"Enter"a basıp içeriğe geçin

Peygamberler ve Zalimler Mücadelesi – Ayetlerde İnsan Tipleri 20.Bölüm

Peygamberler ve Zalimler Mücadelesi – Ayetlerde İnsan Tipleri 20.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=tkF_r90ohoY.

Süh, selamun aleykum bima sabartum feniyumu uqbeddar. Tarihin en önemli zaman dilimleri peygamberlerin yaşadığı dönemlerdir. Kur’an sürekli o dönemlere ışık tutar.
Bu cüzde geçen olaylarda her zaman Allah’ın dediği olur mesajı verilmektedir. Bu bağlamda üç insan grubu gündeme getirilir. Bunlar Hz. Musa ve Firavun sermayesiyle şımaran Kahrun ve Ehli Kitap’tan Müslüman olanlardır. Bu cüzdeki Kasas suresinde Hz. Musa aleyhisselamın doğuşu, Firavun’un sarayında büyümesi, sonra Allah Celle Celaluhu tarafından peygamberlik görevi verilip, Firavun’a tebliğ için gönderilmesi anlatılır. Temel mesaj şudur. Her zaman Allah’ın dediği olur. Allah dilerse Firavun’un zulmünü yok edecek bir çocuğu onun sarayında büyütür. Zalimler çok güçlü olsalar ve kendi güçlerini korumak için bütün insanları yok etmeye, katletmeye çalışsalar bile, Allah’ın iradesini ve kaderini engelleyemezler. Allah isterse Firavun’un sarayında bir Musa büyütür. Olayın aslı şu şekildedir. O dönemlerde Firavun gördüğü bir rüyayı yanındakilere anlatır.
Onlar da İsrailoğullarından bir erkek çocuğun Firavun’un tahtını, gücünü yerle bir edeceğini söyleyerek bu rüyayı tabir ederler. Bunun üzerine Firavun, Mısır’da İsrailoğullarından yeni doğan erkek çocuklarının hepsinin öldürülmesini emreder. Bu katliam sürerken bir evde bir çocuk doğar. Annesi onun doğumunu gizler ve Mısırlılar öldürmesin diye bir sanduka içinde Nil Nehri’ne bırakır. Kızına da gelişmeleri uzaktan takip etmesini söyler. O da hemen nehrin kenarında kardeşinin peşine düşer ve Firavun’un adamlarına hissettirmeden Musa’nın Firavun’un sarayına götürülüşünü izler. Bebeği gören Firavun’un karısı bu bebeğin öldürülmesine mani olur.
Belki bizim için göz aydınlığı, mutluluk kaynağı olur. Onu evlat edinelim der ve Firavun’u ikna eder. Onun adına Musa derler. Musa sudan gelen çocuk anlamındadır. Sonra ona süt anne ararlar fakat bebek bulunan hiçbir süt annenin sütünü kabul etmez.
Bunu duyan kız kardeşi onlara ben bir aile biliyorum belki onun sütünü kabul eder der ve annesini saraya getirir. Bebek annesinin sütünü kabul eder böylelikle anne ile oğul da buluşmuş olur. Bu şekilde Musa sarayda büyür ve olgunlaşır. Hikmet ve ilim sahibi bir genç olur. Yıllar sonra Allah Celle Celaluhu Musa rehissalamı peygamber olarak görevlendirir.
O da Allah’ın emriyle çok zalim ve herkesin titrediği Firavun’un karşısına dikilip tevhid inancını anlatır. Göklerin ve yerin Rabbinin Allah olduğunu ve halkına zulmetmemesi gerektiğini teblih eder. Sonra Firavun, Hz. Musa ve İsrailoğullarını tümüyle yok etmek ister ama kendisi ordusuyla birlikte Nil Nehri’nin derinliklerinde boğulup gider. Sonuçta Allah’ın dediği olmuş ve zalimler cezasını bulmuştur. Firavun ve askerleri bize döndürülmeyeceklerini sanarak yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar. Biz de onu ve askerlerini alıp denizin içinde bıraktık. Bak işte zalimlerin sonu nice oldu.
Bu ayeti kerimede Cenab-ı Hak Firavun ve ordularından askeri erkanından bahsetmektedir. Hz. Musa’nın tevhid çağrısına, tevhid davetine karşı büyüklük taslayarak mücadele eden, savaş açan Firavun’un,
Hz. Musa’nın gösterdiği mucizelere rağmen inkarında, inadında devam ettiği vurgulanır. Ahireti inkar ederek, Tanrı’yı inkar ederek, Allah’ın birliğini reddederek, hatta Nazı As Suresinde ifade edildiği üzere
sizin benden başka Tanrınız yoktur diyerek gücün ve kuvvetin kendisini azdırması ve o azgınlığın verdiği güçle Tanrılık iddiasına kadar büyük bir savaş açarak Allah’a karşı mücadele ettiği vurgulanmıştır. Enbüyük Tanrınız benim, benden başka Tanrı yoktur diyerek Musa’ya ve İsrail okullarına karşı gelmek, onlara baskı ve zulme devam etmek istemiştir.
Hz. Musa, Cenab-ı Hakk’ın kendisine dini tebliğ etmek için elçi olarak verevlendirdiğini belirterek, tevhide ve Allah’ın birliğine kendisiyle beraber toplumunda doğru yola, hak yola gelmek suretiyle daha mamur ve müreffeh bir ülkeye kavuşacağını vaat etmiştir. Fakat Firavun her defasında karşı gelerek Beni İsrail’i, İsrail okullarını ezdiği için Cenab-ı Hak onları dokuz farklı belayla, musibetle imtihan etmiştir. Çekirge istilası, haşere istilası, kan istilası şeklinde ve en son Musa ve Beni İsrail’i önce Mısır’ı terk etmek üzere izin vererek göndermiştir.
Fakat daha sonra bunlar güçlenerek tekrar bana karşı gelirler endişesiyle ve çevresinin kendisine verdiği telkinlerle Hz. Musa ve İsrail okullarını yok etmek üzere takip etmiştir.
Tabi Kızıldeniz’e yaklaştıkları bir yerde denizin sığmı bir alanında Hz. Musa ve İsrail okulları Kızıldeniz’i geçerek kurtulmuş, Firavun ve taraftarları da onları yakalamak üzere ardından denize daldıklarında, suların birleşmesiyle deniz sularına gark olmak suretiyle boğulmuş ve yok olmuşlardır.
Burada tabi Cenab-ı Hak Allah’ı ve ahireti inkar edenlerin yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayarak Tanrılık iddiasında bulunanların sonunda hem kendisini hem de ordularını etrafındaki askerlerini denizin içerisinde boğmak suretiyle helak ettiklerini vurgulamıştır.
Ve sonuçta ne kadar güçlü, kudretli çevresi ve askeri teçhizatı fazla olursa olsun, Hakk’ın karşısında Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği üzere Cenab-ı Hak
ve mâ ya’lemü cunûde rabbi ke illâhu, Rabbinin ordularını sadece kendisi bilir. Bazen Allah bir tufanla, bazen yersarsıntısıyla, bazen çekirge istilasıyla, bazen de sulara gark etmek suretiyle zalimlerin sonunun hüsran olacağını vurgulamıştır.
Ve sonuçta Hz. Musa ile İsrailoğulları kıyıya çıkarak sahili selamete kavuşmuşlar. Firavun ve ona yandaşlık yapan orduları sulara gark olmak suretiyle bu dünyada yok olmak suretiyle tarihin çöplüğüne atılmışlardır.
Allah’a, ahirete karşı gelen, Allah’ı inkâr ederek, ahireti reddederek Allah’ın diniyle, Allah’ın elçileriyle savaş ilan edenlerin, hatta o elçileri aşağılamak ve yok etmek suretiyle istifsaz dediğimiz,
yani onları Tanrı’nın elçisini, Allah’ın elçisini aşağılayıp horlayarak ezmek isteyenlerin sonunda kendilerinin ezildiklerini ve zalimlerin sonunda kendi zulümler içerisinde boğulmak suretiyle sulara gark olduğu vurgulanmıştır.
Bu ayette de Cenab-ı Hak, işte zalimlerin sonunun nasıl olduğunu bakarak bizlerden ibret almamızı, gücün, iktidarın, çevrenin ne kadar fazla olursa olsun sonuçta geçici olduğunu vurgulamak suretiyle Allah’ın dinine, Allah’ın yoluna dönmemizi, Allah’ı ve ahireti kabul etmemizi çünkü sonunda er ya da geç herkesin, hepimizin ölmek suretiyle Allah’a döneceğimizi vurgulamıştır.
Tüm insanlar Allah’tan gelmiştir ve tekrar Allah’a döneceklerdir. Allah Kur’an’ı Ehli Kitap hakkında şahit ve gözetici olarak indirmiştir. Onlara seslenilen bir ayette, Ey Ehli Kitap!
Rasulümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi. Bir çoğunu da açığa vurmuyor. Şüphe yok ki size Allah’tan bir ışık, apaçık bir kitap geldi buyrulmuştur. Ehli Kitap denilince önceki peygamberlere ve kitaplara inanan Yahudi ve Hristiyanlar anlaşılır. Onlar da Kur’an’a ve Hz. Muhammed aleyhisselam’a iman etmek, desteklemek zorundadırlar.
Kendilerinden alınan söz bu şekildedir. Eğer bu kişiler önceden de iyi insanlarsa, Müslüman oldukları zaman kendilerine iki kat ecir verilir. Bu durum Kur’an’da şöyle dile getirilir. Bundan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler içinde öyledir ki buna da iman ederler. Onlara Kur’an okunduğu zaman ona iman ettik. Şüphesiz o Rabbimizden gelmiş gerçeğin kendisidir.
Esasen biz bundan önce de Rabbimize boyun eğmiştik derler. İşte baskılara karşı sabretmelerinden ötürü onlara mükafatları iki defa verilecektir. Onlar kötülüğü iyilikle savarlar. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar. Onlar boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size esen kalın, bizim cahillerle işimiz yok derler. Ehli kitaplar olup da Hz. Peygamber zamanında İslam’a girmiş ve kıyamete kadar girecek olanları bu ayetin kapsamında düşünmek daha uygun olur. Kur’an-ı Kerim’de Müslümanların ehli kitapla ilişkilerini düzenleyen ayetler vardır.
Bu ayetlerde onların inançları, düşünce yapıları, dinleri ile ilgili anlayışları, Müslümanlara karşı davranışları anlatılmakta, gerekli tespitler yapıldıktan sonra da birtakım emir ve tavsiyelerde bulunulmaktadır. Allah Celle Celaluhu sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Onlar hakkında hüküm verilirken adaletle hükmetmenizi ve anlaşmalara bağlı kalmanızı ister. Ancak ehli kitapla ilişkilerde dikkatli olunması istenmiştir. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellemi yalanlayanlar kendi kitaplarını tahrif ederek sahte bir din uydurup Allah’a karşı verdikleri sözleri tutmayanlar karşısında Müslümanca bir tavır takınmak önemlidir. İslam’ın amacı ehli kitabın yanıldığı, gizlediği, ihtilafa düştüğü veya inkâr ettiği konularda doğruları bildirmek ve bunlara inanmaya davet etmektir. Ancak onlar içerisinde Müslümanlara iyi niyetle yaklaşanlar da vardır. Ehli kitap içerisinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar. Onlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar. İyiliği emreder, kötülükten men ederler. Hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır. Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem Müslümanlar arasında yaşayan ve anlaşmalara sadık kalan ehli kitaba her zaman iyi davranmıştır. Onların can ve malları korunmuş, onlara din ve ibadet serbestliği tanınmıştır. Ehli kitaba iyi ve adaletle davranılmasını, onların haklarının korunmasını isteyen Peygamberimiz Müslümanlara da gerekli uyarılarda bulunarak Müslüman kimliğini korumalarını emretmiştir. Biz iman edip dünya ve ahirete yararlı işler yapanların önceki kötülüklerini mutlaka sileriz ve onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz.
Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet imanla birlikte ameli salih kavramından söz eder. Yüce Allah’ın kullarına ilk teklifi imandır. Şeksiz şüphesiz bir olan Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan iman etmek yani tevhid inancı üzere olmak.
Gerçek bir imanın sonucu ise o iman sahibinden güzel işlerin ortaya çıkmaya başlamasıdır. Evet insanın ilk muhatap olduğu emri ilahi imandır ama ondan sonra güzel işler yapması beklenmektedir kendisinde doğal bir sonuç olarak.
İmanın bir cevher olduğunu düşünelim insanda en kıymetli bir mücevherdir iman ve onun muhafaza edilmesi için güzel amellerle kuşatılması gerekir. Güzel amellerle desteklenmeyen iman için zamanla kaybolması gibi bir tehlike söz konusu olabilir böyle bir tehlike ortaya çıkabilir. Allah-u Teala Ankebut suresinde bu gerçeğe değinerek iman edip güzel işler yapanların ki bu ameli salih kavramını biraz açmamız lazım ama ayetin devamı şöyledir o yaptıkları güzel işlerin karşılığı olarak yüce Allah’ın iki müjdesine nail olacaklardır. Bunlardan birincisi geçmişte yaptıkları kötülüklerin Allah tarafından silinmesidir. Şimdi mevzuyu biraz açalım. Salih amel nedir? Sadece ibadet midir? Yani kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar veya yaptığımız hayır hasenat evet bu amel kavramı içine girer zaten amel bilinçli olarak yapılan işler için Kur’an-ı Kerim’de kullanılmıştır. Yani sadece bir iş yapmak değil onu bilinçli olarak farkında olarak ne yaptığını bilerek yapmaktır. Peki salih olarak Allah’ın nitelendirdiği amel herhangi bir çeşit itibarıyla sınırlandırılabilecek bir şey midir? Hayır. Aslında Allah’ı razı edecek, onu memnun edecek ve onun rızası için yapılmış her güzel iş salih amel kavramı içerisinde değerlendirilir. Salih amel sadece ibadetleri değil kul olarak hayatımızı sürdürürken Allah’ın rızasını gözeterek yapacağımız her işi, birbirimizle iletişimimizi, ahlaki kuralları vicdanen bizi destekleyen güzellikleri tümünü içine alan bir kavramdır ve yüce Allah imanını güzel işlerle destekleyenleri gerek dünyalık gerek ahiretli güzel işlerle değerlendirenleri az önce de söylediğimiz gibi iki müjde ile karşılamaktadır.
Bunlardan bir tanesi daha önce yapmış oldukları kötülükleri onlar için sileceğini ifade eder Allah-u Teala. Yani şöyle düşünün bir günah işlediniz ve üzerine yapmış olduğunuz bir güzellik o günahı ortadan kaldırıyor hatta tamamen siliyor ve ondan sorumlu tutmuyor insanları. Benzer bir müjde aslında Hud suresinde de karşımıza çıkmaktadır. Allah iyiliklerin kötülükleri sileceğini orada da ifade eder. Bu bizim gibi aslında hataları her zaman mümkün olabilecek ve kusursuz olamayacak insanoğlu için çok güzel bir rahmet eseridir. Allah-u Teala’nın bilerek ya da bilmeyerek işlemiş olduğumuz kusurlardan, yaptığımız güzellikler sayesinde bizi kurtarması onun bir lütfudur. Bu birinci müjde.
İkincisi de Allah-u Teala’nın yaptıklarımızın karşılığını en güzel şekilde verecek olmasıdır. Kur’an-ı Kerim’deki güzellik ahsen kavramıyla ifade edilirken aslında şunu dile getirmektedir. İyi şeyler var, güzel şeyler var, sizin yaptıklarınızdan da güzel olanlar var ama sizin karşılığınızı verecek olan Allah en güzel surette verecektir. Çünkü o zaten rahmet sahibidir ve kullarına hep fazla fazla verir, karşılıksız verir.
Biliyoruz güzel günler, Allah-u Teala’nın bu müjdesiyle aydınlanan güzel günler bizlere de nasip olsun. Varlıklı olmayı, servet bakımından karun, güç ve iktidar bakımından firavun ve bilgi gücü bakımından da haman temsil eder. Aynı zamanda varlıklarına rağmen dara düşmeyi, dibe vurmayı ve kaybedişi de yine onlar temsil eder. Hz. Musa aleyhisselam zamanında insanlara zulmeden firavunla onları sömüren bir başka zalim daha var ki onun adı karundur. Sermayenin ve paranın azdırdığı karun insanlara haksızlık eder. Halktan akıllı olanlar ona sakın şımarma, bil ki Allah şımaranları sevmez. Allah’ın sana verdiği bu nimetlerle ahiret yurdunu kazanmaya çalış. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik ve ihsanda bulun. Yeryüzünde fesat çıkarma Allah fesat çıkaranları sevmez demiştir. Ancak karun gözleri görmez, kulakları duymaz, kalpleri kararmış bütün inkârcılar gibi kendisini uyaranları dinlemez. Bütün malını kendi bilgi ve tecrübesiyle kazandığını söyler ve onların sözüne itibar etmez.
Karun bir keresinde bütün malı, mülküyle gösterişli bir şekilde toplumun önüne çıkar. Onun gibi çok mala ve sermayeye sahip olmak isteyenlerin başları döner. Keşke karuna verilen gibi bize de mal mülk verilse o çok şanslı diye söylerler. Orada bulunanlar Allah’a ve peygamberine inanmış mümin kişilerse, yazıklar olsun bize, iman edip salihameleştirenler için Allah’ın mükafatı daha büyüktür. O nimetlere ancak savredenlere ulaşır diyerek halka nasihat ederler. Bir müddet sonra karun bütün evi, malı, mülküyle yerin dibine geçer ve helak olur. Bunun üzerine onun gibi malı ve mülkü olmasını isteyenler yazıklar olsun bize. Demek ki Allah rızkı kullarından dilediğine bol, dilediğine de ölçülü veriyormuş. Her şeyin en iyisini o bilir. Allah bize nütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de mutlaka yerin dibine geçirmişti. Vah ki vah! Demek ki inkârcılar iflah olmazmış diyerek pişmanlıklarını dile getirirler. Karun kıssası, servet ve gücüne güvenerek kendini imtiyazlı ve büyük görüp Allah’a
isyan, insanlara karşı haksızlık eden ve bu suretle sınırı aşanlar için asırları aşıp gelen bir ibret tablosu, bir öğüt levhasıdır. Karun kıssası, servet ve gücüne güvenerek kendini imtiyazlı ve büyük görüp Allah’a isyan, insanlara karşı haksızlık eden ve bu suretle sınırı aşanlar için asırları aşıp gelen bir ibret tablosu, bir öğüt levhasıdır.
Elbette öğüt almayı bilenlere. Karun, Firavun ve Haman’ın akıbeti de aynı oldu. Gerçekte Musa onlara açık seçik deliller getirmişti. Ama onlar yeryüzünde oluluk tasladılar. Oysa kaçıp kurtulmaya güçleri de yoktu. Her birini günahından dolayı cezalandırdık. Kiminin üzerine taşları savuran fırtınalar gönderdik. Kimini o korkunç ses yakaladı, kimini yerin dibine gömdük, kimini sularda boğdu. Allah’ın muradı onlara kötülük etmek değildi. Fakat onlar kendi kendilerine kötülük ediyorlardı. Yüce Allah bu ayet-i kerimede tıpkı Ad ve Semud kavimlerini helak ettiği gibi
Karun, Firavun ve Haman’ın da helak edildiğini beyan buyurmaktadır. Burada aslında üç önemli şahsiyete vurgu yapılmıştır. Karun, bilindiği gibi günümüzde dahi hazine arayanların, definecilerin peşinden koştukları,
zenginlikleri, zenginliği dillere destan olan ünlü bir kişi. Karun’un hazineleri o kadar çoktur ki bazı rivayetlerde onun yalnızca anahtarlarını kırk devenin taşıdığı söylenir.
Bu kadar zengin olması nedeniyle Karun şımarmış bütün bu kazançlarının kendisinin bilgi ve becerisiyle, kendi tecrübesiyle elde edildiğini düşünmüş ve bunu ne yazık ki Allah’a isyan için bir sebep olarak görmüştür.
Kendisine Allah’a iman etmesi, Allah’a itaat etmesi söylendiğinde bu kadar mülkü veren Allah’a şükretmesi gerektiği söylendiğinde buna karşı çıkarak bunları ben kazandım demiştir. Elbette Karun gibi düşünen insanlar hemen her çağda varola gelmiştir.
Bu bir insan tipini bize göstermektedir. İnsanlar Yüce Allah’ın verdiği kendilerine nimet olarak verdiklerini kendilerinden zannederek kendilerinin gücü, kudreti ve kendilerinin becerisi olarak görmekteler ve bu nedenle de Allah’a isyan etmektedirler.
Oysa Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de yerin ve göklerin mülkünün kendisine ait olduğunu buyurmaktadır. Burada Karun’la ilgili şöyle bir hadise anlatılır bazı tefsir kitaplarında.
Bir gün Karun bütün malını, hazinesini insanlara gösteriş olarak kullanmak üzere insanların önüne çıkar, süslü elbiselerle birçok hazinesinden birçok ürünü onlara göstermek üzere sergiler. Ve insanlar arasında da buna karşı keşke biz de bu kadar mal ve mülke servete sahip olabilseydik. Ne kadar şanslı biri Karun derler. Daha sonra Yüce Allah onun bu şımarıklığını yanına bırakmaz elbette ve Karun’un evi ve bütün malları her şeyi yerin dibine geçer.
Karun helak olur ve bunun üzerine o daha önce ona gıpta eden kişiler, halk arasında ona gıpta edenler, iyi ki biz Karun gibi davranmamışız. Yüce Allah her şeyin sahibidir, mülkün sahibi de odur.
Ve Yüce Allah dilemediğine mülk vermez, kimilerine çok verir, kimilerine ölçülü verir demişlerdir. Tabi bu benzer durumları belirttiğimiz gibi bütün toplumlarda görmek mümkündür. Bu tür insanlar günümüzde de mevcuttur.
Firavun ve Haman ise Firavun aslında sahip olduğu güç ve iktidarı kullanarak Yüce Allah’a haşa kafa tutmaya çıkmıştır.
Hz. Musa’nın uyarılarına kulak asmamıştır ve sonunda o da kendisini böbürlendiren o güç ve iktidarına kurban olmuş suda boğularak can vermiştir. Yardımcısı olan Haman’ın akıbeti de ondan farklı değildir.
Haman da esasen bilgisi, kurnazlığı ve becerisiyle öne çıkan bir şahsiyettir. Ancak o da Firavun’un arkasından gitmesi, Firavun’a tabi olması nedeniyle Firavun’la birlikte o da helak olanlardan olmuştur. İşte Ayet-i Kerime bunların topyekün helakini haber vermektedir.
Musa aleyhisselam onlara açıkça deliller getirdiği halde, mucizeler gösterdiği halde onlar bütün bunlara kulak asmamışlar, bunları göz ardı etmişler ve felaketle karşılaşmışlar. Yüce Allah’ın cezasına çarptırılmışlardır.
Burada şunu belirtmek gerekiyor, Yüce Allah insanlara zulmetmez, Yüce Allah insanlara haksızlık etmez, Yüce Allah hiç kimseye kötülük etmez fakat insanlar kötülüklerini kendi yaptıklarıyla bizzat kendileri kazanırlar ve kendi kendilerine kötülük yapmış olurlar.
Yüce Allah, Kâr’ın, Firavun ve Hâman gibi olanlardan bizleri uzak eylesin, muhafaza buyursun.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir