"Enter"a basıp içeriğe geçin

Eş-Şehîd, El-Muhsî İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 30.Bölüm

Eş-Şehîd, El-Muhsî İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 30.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=D6Z2vE9grBM.

Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler sevgili izleyenlerimiz.
Esma’dan İnsan’a programımıza hoş geldiniz. Allah’a ve Peygamberimize imanımızı ikrar ve tanıklık için söylediğimiz cümleye Kelime-i Şehadet denir. Kritik bir meselede yüksek ve güvenilir bir şahitlik mertebesini söylediklerimizin doğruluğuna şahit getirmek için Allah şahidim olsun ki deriz. Yine Kur’an-ı Kerim okuduğumuzda her sözümüzün, her işimizin ahirette hesabını vermek üzere bütün detaylarıyla kayıt altına alındığı vurgusuyla sık sık karşılaşırız. Peki, her ayrıntıyı gören ve bilen bir zatın hiç ayrılmadan sürekli yanımızda olduğunu, her şeye tanık olduğunu ve her şeyi bütün ayrıntıları ile kayıt altına aldığını bilmek bize nasıl bir istikamet ve bakış açısı kazandırmalıdır? Bu durumun bireylerin ahlakına ve toplumun kimliğine yansıması ne olmalıdır? Bugün Eş-Şehid ve El-Muhsi esmasını, bu gibi sorular konular bağlamında tefekkür edeceğiz, kıymetli hocamızdan dinleyeceğiz inşallah.
Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk, teşekkür ediyorum Cennet Hanım. Nasılsınız? Şükürler olsun Rabbime, sonsuz hamdü senalar olsun. Bütün izleyicilerimize de iyilikler, güzellikler diliyorum. Hocam, açılış anonsunu da ifade ettiğim gibi bugünkü esmamız Eş-Şehid ve El-Muhsi isimleri. Bu iki ismin manası hakkında neler söylemek istersiniz?
Şehid, az önce sizinde söylediğiniz gibi şahitlik eden, gören, bilen, farkında olan demektir. Aslında şehadetle, şahitle, şehit arasında bir vurgu farkı var. Çünkü şehid en güzel şekilde, en eksiksiz biçimde, her türlü detayına hâkim olarak gören ve bilen şahit olan şeklinde pekiştirilmiş bir isimdir.
Allah-u Teala’nın Eş-Şehid ismi de Cenab-ı Hakk’ın olan biten her ne varsa, dün, bugün ve yarın yeryüzünün hangi noktasında olursa olsun, bunların her birine hâkim, her birine şahit ve her biri konusunda bilgi sahibi olduğu anlamına gelir. Diğer taraftan El-Muhsi, ihsa sayıp dökmek demektir.
El-Muhsi ise Allah-u Teala’nın bir ismi olarak, sayı ile adet ile kendisini ifade edebileceğimiz, detaylarını, ayrıntılarını tek tek sayarak söyleyebileceğimiz ne varsa, onların hepsinden haberdar olan, onların hepsini kayıt altına almış olan ve onların her biri hakkında da hesap soracak olan anlamına gelen ismidir Allah’ın.
Hocam, nebes suresi 29. ayette malumunuz olduğu üzere, oysa biz her şeyi kayıt altına almıştık buyrulmakta ve Muhsi isminin sizin de ifade ettiğiniz gibi kökü olan İsa kelimesiyle önemli bir vurgu yapılmaktadır. Ayette bahsedilen bu her şeyden ve bunun kayıt altına alınmasından ne kastedilmektedir? Burada kastedilen yeryüzünde hiçbir şeyin gelişi güzel olmadığıdır, hiçbir şeyin tesadüf eseri meydana gelmediğidir ve hiçbir şeyin de tesadüf eseri ortadan yok olmadığıdır. Yeryüzünde ne kadar varlık varsa, görülen, görülmeyen, toprağın altında olan, denizin derinliklerinde olan, gökte uçan, insan, bitki, hayvan, aklınıza her ne gelirse, bunların her biri birbiriyle uyum içerisinde bu kainatta yaşarken,
hatta bu kainat dediğimiz, evren dediğimiz bütün de göktaşları, yıldızlar, çeşitli gökcisimleri, gezegenler gibi dünyanın dışında ama kainat bütününün içinde ne kadar varlık varsa bunların hepsini biz saymış ve kayıt altına almışızdır diyor Allah-u Teala. Yani bunların hiçbiri kendiliğinden oluvermemiştir. Yani şurada bir gezegen var ama bundan kimsenin haberi yok, deme şansımız yoktur. İnsanoğlu bilmeyebilir, daha yeni öğrenmiş olabilir ama o mutlaka envantere girmiştir, kayıt altına alınmıştır ve Cenab-ı Hak tarafından mutlak surette biliniyordur.
