"Enter"a basıp içeriğe geçin

Mevlânâ’dan Öğütler – Doç. Dr. Emin Işık [25.12.2018]

Mevlânâ’dan Öğütler – Doç. Dr. Emin Işık [25.12.2018]

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ShDh5V4T9TY.

İzlediğiniz için teşekkür ederim. İzlediğiniz için teşekkür ederim. İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Allah yoluna, Peygamber yoluna hizmet etmiş bir cümle zevatın ruhları için diğer hocalarımızdan, üssetlerimizden, ana, baba, akrabayı taallukatımızdan üzerimizde hakkı bulunan ümmet-i Muhammed’den, ahirete gidenlerin kafesinin ruhları için, Allah rızası için. El-Fatiha. El-Fatiha. Bismillahirrahmanirrahim. Maliki yawmiddini yaka nabdui yaka nastahib. Talmustakim, sırata alladina an’amta alayhim, gayri al-maghdubi alayhim, walad dhalin. Amin. Geçen dersin son cümleleri şöyle bitmişti. Kesafet-i cismaniyeden kurtulmadan, letafet-i ruhaniyyeye erişmek mümkün değildir. Bunun üzerinde durmuştuk. Kesafet-i cismaniye, beden ihtiyaçları işte yemek, içmek, giyinmek, mekan, mesken bunların hepsi bedenimizin korunması, bedenimizin ihtiyaçları. Hasta olduğumuz zaman ilaç almak, tedavik olmak, Allah kırıktan çıkıntı kalmı, uzu aza noksanlığından muhafaza eylesin gözlerimiz, kulaklarımız, hepsi emanet-i ilahiyedir. Diyor ki bunların derdinden kurtulmadan, yani hep biz, işte bunları Hz. Mevlana saksı diyor, saksı. Bu beden saksı. Biz esas onun içindeki ruhuz, çiçekleriz. Sen diyor hep saksıyı boyuyorsun, saksıyla meşgulsün. Çiçeğe su vermedikçe o çiçek gelişmez. Onu sulayacaksın, bakacaksın, edeceksin. İşte ruhumuzun gelişmesi için. O günkü layık eğitim dediğimiz, maddi eğitim dediğimiz
sadece bedenimize ve bedensel ihtiyaçlarımıza olan bir takım o ihtiyaçları karşılamak için bize bilgi aktarıyor, bilgi veriyor, bilgi. Hiç hal kazandırmıyor. İrademiz nedir? Ruh ne demektir? Sevgi ne demektir? Dostluk, muhabbet, komşuluk. Ruhumuzu geliştirecek, ruhumuzun gelişmesini sağlayacak, ona yardımcı olacak, aşağı yukarı hiçbir şey vermiyor.
Ortalarda bir iki boş yer var ama izin alıp girebilirsin. Bak orada müsait yerler var. Evet, kesafet-i cismaniyenin derdinden kurtulmadan letafet-i ruhaniyeye nail olamazsın diyor. Bitti.
Ama biz her ikisini de korumak mecburiyetindeyiz. İkisi de emanet çünkü. Ruhumuzu da geliştirmek zorundayız. Bedenimizi de korumak zorundayız. Allah ikisi de emanet. Bir yerde de Hazreti Mevlana diyor ki libas tenden, tendecandan habersiz diyor. Libas dediği elbise, elbise kimin üstünde olduğunu bilmez. Ten de nasıl bir ruh taşıdığının farkında değil ama ruh ikisinden de haberdardır. Hem bedenin ihtiyaçlarını hisseder, bilir, oradan farkındadır hem de nasıl bir elbise giydiğini bilir. Yani bilgi dışarıdan içeriye doğru gittikçe artar. Kendini bilmek en büyük ilimdir. Biz kendimizi ihmal ediyoruz. Bugünkü çağdaş insanın zaten kendini ayıracak ne vakti var ne de ruhunu geliştirecek vakti var. İşte maç seyrediyoruz, futbol oynuyoruz. Güzel boğaz içinde, güzel lokantalarda gidip yemek yemeye büyük mutluluk sayıyoruz. Halbuki hangi zengini sorarsan sor, mutlu değildir. Gidin sorun. Yaşad şey yapın, kamu yoklamayı yapsınlar yani.
Ay hocam diyor perişanız ya, öldük, bittik, gittik falan. İşçiler bir taraftan işte şeyler şimdi asgari ücretler de yükseldi. Ondan sonra dert fazla, keder fazla. Malı gönderiyorsun, paralar vaktinde ödenmiyor. İşte işçiler doğru dürüst çalışmıyor. Bankadan kredi aldık onlar bizi sıkıştırıyor falan. Bakıyorsun adam dert yükü.
Siyasetçiye soruyorsun, şikayet bende kaç mebusla dedim. Ya şikayet biz vatandaşların hakkıdır. Siz çare bulacaksınız, meclistesiniz. Yok, kalkmış oradan bana gelmiş. Saatlerce ders yanıyor milletvekili. Şimdi bakıyorsun üst makamlara gittikçe şikayet de artıyor, dert de artıyor. E peki mutluluk nerede kalıyor biz? Ne zaman mutlu olacağız? Yok, öldükten sonra. Yok, hiç. Fakirin başka dertleri var mutlu değil. Onun da gözü çünkü dünya malında. Arabam olsun, bir tane evim olsun, o da ev kirasından kurtulalım falan derdinde. Hep maddi ihtiyaçlarla örülmüş. Onun içinde yaşayan, cendere içinde yaşayan bir topluluk haline getirdi bizi. Bu sana iyileşme. Dedelerimiz, ninelerimiz daha fakir yaşıyorlardı.
Babamın iki kat elbisesi vardı, bir günlük elbisesi vardı, bir de bayramlık işte. Düğün bayramda giyilen elbise vardı. Benim sekiz kat elbisem var, yine de memnun değilim. Birkaç tane daha almayı düşünüyorum. Evet, evet, evet. Adamın on beş tane ayakkabısı var. Benim çocukluğumda, köyde sadece iki kişinin kundurası vardı. Kundura dediğimiz ayakkabı.
Evlenir, güveyi gelir, güveyi giydirmek için o düğün gecesi. Hoca efendi şu ayakkabını ver dedi, damada giydireceğiz derlerdi, güveyi giydireceğiz derlerdi. Muhtar kazaya gidecek, kaymakamla görüşecek, bekçi gelir. Hoca efendi ayakkabını ver yarın Muhtar işte şeye gidecek, kasabaya gidecek orada kaymakamın huzuruna. Orada şey edikle çarıkla çıkmak istemediği için.
İnanılmaz iki köyde bir Ömer ağanın ayakkabısı vardı kundurası bir de babam. Babam köyün imam olduğu için işte. Neyse biraz şey o, biraz da şeye meraklıydı böyle güzel şeylere, iyi şeylere. Zaten ayakkabı şeyde giyilmez. Günlük değil o bayramlık. Kundura dediğimiz şey bayramda, düğünde giyilir. Çünkü köyler kışın diz boyu çamur yazın toz. Nasıl giyeceksin giy. Ayak şeyi şalvarın eteğini çemlersin. Şeyin, pantolonun dize kadar çamur içinde gidersin. Köylü yanlıyak giderdi şehre kadar. Şehrin girişinde bir çeşme bulur, ayakkabısı elinde, pabucu neyse. Çeşme var orada gider iyice ayakını yıkar orada giyer. Şehre girerken yollarda öyle ayakkabıyla falan yürürlmez zaten. Basarsın yürürken çamura batar ayakkabı, oraya da kalır. Şimdi öyle öyle hayattan geldik. Ama mutluluk vardı ya. Teyzelerim, annem, büyük annem, hele büyük annem. Cennet hayatı yaşardı böyle çocuklarını, torunlarını görünce falan. Gel bakalım yavrularım, gelin canlarım benim ciğerlerim falan filan. Gelir böyle. Şimdi pekin oldu.
Biz daha çok zengin olduk, daha çok eşyamız var. Televizyonumuz var, cep telefonumuz var, arabamız var, eşyamız var. Kaloriferimiz evde oturuyoruz. İşte annem soba yakardık biz, odun kömür. Biraz atarsın sonra par par yanar o kömür. Yarım saat sonra biter bir saat sonra biter. Yenisini koymak lazım. Her saat başında yenisini koyacaksın. Gidip kömürlükten odun kömür taşıyacaksın.
Evde balta var, kazma var. Öyle o köy hayatını ben 15 yaşına kadar köyde yaşadım. Köy hayatının bütün özelliklerini biliyorum. Kuzu da göttük, aff Buyurun, merkep de şey ettik, otlattık, koyun da otlattık böyle. Şimdi çocuklar bizim yaptığımız o kuzu oynadık gidip evcilik evcilik oynardık. İşte kuzu güderdik falan baharda, çayır çimen her taraf. Şırıl şırıl dereler, sular. Şimdiki nesil vatan duygusundan bile mahrum. Vatan o iPad kullandığı alet neyse o işte vatan odur. Onun vatanı odur, dünyası odur. Onunla oynuyor. Sen şimdi kuzu otlatmadıysan, yalın ayak çimenler üzerinde yürümediysen, yazın sıcakta bir Söğüt ağacının gölgesinde dinlenmediysen, dereden akan suyla elini yüzünü yıkamadıysan, nereden vatan almayacaksın? Şimdiki çocuğun vatanı karşı apartmanın duvarıdır işte 15 metre ötesidir. Onun ötesinde vatan diye bir şey yoktu. Zaten görmüyor ki güneşin ne doğduğunu görüyor, ne battığını görüyor. Güneşi yok, ayı yok, yıldızı yok. Çimeni yok, çayırı yok. Böyle bir şey yetişiyor. Dünya stardatlarını uyruk. Bütün dünya tek nesil olacak şimdi. Amerikalısı da şeyde. Şimdi biz demin yine bir arkadaşımla konuşuyordu, bizim lütfuyla. Dedim ya sen bu biz Allah aşkına Türkiye mi burası? İstanbul dediğimiz şey gerçekten Türkiye mi? Yoksa Hollywood’ün Keller Mahallesi mi?
Bunu düşünmek lazım yani. Televizyon o, silama o. Oyunlar o. Çocuklara verdim. Üç yaşındaki çocuk benden iyi bilgisayar kullanıyor. Hiç cesaret yok. Ben korka korka basıyorum acaba yanlış duşam basıyorum. Yok gözü basmıyorum. Oynuyor böyle şey. Efendim derdimiz çok.
İşte Hz. Mevlana bugün olsaydı ne yapardı diye sordular geçen gün. Bugün olsaydı dedim senaryo yazardı film çevirirdi. Çünkü bugün geçerlakçı. Zaten kendisi diyor bir yerde diyor ki ben şiir söylemeyi seven birisi değilim diyor. Ama diyor bu geldiğimiz işte Diyar-ı Rum dedi. İşte Anadolu halkı diyor şiirden ve müzikten çok hoşlanıyor diyor. Biz Belk’te diyor şiir söylemezdik diyor.
Oturur sohbet ederdik diyor. O insanlar sohbeti severdi diyor. Bunlar şiiri seviyorlar diyor. Vallahi diyor misafirine işkem ve şeyi çorbası hazırlayan bir adamın durumundayım diyor. O kokulara o diyor şeylere katlanıp o sırf diyor bu halkı memnun etmek. Bunların benim yazdıklarımı okusun var diye benden isteneni yerine geçirmek için yazdık bu şiirleri diyor.
Ben şiir yazmayı seven şair falan değilim diyor öyle. Kendisi evet şair değil ama altmış bin küsür şey yazmış şiir yazmış. Tabi hepsi şiir değil manzum eser diyoruz biz bunlara nazım yani fasça yazmış. Gök ağlar yer güler diyor burada Tahirul Mevlevi Hazretleri.
Zaman zaman biz hüzünleniriz zaman zaman seviniriz. Sevincimiz de geçicidir, hüznümüz de geçicidir. Bu da geçer yahu diyorlar geçicidir. Kalıcı olan bir şey var işte kalıcı olan aşktır. Geçen yine bir yerdeydik şeyde Üsküdar Üniversitesinde dedim Allah aşkına dualarımıza bakalım dualarımızda ne istiyoruz Allah’tan.
Hep dünya malı istiyoruz ya yine aynı şeyleri istiyoruz. Hastaysak sağlık sıhhat istiyoruz bedenimizle ilgili ama yine işte Allah’ım gözümü koru yahu işte şu şurada belimde sancı var ağrı var karın ağrısından bel sancısından kurtulmak için falan bel ağrısından.
Dedim Peki hiç Allah’tan aşk isteyeniniz var mı? İlahi aşk Ya Rabbi sen bana aşkını ihsan eyle. Seni sevmeyi bana nasip eyle. Çünkü sevdiğin zaman ibadet zor gelmez artık sana zahmet olmaktan çıkar. O aşk olur şevk olur heyecan olur o seni yüceltir yükseltir.
Ama biz ibadeti de yük zannediyoruz bu din semer değildir sırtımıza vurulmuş semer değildir yük değildir. İslamiyet ta ha ma enzelne aleykel kur’aneli teşka diyor Cenab-ı Hak. Ey ta ha ey kulum Peygamberimize biz sana bu kitabı meşakket çekesin zahmet çekesin diye göndermedik zahmet olsun diye göndermedik diyor. Peki nedir kocam ruhumuza takılan bir kanattır din sen onu öyle düşüneceksin. Dost katına varmak için muhabbetten kanat gerek diyor Mevlana dost katına varmak için muhabbetten kanat gerek. Bu böyledir hiç bunu isteyenimiz var mı? Yok maalesef işte esas istenecek budur.
Allah’ım sen bana dinini sen bana Peygamberini sen bana seni sevmeyi nasip eyle ihsan et. Aşk yukardan aşağı gelir bir evlat babasını ne kadar çok severse sevsin baba evladını daha çok sever.
Yukardan aşağı doğru gider çık bir evlat anasını ne kadar çok severse sevsin ana evladını onun en az 5 katı fazla 10 katı fazla sever. Bu böyledir biz analarımızın babalarımızın kıymetini bırak sevmeyi bırak kıymetini ana baba olduktan sonra öğreniyorsun. Sen de diyor ana olunca ananın kıymetini öğrenirsin yoksa hep isyan halinde geçer.
Annem her işime karışıyor erken gel diyor. Yani ailenin üzerindeki o şeyleri bile otoriteyi bile kendisine yapılmış baskı zannediyor. Halbuki korumak istiyor işte şerden bu kötülükten uzak dur evladım biraz erken gel diyor sana şuraya buraya takılma.
Bu kadar ama biz bunları hep şey sayıyor bize yapılmış baskı gibi hele bu şey bu şey çağındaysa ergenlik çağındaysa böyle 15 18 yaş arasındaysa her nasihattı kendisine yapılmış hakaret sayar. Öyle iş öyle değildir insanın kıblesi olacak ideali olacak meselesi olacak yani meselesi.
Ne diyor Süleyman Çelebi ehli derdin sohbetine mahrem ettiyor ey Allah’ım beni dert ehliyle karşılaştır ve onların sohbetine beni kattır. Derdi olan meselesi olan adamlar bu milleti yükseltenlerdir o sokak serseri değilleri herhalde.
İşte Mevlana gibi Akif gibi Necip Fazıl gibi derdi olan adam bir davaya can vermiş fedayı can etmiş ve o davası olan insanlar esas insan onlardır. Ne me lazım beni ilgilendirmiyor o senin problemin arkadaş ben senden yokum böyle dediğin zaman komşuyla ilgilenmez dertliyle ilgilenmez düşmüşe bakmaz. Hatta iğrenir ay falan diyerek böyle yüzünü ekşitir falan. Sen oraya o duruma düşsen ne olacaksın başkaları da senden iğrenecek halbuki şefkat merhamet sevgi işte bunlar bizi adam eden şeylerdir. Ruhumuzu geliştirdiğimiz zaman insan oluyoruz. Aklaqımızı yücelttiğimiz zaman daha doğrusu şunu söyleyeyim Peygambere ne kadar çok benziyorsan o kadar Muhammed ümmetisin.
Peygambere benzemiyorsan boşuna Muhammed ümmetiyim diye kendinden bahsetme. Peygamberin güzel aklaqına sahip olanlar gerçek Muhammed ümmetidir. Varisi Peygamberi olanlar sadece diyor ilmine değil haline de mirasçı olanlar varisi olanlar diyor.
Varisi Peygamberi ona diyoruz hem bilgisine hem de haline aklaqına sahip olanlar evliyaullah işte onlar esas işte. Mevlana’lar Cüneydü Bağdadiler Şahı Nakşibendler işte Şeyh Ahmet Rüfailer Şazeliler.
Şimdi bir şey bir Atavullah İskenderani diye İskenderi Yahud’ta İskenderani yazmışlar öyle Arapları öyle diyorlar. Onun bir sözü var diyor ki ey Allah’ım yedi sekiz sene çöllerde dolaşmış Allah’ı arıyor Allah’ı. İşte şemsit şey bu Burhaneddin Muhakkı Kıtırmızı’da seyittir kendisi Peygamber soyundandır. Ama otuz sene Şeyh dolaşmış hep böyle mürşid dolaşmış. Dağda bayırda kırlarda Allah Allah diye dolaşmış mecnun gibi. Ya Rabbi diyor sen bana bir vesile bir elimden tutacak bir hakiki mürşid beni tanıştır onunla görüştür. Böyle kendisine mesele yapmış gitmiş.
O diyor ki şey fe kulli kema kulta hatta esma diyor. Fe kulli bana de kema kulta dediğin gibi başkasına dediğin gibi bana de de hatta esma diyor. Ta ki sesini duyayım işitim.
Hz. Musa’ya atıfta bulunuyor. Ya Musa lan terani dedi ya sen beni göremezsin dedi Cenab-ı Hak. Ey Allah’ım ben seni görmek istiyorum sesini duymak istiyorum ama hiç olmazsa Musa’ya söylediğin gibi ey kulum sen beni göremezsin diye söyle diyor. Ama o zaman ben senin sesini işitmiş olurum diyor. Hz. Musa gibi ona özeniyor.
Bu şeyi bu beyti okuduğum zaman çarpıldım. Allah Allah dedim ya bu ne aşık. Bu ne bu ne şey bu ne şey böyle böyle insanı çarpan sözler vardır. İşte Genceli Nizami var bizim büyük şairlerimizdendir. Biz kendi kendi büyüklerimizi tanımıyoruz onu da size söyleyin bana. Profesör olmuş adam Mevlana’da kimmiş ya diyor falan. Daha önce bir bakanımız vardı. Ya Mesnevi’de ne var ki falan demiş. Birkaç tane ateşek hikayesi var demiş falan. Allah Allah. Ben de bana söylediler. İsmini de söylemeyin şimdi yazık olur. Dedim tabi dedim ateşek gözüyle bakarsan orada ateşek görürsün başka bir şey göremez. Hangi gözle bakarsan onu görürsün. Aynadır çünkü el mümin miratül mümin diyor Peygamber efendimiz. Mümin müminin aynasıdır diyor. Sen Mesnevi’ye bakıp sadece ateşek hikayelerini görüyorsan onun içindeki hikmeti, onun içindeki nasihatı görmüyorsan o demek. Sen eşek gözüyle bakıyorsun demektir. Eşekçe bakıyorsun yani. Evet. Devam ediyoruz efendim. Bir kimsenin hakiki kibleye sırtını çevirmek suretiyle hayran olması değil. Allah bizden ne istiyor diyor. Niye bu kadar güzellik yarattı? Niye bu kadar ince şeyler yarattı? Niye bize bu idraki verdi? Bu kafayı verdi, bu aklı verdi de içinden çıkamıyoruz problemlerin. İşte Allah bizim kendisinin eserlerini görüp, eserlerini görüp kendisine hayran olmamızı istiyor. Hayran olarak sevmemizi istiyor. Allah’a hayran olacaksın eserlerinden dolayı. Nasıl ki Süleymaniye’ye bakıyorsun. Ben gözümle gördüm ya şeyden. Bir Japon kız Sultanahmet’i dolaşıyordu kafile halinde onlar turist gelmişler. Biz de oradaydık.
Kız ağlıyor. Gezdiren turist rehberine sordum. Dedim ki niye ağlıyor? Bu kız dedi bu taş taş üstüne konarak yapıldığına inanmıyor dedi. Bunu anlattım ona dedi onun için. Heyecanlandı onun için ağlıyor dedi. Taşla yazılmış bir şiir. Taş taş üstüne konarak yapılmış o bina. Dikkat edebiliyor musun? Kız diyor ki nasıl olur bu taş taş üstüne dur. Nasıl durur böyle diyor. Aklı almıyor yani. Şimdiki beton neslinin o taşı aklı ermiyor zaten. Süleymaniye öyle. Sen buna bakıyorsun. Hayran oluyorsun o mimariye o güzelliğe. Ya diyorsun mimar silahı ne kadar büyükmüş diyorsun. Ne kadar büyük bir mimarmış. Ne kadar büyük bir sanatkarmış diyorsun. Böyle. Peki Allah’ın eserlerine baksana sen. Ben bir arkadaşa dedim ki bizim Halil’e. O bilmiyormuş tabi. Mühendis kendisi nereden bilecek. Doktorlar bilir tabi yani rahat bilir. Kalpten çıkan atardamarlar kemiğe yakın yerden derinden giderler. Toplardamarlar deriye yakın yerden yüzeyden gelirler. Çünkü atardamarlardan bir tanesi kesildiği zaman iki dakikada kan boşaldır. O beş litre altı litre vücuttaki kanın hepsi gider. Sen anında iki dakika üç dakika içinde ölürsün. Ama toplardamarlardan bir şey olmaz. Çünkü toplardamarlar ağır çalışır yavaş çalışır. Ve işte bir miktar şey eder. Ama o atardamarlardan birisi kesildiği zaman Allah onu yaratırken atardamarı derinden toplardamarları deriye yakın yüzeyden getiriyor.
Başladı ağlamaya heyecanlandı. Ben bunu bilmiyordum dedi. En küçük mucizesi Allah’ın. En basit. Üzümüz üzerimizde taşıdığımız mucizesi işte. Gözlüğün nasıl gördüğü kulağın nasıl işittiği hepsi ayrı ayrı mucizelerdir. Sen yüzlerce mucizeyi vücudunda taşıyorsun ya. Etten yapılmış bir kalp şu kadarcık bir şey yumurta kadar bir şey işte yumruk kadar bir şey. Yüz sene hiç durmadan tık tık tık tık tık tık çalışıyor. Böyle bir makine var mı? Benzin koymadan odun atmadan bilmem kömür koymadan. Böyle şey olur mu? Kalp ayrı bir mucize böbrek böbrek günde 6 ton su süzüyor. Çeviriyor 6 ton bir kamyon dolusu bir tanker dolusu.
Bir böbrek şey iki böbrek. Bu ne iştir? Böbrek ayrı bir mucize göz ayrı bir mucize kalp ayrı bir mucize. Sen baştan sona mucizelerle yaratılmışsın. Üstelik bir de sana akıl ihsan edilmiş fazladan. İdrak ihsan edilmiş vicdan ihsan edilmiş. Öteki hayvanlarda olmayan öteki canlılarda yok. Vicdan diye bir şey yok. Kedi kaptığı ciğerden dolayı pişmanlı falan duymaz. Öyle bir şey yok. Ama sen yaptığın kötülükten dolayı diyorsun ya o zaman sinirliydim kendimde değildim Allah Allah. Ben bunu niye yaptım diyor. Hay aptal kapsam. Keşke yapmasaydım. Pişmanlık duygususun işte. Keşke yapmasaydım diyor. Kavga ediyor gürültü yapıyor. Adam diyor beni kızdırdı ama diyor bende de biraz kusur var diyor. Bende de bende de bir var diyor.
Suçunu kabul ediyor yanlışını eksiğini kabul ediyor. Şimdi sınıfta kalıyor koca koydu. Ondan sonra tembellik yapıyor işten atılıyor patron suçlu. Gidiyor suç işliyor polis suçlu. Yok öyle bir şey. Sen sen suçlusun. Tembellik sende.
Serselilik sende böyle. Hep suçu çocuk ayağı taşa takılır. Düşer taş beni düşürdü der. Çocuk sen dikkatsizliğinden dolayı düştün orada taşa bakacaksın göreceksin bastığın yere falan. Biz de gideriz o taşa bir iki şey tekme atarız. İşte bak dövdüm onu falan hadi ağlama falan sus diye. Çocuk ağlamasın sussun diye taşı gider şey ederiz döveriz falan öyle. Ya hayatımız budur evet. Şimdi ne diyor Hazreti Mevlana bakalım bakalım. Bir kimsenin hakiki kibliye sırtını çevirmek suretiyle hayran olması gerçek hayranlık değildir.
Dostun mez ve müstarak olmak suretiyle hayretidir diyor. Eseri tanıyıp rastgele hayranlık değil. Allah’ın eserlerindeki o kudretini büyüklüğünü o mucizeyi görüp Allah’ım sen ne büyüksün deyip ona öyle hayran olmak lazım. En basitinden söyleyeyim biz eskiden atomu tek parça bir şey zannediyorduk. Atom denilen şeyi mesela en basitinden karbon atomu hepimizin bildiği şey işte kömür. Mangal kömürü yani. On altı şeyi var şey işte onun on dörtlüsü var on ikilisi var on altısı en fazla on altı elektron var onun etrafında.
Elektrik dediğimiz şeyi biz oradan elde ediyoruz elektronları kullanıyoruz şimdi elektrik diye. Halbuki o çekirdek dediğimiz o elektronların etrafında döndüğü merkez o çekirdek on altı tane proton taşıyor. Kaç tane yukarıda şey varsa elektron varsa o kadar yetmedi. On altı tane de şey notron taşıyor.
Yani on altı elektronun çekirdeğinde on altı tane notron on altı tane proton var. O notronlar ne yapıyor iki protonun arasına giriyor onların birbirleriyle temasını şey ediyor kesmek için. Bu en küçük zerre bile bir dünya onu anlatmaya çalışıyor. Atom tek parça zannettiğimiz atom işte şimdi onun çekirdek dediğimiz o notronları protonları birbirinden parçalayıp yeni bir enerji türü elde etmek istiyorlar. İsviçre’de yapılan deney oydu. Sekiz kilometre sekiz buçuk kilometre bir tünel kazdılar çekirdeği kırdılar yani patlattılar. İnflak ettirdiler daha doğrusu. Bir şey elde edemediler zaten o bir İngiliz vardı o çocuk çocuk değil kocaman adamdı da dilsiz şey. Hawking dedi onu dedi onu dedi bu deney tutmayacak dedi çünkü sekiz kilometre sekiz buçuk kilometre değil. Belki yüz kilometre falan lazım demişti o zaman. O da öldü ya gitti geçen sene belki sene vefat etti o da. Böyle yetmiyor çünkü böyle bir kudret. Peki bundan ne istiyor Cenab-ı Hak işte bizim kendisine eserlerini tanıyıp kendisine hayran olmamızı istiyor. Hazreti Mevlana ilahi hayranlıktan ilahi meslikten bahsediyor bütün bu söylediklerim Hazreti Mevlana’nın söylediğini anlatmak içindir. Şimdi devam ediyor. Birinin yüzü dost tarafından müteveccihtir diğerinin yüzü ise hakikatta onun yüzünden ibarettir. Bunun bir ötesi daha var diyor. Bir hakikate hakkı sırtını dönüp olaylara hayranlık duymak var. Bu diyor şey değil o kadar iyi bir şey değil. Bir de o tarafa meyledip onun iç yüzüne vakıf olup derinden kavrayıp ondan sonra bir hayranlık vardır. Bir de bizatihi o kudretin kendisini görüp kendisine hayranlık olmamızı eseri geçiyorlar. O bizatihi ilahi yüz diyor. Cemalullah dediğimiz şey. İşte Allah bize eserlerinden sesleniyor.
Tabiat dediğimiz bu çayır çimen, ot, çiçek, kelebek falan bunlar işte Allah’ın cemalidir. Gulen yüzüdür ehline göre ama sen onu eşya olarak görürsün. Hakikat ehli Allah orada görür. فَاَيْدَ مَا تُوَلُّ فَسَمَّ بَجْهُ اللّٰهُ diyor. Nereye dönersen dön Allah’la yüz yüze gelirsin Cemalullah’la. O üç mertebedir.
Birincisi rastgele bir hayranlıktır. Eşyanın kendisine duyulan hayranlıktır. İkincisi sahibine duyulan hayranlıktır. Üçüncüsü de bizatihi Cemalullah’ı orada görebilmektir. Onun bir yukarısı daha yukarısı. İşte muqarrabin dediğimiz Allah’a yakın olanlar bu dediğim ayette şey edenler tavsif edirler.
فَاَيْدَ مَا تُوَلُّ فَسَمَّ بَجْهُ اللّٰهُ Nereye dönersen dön Allah’la yüz yüze gelirsin. Allah’la yüz yüze gelenler. Allah’ın makul kulları işte onlar en yakında olanlardır. Peki bunlar ne olacak?
Şimdi ayet söylüyor zaten. Neticeyi görüyor mu? Verirken, bu netice bildiriyor. İşte muqarrabin dediğimiz Allah dostları diyor ki ayette.
Bu iyiler, bu iyi insanlar bu salih insanlar naim cennetinden derler. Nimetlerle dolu bir cennette yaşarlar. Bu dünyada ha bu dünyada. Bu dünyada Allah’ın kudretini görüp Allah’ın büyüklüğünü görüp Allah’ın nimetlerini şükredip bu dünyada o nimetlerin içinde yaşarlar. Cennet hayatı, cennet mutluluğunu yaşarlar.
Söze başlarken demiştim niye mutlu değiliz? Çünkü mutluluğun nerede olduğunu bilmiyoruz. Mutluluk, kudretullahı tanımak, Allah’ın büyüklüğünü, Allah’ın aşkını yüreğimizle taşıdığımız zaman mutluyuz zaten. Bitti işte. O fakirdir işte. Zümnün-i Musri’dir, öteki Niyazi Mısri’dir, öteki işte bilmem İbrahim Etem’dir. İsimleri tasavvuf kitaplarında sayılmıştır, dolu. Adam ayağında çarık mesela. Sadi-i Şirazi, hacca gidiyor. Hacca giderken ayakkabısı bozulmuş çölde tabi. Ne olacak çarık. Birkaç gün gittikten sonra parça parça olmuş gitmiş. Ondan sonra diyor ki ey Allah’ım ben 40 sene senin dinine hizmet etmem.
Müderris kendisi medresede hocalık yapmıştır, din öğretmiştir yani. Kur’an, fıkı, tefsir, hadis. İyi bir alimdir, büyük bir şahirdir aynı zamanda. Vostan diye bir kitabı var, bir de Gülistan diye bir kitabı var. İki tane kitabı var. İkisi de Türkçeye tercüme edilmiştir. Eski klasiklerden, marif klasiklerinden çıkmıştır. Çok güzel bir kitaptır, çok harika. Okumak lazım böyle. Meslevi gibi hikayelerle anlatmış. Hatta bir tanesini anlatmıştım size. Bir hikaye oradan naklan. Vostan’dan naklan. İftara davet edilmiş bizim ham sofralardan birisi. Kendisini daha fazla dindar göstermek için. İşte demişler ki ya iftar uzuyor, namaz gecikiyor. Şu namazı bir aradan çıkaralım, kılalım namazı. Ondan sonra sofraya oturalım. Hep öyle olur ya.
Davetlerde. O namaz kılmış. Öteki başlamış evvabin namazı kılmaya. Uzun uzun zammı süreler okuyor. İşte 6 rekat, yarım saat daha namaz kılmış. Herkes karnını doyurmuş. Sofradan kalkacağı zaman o gelmiş birkaç lokma almış. Ondan sonra da Sadi Şirazi anlatıyor bunu. Riyakarlığı, ham sofralığı anlatmak için anlatıyor.
Hani ibadete niye riyakarıştırıyorsun falan. Ondan sonra birkaç lokma almış tabi. O da kalkmış ötekilerle beraber. Demişler ya sen oruç değil miydin? Tuttun ya demiş ben işte bu kadar yerim. Ondan sonra herkes hayranlıkla tabi. Allah Allah. Adam 6 rekat sünnetten sonra 6 rekat daha namaz kıldı. Uzun uzun zammı süreler okudu, ibadet etti. Birkaç lokmayla da iftar açtı.
Ne mübarek adam falan. Böyle herkes imrenerek şey ediyor. Neyse oradan çıkmış eve gelmiş hanıma demiş ki bana hemen bir sofra kur çok acım demiş. Ondan sonra da demiş hanım. Yahu demiş sen iftara davetli değil miydin? Orada sana bir şey ikram etmediler mi? Ettiler ama demiş ben namazı uzattım. Sofradan da fazla bir şey yemedim. Birkaç lokma aldım kalktım çok acım hemen demiş sofra kur falan.
8 yaşında oğlu vardı diyor Sadi. Baba demiş sen oradaki iftara kazay ediyorsun. Kıldığın namazı da kazay edecek misin demiş. Tabi rüyayla kılınan namaz tabi kabul değil. Başkaları daha iyi dindar desinler diye falan. Demiş o namazı da yad edecek misin? Kazay edecek misin? İşte Sadi Şirazi ham sopuluğu rüyakarlığı böyle anlatıyor.
Dinde en çok korkulacak şey ben iyi Müslümanım sen değilsin. En büyük tehlike budur. Nurettin Topçuo işte biraz önce oradan geliyoruz. Diyor ki üç şey kaba ve sahtedir. Bir, kendini belle eden sanat. Yani sanat olsun diye yapılmıştır. Onu da anlatırım şimdi size.
Kendini niye belle eden sanat. Sanat olsun diye yapılmıştır. Sanatkar şey olacak. Yani tabi halinden değişmeyecek şimdi. Normal hayatını yaşayacak. İkincisi gösterişçi akılak. Gösteriş için yapılan akılaki hareket. Üçüncüsü de iddia taşıyan dindarlık diyor. Ben daha iyi Müslümanım. Bizimkiler öyledir. Kendisi gibi olmayana Müslüman gözüyle bakmıyor. Evet bütün mesele o. Kendisi gibi olacak. Ya niye senin gibi olsun ki? Kıbleye dönüyor mu bu adam? Dönüyor. Namazını kılıyor mu? Kılıyor bırak. Ben hafızdım. Hafızlığa çalışıyordum. Ortaokul daha gençti. O zaman çocuk sayılırım. Şeye gittik. Babamın arkadaşı gittiğim cami. Belen’de. Hataylı’yım ben. Babam İskenderun’deyim. Ama Belen’in imamı da. Beni Tabinur. Hocanın oğlu olduğumu. İşte müezzinin yanında oturduk. Kamet falan getirdim. Tespih çektik. O zaman sesim tabi çok fevkalade. Çocuk genç sesi. İmam çağırdı bana. İşaret etti. Allah rahmet eylesin. Hoca efendi.
Gel buradan bize bir aşır oku dedi. Beni Mihrab’a çağırdım. Mihrab’dan cemaata dönük okuyor. Ben müezzin mahvelindeyim. Neyse gittik hoca. Yaz tabi çok sıcak. İskenderun, Hataylı sıcağı. Kısa kollu. Herkes gibi kısa kollu bir gömlek yemişim. Başımda da takke var yani. Takkesiz dolaşmazdık o zaman. Takkeyi başıma koydum. Güzelce bir aşır kural okudum. Hoca efendi tebrik etti. Hoca’nın yerini öptüm. Yaşlı hoca efendi. Babamdan da büyüktü yaşı. Sonra efendim kapıdan dışarı çıkıyoruz. O cemaattan birisi. O amcalardan birisi tabi. Bilmiyorum kim olduğunu. Şöyle tuttu beni kolumdan. Sen dedi hafızı kuran olacaksın dedi. Kısa kollu şeyle dolaşıyorum. Niye dolaşıyorsun dedi. Şimdi. Ya herkes kısa kollu. O cemaatın yarısı zaten kısa kollu. Gömlek yemiş, çeket falan giyemezsin ki. 40 derece sıcak güneş, yaz güneşi, ağustos güneşi. Böyle. Sırf şeyinden dolayı. İşte neden icap ettiyse öyle. Ondan sonra da bizim yanımızda bir dişçi İhsan Bey vardı. Hacı Hacı dedi. Hafıza dokunma dedi. Sen dedi kadınlara don giydirmeye uğraş dedi. Onlar da donsuz dolaşıyorlar dedi. Ne uğraşıyorsun hafızla çocukla falan diye.
Onu öyle azarladı. Şey etti böyle. Böyle gittik. Güzelce bir kuran okumuş. Teşvik etsene aferin evladım. Allah diline sağlık. Allah emsalinizi şovarsın. Böyle. Diye dua edecek yerde beni azarladı. Kısa kollu şey gömlek giymişim diye falan. Yaşadık yani çok şey yaşadık. Siz daha iyi anlıyorsunuz zannediyorum. Dine en büyük zarar, en kötü zarar. Ürkütücü ve korkutucu dindarlıktır. Kim olursa olsun Allah’ın kulu buraya gelmiş. Başa açık bana diyorlar efendim işte sen çok müsamakarsın falan. Dedim ya bırakın Allah aşkına şu çocuklarla uğramayın. 13-14 yaşında kız minaretek giyiyor. Gilsin birkaç sene ya. Hacı anne yarın evlenecek hacca gidecek. Müslüman kadını 80 yaşında minaretek giymez ki. Biraz tolerans sahibi olmak, kazancı olmak lazım. Evladım bak biz şey. Bizim kültürümüzde dinimizde böyle şeyler yok. Sen bunlar gavur adeti. İğrendir onu. Nasihat et. Kendi dinini kendi kültürünü sevdir. Onu öyle azarlayıp da sen ne gavur gibi böyle giyinmişsin falan. Defol falan deyip de. O bir daha camiye gelmez zaten. Şu kadarcık şeyi görünüyor.
En kötü dine en büyük zarar. Peygamber efendimiz’e. Sen diyor o müşriklerle. Müşriklerle sıcak bir dost gibi ilişki kur diyor. Onlara öyle davran diyor. Sen sanki sıcak bir dost, sıcak bir arkadaş gibi. Onlara davran diyor. Böyle davranırsan kurtarıcı olursun.
Biz daha kendi çocuklarımızı nasıl Müslüman yapacağımızı bilmiyoruz. Onu size söyle. Çok işimiz kolay değil yani. Onun için Nurettin Topçu hocamız diyor ki. Türk eğitim sistemi Mevlana’nın başladığı yerden başlamalıdır. Gel kim olursan ol gel. Gel yine de gel yine de gel. Kim olursan ol gel. İster mecusi ister putperest ister şey.
Biz kendi çocuklarımızı kendi dinimizi kendi çocuklarımıza sevdirmekte güçlük çekiyoruz. Neden? Çünkü metodu bilmiyoruz. Peygamberi tanımıyoruz. Peygamberimizi doğru dürüst tanımıyoruz. Peygamber tek başına çıktı. O kadar ipe sapagelmez insanların hepsini hizaya getirdi. Yola getirdi. Yani onlar serseri ayyaş.
Etrafında. Onları bütün kötü huylardan hasetten fesatten hatta kan davalarından. Onları aynı camide topladı. Ebu Cehil zaten onu diyor Peygamber efendimize. Ya Muhammed sen güzel şeyler söylüyorsun ama diyor. Ama bizi diyor sen diyor kölelerimizle aynı safta tutuyorsun diyor. Bir mekenin ileri gelen ailesi bir eşrafı kendi kölesiyle nasıl yan yana durur diyor ibadet eder. O köle diyor nasıl benim seviyeme benim yanıma gelir. İddia şey değil. Fikir ve hakikatta kabul ediyor. Sen diyor güzel şeyler söylüyorsun ama. Fakat diyor kölelerimizle bizi aynı hizaya tutuyorsun. Aynı safhati getiriyorsun diyor. Bu kabul edilemez diyor. Böyle şey oluyor. Ayrılıyorlar. Evet.
Hazreti Mevlana işte Cenab-ı Hak bu ayeti şey etmiş. Hazret Mevlana’nın şeyi ne göre bize neler şimdi burada anlatalım. Birinin yüzü dost tarafına müteveccihtir. Diğerinin yüzü ise hakikatta onun yüzünden ibarettir. Öyle laş etmiş ki ilahi ceman onun yüzüne silmiş. O kadar Allah’a yakın ayna gibi işte. Zaten yine şey imamı Gazali de diyor ki imamı Gazali bir insanın diyor yanına gidip oturur. Bir dindar bir hocafedinin yanına oturur. Hiçbir şey söylemenize gerek yok.
Eğer içinize Allah sevgisi, ahiret duygusu, din duygusu, Muhammed aşkı falan gibi öyle şeyler doluyorsa diyor. İşte o hakiki dindar Allah ehlidir diyor. Orada diyor yine dünya işleri aklınıza geliyorsa diyor. Yine işten güçten işte arabadan, birlemişten şuradan buradan mesele diyor. Onun diyor Allah ehli değildir diyor.
Şems-i Tebriz ile Hazreti Mevlana konuşmuyorlar bile. Hep diyoruz aşkın dili sükuttur diye. Sen düşünürsün, şunu gidiyorum sevgili işte nişanlısın falan yahut da seviyorsun çok. Şunu söyleyin bunu söyleyin falan filan yanına gidip bir tebessümle bütün söyleyeceklerini durur. İçinde kalır. Bir şey söylemeye gerek kalmaz. Çünkü sevgiliyle karşı karşıya gelmiş. Daha ne söyleyeceksin? Ulan inek diyeceksin. Daha bu kadar. Orada aşkın dili sükuttur. Söze hacet yok. Aç kalbini Allah’a ey Allah’ım sana kalbimi açtım. Sana kalbimle geldim. Bir şair vardı çok enteresan. Orada diyordu ki kalbimle geldim ben sana. Yollar ne ki diyor. Ruhumla sardım ben seni.
Kollar ne ki diyor. Böyle çok beni yine etkileyen sözlerden birisiydi bu. Kalbimle geldim ben sana diyor. Yollar ne ki. Ruhumla sardım ben seni. Kollar ne ki diyor. Kolla sarışmak. Kol beden işidir.
Enteresan. Çok çok fevkalı. Sırtı Hakka dayalı. Yüzü halka dönük olmak gerekir diyor. Hazreti Mevlana. Allah’a dayayacaksın sırtını. Hakikate Hakka. Oradan alacaksın desteği. Allah için konuşacaksın. Allah için söyleyeceksin. Allah rızası için. Allah’tan gelecek şey için. İşte vaktiyle biz ben bir yazı yazmıştım. Bir ziyaret. Papa ilk İstanbul’a geldiği zaman. 1967 senesinde Papa ilk defa İstanbul’a geldi. Ben de bir ziyaretin manası diye uzunca bir makale yazmıştım. Onu da hutbe olarak okuduk. Cami de o zaman hutbe okuyordum. Rahmetli Nurettin Topçuoğlu. Baştan sonra suç tabi okuduğum şeyler. Layıklığa aykırı, devlete aykırı, mevcut düzene aykırı. Böyle. Sen dedi camiden çıktık dedi. Sen dedi kime güvenerek dedi böyle konuşuyorsun dedi. Bu yazıyı yazmışsın falan dedi. Dedim kim için konuşuyorsam ona güveniyorum. O da sonra başkalarına soruyor. Ya çok tuhaf çocuk demiş bu laf dinlemiyor.
Ondan sonra şey etmiş böyle. Allah rahmet eylesin. Hoca beni korumak için söylüyor. Dikkatli ol tehlikeye atma kendini falan gibi. O zaman gözümüz daha karaydı. Şimdi de Allah’a şükür şey etmiyoruz. Yine Allah için konuşuyoruz. Allah tesirini halketsin.
Akseder haleti merdan gönülden gönüle diyor. Tariqat ehliyus sofi bizi sanma kuru zahid. Bizim semti Muhammed’den gelen bir rahımız vardır diyor. Şair. Bu da bir Mevlevi şairidir. Bizim semti Muhammed’den gelen bir rahımız vardır. Oradan gelen bir manevi yolumuz vardır diyor. Silsile-i gazde diyor. Hakikat ehliyus sofi bizi sanma kuru zahid. Bizim semti Muhammed’den gelen bir rahımız vardır. Orada diyor işte akseder haleti merdan gönülden gönüle. Yigit kişiler merdan yigit demektir. Yigit kişilerin diyor. Halleri tıpkı elektrik akımı gibi. İşte sen şir şarja bağlıyorsun ya.
Hatta gizli ses alıyorsun kayıt yaparken de sesi kapatıyorsun. Bağlıyorsun iki kaseti birbirine. Oradaki bütün bilgiler, bütün sesler, şarkılar buraya dönüyor. Sessize de kayıt yapabilirsin, sesten de kayıt yapabilirsin. Sessiz kasetten kaseten sessizden. İşte o hakikat ehli sessiz birbirlerine kayıt yaparlar. Hatta bir şeyde Libya’da bir şeyh efendiye sormuşlar gelmiş birisi.
Böyle bir fıkh sorusu yani dinle ilgili bir fıkh sorusu. Ya demiş ben şeriat falan bilmem fıkh bilmem. Fakat demiş benim bir alim dostum var çok iyi bir alim. Fakat demiş Hindistan’da. Dur demiş ona soruyorum bir dakika. Bekle demiş. Gözü dünmüş senin sorunun cevabı buymuş demiş. Öğreniyorlar. Yani şimdiki işte cep telefonu gibi. O kalbini telefon gibi kullanabiliyor. Aynı şey Muhiddin Arabi’de var. Onun için Muhiddin Arabi’de keramet şey değil. Yani mesele değildir. Keramet şey gibidir. Ya ekmek yemek gibidir yani işte şey gibidir. Geliyor Konya’ya. Şam’da Sadreddin-i Konevi 8 yaşında o zaman. O da Konya’da.
Keşfediyor çocuğu oradan. Sadreddin-i Konevi’nin anası. Aladdin Keykubed’in kardeşi kızı. Saraylı bir sultan. Sadreddin’in annesi. Selçuk sultanlarından yani. Diyor ki o çocuğun diyor babası vefat etti. Annesi dul kaldı. Fakat bu büyük bir kabiliyettir. Ben gideyim bu çocuğa sahip çıkayım diyor. Tıpkı şey gibi. Şemsi Tebriz’i gibi. Orada bir diyor Mevlana var gidip onunla görüşmem. Onu şey etmem lazım. Ütülemem lazım. Evet. Kalkıyor geliyor Konya’ya. Onun şey böyle cowboy şapkaları gibi şapkası var. Muhiddin Arabi’nin. O şapka şey. Müslümanların Endülüs’e götürdükleri şapkadır. Sonra İspanyollar onu aldılar Amerika’ya götürdüler. Meksika şapkası oldu şimdi o.
Öyledir yani. Aslı bizim. Güneşten korunmak için geniş kenarlıdır o. Lenger dediğimiz şey. Arkası öyle böyle işte o şeyler. Öyle bir adam gelmiş Konya’ya. Şeyin. Alaeddin Keykubad’dan önce tabi şey var orada.
Bir önceki Sultan. Sultanın rüyasına giriyor. Diyor ki bana yeğenin. Sadrattin’in annesini. Nikahı almak istiyorum. Yardım et diyor. Sultanı. Sultan acayip bir adam. Yabancı birisi. Ejnebi görmüş. Şey yok. Hiç böyle bir. Aldırmıyor. Birinci gece.
İkinci gece tekrar rüyasına giriyor. Aynı kıyafetle aynı şeyi söylüyor. Üçüncü akşam. Aynı kıyafetle yine aynı şeyi söyleyince. Sultanın kafası atıyor. Diyor ki böyle böyle bir adam var beni rahatsız ediyor. Üç gecedir rüyama giriyor. Bunu bulun getirin diyor. Eğer Konya’daysa diyor. İşte medreseleri hanları falan dolaşıyorlar. Gerçekten verilen eşkele uygun. Kıyafeti kılı kendisi yaşı.
Getiriyorlar huzura çıkarıyorlar diyor ki. Sultan diyor ki benden ne istiyorsun diyor. Niye beni rahatsız ediyorsun geceleri falan deyince. Aman sultanım diyor ne istediğimi arz ettim ben size diyor. Rüyada. Peki diyor bu benden biten bir iş değil ki diyor. Onun da razı olması lazım diyor. O hatunun da haberi var efendim diyor. Onun da rüyasına girmiş demek.
Alıyor Sadreddin ve annesini Malatya’ya gidiyor. Beş sene Sadreddin’e ders okutuyor. Ondan sonra tekrar hanım vefat edince Sadreddin’in annesi. Tekrar Şam’a gidiyor. Sadreddin’e diyor ki tamam sen bu yolda devam et artık. Yani Muhiddin Arabi’nin en önemli talebesi Sadreddin’in kulevidir. İşin başlangıcı da böyle olmuştur.
Böyle bir kerametle, bir rüyayla evlenmeye razı etmiştir. Sırf o çocuğa sahip çıkmak, ona üvey babalık yapıp, kendindeki ilmi ona öğretmek içindir. En büyük diyor sadaka bildiğini başkasına öğretmektir diyor. En büyük sadaka. Ne sırtında hacca götürmektir ne başkasıdır. Ne de şudur ne de budur ne de ev almaktır ne de araba almaktır. En büyük sadaka bildiği şey, bildiği bir ilmi, faydalı bir ilmi. İşte dünya ilmi olsun ha. Meslek mesela adam demircidir yahut bilmem işte elektrikçidir şudur budur. Bildiği bazı bilgileri bir çırak yetiştirmek en büyük sadakadır. Sadakaların en büyük ediyor bildiğini başkasına öğretmektir. Allah. İşte bizim bütün bildiklerimizde bunu Celal Hoca anlatmıştı.
Sonra kitapta okudum. Muhiddin Arabi’nin kendisi de zaten enteresan bir adamdır. Onun ilk defa onu da söyleyeyim de Muhiddin Arabi’yi biraz tanıdım. Mevlana’nın en yakınlarındandır. Sadreddin de Mevlana’nın en yakın arkadaşıdır. Hatta en son vefatından önce Sadreddin onun hastalığında ziyarete geliyor. Mevlana’ya ve Mevlana onun elini tutarak bir gazalok,
bir kaside okuyor. Top da sensin, oynayan da sensin, seyreden de hep sensin diyor. Hakka söylediği Hazreti Mevlana’nın son kasidelerinden bir tanesini Sadreddin’e okuyor hastayken işte.
Böyle, Hazreti Muhiddin Arabi de 20 yaşında hasta oluyor, bir hastalığında komaya giriyor. Babası başında Yasin-i Şerif okuyor. İşte ölünün başında okunur diye Yasin okurlar, Kaf Suresi okurlar. Sonra öldü zannederek babası okuyor, okuyor. Bu sefer Muhiddin Arabi genç diriliyor. Gözünü açıyor, kendine geliyor. Babası da çok seviniyor. Ne oldu diyor.
Baba diyor, beni diyor yabancı diyor, canavarlar, hayvanlar, sırtlar, aslan falan, üzerime hücum ediyorlardı, beni parçalamak istiyorlardı diyor. Fakat ben, bir diyor, bir yaşlı bir amca geldi diyor, elinde bir baltayla o hayvanları diyor, hepsini kaçırdı, kovaladı ve beni kurtardı diyor. Amca sen kimsin, seni kim gönderdi falan dedim.
Oğlum ben Yasin Suresiyim, seni kurtarmak için geldim dedi diyor. Sonra ok geliyor, bundan üzerine zaten Tasavvuf’a merak ediyor. Bu ne haldir diyerek kendi başına gelen bir olaydan. Yasin Suresi rüyasında ona güçlü, kuvvetli bir melek şeklinde görülüyor. O ona tahvil ediliyor ve onu görüyor rüyasında, kuma halinde. Ben diyor Yasin Suresiyim, seni diyor bu canavarların elinden kurtarmaya geldim diyor. Ondan sonra şifa buluyor, din ilimlerine kendisini veriyor. Böyle bir acayip bir şey. Ondan sonra merak ediyor Tasavvuf’u, bu manevi dünya nasıl bir dünyadır, nasıl oluyor, burada işler nasıl dönüyor falan diyor.
Evet, bu dünyayı tutan, bu maddi dünyayı tutan, bunu dengede tutan bir alternatif manevi dünya var. Ona biz melekut alemi diyoruz, melekler alemi diyoruz işte. Antimadde dediğimiz şey, fizikte de ispat edilmiştir. Bu maddi kainat kendisini dengede tutan bir alternatif kuvvet olmadan kendi tek başına duramaz diyor. Her şey dişili erkekli yani alternatifli yaratılmıştır. Hep çift yarattık diyor zaten Cenab-ı Hak. Yasin Suresinde de öyle, başka yerlerde de öyle. Her şeyi çift olarak yap. Ve bilmediğiniz birçok şeyi diyor daha. Ve mümmelele tealemun diyor. Sizin bilmediğiniz pek çok şeyi biz çift şekilde yarattık. Eğer erkekli dişili, artı eksi kutuplu. Artı kutup burası ise, artı kutup bence öbür taraftır. Artı kutup eğer melekut alemi ise eksi kutupta burasıdır.
Bu kainatı dengede tutan, antimadde dediğimiz şeyin adı bizim tasavvuf dilinde manevi alemdir. Melekut alemidir. Bu mülk alemidir. Mülk alemi, mülk suresi var. Tebarekellezi biyedihil mülk. Bu mülk, bu kainat Allah’ın yedi kudretindedir. Elinin içi avucunun içindedir yani.
Fesübhanellezi biyedihi melekutü kulli şeyhi. Bütün melekut alemi de yine onun elindedir. Eğer sen burada Allah’ı tanıyorsan, Allah’ı seviyorsan, Allah’la tanışıksan, merak etme öbür dünyada da yine tek her iki aleminde Rabbi O’dur. Ve inne lenelelel ahirate vel ula diyor.
Ahirette bizim, dünyada bizim diyor. Hepsi bizim. Kainatta bizim, maneviyatta bizim, maddiyatta bizim diyor Allah. Onun için gittiğin yerde korkacak bir şey yoktur. Burada Allah’la tanışıyorsan, orada da karşılaşacaksın. Daha güzel, daha yakın olacaksın. Onun için Hazreti Mevlana ölümü de ortadan kaldırmış, ölüm diye bir şey yoktur diyor. Ruh ölmez, beden zaten ölüyor. Her gün ölüyoruz. Her gün ölüyoruz. Organlarımız, hücrelerimiz, al yuvarlarımız eskiyor. Onun yerine yenileri geliyor. Bir taraftan ölüyoruz, bir taraftan diriliyoruz. Kendi, kendi bünyomuzda, kendi içimizde, bedenimizde bunu yaşıyoruz. Eğer yeni hücreler daha fazla geliyor, eskime daha az oluyor ise gençleşiyor.
Büyüyoruz yani, gelişiyoruz. Eğer destek veren yeni hücreler azalıyor, ölenler çoğalıyor ise yaşlanıyoruz. Ölüme doğru gidiyoruz zaten. Hayat durmuyor. Duran bir şey yok. Her şey hareket halinde, her şey akış halindedir. Buradan kendimize bir ahireti kazanmaya çalışacağız. Allah ahiretimizi de dünyamızı da güzel eylesin.
Namur eylesin. Biz işte bunu, o büyüklere de layık eylesin. Hepsine de Allah’tan rahmet diliyoruz. Şimdi bir şey getiriyoruz, gülbank getiriyoruz, şeyi bitirirken. Allah Allah eyvallah. Vakti şerif hayır ola. Hayırlar feth ola. Şerler def ola. Niyazımız indi ilahi de makbul ola.
Allahu zülcelal ismizatın nuruyla kalplerimiz pür nur kila. Demler safalar ziyade ola. Dem Hazreti Mevlana. Sır Cenabı Şemsi Tebrizî. Kerem Hazreti İmam Ali. Şefaat Muhammed’in Nebi’l-Ummi. Rahmeten Lill’alemin.
Hu diyelim. Hu eyvallah. Hayırlı dersler, hayırlı geceler, hayırlı akşamlar.
Hayra karşı Allah her işimizi hayırla ikmal eylesin, hayırlara vesile eylesin.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir