"Enter"a basıp içeriğe geçin

Hidayete Eren Güçlü İnsanlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 19.Bölüm

Hidayete Eren Güçlü İnsanlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 19.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=zJ3dXv5VVEQ.

Süh, selamun aleykum bima sabartum feniyumu uqbeddar. Yüce Allah, cell-i celaluhu, insanı mahlukatın en mükemmeli olarak yaratmıştır. İnsana bahşedilen bu üstün vasıf,
bizzat Rabbimiz tarafından ilan edilmekte, insanlardan da bu eşsiz nimetin kadir ve kıymetinin bilinmesi istenmektedir. Eşref-i mahlukat olan insana sayısız nimetler de bahşedilmiştir. Ancak insan bunca nimetlerle donatıldıktan sonra başıboş bırakılacağını mı sanır? İnsana kendisine bahşedilen bunca nimeti iyi yollarda mı değerlendirdiğinin
yoksa azıp sapıtarak kötü yollarda mı harcadığının bir gün mutlaka hesabı sorulacaktır. İslam dini bu hususta takip edilecek yolları göstermiş ve bu yolların akıbetini de bildirmiştir. Dinimiz bu yolları ikiye ayırır. Birisini saadet, huzur ve esenlik yolu olarak göstermiştir ki bu yol hidayet yoludur. Diğerini de felaket, hüsran ve nedamet yolu olarak bildirmiştir ki buna da dalalet yolu diyebiliriz. Kur’an hidayet kavramına daha ilk başta Kur’an’ın anahtarı hükmündeki Fatihah suresinde yer vermiştir. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet duası, hidayet yolunun insanın dünya ve ahiret saadeti için gidilecek tek yol olduğunu gösterir. Ve ancak Kur’an takva sahiplerini hidayete eldirir. Ne yazık ki vahyi dinlemeyen, düşünmeyen insanlar doğru yolu bulamazlar. Onlar kendi bildikleri yoldan gidip kaybolan, sapan, dalalete düşenlerden olurlar. Kur’an hidayete ermenin bir kuvvet olduğunu anlatmak için Hz. Süleyman aleyhisselam ve onun yanında bulunan kendisine özel ilim verilmiş bir kişiden bahseder.
Bir peygamber olarak Hz. Süleyman’a dünya güçlerinin büyük bir kısmı verilmiştir. Yanındaki özel ilim sahibi kişi de Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar Allah’ın izniyle getirebileceğini söylemiştir. İşte bu cüzde insanları nasıl saptığı, onlara karşı nasıl tebliğ yapılması gerektiği ve hidayete ermenin nasıl bir kuvvet olduğu anlatılır. Ve elbette ki Kur’an insanlığa inmiş bir hidayet rehberidir. Bu cüzde kafirlerin akıllarını kullanmayan ve nefislerinin esiri olmuş, sürü psikolojisiyle hareket eden insanlar oldukları anlatılır. Bu konuda Kur’an’ın ifadesi şöyledir. Yoksa sen onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetine kulak verdiklerini yahut doğru dürüst düşündüklerini mi sanıyorsun? Aksine onlar başka değil, bir hayvan sürüsü gibidirler. Hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar. İnsan kendisine hitap eden Allah’ın vahyini değerlendirirken ya aklına ya da arzu ve ihtiraslarının buyruğuna uyar. Aklına uyanlar, kendilerine yöneltilen davetin doğruluğu üzerinde düşünür. Bu davetin Allah’ın yeryüzündeki en seçkin varlığı olan insan için ve bütün insanlık için ne anlam ifade ettiği üzerinde zihin yorar. Buna göre bir hükme varır ve sonuçta daveti kabul veya reddederler.
Arzu ve ihtiraslarına uyanlarsa sadece bedensel hazlarını, geçici isteklerini, adi menfaatlerini dikkate alarak daveti bu açıdan değerlendirirler. Kur’an’ın neredeyse başından sonuna kadar asıl mücadele ettiği zihniyet de işte bu ikincisidir. Bu cüzde bu şekilde davrananlar bayağı arzularını tanrılaştıranlar olarak tanımlanmaktadır. Vahye kulaklarını tıkamış, gözlerini kapamış putperestlerin bayağı arzularını tanrı edinmeyi sürdürdükçe, peygamberin davetini doğru anlamalarının, akıllarını kullanarak sağlıklı değerlendirme yapmalarının imkansız olduğu bildirilir. Bu tutumlarıyla da düşünme yeteneğinden yoksun olan, hayvanlardan daha şaşkın, daha izansız bir durumda bulundukları söylenir.
Mekkeli putperestlerin zihniyet yapısını özetleyip eleştiren bu ayetler, evrensel planda son derece anlamlı, aydınlatıcı dersler içermekte insanlığın genel bir zaafına işaret etmektedir. Nitekim tarihin her döneminde, bugün dahi insanlığın temel sorunu, bedensel arzularını, maddi çıkarlarını, makam ve mevki tutkularını, akıl ve irfanın ışığından, doğru inanç ve sağlıklı düşünceden, hak ve adalet ölçülerine göre hüküm ve karar verip hayatlarını bu ölçülerle düzenlemekten daha önemli görmelidir. İşte bu kimselerin sonu hüsrandır. Gerçek şu ki biz Musa’ya da kitap vermiş, kardeşi Harun’u onun yanında yardımcı tayin etmiştik. Onlara ayetlerimizi yalan sayan topluluğun yanına gidin dedik. Ama sonunda o söz dinlemeyen topluluğu yıkıp yok ettik. Peygamberleri yalancı saymaları üzerine Nuh kavmini de sulara gömdük ve böylece onları insanlık için birer ibret yaptık. Biz zalimler için çok acı bir azap hazırladık.
Adı, Semudu, Res halkını, bunlar arasında daha birçok nesli de cezalandırdık. Oysa her birine ibretli örnekler vermiştik. Nihayet hepsini kırıp geçirdik. Yeryüzü müminlerin, kafirlerin ve münafıkların hayat sürdüğü bir mekân durumundadır.
Allah insanı eşref-i mahlûkat olarak yaratmış ve vahiy ile yeryüzünde ona bir kandil olsun diye büyük bir lütfta bulunmuştur. Akıllarını kullanmayan ve nefislerinin esiri olmuş, kalabalıklara karışmış, sürü psikolojisi ile hareket eden insanlar,
bu hayatta her zaman var oldu ve var olmaya devam edeceklerdir. Bu konuda Kur’an’ın ifadesi şöyledir, yoksa sen onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetine kulak verdiklerini yahut doğru dürüst düşündüklerini mi sanıyorsun?
Aksine onlar başka değil, bir hayvanat sürüsü gibidirler. Hatta tuttukları yol bakımından onlardan daha da aşağıdırlar.
İnsan kendisine hitap eden Allah’ın vahyini anlamaya çalışırken, anlamlandırmaya çalışırken, ya aklına, ya fıtratına ya da arzu ve ihtiraslarının buyruğuna boyun eğer. Aklına uyanlar, kendilerine yöneltilen davetin doğruluğu üzerinde düşünür, bu davetin Allah’ın yeryüzündeki en seçkin varlığı olan insan için ve bütün insanlık için ne anlama geldiği üzerinde kafa yorar.
Buna göre bir hükme varır ve sonuçta ya daveti kabul eder yahut da nefsinin kölesi olup dünyayı tercih edip davete sırtını döner.
Arzu ve ihtiraslarına uyanlar ise sadece bedensel hazlarını, geçici isteklerini, düşük menfaatlerini dikkate alarak daveti bu açıdan bir hükümle ötelerler. Kur’an’ın neredeyse baştan sona kadar asıl mücadele ettiği zihniyet de işte bu ikinci zihniyettir.
Bu cüzde bu şekilde davrananlar bayağı aşağılık arzularını tanrılaştıranlar olarak tanımlanırlar. Vahye kulaklarını tıkanmış, gözlerini kapanmış, putperestlerin nefsini tanrılaştıranların, bayağı arzularının peşinden koşanların bu davranışları devam ettikçe,
Peygamberin ilahi davetin doğru bir şekilde anlamalarını onlardan beklemek pek de mümkün değildir. Akıllarını kullanarak sağlıklı değerlendirme ve hayatı bu aklın gösterdiği vahyin ışığında devam ettirebilme imkanından yoksun kalırlar. Onlar şaşkındırlar, izansızdırlar. Mekkeli putperestlerin zihniyet yapısını özetleyip eleştiren bu ayetler evrensel planda son derece anlamlı yol gösterici, dünyayı huzura, dünyayı mutluluğa aşan dersler işermektedir.
İnsanlığın genel bir zaafrına işaret etmektedir aynı zamanda bu ayetler. Nitekim tarihin her döneminde, bugün dahi insanlığın temel sorunu, nefsini tanrı edinenlerle, çıkarlarını, dünyalık mevkilerini, konumlarını tanrı edinenlerle,
akıl ve irfanın ışığından, vahyin bir kandil misali aydınlattığı yoldan hak ve adalet ölçülerine göre hüküm ve karar verip yola devam edenlerin hikayesini anlatmaktadır. İşte bu kimselerin Allah’ın gösterdiği yoldan gitmeyen insanların akıbeti bir hüsran ile netice verecektir. Rabbımız şöyle buyurmaktadır, Gerçek şu ki biz Musa’ya da kitap vermiş kardeşi Harun’u onun yanında yardımcısı tayin etmiştik.
Onlara ayetlerimizi yalanlayan topluluğun yanına gidip onları davet edin demiştik. Ama sonunda o sözü dinlemeyen topluluğu sözlerimizi dinlememelerinden dolayı yakıp yok ettik.
Peygamberleri yalancı saymaları üzerine Nuh kavmini de sulara gömdük ve böylece onları insanlık için bir ibret kıldık der Rabbımız.
Rabbımız biz zalimler için çok acı bir azap hazırladık, A’d kavmi, Semud kavmi, Rez halkı, bunların arasında daha bir çok nesilde maalesef tarih içerisinde cezalandırılmıştı. Oysa her birine ibretli örnekler vermişti Rabbımız. Nihayet hepsi bu yaptıklarından dolayı kırıldılar. Geçirildiler ve büyük bir azab uğradılar. Bir mümin sadece iman ve ibadet konularında değil hayatın bütün yönlerinde Kur’an ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin rehberliğiyle hidayete ermiş olmalıdır ki insanlara doğru bir şekilde dini anlatabilsin. İman bütün yönleriyle hayatımıza yerleşmedikçe, bir yaşam şekli haline gelmedikçe kişiler de toplumlarda eksik kalır. Bu yüzden Kur’an hayatımızın her alanında uygulayacağımız bir hidayet rehberi olmalıdır. Ancak bu şekilde kafirlere karşı Kur’an’la bir mücadele verilebilir. Bu durum Kur’an’da şöyle ifade bulur. Eğer isteseydik her yerleşik topluluğa bir uyarıcı gönderirdik. Öyleyse artık inkârcılara boyun eğme. Bu Kur’an’la onlara karşı bütün gücünle mücadeleni sürdür. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden önce küçük hacimli birden fazla topluluğa ayrı ayrı peygamberler gönderildiği olur. Ancak bu ayetle artık bu şartların ortadan kalktığı belirtilmiştir. Hz. Muhammed aleyhisselam gerek kendi çağı, gerekse kendisinden sonraki bütün çağlar için tek ve son peygamberdir. Ve ondan istenilen inkârcılara boyun eğmeden onlara karşı bütün gücüyle direnç göstererek mücadelesini sürdürmesi, böylece ülke ve kavim sınırı tanımadan peygamberlik görevini yerine getirmesidir.
Sevgili Peygamberimizin bu cahil topluluklarla mücadelesinde elindeki yegane güç hiç şüphesiz Kur’an’dır. Ancak Kur’an’a dayanarak, gücünü Kur’an’dan alarak yapılan bir mücadele zaferle sonuçlanacaktır. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme vahyedilen Allah’ın kelamı, kafirlerle mücadele için o büyük cihadı yapmaya kafidir.
Hz. Muhammed’in İslam mesajı, onun komşu ülkelerin liderlerine İslam’a davet mektupları yazması örneğinde görüldüğü gibi, bizzat kendi teşebbüslerinin de katkısıyla daha o dönemde Arap Yarımadası’nın sınırlarını aşmış ve İslam henüz birinci yüzyılını doldurmadan bir dünya dini halini almış. Mekke’de İslam’ın en azılı düşmanları ile mücadele ederek başlayan bu cihat dalga dalga bütün cihana yayılmıştır. Biz seni sadece bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. De ki, bu görevimden dolayı dileyenin Rabbine giden bir yol izlemesi dışında sizden bir karşılık istemiyorum. Bütün peygamberlerin Kur’an-ı Kerim’de ifade eldildiğine göre iki temel özelliklerinden bahsedilir. Bunlardan bir tanesi beşir yani müjdeleyici, diğeri de uyarıcı vasfıdır. Zira bütün peygamberler kendi gönderilmiş oldukları toplumlara Cenab-ı Hakk’ın emirlenene riayet etmeyi, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmayı, doğruluğu, dürüstlüğü, kısaca Cenab-ı Hak’tan almış oldukları emirleri ve nehyileri kendi toplumlarına yansıtmışlardır. Bu açıdan onların içinde bulundukları toplumu uyarma görevi vardır. Aynı zamanda bunu yaparken tüm peygamberlerin yine Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiğine göre temel bir özelliğinden bahsedilir. Bütün Allah’tan almış oldukları emirleri yerine getiren insanları cennetle, dünyada huzurla, mutlulukla müjdelemişler. Ama bunun karşılığında Allah’ın emir ve yasaklarına uymayan insanların da neticede cezalandırılacaklarına hükmetmişlerdir. Rahmet Peygamberi Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin Kur’an-ı Kerim’de en ön plana çıkan temel iki özelliğinden bir tanesi, Beşir yani müjdeleci olması, diğeri de uyarıcı vasfıdır. Çünkü Rahmet Peygamberi Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz bu ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi, biz seni müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Hazreti Peygamber Aleyhisselatü Vesselam’da olduğu gibi bütün peygamberler hadd-i zatında yapmış okluları, bu vazifenin karşılığında hiçbir ücret beklememişlerdir. Onların tek hedefi vardır, tek gayeleri vardır, tek maksatları vardır. Ki bu ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi, dileyenin Rabbine giden bir yol izlemesi dışında sizden bir karşılık istemiyorum ifadesi son derece manidardır. Çünkü onlar hasbidir. Yaptıkları tebliğlerde Cenab-ı Hak’tan almış oldukları emir ve nehyleri insanlara ilan ederken sadece Allah’ın rızasını gözetmişlerdir.
Zaten Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Lut Aleyhisselam’dan, Hazreti Musa Aleyhisselam’dan, Hazreti Hud Aleyhisselam’dan, Salih Aleyhisselam’dan, Şuaib Aleyhisselam’dan bahseden ayetlerde de bu temel ilkenin zikredildiğini görmekteyiz. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Peygamber Aleyhisselatü Vesselam’a tebliğ yaparken insanlara kendi emir ve nehylerini tebliğ ederken izlemesi gereken bir metodu da ifade etmektedir. Sen Rabbinin yolunda hikmetle ve mevize-i hasene ile davet et ifadesi son derece önemlidir. Yani insanları davet ederken, hak ve hakikata davet ederken müjdeliyici olmak, onları korkutmadan müjdeliyici olmak son derece önemlidir. Aynı zamanda uyarmaları son derece, nezir vasfı son derece önemlidir.
Çünkü Rahmet Peygamberi Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz ilk vahye muhatap olduğunda evine gelmiştir, örtüsüne bürülmüştür. Hazreti Hatice Validemize kendisini örtmesini ifade etmiştir. Böyle bir durumda Müddersiz Suresi nazil olduğunda, ey örtüsüne bürünen peygamber, örtünü kaldır, örtünden kalk ifadesinden sonra kendi kabilesini uyarmış.
Ebu Kubeystağına çıkarak insanları hak ve hakikata davet etmiştir. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’in temel ilkelerinden olan Beşir ve Nezir sıfatı aynı zamanda bugün İslam’ı tebliğ eden bütün davetçilerin, mübellilerin, alimlerin de takılması gereken bir tavrı ifade eder. Dolayısıyla insanlar, insanları hak ve hakikata davet ederken her birimizin peygamberlerin vasfı olan Beşir yani müjdeleme vasfını ve uyarma vasfını güzel bir şekilde kullanmak son derece önemlidir. Eğitimcilerin de görevidir. Çünkü Rahmet Peygamber’i Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz tebliğini yerine getirirken daima insanları kucaklamayı, müjdelemeyi, güzellikle o insanları Allah’ın yoluna davet edinmeyi temel ilke edilmişlerdir. Bizlere de düşen Hz. Peygamberin bu ilkesine göre hareket etmektir. Bu cüzde Allah’ın birliği, peygamberlik, vahiy ve ahiret hayatı gibi İslam’ın inanç esasları ele alınıp, peygamber kıssalarından kesitler sunulmuştur. Böylece insanlara öğütler verilmekte ve anlatılan olaylardan ibret almaları istenmektedir.
Bu minvalde Hz. Süleyman Aleyhisselam’ın hükümdarlığı ve Sebe Kraliçesi Belkıs’la olan öyküsüne genişçe yer verilmektedir. Hz. Süleyman Aleyhisselam mümin kulların bir çoğundan üstün kılınmıştır.
Ona peygamberlik, ilim, hikmet ve mal verilmiş, ayrıca cinlere, insanlara, kuşlara, rüzgârlara, evcil ve yabani hayvanlara hükmedebilme yeteneği verilmiştir. Süleyman Aleyhisselam Allah’ın ona lütfettiği bu imkanlardan faydalanarak hem peygamberlik hem de hükümdarlık görevlerini yerine getirmiştir.
Hz. Süleyman Rabbinin ona verdiği bu nimetler karşısında her daim şükür sahibidir. Onun yaptığı dua Kur’an’da şöyle geçer. Ey Rabbim! Gerek bana, gerekse anne babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya beni muvaffak kıl. Rahmetinle beni iyi kullarının arasına kat. Hz. Süleyman’ın cinlerle de irtibat kurduğu ordusunun cinler, insanlar ve kuşlar olmak üzere üç sınıftan meydana geldiği anlaşılmaktadır. Cinleri gizli işlerde, insanları ülke savunmasında ve düşmana karşı savaşta, kuşları da haberleşme, su bulma gibi hizmetlerde istihdam eder. Yine bu cüzde Süleyman aleyhisselamın emrine verilmiş özel bir yaratık olduğu anlaşılan hüt hütten söz edilmektedir. Tefsirler, Hz. Süleyman aleyhisselamın hüt hütü bilhassa çöllerde su bulmada istihdam ettiğini belirtir.
Hz. Süleyman bir gün konakladığı susuz bir çölde kuşları teftiş etmiş, su bulmak için görevlendireceği hütütün ortadan kaybolduğunu anlayınca kızmış ve mazeretini gösteren bir delil getirmediği takdirde onu cezalandıracağını ifade etmiştir.
Hütüt çok geçmeden gelip Sebe ülkesinden Hz. Süleyman’a bilgi getirdiğini, orada bir kraliçenin yönetimindeki milletin şeytana uyarak güneşe taptığını haber vermiştir. Süleyman aleyhisselam hütütün sözünün doğru olup olmadığını anlamak için yazdığı bir mektubu kraliçeye götürüp sonuçtan kendisini haberdar etmesini hütüte emreder.
Mektubun besmele ile başlaması ve Sebe halkının Süleyman’a teslim olmalarını istemesi davetin hem siyasi hem de dini olduğunu göstermektedir. Bu mektup karşısında Sebe Melikesi Hz. Süleyman’la uzlaşmak için pek kıymetli hediyeler gönderir.
Peygamberin görevi insanlarla savaşarak ganimet elde etmek veya savaş tehdidi ile hediye almak değil Allah’ın dinini tebliğ etmek, insanların sapkın inançlardan kurtulmalarının yolunu açmak olduğu için Hz. Süleyman kraliçenin gönderdiği hediyelere iltifat etmemiştir.
Öte yandan Hz. Süleyman aleyhisselam’a ulaşan bir bilgi ile kraliçe gelip ona teslim olmadan önce onun tahtını getirmelerini yanındaki görevlilerden istemiştir. Hz. Süleyman Allah’ın kendisine lütfettiği mucize ve nimetleri Melike’ye göstermek amacıyla büyük bir saray yaptırıp camdan yapılmış olan tabanını havuz görünümüne sokar ve Melike’nin tahtını buraya yerleştirir.
Belkıs Melikesi ziyareti esnasında Hz. Süleyman’a sorduğu karşılığı yalnız kendince bilinen her sorunun cevabını almış, onun bilgisinin derinliğine, kudretinin büyüklüğüne inanmış, sonunda Allah’ın birliğine iman etmiştir. Eğer bir insan sadece Allah’a kulluk eder ve onun kulu olursa, Allah bütün maddeyi ona kul eder, ayaklarının altına serer ama o olgun mümin mütevazıdır. Şımarmaz ve ihtiyaç olmadıkça bu gücü kullanmaz. Her zaman şükredenlerden olur. Tıpkı Hz. Süleyman gibi.
Onları bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm. Kendisine her imkan verilmiş, bir de muhteşem tahtı var. Ancak onun ve halkının Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını da gördüm. Şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş, öylece onları yoldan alıkoymuş, bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar. Hz. Süleyman, Kur’an-ı Kerim’de adı geçen ve kıssası uzunca anlatılan peygamberlerden biridir. Hz. Süleyman’ın yine Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle pek çok mümine, inanan insana üstün kılındığı, üstün meziyetlerle donatıldığı ifade edilir Yüce Rabbimiz tarafından.
Hz. Süleyman sadece hemcinsleriyle iletişim kuran, onlarla yaşayan bir peygamber örneği değildir. O aynı zamanda cinlerle iletişim kurma becerisine sahip, aynı zamanda evcil ve yabani hayvanlarla ve kuşlarla özellikle iletişiminden bahsedilen bir peygamberdir Kur’an-ı Kerim’de.
Hz. Süleyman sadece peygamber değildir, o hükümdardır aynı zamanda çünkü hükümdarlık özelliği aynı zamanda onun diğer peygamberler arasında üstün olmasını, üstün meziyetlerle donatılmasını ifade eden bir diğer yönünü oluşturur.
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Süleyman’ın kıssasından bahseden ayetlerde onun insanlarla kurduğu ilişkide ülke savunmasını özellikle önemseydi. Cinlerle iletişiminde birtakım gizli durumları onlarla iletişim halinde sürdürdü ve kuşlarla iletişiminde ise özellikle yol bulma ve haberleşmede onları tercih ettiği ifade edilir.
Ancak bunlar arasında özel adı olan bir kuş vardır ki o da hüt hüt’tür. Hüt hüt kuşu Hz. Süleyman’a yine haber getirir fakat daha çok çölde yol bulma konusunda ve su bulma konusunda onun yardımcısıdır.
Nitekim bir gün çölde Hz. Süleyman yol alırken onu su bulmakla görevlendirir ve kuşlara özellikle Kurak çölde su temin etmek için verilen bu görevi hüt hüt zamanında yerine getiremez. Hz. Süleyman onu aradığında bulamayınca onu cezalandırmaya karar verir.
Bir süre sonra hüt hüt kuşu gelir ve mazeretini beyan eder. Der ki yakınlarda bir ülke var Sebe bu ülkenin bir kraliçesi var, melikesi var Belkıs o şeytana uyarak güneşe tapmaya devam ediyor der.
Hz. Süleyman bu bilginin doğru olup olmadığını test etmek ve aynı zamanda hütüde olan güvenini tazelemek ister ve Sebe melikesi Belkıs’a bir mektup yazar ve onu davet eder yüce Allah’a inanmaya. Sebe melikesi bu daveti bu mektubu aldığında tekrar cevabî mektup gönderir.
Aslında bu davete çok da sıcak bakmaz ilk planda ama daha sonra Hz. Süleyman onu ikna etmek için büyükçe bir saray yaptırır ve hüt hüt kuşuna der ki onun tahtını hemen bu saraya getir. Ve sarayın girişinde çok şeffaf böyle sanki bir suymuş gibi bir zemin döşemesi içerisine bu büyükçe tahtı yerleştirir çünkü Sebe melikesi aynı zamanda tahtıyla meşhur olan bir kraliçedir. Melike saraya geldiğinde bu olağanüstü tablo karşısında oldukça etkilenir ve aslında sadece cevabı kendisi tarafından bilinen birtakım soruları Hz. Süleyman aleyhisselam’a yöneltmeye başlar.
Hz. Süleyman bütün bu sorulara bilgece hikmetli cevaplar verir ve bütün bunlardan etkilenen melike bir süre sonra Müslüman olmaya karar verir. Hz. Süleyman kıssası bize aslında hükümdarlığın, egemenliğin, gücün ve iktidarın çok önemli olmadığını, asıl gücün hidayette olduğunu bir kere daha hatırlatır.
Nitekim hidayet gücü diğer bütün güçleri ve iktidarları tahtından indirmeye muktedir olan yegane güçtür. Yüce Allah’a inanmak, onun tebliğ ettiği ilkeleri, mesajları hayatına katmak Peygamberlerin birinci önceliğidir.
Nitekim onlar hiçbir zaman hükümranlık dönemlerinde bile sadece mücadele etmek için mücadele etmemişler, Allah’ın adını bir kişiye daha duyurabilmek ve onu hidayete davet edebilmek için gayret etmişlerdir.
Altyazı M.K.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir