"Enter"a basıp içeriğe geçin

Hümanizm I İnsanın Anlam Arayışı 09 | Dost TV | 28.09.2022

Hümanizm I İnsanın Anlam Arayışı 09 | Dost TV | 28.09.2022

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=48grJ2fPSbM.

Değerli dostlar Dost TV Dost FM ortak yayınında insanın anlam arayışı programına hoş geldiniz. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi hepimizin üzerine olsun. Öncelikle Yüce Rabbimize hamdü sena, Rasûlü ekrem efendimize de salât ve selâm ile programımıza başlıyoruz. Her çarşamba olduğu gibi insanın anlam arayışı serüveninden bahsediyoruz.
Hayatı ve kâinatı, insanı anlamlandırma gayretlerinden bahsediyoruz. Filozofların bu yönde yaptığı açıklamaları ve tabii ki vahyin, Kur’an’ın mesajlarını birlikte değerlendiriyoruz. Sevgili dostlar bugün sizlere hümanizmden bahsedeceğiz.
Hümanizmin evren ve insan anlayışından, kâinatı nasıl anlamlandırmaya çalıştığından söz edeceğiz. Tabii ki hümanizm deyince öncelikle aklımıza genelde bilindiği manasıyla insancılık, insan sevgisi, insanı sevmek gibi anlamlar geliyor. Fakat felsefi olarak bu anlamların çok ötesinde başka ideolojik manalar içeriyor. Her zaman olduğu gibi yine misafirimiz Dumlupunar Üniversitesi, Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve aynı zamanda Dinişleri Yüksek Kurulu Üyesi olan Prof. Dr. Halis Aydemir hocamız. Hocam hoş geldiniz sefaya getirdiniz. Hoş bulduk efendim. Nehebe selamün aleyküm. Hocam, hümanizm aslında bir ideoloji olarak insancılık değil de, insancılık diye tarif ediyor.
Yani biraz iki kelime şey harf farkı var ama o büyük bir nuans oluşturuyor. Yani insancılık insanı sevmek, insan sevgisi anlamında kullanılıyor. Fakat insancılık insanı merkeze alan, insanı her şeyin üstünde gören insanı ve insanın sahip olduğu kapasiteyi, her şeyin üzerinde gören. Dolayısıyla Tanrı’yı yaratıcı bir gücü dışlayan, vahyi dışlayan, peygamberleri kabul etmeyen ve neticede ölüm sonrası bir hayatı, ahiret hayatını da kabul etmeyen bir anlayıştan söz ediyoruz. Dolayısıyla burada hümanizm dediğimizde aslında insanın Tanrı’laştırılması, Tanrı’nın yerine ikame edilmesi ve mutlaklaştırılması söz konusu.
Dolayısıyla insanı her şeyin ölçüsü yapmak, insanı merkeze almak böyle bir anlayış, hayatı anlamlandırma açısından bir değer ifade eder mi?
Tabi bu izimlerin ortak noktası Cenab-ı Hakk’ı istisna etmek olduğu için gerçek anlamı, mutlak anlamı, hakiki anlamı, varlığın var edicisi, bunu istisna ettiğinizde hep hayatın bir tarafından tutarak bir izim oluşturuyorsunuz.
Öncesinde maddeden tutup, varlıktan tutup, oradan bir materialist, pozitivist bir anlayış. Dolayısıyla bu kez de insan tarafından tutuyorsunuz. Hani fili bir taraflarından tutup her biri başka bir şeye benzetmiş ya, işte izimler de böyle bir tarafından tutup bir şeye benzetmeden ibaret.
Dolayısıyla Allah istisna edildiğinde Azze ve Celle bunlar bir şekilde anlamlı oluyor. Yani o tuttuğunuz tarafta Cenab-ı Hak yoksa o zaman maddeye bağlanalım, maddeyi esas alalım diyen yahut insanı esas alalım belki bu diğerlerinden daha iyi.
Çünkü Cenab-ı Hakk’ı istisna ettiğinizde insan gerçekten merkezde ayetlere bakarsanız göklerde ne varsa, yerde ne varsa size müsaqar kılınmış.
Baktığınız zaman kullanabilir, tüketebilir, ona gücünü yetirebilir gözüken bir insan varlığı var şu anda. Eğer hani uzaylar vesaire, başkaları bazı düşünceler var ya varsa bizim gibi zekâ sahibi varlıklar bilmiyoruz. Onlar henüz yok. Çıkınca varsa şayet o zaman onların da bir izmi olacaktır yani bu kez onların peşine düşen bir izim ortaya çıkabilir. Ama şu an için en iyisi insan, insanı kutsayalım. Çünkü hâlâ hazırda insandan daha üstün bir varlık doğrudan temas halinde kendisini gördüğümüz, bildiğimiz, tanıdığımız yok. O bakımdan baktığımız zaman her şeyi de tüketebilir sanki her şey ona hazırlanmışçasına merkezde duran bu varlık. Dediğim gibi ayetlerdeki ifadelere bakarsanız insan zaten yaradanın da bu anlamda merkeze aldığı bir varlıktır. Bu anlayış sadece Cenab-ı Hakk’ı istisna ediyor, geride insan merkezde kalıyor. O zaman diyor ki yani varsa da yoksa da insan, o zaman her şeyi insan için yapalım. Hâl böyle olunca insana bugünkü anlamda yani bir gelecek öngörüsü oluşturmak lazım. Bu sadece zürriyet üzerinden değil, mevcudu da korumak adına.
Ama mevcudu koruyamasak bile yani ölümleri önleyemesek bile bir şekilde neslimiz çoğalıyor ama neslimizi bu gezegene münhasır ve gezegenin akıbetine düçar olmaktan çıkaralım. Bugünkü insanın en büyük projelerinden birisi bu. İşte Elon Musk ne diyor? İnsanı gezegenler arası bir türe dönüştürmek istiyorum şu anda.
Belli bir gezegene münhasır bir varlıkken en azından başka bir gezegene sıçrayabilsin. Bu ileride insanın diğer gezegenlere belki diğer galaksilere soyatması, boyatması, çoğalması dikkat ederseniz bütün imkanlarımızı bilim, teknik, kapasite her şeyimizi şu anda en üst noktada bir başka gezegene insanı intikal ettirme düşüncesiyle yapıyoruz.
Burada zaten o demin söylediğiniz insancılık, hani pek çoğunun merhamet, insan sevgisi gibi sandığı şeyden çok daha öte bir felsefe bu.
İnsanı merkeze alan ve her şeyi insana odaklayan, insan için yapan yani bütün biz de bir insan olarak varlığımızı, eforumuzu kolektif bir araya getiriyoruz ve kendi geleceğimizde kendi soyumuzun kendi geleceğimizin eşyet etmesi, güzel yaşaması, çoğalmaya devam etmesi belki bir gün ölümü de önleyebilmesi, yaşayanları koruyabilmesi.
Bu amaçla yapıyoruz. Bu amaçla yaptığınız zaman biri size bunun anlam neresinde derse, diyorsunuz ki bundan daha iyi anlam olabilir mi?
Bulabildiğim en iyi varlık kendim. Ben de kendimi çoğaltıp ona iyi bir gelecek sunuyorum. Dolayısıyla çevrecidir, iyi bir dünya bırakma düşüncesindedir. Yeni yerler keşfetme, teknolojiyi geliştirme, ilerleme, var olan bütün imkanları insanın lehine azami ölçüde kullanabilme, bunların hepsi o hümanist düşüncenin kendi içinde filiz verir ve anlamlı bir şekilde bir filiz verir.
Çünkü artık mabut da insanın kendisi bir zati olmasa da cins isim olarak kendisidir. Yani artık biz gibi bir neslin var olabilmesi.
Bunun içinde şey de saklı aslında. Yani hümanist anlayış, kavmiyetçi değildir, ırkçı değildir, milliyetçi değildir denir ama yani en azından türcüdür gibi gözükür. Çünkü insanı en azından üstün özellikleriyle ikrar edebilmektedir.
Hani bu doğrudan bir hayvanlara yönelik bir aşağılayıcı, insanı üstün gören böyle marjinal bir yanı yoksa bile insandaki meleklerin farkında bir anlayıştır.
İnsandaki cevherin yani o ruhsal boyutun ikrar etmese de, itiraf etmese de bu anlamda bir hani neden insancısınız dediğinde insana dair o üstün melekeleri düşünmekte işte akleden yanı, eşya geliştiren, varlık oluşturan, makine yapan, bilim teknoloji yapan.
Bu tabi felsefi kadarıyla bu kadar ama bunun tabana yansıması var. Önceki bir buluşmamızda bunu konuştuk. İnsanlarda da bunun bir karşılığı var ve orada bile o hayvandan ayrı yanını görüyorsunuz. Yani bir hayvan gelip de söz gelin bir canlı parçaladığında veya hatta bir insana saldırdığında onun suçlayıcı bakmaz. Çünkü der ki yani ne yaptığının farkında değil, aç yemeye saldırıyor ama benzer bir vahşeti bir insan yaptığında bunu insan yapar mı der hani yapsa yapsa hayvan yapabilir ama insan yapmamalı. Peki hangi farkı kuruyoruz biz burada? Bu farkı diyelim ki hümanist olarak ikrar ettik, itiraf ettik. O zaman bu farkı neye borçluyuz?
Yani biz insanda var olan bu ayrıca ruhsal sevgiyi yaşayabilen, akledebilen, hak dediğimiz, hakikat dediğimiz, yolculuğun peşine düşen veya en azından bundan hiçbirini söylemiyorsak bile bizi insancı yapması beklenen o anlam arayışındaki insanın meziyetli üstün yanı neye borçlu? Etrafta hiç böyle başka bir canlı yok bizde bunu tuttuk bunu kutsuyoruz ama bu kutsayışımızın içerisindeki o üstünlükleri insan neye borçlu dediğimiz zaman yine her zaman olduğu gibi bütün izimlerin neredeyse başlangıç noktasına zemin sağlayan Darwinizm önümüze geliyor. O zaman diyor ki, bu bir varlık rastlantısal oluşmuş yani ayıptır söylemesi kabili’nden söylüyor çünkü bir taraftan kutsadığınız, yücelttiğiniz bir üstünlükten söz ediyorsunuz, üstün varlıktan söz ediyorsunuz. Sonra onun oluşumunu bu denli basit bir hani denk geldi böyle yönetilmedi, bilinçli bir kudretin eliyle şekillenmedi, bir amacın bir gayenin ürünü değildi öylesine bu kadar da eften püften bir başlangıç üzerine kuruyorsunuz.
Ama ne var ki bize bir başlangıç sağlıyor mu, bir dayanak sağlıyor mu, adım adım olsa da uzun zaman içerisinde bir düşünsel zemin tırnak içinde güya oluşturuyor mu, tamam biz oraya çok fazla takılmadan hali hazırda var olan bu insanı merkeze alalım, onu yüceltelim, bilim, teknik, gelişim bunların hepsini o gaye ile oluşturalım. Hatta mümkünse buradan bir din de çıkaralım. İnsanlık dini diyorlar, bilimi bir din olarak algılama anlayışı var hümanizmde de. Gerçi evrim anlayışında da yani evrimsel bir dönüşümle insanın varlığını açıklamaya çalışıyorlar ama onun da ilk başlangıcı, ilk hücre, ilk varlık o hayatın nereden geldiği konusunda tabii ki bir açıklamalar yok.
Aslında akla ve bilime dayandıkları halde aslında işte mantığa, akla sığmayan yaklaşımları var, dayanakları var. Hocam bir aramız olacak. Sevgili dostlar kısa bir arada sonra yine birlikte olacağız. Değerli dostlar, insanın anlam arayışı programına kaldığımız yerden devam ediyoruz. Konumuz hümanizm ama insan sevgisi, insancılık anlamında değil felsefi anlamda insanın kendini tanırlaştırmasından, ilahlaştırmasından bahsediyoruz. Hocam hümanizm aslında temelde çok eskilere antik çağ, antik Yunan’a kadar uzanan bir felsefi görüş aslında. Yunan tanrıları, insan tanrılar söz konusu biliyorsunuz güya tanrılarla savaşan insanlardan bahsediliyor Yunan mitolojisinde. Oraya kadar uzanıyor. Hümanizminde aslında kendi içerisinde çok çeşitleri var. Teistlik hümanizm var, seküler hümanizm var. Teistlik hümanizmde yani bir ilahı, bir yaratıcıyı kabul eden özellikle Hristiyan teolojisinde geçiyor bu. Yani tanrı her şeye maliktir, her şeyin sahibidir ama insan yine hakları vardır, özgürdür. Tanrının sonsuz gücü vardır ama insanın da birtakım hakları vardır, özgürdür kendisini gerçekleştirebilir diye. Aslında tanrıyla insanın iç içe olduğundan, onu içerdiğinden bahseden neticede insanın gayesinin tanrıya benzemek olduğunu ifade eden teşebbühü bir vacip deniyor. Bu noktaya kadar getiren bir anlayış aslında Hristiyan teolojisinde, teistlik, hümanizmde söz konusu.
Yani gayeleri aslında oldukça saçma bir şey, bir iddia tanrıya benzemektir diye. Aslında yani Hristiyanlıktaki testis inancı da buna bir noktada müsaade ediyor, yol açıyor. Çünkü bir insanı Hz. İsa’yı tanrının oğlu olarak gören bir anlayış, neticede kendisini tanrıyla bütünleştirme gayesine yönenebilir, kendisini tanrıya benzetmeye çalışabilir.
Yani şey olarak da inanç temeller açısından çok uygun gözüküyor. Ama insanın tanrıya benzemesi bu anlamda mümkün müdür, teşebbühü bir vacip?
Yani işin doğrusu, bugünkü modern anlamda ve yaygın olarak hümanizm daha çok seküler bir tabana oturuyor ve ampirik, pozitivist, önceki haftalarda konuştuğumuz ve rasyonalist.
Yani akletmeyi esas alıyor, hisleri, dokunmayı, ölçmeyi, biçmeyi esas alıyor, maddeyi esas alıyor. Maddeyi esas aldığından insana yöneliyor. İnsan da maddenin bir parçası. Ama daha farklı gözüküyor.
İnsanda maddeden öte bir şeyler var. Hani girişte konuştuk, o ruhsal taraf itiraf etmese de ama insanda farklı bir şeyler var. Bunu görüyoruz. Bir ateist şöyle demişti, yani eğer bir tanrıyı ikrar edeceksem, var diye, o zaman insanı tanrı olarak, insandaki bu zeka boyutu, bu iradi yanı, dikkat çekici bir şekilde çok farklı.
Şimdi burası sizin bahsettiğiniz, yani insanı, evet diğer canlardan ayıran bir taraf var ama bu Cenab-ı Hak ile veya yaratan kudret ile Allah Azze ve Celle ye yani ilah veya onlarda parçalı ilahlar, insan kademede bir yerde mi?
İslam inancına göre hayır, insan kademede bir yerde değil. İnsan bildiğin cam bardak gibi, beton zemin gibi, her şey gibi yaratılmış bir şeydir. Ancak Cenab-ı Hak ona belli kerem verdi mi, üstünlükler, meziyetler, elbette… Biz Adem’in çocuklarına Cenab-ı Hak tecrimde bulunduk diyor, yani ona önem atfediyor, farklı bir yaratılış. Eşref-i mahlukat dediğimiz. Ama bu onu bir kademe tanrısal kılan ve ulûhiyet kesmeden bir boyutta değil. Bütün üstünlüğüne rağmen aslında insanın birçok sınırlığı var.
Faziletine rağmen, faziletine diyelim yani. Üstünlük deyince yine sınıfsal anlaşılıyor. Sınıf olarak hepimiz kuluz. وَإِمْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّاٰ آتِ الرَّحْمَانِ عَبْدَةٍ Rahmanın önünde kul olarak abd dizilmeyecek, hiçbir şey yok. Ruhta dahil.
O ifade var ya, يَوْمَ يَقُومُ الْرُّحُ وَالْمَلٰٓائِكَتُ صَفًا لَا يَتَكَلَّمُونَ O gün ruhta melekler de saf halinde Rahman hüzünde dizilmişler. Konuşamazlar. لَا يَتَكَلَّمُونَ Rahman izni olmadan. Dolayısıyla İslam inancının akidesinin ve Cenab-ı Hakk’ın ta Hazreti Adem’den, Hazreti Muhammed’e kadar sallallahu aleyhi ve sellem gönderdiği İslam’ın bu temiz yüzü de böyle.
Dolayısıyla bir adım dışarı çıktığınızda, bu sefer beşer yavaş yavaş ilahlaşmaya başlıyor. Kademede rol almaya başlıyor. Bir bakmışsın, farklılaşmış. Elbette ki Hazreti Mesih’in getirdiği ve insanlara, اِنَّ اللّٰهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ فَعْبُدُوهُ Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz. Ancak ona kulluk edin. هذا صراطٌ مُستقيم. Dost doğru yol budur dediği, temiz yol bu.
Ama gelelim, bu beyinat geldikten sonraki bu ayrışma düzleminde yaşananlara ve biraz işte Roma ile olan, antik Yunanlı olan tesirle başlayan süreçte artık insanı Cenab-ı Hak ile demin buyurduğunuz gibi böyle bir etkileşime sokuyor. Böyle bir benzeşime sokuyor. Hatta oradaki anlayışta sanki Allah Azze ve Celle insanın biraz büyüğü gibidir. Yani böyle insan bu kadarcıksa, bunu böyle yüz milyon trilyon kat büyüğünü böyle düşün. Çünkü onu kendi imajında yarattı. Yani kendi biçiminde yarattı. O aslında mini bir Tanrı figürüdür. İnsan bu anlamda bu yönüyle bu kadar özeldir. Tanrısal olması bakımından, bizde de özeldir, irade-i bir varlık olarak sınanması bakımından. Diğer canlılarda irade-i bir taraf yok. Sınanmıyorlar. İnsan irade sahibi, yaradana karşı bu anlamda sorumluluğu emaneten kabul edip, hayata böyle gelmiş. Biz bu yanıyla çok özel görüyoruz insanı. Ama bu yanı bir Tanrısal yan değil. Ama gel gelelim diğer tarafa. Orada bakmışsın insan Tanrısal bir şey, figür ve şeklinde sanki Tanrı’nın mini bir minyatürü gibidir.
Ve Tanrı’ya yönelik bir yolculuğu söz konusu Tanrı ile arada da bir Hazret-i Mesih’in ilahlaştırılmasıyla yani oğul olarak şekillendirilmesiyle kademede artık gerçekten bir insan içerisinde hürul eden bir Tanrı da artık oluşmuş durumda.
Böylece Tanrı mı bir miktar tenezzül ediyor, insanaşıyor yoksa insan mı bir miktar yüceliyor hangisi oluyor derseniz. Tabii ki insan tarafından baktığımız için yani Hristiyan gözüyle insan yücelmiş oluyor. Onlar orada Tanrı’nın artık bir beşerinin içerisine de girip çıkabildim, oğlum da oldu yani üçtüm, üç oldum, üçte birleniyorum. Beni bu kadar kalabalığın içerisine yani soktuğunuz birlik İlahlar Ligi halinde üç tane var, üçü bire dönüşüyor. Bu Cenab-ı Hakk’a bunun getirdiği tenezzülü, onun kibriyasına azametine verdiği zarardan bir bakmışsınız sarfı nazar etmişler. Bunu hiç konuşmuyorlar ama bütün insan boyutuna geldiğimizde kendileri gibi bir bildikleri insanı ki Cenab-ı Hak diyor ki
”Kana yekullani tâam” bu ikisi yemek yer dururlardı. Yani ne kadar sizin gibi ihtiyaç sahibi yemek yiyor, ne demek bir yandan yiyor, bir yandan kazayacetine gidiyor demek de bakın siz kime Tanrı namını vermeye, Allah’ın oğlu olarak iddia etmeye kalkıştınız. Burada hani açıkça olmasa da, hümanistik bir iddiayla açıkça olmasa da yani alttan alta demin ifade ettiğiniz gibi bir insanı ilahlaştırma, artık ilah figürü olarak insanı en azından hani köşesinden kıyısından bir ortak kılma arzusu var. Bu istikbarın bir parçası, bunu hümanistik iddiayla olmasa bile tarih boyunca bütün milletler hep Allah’tan yani sahibinizden gayrı bir ilah yok demiş. Bunun bütün peygamberlere rağmen ve özellikle onlardan sonra hep aynı yola girdiler.
Hep yeni yeni tanrılar ürettiler figürler halinde ve onlar üzerinden sözü ele geçirdiler, kendileri hükmü ele geçirdiler. Esas olanda buydu siz ilaha hükmettiğiniz zaman putlar üzerinden siz üste çıkıyorsunuz ama bunu tabi hümanist bir iddiayla biz Tanrı’dan üstünüz veya Tanrı’nın ortaklarıyız şeklinde yapmıyorlardı. Ama bugün insanoğlu başka bir zemine girdi bunu o gün kilerin yapmadığı bir söylemde yapmak üzeredir. Şimdi köylü bir insanın dilinde bile yani geliş teknolojinin gelişen boyutunu en az idrak etmesi bakımından söylüyorum. Yani ne diyor bakmışsın diyor ki ya insan bu yapar ya insanoğlunun yapmayacağı bir şey mi var.
O kadar bir kabullenilmiş hale geldi ki insanoğlu açısından yapılamaz diye bir şey yok. Cenab-ı Hak diyor ki vallanna ahluha ennehum qadiruna aleyha. İnsanın geleceği zan bu kıyamet arifesinde biz artık maddeye muktediriz.
Yani maddedin gerek mini varlığındaki o muazzam enerjiyi elde etmeye kullanmaya çünkü yani o enerjiyi çıkarabiliyoruz. Kullanıyoruz o kadar kolayından ucuzundan bazı belaları var ama neticede maddeye sözümüzü geçiriyoruz. Rüzgarına binip uçuyoruz. İletimini sağlayıp aramızdaki iletişimi görüntülü sesli sağlıyoruz. Pek çok gelişmelere adım imzamız attık ama bu içinde bulunduğumuz muazzam dünyadaki ilim olarak keşfettikçe yararımıza kullandığımız boyutunun ne kadar sınırlı mini minnacık olduğumuzda en iyi bilenlerimiz bu işi yapanlarımız. Fakat bu işi yapan alimler sınırlısaydı insanlar laboratuvarda çalışıyor, üniversite çalışıyor.
Bunun insanlık algısına yankısı böyle şeyden çoğalırcısınadır. Yani mikroskop şeyden böyle büyütülmüş büyüteşten büyütülmüş haldeki yankısı gibidir.
Yani şu an o yüzden normal avamın düşünce boyutuna geldiğinizde onların insanı şu anda atfettiği mana yani en olmaz şeyi konuşun yakında onu da yaparlar. Az çok kalmaz diyor yakında onu da yaparlar diyor. Yani Allah-u Teala insanı aslında bütün esmai öğretiyor Hz. Adem’e dolayısıyla ilim elde etme, eşyanın külüne vakıf olma, eşyayı anlama, algılama, ilim üretme, bilgi üretme kapasitesini Allah-u Teala insana vermiş. Ama neticede insanın da birtakım sınırları var sonsuz değil hiçbir yetisi.
Ama Allah-u Teala insana cüz’i irade vermekle ilahlık iddiasında bulunmak, firavunluk, firavunların yaptığı gibi ilahlık ve tanrılık iddiasında bulunmayı aslında potansiyel olarak da kendisine vermiş oluyor. Bir seçenek olarak. Evet seçenek olarak insanın potansiyelinde de o var cüz’i iradeden kaynaklı olarak.
Dolayısıyla Kuran-ı Kerim’de dediğiniz gibi istikbardan büyüklenmekten, Allah’a karşı büyüklenmekten sık sık bahsediliyor. Bir de ”İnnel insane leyad gha enurahe ahus teğene” buyuruyor Yüce Rabbimiz. Yani insanda böyle bir yön de var. Yani kendisini hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş, her şeyden müstehaniymiş gibi görüp böbürlenen taşkınlık yapan bir tarafı da var insanın herhalde.
Bu maddeye hükmettikçe büyüyor bu yanı. Yoksa en basit haliyle muhtaç olduğunu biliyor. Geceye dinlenmek için muhtaç, gündüze aydınlanmak için muhtaç, suya içmek için muhtaç. Yani çok sürekli bir makina gibi, sürekli bir şeyleri içine alması bu müstehane olmadığını gösteriyor. Bir şeyler kesilecek olsa, havada oksijen kesilecek olsa kala kalıyorsunuz. Su kesilecek olsa zamanınız belli bir süre sonra hayatiyetiniz biter. Bunu çok iyi biliyor. O yüzden istihna ile birlikte istikbar geliyor. ”Kella enel insenle le yatıga enra ahus teğne” Müstehaneyi görürse yani kendini kendisine yeter. Artık ihtiyaçlarımı sağlayabiliyorum. Enerjiyi sağlayabiliyorum, gıdayı sağlayabiliyorum. Şunları şunları sağlayabiliyorum. Sağlığımı daha uzun süre koruyabiliyorum. Kısıtlar aslında ihata etmiş durumda. Mesela sağlık riski kuşatılmış bir risktir.
Yani hiçbirimizin çıkamayacağı, eninde sonunda hepimizin hastalanıp öleceği bir kuşatılmışlık. O bakımdan hani insanların çoğu belli bir risk altında ama bir kısmı kendini kurtardı artık. Diyeceğimiz bu durum yok. Hiç biri kendini kurtaramadı. Hepsi bu kısıtlar ile çephe çevre kuşatılmış durumda. ”Ve kâne allâhu aleyhe kulli şey’in muhiyyita” O zaman yaptığımız şey neyden ibaret? Yaptığımız şey, yaptığımızı kendimiz beğenmekten ibaret. Sonra beğendiğimiz ile kalakalıyoruz. Biz ortadan kayboluyoruz. Dolayısıyla şöyle bir hümanizmin açmazı var. Yani bu hümanizm insanı kutsayıp kutsayıp nereye giderse gitsin. ”Ben” olmadıktan sonra çünkü özne benim. Ben eğer yok oluyorsam bir daha o dünyaya dönemiyorsam.
O zaman ne düşünüyor? Şöyle düşünüyor. Diyor ki bari biraz daha uzun yaşasam da şu ölümün kaldırılacağı zamana yetişsem de o geleceğin kutsanmış insanları bütün başından itibaren bütün insanların emek verip onlar için hazırladığı ortamda ben de ölmeyip de hep kalacaklardan olsam. Bu ideal söz ettiğimiz ideal.
Bütün bu birikimi, ilmi birikimi kendilerine sağladığımız ve gelecekte onların artık maddeye, eşyaya hükmedip ölmez varlıklar olarak yaşayacakları bir bakıma artık gerçekten tanılaşacakları. Çünkü kısıtlardan kulluk demek, kısıtlar demek. İlah demek, kısıtsızlık demek. Hiçbir şeyin kendisini durduramadığı, engel olmadığı, her şeye hükmeden, her şeyi bilen.
Dolayısıyla bu bir ilahlaşma arzusu ve serüveni. Ama biz bizden sonrakilere omuz veriyoruz. Biz aşağı düşüp ölüyoruz onların hatırına ama günün birinde birileri sanki ilahlaşacakmış gibi. Cenab-ı Hak diyor ki yok böyle bir şey. Nehnu qaddarna beynekumulmout. Ölümü biz takdir ettik. Ola nehnu bi masbukin. Geçilecek değiliz. Bu ne demek? Kısıtlı daire sarmalığından hiçbiriniz çıkası değilsiniz.
O zaman hiçbirimiz çıkamayacaksak ne yaparsak yapalım, ne üretirsek üretelim. Sonunda Hz. Musa’nın o bir sahne vardır ya malı çalmışlar altınları. Altı kişi gelmişler, oturmuşlar. Bir kısmı demiş ki ya çok altınımız var ama karnımız aç. Açlık bizi her an şey yapıyor. Üçümüz şehre gitsin, yiyecek bir şeyler getirsin. Ondan sonra yiyelim bunları. Sonra devam edelim yola, altınları paylaşalım.
O üçü gitmişler şehre. Şehirde alırlarken yemekleri demişler ki altınları niye altı kişiye arasında paylaşalım. Yemeğe zehir koyalım, onlar ölsünler altınları biz paylaşalım. Kalanlar da kendi aralarında anlaşmış. Demişler ki bunlar gelince biz bunları vurup öldürelim. Ondan sonra niye altınları altı kişi arasında paylaşalım. Denir ki Hz. Musa oradan geçmiş, görür geçtiğinde ortada bir dünya altın, sağ tarafta üç tane mefta
zehirlenerek ölmüşler, sol tarafta üç tane mefta katledilerek ölmüşler. O ortada kalan altın biz bunu bilim, teknoloji, birikim ne yaparsak yapalım. Neticede biz kendi varlıklarımıza sonsuz bir sağlık ve ölümsüzlük kazandıramadığımız sürece ihata edilmiş yani kuşatılmış durumdayız ve geriye sadece
”Kullu şeyin hâlikûn” her şeyin helak olduğu ve ancak Allah Azze ve Celle’nin kaldığı ”Ve lillahi mirâthu semâvâti vel ardı” Göklerin ve yerin mirası Allah Azze ve Celle’nindir. Dolayısıyla böyle bir süreçte hümanist anlayış insan ne kadar kutsarsa kutsasın. Her bir insan eninde sonunda dönüp kendisine ”Ya ben ne kadar kutsanmayı hak ediyorum ki” dediğinde yaşlanan yanını, eskiyen yanını ve günbegün gün bir zaman sonra öleceğini bildiği bir zavallıyla yüzleşiyor. O zaman bunlar hangi insanı kutsuyorlar, hangi insanı yüceltiyorlar? O ben değilsem kim? Bir başkası ise dediğimiz andan itibaren hümanizm bir baloncuk olarak gözünüzün önünde patlayıp gider. Çünkü anlam kalıcı olan bir anlamdır ve size kalıcı bir sonuç sağlayan bir şeydir. Sizinle irtibatı kopan ve size bugünden artık bir şey vaad edemez durumda olan bir şeyden anlam manlam çıkmaz. Evet yani hümanizm yaşamın amacını da bireyin kendisini gerçekleştirmesi olarak ortaya koymuş. Bundan maksadı nedir? Yani kendi kendine yetebilmesi mi? Onu da çok net değil ama yani amaç olarak bunu ortaya koyuyor. Buraya indirgediğimiz zaman direkt karşımıza hedonizm çıkıyor. Çünkü hedonizm zaten bu kadardı. Yani hedonizmde bir idhal yoktu, insan da kutsanmıyordu. İleriye dönük bir beklenti de yoktu hümanizmde olduğu gibi. Eğer hümanist algı sadece dünyada yaşadığı sürece insana belli bir mutluluk sağlayabilmeyi
en iyisi olarak gördüğü andan itibaren ya hedonizm benzeri bir şeye dönüşür ya da nihilizm benzeri bir şeye dönüşür. Artık idealist yanını kaybeder o andan itibaren. Halbuki bu diğer konuştuğumuz izimlere nazaran insanlık kendi türevleri ve üreme yolu üzerinden sözüm ona bir idealizm kuruyor. İleriye dönük bir ümit vaad ediyor. Yani çoğu insanda bu şu anda var.
Ben bir yaşlı koskoca profesörü gördüm, duydum şöyle diyordu. Yani biz kıl payı kaçıracağız ama bizden sonraki artık ölmeyecek diyor. Ölmemenin başladığı andan itibaren ayağınızı zeminize basmış demek, basmışsınız demektir. Anlamla buluşmuşsunuz, kalıcı bir sürece girmişsiniz demektir. Vahiy özellikle açıkça ve ısrarla bu konunun üzerine gidiyor.
Ve bu asla size bıraktığınız bir şey değildir. Bizi geçemezsiniz. Bu geçiş işte kulun ilahi hududu geçip artık ben de uluhiyetten pay sahibiyim ve ilahlık yegeni tek bir kudretin değil artık pay edilmiş bir kudretlerin şey haline dönüştü. Taksim edilebildi dediği bir yer Cenab-ı Hak bu asla. Bunu yerde de gökte de uğraşacaksınız. Ne yerde bunu başaracaksınız?
Oma entum imacizina fil ardi ve lafis sama. Bir de ilahi kudret bunu yerde de ileride gökte de deneyeceğimizi biliyor. Yani bu gezegenler arası insanlık sülalesini, hayalini kurma gökte bu geleceği bir sonsuz platforma taşıyama arzusu olarak gözüküyor. Cenab-ı Hak bunların hepsinin sonuçsuz olduğunu söyledi.
Çünkü yaratılışınızdaki bizim takdir ettiğimiz ölüm sarmalını geçecek değilsiniz.
Hümanizmde bir de tabii ki Allah’ı yaratıcıyı hayatın içerisinden çıkarıp dışlandığında ortak iyiyi tespit etme, ahlak kurallarını tespit etme, insanların bir arada huzur içinde barışınca yaşaması gereken kuralları tespit etme işi de tamamen insana insan aklına kalmış oluyor.
İnsan aklı bu noktada ortak iyiyi tespit edebilir mi? Belirleyebilir mi? Aslında yani yaşadığımız ikinci dünya savaşları, yaşadığımız savaşlar, atılan atom bombaları insanlığın bu noktada hiç de iyi bir sınav vermediğini gösteriyor. Bu öyle bir şey mümkün mü? Yani bendenize göre Cenab-ı Hakk’a takıntısı olmasa başarabilir.
Ama Hak’tan uzak durduğunuz sürece doğru cevaptan özellikle imtina ederek doğru cevabı bulma şansınız yok. Yani iki kere iki dört eder diyorsunuz. Şimdi ondan sonra diyorsunuz ki dördü bir defa çıkar. Çünkü Allah dedi onu dört ettiğini. Biz başka doğru cevap arıyoruz dediğiniz zaman bu saplantı insanoğlunu ortak askeri müşterekleri bulma sürecinde belli bir açmazın içerisine sokuyor.
Çünkü her defasında söz gelimi ekonomide Cenab-ı Hak bir kere faize haram dedi ya biz faize haram demediğimiz bir model bulacağız askeri müştereklerden. Cenab-ı Hak bir kere insana böyle bir varlık dedi şöyle çoğalır böyle aile olur dedi ya bizim bulacağımız model herhangi bir model olabilir. Ama bir tek bu model olamaz. Bu takıntıyla hareket ettiği için insanlık belli bir sonuca gidemez.
Yani her halükarda herhangi bir seçenek olabilir. En absürt modeli bile deneyebiliriz çalışabiliriz olabilir. Ama asla vahyin dediği olmaz dediği sürece bu takıntı dolayısıyla yoksa potansiyeli itibariyle insanın vahyin dediği modeli en doğrusu olduğunu anlayabilecek bir potansiyeli var. Yani hikmet dediğimiz. Fakat bundan kaçındığında ne çare ki bu sefer her defasında şeytanın başka bir önerisini denemeye açık. Ama Allah Azze ve Celle’nin önerisine her zaman kapalı bir yaklaşım sergiliyor. Yani aslında vahiy genel çerçeveyi çiziyor. Genel çerçevesinin ötesinde aradaki boşlukları, ihtiyaçları insan aklı tespit edebilecek mahiyette potansiyelde. Ama direkleri vahyin koyduğu esaslardan kaçındığınız zaman arayı da dolduramıyorsunuz. Çünkü yani filin ayaklarını doğru koyacaksınız ki kubbeyi oturtabilesiniz. Ama filin ayaklarını siz Allah böyle dediyse o zaman biz bunun tersini yapalım saplantısıyla kurarsanız hiçbir zaman kubbeyi doğru oturtamazsınız. Dolayısıyla hocam hümanizmi bu şekilde ortaya koyduktan sonra İslam hümanizmi diye bir kavram kullanması doğru olmaması gerekir. Yani bunlar türetilmiş kavramlar. Bunların bir referansı yani vahiy tep. Olmadığı için herkes başka tanımlıyor. O yüzden tarihçesine baktığınız zaman bir yerlerden bir yerlere savrula gelen şeyler. Ama siz İslam’ı bir izim üzerinden tanımlama ihtiyacı içerisinde girerseniz bunun şöyle bir temel yanılgı noktası var. Cenab-ı Hak İslam’ı indirmeyi tamamladığında el-yawma akmaltu diyor. Ben bugün kamil eyledim. Bu şu demek içine biraz hümanizmi katarsak daha iyi olacak derseniz o fazla gelir demek. Olması gerektiği kadar hümanizm eğer gerekliyse var onun içinde demek. Yani size bir ilaç getiriliyor veriliyor diyelim. Vitamin karması bir şey. Ve deniyor ki sizin günlük olarak alacağınız bu vitamin hapı en optiyum düzeyde bütün şeylerden belli eser miktarda barındırıyor. Siz böyle bir şeyin yanına bir miktar daha C alayım der misiniz? Eğer bu iddiayı kabul ediyorsanız almazsınız. Çünkü bu sefer fazla gelecektir fazlası. Fazla dediğiniz yer. O bakımdan ister hümanizm olsun, ister başka herhangi bir izim olsun. Bunun İslam ile tevhidinden daha iyi bir çıkarma, daha iyi bir şey çıkarma iddiası her halükarda İslam’ın kamil olmadığı ile sonuçlanacak bir şeydir. O zaman ya Allah Azze ve Celle yanlış söyledi, biz daha iyisini bulduk diye bunu ispat edeceğiz Cenab-ı Hak’a karşı ki bu muhal bir şey.
O zaman bu izim ile İslam’ın her türlü birleştirmesi İslam’a yönelik bir saldırı ve kötü niyetten ibaret gözüküyor. Yani bu kavramda da tabi anlam kayması söz konusu. Eğer hümanizmi insan sevgisi, insanın değerli bir varlık olduğu, insana karşı hoşgörülü davranılması gerektiği yönünde şekliyle anlıyorsak zaten bu İslam’ın özünde olan bir şey.
İnsanın eşrefi mahlukat olduğu zaten Kuran’da var. İnsanın çok değerli bütün varlıklardan daha değerli olduğunu zaten Kuran-ı Kerim bize bildiriyor. O anlamıyla zaten bir problem yok ama bu orada felsefik bir anlam söz konusu olduğu için bu kavramı kullanmaktan aslında çekinmek de gerekiyor diye düşünüyorum. Yani hümanizm bu yönü ile insancılığı yönü ile insanın şefkatli yanının merhametini temsil ediyorsa bu sadece insanın insana değil, İslam’da bu insanın maddeye, insanın hayvana, kulu zat-ı kabit, bir ciğer sahibi, her türlü varlığa hatta çevreye karşı bir sorumluluğu bile insanın hümanizm yanıdır. Yani bir hayvana gözettiği, gösterdiği şefkati ve rahmeti. Halbuki diğer yandan hümanizm felsefi olarak insanı kutsayan ve yücelten. Hele darvinist temellerini düşünürsek bu diğerlerini de elimine etmesi, onların üstüne basıp geçmesi ve gerektiğinde onları yok etmesi felsefesi üzerine kuruluyor. O zaman o dediğiniz insancıl yanından da bu zemini esas alırsa yoksun kalıyor. Bu sefer de, yani Yunus Emre’de, Mevlana’da yaratılanı, yaratandan ötürü sevmek anlayışı var. İslamiyet’te böyle bir anlayış var. Allah’a benzemek değil, Allah’ın ahlakına, Allah’ın isimlerine sıfatlarına benzemek belki idealize edilebilir. Yani Allah halimdir, o zaman halim olalım, rahimdir, merhametli olalım şeklinde. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak şeklinde insanın bir hedefi gayesi olabilir ama tanrılaşmak şeklinde bir amaç zaten mantıkende söz konusu değil. Hocam çok teşekkür ediyorum, çok sağ olun, ağzınıza sağlık. Denizli dostlar, bugünkü programımız da burada son erdi.
Bir daha yeni bir konuyla birlikte olmak temennisiyle Allah’a emanet ediyorum. Hoşça kalınız.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir