Mevlana’dan Öğütler – Prof. Dr. Emin Işık [17.01.2017]
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=YEKq4pYkEAU.
İNTRO İşte hep böyle büyüklerden bahsediyoruz, evliyaullah’tan. Efendim diyor, hep bütün bu evliyalar eski devirde mi, şimdi yok mu? Şimdi de dolu var, onu size söyleyeyim. Ama şey etmiyorlar. Kendilerine açığa vurmuyorlar. Gizli tutuyorlar.
Zaten esas bu işin gizliliğidir. Merak edenler şey etsin, arayıp bulsun. Hazine gibidirler, hazine gibi. O hazine arayıcılar var ya, sen işte onları dedektörlerle filan filan da, arayıp bulmak senin işindir. Yoksa diyor ki, ey arkadaş, Sofii İbn-i Vakt olur.
Yani bugünün kıymetini bilir. Yarın ve yarına demek, tarikat şartlarından değildir. Ben bu işi yarın yaparım, yahut yarına kalsın, yarın yaparız. Ne oldu efendim, kıyamet mi koptun, acelesi var. Diye bir problem yok. O anda ne yapman gerekiyorsa onu yapacağız. Çünkü yarın diye bir şey yok. Biz anı yaşıyoruz. Ne diyor?
Bütün dünya bugündür, o da bugündür diyor. Bütün ömür bugündür, o da bugündür. İçinde yaşadığımız gündür. İşte onun için İbn-i Vakt olur diyor. Tembele iş emredersin, o da sana akıl öğretir.
Daha sonra yapsak olmaz. Annemin sözü bu yabancı der. Annem okuma yazma bilmezdi. Ne oldu? Tak tutup bir şey oldu.
Tembele iş emredersin, o da sana akıl öğretir diyor.
Her işi vakit geçirmeden tam zamanında yapana, tasavvufta İbn-i Vakt derler.
Yani zamanı iyi kullanan ve her işi kendi zamanında yapan. Bizim bir şey vardı, hakim deyip. Tavcı sonra hakim oldu. Hicabi Fıratlı, adını da söyleyeyim. Elazığlıydı kendisi. Şair bir adam, alim bir adam. Allah rahmet eylesin.
O da annesinden bir şey söylemişti. Yemek tencerede, kadın tencerede olmaz demiş. O yemek ya taşar ya dibine tutar. Çünkü eskiden böyle evler birbirine yakın, sokaklar pencereden pencereye sohbet edip, şimdi de televizyon var Allah’ın belası. Tencereyi oraya koyuyor mutfağa, geçiyor televizyonun başına.
Bakıyorsun yemek taşmış gitmiş, yanmış falan. Öyle. Dikkat lazım. Hayat dikkat istiyor maalesef. Yoksa sen sohbi değil misin? Veresiye yaşıyorsun. Yani her işe yarına, ondan sonra teğfil edersen hayatını veresiye satmış gibi oluyor. Geri dönüşü yok.
Zamanın sana geri dönüşü yoktur. Veresiye dolayısıyla mevcuda yokluk arız olur. Yani mevcudu da kaybedersin. Hep veresiye vere vere sermayeyi tüketirsin diyor. Bu Hazreti Mevlana’nın Hüsameddin Çelebi’ye nasihatleridir. Tabii Hüsameddin Çelebi onun katibi gibi zaten. Ama işte bütün insanlara, ondan sonraki okuyuculara, hepimize bize de aynı nasihat gelip ulaşıyor işte. Hüsameddin Çelebi kendisinin hakikat zevkine acıkmış olduğundan bahisle izahın teğfil edilmemesini ve bugünkü işin yarına bırakılmamasını rica eyledikten sonra
Sofi’nin İbn-ül Vakt olduğunu yani geçmişten gelecekten sarfı nazar eyleyerek hal neyi icap ediyorsa onu yaptığını söylüyor. Ya Mevlana sen Sofi değil misin ki diyor hocasına.
İn zaman rüzgâr ta vakti diğer. Bu zaman diyor diğer vakitlerden kaybolur gider. Pekala bilirsin ki veresiye veriş ve gelesiye gönderiş mevcud sermayeyi yok haline getirir diyor.
Çünkü orada Şems-i Tebriz’i geçti biraz yukarıda. Dedi ki Şems-i Tebriz’den şimdi değil biz sonra bahsederim dedi Hz. Mevlana. Hüsameddin Çelebi de Şems-i Tebriz’den bahsedilmesini istiyor o sırada. Sırası gelmişken diyor bir ya sen Şems’e gelince bunu sonra anlatırım diyorsun. Şimdi anlat diyor bana şimdi lazım.
Ona dedim ki dostun sırrının gizli kalması daha hoştur. Bu da bir vecizedir. İnsan her şeyin adını söyler sevdiğinin adını söylemez. Sevgili sırdır. Eğer bir aşık sevgilisini faşediyorsa ben falanı seviyorum falan aşığım hayranım. Ay onun için ölüyorum diyorsa o sahtekardır. Ne sevdiği var ne öleceği var. Aşık, muşukun, sevgilinin adını söylemez. O sırdır. Kimseye söylemez. Öyledir. Onun gibidir. Bizim eskiden biz komşularımızın annelerinin adını bilmezdik ya. Ahmed’in annesi bilmem Halil’in teyzesi falan hep öyle.
Çok komşumuzun yani akrabalarını biliyordum da tabii halalarımın teyzelerini biliyordum da. Komşularımızın yaşlı adlarını bilmiyordum. Beyler birbirlerinden bahsederken hanımların isminden bahsetmiş. Bizim diyor şey ev bekçisi dahiliye nazırı falan dahiliye vekili. Böyle konuşurlardı. Evet iç işleri bakanı falan şimdiki tabirle.
Ondan sonra çocukların annesi işte ben eve gittim dün çocukların annesi pilav pişirmiş falan fasulye yapıyordu. Öyleydi. Türk adetinde böyledir. Hatta misafir geldiği zaman evde konuşma olmaz. Kız kalk su getir ya da sofrayı kur falan çok ayıp bir şeydir. Evin kızı genç kızı yahut gelini ne yapılacağını bilir işaret eder sadece. Şöyle bir döner bir bakar o sofra kur demektir.
Misafirin önünde böyle şeyler konuşulmazdı. Yok yemek hazır sofrayı kur yok şunu getir. Böyle şey yok. Bu Türk terbiyesi gelişmiş bir medeniyet. Biz kaşla gözle anlaşıyorduk. Şimdi ooo üç defa beş defa söylüyor. Diyor işte bizim Leyla diyor. Leyla kim diyor ya benim hanım diyor falan. Benim hanım diyor onu söylemeye gerek yok. Çok diyorum ha bir iki üç değil. Birçok yaşlı şeyleri abilerini annelerini komşularımızı inandınız mı çoğunu vefatından sonra öğrendik. Mesela Kartal apartmanında İdris’in annesi. Alt üst oturduk dört sene beş sene. Ben ismini bilmiyordum.
İdris’in annesi işte ev sahibi. Hacı teyze. O kadar. Bu dediğim kadın da Yahya Kemal’in sınıf arkadaşı Üsküplü’den. Aynı okulda okumuşlar komşusun.
Evet buna karşı Hüsamettin Çelebi yine diyor ki. Dedi ki ey faziletler sahibi Mevlana. Beni baştan savma. Açıktan açıca ve hiçbir şey saklamaksızın. Söyle anlat şu şemsi dedi.
Perdeyi kaldır ve açık söyle ki ben gömleklik bir güzel ile yatmam. Bu da eski bir Farsça deyim. Giyinmiş bir güzel ile yatmam diyor. Yani gizli kapaklı böyle laf örtülü perdeli laflardan hoşlanmam demekmiş. Fars edebiyatında. Yani lafı açık söylemek.
İma yollu bir şeyler söylüyorsun. O da anlaşılmıyor diyor. Ben diyor hakikat neyse onun olduğu gibi ifadesini isterim diyor. Dedim ki eğer o dünyada aşikare olursa ne sen kalırsın ne ucun ne ortan kalır. Şemsi tebrizinin diyor ben sana sırlarını baştan sona anlatsam. Sen de yok olursun ben de yokulurum şems öyle birisidir diyor. Yani ucu bucağı olmayan bir acayip bir kuvvet şems. Zaten Hz. Mevlana ona şems-ül hakayık diyor. Hakikatler güneş ediyor. O kadar hayran ki şems. Orada sonra diyorlar ki şems medrese tahsili yapmamış hiç. Arzu gösterir. Lakin o arzu ölçüne tahammülüne göre olsun. Bir saman çöpü bir dağı kaldıramaz. Ben sana diyor şemsden bahsetsen şemsin halinden ahvalinden. Senin diyor şimdiki aklın şimdiki halin onun o hallerini kaldırmaya yetmez taşıyamazsın diyor.
Güneş ki haleni aydınlatmaktadır ama o sana yakınlaşırsa her şeyi yakar kül eder diyor. Şems kelimesiyle bu güneşi kast ediyor. Güneş diyor uzakta olduğu için şimdi seni ısıtıyor işte dünyamızı yaşatıyor falan. Eğer dünyamıza yakın olsa dünyamızda dahil her şey kül olur.
Onun için şimdi bırak uzakta kalsın diyor üstüme gelme demek istiyorsun Hazreti Mevla’nın. Fitne karşılık ve kan dökülmesini isteme. Fitne karıştırma diyor şems başka birisi diyor. Bundan fazla da şemsi tebriziden bahsetme diyor. Bu bahsin sonu gelmez. Sen başlangıcına dön de hikayenin tamamını söyle.
Şems biraz madem ki şey edildi yukarıda da söyledi madem ki şemsden bahsedildi biraz anlatmam gerekiyor. Şemseddin Muhammed bin Ali bin Malikdad Tebrizi. Malikdad bin Ali bin Muhammed. Göbek adı Muhammed. Şemseddin, Siraceddin, Fahreddin falan bunlar sonradan verilmiş ünvanlardır. Bütün ülemanın buna benzer şeyleri vardır isimleri vardır. Mesela Necmeddin-i Kübra. Necmeddin dinin yıldızı parlayan yıldızı demektir. Şemseddin dinin güneşi. Bedreddin bedir ayın dolunay şeklidir. Dinin parlak ayı manasına gelir.
Bu ünvanlar bazı alimlere sonradan verilen isimlerdir. 1186 senesinde Hicri 582’de Tebriz’de doğdu. Esas adı göbek adı Muhammed’dir. Eflaki’de ondan bir bölüm var.
Menakibül Arifin diye Ahmet Eflaki’nin Hazreti Mevlana’yı şemsiydi. Ondan sonra Sultan Veledi biraz da. Burhaneddin Hakkı Kıtırmızı’yı yani Mevlana’nın iki kocasını ve Mevlana’nın yakınlarını anlatan. Daha doğrusu bir Mevlana külliyeti gibi.
Üç cilt, küçük küçük ciltler. Hepsini bir arada basmak gerekir aslında. 3. cildi. Orada Ahmet Eflaki ondan bahsederken Hazreti Mevlana’nın dediği isimleri kullanıyor. Hiç şey kullanmıyor. Muhammed ismini kullanmıyor. Şemseddin diye bahsediyor. Şemsülhak diyor. Hazreti Mevlana da Şemsülhakayık diyor.
Hak güneşi, Hakkın güneşi, Hakikatler güneşi diye. Babası Khorasan’ın Bezer vilayetinden Tebriz’e göçen, Bezaz yani kumaş tüccarı, manifatüracı bir zat gelmiş Tebriz’e yerleşmiş.
Birinci hocası Ebu Bekir Felebaf. 22 yaşındayken buna intisap etmiş Şems. 14 yıl bu Şeyh Efendi’ye hizmet etmiş. Esas mesleği uçkur örüyor. Şalvar uçkurları var ya, şey gibi, kaytan gibi olur o şey.
Dünden yahut da pamuk iplikten örüyor. Onunla geçiniyor. Onların zaten fazla bir paraya ihtiyacı yok. İşte orada 4-5 tane örüyor gidiyor pazarda satıyor onları. Şimdi ki parayla 50 kuruş, 100 kuruş neyse. O para ona bir ay yeter. Öyle. Şimdiki gibi geçim derdi için parçalanmak,
dünya nimetlerine tapmak, dünya nimetleri için her şeyi feda etmek böyle bir gelenek yok bizde. Yani ekonomi put değildir. Bu asrın problemidir. Geçim derdi ekonomi put olmuştur. Allah yaratanın riskini verir diyordum. Geçilip gidiyordu millet her kendi el sanatlarıyla. Sonra fabrikasyona dönünce bir fabrikanın ürettiği an
en az bir işçinin, bin esnafın dükkanının kapanmasına sebep olur. Bu kadar işte. Ne kadar fabrikasyon artarsa o kadar el işçileri. Hani şimdi nalbant kaldı mı memleketlerde? Semerci kaldı mı? Kalaycı kaldı mı? Çelik tencere çıktı, bakıp kalaylar gitti. Daha buna benzer sayabildiğin meslek.
Artık fabrikasyon. Her köşe başında ayakkabı tamirciler vardı. Kanım çocukluğunda İstanbul’da. Her mahallenin, sokak başında. Yok artık şimdi. Ne eskisini tamir ettireceksin? Yenisini alıyorsun, giyiyorsun. Zaten eskimeden bir tane daha alıyorsun. El fakirinin 8-9 tane şeyi var. Ayakkabısı var, kışlığı var, yazlığı var. Çünkü şey ama buna da para yetiştirmek lazım tamir işte.
Dünya için yaşıyoruz yani. Eskiden dünya için yaşamıyordu insanlar. Dünya nasıl olsa oluyordu, yetiyordu zaten. Bir kişi çalışıyor, 5 aileyi geçindiriyor. Kendi akrabalarını, teyzesine, dayısına, dayısının dul karısına, mahallenin fakirlerine yardım ediyordu. Böyleydi hayat. Yani ekonomi put değil. Ama şimdi her şeyimiz olsun diyorsun. Cennete bir şey kalmıyor zaten. Araban olacak, fiyatın olacak, yalın olacak. Uçağın da olursa daha iyi olur tabii yani. Var zaten zenginlerin. Özel uçakları var. Peki cennet neye yarıyor o zaman? İşte refah bunalımı getiriyor, onu size söyleyeyim. Her şeyin olduğu zaman yine de tatmin olmuyorsun. Çünkü bu nefsi emmara doymaz, bu canavar. Oldukça daha çok olsun istiyorsun. Diyor ki adama Türkiye’yi bağışlasan, Bulgaristan’a şantiyon olarak hediye isteyecek diyor. Öyle. Yetmiyor yani. Dünyayı versen ayı da isteyecek. Türkiye falan tatmin etmiyor.
O bakımdan onlar dünyaya şey koyuyorlar, hudut koyuyor. Sen bu kadarsın diyor. Sana olan ihtiyacım benim bu kadar. Bundan fazla sen diyor üstüme gelme. Fark şeyi vardı. Hazreti Mevlana’nın. Pardon.
Diyor ki Allah’ım. Sen ve onun derdi. Sen ve Allah’ın derdi. Sen ve seni yaratan. Onun derdi. Eğer diyor Allah’tan geleni dert olarak kabul ediyorsan, bunu derman olarak kabul edeceksin. Derman budur işte diyor. Derdin varsa eğer kendi bir dava sahibiysen, içinde bir meselen varsa, meselesi olmak insana mahsus bir şeydir. İnsan olmanın birinci şartıdır size söyleyeyim. Milli dava meselesi, iyilik adına, din adına,
güzellik adına birtakım meselesi yapmanız gereken bir şeylerimiz olması lazım. Eğer böyle bir derdin varsa Allah için, Allah rızası için, böyle bir derdin varsa diyor, işte bu esas derman budur işte diyor. Derdi olmak hani. Derman arardım derdime. Derdim bana dermanım işliyor zaten. Onun başka türlü ifadesidir.
Zaten hepsi Hazreti Mevlana’dan almışlardır. Niyazi Mısrısı da odur, Süleyman Çelebi’si de odur. Biliyor musun o Süleyman Çelebi’nin Miraç bahsi, baştan sona Mesnevi’den alınmıştır. Baştan sona. Yalnız şey Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin 70 küsur hasidesi, şiiri Mesnevi’den alınmıştır. Şehir Şelebi de Farsçadır, o almış Türkçe’ye tercüm etmiş. Böyle. Mesnevi şeydir, Şeyh Galib’in ifadesine göre miri malıdır. Herkes iste yani, açık şey, büfe. İsteyen istediği alır, yemeyini yer. Mesnevi öyle bir kitaptır. Herkese açık bir sofradır. Ondan sonra Şemsi Tebriz’i’den bahsediyorduk.
Ha şeyi söylüyor, onu söyleyeyim de. Eğer diyor Allah için, Allah yolunda bir derdin varsa, işte sana o derman olarak o yeter diyor. Derdi olmak, aynı zamanda dermanı olmaktır. O derdi çek diyor. Ondan kurtulmaya çalışma. Ferman budur işte diyor. Allah’tan gelen ferman budur.
O nefis itini kurban et diyor. Kes, boynunu vur. Kurban budur işte diyor. Esas kurban budur. Biz şimdi kurban bayramını bekliyoruz, kurban kesmek için. Esas kurban, dünyaya yönelik aşırı isteklerimizi, heveslerimizi kurban. Kesip atmaktır. Esas kurban budur.
Nefsi emmara dediğimiz şey işte. Dünya zevkleri, dünya nimetleri, dünya eğlencesi. Zaten bir yerden sonra o nimetleri kullanamaz olacaksın. Bir yaşlı arkadaşımız var, sordum. Vallahi arabayı diyor, çektim diyor. Araba kullanmaya korkuyorum diyor. Arabayı almış, orada kullanmaya korkuyorum. Yaşlandı çünkü, gözüm iyi görmüyor diyor.
İşte kullanamaz. Sana ekmeği bile yasar eder, doktor, şekerin yükselmesin diye. Her gün sabahleyin taze taze yediğin ekmeği diyor ki, ekmeği kes. Tatlıdan uzak dur. Böyle yani bu nimetlerin sonu var çünkü. Sağlıklı da olsan, ayatta da olsan kullanamaz hale geliyorsun. Diyor bu dünyaya ait bu iştahları, hırsları, istekleri diyor şey eden şey. Nefsi emmarayı diyor, kes ki, gerçekte kurban kesmiş olasın. Kurban etmiş olasın. İşte kurban budur işte diyor Hazreti Mevlana. Evet.
Ebu Bekir Selef, evet Selef Av. 14 yıl bu şeyhe hizmet etmiş. Uçkur örerek geçinirmiş. Necmeddin-i Kübra’ya uğramış. Orada bir müddet bulunmuş. Baba, Fez-i Tebriz’in yanında hizmet etmiş.
Baba Kemal-i Cindi’nin yanında hizmet etmiş. Ve Kutbuddin Efheri’nin hocası, halifesi, Evhaduddin Hazretlerine şey etmiş. Zaten onu şeyye gönderen de, Hazreti Mevlana’ya gönderen de budur. Git diyor Rum’da, Diyar-ı Rum’da yanmayı bekleyen bir mum var diyor. Git onu ateşle yak, her tarafa ışık versin, nur açsın diye. Görevli gelmiştir.
Ne için geldiğini biliyor, neye geldiğini biliyor, kime geldiğini biliyor. Ve işte Hazreti Mevlana’yla o ilk tanışmalarında da, ilk karşılaşmalarında zaten Hazreti Mevlana’ya soruyor. Diyor ki şey, Beyazıdi Bestami Subhani Me Azama Şani diyor.
Halbuki Peygamberimiz Efendimiz, ben günde 70 defa istiğfar ederim diyor. Peygamber mi büyük, Beyazıt mı büyük diyor. Hazreti Mevlana diyor ki, bu Beyazıt’ın söylediği taşkınlıktır diyor. Çünkü Beyazıt diyor bir kasedir, bir pastır. Ona iki üç damla yağmur yağarsa diyor taşar. Ama Peygamber diyor bir deryadır. Ona ırmaklar, dereler, çaylar da aksa ona hiçbir şey olmaz, dolmaz. O diyor yerinden kıpırdamaz. Ve günde 70 merhale manevi derece kaydediyordu diyor Peygamber Efendimiz. Onun için günde 70 defa tevbe istiğfar ediyordu. Bir önceki halleri için. Bir basamak çıkınca bakıyor daha başarış. Estağfirullah diyor. Temel de camiye gitmiş, hoca efendi selam vermiş. Esselamu aleyküm ve rahmatullah. Muazzeen oradan sabah namazından sonra estağfirullah, estağfirullah diye başlamış. Temel yine günah bir şey mi yaptık falan? Yine yanlış bir şey mi yaptık? Evet, evliyaullah o namazı kılarlar.
Kıldıkları namazdan dolayı da estağfirullah derler. Çünkü o namazı kıldıkları namazın Allah’a dayık olmadığını farkındalar. Biz namaz kılarız bir şey yaptık zannederiz. Hiç istiğfar yapmak esas istiğfarı bizim yapmamız lazım. Ey Allah’ım sana böyle ibadet edilmez. Akıl fikir başka yerde huzurunda duruyoruz. Böyle namaz kılınmaz. Kıldık ama olmadı. Estağfirullah’ı bizim çekmemiz lazım.
Onu arifler hep öyle çekerler. Peygamber Efendimiz bile مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَعْمَ عَبُودُ Ey ibadete layık olan Allah! Biz sana hakkıyla ibadet edemedik. Peygamber sözü bu. Ki Peygamberin her kıldığı namaz bir miraçtır. Onu da size söyle. Öyle olduğu halde. Yine de daha fazlasını istiyor.
Zaten şey var bir şairin sözünde var öyle. شَبِى مِيرَاجْ Hüsusi bir tecellidir sana yoksa Senin her anın miraç izzettir ya Rasulallah diyor. O miraç gecesi senin vashar olduğun, nail olduğun o hususi bir tecellidir. O özel bir haldir diyor. Sana Allah ikram et. Ama zaten senin her halin miraç izzettir. Allah’la beraber olduğunu biliyordun diyor. Allah’ın huzurunda olduğunu biliyordun. İşte bütün mesele o hali yaşamaktır. Bir misal daha vereyim. Bu şey. Hazreti Ömer bir gün böyle sabahleyin namazdan çıkmış. Mahalle arasında giderken bir kadın bir kız anne kız konuşuyorlar. Sütü savmışlar keçilerden.
Biraz işte o tencere yahut o kap kova biraz eksik kalmış. Annesi demiş ki ona demiş yarım tas bir tas su koy her günkü kadar olsun. Bugün keçilerden ayrı sütü alamadık falan deyince. Kız da demiş ki anne demiş halife demiş. Yani Hazreti Ömer’i kast ediyor. Emir al-Müminin şey etti demiş. Sütü su katmayı yasakladı demiş. Aman kız demiş sen demiş hemen kalifeyi ortaya koyuyorsun. Halife nerede görecek demiş şimdi bizi. Anne demiş kalife görmeyecek ama demiş. Allah görüyor demiş kız. Bak çocuklar saf doğarlar temiz doğarlar. Şeytanlığı biz öğretiriz. Evet evet evet. Analar babalar öğretir.
Kıskançlığı, hasedi, fesadı, adam aldatmayı, riyakarlığı, yalancılığı hepsini bize öğrettiniz. Hani okumuştuk değil mi sizinle orada Nurettin Topçu’dan. Çocuklar bizi affedin diyor. Hocanın sözü böyle başlar kitap yazıya böyle başlar. Bir makale küçük bir makale orada diyor ki çocuklar bizi affedin. Allah sizi bize yaratıp emanet ederken sizi bir melek hüviyetiyle melek özelliğiyle bize teslim etti. Ama biz sizi şeytan haline getirdik. Çocuklar bizi affedin. Evet böyle bir durum. Efendim şems biraz daha gerekirse bahdederiz şemden. Şems büyük bir eğitim almıştır. Yani hem medrese tahsili var hem şey tahsili var. Tekke terbiyesi var. O kadar şeyde hizmet etmiyor. Fakat büyüklerde bir hal vardır. Peygamberimiz ümmi olduğu için kendiler alim de olsalar ümmi gibi gösterirler.
Peygambere karşı edetlerinden dolayı. Ben alimim ben biliyorum demezler. Ben ümmiyim derler. Şimdi bazı yerlerde bunu zannederler ki şimdiki alimler de hakikaten ümmi. Cahil birisi zannediyorlar. O peygambere hürmetendir. Ne diyoruz biz salavat getiriyoruz. Allah’ıma salli ala seyyidine. Nebiyyil ümmiyye salavat getiriyoruz.
Bizim peygamberimizin okuma yazması yok. Ama Allah ona bütün bilgileri öğretti. İyi ki yokmuş zaten. Zaten alime peygamberlik gelmez. Çünkü ilim ehline peygamberlik geldiği zaman o Allah’tan gelen vahyi kendi eski bildikleriyle karıştırır. Siz iyi silinmemiş bir tahtaya yazı yazmazsınız.
Hep yeni olacak yazdığınız yazı ki eskiyle karışmasın. Ya da silinmiş bir sayfaya güzel bir şey yazmasınız. Beyaz sayfa. Peygamberin zihni, kalbi, her şeyi beyaz sayfada. Allah oraya vahyi gönderir. Ona göre hazırlanmıştır. Bizim işimiz değil. Bizim işimiz anlamak ve anlatmaktır. Niye peygamber okuma yazma bilmiyordu.
Kala kala bir cahil mi vardı? O kadar insan, o kadar alimler vardı. Niye onlara peygamberlik gelmedi? Gelmez. Alimin kafası şey olmuş. Bilgiyle dolmuş. Doluk kaba bir şey kurmaz. Onun için. Saf olması lazım. Allah’tan geleni aynen tespit edecek.
Ve peygamberler gelen din kendi yani tebliğ ettikleri din üzerinde hiç yorum yapmamışlardır. Yorum yapmak onların hakkı iken. Yorumu şimdikiler yapıyor, bizimkiler yapıyor. Efendim şunu şöyle oluruz. Kurban parasını bilmem şeye versek bir vakıfa versek kurban kesmiş oluruz efendim. Niye olmasın diyor. Aynı parayı oraya bağışlıyorsun diyor. Kurban kesmiş. Kurbanı alıp kesmedin ki niye kurban kesmiş olacaksın? Nereden çıkarıyorsun bunu? Bu yorum işte şimdiki cumhuriyet kafasının yorumu. Evet. Şey olmuş. Törpülenmiş kafa. Peygamber kendim ben böyle istiyorum da demez. Ben böyle düşünüyorum da demez. Benim görüşüm budur demez. Rabbimiz bunu emrediyor. Bizden bunu istiyor. Senden ne istiyorsa benden de aynı şeyi istiyor. Örnek, birinci örnek peygamber. Ne vakit namaz kılıyorsun? Beş vakit değil mi? Peki peygamber altı vakit kılıyordu. Gece, teheccüd, gece yarısında teheccüdde kalkmak peygamber için farz ibadet.
Fetahedged bihi nafileten lekmiyor ayette. Sen diyor gece kalkıp namaz kılacaksın. Ümmeti buna tahammül edemez. Yani yükün en ağırını peygamber kendisi üzerine alıyor. Geriye kalanları da işte çekeceği kadar diyor. La yukallifullahu nafsen illa vusaha. Allah kimseye çekemeyeceği yükü yüklememiştir diyor. O kadar. Böyle. Biz peygamberleri filozoflarla karıştırıyoruz. İşte Decmeddin-i Kübra Hazretleri Şems-i Tebriz’in de Mevlana’nın babasının da hocası olan yani Burhaneddin Muhakkak-i Tirmizi’nin de tanıdığı ve şeyin esası.
Mevlana’nın babası Sultanul Ulema Bahauddin Vela’nin hocası ve şeyhli olan Necmeddin-i Kübra diyor ki hatta şey var. Fahreddin-i Razi ile bu yüzden kavga etmişlerdir. Siz diyor o kadar akli yorumlar getiriyorsunuz ki dine diyor Necmeddin-i Kübra Fahreddin-i Razi’ye. Fahreddin-i Razi İslam dünyasının en büyük tefsirini yazmış olan adamdır. Tefsiri kebir. Ha bu kalınlıkta 30 cilt Kur’an tefsiri yazmıştır. Orada ne kadar ilim varsa hepsini kullanmıştır. Coğrafyadan tut bilmem çöldeki kumların nasıl meydana geldiğine kadar. Çiçekçilikten tut ne aklınıza gelirse. Aynıca o bir ilim ansiklopedisidir aynı zamanda o Kur’an tefsiri.
30 cilt tefsiri kebir adıyla Kur’an yazmıştır. Necmeddin-i Kübra ona karşı çıkıyor. Diyor ki sen o kadar akli yorumlar getiriyorsun ki Kur’an ayetlerine diyor. Kur’an diyor bu kadar şeyi yorumu götürmez diyor. Kur’an. Peygamberler filozof değiller diyor.
Peygamberler akıllarıyla kendi akıllarıyla bir şey yapmadılar, bir şey söylemediler, bir şey tavsiye etmediler diyor. Gelen vahiy üzerinde de yorum yapmadılar diyor. Allah ne emrettiyse Rabbimiz bunu emrediyor. Bundan bunu istiyor biz bunu yapacağız diyor. Evvela Peygamberin kendisi yapıyor. Kendisi Kurbanını kesiyor. Ondan sonra ya Fatıma diyor Kurbanını kendin elinle kes diyor.
Allah kabul etsin diyor. Arkasından da camide de söylüyor mescitte diyor ki hali vakti yerinde olup da Kurban kesmeyen bizden değildir diyor. Çünkü Kurban kesilsin et dağıtılsın fakir fuara et yesin. Biz her Kurban gelince kıyamet kopar Türkiye’de. Efendim bu kan deryasına dönüyor işte çocuklar korkuyor.
Kurban kanından korkan çocuk askerlik yapamaz. Biz gittik köye kazlar var falan böyle şey ediyor. Koşarak geldi oğlan bizim yanımızdan. Ne o? Üç yaşındaydı. Akif küçük o zaman. Ne oldu? Ama bunlar diyor adama saldırıyorlar falan. Saldırır tabi.
Tabi böyle. Tavuktan korkan adamı asker yaparsan o savaş yapamaz. Böyle bir şey. Horozdan korkan adamı asker yapamaz. Alıp imtihan edin. Gözü kara olacak askerlik yapacak adam. Ne kadar şu köprü altında dolaşan çocuklar var ya kimsesiz. Tinerci minerci falan değil. Onları toplayıp kışlaya alacaksın. Onlardan asker olur işte. Evet gözü kara çünkü tek başına.
Çünkü 10 yaşından itibaren tek başına ev yok, bak yok, ana yok, baba yok. Alışmış yaşamaya işte. Tam asker olacak adam bunları toplayıp kışla eğiteceksin. Bu kadar. Muhallebi çocuku derler bunlar. Muhallebi çocuğundan asker olmaz. Tüccar da olmaz. Esnaf da olmaz.
Sadece asker değil. Hiçbir şey olmaz. Evet. Devam ediyoruz. İnşallah vaktimiz var biraz daha. En son neydi? Nefsi emmareyle hesaplaşma idi. Nefsi diyor o doymak bilmeyen, o dünya hırslarıyla, dünya nimetlerine o tapan diyor.
Nefsi emmareyi boynunu vur, onu kes boğazla ki hakkıyla kurban etmiş olasın diyor. Esas kurban işte budur diyor. Nefsi emmarenin boynunu kesmek. E bu da hadisi şeriftir zaten. Hasibu enfusakum qabla an tuhasebu diyor Peygamber efendimiz. Kendinizi hesaba çekin diyor.
Siz hesaba çekilmeden önce, yarın ahirette hesaba çekilmeden önce siz arada sırada kendinizi hesaba çekin. Bakalım ben neyim, neredeyim? İşte Berat geceleri, o nıspı şaban dediğimiz şaban ayının 15’i nefis muhasebesi yapılan kandil gecesidir o gece.
Ben bugüne kadar nasıl yaşadım? İstediğim gibi yaşayabildim mi? Allah’ın istediği gibi yapabildim mi? Allah’a olan görevimi yapabildim mi? Kulluk görevlerimi? İbadeti anlatıyor, hep söylüyorum yine söyleyeyim. Yeniler var çünkü bugün ilk defa gelenler var galiba. Ben bu soğukta kimse gelmez diyordum ama maşallah.
Evet diyor ki şeyden, ibadet Allah’ın emrettiğini yapmaktır. Allah da emrettiği şeyden razıdır. Allah’ın razı olduğu şeyi yapmaktır ibadet. Efendim diyor hangi ibadeti yapsak acaba diyor Allah’ı daha çok memnun ederiz, Allah razı olur. Allah neyi emretmişse onları yaparsan razı olur senden. Zaten razı olmayacağı şeyi emretmez Allah, onu da söyle. Aklımızda olsun. Allah razı olduğu şeyi emreder, onu ister, sende onu yaparsan Allah’ı razı etmiş olur. İbadet Allah’ın razı olacağı şeyi yapmaktır. Peki ubudiyet kulluk nedir? Bir diyor ki Allah’tan gelene razı olmaktır. Çift taraflı. İbadet Allah’ın razı olduğu işi yapmaktır. Aramaz, oruç, ibadet, zekir, tespih neyse onlar. Peki ubudiyet nedir? Esas kulluk nedir? Allah’tan gelene Allah’ın razı olduğuna sende razı olmaktır.
Allah’tan gelene rıza göstermektir. İbadet Allah’ı razı etmektir. Sabır veyahut da kulluk Allah’tan gelene razı olmaktır, rıza göstermektir. Birincisinde onun rızası, ikinci şıkta senin rızan var. O zaman ne olur? Radiyallahu anhum ve radu’an zel kelimen hasiye Rabbak. Bu da onlar Allah’tan razı, Allah da onlardan razı. Bu da Allah’tan korkanlar içindir diyor. Lemyak’ın Suresinin son ayeti öyle biter. Radiyallahu anhum ve radu’an zel kelimen hasiye Rabbak. İçinde Allah korkusu olan kişinin kulun yaptığı iştir. Bu da bu da odur.
Evet, nefs ile hesaplaşma. Kendini hesaba çekeceksin diyor evvela. Bu bahsin sonu gelmez. Sen başlangıcına dön de hikayenin tamamını söyle. Neden bahsetmiştik? Sır saklamadan, sevgilinin adından bahsetmeyeceksin. Onu ifşa etmeyeceksin. Malasına sırları saklayacaksın. Bir de şimdi burada misal veriyor. Hani o bir cariye vardı da, daha sene başında söylemiştik üç dörtte. Bir padişah, bir sultan, bir ova giderken yolda gördüğü bir cariyeye, bir hizmetçiye aşık oluyor. Yıldırım aşk ediyorlar buna. Bir görmede çarpılıyor. Ondan sonra geliyor bu cariyenin kim olduğunu öğretiyor.
Diyorlar ki bir kuyumcunun cariyesi. O cariye de kuyumcuya aşıkmış. Bu temsile hikayesi. Cariye dediğimiz şey, nefse emmara, içimizdeki nefistir. Kuyumcu dünyadır. Nefse emmara, dünya nimetlerine aşıktır. Kuyumcu, onun parası çok ya, parayla da her şey alınıyor. Onun için. Peki padişah nedir? Akıldır, bizdeki akıldır. Neyse büyük paralar vererek kuyumcudan padişah o cariyeyi satın alıyor. Saraya gelince cariye hastalanıyor. Sevgiliden ayrıldı. Hastalanıyor, yemekten, içmekten kesiliyor. Takatten düşüyor. Gittikçe sararips oluyor. Padişah da üzülüyor. Padişah, cariyeye aşık, cariye de kuyumcuya aşık. Böyle ters bir şey. Doktorları çağırıyor padişah. Hikayeyi tekrar özetliyorum. Geliyorlar doktorlar, basit efendim diyorlar sultanım, basit bizim işimiz. Zaten her birimiz, şey gibi, lokman hekim gibi kudretinde büyük tabipleriz diyor falan. Ama onlar da övünerek, tefakur ederek, fazla heyederek, kendilerine kibirlenerek işe başladıkları için ne yaptılarsa hastalık geçmiyor. Hazreti Mevlana diyor ki büyük söylememek lazım işe başlarken. Tevazu Allah’tan, Allah’a güvenerek diyor. Biz iyi ederiz diyor. Şimdi Şeyh Efendi’ye gidiyorsun. Aman efendim diyor basit bir şey biz okuruz geçer diyor bana. Hazreti İsa bile bir izni Allah diyor. İşte o körleri iyile gözlerini açarken, hastalara şifa verirken, hatta ölüyü diriltirken. Ühye-l Mevta bir izni Allah diyor. Bir izni Allah. Allah’ın izniyle. İnşaallah diyor yani. Sen ne okuyacaksın, ne oluyorsun ki? Hazreti İsa gibi bir peygamber misin sen? Okuruz geçer.
Ne demekmiş bu? Hep böyle. Doktoru da o, kocası da o, şeyhi de o. Haddini bilmemezdik. Edepsizlik, şımarıklık. Daha doğrusu açık söyleyeyim, küstahlıktır. Şifa Allah’tandır. İlaçtan değil. Onu size söyleyeyim. İlaç vesiledir, sebeptir. Eğer ilaçtan olsa o ilacı yutan. Herkes anında şifaya kavuşmuş olur.
O ilacı alıyor, üç sene kullanıyor. Hiçbir hastada gelişme oluyor. Öteki alıyor, iki hap alıyor, geçip gidiyor. Hepsi bahanedir. Hayatın sahibi de Allah’tır. Ruhun sahibi de Allah’tır. Kuvvet, enerji ne diyorsak hepsi Allah’tandır. Geliyor, beyinde şu kadarcık bir yer. Susam danesinin onda biri kadardır. Tık diyor, beyin de oraya gelip tıkıyor oraya. Adam konuşamıyor. Yahut gözü kör oluyor, görmez oluyor. Görme noktasını tam oraya tıklıyor. Yahut hiç hareket edemiyor. El, ayak tutuluyor, felc oluyor. İşte göz felci, konuşma felci, görme felci, hepsi oluyor. Peki bunun kim? Allah bütün hastalara şifa versin.
Biz doktorlarımıza da akıl fikir versin. Hocalarımıza da, din adamlarımıza da, şeyhlerimize de. Geliyor bana, hocam bana oku diyor. E okuyum. Ben okurum, sen de dua et diyorum, sen de oku diyorum. Fatiha’yı okuyorum, Ayet-el Kursu okuyorum. Ya Rabbi diyorum, ben kendime düşeni yaptım bundan sonrası senin işin. Bu kadar. Yok okuruz geçer. Ne demek bu?
Yani ne, ne? Hiç anlaşılır gibi değil. Allah riyadan korusun, sahtekarlıktan, kibirden. Allah bütün bunlar haddini bilmezliktir. La havle ve la kuvvete ve la kudrete illa billahi aliyyil azim. Davafa başlarken. Subhanallahü ve alhamdulillahi ve la ilahe illallahü ve allahu ekber. La havle ve la kuvvete illa billahi aliyyil azim. Her tavafın her şavtu bir rekat namaz gibidir. O kadar. Aynı, o da subhanaki ile başlar, o da subhanaki ile başlar. O da salavatla biter, o da salavatla biter. En sonunda da çıtıya dönürken, Rükni Yaman’ı geçince, Hacer-i Lesve’de doğru tekrar o tavaf tamamlanıp oraya gelince, Allah’ıma salli, Allah’ıma berek okuyacaksın. Her rekat, her tavaf tertibi yani tertibi odur. Başında Allah’ın şanını, büyüklüğünü dile getirmek, Subhanallah deyip Allah’ı tenzih etmek, Şanla, şerefle, şevk ile, aşk ile, Keşke namazları da öyle kılsak. Hocam diyor, kılamıyoruz diyor, ne yapıyoruz diyor.
Vallahi Allah’ın ekber diyor, subhanaki bitmeden çarşıya gidiyorum diyor, işe gidiyorum diyor falan, daha, daha Fatihaya gelinceye kadar, oradan geliyorum diyor, başka yere gidiyorum falan. E peki ne yapalım demek? Ne yapalım dedi? Ben de dedim ki, maç seyreder gibi kendini ver, hani o atıyor, ulan diyor kaçar mı be, tam diyor şey o, o muhuzun içinde, ulan,
kalenin içinde diyor, dışarıya attı diyor falan şimdi, öyle. Boş kaleye diyor, böyle atamadı falan. Yaşıyor, oynayanlardan daha çok. Televizyonda maç seyreder gibi namaz kıl diyorum, bir hafta sonra keşfine açılır. Evliya olursun merak etme, hiç şey edecek yok. İki rekat kıl, iki rekat yeter. Öyle.
Bütün varlığınla kendini Allah’a vererek, o mirac olan namazı kıl, korkma. Yollar açılır sana, içinde açılır dışlarına. İşte o cariye hastalanınca doktorlar, işi halledemediler, sonradan itiraf edip çekildi gittiler. Hazreti Mevlana diyor ki, zaten onlar bu işi yapamayacaklardı, çünkü Allah’ın adıyla başlamadılar, Allah’ın izniyle başlamadılar diyor. Hastalığı veren Allah. Şifayı verecek olan da O’dur. Sen de arada vasıtasın. Okursan okursun, ilaç vereceksen ilaç verirsin. Teşhis edersin. Neyse sen kendine düşeni yap, Allah’ın işine karışma. Biz kendimize düşeni yapmayız, Allah’ın işine karışalım. Dualarımız bile Allah’a akıl öğretmek gibidir. Ya bırak Allah’ım sen bilirsin de işte bak Feridun’un babası.
Gittik diyor Esat abi babasıyla beraber, Hasan amcayla Beyazıt Camii’ne. Küçük çocuğum daha ilkokula gitmiyorum diyor. Olmuş götürmüş Cumhuriyet’e. Babam sağımda diyor, solumda da bir yaşlı amca var diyor. Ben de Aradaydı’yım diyor, küçük çocuk. O sol taraftaki adam, aman ya Rabbi sen bilirsin, aman ya Rabbi sen bilirsin, aman ya Rabbi sen bilirsin, aman ya Rabbi sen bilirsin.
Benim de diyor babaannem bir şeyler öğretmişti bana, dualar öğretmişti diyor. Ben de onları okuyorum diyor. Camii’den çıktık diyor Beyazıt Meydanı’ya. Baba dedim diyor, buyur ne var dedi diyor falan. Bu amcaya babaannesi hiç mi dua öğretmemiş dedim diyor falan. Niye ne var ki dedi diyor falan. Babam duymuyor diyor, ben duyuyorum amcanı diyor. Bu amca hiç dua etmedi dedi.
Ne dedi diyor, aman ya Rabbi sen bilirsin. Bütün dua boyunca hep aman ya Rabbi sen bilirsin, aman ya Rabbi sen bilirsin dedi diyor. Babam şöyle bana, Esat oğlum dedi diyor. O amcanın yaptığı doğru dedi diyor. O amcanın dediği doğru. Allah rahmet eylesin hepsine. Aman ya Rabbi sen bilirsin diyeceksin. Bizi düşman eline bırakma.
Kötülerin şerrinden muhafaza eyle, fitneden muhafaza eyle. Bütün memleketimizi, milletimizi, bayrağımızı, sancağımızı, devletimizi, ezanımızı, Kur’anımızı, dinimizi, imanımızı, ekonomumuzu, tarlalarımızdaki bereketi, fabrikalarımızdaki işçilerimizi, iş yerlerimizi, her türlü afetten, musibetten, felaketten sen muhafaza eyle ya Rabbi.
Bu memleket insanıyla, karıncasıyla, canlısıyla, cansızıyla senin, senin memleket sana ait. Malik-i mülk sensin ya Rabbi. Biz sana teslim oluyoruz, bizi sen koru. Koruyacak tedbirleri almayı bize nasip eyle deyip dua edeceksin. Ve dua umum olacak. İnşallah öyle olur. Evet. Burada kalıyoruz. Bu cariye hikayesi zaten daha birkaç ders devam edecek.
Tabi bir şey vardı, müjde veriyordu buraya gelirken bizim bilen şef. Sağ olsun. Bu derslere devam edenlerin arasında en son, en çok devam edenler, işte dört ders daha var. Her ay bir dersimiz var zaten burada.
İnşallah dedim beşinci dersi yani Mayıs ayındaki olan dersi biraz ay başına alırsan, çünkü ay sonunda Ramazan giriyor yirmi yedisinde. Buraya en çok devam edenlerden bir otobüs dolusu Konya’ya gidilecek, ziyaret edilecek. Hazreti Mevlana için belediye, ikram olsun diye buraya gelen öğrencilere, ikram olsun diye böyle bir program ayarlamışlar.
Hocam dedi onu duyurursan çok iyi olur dedi. Biz de onu haber veriyoruz. Hem derse teşvik olur, hem ilgiyi arttırır. Gençleri istiyorum gelsinler. Allah çocuklarımızı, gençlerimizi eksik etmesin. Hidayet ihsan eylesin onlara. Hidayet işte bize bağlı. Biz onlara sahip çıkarsak onlar da dinlerine, vatanlarına sahip çıkarlar. Sen onlara boş verirsen onlar da her şeye boş verirler.
Onlar bizim en büyük servetimiz, en büyük nimetimiz. Allah yaratıyor veriyor. Allah çocuklarımızı, torunlarımızı, evlatlarımızı, bu milletin gençliğini, gençlerini esirgesin korusun. Evet Allah Allah eyvallah. Vakti şerif hayır ola. Hayırlar feth ola. Şerler def ola. Niyazımız indi ilahide makbul ola.
Allahu zil celal ismizatının nuruyla. Kalplerimiz pur nur kula. Demler safalar ziyade ola. Dem Hazreti Mevlana. Sırrı Cenabı Şemsi Tebrizî. Kerem Hazreti İmam Ali. Şefaat Muhammedin’in Nebi’l-Ummi. Rahmeten Lill’alemin. Hu diyelim. Hu eyvallah. Hayırlı derler, hayırlı geceler efendim.
Selam.
İlk Yorumu Siz Yapın