti. Şimdi kandil gecelerinde herkes evinde oturup televizyonunu açıyor.
Ankara’dan veya İstanbul’dan bir camide bir mevlid varsa meraklılar mevlid dinliyor. Ötekiler maç dinliyor. Böyle seyrediyor. Geçip gidiyor artık. Ve yine Nurettin Bey derdi ki bir halkın, bir milletin dindarlığı o günlerde belli olur. Ben dedi tetkik insanların dindarlığına pek güvenmem ama o yollara düşmüş o kalabalıklar. Allah’ı arar gibi, Allah’ın rızasını arar gibi, akan seyl gibi böyle yollara düşen. Bir hac emiri gelmişti. Sultan Ahmet’e götürdük onu. Bir kandil gecesi. Adam şaşlı kaldı. Ben dedi Türklerin bu kadar dindar olduğunu bilmiyordum. Maşallah! diyor hac. Sultan Ahmet meydanı dolu, avlı dolu, cami dolu, içerisi dolu. Beyazıt’a kadar yollar dolu.
Giden belli değil, gelen belli değil. Böyle bir kalabalık. Adam geldi. Zaten Fatih’e kadar getirdik onu. Rahmetli Müsret Yeşilçay ile. Özellikle görsün diye. Bu dediğim 1983 veya 1984 yıllarındaydı. İşte bu 2000 senelerinden sonra da bitti bu iş. Yani öyle. Neyse dolaştık diyor. Saat 12 oldu, 1 oldu. Biz saat 8.30, 9 gibi çıktık.
Tabii uzun kış geceleri. 24 Aralık. En uzun geceler. Saat 1’e doğru tekrar. Yeter artık dedi. Zaten herkes de evlerine dönmeye başladılar diyor. Yani biz evden 7’de 8 gibi çıktık. Gece saat 1 gibi eve dön. 5 saat geçmiş aradan diyor. Geldim hala bizim o diyor sokağın başındaki şeylerden. Yine de 8 gibi çıktık. Gece saat 1 gibi eve dön. 5 saat geçmiş aradan diyor. Geldim hala bizim o diyor.
Sokağın başındaki şeyler. Lambalar mumlar sönmüş. Lambaların bir kısmı sönmüş. Böyle diyor 1-2 tane kör ışık yanıyor orada. Ya burası hala açık mı? Yani küçük camiler erken kapatılır da büyük katedraller. O şeyler sabahları kadar açık tutuluyor diyor. Burayı niye hala açık tutuyorlar diye merak ettim diyor. Petere dedim diyor. Girelim mi dedim diyor tekrar. E bir girip bakalım ne vardır diyor.
Herkes gitmiş diyor. 2 tane asistan var rahip, genç rahip. Onlar da kapıda durmuşlar. Hazır gitmeyi bekliyorlar. Fakat o kadın orada diyor duruyor. 5 saat. Daha kim bilir belki ikindiden gelmiştir. O ne zaman geldiğini bilmiyor koca. Aynı kelimeyi tekrar ediyor diyor. Rabbim azıcık rahmet. Rabbim azıcık rahmet. Rabbim azıcık rahmet. Onlar da şu Allah’ın belası kadın gitse de. Biz de kiliseyi kapatıyoruz.
O kadın gitse de biz de kiliseyi kapatıp gitsek diye. Kapıda bekliyorlar diyor. Bir girdik çıktık. İşte ibadet öyle yapılır demişti koca. Dua öyle yapılır demişti. Böyle tavuğun böyle yem yemesi gibi. Allah subhanallah, alhamdulillah. Esselamu aleykum oramızın. Bizim teravihlerimiz falan öyle şey değil. Pek ibadete benzemiyor ama. İçinde işte belki 1-2 evliya varsa. Onların yüzü suya hormetine. Belki o yatıp kalkmalar ibadet olur. İbadet sayılır. Vallahi ben şey etmiyorum yani öyle. Allah kabul eylesin. Ne yapalım. Bizdeki adetler de böyle işte. Adam elektrik hafız diyor. 15 dakikada 30 rekat teravih kılıyor. Çıkıyor ondan sonra. Bu şey. Bizim vardı öyle hocalar vardı. İşte şeyim vardı. Allah’ın rahmet eylesin. Vefat etti herhalde. Bu.
Teravih hocası vardı. Ya Hasgıy’ın yanında o köprün o ayağında bir cami var ya. Yok yok. Allah’ım ya Rabbi. Halic köprüsünün. Şey tarafında öbür tarafında yani. Beyoglu tarafında. Halic köprüsünün. Halic köprüsünün. Halic köprüsünün. Halic köprüsünün. Halic köprüsünün. Halic köprüsünün. Halic köprüsünün.
Beyoglu tarafında. Halic köprüsünün. Şey değil. Nedir o şey. O semtin adı nedir? Hasgıy’den Eyyübey şeye gelirken Ali Bey. Halicioğlu camisinin imamı vardı. Tam şimdi köprü ayağında kaldı o cami. Köprü bir ek bölüm daha yaptılar. Tam caminin üstünden geçiyor şimdi köprü. İşte o caminin imamı. Halicioğlu camisinin imamı vardı. Elektrik hafız derlerdi. 15 dakikada teravih kıldırıldı.
Şimdi Hocam demişler bugün maç var. Bizi maça yetiştir. Demiş peki. Sizi yetiştireceğim. 13 dakikada teravih bitecek. Siz hazır olun falan. Öyle. Hocam anlatmış şey yapmış. Fakat o günde Müftü şeye gelmiş. Teftişe gelmiş. Ön safta sağda duruyor. Farzı kılarken
işte farz 4 rekat farzdan sonra başlayacak ya teravih. Selam verirken Müftü efendiyi görmüş. Tabi çocuklara verdiği sözü de o kadar hızlı kıldıramamış. Yine hızlı kıldırıyor da. Demişler hocam ya 15 dakikada bitecekti. Bu yarım saat oldu neredeyse. Ne oldu demiş. Çocuklar radara yakalandık demiş. Ne yapalım radara yakalandık. Size verdiğim hal şimdi Allah kabul eylesin. İbadet huşu ile ibadet ısrarla. Duada ısrar caizdir. Aman Ya Rabbi. Ya Rabbi sen bilirsin.
Çaresizim Ya Rabbi. Yardım eyle Ya Rabbi deyip buna ısrar diyoruz. Hiçbir yerde ısrar caiz değildir. Zorlamak yani ısrar etmek. İstekle. Tekrar tekrar istemek. Sadece Allah’tan isterken ısrar caizdir ve hatta gereklidir. Yani icap eder. Sen böyle hemen verirsen de olur, vermesen de olur sen bilirsin demeyeceksin Allah’tan
isterken. Bir hikaye daha anlatayım size. Madem ki şey adam dilenci olmak istiyormuş. Genç meraklı. Dilenmeyi seviyor. Gitmiş Çeribaşı’na dilenciler kralı. Çin genelerinin en başındaki adam. Demiş bana dilenciliğin usulünü öğretti. Ben bu mesleği seçip dilenci olmak. İyi bir dilenci olmak istiyorum. Ama sen bana demiş, öğret bu işin yolunu, yöntemini. Git başımdan benim için de işim var. Senden uğraşamam demiş. Onu kovmuş, kovalamış. İşte 3-4 gün sonra tekrar gitmiş. Demiş aman efendim rica ederim. Ben başka bir iş yapamayacağım. Bana hiç olmazsa şu dilenciliği öğret.
Oğlum git dedik ya başımdan şimdi seninle uğraşamam. Ama çocuğun içine dert olmuş. O tarafa gidiyor, kovuluyor. Ama isteği de var. O mesleği de istiyor. Gitmiş bu sefer efendim demiş, elini ayağını öpeyim demiş. Ne olur demiş. Ben sop demiş merak ediyorum. Bu işi öğrenmek istiyorum. Başlamış ağlamaya çocuk. Hah demiş işte böyle isteyeceksin demiş. Elini ayağını öpeyim Allah razı olsun falan diyerek, ağlayarak, sızlayarak isteyeceksin demiş. Şimdi git tamam icazetlisin git demiş. Dilencilik yapabilirsin. El veriyor ondan sonra falan. Böyle Allah’tan isterken öyle isteyeceğiz. Biz Allah’tan aczimizi bilerek isteyeceğiz. Bak sonsuza karşı sayının değeri sıfırdır. Tahta olsa hepiniz matematik biliyorsunuz yani. Sayı
bölü sonsuz eşittir sıfırdır. Allah’ın karşısında Allah sonsuz kudretiyle, sonsuz ilmiyle, sonsuz varlığıyla şey ile. Allah tek bir sonsuz biliyorsak eğer bu dünyada sonsuz dediğimiz şey o da Allah’tır. Sonsuz ilmi, sonsuz kudreti sonsuz varlığı itibarıyla. Hatta soruyorlar. Allah’a giden yolun diyor ucu var mı? Son noktası var mı? Seyrilil Allah, Allah’a giden yolun diyor ucu var. Allah’a varmaktır, vasıl olmaktır. Ama Seyr Fillah, Seyr-i Sülük’ün diyor Allah’ta ucu bucağı yoktur. Çünkü Allah sonsuzdur. Onun da misalini şöyle veriyor. Bu da şeyin Hazreti
Mevlana’nın hocası, Seyyid Tirmizi’nin tarifidir. Diyor ki sen karada giderken iz bırakırsın. Evler var, yollar var, köyler var, dereler, tepeler geçersin, köprülerden geçersin. Ama denize vardığın zaman diyor artık izimiz kalmaz. Suya girdiğin zaman artık iz yoktur diyor. Allah’a varıncaya kadar o diyor Allah’ın ilim deryasında Allah’ın varlık aleminde iz bucak kalmaz. Çünkü onun sonu, uynu yoktur oraya. Orada da Seyr vardır diyor. Yani denize girdin, yüzeceksin. Artık oraya kadar şey yok. Onun için sonsuz kelimesinin tek karşılığı var, o da Allah’tır. Onun dışında işte biz ucu bucağı olmayan yerlere sonsuz diyoruz. Mesela diyoruz ki bu şey kainat sonsuz. Kainat sonsuz olamaz benim bildiğim manada. Eğer yaratılmışsa ama çok büyük bir şey. Yani sonsuza yakın bir şeydir bu kainat. İşte bu galaksiler, yıldızların esrarı diye bir kitap vardı. O bir çocuk yazmıştı, o Teknü Üniversitesi de asistan. Onu okuyun, galaksilerden bahsediyor. Bizim bu güneş dediği burcumuzun yani bu güneş sisteminin olduğu bizim Samanyolu galaksisinin içinde iki milyar kadar güneş sistemi var. Yalnız bizim galaksiler. Ama şimdiye kadar bilinen galaksilerin iki milyar kadar olduğunu söylüyorlar. On dört buçuk milyar ışık yılı uzaktan gelen galaksiler var. Lazer ışınları ile tespit ediliyor. Allah bu kaineti niye
bu kadar büyüttü? Büyük yarattı. Kendi kudretinin büyüklüğünü göstermek içindir. Yoksa bizi bir küçücük bir yere hapseder. Böyle gökyüzünü yıldızlarla süsledi, yeryüzünü nebatlarla süsledi. Yalnız üzümün on sekiz bin çeşidi var. Üzüm üzüm şu yediğimiz işte. Çekirdeksiz işlerinden kuşaflık üzüm diyor. Bundan sonra şey diyorsun neydi o? Dolmalık
üzüm diyorsun. Pazarlar da satılıyor. Siyahı var, beyazı var, topu var, orası var. Kokulusu var, sirkeliği var, şaraplığı var. Benim bildiğim yüz kadar çeşittir. Türkiye’de yetişen yüzden fazla çeşidi var. Ama dünyada on sekiz bin çeşidi varmış yalnız üzümün. Bu nedir bu? Bu kadar çeşitlilik, bu kadar kudret, bu kadar büyüklük. Evet.
On sekiz bin alem mi var hocam? Yok ben alemden bahsetmiyorum. Evet. On sekiz bin değil, iki milyardan fazla şu anda galaksi keşfedilmiştir. Her galakside de iki milyara yakın bizim bu güneş sisteminin içinde bulunduğu, bizim içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisi orta büyüklükte bir galaksidir. Galaksi dediğimiz burçlardır. Vassama izatil buruç. Ayetinde burç diyoruz
biz. Biz o yıldızları tek görüyoruz uzaktan. Halbuki onlar birer galaksidir. Yani üzüm sarkımı gibi. Ama uzaktan çok uzaktan görüldüğü için tek ışık gibi görünüyor. Onun içinde binlerce milyonlarca güneş sistemi vardır. Ama böyle hatta sönük gibi görünüyor. Bir kısmı da görünmüyor. Onun için söylüyorum. Şunu Allah’ın kudretini bu kadar büyüklük, bu kadar kudret, bu kadar ihtişam. Nedir?
Kendi şanını, kudretini bize gösteriyor Cenab-ı Hak. Zaten dikkat edin diyor. Ve ile semâi keyfe roşâ art diyor. Ve ile cibâli keyfe nosibet. Ve ile şeyi ondan sonra iblî. Deveye dikkat edin diyor nasıl yaratıldı. Deve çölde bir hafta susuz yürüyebiliyor geçiyor yardım ediyor. Hör gücündeki yağı kullanarak.
Koyunun arkasında şu kadar kuyruk var. Kocaman bir şey. 3 kilo, 4 kilo yağ var. Allah’a diyorsun ya bu koyuna yazık bu yükü nasıl taşıyor bu hayvan diyorsun bana. Ama onun neye yaradığını Allah biliyor. Daha yaratılışta şey söylemiştim Allah rahmet eylesin Ayhan Sonra. Dedim ki bugünkü tıp insanın ne kadarını tanıyor. Ruh dünyasını sormuyorum dedim. Beden yapımız. Bedensel fonksiyonlar. Beyin, karaciğer akciğer vs. Bunların bir kısmını fonksiyonlarını okuyoruz kitapların ortalığı. Akciğer nefes alıp vermeni sağlıyor. Karaciğer birinden şunu yapıyor. Böbrekler içiminde kanı süzüp yaramaz suları dışarıya atıyor. Bütün bunları az çok fonksiyonu biliyoruz. Bugünkü tıp insanı kaçta kaç olarak tanıyor. Gerçek manada. Ben bekledim ki %30 %25 falan diyecek. Bin de bir bile değil dedi. Ben ruhsel fonksiyonları sormuyorum dedim. Ben de anlıyorum dedi. Ruhsel fonksiyonları demiyorum dedi. Bu dediğim 1975 yılların. Sonra genetik diye bir şey çıktı.
Genetik de çeşitleri çıktı şimdi. İşte böyle gen yapıları çıktı. Bunu insan da hayvan da canlılarda görüyoruz. Şimdi bunlar böyle bir daha ne kadar bilinmezler var. Ne kadar bilinmezler var. İnsanın biz beynimizin kaçta kaçını kullanıyoruz bilmiyoruz. Çünkü tamamının kapasitesini bilmiyoruz ki kaçta kaçını kullandığımızı bilelim. Aynı şeyi
Karsaral söylüyor. Yani diyor biz şimdi şu anda kainatın kaçta kaçını tanıyoruz. 14.5 milyar ışık yılı uzaktan gelen yerlerden haberimiz var. Bir kısmını da görüyoruz zaten. Çıplak gözle görüyoruz. Dürbirlerle görüyoruz. Lazerlerle görüyoruz. Lazer dürbirleriyle. Buna rağmen diyor biz bu uzay dediğimiz,
Kozmos dediğimiz, kainat dediğimiz bu yapının kaçta kaçını biliyoruz, kaçta kaçından haberdarız, nisbet uygulayamıyoruz diyor. Çünkü tümünü bilmemiz lazım ki onun kaçta kaçını bilmemiz gerektiğini söyleyelim. Yani %40, %15 falan bir şey diyebilelim diyor. Ve şuna inanın ki diyor o kitabında yazmış. Kozmos diyor ki kitabını başında yazmış. Orada diyor ki
gökyüzündeki gök cisimlerinin sayısı dünya plajlarındaki kumlardan daha fazladır diyor. Dünya plajlarındaki kum tanelerinden daha fazladır diyor. Bu kadar. Orantıyı da kuramayız diyor. Çünkü bütünün kaç ne olduğunu bilmiyoruz ki onun ne kadarını biliyoruz, beynimizi de bilmiyoruz.
Bizim kapasitesinin ne olduğunu bilmiyoruz ki kaçta kaçını kullandığımız bile. Kimisi diyor işte %5, kimisi diyor ki %10. Yani çok azını kullanıyoruz. İşte arifler, evliyaullah dediğimiz insanlar onlar biraz daha fazlasını kullanıyorlar. Öteki adamın kalbinden geçeni görüyor. Kafasından düşüncesini anlıyor, algılıyor. Böyle.
Şimdi meselemiz şu. Allah’a erişmek için Allah’ın dediğini yapmak gerekir. İbadet nedir diye sormuşlar. İbadet Allah’ın razı olduğu şeyi yapmaktır. Allah’ın razı olduğu şey nedir? Emrettiği şeylerdir. Hiç tereddütsüz. Burada hiç ihtilaf yok. Sormaya ne gerek? Çünkü Allah
size medişe emretmez. Ne emretmişse onu yapmaktır. İbadet Allah’ın razı olduğu şeyi yapmaktır. Peki ubudiyet nedir? Kulluk nedir? O da Allah’ın yaptığı şeye razı olmaktır. Kader dediğimiz şeye. Allah’tan gelene, Allah’ın yaptıklarına razı olmaktır. Seyredeceğiz. İşte herkesefendi ubudiyet sırrı beğenenlerden. Sen ne yapardın demiş sana yetki verilse, hiçbir şey yapmazdın efendim. Olduğu gibi bırakırdın. Sahibi bizden iyi bilir. O kadar. Allah’ın yaptığına Allah’ın yaptığına razı olmaktır. Allah’ın yaptığı şeye razı olmamız ona ubudiyet, kulluk diyoruz. İbadet Allah’ın razı olduğu şeyi yapmaktır.
O kadar kolay. Formül gayet açık. Vasitçe bir formülü gibi. Yani ibadet nedir? Allah’ın razı olduğu şeyi yapmaktır. Ubudiyet dediğimiz, kulluk dediğimiz şey neydi? Allah’ın yaptığı şeye razı olmaktır. O kadar. İki tarafla da rıza. Radiyallahu anhüm ve radu anhüm. Zaten ayette öyle geçiyor. İşte bu, bunu da böyle formül halinde bize anlatıyorlar. Anlayalım diye. Türkçesi budur.
Türkçe de. Radiyallahu anhüm ve radu anhüm. Allah’ım nereden razı? Onlar da Allah’tan razı. Allah’ın yaptıklarından razı. Biz ne Allah’tan gelene razı oluyoruz, ne de Allah’ı razı edecek şeyleri yapıyoruz. Yani yapıyoruz da tam yapmıyoruz belki. Allah’a şükür hiç olmazsa
elimizden gelen kadarını yapıyoruz. Duada ısrar gerekir. Korkma. Babandan ister gibi. O sana babandan da, annenden de daha yakın. Anneciğim yapma be ya falan diyor. Sürer mi? İşte yap falan. Ya diyor çocuk oğlum isteme ya. Ben de yoruldum işte. Anne akşama diyor işte şey yap. Biraz mantı yap diyor.
Özledik falan. Ya ablum diyor benim işim var bugün çamaşır. Ya yap anne falan. Annen de baban da nasıl böyle nazla niyazla ısrarla ezilerek büzülerek istiyorsan Allah’tan da öyle isteyeceksin. Allah’ın da hoşuna gider. İnsanlardan istedikçe bizden uzaklaşırlar. Allah’tan istedikçe Allah bize yaklaşır. Aradaki fark budur.
İstek usandırır. Ne istiyorsanız ondan isteyin. Başka kimse denile bir şey istemeyin. O zaman işiniz Allah ile olur. İşte öyle bir padişah Allah’tan istiyor ve en sonunda taaketten düşüyor, yoruluyor. Böyle bir uyku basıyor, ağırlık basıyor. Uykusunda, rüyasında bir pir, mübarek bir zat geliyor ki sana yarın geleceğim bu hastaya şifa olacak, ilaçları da getireceğim diyor, çare bulacağım falan. Müjde ile uyanıyor. Sen Allah’tan iste, ısrarla iste, dua et. Benim başıma gelen şeyler var onun için söylüyorum. Bizim hanım Ümre’ye gidelim diyor. Bu dediğim şey işte
deprem senesinden şeydi. Bir o seneydi, bir önceki seneydi. 1999 Ya benim dersim var, işim var, gücüm var diyorum, sözlerim var falan. Yok illaki Ümre’ye gidelim. Beni Ümre’ye götür falan filan. Böyle iki de bir. Hem de ne zaman söyler biliyor musun? Yiyinmişim, kuşanmışım biraz da geç kalmışım kapıdan çıkarken söyle. Öyle hanımlar. Ha diyor eve gelirken faydanı sallamaya. Ya bunu akşamdan yazdırsana sen bana ne istiyorsan. Olmaz. Tamam o son anda aklına gelir sen de tam kapıdan çıkarken öyle söylüyorlar şimdi. Şikayet gibi söylemiyorum ha ben hanımdan. Çok rahatsızlıyım eyvallah. Adet öyledir, öyle olmuşlar. İki saat evde konuşurlar, kapı arasında yarım saat konuşurlar. Ya bunlar, madem bunlar mühimdi. O zamana kadar hep şeyler, giyecek giyecek de işte düğündü, denekli filan. En mühim şeyleri de en sona bırakırlar. Ha unutmayalım şunu da şöyle ağabey. Zaten onu konuşmaya gelmiştin. Yani böyle maalesef böyle yani şey erkeğimiz de böyle, kadınımız da böyle. Merak etmeyin yani kadınları şey etmek için söylemiyor. Geliyor, bir saat benimle sohbet ediyor. Ne için geldiğimde tam kalkıp gideceği zaman söylüyor. Öyle. Öyledir.
Zat ettiğimiz öyledir işte. Neyse şimdi dedim ya Kabe benim cebimde ne diye benden istiyorsun dedim. İşte senin sahibinden dedim ya Allah Allah. Ben dedim Haccın Reisi miyim yani ben Kabe’nin başkanı mıyım filan. Dedim böyle. Kapıdan çıktım okula gidiyorum sabahleyin. Şişli Cami’nin şimdiki imamı Hüseyin Erek telefon ediyor. Bana cep telefonundan. Hocam hazır ol, ümreye gidiyoruz. Nedir dedim ya Deli Veysel Bey dedi ayarladı. Seni de dedi işte Adem Hoca bilmem fevzabı filan bir grup halinde hepimiz dedi. 15-20 kişilik hafızlar
grubunu dedi. Hep beraber ümreye gidiyoruz. Yengeyi de dedi. Fasaportunu şöyle hazırlasın filan. O zaman istersen dua’ya inan istersen inan. Ama samimi söyledim. Dedim ki ya ne benden istiyorsun. Kabe benim cebimde mi dedim ya ne benden istiyorsun. İşte senin sahibinden. Böyle. Sahibinden istediğin zaman oluyor. Hele yürekten istediğin zaman
hiç reddedilmezsin korkma. Biraz sabırla bekleyeceksin yalnız öyle hemen dediğin anda olmayabilir. Ama dediğim aynı güne aynı saate denk geldiği için Hüseyin’e dedim. Sakın eve telefon edip de yengeye haber verme dedim. Akşamı bekle ben bir görüşüm edeyim de. Ondan sonra dedim peki peki dedi ona da onu engelledim. Bir şey söyleyeceğim hocam. Evet.
Efendim. Değişebilir. Değişebilir. Kader dediğin nedir ki Allah’ın takdiridir. Allah yübeddilullahu seyyati’yum hasenat diyor. Allah’ın elinde hepsini değiştirmek de Allah’ın elinde uygulamak da Allah’ın elinde. Kader yazan da o. Kader yazan da o, yapan da o, uygulayan da o. Şey etme yani. Zaten onun için uğraşıyoruz. Onunla ilgili bir hikaye var. Adam şey olmuş. Müridin keşfi
açılmış dergahda. İşte filafet verecek artık şeyh efendi. Levhi mahfuzu görüyor. Bakıyor ki elini öptüğü hizmet ettiği şeyh cehennemlik olarak yazıyor orada. Şeqiyyüm. Kelimesi. Şeqiyyüm es-sa’d diyor zaten. Ayette de öyledir. Adam da korkuyor. Acaba efendisine söylese mi söylemese mi bu sırrı?
Keşfi açılmış. Artık levhi mahfuzu görüyor. Mezardakilerin halini anlıyor. Karşılarındakini şeylerini görüyor. Halini iç… Kalbinden geçenleri, kafasından düşünceleri. Üç dört gün tereddüt etmiş. Ama dayanamıyor tabi. Her kafasını ona da efendisinin altında şeqiy yazıyor. Cehennemlik yani. Efendi diyor yanlış görmüyorsam diyor sizin hakkınızda diyor. Şey var. Şeqiy yazıyor diyor falan. Aşkıya da oradan gelir ha kelime. Aşkıya kelimesi de oradan gelir. Çoğulu aşkıyadır. Doğru görüyorsun evlat diyor. Biz de kırk senedir zaten bunu değiştirmeye uğraşıyoruz diyor. O kadar değişmez olur mu? Allah her şeye kadirdir. Niye değiştirmeyecek olursa niye dua ediyoruz? Niye
baskılıyoruz? Niye? Halin değişiyor. Senin de değişiyor. Yani Allah takdir eden de oğudur. Yübeddilullahu seyyiyatim hasenat. Başka bir ayet var. Şey okudum geçen yazdırdım da hatta size onu da yazdırayım. O büyük bir müjdedir tabi. Bir ayet var. İmteştenibu kebâ iramâtünhevne
mûkeffirânkımseyyâtikı diyor. Siz büyük günahlardan sakınırsanız küçüklerini de biz affederiz diyor. İmteştenibu kebâ iramâtünhevne Size yasaklanmış olan büyük günahlardan sakınırsanız, onlar büyük günahlar işte on büyük günahdır. Başta adam öldürmek ondan sonra zina içki, yetim hakkı yemek işte kibir, vururlu
gezmek, işte İsra Suresinin son üçüncü sayfası işte ve kadâ rabbuke ellâ teâbudû illâ iyyâh anaya babaya isyan etmek büyük günahlardandır. Bunlar Allah’a şirk koşmaktan başlar. İşte kibirli yürümeye kadar gelir. O orada on tane günah var. Çocukları diri diri gömmek falan öldürmek. Yani nüfus katlamı yapmak yani doğum kontrolü falan onun içine girer. O bakımdan. İnteştenibû kebâirâmâtünhevne anhu yasaklanmış olduğunuz size yasak edilen o büyük günahlardan kebâir büyük günah demektir. Sakınırsanız nükeffirânhû inteştenibû kebâirâmâtünhevne nükeffirânkûm seyyâtukûn Sizin seyyat da ufak tefek günahlardır. Onları da biz affederiz diyor. Bağışlarız. mâ yef’alullâhu bi’azâbikum inşekartum ve’amantum Bu da başka bir müjdedir müminlere. Ayrı büyük bir müjde tabi. Siz hak etmiş olduğunuz azaplar hakkınızda kesinleşmiş olan azaplar evet. Dahi
eğer şükrederseniz ve Allah’a iman ederseniz biz onları işleme koymayız diyor. mâ yef’alullâhu bi’azâbikum Hak ettiğiniz azapları azapları izafi olduğu için kesinleşmiş hak edilmiş hükme bağlanmış azapları dahi eğer siz Allah’a şükreder ve ona iman ederseniz onları size bağışlayacağız diyor. Ya bunun gibi
müjdelerle doludur müminlere zaten biz müminlere müjde olarak gelmiştir bu. Beşir Han ve Nezir A diyor. Ötekileri uyarmak için cehennemden haber veriyor. Onun için hep söylüyoruz. Ya hocalar şu cehennemden fazla bahsetmeyin Müslümanlara o bizim işimiz değil oraya gidecekler gitsinler Allah aşkına. Sen bana cennete nasıl gideceğimin yolunu göster. Ben o tarafa
gitmeyeceğim Moskova’ya gitmeyeceğim Hacca gideceğim. Sen bana Hac yolu cennetin yolunu göster bana. O bakımdan Allah hepimize vasiyet versin. Tehdit olarak o tehditlerin hiçbirisi iman ve ibadet ehline değildir. Hep müşriklere kafirlere zalimlere’dir. Kur’an’daki tehditler cehennemle tehditler dolu. O bakımdan Allah bizlere o güzellikleri ihsan eylesin diye bu kadar uğraşmamız nedir ki yani bu üç dünlük dünya için bu kadar çırpılmaya değmez ebedi hayatımızı kurtarmaya çalışıyoruz. Burası askerlik yapmak gibidir. İşte ekin ekmek gibidir. Burada ekeceğiz orada biçeceğiz inşallah. Ne kadar sevap ekersen o kadar çok mahsul biçeceksin burada orada. Burada ektikleri
orada biçecek. İyilik eken iyilik biçecektir. Cennet tokuma eken cennet biçecektir. Cennet ekini biçecektir diyor. Hiç diyor cehennem tokuma ekilerek cennet ekini biçilir mi diyor. O da şöyle şeymişler. Münebbiat var. İbn-i Hacer-ül Asghalani’nin çok güzeldir o kitapta böyle formüller halinde söylemiş bütün ayetleri hadisleri formül formül söylemişler. Orada diyor ki hiç diyor
cehennem tokuma ekilerek cennet ekini biçilir mi diyor. Yani kötülük ekerek kötülük yaparak cennete gidilir mi? İyilikle gidilir cennete. Allah iyi yoldan ayırmasın. Şeytana uydurmasın. Nefsimiz işte bizi bu tarafa çekiyor. Dünyayı cazip gösteriyor. Reklamlar, televizyonlarda o cazi beyi biraz kamçılıyor, artılıyor insanları pudurtuyor. İşte en karlı sanayi dalı iki tanedir.
Dünyada en çok para getiren üretim dalı sanayi sektör. Birincisi silah sanayi. İkincisi de pozmetik parfüm sanayi yani. Birisi canları almak için, insanların birbirlerini öldürmek içindir. Cinayet işlemek içindir. İşte savaş silah. İkincisi de afleki yol etmek içindir. Pozmetik
sanayi. Kadını güzel süsleyeceksin süsleyeceksin. Bütün o şeylerle en çirkinli, en böyle peri gibi yapacaksın. Makyajlarla falan filanlarla. Gençleri baştan çıkaracaksın. Birisi canımıza kastediyor, öteki ahlakımıza kastediyor. O kadar. En karlı meslekte ikisidir. Allah korusun memleketi. Gençleri, öyle gençler var ki hiçbiri metelik vermiyor. Namazında, abdestinde olan, kırıl kırıl o cuma gelen gençleri görüyorum. Allah’ım diyorum Ya Rabbi sen bunu öyle yardım et. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki yani baştan çıkmamak için. Kadıyı baştan çıkarır derler ya 70 yaşındaki kadı bile. Baştan çıkarırlar böyle. Ama bir yerde harlaşıyorsun, kadıksıyorsun filan ediyorsun. O bizim eski eli öpülecek annelerimiz, teyzelerimiz filan. Onların mesele azaldı. Sayısı azaldı. Tabii böyle. Biz köyde kadınlar ayrı düğün yaparlardı bizim köyde. Her düğünde. Hatta damlara küçük çocukları koyarlardı. Bir de kimse gelip de şeylerden uzaktan seyretmedi. Bu evde düğün var. Avluda yapılır düğün. Damlara da, bizleri küçük çocuktuk o zaman. Okula gitmiyorduk daha. Bizi de öyle çıkıyorlarlardı. Zaten kimse gelmedi. Orada düğün olduğunu bütün köylü bilir.
Kimse yaklaşmaz. Hatta oradan geçecekse bile. Geçmez. O gün geçmez o saatlerde. Öyleydi. Erkekler de ayrı bir evde düğün yaparlardı. Kına gecesi filan. Onlar da ayrı eğlendilerdi. Şimdi soruyorum bizim köyde. Çok sofudur bizim köyümüz. Dindar yarısından fazlasıyla hacıdır. Yani öyle. Ama şimdi soruyorum. Düğünleri beraber yapıyorlarmış artık. Aklım almadı. Aklım almadı yani. Hatay, Hatay. Baslıkaya köyü. Şu şeyler var ya işte Bayır Bucak dediğimiz o şimdi bizim köy hemen ilerisine çadır kentler filan kuruldu. En uçtaki şey. Altınözü kazasının hemen bitişindeki köydür. Eski adı Baslıkaya’dır. Sonradan Altınkaya yapmışlar. Şimdi Bel de oldu filan. Köy büyüdü tabi. Nereden oldu bu peki? Ne değişti?
Televizyon birdi de oradan artık. Ayıp diye bir şey kalmadı. Ben nişanlıydım. Böyle gece işte ara sıra sinemaya giderdik. El ele tutuşmaya korkardım. Yağmur yağıyor. Yardım etmem lazım. Kolkola giremezdik ya. O da yüksek topuk giyer filan eder o zaman öyle. Benim nişanlım. Nikahlıydık üstelik yani. Sonra evlendik. Yine kolkola
giremezdim. Utanırdım yani. Ayıpsın. Yan yana yürürdük yani. Küs gibi böyle kardeş bacı gibi filan. Öyle. Şimdi bakıyorum. Görüyorsunuz siz de görüyorsunuz. O yürüyen merdivenlerde dudak dudak öpüşüyorlar otobüs duraklarında herkesin göz önünde kız erkek bu bunun nesidir. Sevgilisi mi arkadaşı mı neyi filan belli de değil yani. Peki ne oldu ne değişti? İşte haya gitti. Utanma duygusu gitti. Bu bizim kültür ama bu bizim kültürümüz işte. Şimdi yani böyle var mı? Şeyde yani işte ama bu eskiden yavur bile yapmıyordu onu. Söyleyeyim şimdi sana. İstanbul’un Ermenileri, Rumları sokakta erkekler kadırla birbirleriyle öpüşemezler. Yavurun bile yapmıyordu. Başka bir şey söyleyin. Boğaz’daki lokantalar Ramazan dolayısıyla gündüzleri kapalıyız diye yapardı. Meyhaneler kapalı olurdu. O tarihte Sirkeci’deki Müslüman lokantaları gündüz açıktı. Şimdi kim Müslüman kim Hristiyan karıştı birbirine. Yani şikayet için
söylemiyorum. İnşallah bütün bunlara rağmen yine dünyanın en iyi milletiyiz. Onu da size söyleyeyim. Bütün kayıplarımıza rağmen o kadar büyük bir manevi sermayemiz varmış ki 300 senedir kaybediyoruz, ediyoruz, ediyoruz, ediyoruz hala bitiremedik. Yine de Allah’a şükür ailemiz var. Aile bağlarımız var. Akrabalık bağlarımız var. Dostluklarımız var. Camilerimiz
dolu. 3 milyon insan ümreye hacca gidiyor. Bazen kızıyor beni kızdıracak kadar çok gidiyorlar ama bunlar diyorlar. Bu ümre paralarıyla mükever ümre paralarıyla kaç tane üniversite kurulur. Ümmet-i Muhammedin ilme ihtiyacı var. Okumaya ihtiyacı var. Dinini, tarihini, milletini, kültürünü bilsin, öğrensin. Cahil kimse kalmasın. En az
kitap okuyan yine biziz. En az bilgi sahibi olan yine biziz. Yani sen diyeceksin hocam üniversiteye giden okuyan okur yazar. Okur yazar yok. Onu size söyleyeyim. Okuma yazma bilmek, okur yazar olmak değildir. Askerlikte de, hali okunlarında da okuma yazmayı öğretiyorlar. Ama kaç kişi kitap okuyor? Basılan bir kitap kaç adet satıyor? Bin adet satan iyi kitap
satmış oluyor. Amerika’da bir adam çıktı. İşte Nikolson’un kitaplarından Esnevi’den bir takım seçmeler yaptı. İşte belli şeyler, cümleler, belli beytler falan aldı. Şöyle küçük bir kitap. Üç milyon satmış. Bir senede. Bizde üç bin satmaz o kitap. Okumuyoruz. Yani okur yazar,
okuma yazmayı biliyoruz ama okumuyoruz. Onu diyorum. Üniversite hocamız da okumuyor. Şoförümüz de okumuyor. Memurumuz de okumuyor. Şimdi bir etik şey yapılmış, bir kamu yoklaması yapılmış. En az kitap okuyanlar öğretmenlerle, gazeteciler. İşi en mesleki, mesleki kitap olan, mesleki yayıncılık olan, en az kitap okuyan, cümle, öğretmenlerle.
Ha şeyde Amerika’da yalnız bu dediğim. En çok okuyanlar da papazlar, din adamları. Tabi magazin, dergi dahil, moda dergileri dahil sistem kuruyor. Yani şu, şu, şu kitaplardan soruyor zaten, öyle soruyor. Magazin, roman, mesleki kitap, ilmi kitap, halk kitabı, yemek kitabı hepsi bunun içinde. Bakıyorlar ki en çok okuyanlar, mesela 100 papazdan 80 tanesi okuyor. Ama 100 tane öğretmenden 5 tanesi okuyor. Onun gibi yani. Mesela o bakımdan Allah bize geçmiş büyüklerimizin, velilerimizin, o şehitlerimizin yüzü suyu hürmetine bu millete Allah sahip çıksın. Bizim Allah’tan başka sahibimiz de yoktur.
Ondan başka da dostumuz yoktur size söyleyin böyle. Amerika dost olacak da, sen başın sıkıştığı zaman Amerika gelip seni kurtaracak da yardım edecek de. Gölge etmesin de başka ihsan istemiyoruz. DKP’ye destek vermesin, başka bir iyilik istemiyoruz ondan. Öyle. Amerika dostmuş. Kim diyor sana dost olduğunu? Biz diyor müttefikiz diyor. Dedi ki duydunuz mu hiç Amerika’dan dostluk kelimesini? Dost başkadır. Müttefik de onun işine yararsan seninle müttefik oluyor. Maşa gibi seni kullanırsa senin müttefikindir. Ama senin ondan biri ihtiyacın olduğu zaman o yoktur zaten. Böyle. Müttefik o demektir. Seni kullanacağım demektir. Uyanacağız, mecburuz. Eğer bu memlekette yaşayacaksak, bu ülke bizimse bu topraklar, bu Selimiyeler,
bu Sultanahmetler, bu Süleymaniyeler, bu kübbeler, bizim ecdat mirasımız ise, bunlar bizim öz değerlerimiz ise bu vatanı Çanakkale’de nasıl kurtardık, koruduk, nasıl uğruna şehit verdiksek hala veriyoruz zaten. Allah şehitlerimize rahmet eylesin. Allah bu milleti daha büyük, beter belalardan muhafaza eylesin. Hep dua edin. Siz de dua edin. Biz de dua edelim. Allah’a yalvaralım. Allah’ım bizi koru. Bizim senden başka sahibimiz, senden başka dostumuz, senden başka hapısına gidip yardım isteyeceğimiz kimseniz yoktur. Sen varsın Ya Rabbi. La ilahe illa emte subhanaka inni kütü mine zalimine ona yalvardığımız zaman Allah bize yardım edecektir. Yardım isteyene intansurullaha yansur kum diyorlar. Allah size yardım edecektir diyor. Ama isteyeceksin.
İstiyoruz, diliyoruz. Basiret gelsin istiyoruz. Şuur gelsin, bilinç gelsin, bilgi gelsin. Aklın aklın. Nur gelsin. Nuru Muhammadi gelsin bize. Allah’ım. Mevlana’lar, Yunus’lar, Süleyman Çelebi’ler hepsi Muhammet yolunun hizmetkarlarıdır. Parçalanmışlar işte Mevlana. Oturmuş, yazmış. Nedir bu? Dert diyor. Dinle neyden? Ne için hikayet miykunet? Ez cüdayiha şikayet miykunet? Dert diyor. Dert anlatıyor. Milletin derdini. Bir insanın büyüklüğü başkaları için çektiği acının büyüklüğü ile ölçülür. Bu büyük insan kimdir? Milleti için acı çeken insandır. Ve o acının büyüklüğü onu büyük insan yapar işte. İşte Akif, bizim büyüklerimizdendir. Muhammed Akif’imiz. Baştan sona millet için çırpılmış, yanmış. Ey yolcu diyor. Gitme, beraber oturup ağlaşalım. Elimin bir yüreğin kârı değil, paylaşalım diyor. Benim bu derdim sadece benim yüreğimin şeyi taşıyacağı bir şey değil. Gel diyor, oturup beraber ağlayalım bu millet için. Evet nasıl kurtulur, nasıl yola girer. Gençlere bu heyecanı, bu aşkı, bu Akif’i okutmak lazım. Okumamız lazım. Mesnevi Mevlana’yı okumamız lazım. Yunus’u anlamamız lazım. Süleyman Çelebi’yi okumamız lazım. Bize Muhammed aşkını, o Allah sevgisini, Allah imanını nasıl aşılıyorlar? O büyüklerimiz, iyi ki bunlar vardır. Bu bakımdan çok zengin bir milletiz. Muhteşem bir edebiyatımız.
Her köyümüz, her şehirimiz evliya doluyor. Her mezarlığımız şehit mezarlıklı. Zaten şehidin çoksa velin de vardır. Yani din yolunda cihat yaptıysan hak yolunda cehdiden tasavvuf ehli de vardır. Cihadı olmayan milletin velisi de yoktur. Yani şehidi olmayan milletin evliyası da yoktur. Evet, öyle vakitte geldi. Sizi fazla yormayalım. Haftaya
buyur. Hocam Kur’an’ın getirdiği kitabı ne söylediniz? Evet. Kaç yılında ayırmamıştınız? 1900, 1967 ve 68 o sıralardaydı. 67. Benim bir hatıram var. O Kur’an’ın getirdiği şey, şunu söyleyeyim, pardon, kitap olarak yayınlanması o 71 veya 72’dir. Çünkü şey oldu,
oradaki makalelerin 3-4 tanesi Hareket Dergisi’nde daha önce yayınlanmıştı. 66’da çıkardık bizim Hareket Dergisi’nin. 70’e kadar devam ettik. Evet, buyur. Hareket yayınlarıydılar hocam. Evet, evet. Onunla ilgili önemli bir hatıram var. Hocam Allah başımızdan hizmet etmesin. Çok hocalarımız azaldı siz. Yani sayılırlardır baya azaldı. İnşallah bu aşkı, bu ilmi artık bayrağına taşıyacak yeni nesilleri var, var, var. Hiçbir şey bitmiş değil. Hiçbir şey bitmiş değil. Benim şöyle bir hatıram var. Onu anlatmadan geçeceğim. 12. nesilin. Liseye giderken öğretmenin, ressam şirket kağıdı, kadron, şu anda Pekoz’da görevli nesil okuyorum. Pekoz’dan okuldan geldim. Onun için geçtiğimi söz ederim. Biz lise okurken İbrahim Türk’ün hissi indeydik. Bir öğretmen 10 dersimize geliyordu. Fakat öğretmen olmayı çok istiyordum. Biz de Bakıköy’ün üsvanı için nakil yaptırmıştık. Oraya gittik, orada dersler dolu, öğretmenler dolu. Ancak okulun maalesef yani öğrenci olarak nasıl diyeyim inançsızlık hâkimde öğretmenler de bir yerde bir şey yaparlıyorlardı. O yıllar öyleydi evet. Çoğuluklar öyleydi. Ve bizi çok kötü tutuyorlardı. Benim dükkanı çalışıyorlardı. Ki öğrenciler, öğretmenlerden de vardı. Bu sizin dediğiniz 74-75 falan. O yıllar daha son. Çünkü 71’lerde daha o kadar değildi. 74’den sonra iş başladı. Yani o deniz gezmişler falan işte. Onlar sona da ne oldu? O yıllarda o kadar çok etkenmiştim ki Allah göstermesin. Yani annem babam Allah var oldun diyor. İşte aklımız, mantığımız, vicdanımız, imanımız var diyor. Fakat okulda biz tersini görüyoruz. Tersini ite alıyoruz. Yani ölü görmen geldi. Bir taraftan işte gençlik yolda derken dönemde. O kadar
normal girdim. O kadar strese girdim. Bir taraftan işte Allah var. Bir taraftan aşağı okulda rediriyorlar. Öğretmenlerden öğrencilerden çevre baskı. Burada okuyacağız esenlerde ama okulda öğretmen yok. Derken hocam bilmiyorum tanıyor musunuz? Hüseyin Kunt. Trabzon Çaykanı’da bir hocamız. Dinler Söğretlerinde. Hüseyin? Hüseyin Kunt. Kunt tanıyorum. Tanıyorsunuz. Evet. Hocam Allah mükemmel rahmet eylesin. Fakat iyi de duyuyorum ama bilmiyorum. Kitabınızı önce okumak için verdi. Kur’an’ın getirdiği kitabını. Bence okumak için verdi. Arkasından ııı daha sonra da hediye etmişti. Ben de öyle bir durumdayım bir kitabı okumak için verdiği günlerde. Bir dal alıyorum. Tuzak bir dal alıyorum. Çünkü eee Allah’a inanıyorum. İnanmak istiyorum ama olumsuz tesir. Karşı taraftan yoğun baskı var. Yani kopardı koparacaklar beni. Tam o noktadayken hocam kitabınızın ilk cümlelerinden ilk başlarken şöyle bir cümle. İlaç gibi geldi. Yani felki yıllar da yılların arını gücünde. Ben bilmiyorum ama sen söylersen belki hatırlam. Her şey yok gibidir. Ben o kitabı önüme aldım. İnanın hocam bana bu kitabı verdi. Önce okumak için verdi. Sayfayı çevirdim. İlk sayfada böyle başlıyor başlamaz. Bilinmeyen her şey yok gibidir. Hocam belki günlerce, haftalarca, aylarca boycun yakınlığı çıkmadı. Bilinmeyen her şey yok gibidir. O zaman kendi kendime şöyle düşündüm. Allah hamdolsun çok şükür Allah da
bir daha dedi. Dedim ki ben Allah’ı biliyor muyum? Bilmiyorum. Deki bilinmeyen her şey ne gibidir? Yok gibidir. Ama yoktur demiyor. Evet. Yoktur demiyoruz hocam. Evet. Bilinmeyen her şey yok gibidir. Evet. Peki ben Allah’ı haşa tanımıyorsam, bilmiyorsam Allah’ım var olan bir habersem, habersizsem kimin suçu? Benim suçu. Çünkü ben tanınmayan her şey yok gibidirse bilinmeyen her şey yok gibidirse o zaman benim ne yapmam gerekiyor?
Şurdan gerekiyor. O bilinmeyeni bilir notasına gitmem gerekiyor. Ondan sonra hocam bilme karşılığında nefesim arttı, kitaplar okudum, çok kitaplar okudum. Allah’a çok şükür hocam. Öğretmenim çok teşekkür ediyoruz. Çok sağol. Teşekkür ederim. Ben de teşekkür ederim. Bir şey daha söyleyeyim. Aklın müşküllerini bilgi çözür. Kalbin müşküllerini sevgi çözür.
Kalp muhabbetle şey olur ve sevginin olmadığı yerde her şey birbirine düşman görünür. O kadar. Hocam çok özür dilerim. Sağol. Çocuklar da var tebrik ederim. Yavruyu maşallah. Yani büyükmüş gibi milletlerinde bir şey yok. Ama bu kadar. Bu kadar.
Büyükmüş gibi millet izliyor. Hocam ben kendi derdim anneme anlatamadım o günlerde bu yıllarda. Çataburluklar önce miydi? Herhalde önceydi. Çünkü daha sonra bu kitabı verdi bir teylif hocamız. Hocam ben kasede doldurdum. O zamanlar meşhur netişim deyip var. Anneme söyleyemedim, babama söyleyemedim sıkıntının derdine. Öğretmenimi yürek haçla söyleyemedim. Dindar öğretmenimiz arkadaş gibiydi. Ben tuttum bir teylif, kasedenin
önünde arkasına bir saatlik sıkıntırım, dertlerim anlattım ve götürdüm. Top kapıda çay kalıplarında kalıyordu. Evet. Çay kalıplardaydı kendisi kelle koltukta bu yıllarda. Dindar öğretmeni yapıyordu. Hocam kaseli dinledi, arkalığını dinledi. Ben eyvah dedim şimdi yani onunuzu bir şey söyleyecek, beni yıkacak öyle düşünüyorum. Asla çocuklara eşeğe eşlere onunuzu zekreştirmek lazım. Ve dedi ki
hocam dedi, hocam diyorum bir sürü öğrenci, bayram dedi bugün bayram. Dedi ki müjder olsun sahne dedi. Ben onunuzu bir şey söyleyecek diye bekliyorum çünkü baya sıkıntarım var. Çevre bozuk yani anlaşılma dönemler çıkamıyorum işin içinde. Dedi Necip Pahıl Kısa Küray’ın dedi tam geçiş dönemini yaşıyorsun şu anda dedi. O da bu sıkıntıları yaşıyorum dedi. Ondan sonra kendisinden Necip Pahıl Kısa Küray’ı
kendisinden kasedine şiir kasedine verdi. Hocam bu bakış da çok önemli. Yani böyle hemen olumsuz değil de Gençlikte günde 40 defa gavur olursun 40 defa Müslüman olursun. Ya o şeydir öyle zaten şüphe ve tereddüt olmazsa iman yerleşmez. O şüphe iyi bir şeydir. Bazen kafir gibi düşünmek çok kötü bir şey değildir. Tafsiri iman olur. İşte o bizim imana gelmem. Böyle şey. Yukallibullah diyor zaten. Kalp dediğimiz şey böyledir. Yarısı gecelir yarısı gündüzdür. Yarısı olumlu düşünür yarısı olumsuz düşünür. Bir iyi bir şey gördüğün zaman Müslüman olursun. Bir kötü bir şey gördüğün zaman ulan gavur olursun falan. O bakımdan. Ama bir yerden sonra da işte yani 30 yaşının üstüne gelince de işte Hz. İsa’nın yaşıdır. Oturursun artık yola devam edersin. Allah bizi yolunda mehirmasın. Yol belli. Yol Muhammed yoludur. Peygamber yoludur. Başka yol yoktur. Hiç kimse kendine göre yol uydurmasın. Bir Mustafa Efendi vardı. Bu şey Halveti Şeyhiydi kendisi. Benim Fettabi diye Fethi Gemukluoğlu belki ismini işitenleriniz vardır. Fethi Gemukluoğlu’na benim önümde söyledi. Oğulun Fethi dedi. İki tane yol var dedi. Ya keşfi keramet sahibi velisin dedi. Hızır aleyhisselam gibi. O anda Allah’tan gelen ilhamı, emri yerine getirirsin dedi. Değilse dedi kitaba uyarsın dedi. Şeriat ne emrediyorsa onu yaparsın dedi. İki tane yol var dedi. Üçüncü yol yoktur dedi. Böyle aklından kendine göre din uydurup benim aklım böyle. Yok öyle bir şey. Ya gerçekten Hızır işte orada. Mesela Kur’an’da zaten. Ya Hızır aleyhisselam gibi keşfi keramet sahibisin. Doğrudan doğru ya Allah’tan alıyorsun bilgiyi. O anda ne diyorsa sana Allah ne emrediyorsa onu yaparsın. Allah’tan gelen emri ilhamı yerine getirirsin. Yahu Hazreti Musa gibi Şeriat ehli peygambersin. Kitabın dediğini yaparsın. Üçüncü yol yoktur. Başka bir yol yoktur. Allah bizi o yoldan ayırmasın.
Ve zanneder Allah’a Fatiha hepsinin ruhları için eyvallah.
Bismillahirrahmanirrahim.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir