Mevlana’dan Öğütler – Prof. Dr. Emin Işık [21.02.2017]
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=Ul8PsBNQYCM.
Ahli Beyti Mustafa’nın, evladı Resulün, Ashabı Resulün, Etbaı Resulün, din, millet, memleket, vatan, ilim yoluna hizmet etmiş ve tarihe mal olmuş bütün büyüklerimizin, şehitlerimizin, gazilerimizin, yiğitlerimizin. Bir cümle Piran-ı İzam’ın ve Dervişan-ı Kiram’ın
Khasaten Mevlana Celaleddin-i Rumi, pederi alileri Sultan-ı Ulema Vahauddin Veled, Burhaneddin Muhakkı Kütürmizi, Şems-i Tebriz’i, Salaheddin-i Zerküp, Hüsameddin Çelebi, Sultan Veled Ulu Arif Çelebi ve bir cümle Çelebiyanın, Hamuşanın, Dervişanın,
diğer Hucalarımızdan, Üstatlarımızdan, üzerimizde Hakk’ı bulunan Ümmeti Muhammed’den, ana, baba, akrabi teallukatımızdan, ahirete gidenlerin, kâfesinin ruhları için, Allah rızası için. El Fatiha. Euzubillahimineşşeytü. Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbi l-adim.
Vâ Likî Yawm-i Dîni, yiyâka n-âwedü ve yiyâka n-asrâyeen. Sıraht-i Lâzîn, yâka n-âwedü ve yâka n-asrâyeen. Sıraht-i Lâzîn, yâka n-âwedü ve yâka n-asrâyeen. Tûm-egu mâra badân, şehrbâr nîst, bâ kerimân, kârhâd, üşvâr nîst.
Huzûrâ varmak için bende taqat yok deme, büyüklerle iş görmek zor değildir, gam yeme. Bir cariyeden bahsetmiştim, o hikaye devam ediyor. Cariye, dünyayı temsil ediyor. Nefsi emmarayı temsil ediyor. Onun aşığı olduğu kuyumcu, dünyanın dünya nimetlerini temsil ediyor. Herkes zaten zenginlere karşı zâf diyor.
Nefsin servete, nimete daha doğrusu zevku sefaya zâfı vardır. Onu ister. Bedenimiz onu ister. İş yapmak, iş üretmek, böyle şeyler istemez. O dinlenmek, uyumak, istirahat etmek ister. Eğlenmek ister. Ona hoş gelen şeyler, ya da ruhu yolundan alan şeyler, engelleyen şeylerdir. Onun için diyor ki, yolun zahmetlisi esasen bizi adam eder. Yani düşünün ki bir insan gece gündüz eğleniyor, içiyor, düğünlerde, derneklerde. O bu dünyadan hiçbir şey anlamaz. Aslında çile, şart, sıkıntı, elem, dert, keder, bütün bu acılar bizi pişirir. Hayata hazırlar. Bize çok ters geliyor bu söylediklerim ama aslı odur. Yani hamur fırına girmeden ekmek olmaz. Yenecek hale gelmez. Adam da öyle. Biraz yanmadan, biraz pişmeden şey olmaz.
Bir yerde işte arkadaşlarla şey ediyorduk. Bu önemli bir bahis çok. Bizi pişiren şeyler, bizi adam eden şeyler aslında çektiğimiz acılardır. Zahmetlerdir. Çile diyoruz işte o zahmetlere. Bir arkadaşa dedim ki, ya bu dedim böyle sohbet meclislerinde, hoca efendiler işte biraz dervişler falan toplanıyorlar. Hep çay içiyorlar dedim ya. Gelsin çay, gitsin çay dedim. Ayran var limonata var. Niye başka bir şey ikram etmiyorlar burada? Deyince o da dedi ki bana, bunlar dedi suyun bile çiğini sevmezler dedi. Onu pişirip de içerler dedi. Çiğlik yok bu işte. İşte aynı şey vardı ya, yoksa seni hiç kimse almaz çiğ diye.
Geçti Borun Pazar’a, Suleşe’yi, Nide’ye falan işte. En en şey şey çiğ kalmaktır. Pişmek için de biraz acı çekmek gerekir. Aşk bizi pişirir. En en güzel pişiren şey aşk acısıdır. Aşk çilesidir. Aşk ateşidir. Evet, cariyenin derdini anlayabilmek için o tabibi velinin, yani o hazık tabip, doktor geldi işte. Padişah’tan halvet istedi. Dedi ki Sultanım siz çıkın, bizi hasta ile baş başa bırakın dedi. Şimdi Hazreti Mevlana burada ayrıca usul öğretiyor. Sadece şey değil yani tabipler nasıl hareket etmeli? Hasta rahat derdini anlatabilmesi için doktor ile baş başa kalması lazım.
Yanında başka birisi olursa halini arz edemez. Çünkü bu bildiğimiz şey hastalık değil, kırık çıkık değil. Kalp kırıklığıdır. Güneş ki alemi aydınlatmaktadır.
Yürüngesinden ayrılıp biraz yaklaşacak olan her şeyi yakar kül eder. Fitne, karşılık ve karışıklık ve kan dökülmesini isteme demektir, istemek demektir. Bundan fazla da şems-i tebriziden bahsetme diyor şey. Hazreti Mevlana şems olsaydı diyor bu işin sırrını da söylerdim.
Ama diyor sen daha gençsin. Hüsameddin Çelebi’ye söylüyor. Hüsameddin Çelebi 1225 doğumludur. Demek işte 30 yaşlarında mesneviyi yazarken. O zamanda Hazreti Mevlana de işte 50 yaşının üstündedir.
15 senede yazılmıştır mesnevi. Yani şöyle söyleyeyim tabi 1250-1258’de başladı, 1273’e kadar tam 15 senedir.
Nefsi emmariyle hesaplaşma. Gıfd eyşeh halvetikün kâne ra. Bize diyor bu şeyi halveti bize bırak diyor. Nûrkün hem hişü hem bi gâne ra.
Biz diyor burada baş başa kalalım. Tabib-i İlahi ona dedi ki Padişah’ım. Akrabayı da yabancıyı da buradan uzaklaştır. Yani kapının yakınında da kimse kalmasın. Odayı tahliye ettir. Kimse koridorlarda da bulunup dinlemesin ki bu cariyeden bazı şeyler soracağım. Onun cevaplarını alacağım. Ev boşaldı. İçinde hekim ile o hastadan başka kimse kalmadı diyor. Tabib-i İlahi o hekim doktor yani. Tabib-i İlahi hastaya yavaş yavaş ve nezaketle nerelisin diye sordu. Ve her memleket ahalisinin ilacı başka başkadır dedi. Bu çok enteresan hocam anlatmıştı. Bizim doğu vilayetlerinden vanlı bir şey Ruslara esir düşmüş bir asker. Fakat tabi böyle boylu boslu yiğit bir şey genç. Onu götürmüşler sarayda hizmet ettiriyorlar. Hastalanmış bu. İşte Ruslar ne yiyorlar ne içiyorlar?
Balık, kaz vesaire falan. Hastalık bir türlü geçmiyor. Sonra oradan biraz gerçekten bu bizim doğu illerini tanıyan bir doktor şey etmiş gelmiş. Sen nerelisin demiş. Ben vanlıyım demiş. Buna demiş bol soğanlı bir bulgur pilavı pişirir falan. Hem yer karnını doyurur hem bunun müdesine iyi gelir falan.
Öyle yapmışlar bol soğanlı bir bulgur pilavı pişirmişler. Ve adam canlanmış. Bu şey olmuş bir baka yani. Çünkü onların yedikleri bize şey etmiyor yani. Adamlar eğer mideniz şey olmazsa Çinliler solucan yiyorlar. Gözümle gördüm yani şey etmiyorum iftira etmiyorum. Şeydeyiz orada çok Çinli var.
Malazya’da Ramazan’da ben makarna yiyor zannettim. Evet evet ciddi söylüyorum makarna yiyor zannettim. Bir alışveriş merkezine gittik Çinli mağazası sipariş etmişlerdi. Dedi gel buradan alalım dedi falan. Bizim İdris orada dedi bulunur dedi. Neyse gittik biz Çinli bir mağaza. Onlar da arkada böyle ileride yiyor böyle şey.
Beni gezdiren Hasan Hüseyin Şekerci. O da bizim kültür ateşe sonra da beni gezdiriyor. Çok sağ olsun yani çok şey oldu ilgilendi. Bir hafta boyunca sürekli sabah akşam benimle ilgilendi. Ondan sonra dedim ki ya bu ne yiyor dedim. Oruçsun dedi şimdi söylersem miden bulanır dedi falan.
Oradan çıktıktan sonra söyledi. Sen de onu makarna zannettin dedi o solucan yiyor. Yiyorlar yani solucan sümüklü böcek hatta şey hamam böceği falan çıtır çıtır ne bulurlarsa. Yiyorlar en makbulette köpeğe yetiyor.
Sen nerelisin dedi sordu yavaş yavaş. Rıfkı bülayemet ile yani yumuşak ve şefkat ile sevgi ile sordu.
Yahut yerine göre nezaket insanların bir kısmına Allah tarafından verilmiş bir nimettir. Seyyidül ahlak el hilmü diyor Peygamber efendimiz. Hilim yani yumuşak hareket etmek. Abi be diyor ben diyor buranın yabancısıyım diyor. Böyle yumuşak yumuşak soruyor. Abi be diyor ben buranın yabancısıyım diyor.
İşte nüfus dairesine gideceğim bilmiyorum nasıl gideyim falan diyor. Sen mecbur kalıyorsun eğer biliyorsan ona yardım ediyorsun. Çünkü şey soruyor yani böyle tevazu ile soruyor. Kibirsiz ezik bir şekilde falan. Öyle işinizin şey rast gitmesini istiyorsanız eğer böyle nezaket gösterin. Bir daireye girdiğiniz zaman da kim böyle yüzü gülüyorsa onun şeyine gidin. Onun tezgahına gidin. Suratı asık böyle sinirli yahut da böyle öfkele abusul veç diyorlar ona işte böyle. Onlara uğramayacaksın. Çünkü zaten adamın kafası bozuk. Yaptığı işi de yanlış yapar. Senin işini yaparken de yanlışlar yapar yani öyle.
İnsanın ruhunun şeyi yüzdür. Ekranı ekranı nasıl ki televizyonun ekranı içindekileri gösteriyorsa. İnsanın ekranı da yüzüdür. Cemali dediğimiz şey işte. Güzel olana Cemal diyoruz ötekine de Abus diyoruz. Evet. Cenab-ı Hak rıf sahibidir. Ve rıfkı sever. Sertlikle vermediğini de rıfk ve mülayametle verir buyurulmuştur. Hz. Musa ve Harun Peygamber aleyhisselam ikisi de Efendim ebu su ilahi olarak Firavun’u davete gittikleri sırada fe kule lehu qawlen leyyinen la allahu yetezekkeru ev yakhşâ dedi.
Sizi Firavun’a gidin ona dini teblig edin ve ona yumuşak söyleyin dedi. Şimdi Hoca Efendi birisi bir soru sormuş. Hoca Efendi de onu azarlamış. Böyle sorun mu olur falan filan diye. Adam da böyle arif birisiymiş. Ya Hoca Efendi demiş. Sen demiş Hz. Musa’dan daha büyük bir peygamber değilsin demiş. Ben de demiş Firavun’dan daha kötü bir dinsiz değilim demiş. Niye bana böyle sert konuşuyorsun? Allah Hz. Musa’ya dedi ki Firavun’a gidin fe kule lehu qawlen leyyinen ona yumuşak söyleyin diyor dedi. Sen beni niye böyle sert bir şekilde azarlıyorsun dedi. Ben Firavun’dan daha büyük bir dinsiz değilim diyor. Sen de Musa’dan daha büyük bir peygamber değilsin diye. Böyle bazen insanlar işte şey oluyor. Yani en ummadığın yerde en cahil dediğin adam öyle bir söz söylüyor ki o kendini Allah’ıma zanneden Hoca Efendi’yi de hizaya getiriyor yani. Öyleleri de var.
Gidin ona yumuşak yumuşak sözler söyleyin dedi. Olur ki nasihatı dinler yahut Allah’tan korkar onun emrini yerine getirir. Rıfkı mülayemet kalpleri celbetmek hususunda ne kadar tesir gösterirse şiddet ve sertlikte o nisbette aksi tesir yapar. Tabi Tahirul Mevlevi şerfini yapıyor yani.
Edebin en yücesine sahip olan peygamberler, peygamber efendimiz hitaben Kur’an’da fe bima rahmeti minallahi lintelehum diyor. Allah senin kalbine yumuşaklık ihsan etti de onlara merhamet ettin, yumuşaklık gösterdin diyor. Şeyden o Uhud Harbi’nde ok yerini terk edip gidenlere onlar tabi şey istedi yani bir Uhud Harbi’nde bizim yenilmemize sebep oldular. Okçuların bulunduğu tepeye peygamber efendimiz buradan ben size emir vermedikçe burayı terk etmeyeceksiniz dedi. Ona tembih etti. Olacağı biliyor gibiydi tabi sanki. Sanki değil tabi elbette. Onun kalbine bir şey doğdu ki dedi ki ben size burayı terk edin diye vermiş. Fakat tabi düşman bozguna uğramış gibi yaptı kaçtı. Müslüman ordusu onları kovalamaya gidince dediler ki bizim işimiz bitti biz kime atacağız bu okları. Halbuki arkadan şey vardı Suvari vardı müşrik ordusu yani Mekke ordusunun. Bu sefer onlar yerini terk edince arkadan sardılar kuşattılar.
Bunlar da geri döndüler iki kuvvet arasında Uhud’da çok zayiat verdik. 70 küsür şehit verdik orada. Peygamber efendimiz dağa kaçtı. Ondan sonra şey oldu. Hacda hacca gidenler Medine ziyaretinde Uhud şehitliğini ziyaret ederler. Şehitlik orada duruyor ama tarla haline getirdi Suvidiler orayı. Bunlar çok aptal bunlar. Hiç sevmiyorum inanır mısın?
Hiç ne tarihleri var ne medeniyetleri var ne ölüye ne diriye hiçbir şeye hürmetleri saygıları yoktur. Çöl bedavi böyle vahşi insanlar. Bakmayın siz öyle ciplerde altından şey yaptırıyor işte manyak. Tuvalet musluğunu altından yaptırıyor o kadar işte bildikleri o kadar yani. Görmemiş.
Öyle işte şeyden kuvvet altından kuvvet yaptırıyor onlar. Sanki bir şey değişecekmiş gibi. Öyle. İşte onlar Peygamber efendimiz onlara karşı merhametle davrandı. febime rahmeti minallâhi lintelehum. Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara diyor yumuşak davrandın. Yoksa onlar idamı hükmetmişlerdi. Bir ordunun hezimetine sebep oldular İslam ordusunun. Hepsinin cezası idamdı aslında. Yani Peygamber efendimiz onları şeye verseydi Divanı harp’a. Divanı harp’da verilecek karar onlar için idamdı. Ama yine de affetti onları. Sordu tabi şimdi yumuşaklığı anlatıyor şimdi burada. Yani yumuşakça sordu derken bak neler çıkıyor. O şehirde kime yakınlığın vardır dedi. Yani akrabaların kimlerdir? Komşuların, akrabaların ne iş yapardın? Akrabalığın ve bağlılığın kime ve neyidir? Hakimi ilahi bunları sormakla beraber elini cariyenin nabzına koydu. Hem bir taraftan soruyordu hem de böyle nabzını tutuyordu. Koydu ve feleğin cevri cefasından birer birer sual etti. Ne yaptın, nerede çalıştın, neler hangi işleri yaptın? Diyerek böyle soruyor. Bir kimsenin ayağına diken batınca onu dizinin üstüne kur.
Ne demek? İğne ucuyla dikenin başını arar. Diken çıkarmayı, ayaktan diken çıkarmayı. Bu bizim çok yaptığımız, köydeyken hep batardı ayağımıza. Gelirdik annemiz çıkarırdı onu.
Zaten çoğu zaman köyde yalın ayak yürüdüğümüz için ayak altı nasır bağlamıştır. Öyle gelir onu böyle hafif hafif incitmeden o diken kırılır içinde, kalır. İğne ucuyla dikenin başını arar. Bulamazsa diken batan yeri tükrüyle ıslatır. Diken batan yeri tükrüyle ıslatır, yumuşatır yani orayı. Ayağa batan diken böyle güç bulunursa, gönüle batan diken nasıl bulunur diyor. Onu söyleyecek hadreti Mevlana. Gönüle batan dikeni nasıl çıkaracakmış şimdi? İşte ona tabibi hazık diyor, tabibi ilahi diyor. Onun cevabı da o hastayı konuşturmakla derdini dökecek, o gönlündeki şeyleri ferahlatacak. Mesela işte günah çıkarma vardır katoliklerde, kristiyanlarda. Gidiyor, bir nevi pişmanlığını oraya arz ediyor. Hiçbir şey olmasa bile, ondan sonra da ben de seni affettim diyor.
Onu tabi bizim kafamız almaz, bizim kafamız almaz. Suç kime karşı işlenmişse özür ondan dilenir. Sen Allah’a karşı suç işleyeceksin, günah işleyeceksin, haram olan bir şey yapacaksın, Allah’ın yasakladığı bir şey yapacaksın. Papa seni affedecek, yok öyle bir şey. Suç kime karşı işlendiyse özür ondan dilenir.
Allah’ım beni affet diyeceksin. Ama bunun o af tarafı ayrı, orası biraz sakat. Fakat o suçu işleyen adam derdini böyle dökmekle anlatmakla biraz ferahlanmış oluyor yani. İçini dökmüş oluyor. Onun psikolojik olarak şey var, faydası var ona.
Hakan diyor ben günah işledim ama içimde de böyle düğüm gibi kalmadı, gittim diyor papaza anlattım. Hiç olmazsa içimi boşalttım falan. Psikolojik olarak onun şeyi bir nevi o tedavidir. Ama Allah’a karşı işlenmiş olan suç Allah’tan tevbe edilerek affedilir. Hiç kimsenin kimsenin yerine başkasına işlenmiş suç. Sen bana karşı suç işliyorsun, gidip Ahmet’ten özür diliyorsun.
Yok böyle bir şey. İşte diyor ki ayağa batan diken böyle güç çıkarılırsa, gönüle batmış olan diken nasıl çıkarılır? Bunun cevabını ver. Eğer gönüldeki dikeni herkes görebilseydi, gamların, kederlerin bir adama galabe çalması nasıl mümkün olurdu? Onu çeken bilir diyor o acıyı. Bazı insanlar daha hassastır, bazı insanlar aldırmaz. Bir kısmı da artık alışmıştır, kaşarlanmıştır o bakımdan. Yani bu herkes aynı söz, herkeste aynı tesiri bırakmaz. Bir de söyleyenin tabii şeyi önemlidir. Sevdiğinden bir kötü söz işittiğin zaman daha çok üzülürsün.
Ya ben bunu böyle bilmiyordum, beklemiyorsun çünkü. Öyle. Mesela biri bir merkebin kuyruğu altında bir diken koyar, merkep onu nasıl çıkaracağını bilmez. Başlar antuzlamaya, sıçrayıp şey etmeye, aşağı doğru tekme atmaya başlar. Ama bir türlü çıkmaz o.
Bazı diyor şeyler, sıçradıkça da diken daha ziyade batar. Akıllı bir adam lazımdır ki o dikeni çeksin çıkarsın. O dikeni çıkaracak hekim, o dikeni çıkaracak hekim, üstat idi. Elini gezdiriyor, taraf taraf tecrübede bulunuyor.
Hala hala nabzını bırakmıyor, tutuyor işte şehirleri soruyor. Hekimin el gezdirmesi, muhtelif suallerle cariyenin derdini yoklaması demektir. Hikaye yoluyla ve cariyeden dostlarının halini sordu. Yani kimleri seviyorsun, kimleriyle düştün, kalktın, neler yaptın, kimleri tanıyorsun diye böyle. Konuşur, sohbet ediyor, bir taraftan da nabzını tutuyor. Cariye memleketine, efendilerine, hemşerilerine dair hekime açık yani izaha muhtaç olmayacak şekilde hikayeler söylüyordu. Hakim bir taraftan cariyenin hikaye söylemesine kulak veriyor, bir taraftan da onun nabzına ve nabzın atışına dikkat ediyordu.
Hastanın nabzı hangi isim söylendiği sırada hızlanırsa, cariyenin dünyada canının ne kadar istediği anlaşılıyordu. İşte sordu şimdi dedi ki, cariye dostlarını ve memleketini saydıktan sonra başka bir şehir ismini söyledi. Hekim memleketinden nasıl çıktın dedi. Evvelce hangi şehirdeydin diye sordu. Cariye bir şehir adı söyledi ve geçti. Yüzünün rengi ile nabzının hareketi hiç değişmedi. Efendilerini ve şehirde bulunanları birer birer anlattı ve tuz ekmek yediği yerleri söyledi.
Memleket memleket ev ev hikaye ettiği halde ne nabzı hızlandı ne de yüzü sarardı. Hekim tatlı bir gülümseme ile semer kantlı birinden soruncaya kadar cariyenin nabzı tabi bir surette ve zararsız bir şekilde hala normal şekilde atıyordu.
Fakat semer kanttan sorunca nabzın hareketi başkalaştı arttı hızlandı. Cariyenin yüzü kızarıp sararmaya başladı. Çünkü semer kantlı bir kuyumcudan ayrılmıştı.
Hakim-i ilahi birçok sual ve cevaptan sonra cariyenin semer kantlı bir kuyumcudan ayrılmış sevdiği o kuyumcunun ayrılığıyla tutuşup yanmış ona aşık olduğu anlaşıldı. Yani mürşidi Kamil terbiyesine aldığı salikin nefsindeki heva ve heves ibtilasının nevini keşfetti.
Keşfetti. Neye en çok değer veriyor? Bu dünya nimetlerinden, dünya malından en çok zaafı, en çok istediği sevdiği şey nedir? İşte evvela onu tespit edeceksin. Bir tarikata giderken mürşidin ilk vazifesi o adamın zevkini heyecanlıdır. Ben diyor her şeyden geçerim ama fenerbahçelikten geçmem diyorlar. Onun da sevdası odur fenerbahçe taraftar oraya.
Diyor ki bir kısmı altına aşıktır paraya tapar bir kısmı bir aşkı sevgilisi vardır. Ya da çocuğuna tapar. Geç olmuştur çocuğu onun üstüne titrer durur sanki kendisi yaratmış gibi. Allah’ım bu senindir. Çocuğu bile fazla Allah’tan fazla sevdiğin zaman Allah kıskanır.
Onu söyleyin. Kendi öz evladını bile Allah’ım bu senin nimetin deyip onu Allah’ın ihsanı olarak seveceksin. Allah’ın nimeti olarak seveceksin. Benimdir diye sevdiğin zaman onu senin başına bela eder. Onu da söyleyin yani. Bu çok önemli bir şeydir. Ben çok da rast gördüm yani birkaç tane. Mesela bizim Allah rahmet eylesin vefat etti. İsm-i lazım değil. Çok geç yaşta böyle 50 yaşına doğru bir çocuklar oldu. İşte bu çocuk başvekil olacak falan daha iki yaşındayken. Çocuk aslında bir buçuk yaşında konuşur hatta bir yaşında konuşur anne baba falan demeye başlar. Dişi çıktıktan sonra bu dört yaşında konuşmaya başladı. Gerizekalı olduğu belli yani şimdi. Oldu mu? Evet. Ama onun gözünde babanın gözünde o cihana bedel. Ondan sonra çocuk şey olmadı yani. Ne okuyabildi ne şey oldu falan. Amerika’ya gönderdiler başka yerlere gönderdiler. Yok şimdi canım şimdi yani hiçbir eğitim aptal zeki yapamaz öyle bir şey yok. Ama çok zeki birini eğitimle aptal yapabilirsiniz. Bu gayet mümkündür şey değil yani. Bu da şey denilmiştir yani şey değil böyle. Aptal yani şey doğmuş gerizekalı doğmuş birini. Dünyanın en büyük okulunda kime verirseniz verin. O gerizekalıdır artık. İşte kaz gider belki yahut işte basit işleri yapar. Telefona bakar onun vazifesi var. Ama yok bir tanesi vardı şey oldu. Yine bir şey iddialı bir adam. Benim oğlum hukukçu olacak Ebu Hanife’den daha çok fıkıh bilecek falan. Böyle Ebu Hanife’den daha üstün olacak falan diye. Sonra aklını kaçırdı şeye verdiler onu. Bakırkaya akıl hastanesine yatırdılar falan. Kendisi pisliğiyle oynuyordu böyle onun için. Öyle Ebu Hanife. Allah verir. Sana ne? Allah’ın verdiğine şükredeceksin. Allah’ım sen bunu ihsan et.
O verilen çocuğu sen iyi yetiştirmekle mükellefsiz. Hocanın şeyini getireceğim size okuyacağım. Çocuklar bizi affedin diyor zaten hocam. Allah sizi bize diyor melek gibi diyor. Günahsız olarak. Hiçbir kötülük hiçbir şeytanlık bilmeden diyor sizi bize emanet etti. Biz size yalanı öğrettik hileyi öğrettik. Sizi şeytan haline getirdik diyor. Çocuklar bizi affedin diyor.
Biz sizi Allah’ın yarattığı bize verdiği gibi diyor. Allah’a şey edemedik teslim edemedik. Sahibine ihanet ettik. Yaratana ihanet ettik diyor. Öyle bir eğitimimiz var maşallah. Meleği şeytan haline getirir yani. Böyle. Öyle cemiyet işte. Televizyonlar bir taraftan, cemiyet bir taraftan. Sokak bir taraftan, okul bir taraftan. Böyle böyle.
Mürettin Topçuoğlu Allah rahmet eylesin hocam. Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük sosyolog, en büyük filozof. Ahlak davası üzerinde çalıştı. Bütün hayatı işte 66 yaşında vefat etti. Bütün hayatı ahlak davası üzerine varmış. Bunun 25 senesini çık. 40 senesi demek ki. Ahlak davası üzerine. Ömrü orada şey etti. Eğer diyor bir yerde esnaf diyor işini iyi yapmıyorsa suç öğretmenindir diyor. Memur rüşvet alıyorsa suç öğretmenindir diyor. Evet tabi tabi. Ama şimdi tabi mesele şey yani insan olabilmek, ahlak sahibi olabilmek, kendi sorumluluğunu bilmek bütün bunlar işte tasavvufun meselesi. Tasavvuf felsefe değildir. Tasavvuf Allah’a layık kul olma çabasıdır. Yaratana layık kul olma çabasıdır. Yalandan, riadan, hileden, ondan sonra bir takım kötülüklere, iptilalardan, kötü alışkanlıklardan uzaklaşıp kendini hakka, hakikata adamak demektir. Tasavvuf budur. Peygamber, peygamberin hayatını örnek alıp onun izinden gitmektir başka bir yol yok. Bütün olanlar, bütün hakkı bulanlar, peygamberin izinden gitmişlerdir. Bir milim ayrılmamışlardır. İşte yine geçen Salı günü şeydeydik. Adapazarı’nda. Dediler hocam bize bu dört kapıyı anlat. Dört kapı dedikleri iş de şeriat, tarikat, marifet, hakikat.
Bunlar zannediyor ki yan yana duran kapılardır. Ondan da geçebilirsin, ondan da geçebilirsin. Bunlar iç içe kapılardır. Öyle mi? Evvela şeriatın kapısından geçeceksin. Ona onu, ondan sonra tarikatın kapısından, ondan sonra marifetin kapısından geçeceksin. Ondan sonra hakikati bulacaksın. Bunlar iç içe olan kapılardır.
Birine takıldın mı zaten orada kalırsın. Tasavvuf da, tarikat dediğimiz şey de seni geliştirmek içindir. Manen geliştirmek içindir. Şeriat görünen şeyleri sana öğretir. Nasıl abdest alacaksın, nerede, hangi tarafa döneceksin, kıbleyi öğretir. Abdest öğretir, namazda nasıl duracaksın, elini nasıl bağlayacaksın.
Buna kıyamda neler okuyacaksın, secdede ne söyleyeceksin bunları öğretir. Bu şeriatın vazifesi bu. Ama içini nasıl temizleyeceğini o hakkında söylemiş. Onu da sana tarikat öğretir. Sen dışını hakka yönelt, içini de yönelt. Şimdi içi bir sürü şeyle, dışıyla uğraşıyor.
Allah akıl fikir versin, hepimize. Zor iş. Bir sigarayı terk etmek kolay mı zannediyor. Hocam diyor alıştık diyor, kaç defa denedim diyor, iki ay içmedim diyor, sonra yine içtik diyor. Ben babamdan biliyorum, 30 defa sigarayı terk etti. Hoca efendi bu sesine zarar ediyor. Gençlikte zarar etmiyor tabi. 40 yaşından sonra ee diyor.
40 yaşından sonra ses, babamın sesi çok güzeldi. Hatay’ın en meşhur hafızlarındandı. Hoca Şemsettin efendi. Ezan okuduğu zaman komşu köyden duyarlardı. Benim sesimin üç katı. Öyle bir ses, Allah vermiş. Şimdi ama üç paket sigara içiyordu. Evet sigaradan gitti. Babamın vefatına kadar sigara içenlere kızıyordum. Şimdi acıyorum artık.
İntihar, resmen intihar. Şunu terk et diyorsun, edemiyor işte. Yani zararlı olduğu belli bir sigarayı terk etmek için ne kadar mücadele ediyor. Kolay değil. Nefsi emmari alışkanlıklarından kurtulacak. Yalan söyleme, sahtekarlık yapma, riyakarlık yapma ama alışmışsa nasıl yapacak. Beş defa hacca gidiyor, yine gelip yalan söylüyor. Kolay mı zannediyorsunuz? Yani riyakarlık yapıyor, sahtekarlık yapıyor, hile yapıyor. Niye hacca gidip geliyorsun öyleyse, niye namaz kılıyorsun, niye oruç tutuyorsun? En eğitici şey oruç durasında. Bizi en türlü şey, çünkü halal olandan da uzak duruyorsun. Yemekten, içmekten, helallardan da fedakarlık yapıyor.
Zaten o ayette hemen arkasında söylüyor. Kütübe aleyküm usıyamü kemâ kütübe alellezine min kablikum lâ aleykum tettaqun diyor. Takvaya erişmenin en kestirme yolu oruçtur. Onun için bütün tarikatlarda perhiz verirler, oruç verirler. Haftada iki gün oruç, peygamber orucu. İşte öyle bulunur iş. Neyse.
Hekim ilahi dediğimiz o hazık hekim konuşturdu, konuşturdu. En sonunda hastalığı yakaladı. O hemşire, o hemşire dediğimiz şey bizim nefse emmâremiz. O kuyumcuda dünya nimetleridir. Altın, servet, nimet. Evet. O hekim o hastadan bu sırrı anlayınca, o derdin, o belanın aslını ve sebebini bulmuş oldu.
Hekim kuyumcunun mahallesi hangi yoldadır diye sordu. Cariye’de köprü başında, Katfer mahallesinde cevabını verdi. Hekim Cariye’ye hastalığının ne olduğunu anladım. Seni çabucak bu hastalıktan kurtarmak için himmet göstereceğim dedi.
Ve şu nasihatları da ilave etti. Sevin, düşünmekten vazgeç. Muradına ereceğine emin ol. Sana yağmurun çemene yaptığını yapacağım. O sevdiğin kuyumcuyu alıp buraya getireceğim dedi. Yani sana adeta yeniden hayat vereceğim. O sevdiğine kavuşacaksın dedi. İşte aşk, bu dünya bir, dünya aşkıdır.
İşte şey, Hüsamettin, şeye, Burhaneddin muhakkıgı tirmizi, Hazreti Mevlana’ya diyor ki, ona el verdiği zaman esas irşad için vazife verdiği zaman, diyor ki, bir genç bir kıza aşı olur. İster, çok yanar, içi yanar, sevdaya düşer, kara sevdaya tutulur. Fakat o kızı ona vermezler diyor. Sonra başka birisiyle evlenir ama,
o ilk aşkını, o sevdasını ömür boyu hiç unutmaz diyor. Evet. Dünya aşkı böyle olursa diyor, Allah aşkı nasıl olur? Onu sen artık düşün diyor. Dünya aşkı böyle olursa, Allah aşkı nasıl olur diyor. Allah aşklarının, hakiki mürşidlerin, işte o davasını diyor, senin kendin kıyas et diyor. Öyle.
Onun için, kalbin sırrını, kalbin sırrının mezarı olursa, muradın çabucak husule gelir. Yani, sırlarını söylemezsen, onu içinde saklarsan çabuk murad eylersin. Sağa sola duyurursan, iş zorlaşır. Bir söz kesilecekmiş, o da şeyden Kenan Rufai Hazretlerinden, iki tanıdığının birisi kızı, birisi oğlu, işte onu şey edecekler. Demiş ki, falan filanı filanı davet edin, falan demiş hiçbir şey söylemeyin falan. Niye efendim demişler, o kızın teyzesi.
O demiş fesat ehlidir, bunu duyarsa bu işi bozar demiş. Kıskanç, kıskançtan saklayacaksın her şeyini. O demiş çok kıskanç birisi, hiç zevk için bozuyor, Allah için bozuyor. Olmasın diyorlar, rahatsız oluyor. İşte o kıskançlığı anlatıyordu zaten şey, Yenişehir-i Lavri’nin bir kitabı var,
hastalıklar, ruh hastalıkları diyor, öyle aşağı yukarı iki yüz, iki yüz beytlik bir şey. Hasedi anlatıyor, hasud diyor, el hasud, la yasud diyor Araplar. Hasetçi hiçbir şeyden mutlu olmaz. Komşunun eşeğinin iki olmasını istemez. O bir şeyde var, Ahmediye Muhammediye de var. Hazreti Musa demiş ki, ya Musa demiş işte, benim demiş bir merkebe ihtiyacım var, odun taşımak için, sırtımda odun taşıyorum, yaşlı bir kadın mahalleden. Demiş ki, tura gidiyorsun, Rabbime su dua et diyor, bana bir eşek ihsan etsin diyor merkep, onunla odun taşıyım, sırtımda odun taşımaktan kurtulayım diyor. Ya Rabbi diyor, Hazreti Musa, o ben diyor, sana gelirken o işte bizim komşu diyor falan kadının,
bana ne söylediğini sen biliyorsun diyor, onun dileğini sana arz ediyorum diyor. Cenab-ı Hak’tan Hazreti Musa’ya vahiy geliyor, diyor ki, komşunun bir eşeği var, eğer o komşunun eşeğinin iki olmasına razıysa, ben de ona bir eşek vereceğim diyor falan. Geliyor şeyde, Hazreti Musa dönüşte,
diyor ki, ben senin dileğini şey ettim, Cenab-ı Hak’ka arz ettim, Tur dağında, ama bir şartla sana merkep verecek diyor. Nedir o diyor? O komşunun, senin komşunun bir merkebi varmış diyor, evet diyor, var diyor. Eğer diyor, onun bir merkep sahibi daha olmasına razıysan, sana bir merkep verecek diyor. Hayır istemem, istemem diyor,
ben onun bir tanesine dayanamıyorum, iki tane olursa ölürüm, çatlarım diyor falan böyle. İşte böyle kıskançlığı anlatıyor işte böyle yani. Şimdi vardır öyle insanlar, işte çiğ, Allah’a teslim olmamış, Allah’ın verdiğine kanı olmamış, kanaat sahibi değil, Kenan Rufay da öyle, o çok kıskançtır demiş, bu işi zevk için bozar demiş, araya girer fesat sokar falan,
kızın da yakını teyzesi demişler efendim, o da bulunsun yani, akraba söz kesiliyor falan. Öyle, El hasutla yasut, yeni şehir lavni de şöyle diyor, biri kar eylese Hindistan’da, o zarar dide olur, Sudan’da diyor. Sudan’daki bir tüccar, Hindistan’daki bir tüccarın çok kar ettiğini öğrenirse, bu diyor Sudan’da, onu öğrenir, öğrenme çatlar. Sudan nerede, Hindistan nerede? Kıskançlığı anlatıyor, yani kıskançlık çok kötü bir şeydir, Allah korusun, Allah uzak tutsun, içimizde varsa da Allah alsın. Allah herkesin, Rabbül alemindir o, kime ne layıksa onu veriyor, layık olmayana da veriyor, merak etmeyin, o bir imtihandır, bütün verdiği nimetler imtihandır, verilen bütün nimetlerden sual olacağız, hesap vereceğiz, hiçbir şey yok. letus elunne yavme izin anin naim diyor, elbette hesaba çekileceksiniz, letus elunne, hem de şey de teki dile, yavme izin o günde yani mahşer gününde anin naim, bütün nimetler, naim nimetin çoğuludur, evet, bütün ve Allah verdiği bütün nimetlerden hesap sual olacaktır.
en kötü cimrilikte, bildiğini öğretmemektir, para sadaka vermemek, zekat vermemek falan değil, bildiğini öğretmemek en büyük cimriliktir, en kötü, bakil diyor zaten, evet, hazreti peygamber buyurmuştur ki, her kim sırrını gizlerse, muradına çabuk erer, evet, bu hadis şerifi almış zaten buraya, hazreti Mevlana, ne diyordu, şey bir İranlı bir şair, dostuna sır söyleme, o da söyler dostuna diyor, evet, evet, dostuna sır söyleme, ama bunun Farslı şiir şeklinde şeyi vardı, ama manası bu, onun da dostu vardır, o da söyler dostuna diyor, o odaki de söyler, zaten eğer bir şeyin çabuk duyulmasını istiyorsan, aman kimseye söyleme diyeceksin, evet, evet, çünkü, çünkü, sır olarak söyle, hemen o gün bütün mahalleye dağılır, bunu kimseye söyleme, ha aramızda kalsın dediğin zaman,
o tamam demek ki o uyanıyor, öylece, sudurul ahrar, kuburul esrar demiş, aslında büyüklerin kalbi, ariflerin kalbi,
sırların mezarlığıdır, çok onlar dertli insanlarla görüşmüşlerdir, herkese yardım etmişlerdir işte, çok şey bilirler, çok bütün herkesin sırrına vakıf olurlar ama, onlar mezara gömmüş gibi o bildiklerini söylerler, sırları şey ederler, mezara gömmüş gibi kimseye söylemezler, esas büyüklük odur, sır da bir emanettir, sudurul ahrar, büyüklerin kalbi, gönlü, kuburul esrar, sırların mezarıdır, büyük, büyük, büyüklük oradadır işte, hür olanların kalbi, esrar mezarlığıdır, sırların mezarlığıdır, mesela ne ima bu da bir, kelam-ı kibar diyoruz, büyükler büyük sözüdür,
kabre konulan bir ceset orada nasıl gömülü kalırsa, hür insanların kalbindeki sırlar da, o suretle gönüllerinde gizli kalır. İkinci beytte, hacetlerinizin husule gelmesi için, sır saklamak hastasından yardım talep ediniz, çünkü nimet sahibi olan her kimseye haset edilir, yani sırları söylemeyin, her iyi şey kıskanılır, nimet sahibi olan herkese haset edilir, o kıskanın konusu haline gel, hadisine telmin eylemiştir, bu da hadisi şeriftir, gidişin, üstür, zahabeka, vazihabeka, vamazhebeka diyor, burada onu da almış, sakla diyor, paranı, zahabeka, zahap altın demektir, paranı sakla, ne kadar paran olduğunu kimseye söyleme yani, vazihabeka ve gideceğin yeri, ve mezhebeka ve mezhebini söyleme, karakterini açığa vurma,
diyor ki işte birisi de şey söylemişti, çocuklar yaptıkları işi, yaşlılar yapmış oldukları işi, deliler de yapacakları işi söylerlermiş, çocuk, çocuğa ne yapıyorsun diyorsun, işte evcik oynuyoruz diyor, o anda ne yapıyorsa çocuk onu söyler, yaşlılar da işte askerlik hatıralarını anlatırlar,
yapmış oldukları şeylerden bahsetti, hacdan, askerlikten falan, çocukluktan, mektepten, okuldan, onların hatıraları konuşurlar, deliler de yapacakları işi konuşurlarmış, evet, zevkli oluyor değil mi? Yani bizi anlatıyor, bizi, insanı anlatıyor işte, burada şey yok, hep bildiğimiz şeyler ama işte bu, Hz. Mevlana budur, zaten şey öteki kitaplardan farkı budur, seni diyor yolda giderken Hz. Mevlana, koluna girer, üç beş adım sonra Allah’la yüz yüze gelirsin diyor, böyle, fıkra gibi, işte hasettir, fesattır, şeyle böyle gider, üç dört adım sonra diyor, Allah’la ilahi hakikatlerle yüz yüze getirir seni diyor, bu başka bir metod, müfessirler de ayeti alırlar,
başlarlar ayeti tefsir etmeye, gittikçe Allah’tan da uzaklaşırsın, ayetten de uzaklaşırsın, artık kendi bildiklerini anlatmaya başlarlar, işte fi zilalil kuran da öyledir, Allah rahmet eylesin, Seyyid Kutub böyle yazmış, içine sosyoloji koymuş, kendi bildiklerini koymuş falan, ayet nerede kaldı? Ta tepenin arkasında kaldı ayet, öyle, işte müfessirlere tam ters metodur, Hz. Mevlana’nın metodu,
hayatın içinde, pazar yerinde sen giderken koluna giriyor, üç dört adım sonra seni doğrudan doğruya Allah’la yüz yüze getiriyor, hakikatle yüz yüze getiriyor, öteki de hakikati açıklayacağım, anlatacağım derken, başka şeyler anlatmaya başlıyor, ne hakikati, hakikati de unutuyorsun, Allah’ı da unutuyorsun, o ayeti de unutuyorsun, ya bu neyi anlatıyorduk falan diye, evet, farklar var işte böyle,
sır saklamanın lüzumunu bildirdikten sonra Hz. Mevlana, bunun faydası olacağına da, temsil için, bunun ne kadar faydalı bir şey olduğunu anlatmak için de bir şey söylüyor, tohum toprak içinde kalıp da bir müddet geçince, onun sırrı, bostanın yeşermesi olur, bereket olur diyor, işte o toprağın altında diyor,
sır saklanmamış olsaydı o tokum, bahçe olmayacaktı diyor, onun bereketi sonradan hasıl olur, sır saklamanın bereketi, aynen yere atılan tokumun bereketi gibidir diyor, evet, tokum toprak içinde kalıp da bir müddet sır saklayınca, sonradan bostan olur, yeşerir,
bereket meydana gelir. Altın ve gümüş gizli bulunmasalardı, maden içinde nasıl terbiye bulurlardı? Altın da hiç bir zaman böyle kümhe şeklinde değildir. Bakır madeninin arasındaki böyle ince filizler şeklindedir, ince böyle damarlar şeklindedir, bir şeyde, toprak altında,
böyle kümhe şeklinde toprak şey değildir. Ama öteki şeyler aşağı yukarı külçe halindedir, yani böyle tuz mesela öyledir, kaya tuzu dediğimiz. Altın ve gümüş nedir? Güneşin terbiyesiyle renk almış topraktan ibaret, onun da asıl topraktır ama diyor, o altın olmuş sonradan. O halde halis altından taç yaptıran kimsenin toprak başına olmuş demektir. Hulasa önce gizli kalan şey sonunda istenilen şekilde bereket ihsan eder sana. Başında gizli tut, sonradan da onun ne kadar faydalı bir şey olduğunu, nasıl büyük bir nimet olduğunu anlarsın diyor. Bu da bir misal tabi. Hekimin vaatleri ve lütufları o hastayı korkudan emin kıldı. Bir defa moral buldu. İştaha açıldı, yemek yemeye başladı. Güven aldı. İşte Mecnun’u hep Leyla Leyla diye çölde dolaşıyor, babası akşam adam gönderip bulup getiriyor falan, evladım bu böyle olmaz, böyle yaşanmaz falan, Leyla gitmiş, çekmiş gitmiş.
İşte gidiyor şeye, onların çadırları kurup işte göçebe devrin aşk hikayeleri bunlar. Fuzuli de öyle diyor zaten. Aşıkı sadık menem, Mecnun’un artık ancak adı var diyor. Ben diyor, hakiki aşık benim diyor. Mecnun ün yapmış, şan yapmış ama diyor ben esas hakiki Mecnun benim diyor. Aşık benim.
İşte Mecnun’u tutmuşlar, bakmışlar çaresi yok. Demişler bunu hacca götürelim, orada Kabe’de dua edelim. Allah bunu bu beladan, bu hastalıktan kurtarsın artık. Leyla Leyla nedir bu ya falan. Götürmüşler. İşte babası kardeşleri, yakın arkadaşları falan kafile halinde.
Babası demiş ki gidin bakayım o şeye yapışmış Kabe’nin örtüsüne Mecnun dua ediyor. Gidin demiş ne diyor, kulak verin de anlayın bana bilgi verin falan. O yakınlarından birisi yaklaşmış kulak vermiş böyle. Allah’ım aşkımı arttır, Allah’ım aşkımı arttır diye dua ediyormuş. Onlar onu oraya kurtulsun için getirdiler.
O da orada işte aşk budur öyle. Allah da kabul ediyor tabi yani bu duayı. Niye kabul etmesin ki? Vaatler vardır ki hakiki olduklarından kalbe itmina verirler. Bu adam teselli vermek için mi bu sözleri söyledi yoksa
hakikaten inanarak mı söyledi? Yine vaatler vardır ki mecazi yani yalan bulunduklarından insanın şeyini sıkıntı verir diyor, tasa getirir. Bu adam beni kandırmak için böyle söyledi diyorsun. İnandırıcı olmuyor. İnandırıcı olan vaatler seni rahatlatır, huzura erdirir.
Ama inandırıcı olmayan şeyler yine bildiklerini söyledi diyor işte. Geçer gidersin. Zaten bu böyledir der. Kerem sahiplerinin vaadi seyyar bir hazine ve cari bir nakit gibidir. İyilerin vaatleri diyor. O söz verince çünkü sen inanıyorsun ki o sözünü tutar.
Naahil olanların vaadi ise yalancıların yani vaadi infaz ve icra edilmediği için hiçbir zaman yerine getirilmediği için bu söz verir ama verdiği sözü yapmaz diyorsun mesela. O sana hiçbir şey değil. Yalan vaat kalp akça gibidir demiş hazreti Mevlana. Geçmeyen para gibi kalp akça. Akça. İnsan ya ettiği vaadi tutmalı yahut yapamayacağı şeyi vaatte bulunmamalı. Ona biz tilkinin adağı diyoruz. Tilkinin adağı. Nasıl olmuş? Tilki şey kuyusuna düşmüş. Buğday kuyusuna. Eskiden buğdayla şey edilirdi. Toprak kazılır, çukur kazılır böyle kuyu şeklinde. İçine saman konur. Buğday oraya konur.
Bu silolar falan filanlar yoktu o zaman. Fazla olduğu zaman mahsul koyacak yer yoktur. O öyle saman konur. Üstünü de yine sapla samanla falan kapatırsın. Bir şey olmaz. Hiçbir şey olmaz. Yağmur girmez o şeylere. Tabii o çıkarılır. Kış başlamadan işte kış başında falan. Orası çukurdur. Orası tilki düşmüş.
Kuyuya, şukura. Bu taraftan çıkamıyor, bu taraftan çıkamıyor falan. Demiş ya Rabbi ben çok günahkarım. Çok tavuk çaldım kümestlerden falan. Demiş eğer beni buradan kurtarırsak tavuklara kırk çuval yem adayacağım demiş falan. Şimdi böyle işte olmayacak bir vaat de adakta bulunuyor şimdi. Sonra tabii yağmur yağmış su dolmuş. Yüzmüş çıkmış. Şimdi Temmuz, Ağustos gelmişti. Harman Vakti gelmiş falan. Değince tilki demiş ki ya Rabbi sen bilmiyor muydun ben çiftlik ağa suyu muydum demiş. Ben kırk çuval buğdayı nereden bulacağım demiş falan. Şimdi rahmetli babam bunu anlatırdı. Böyle olmayacak birisi. Mesela şimdi fakir adam bir diyor cami yaptıralım falan.
Tamam içinden geliyor belki ama o bir cami yaptırmak yahut köprü yaptırmak, okul yaptırmak. Öyle ufak paralarla böyle bilmem işçi maaşıyla falan olacak şey değil tabii. Onun için yapacağın şeyi tutacaksın. Ben amcam oğlunun hanımı bir sene uğraş tutacağım demiş. Senin gücün yeter mi bir sene?
Hiç kesintisiz 365 gün. Oruç tutmaya kalkmış falan. Böyle yapamayacağın adagı adam yiyeceksin. Yazık olur. Buna babam tilki adagı derdi. Allah rahmet eylesin. Böyle birisi böyle fazladan ipin ucunu kaçırır da fazla adak yaparsa babam da derdi ki tilki adagıdır diyor. Yani bu haddini bilmek meselesidir. Hududunu bilmek. Ayağını yorganına gözü oturtacaksın. İbadette de öyle. Dünya işlerinde de öyle. Hepsinde öyle. Ölçülü olacaksın. Hesaplı kitaplı olacaksın. Sözünü de ölçüp biçip söyleyeceksin. Paranı da ölçüp biçip kalmayacaksın. Ve atlarını da ölçerek biçerek konuşacaksın. Öyle kafadan atıp da sallamak yok. Öyle olduğu zaman zaten inandırıcı olmuyor.
İşte ondan sonra o veli hekimin hastalığı teşhis edip Padişah’a arz etmesi. Bu bir başlık zaten vakitte doldu. Geldi. Haftaya da inşallah bundan sonra olacak olay. Haftaya değil. Aynı şekilde 21’inde. Mart’ın 21’inde. Salı günü. Evet ayda bir hafta. Ayda bir zaten bu bizim dersimiz. Biz haftaya diyoruz da alışmışız. Efendim ama yok o Balaban’daki program ayrı. Burada ha biz başındayız bu iş. Her yer için evet. Evet. Allah Allah eyvallah. Vakti şerif hayrola. Hayırlar fethola. Şerler def ola. Niyazımız indi ilahi de makbul ola. Allahu zülcelal ism-i zatının nuru ile kalplerimiz pür nur kula.
Demler safalar ziyade ola. Dem Hazreti Mevlana. Surru cenavu şemsi tebrizî. Keram Hazreti İmam-ı Ali. Şefaat Muhammedin Nebi’l-Ummi. Rahmeten Lill’alemin. Hu diyelim. Hu eyvallah. Hayırlı geceler. İyi dersler.
İyi geceler.
İlk Yorumu Siz Yapın