Bu Allah-u Teala’nın aslında, hani Allah bilir diyoruz, Allah-u Teala alimdir diye anlattık, alim isminin Allah-u Teala’nın Allamül Huyub isimlerinin, Allah-u Teala’nın bilmesiyle ilgili isimler olduğunu söyledik ama muhsi ismi tek tek en ince detaya kadar bilen
ve bunları kaydeden anlamında onlardan biraz daha farklı bir anlam taşıyor. Bu şuna benziyor, yani bugün yeryüzünde ne kadar karınca yaşıyor, bilme şansınız var mı? Yok. Bu bahar kaç tane papatya toprağı yararak hayata merhaba dedi, kaç papatya açtı?
Onu bilme şansınız yok. Ya da çok güzel bir işte manzara karşısında oturuyorsunuz, ağaçlar muhteşem, acaba şu ağacın kaç yaprağı var? Yani bunu bilme şansınız yok, sayma imkanınız yok. Olsa bile kesin rakama ulaşmanız mümkün değil. Böylesine ince ayrıntılara varana kadar yeryüzünde ne varsa gördüğünüz, gökyüzünde ne varsa, bildiğiniz bilmediğiniz hepsini Allah bilir. Bu detaylı hesaplama, detaylı incelikli kayıt altına alma vurgusu aslında insanların Allah’ın Teala’nın kudretini fark etmeleri ve Allah’ın bilgisinin asla şaşmayacağı, Allah’ın bilgisinin şöyle kabaca olmadığı mutlaka detaya inen ve mutlaka her türlü konuda hiçbir şifre, hiçbir gizem kalmaksızın haberdar olan bir bilgi olduğu konusunda vurgu anlamında Allah’ın bir de el-Muhsi ismi var. Ve bu ismi ihsa fiilini kullanarak Allah’ın Teala Kur’an-ı Kerim’de geçiriyor ki aklımız ersin. Biz insan olarak Allah’ın bilgisinin boyutlarını bir kere daha farkına varalım.
Ve hani biz biliyoruz vücudumuzda ne kadar hücre var. Şu anda benim tahmini kabaca vücudunda ne kadar hücre var. E bunu kesin sadece Allah bilir. Bu hücrelerin yüzde kaçı hastalıklı? E bunu ancak Allah bilir. Yani burada kesinlikle insanoğlunun bilemeyeceği, hesaplayamayacağı kadar incelikler de dahil olmak üzere Allah’ın Teala’nın bilgisinin bizi kuşattığı
ve hiçbir şeyin başıboş olmadığı, kontrol dışı olmadığı ve mutlaka o hücre dökümünün de Allah’ın Teala’da bulunduğu. Yani bizim var olduğumuz andan ölümümüze kadarki hayatımızın her anında varlığımızın en ince bilgisine detayına kadar Allah’ın Teala’nın kayıt altında bulundurduğu vurgusu çok önemli.
Buradan biz kainatı da kendimizi de, çevremizdeki diğer insanları da, iletişim içinde olduğumuz varlıkları da aslında bir kontrol edenin, bir gözetenin, onları yönetenin ve onlardan her an haberdar olup gerekeni yapanın, bir yaratıcının olduğu fikrini bir kere daha çıkartmış oluyoruz.
Hocam, Eşşehit ve El-Muhsi esmasının manasını açıklarken Rabbimizin her şeyi bütün detaylarıyla bildiğini ifade ettiniz. Peki bu durumla insanın fiillerinde özgür bırakıldığı, gerçeğini ikisini birlikte nasıl anlamalıyız? Burada Allah’ın Teala’nın geçmişi, bugünü ve geleceği bildiğinden bahsederken Allah’ın Teala’nın bu bilgisi dahilinde insanoğlunun yapacaklarını da zorla ona yaptırdığı ya da insanoğlunu bir kukla misali, oradan oraya sürüklediği gibi bir yanlış kanaate sahip olmamak gerekir. Cebir dediğimiz zorla bir işi yaptırmak, Allah’ın Teala’nın, insanın davranışları konusunda kesinlikle söz konusu olmayan Allah’ın Teala’yla birlikte düşünülemeyecek bir durumdur. Çünkü Allah’ın Teala insanı bir akıl vermiştir, bu aklı niye vermiştir? Karar versin diye. Düşünsün, üretsin, doğru olanın ne olduğuna karar versin, ona göre davransın, iyi, güzel, hayırlı, sevap olanı seçsin ve onunla yeryüzünde iyilik üretsin. İnsanın aklı bunun için vardır. O zaman Allah’ın Teala akıl verdiğine göre insana bu aklıyla yaptığı seçimlerden doğan sonuçlardan da insanı sorumlu tutacaktır. İnsanın bir şeyden sorumlu olabilmesi için kendi karar vermesi lazımdır, kendi uygulaması ve kendisinin bu konuda bir mesuliyet üstlenmesi gerekmektedir. Bu Allah’ın Teala’nın her şeyi bilmesi ile birlikte düşünüldüğünde insanın ne yapacağını zaten Allah’ın bildiği ama bildiği şeye insanı zorlamadığı, insan tercih ettiği için öyle davrandığı şeklinde beraber değerlendirilebilir. Burada kaza ve kader meselesine giriyoruz biliyorsunuz.
Allah’ın Teala’nın elbette yarattığı, yazdığı, belirlediği bir kaza, kader konusunda çizgi vardır, bir plan vardır, yeryüzünün akışıyla ilgili, hayatın devamıyla ilgili değişmezlikler vardır. Ama bir de insanın kararlarıyla değişebilecek olan ve insanın kararlarının sonuçlarıyla şekillenebilecek olan bir gelecek vardır. Orada Allah’ın Teala’nın insana müdahale etmediğini aksine aklını kullanarak doğruyu seçmesi için ona rehberlik ettiğini, peygamberler göndererek, kitap göndererek onu doğruya sevk ettiği bilgiyi biz biliyoruz. Burada Allah’ın Teala’nın şehit olması, her yaptığımızı görmesi, her yaptığımızdan haberdar olması, hatta bunu önceden biliyor olması,
o biliyordu mecburen yaptım deme şansını bize vermez. Allah bilir ama yapıp eden, karar veren sensindir. Allah’ın Teala seni onu yapmaya zorlamaz. Onun biliyor olması, onu yapmak zorunda bırakması anlamına gelmemektedir. Allah’ın Teala yine tabircaysa büyük resmi görür. Biz insanlar böyle puzzle’ın, bu yapbozların küçük parçalarını görürüz.
O küçük parçalar üzerinde düşünürüz. Belki birkaç yan parçayla birlikte onu ortak değerlendirebildiğimizde kendimizi şanslı sayarız. Daha küçük bir alana. Oysa Allah’ın Teala bütün kainatı geçmişiyle, geleceğiyle kuşatan, tarifi imkansız bir görüş alanına, bilgi alanına sahiptir.
Fakat bu bilgi, Allah’ın böylesine detaylı biliyor olması, bizim o konudaki davranışlarımızı, onun bize zorla yaptırdığı anlamına gelmez. Elbette biz bazen uğraşırız, didiniriz, sonuç şöyle olsun diye isteriz ama istediğimiz gibi bir sonuca ulaşamayabiliriz. Orada Allah’ın kazası, kaderi işin içine girer, Allah’ın kararı işin içine girer. Son sözü Allah söyler.
Ama o yolda gelişat esnasında karar verip yönünü istediği tarafa çevirerek ilerleyen insanoğlunun bizzat kendisidir. Ve hangi tarafa doğru yürüdüyse onun sonuçlarına da katlanacaktır. Hocam, şehit ismiyle ilgili okuma yaptığımızda ve onun kökünü de düşünerek yaptığımızda bu okumayı karşımıza İslam mümmetiyle ilgili bir kavram çıkar.
Bakara Suresi 143. ayette sizin de malumunuz olduğu üzere, işte böylece siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık şeklinde tarif edilmiştir. Peki bu ayetteki şahit olma ifadesinden bir de Rabbimizin İslam ümmeti için şahitlik vasfını kullanmasından ne anlamalıyız? Şehit ve şahit kelimeleri dediğiniz gibi aynı kökten geliyor. Allah’ı Teala şehittir, her şeye şahit olandır.
Kur’an-ı Kerim’de çok güzel ayet-i kerime açık bir şekilde ifade buyuruyor. Diyor ki,
Şahit olarak Allah yeter. Bir başka ayet-i kerim’de buyuruyor ki, Rabbiniz size şahit olarak yetmez mi? Yani hiç kimse görmüyor, hiç kimse bilmiyor zannettiğin anda bile o şahit oluyor, o görüyor.
Allah’ın buna şahit olduğunu bilerek davranmak, insan olduğu için son derece mühim bir bilinç düzeyine işaret ediyor. Yani kimsenin olmadığı yerde şunu yapıvereyim, edivereyim deme şansın yok. Şahit olarak Allah size yeter. Rabbiniz bunun hepsine şahit diyor Kur’an-ı Kerim. Yapıp ettiklerinize Allah’ı Teala şahittir diyor bir başka ayet-i kerimede.
O zaman o şehadet görüyor, biliyor, kayıtlara geçiyor olma durumu çok kıymetli, çok önemli, çok değerli bir uyarı insanoğluna. Diğer taraftan bir de insanın şahitliği var. İnsanın olana bitene şahit olması, görmesi, haberdar olması var. Bir de toplumun şahitliği var. Sadece bireysel olarak benim şahitliğim değil. Bütün toplumun bir konu hakkında şehadeti var. Bunlar farklı kademelerde aslında bilgiye işaret eden şeyler. Bu Allah-u Teala İslam ümmetini vasat bir ümmet olarak, yani orta halli bir ümmet olarak, aşırılıklara kaçmayan, uçlara savrulmayan, dengesizlikleri olmayan, dengeli, mutedil, sade, orta halli bir ümmet olarak İslam ümmetini Kur’an-ı Kerim’de vasıflandırıyor.
Ve o ayetin devamında diyor ki biz aynı zamanda size şahit olarak görüyoruz. Peygamberi de size şahit olarak. Oradaki şahitlik aslında İslam ümmetinin Hakk’a hakikate, Allah-u Teala’nın varlığına, birliğine şahit olması öncelikle. Yani ben şahidim ki eşhedü en la ilahe illallah. Allah’tan başka ilah yoktur, ben ona şahidim.
Ben bir şahitlik yapıyorum, şehadet getiriyorum. Diyorum ki ben bu bilginin arkasındayım. Ben buna sonuna kadar inanıyorum, ben kefilim. Allah’tan başka ilah yoktur. Ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu. Yine Hz. Muhammed’in onun kulu ve rasuluhu olduğuna ben şahidim. Şahit olmak demek ki sadece görerek olmuyor. Biz peygamberimizi görmedik ki. Hani ben gördüm olaya şahidim demeye şansımız yok.
Ama biz peygamberimizin peygamber olduğuna şahidiz bugün. Demek ki şahitliğin arkasında sadece görmek değil, aynı zamanda sağlam bir bilgiye güvenmek de yatıyor. Ve burada Allah-u Teala İslam ümmetinin Allah’ın varlığına, birliğine gönderdiği peygambere şahit olarak yeryüzünde örnek ve model bir ümmet olmasını ifade buyuruyor. Neden? Bu ümmete bakan, Müslümanlara bakan, İslam toplumuna bakan, Müslümanların halini gören demek ki bir kendisine tapılan yüce kudret var. Demek ki kendisi için, kendisi uğruna mücadele edilen bir hakikat var.
Demek ki o hakikati, Kur’an’ı, Sünnet’i, vahyi insanlara ulaştıran ve insanlara doğru nedir, yanlış nedir, iyi nedir, kötü nedir öğreten bir yaratıcı Allah var. Bize bakan bunu görmeli, bunu fark etmeli. Demek ki uyulması gereken bazı sınırlar var. Helaller var, haramlar var, bir çizgi var. Öyle istediği gibi yaşayan, bildiği gibi davranan, aklını estiği şekilde, dilediği biçimde hayatına devam ettiren, savrulan, oradan oraya çarpılan bir ümmet modeli değil.
Bir toplum modeli değil. Aksine ne yaptığını bilen, dengeli, bütün bireyleri aynı şeyi yapan, farklı evlerde yaşayan, farklı işleri, farklı meslekleri icra eden ama hepsi mesela dürüst olup yalandan ısrarla kaçınan. Demek ki bunlara bunu bir öğreten var. Demek ki bu sınırı bir çizen var. Demek ki bu toplumu hizaya koyan bir kudret var. Biz bütün varlığımızla buna bir şahitlik ediyoruz.
Diğer taraftan Allah’ın istediği insan ve toplum modeli için biz onlara örnek oluyoruz. Şahitliğin içerisinde bir örneklik de söz konusu. Zaten bu şahitlik kelimesinin anlamlarından birinin de örnek olmak, idol olmak, kendisine bakılarak onun gibi olmak için uğraşılan kişi olmak gibi bir anlamı da var. O zaman biz diyoruz ki İslam ümmeti şahit. Peki bir de bizim şahidimiz kim? O da Peygamberimiz. Biz de ona bakarak, onu örnek alarak, onun hakka, hakikate şahit olduğuna inanarak onun gibi olmak için uğraşıyoruz. Dünya insanları da, dünya toplumları da Müslümanlara bakarak Allah’ın dilediği insan ve toplum modeli nedir? Bizi görerek örnek alacak şekilde yaşamalıyız. Burada tabi bir övgü var. Hani Müslüman topluma siz değerlisiniz ve örneksiniz ama bir yandan da çok ciddi bir rol biçme, bir sorumluluk yükleme ve bir Müslüman toplum olarak kendisini hem değerli hissedip hem de mesuliyet yüklenecek şekilde saygın ve onurlu hissetme mecburiyeti var.
Ben tekrar söylüyorum Müslüman dediğimiz insan ona baktığımız zaman hakikate Allah’tan gelen bilgiye şahitlik eden, onun halini izlediğimiz zaman davranışlarıyla bize yaratıcıyı hatırlatan, Cenab-ı Hakk’ın iyiliğini, güzelliğini, ikramını, cömertliğini ve kudretini bizim bir kere daha anımsamamızı sağlayan insandır. Orada eşşehit isminin şahitlikle ve şahit yani model olmuş ümmeti Muhammed ile bağlantısını böyle kurabiliriz. Hocam eşşehit ve el-Muhsi isimleri bizi murakabe ve ihsan kavramlarının kıyısına getiriyor sanki ve bu durumda günümüzün sürekli imaj yönetimiyle kimi zaman uğraşan insanlara bir takım hakikatleri hatırlatıyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Çok kıymetli bir kavram murakabe. İnsanın kendi kendini aslında gözetlemesi, kendi kendini denetlemesi, kendi kendini kontrol etmesi, Allah’ın onu her an gördüğünü, her yaptığına şahit olduğunu, her amelini kayda geçtiğini bilerek kendi kendine çekidüzen vermesi anlamına geliyor. Burada elbette bir dış güç var, bir dış disiplin var. Allah’ın insanı disipline eden gücü ve kudreti var. Ama onunla birlikte insanın da bir iç disiplini, iç hareketi kendini gözetim altında bulunduran ve diğerlerine zarar vermeyen topluma, diğer varlıklara, çevresine, hayvanlara, bitkilere, suya, toprağa
zarar vermeyen aksine nerede hata ettiğini her an tekrar tekrar kontrol edip hatayı derhal silerek doğruyu yapmaya çalışan bir insan modeli var. Bu murakabe aslında düşünmek, tefekkür etmek, ne yaptım, doğru muydu, ne gibi sonuçları oldu, tekrar yapabilir miyim, yapmam mı doğru yoksa bundan derhal vazgeçmeliyim gibi bir iç kontrol sisteminde harekete geçiren bir şey.
Burada Allah-u Teala’nın müminlere, Peygamber Efendimizin diliyle hatırlattığı ihsan kavramı da devreye giriyor. İhsan da biliyorsunuz, sen görmesen bile Allah’ın seni gördüğünü, sen onu görmüyor olsan da O’nun seni görüyor olduğunu bilerek davranmak.
Bu üst bir bilinç ve insanın aynı zamanda ahlaki anlamda da olgunluğa erişmesi, ahlaki basamakların da en üst zirvesi olarak adlandırılan bir bilinç. Bu düzey Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teala’nın bizi şahit olduğu Eşşehid ismi şerifiyle, bizleri devamlı gördüğü gözettiği ve El-Muhsi ismiyle olan biteni de devamlı kayıt altına aldığı, beraber düşünüldüğünde insanoğlu hiçbir zaman başıboş bırakılmadığını hissediyor.
Hani Ayet-i Kerime’de var ya, ”Eyhsebülinsanü, yuturakesü” de insan öyle başıboş salıverildiğini mi zannediyor? Her an ne yaptığınızı farkında olmak zorundasınız. Siz eğer çok daha rahat davranırsanız, bildiğiniz gibi gelişik güzel yaşamaya kalkarsanız, Allah-u Teala’nın sizi kontrol ediyor olduğunu da unutmuşsunuz demektir.
Oysa Allah-u Teala hiçbir zaman yarattıktan sonra bırakıvermiyor. Allah-u Teala her an sizinle alakalı bir beklenti içinde. Yarattı ama bir anlamı var yaratışının. Bir manası var, sana yüklediği bir sorumluluk var. Yarattı ama bekleyip duruyor acaba ne zaman yaratılışının gayesine uygun, ne zaman niçin yaratıldığını farkına vararak davranacak.
O zaman o anın gelmesini sen kendin de devamlı, kendi kendini kontrol altında tutarak hızlandırmalısın. Bir şekilde insanoğlu nefsine uyduğu zaman şeytanın vesvesesine kulak verdiği zaman etrafındaki ayartıcılara kendisini kötüye davet eden,
kendisini sorumsuzluğa davet eden, kendisini sadece hevaya hevese eğlenceye çağıran ama sorumluluklarını bir kenara bıraktıran
seslere kulak verdiği zaman yazık ediyor ve bu murakabe dediğimiz denetim unsuru bir anda ortadan kalkmış oluyor. Kendi iç denetimini sağlayamadığı zaman da, kendi kendinin şahidi olmadığı zaman da, kendini görmediği zaman da, iç görü diyoruz bunu biliyorsunuz, kendini görmediği ve fark etmediği zaman da kendini hiç ummadığı bir yerde buluyor.
Dolayısıyla hiçbir zaman iç görüden vazgeçmemek gerekiyor. Hep bugün Allah için ne yaptığın sorusu vardır ya, aslında onun anlamı şu, bugün kul olarak ne yaptın? Yani illa Allah rızası için bugün namaz kıldım, Allah rızası için sadaka verdim, Allah rızası için bir fakire kömür aldım filan, bu Allah için size sadece sadakayı, ibadeti hatırlatmamalı.
Aslında bugün Allah için ne yaptığın sorusu bugün kul olarak Allah’ın seni yaratmasının amacına uygun. Burada varlığına deyen ne yaptın?
Hangi doğru davranışları, hangi iyi davranışları, hangi isabetli kararları yerine getirdin? Hangi güzel sözleri söyledin? Yani burada sadece ibadet boyutuyla Allah için bir şeyler yaptığımızı zannetmemek gerekiyor.
Allah’ı Teala görüyor, senin ahlakı olarak ne yaptığını da görüyor. Sadece ibadetlerine, namazına, orucuna, haccını, zekatını değil. Allah’ı Teala biliyor, kayda geçiyor. Senin imanını da, senin inancını da, senin bağlılığını da, senin yürek gücünü de ancak o ölçebiliyor.
Dolayısıyla burada bir tek beş vakit namazla gözle görülür bir şehadetten değil, ibadete dayalı bir hesaptan, kitaptan, sayımdan, dökümden değil, ahlakıyla, imanıyla, soyut boyutlarıyla da sadece somut olarak değil.
Görülmeyen ama yaşam, hayat esnasında hissedilen, fark edilen, yaşama yansıyan boyutlarıyla insanı bir bütün olarak düşünüp bu haliyle insanın kendini şahidi, sonra mümin toplum olarak Allah’ın varlığının birliğinin şahidi, sonra bir ümmet olarak hakkın, hakikatin, İslam’ın şahidi olabilmesi gerekiyor.
Bu zinciri eğer kopartırsak, kendimizi görmeyi unutursak, birbirimizi iyiliği emredip kötülükten sakındırmak niçin var? Ben seni görüyorum, ben sana şahit oluyorum.
Ben senin yapıp ettiklerin konusunda iyi mi, kötü mü, doğru mu, yanlış mı değerlendirmede bulunabiliyorum. Allah bana da bir akıl vermişse ve yaptığının senin yanlış olduğunu fark etmişsem, benim senin en güzel şekilde uyarma vazifem devreye giriyor. Birbirimiz için şahitliğimizin bir anlamı oluyor.
Kendimiz için, birbirimiz için, toplum için ve İslam toplumu dışında kalan dünya toplumları insanlık için bir zincir olarak bu şahitlik bakışını, öngörüsünü değerlendirmek gerekiyor.
Burada tabii ki Allah’la bağımızı güçlü tutmak, Allah’ın bizi görüyor gözetiyor olmasının, mürakabe dediğimiz o vasfın ya da Allah’ın el-Muhsi’yi olmasının, yapıp edilenleri olan bitenleri en ince detayına kadar yaşananları kayıt altında bulunduruyor olmasının bizim için bir nimet olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Bu ahiret için, kıyamet günü için Kuran-ı Kerim’de al-yawmul mashhud yani şahit olan şahitliklerin olduğu, herkesin her şeye şahit olacağı, gizli kapakla hiçbir şeyin kalmadığı gün diye bir isim veriliyor Kuran-ı Kerim’de al-yawmul mashhud. O zaman Allah’ın şahitliği, o kıyamet ve ahiretin şahitliği, bu dünyada birbirimize şahitlik hepsi bir arada düşünülerek bunların iyiliği üretmede ortak olarak değerlendirilmesi gerekiyor. İşin ucunu bırakmak yok, tembellik yok, hiçbir şekilde sorumsuzluk yok, neme lazımcılık yok, burada varlığımızın bir değeri ve anlamı var. Kıymetli hocam bu güzel sohbet için teşekkür ederiz. Ben çok teşekkür ediyorum, sağ olun. Değerli izleyenlerimiz, bugün Rabbimizin gizli ve aşikar her şeyi asli hüviyetiyle tam ve kesin olarak bütün ayrıntılarıyla bilen ve kaydeden gibi anlamlara gelen eş-şehid ve el-mufsiyye isimlerini dinledik hocamızdan.
Rabbimizin bizi sürekli gördüğü, hazır ve nazır olduğu her ayrıntıyı görüp bildiği idrakî ile yaşayanlardan ve murakabe halini kuşananlardan olmanı yazıyla bir sonraki programda görüşmek üzere esen kalın. Gizli ve aşikar her şeyi bütün detaylarıyla bilen Allah’ım.
Sen ki eş-şehid isminin gereğince her şeyin aslını, esasını tam olarak bilen hiçbir şey ilminden gizli kalmayansın. Sen ki el-mufsiyye isminin gereğince gizli ve aşikar her şeyi tek tek ve bütün ayrıntılarıyla bilensin. Hiçbir şeyin bilgisi senden, senin ilminden gizli kalamaz.
Bütün düşüncelerimizde, niyetlerimizde ve amellerimizde dikkatli ve dürüst olmayı, sırat-ı müstakîm üzere olmayı, senin bizim her hâlimizi görüp gözettiğin idrakî ile hareket etmeyi nasip eyle Allah’ım. Şehid ve muhsi isminin tecellisiyle ahlaklanmayı, her iş ve sözümüzde yalnızca senin rızanı gözetmeyi, rızana odaklanmayı lütfeyle bizlere,
bu bilinçle murakabe hâline erişmeyi ve ihsan makamında karar kılmayı nasip eyle. Üzerimize aldığımız sorumlulukların, görevlerin ve emanetlerin her yönüyle ilgilenip, takip etme sorumluluğuna erişen bahtiyarlardan eyle bizleri.
Bizlere ikram ettiğin lütuflarının sayılamayacak kadar çok olduğunu fark etmeyi, bu bilinçle her ihsan ve ikram için şükreden kullarından olmayı nasip eyle Allah’ım.
Altyazı M.K.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir