Prof. Dr. Emin Işık – Mevlana’dan Öğütler [18.04.2017]
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ENWcJf3ZzZA.
Müzik Tu mego merabedan şehbar nist, ba kerivan karha düşvar nist. Bir kuyumcu hikayesine başlamıştık ve bu hikaye aşağı yukarı yılbaşından bu tarafa kaç ders oldu bilmiyorum ama 8-10 derstir. Devam ediyor. Kuyumcu dünyadır, altınla uğraştığı için dünyadır. Onun cariyesi bizim nefse emmaremizdir. Altına olan meylimizdir. Dünya nimetlerine olan meylimizdir.
Padişah akıldır. O sultan onlara sahip olmak istiyor. Tabibi Hazık dediğimiz o tabip de mürşiddir. Bir yerde peygamber efendimizdir tabi.
Hazreti Mevlana diyor ki akıl Allah’ın gölgesi. Bu dünya zillullahdır. Bu dünya gölge dünyadır. Hakiki dünya değildir. Bu dünyada işler akılla yürütülür. Fakat vahiy Allah’ın güneşidir diyor. Peygamberler güneş gibi doğarlar. Onlar doğduğu zaman da akıl gider, gölge cahil olur, gölge ortadan kalkar. Güneşin değdiği yerde gölge olmaz. Gölgeyi akıl Allah’ın gölgesi vahiy Allah’ın güneşi diyor. Hazreti Mevlana. Siz bir yere kadar dünya işlerini akılla halledersiniz.
Ama ahiret meselesi söz konulunca orada vahiy lazım. Peygamber gerekir. Kitap gerekir. Peygamberin mesajı yani Kur’an, vahiy. Allah’tan gelen bilgiler gerekir. Çünkü öbür dünyayı biz bilmiyoruz. Allah biliyor. Bu dünyayı da o biliyor da biz bu dünyadan ne kadar biliyoruz işte? Aklımızın erdiği kadar. Çok şey de bilmiyoruz. Daha dünyanın sırlarını da tam manasıyla keşfetmiş değiliz. Sorarsan ehli dünyaya nedir dünyayı bilmezler diyor. Görürler ama gördükleri rüyayı bilmezler diyor. Bir rüya görürler onu da bilmezler. Bu insanlar Osman Şems Hazretlerindir. Bu çok güzeldir. Sorarsan ehli dünyaya nedir dünyayı bilmezler. Uqba’yı hiç bilmezler. Sanırlar bu dünyayı rüyadır fakat o rüyayı da bilmezler. Yani yorumlayamazlar, izah edemezler. Evet, Kuyumcu’nun hayalinden izzet, mal ve büyüklük sahibi olmak geçiyordu zaten. Oraya giden elçiler Kuyumcu’yu davet ettiler. Dediler ki biz seni bizim sultanımızın baş hazinedarı yapacağız. Bütün hazine sana teslim edilecek. Kuyumcu başı olacaksın, sarayın Kuyumcu başı olacaksın. Maaşın artacak, gelirin artacak, şöhretin artacak saray şeyi olmak Kuyumcu’su olmak tabi büyük bir şereftir.
Burada bir hikaye aklıma geldi yine hikaye ama şey bu Zeynep Sultan var, Abdülaziz Han’ın kızıdır. Sultan Abdülaziz’in kızı. Zeynep Kamil hastanesini yaptıran karşı tarafta Üsküdar’da. Şimdiki edebiyat fakültesinin yeri Zeynep Sultan Konağı’dır.
O konak akşap konak yandı. Onun yerine fenedebyat fakültesi yapıldı. Laleli’deki, Kosko’daki. Beyazıt’tan gelirken, durava geç hamam var hamamın yanında bitişinde de fakülte var. İran Şah’ı İstanbul’a davet ediliyor. Tabi sarayda ağırlanması mümkün değil. Abdülaziz Han diyor ki siz konakta ağırlayın şeyi. Bir katını olduğu gibi gelen misafirlere vermişler tabi. İran Şah’ı tek başına gelmiyor. O da maiyetiyle adamlarıyla geliyor. Biliyorsunuz şey geldiği zaman da buraya. Neydi o?
Hilton’un bir katını kapatmıştık olduğu gibi oraya vermiştik. Bill Clinton geldiği zaman. Onlar koruma görevlileri, maiyeti erkenleri, kahtipsi açlıları var. Aadet öyledir. Teşkilatıyla gelirler.
İşte her sabah Zeynep Sultan çıkıyor. Diyorum Şah’ım bir emriniz var mı, bir isteğiniz var mı, bir eksiğimiz var mı falan diye hem hal hatır soruyor hem de isteklerini öğrenmek için diyor. Onlar da teşekkür ediyorlar falan. Şah’ın göğsünde bir madalyon varmış böyle. Biraz büyük, irice.
Zeynep Sultan geldiği zaman şöyle ona bakmış. Bu da Zeynep Sultan da çok rahatsız olmuş bundan. Ayıptır çünkü. Böyle bir başkasının önüne böyle kravatına bakmak ya, o saatini göstermek. Şimdi böyle yüzüklerini gösteriyorlar. Şöyle diyor elini öptürmek için falan. El öptürmekten maksat değil o. Yüzüğü göstermektir. Bak elimde pırlanta yüzük var falan diye.
Tak tak tak kameradakileri de çekiyorlar gazeteciler falan, sinemacılar, televizyoncular öyledir. Bu bu dünya böyle işte. Biraz övünme, biraz oyalanma falan. Bu böyle bakmasından rahatsız olmuş. Kuyumcu başını çağırtmış.
Demiş yarın sabahleyin ben Şah’ın hatrını sormaya çıktığım zaman ona sen de benimle gel. O demiş göğsündeki madalleye dikkatle bak.
Peki demiş, o isten ile saatte gelmiş konağa, Zeynep Sultan ile beraber işte Padişah, Şah’a, Şah’ım nasıl geçti, işte geceniz nasıl geçti, rahat edebildiniz mi, sağlığınız iyi mi, bir şey istiyor musunuz, yemeklerden soruyor işte böyle.
Biraz da lafı uzatmış Kuyumcu iyice görsün diye tabi. Ondan sonra hoşça kal deyip çıkıyorlar tabi. Kuyumcu’ya demiş iyice gördün mü, gördüm demiş. Yarın sabah demiş bundan bir çift istiyorum senden, aynısından demiş. Baş üstüne Sultan’ım gitmişler tabi çırak kalpa falan hepsi bir araya gelmişler. Aldığı ölçü üzerine bir çift yapmış.
Ertesi sabah getirmiş, hizmetçiyi çağırmış demiş. Eskiden bu şeyler, helat akunyaları yüksek olurdu böyle ağaçtan yapılırdı. Ağaçtan değil zaten şeyden yapılır. Daha çok sedef kalkmadır onlar. Vardır Padişah’ın işte helat şeyleri, 100 numara akunyaları. Su sıçramasın diye bayağı yüksek yapılır. Böyle onun 5 santim yüksekliğinde yapılır. Ve o tabi çok salat işidir yani o takunyalar deyip geçmeyin yani. Sedef kalkmalı böyle işlemeli falan işte bir takım taşlarla falan. Çağırmasın demiş o Şah’ın gittiği tuvalet var ya, o takunyanın demiş sağ tekine bir tane bundan, sol tekine bir tane bundan demiş, koyun. Tabi Şah ertesi sabah yahut o gün tuvalete gidince bakmış ki göğsündekinden takunyalara takılmış birer tane. Görgüsüz herif demiş haddini bildirmek lazım falan diye. Osmanlı böyledir hiç kendisini ezdirmez. Hatta hocam demişti ki, eğer dedi iki tavla oyununda üst üste yenilirse, üçüncü oyunu oynamaz. Sen zarf tutuyorsun der kalkar, hır çıkarır yani. Kabul etmez öyle yenilir ki. Evet devam ediyoruz işte keşke diyor o kuyumcunun hayalinden izzet geçiyor.
İzzet üstünlük, mal, büyüklük sahibi olmak geçiyordu. Azrail ona git bakalım, getirirsin götürürsün diye tariz ediyordu. O garip kuyumcu yoldan gelince Hakim-i İlahi yani o mürşid Sultanın yanındaki doktor Padişahın huzuruna çıkardı. O diyor trasmumu, nün gibi yanan eriyip giden o cariye, nin başı ucunda yansın diye de kuyumcuyu izzet-i ikram ile Padişahın yanına götürdüler.
Şah onu görünce tazimde bulundu, altın hazinesinin anahtarını ona teslim etti. Buyur dedi artık hazine senin emrinde, sen bizim kuyumcu başımızsın. Ondan sonra Hakim-i İlahi o şey, Hakim, Padişah dedi ki ey büyük sultan o cariyeyi bu efendiye ver, evlendir. Zaten birbirine aşıktılar.
Ta ki bunun visali ile cariye iyileşsin, ab-ı visali onun hasret ateşini söndürsün. Padişah dedi ki bu cariye sana aşıkmış, biz bunu sana veriyoruz, o da zaten dünden razı. Padişah o ay yüzlü cariyeyi ona verdi, bağışladı ve iki hasret zedeyi, hasret çeken
kişiyi birleştirdi, nikahla birleştirdiler. Altı ay müddet ber murad oldular, mutlu oldular. Cariye de tamamı ile iyileşti. Zaten aşk hastalığıydı, doğru dürüst bir maddi hastalık yoktu. Ondan sonra Hakim kuyumcu için bir şerbet yaptı.
O da içince kızın gözü önünde erimeye başladı. Zayıflatıcı, şimdi kolay zehirliyorlar, çok. Kuyumcunun hastalık tesiri ile güzelliği kalmayınca yakışıklılığı gitti. Ona karşı cariyenin de ilgisi kalmadı.
O pırlanta gibi adam, civan, delikanlı. Renk cazibesi ile husule gelen aşklar, mesela anlatmak istediği zaten budur, Hz. Mevlana’nın. Fizik güzellik, işte yüz güzelliği, endam, boy, boz, bütün bunlar
hakiki aşk değildir, hevesten ibarettir, bütün canlılar da vardır. Öyle heveslerin sonu rüsvaylığa müncer olur. Şimdi de öyle, fiziği güzelmiş, yürüyüşüne bayılıyormuş, karşı gözü tamammış, ay diyor, bir gözleri var, bir bakışı var, adamı eritiyor diyor, öldürüyor falan. Böyle bir takım maddi güzellik, yani fizik güzelliği.
Bu biter. Biz devlendiğimiz zaman işte 18-19 yaşındaydı. Şimdi her tarafıma kırık gibi ağrıyor diyor, sabahlayıp kalkıyor, işte yarın masajcı gelecek, perşeme günü doktora gideceğiz, geldik 80 yaşına, 18 yaşındaki gibi mi kalacaksın zannediyorsun? Biter. İster aşı ol, ister aşı olma, ister dost ol, ister düşman ol. Hayat, yaşlılık seni eritir, çürütür, en sonunda mezara götürür. Bu maddi güzellik insanı aldatır. Manevi güzellik nedir? Ahlak güzelliğidir. Evet. Ruh güzelliği, ruh asaletidir. Allah bize onu nasip eylesin. Bizi cennete götürecek olan o güzelliktir. Bu dünyada kalacaktır.
Ne diyordu bir Türkü vardı, annene bak gör kendini falan diye. Yaşlı annene bak, sonradan da gör kendini. Bir gün oturuyoruz rahmetli sefer babayla, onların şeyi vardı işte, yumlu pastaneleri. Bir genç kız geldi böyle çizme giymiş, o zaman da çizme modası vardı. Böyle tak tak tak, böyle şey gibi.
Suvari baş teymeni gibi yürüyerek geçti böyle önümüzden salona gidiyor. Biz de masada oturuyoruz böyle. Rahmetli sefer baba şöyle bana baktı, yer sarsıldı değil mi dedi falan. Ondan sonra gelmiş birisi demiş, Hoca Efendi, pehlivan, Hacali Efendi’ye.
Ben yürürken demiş yerin sarsıldığını hissediyorum demiş. Ayağımın altında yer sarsılıyor demiş. O da evladım gençlikte öyle olur demiş. Yer sarsılır, sen de inanırsın, yürüyen de inanır. Evet, gençlikte öyle olur demiş.
Keşke o kuyumcu çirkinlik timsali olsaydı da o kötü hükme uğramasaydı. Hazreti Mevlana bu yaşanan olayın dünya güzelliğinin işte fizik güzelliğinin ve buna dayalı olan sevginin hakiki aşk olmadığını anlatmaya çalışıyor. Hakiki aşk nedir? Ruhun ruhu sevmesidir. Alay valayla evleniyorlar. İşte hanım biraz hasta olunca yahut doğum yapıp da çocuklarla ilgilenmeye başlayınca erkek kendisine başka sevgili aramaya başlıyor. Niye? Çünkü o ilgi azaldı. Balayı çocuk oluncaya kadardır. Kadın canım, cicim işte aşkım benim falan diyorlar ya şimdi yeni yeni kelimeler duyuyoruz. Ben evlendim, hanımla kol kola girmeye korkardım. Ayıp çünkü. Yan yana yürürdük böyle küs gibi. Nikahlı eşim yani böyle. Kola kola giremezdik yani ayıp gibi gelirdi bize. Ben birçok arkadaşımın annesinin ismini bilmezdim işte. İdris’in annesi, Selim’in annesi, Hüseyin’in annesi derdik.
Çoğunu öldükten sonra, şeyde, cenaze kağıdında öğrendim. Aa Naimeymiş o da. Yani çok böyle. Büyükler de konuşmazlardı. Bizim çocukların annesi işte evdeki şey evdeki şey. Bir kaşık düşmanı falan der. Eğer bir kısmı böyle şey olursa şaka yollu. Böyle. Bizde ayıptır. Türkler de.
Bir insanın hanımından bahsetmesi hele ismen bahsetmesi. Şimdi ama maşallah şeydir. Ayşen diyor. Ayşen kim dedim? Benim diyor. Bizim karı canım diyor falan diyor. Öyle. Değişiyor. Kültür değişiyor. Nasıl niye değişiyor?
Çünkü ben çocukluğumdan beri Amerikan filmi seyrediyorum. Ta işte ilk okula gidiyordu. O zaman Jane vardı. Starzan vardı. Aa diye bağırırdı. Bizde onu taklit ederdik. Bütün mahallenin çocuklarını bak. Top oynayanlara bakın. Kimisi Mesri’dir, kimisi Ronaldo’dur falandır. Hep böyle. Örneklerimiz artık gavrulardan. Yani şimdi şeyden kaybediyoruz zannediyoruz. Kültür alanındaki kaybımız en büyük kaybımızdır. McDonald’slarla bilmem ne bilmem pizza ile falan olacak iş değil bu. Kendine döneceksin. Yemek içmek dahil hepsi. Şu simit sarayları falan çıktı ben mesut oldum. Çok sevindim. Allah’a bin şükür. Allah razı olsun. Bizim simidimiz var hiç olmasa onu yaşatalım. Ötekileri yaşatamadık. Böyle. Şimdi bağ var. Bağlar yaprak verdi şimdi. Tam. Filiz yaprağın zamanıdır. En çok sevdiğim şeylerden bir tanesi bağ yaprağısı. Yaprak sarması. Güzelce böyle yağlı kıyma, pirinç, bol maydanız, karabiber, soğan. Saracaksın böyle. Koyacaksın tencereye taze yaprakla.
Mis gibi. Ekşisi, suyu hepsi. Şerbet gibi içeceksin onun suyunu. Geliyor gavurun. Ona müftek veriyoruz. Ya demiş biz zaten bütün 360 gün bir sene boyunca bunları yiyoruz. Biz buraya Türk yemeklerini görmeye geldik diyorlar. Lokantada Türk yemekleri yok. Çünkü şey.
O da bir reklam işidir. O da bir tanıtım işidir. Evet o hasta oldu. Ve kuyumcu vefat etti. Onun sonu geldi. Dünya biter. Bir gün gelir, ecel gelir. İster zengin ol, ister fakir. Bu dünyadan götüreceğin sadece 6 metre bezdir. Kefendir yani. Başka bir şey götüremezsin. O da nasip olursa. Gözlerinden gözyaşları dere gibi akmaya başladı. Çünkü yüzünden güzelliği canının düşmanı oldu. O yüz güzelliği diyor. Canının düşmanı olmuştu. Derler ki, bülbülü kafese tıkayan şey sesinin güzelliğidir. Güzellik iffetle beraber korunmazsa başa bela olur. Başa bela. Nimet olmaktan çıkar bela olur. Şükredeceksin. Güzellik veza kusursuz yaratmış Allah seni. Güzel yaratmış. Göz, kaş, kulak, sâvudu, şey vermiş. Onun için şükredeceksin. Ve o nimetlere Allah’ın istediği gibi kullanacaksın. Övünmek için değil, teşhir için değil. Tavuz kuşunun kuyruğu ve kanadı, o kendisinin düşmanıdır. Çünkü tavuz kuşunu da o tüyleri için boğazlarlar. O tüylerinden sonra süs eşyası yaparlar. Bülbülünki sesidir. Tilkinin kürküdür. Düşmanıdır. Düşmanını sırtında taşıyor.
Tilkinin eti yenmez bir şey olmaz. Ne yapar? Keserler. Kürkünü kullanırlar. İşte tilkinin son durağı, kürkçü dükkanı derler. Dolaşıp varıp varacağı yer son durak, kürkçü dükkanıdır. Ben o kürk tilkisiyim ki postumu alıp kürk yapmak için pusuya saklandılar. Bana tuzak kırdılar. Beni yakalayıp başımı kestiler.
İşte Hz. Mevlana misaller veriyor. Ben o filim ki dişlerimi almak için filciler yani avcılar vücudumda yaralar açtılar. Kanımı döktüler beni öldürdüler. Beni mağdunum için öldüren kanımın uyumayacağını yani intikamsız kalmayacağını bilmiyor mu?
Huyumcunun aklına ve ruhuna nisbetle bayağı kalan güzelliğidir. Hiç kimseyi aklı için öldürmezler. Aklından istifade ederler. Aklınla birini yaşayasın derler. O güzel bir duadır.
Hz. Mevlana diyor ki bir denadet ki nehusbet hunimen nusrayile katili katlile müjdele. Beşşiril katili bil katil. Burada işte şey ediyor yani öldürene öleceğini müjdele. Kendisi de katil olunacak. Nasıl öldürdüyse öyle öldürülecek. Burada da önemli şeyler var. Biz zannediyoruz şeyi kaldırınca idam kararını kaldırınca idamlar durur. Öldürenler durur zannediyor. Halbuki artar. On tane polisi öldürüyor adam ne olacaktır? Ak tarafı müebbet hapis. Zaten şey değişir.
Devir değişir af çıkar falan eder. Cahil cahil senin askerini polisini öldürüyor. Sen tuttun o şeyi aşkıya, o serseri, o canıyı öldürmüyorsun. Alıyorsun müebbet hapis. Ondan sonra işte siyasi şeyler değişiyor. Hapishanelerde oluyor diyorlar ki çıkarın. Ve lekum fil kısası hayat diyor ayet ayet. Allah diyor ki kısasta sizin için hayat vardır.
Siz kısas uygularsanız ölüm olayları azalır. Öllenir. Çünkü öldüren öleceğini bildiği zaman öldüremez. Kısas yapılacağını bildiği zaman öldürmekten kaçar. Cinayet işleyemez. Hem dışarıdayım içeride. Dört beş çeşit terörle uğraşıyorsun. Ondan sonra idam cezasını kaldırmış. Ondan sonra da terörü durdurmaya çalışıyorsun. Olacak şey mi ya olur mu böyle şey. Avrupa öyle istiyormuş cehennemin dibine. Biz Allah’ın dediğini yapacağız. Allah diyor ki sizin için hayat vardır. Kısas uygularsanız ölüm olayları durur. Hepiniz rahat edersiniz. Onun için.
Yok zaten şeyinde yani bizim tarihimizde öyle büyük katlamlar, büyük cinayetler falan yok. Bir takım delilerin yahut da işte aşkıya işlediği cinayetler var. Onlar da tıt diye yakalanıp idam ediliyor zaten. İşlediği suça göre. Elin kızını minibüse koyuyorsun. Versinden bilinen tar susa taşıyorsun. Dav başına götürüyorsun.
Kolunu bacağını bir nemlesine el keseyim koyun gibi doğuruyorsun. Ayrı ayrı yerlere gömüyorsun. Ondan sonra da neymiş sen öldürülmeyeceksin. İşte burada. Beşşiril katili bil katil diyor. O katili diyor müjdela öleceğini müjde ver ona diyor. Bu işte nereden geldiyse Hazreti Mevlana koymuş buraya.
Bugün bana ise yarın sanadır. Benim gibi bir adamın kanı nasıl heder olur. Duvarın gölgesi bir müddet çık uzasa bile yine o gölge duvarın dibine döner. Femen yamel miskale zerratin hayran yara ve men yamel miskale zerratin şerran yara. Kim zerre miskal miskal ağırlığında miskal şeydir zerre.
Şu güneş şeyden vurduğu zaman bacadan yahut pencereden vurduğu zaman havada uçuşan tozlar var ya. O normal zamanda görünmez. Böyle bir delikten ışık gördüğün zaman onun içinde böyle uçuşan o tozları görürsün. İşte zerre ona derler. Gözle görünebilen en küçük parça. Miskale zerratin hayran yara.
Kim zerre miskale ağırlığında o toz kadar şey ederse iyilik yaparsa onun karşılığını görecektir. Femen yamel miskale zerratin şerran yara. Kim de o miskal kadar o zerre kadar şer işlerse kötülük yaparsa onun da karşılığını görecektir. Allah böyle buyuruyor.
Kim zerre kadar bir hayır işlerse onun karşılığını görecek. Kim zerre kadar şer yaparsa şer işlerse onun cezasını çekecek. Herkes kendi eşliği kuyuya düşecek. Hayır dile komşuna hayır gelsin başına derler.
Bu dünya işlerimiz de dağa seslenmeye benzer. Aksiseda dediğimiz şeyler döner yine bize gelir. MEN AMİLE SALIHAN FELİ NEFSİHİ VEMEN ESEE FÂLİYEH
Kim bir iyilik yaparsa kendi canı için yapmış olur. Vemen esee kim bir kötülük yaparsa kendi aleyhine kendi zararına yapmış olur. Bu da ayet okuduğum da ayet. Çuvaşistan’a gittik. Çuvaşistan hala işte Rusya’ya bağlı.
İlerisinde Türk bölgesidir Türk Türk çuvaşlar Türkçe konuşuyorlar. Bin sekiz yüz seksen iki senesine kadar da aynı bizim harfleri kullanmışlar. Bir Hristiyan olmuşlar Rusların dinine girmişler. Timofey vardı Cumhurbaşkanı şey adayı Türk Cumhurbaşkanı adayı.
Müthiş bir Rus düşmanı Ruslar bizi ezdiler mahvettiler diye bir çuvaş milliyetçisi daha doğrusu. Dünya tekvando şampiyonu ayrıca. Ben ona işte davet sırasında konuşuyoruz tabi. Dedim ki. Çuvaşistan’da Rus köyü var mı dedim.
Bir tane bile yok dedi öyleyse bu vatan sizin dedim. Çünkü başka yerlerde Ruslar köy kurmuşlar nüfus aktarmışlar falan etmişler. Tataristan’da öyle mesela Rus köyleri de var Rus çiftlikleri de var. Çuvaşistan’da bir tane yok dedi. Peki dedim Ruslarla kız alışverişi var mı aranızda?
Bir tane bile çuvaş kızı Rus’la evlenmez dedi. Öyleyse bu millet sizin dedim. Böyle böyle konuşuyoruz. Bizim eskiden şaman dinindeydik dedi. Bir müddet atalarımız Müslüman olmuşlar. Sonra dedi Rusların şerrinden korunmak için Hristiyan olmuşuz. Ama dedi Ruslar yine bizi kesmeye devam ettiler dedi. Niye nüfusumuz az dedim. 2.5 milyon bütün oradaki çuvaş nüfusu. 3.5-4 milyona yakındır çuvaşistan nüfusu da işte. Beşte ikisi Rus beşte üçü kadar da şey çuvaş. Konuşuyoruz böyle. Dedim bizim eski dinimiz daha güzeldi dedi. Niye dedim?
E bize uygun da dedi yani. Şaman dininden bahsediyor. Biz dedi burada dedi Ruslar bizi kesmesin diye dedi. Hristiyan olduk onların dinine girdik dedi. Yine de Türküz diye kesmeye devam ettiler dedi. Hep dedi kestiler dedi. Tatarlar da niye Hristiyan olduk diye kestiler dedi. Bir taraftan Tatarlar bir taraftan Ruslar.
Biz tarih boyunca kesildik biçildik dedi falan öyle. Böyle şeyler konuşuyoruz. Peki dedim çuvaş şaman dininin size daha uygun olduğunu söylüyorsun. Halen var mı dedim şaman aranızda? Var dedi. Zaten dedi bu akşam program yaptık sizi dedi bir şaman ahirine götüreceğiz dedi.
İyi de iyi olur falan dedik. Ertesi günü bize akşam üzeri güneş batarken yapılıyor. Birisinin gözünü bağlıyorlar. Onu koyun sürüsünün içine salıyorlar. O gözü kapalı olarak bir koyunu yakalıyor. Kurbanlık koyunu. Şey olmasın diye seçmiş görerek seçmiş olmasın diye. Bir nevi kura usulü.
Getirdiler koyunu. Bir leyen içinde şöyle bir su getirdiler. İki üç dal da kayın ağacından kesilmişler. Kayın ağacı orada kutsal ağaçtır. Bizdeki zeytin gibi. O şey. Kayın dallarını o çalıyı suya batırdı. Koyunun üstüne şöyle silkti. Bu ne oluyor dedim. Koyunu dedi kötü ruhların ve cinlerin dediği şeyinden temizliyor dedi.
Sonra koyunu suladılar su verdiler. Aynen bizdeki gibi. Öyle kafasına vurma falan filan yok. Yatırdı. Bıçağı çekti tam boğazlayacağı zaman yanımda İsmail Hakkı vardı. Biz ikimiz birden Bismillah Allahu Ekber dedik. Murdar olmasın hayvan diye.
Besmele çektik tabi. Kurban kesiliyor gerçekten. Onlar anlamadılar tabi ne dediğimizin, niçin öyle dediğimizi falan. Kestiler kurbanı. İşte kanından biraz aldı. Böyle oradaki törene katılanların alnına bir parça böyle küçük küçük böyle düğme gibi. Kan şeyde. O adet bizde de var. İşte kandan korusun işte Allah manasına falan. Kur’an kurban kabul olsun falan.
Şimdi de dua edeceğiz dedi. O şamanı o ayını idare eden şaman buldular getirdiler. Yalnız dedi biz şart söyleyeceğim dedi. Biz dua ederken içinizden sakın kötü bir düşünceyi geçirmeyin dedi. İyi düşünceler geçirin dedi. Çünkü içinizden gelen kötü düşünce döner dolaşır.
Sonra size ulaşır dedi. Ben dayanamadım tabi gözümden böyle şırr diye. İşte dedim işte burası hakiki din Allah’ın dini. Burada dua ederken kötü düşünmeyin dedi. O kötü düşünce kim hakkında düşünürsen düşünün. O dolanır tekrar size gelir ulaşır. Aynen Türkçe söyledim.
Döner dolaşır sonra size ulaşır dedi. Herkes kendi deştiği kuyuya düşer. Böyledir. İşte onun için. Hayır dile komşuna hayır gelsin başına diyoruz. Kuyumcu bunları söyledi ve hemen ölüp toprak altına gitti.
Cariyede aşktan ve hastalıktan da kurtuldu. İkisinden de kurtuldu. Onun hastalığı ötekine geçti. Çünkü ölülerin ve öleceklerin yani fani olanların aşkı baki değildir. Zira ölü bizim tarafımıza gelemez. Ve bizim aramızda maşuk ve muhtaber olamaz.
Ölümlü aşklar işte bunlara dünya şeyleri için nimetleri için yahut da maddi güzellik fizik güzelliği için yapılan aşklar yahut da muhabbetler, ölümlü muhabbetlerdir, geçici muhabbetlerdir. Onun için aşk nedir diye sordular bana. Aşk ruhun ruhu sevmesidir ve o ebedidir. Ruh gibi. Ölmekle bitmez sevgililerin aşkı.
Hakiki aşk ölümle bitmez. Devam eder. Mesela Peygamberimizi seviyoruz. Peygamberimiz vefat edeli 1400 sene küsur oldu yani. Ama içimizde hala onun sevgisi yaşıyor. Eğer içinde Peygamber sevgisi varsa Allah sana azap etmeyecektir korkma. Ya Rabbi dediler,
Sen bizim üzerimize taş yağdır. İnkâne hâzehü vel haqqa min endik fe antir aleyna hicâraten min es-sema’ bekkeliler. Ey Allah’ım dediler, bu Muhammed’in dedikleri doğruysa, doğru söylüyorsa, Sen bizim üzerimize taş yağdır dedi. Cenab-ı Hak’tan emir geldi Peygamber efendimiz’e, vahiy geldi. Cenab-ı Hak buyurdu ki,
Sen onların içinde bulunduğun müddetçe onlara azap etmeyeceğim. Şimdi bu ayet kesin. Hüme kâne Allah’ımu azîb ehüm ve ente fîhim diyor. Sen onların içinde olduğun müddetçe Allah onlara azap etmeyecektir. Bu kime? Müşriklere.
Medke’nin müşriklerine yani Peygamberimiz’i eza cefa eden kişilere hitap. Peki şimdi biz Peygamberimiz’in zamanında değiliz. Çünkü bu fîhim kelimesi iki manaya gelir. Toplum söz konusu olduğu zaman, Sen onların aralarında içinde o manaya gelir. Aralarında bulunduğun müddetçe manasına gelir. Zaten hiçbir kavme içinde peygamber bulunduğu halde azap edilmemiştir. Hep peygamber çekip gittikten sonra kalanlara azap edilmiştir. Hicretten önce de öyle oldu. Peygamber efendimiz ne zaman ki Medine’ye hicret etti? Mekke’de kıtlık ve ölüm başladı. Açlık başladı. Hastalık başladı. Onun için diyor. Peki bu ayet kıyamete kadar baki.
Bunun ashabtan olmayanlar ümmet için ne manaya gelir? Ne diyor? İçinizde peygamber olduğu müddetçe. Bizim içimiz neresi? Kalbimiz, gönlümüz. Gönlünde Muhammed sevgisi varsa Allah sana vaat ediyor. Ben azap etmeyeceğim diyor. Ya bundan daha büyük müjde olur mu? Müslümana. Bundan daha büyük nimet olur mu? Peki ne yapacağız Hocam?
Layık olmaya çalışacağız. Bütün mesele bu. Muhammed gibi bir peygamberimiz var. Ona ümmet olmaya çalışacağız. Muhammed’e benzeyeceğiz. Muhammed’in huylarına sahip olacağız. Muhammed’e benzemeyen kişi. İstediği kadar ben Muhammed ümmetiyim dedim. Ümmet olamaz ki. Şeytanın ümmeti olursun. Kime benziyorsan onun ümmetisin. Açık. Şey yok yani. Bu kadar büyük bir peygamber, bu kadar büyük bir kitap, bu kadar çok müjde, bu kadar nimet, bu kadar devlet. Bütün bunlara şükretmemiz ve layık olmaya çalışmamız gerekir. Bu kadar evliya. Bu kadar kahraman. Ne istiyorsan var. Sanat var, eser var, tarih var, şan var, şeref var. Onun için ecdad’a layık olacağız. Benim duam şudur. Allah’ım sen bizi sana layık kul eyle. Bizim gücümüz yetmez. Oradan destek lazım. Allah’ın yardımı lazım. Sen her şeye kadirsin. Bizim evlatlarımızı, nesillerimizi. Sen sana layık kul eyle. Muhammed’e layık ümmet eyle. Ejdadına layık millet eyle.
O büyük ecdad, onunla övünmek yetmez. Layık olacaksın. Onlar gibi olacaksın. Onlar gibi olmaya çalışacaksın. Onlar birbirlerini seviyorlardı, birbirlerine kayırıyorlardı, birbirlerine yardım ediyorlardı. Birbirleri için ölüyorlardı. Komşuna gelecek diyor, belayı kendisi karşılıyordu. Bakıyor ki komşu sıkıntıda gidiyor, önlüyor, engel olmaya çalışıyor.
Olmazsa kendisi paraysa para, emekse emek neyse. Şey işte anlatmıştı Allah rahmet eylesin. Ahmet Kaplan Hoca şeyde. Diyor babam askere gitmişti. Bizim diyor avlu kapısı, dış kapı. Şey olmuş, menteşesi kırılmış herhalde.
Kapı böyle düştü düşecek. İple bağladık diyor. O menteşenin, kırık menteşenin yerine. Sicimle bağlarlar onu böyle. Bismütü düşmesin diye kapı. Bir gece kalktık ki kapı yapılmış diyor. Anneme sordum kim yaptı. Herhalde komşu yaptırmış dedi diyor. Komşumuz vardı, marangoz onu görmüş. Bizim haberimiz olmadı, bize sormadan gitmiş, almış takmış kapıyı yapmış adam. Çünkü ben marangozum diyor, komşunun kapısı kırılmış. Onu yapmak benim vazifem diyor. Şimdi parayla yaptıramıyorsun, çağırıyorsun usta gelmiyor. Niye? Az para vereceksin. O bedava, şeyini de kendisi alıyordu. Menteşesini de. Böyle. Böyle olacağız.
İmmet olacaksan, millet olacaksan böyle olacaksın. Fedakarlık, gayret, samimiyet, komşuluk, yardımlaşma. Ne diyor? Komşu da pişer bize de düşer. Hep sahan sahan yemek giderdi ya ben çocukluğumda. Kuru fasulye yapılmış. Öyle yüksek, lüks yemekler falan yoktu. Kuru fasulye yapılmış diyor. Kokusu gitti diyor karşı tarafı. Bir sahan dolusu oraya gider. Oradan da bize gelirdi. Çorba, kuru fasulye, okuttu, pilavdı falan. Hele sahur saatlerinde, yaz ramazanlarında bir cürcüne olurdu. Köy şey üşül üşül cennete döner. Şimdi diyor sahura kalkıyoruz musunuz? Yok hocam diyor yiyip yatıyoruz diyor. Yahu sahurun bereketi var. Sahurun kendine mahsus o vaktin güzelliği var. Sahur vakti ne demektir biliyor musun?
Sahur vakti Peygamberimize ilk vahyin geldiği vakittir. İkra suresinin geldiği vakittir. O yemek yemek saati değil oradaki o berekettir. Vâl-müstâfirîne bil-eshâr diyor eshâr. Şey erken kalkarmış gece yarısından. Erken yatan erken kalkar tabi şimdi. Yani sen şimdi git yat şimdi. Saat iki de uyanırsın. Uykunu almış olarak uyanırsın. Ama saat ikide yatırsan namaza da kalkamazsın.
Bu böyle. Abdullah ibn Abbas hadretleri erken yatar. Yat sıyıkılar yatar. Çok erkenden daha horozlar etmeden sahur olmadan yatar. Kalkar. Fecirin atmasını beklermiş. O zamana kadar hep Kur’an okur. Ya gulam şeyine soruyor hizmetçisine. Ya gulam diyor eshâr ne? Seher oldu mu yani fecir attı mı? La diyor atmadı da. Biraz sonra yine Kur’an okur. Zikreder. Ondan sonra ya gulam eshâr ne? Seher başladı mı seher oldu mu falan? E la eshâr ne? O da oldu deyince başlarmış istiğfara. Estağfirullah estağfirullah estağfirullah. Çünkü Kur’an diyor ki Vâl-müstâfirîne bil-eshâr.
Sabah namazından önce seher vakitlerinde istiğfar ederler o müminler diyor. Bana inanar beni seven o güzel insanlar benden diyor af dilerler. İstiğfar ederler. Tevbe istiğfar ederler. Allah tevbelerimizi kabul eylesin. İşte mübarek Ramazan yaklaşıyor. Oruçlarımızı kabul eylesin. O zatü ecellü alanın aşkını ihtiyar eyle ki bütün evliya ve enbiyâ haziratı onun aşkının feyziyle saadet ve şerefe nahil olmuşlardır. Onu en çok sevenler peygamberler. Peygamber efendimiz öyle diyor. Al içinizde diyor Allah’ı en çok seven benim. Ondan en çok korkan da yine benim diyor.
Bilen korkar, bilen seven. Allah’ı bilen sever. Evvela Allah’ı tanıyacağız bileceğiz nimetlerini göreceğiz. Uzguru ele Allah diyor zaten. Allah’ın nimetlerini zikredin diyor. Ve emme bi nimet-i rabbike fehaddis nimetine şükredin diyor. Allah’ın mahiyetini kendisini biz tanıyamayız bilemeyiz.
Varlığına inanıyoruz birliğine inanıyoruz. Kuvvetine, kudretine, ilmine, hikmetine her şeyine iman ediyoruz. Ama onu nimetlerinin şükrünü de eda edeceğiz. Fezkuru ele Allah diyor. Ele nimetine şükredin diyor. Febi eyy-i alâ-i rabbikemedeki febi eyy-i alâ-i deki. Rahman suresinde. O da öyle. Allah’ın hangi bir nimetini inkar edebilirsiniz diyor.
Yalan sayabilirsiniz. Yok kabul edebilirsiniz. Onun için Allah dualarımızı, şükürlerimizi kabul eylesin. Nimetine şükür, günahlarımıza tevbe. Bizi iki şey kurtarır. Hakkıyla yaptığımız tevbe, günahlarımızın bağışlanmasına sebep olur. Zaten öteki şükür de nimetin hakkını ödemiş oluruz.
O kadar. Cennetlik olursun. Le-i şekertum le-ezi dennekum. Sen nimete ne kadar çok şükredersen Allah o kadar verir. Yok deme. Şükret. Ne verdiyse şükret daha çok verir. Le-i şekertum le-ezi dennekum. Siz şükrederseniz ben arttıracağım, nimetimi ziyadeleştireceğim diyor.
Sonra şey etmiş zaten yine Hazreti Mevlana diyor ki, Şikayet derdi arttırır, şükür nimeti arttırır. Şikayet yok, şükür var. Ay işte yine işler yolunda gitmedi falan. Hangi şeye soruyorsan hep şikayet. Peki bu altındaki Mercedes araba cipte oluyor.
Efendim o hafta biraz az kazanmış. Bir öteki ay yüz elli bin lira kazanmış da bu ay elli bin lira kazanmış. Yahu elli bin lira yetmiyor mu? Elin adamı aç, sefil, simit bile bulamıyor. Yiyecek ekmek bulamıyor. Sen aç değilsin, susuz değilsin. Evinde her türlü nimetin içindesin. İşte biraz şey olunca eksilince hemen nankörlük başlar.
Yok, bileceğiz kıymetini bileceğiz. Bu millet çok sefalet çekti, açlık çekti. Ben çektim. 1942-43 yıllarını biliyorum, savaş yıllarını. Ben yaşlı olanlar da biliyorlar. Bir taraftan sıtma, bir taraftan uyuz, bir taraftan açlık. Şeker yok, tuz yok, gaz yok, hiçbir şey yok. Yokluk içinde. Bir taraftan ikinci dünya savaşı devam ediyor. Dokuz kurabirden asker aldılar. Babam askere gitti, dayım gitti, amcam gitti, öteki amcam gitti.
Köyde erkek kalmadı. Biz onların hepsini yaşadık. Ben 8 yaşındaydım o zaman. 7-8 yaşlarındaydım. Biz çalışıyorduk 8 yaşında. Böyle. Allah’a şükür. Şükür, şükür, şükür. Allah bu günlerimizi aratmasın. Biraz saati geçirdim, mahsus geç başladık diye. Çünkü girdik, köye giremedik. Bilal ile beraber. Sağolsun ara sokaklardan falan bir yerlerden. Nasıl olduysa yine geldi, yetiştirdi böyle. Efendim o da başka bir problem tabi. Köyden şehir olmaz. Burası köydü. Birer kanalı gece kondular vardı burada. Şimdi sen 10 katlı apartman yapmışsın. Aynı sokak duruyor. Her evin arabası olmuş. Arabalar da evin önünde duruyor. Otopark yok çünkü araba. Binanın altında. Nereden geçeceksin, nereden çıkacaksın. Bırak arabaların geçmesi. Yayaların bile yürüyeceği yer yok. Onun için kentsel dönüşüm düzgün planlar yapılacak. Köyden şehir olmaz. Köy köydür. İstersen 100 kat yap. İşte böyle. Dünyanın en büyük köyüdür İstanbul. Şehir falan değildir. Kimse kendini aldatmasın. Allah bize vededü inayet eylesin. Birliğimizi, dirliğimizi bozmasın.
Allah ezanlarımızı bağışlasın. Bayrağımızı indirtmesin. Dua edin güzel günler geliyor. Allah güzel günler versin bize. Evet burada böyle bir tür. Zaten kuyumcunun zehirlenerek öldürülmesinin ilahi işaretle olduğunu. İşte diyor. Bu böyle kuyumcu. Bu hikayeyi böyle anlatıyor Hazreti Mevlana. Kuyumcu da bizim içimizde. Cariye de bizim içimizde. Padişah da bizim aklımız. İçimizde. Bilmem vicdanımız da işte o hekim dediği de o bizim vicdanımızdır. Güzel duygularımız da var içimizde. Aklımız da beraber. İşte tekrar söyleyelim Hazreti Mevlana’nın şeyinin sözünü. Allah şey diyor. Akıl Allah’ın gölgesi. Vahiy Allah’ın güneşidir. Güneş doğunca akıl gider. Akla ihtiyaç kalmaz yani. Kaybolur. Sen diyor ki işte bir yere gidiyorsun. Bir yola gidiyorsun. Atla gidiyorsun. Önüne deniz çıktığı zaman sana kayık lazım artık diyor. Manevi âleme geldiğin zaman dünyanın vasıtaları akıl at gibidir. Seni kıyıya kadar götürür. Denizin kıyısına kadar götürür. Oradan sonra vasıtanın değişmesi lazım. Aracı değiştireceksin.
Orada deniz üstünde gidecek bir tekneye ihtiyaç var. Öyledir. Onun için. Akıl ahireti anlamak için değildir. Ahireti bize din anlatır. Din söyler. Hazreti Ali Efendimiz buyuruyor ki. İşte şey Araf suresi geldikten sonra. Vallahi diyor ölsem. Öbür dünyada cenneti cehennemi gezip gelsem.
Şimdiki bilgimden. Ne bir şey eksilir ne bir şey artar diyor. Gitmiş görmüş gezmiş gelmiş gibi inanıyorlar. Öyle inanacaksın. Acaba ahiret var mı? Bizde hesaba çekilir. Tabi. Allah yalan mı söyler kuluna? Ne söylüyorsa yapacaktır. Allah kimsede alacağını bırakmaz. Kimseye de borçlu kalmaz. Size söyleyeyim. Allah böyle bir Allah’ımız var.
Ona hamd ediyoruz. Allah Allah eyvallah. Vakti şerif. Hayır ola. Hayırlar fethola. Şerler def ola. Niyazımız indi ilahi de makbul ola. Allahu zülcelal ismi zatının nuriyle. Kalplerimiz pür nur kila. Demler safalar ziyade ola. Demi Hazreti Mevlana. Sırrı Cenabı Şemsi Tebrizî. Kerem Hazreti İmam Ali. Şefaat Muhammedin Nebi’l Ümmi. Rahmeten Lil Alemin. Hu diyelim. Hu eyvallah. Efendim hayırlı dersler. Hayırlı günler. Hayırlı geceler. Allah her türlü iyiliğe, güzelliğe nail eylesin. Bereketini ihsan eylesin bu ülkeye, bu memlekete.
Biz de ona bol bol şükredelim inşallah.
İlk Yorumu Siz Yapın