Natüralizm I İnsanın Anlam Arayışı 10 | Dost TV | 05.10.2022
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ImsOP2dNwkk.
Değerli dostlar, Dost TV Dost FM ortak yayınında İnsanın Anlam Arayışı canlı yayınımıza hoş geldiniz. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi hepimizin üzerine olsun. Yüce Rabbimize hamd, sena ve Resulü Ekrem Efendimiz’e de salat ve selam ile programımıza başlıyoruz.
Bildiğiniz üzere her çarşamba İnsanın Anlam Arayışı programında kainatın ve varlıkların oluş gayesini, amacını anlamaya, bu konuda insanlık tarihinde, insanlık düşünce tarihinde ortaya sürülen görüşleri sizlerle paylaşmaya, vahyin ışığında, Kur’an’ın ışığında paylaşmaya devam ediyoruz.
Bugün de sizlerle yine bir izm olan naturalizm felsefesini paylaşacağız. Kısaca doğacılık diyebileceğimiz bu felsefeyi her zaman olduğu gibi yine Dumlupınar Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve aynı zamanda Dilişleri Yüksek Kurulu üyesi olan
Profesör Doktor Halis Aydemir hocamızla birlikte konuşacağız. Hocam hoş geldiniz, sefa getirdiniz. Hoş bulduk efendim, merhaba, selamün aleyküm. Aleyküm selamün aleyküm, mutlaka mübarek. Hocam naturalizm tabii ki bu isimle belki halk itleri arasında bilinen bir kavram değil ama birçok izmde olduğu gibi bir şekilde medya yoluyla, televizyon yoluyla, şimdi internet de var, sosyal medya vesaire yollarla insanların zihinlerine bu izmlerin felsefeleri dolaylı yoldan etki ediyor, onların şuur altına yerleşebiliyor. Naturalizm dediğimiz halise de doğacılık diye nitelendirilir ama işte daha çok televizyon yayınlarında, belgesellerde, doğa ana diye nitelendirilen, sonra doğanın bize hediyesi, ikramı diye bütün yaratılmış varlıkları ve insanın faydalandığı nimetleri doğadanmış gibi lanser eden
bazı söylemler söz konusu, bu söylemlerin temelinde tabii ki bu materialist ve naturalist görüşler yatıyor. Zaten naturalizmde bir nevi materializmle birlikte alınan bir felsefi görüş. Naturalizmde felsefede, sanatta ve edebiyatta birtakım yansımalar, boyutları var ama biz felsefi yönünü konuşacağız.
Kısaca naturalizmi söylersek dinleyicilerimizle de paylaşmak amacıyla doğayı her şeyin üstünde gören, doğanın dışında herhangi bir hakikat ve gerçeklik kabul etmeyen, insanın doğanın bütün varlıkları ve insanın doğanın ürünü kabul eden, ruhu, şuuru, zihni, düşünceyi kabul etmeyen yani aklı kabul etmeyen bir felsefi görüşten bahsediyoruz.
Dolayısıyla doğa üstü diye nitelendirdikleri metafizik hiçbir şeyi yine her zaman olduğu gibi kabul etmiyorlar. Diğer izimlerde de gördük aslında yüce yaratanı arka plana atan, görmezden gelen anlayışlar, insanın kendi aklıyla, kafa feneriyle bulmaya çalıştığı gerçeklik daha önce söylediğimiz gibi fili tarif konusunda,
farklı yaklaşımda söz konusu. Dolayısıyla aslında halkımızı da bizleri de etkileyen, doğanın eseri, doğanın hediyesi şeklindeki söylemleri de netice veren, naturalizmle yani varlığın hakikatini doğa yasalarına bağlayan bu naturalizm hayata bir anlam katabilir mi?
Bu noktada bir faydası olur mu sizce?
Halkın bize yarattığı bizim kendi varlığımız, etrafımızdaki yerin zemini, yerin zemininde bitirdiği bitkiler, diğer canlılar ve bizim bunlarla olan etkileşimimiz
ve eğer keşfetmek istersek var edenin hem bizi hem ortamı, dolayısıyla tabiatı, doğayı adına ne derseniz var ettiği bir sürecin içerisindeyiz. Önceki buluşmamızda veya onlardan birinde insanın bunlardan birini önceleyip, bunların birini merkeze alıp belli izimler ürettiğini söylemiştik. Bu naturalizmde insanı merkeze alan değil de bu kez doğayı merkeze alan bir yaklaşım var. Doğa hayranlık uyandıracak tarafı yok mu? Var. Yani insan bugün doğada gördüğü uçan varlıklardan, küçük varlıklardan, ağaçlardan, yerin bitirdiklerinden, göğün indirdiklerinden ve halihazırda doğada var olan sistemsel işleyişten hala etkilenmekte ve muazzam bir şekilde onun tesiri altında, ona duyduğu hayranlıkla yol almakta. Dolayısıyla doğayı yani doğadaki var olan işleyişi, sistemsel işleyişi yücemtecek bir yaklaşım sergileyeceksek o zaman buna naturalizm denir.
Peki doğa haddizatında bir hükmü şahsiyet yani bu süslü yanıyla, bu güzel ilim dolu yanıyla kendisini bize takdim eden bir kudret mi yoksa o da bizim gibi edilgen? Yani biz işte gözümüz var ama gözümüzü biz yapmadık ama kullanıyoruz. Fakat çok da beğeniyoruz.
Burnumuz var kokusu kokuları onunla alıyoruz. Yani kendimize bakıp da kendimize de meftun olabiliriz. Bizde de muazzam işleyişler var, sistemler var. Ama ne var ki sahibimiz değiliz, var edicisi biz değiliz. Hazırda bulmuş, hazırda bulmuş bir durumdayız.
Eğer doğa dediğimiz, tabiat dediğimiz ve buradaki canlılar, bitkilerinden hayvanlarına kadar ve oradaki bu muazzam sistemsel işleyiş eğer o da bizim gibi kendisini hazırda bulduysa
o zaman biz yani edilgen bir varlığa, süslenmiş, ilimle dolup, güzellikle yaratılmış bir varlığa hayranlığımızı o varlığın kendisine bir meftun olma sürecine hatta belki kulluğa kadar götürebiliriz. Veya onu merkeze alıp böyle bir izim oluşturabiliriz. Tabi vahyin bakış açısı insanın doğru aklettiği takdirde hem kendi varlığını bir kudretin eseri hem tabiatın varlığını bir kudretin eseri olarak görmesi gerektiğini. Neden derseniz? Çünkü diyor ki Cenab-ı Hak yani bunların kendi kendisini var edecek bir kudret yok, sizin kendi kendinizi var edecek bir kudretiniz olmadığı gibi kaldı ki insan,
tabiatta çok güzel sistemler görüyor, araştırıyor, öğreniyor ama tabiat dönüp insanı araştırmıyor mesela. Dolayısıyla bu yönüyle insan tabiattan öndedir. Araştırabilen yani bir ağaç var tabiatta. Evet yeşilliğine meftun olabilirsiniz. Bir su var tabiatta akışına meftun olabilirsiniz. Bir gök var tabiatta yani oluşturduğu semasına meftun olabilirsiniz.
Bunların birlikte oluşturduğu ahenge daha çok meftun olabilirsiniz. Ama bu ahengin içerisinde bu ahengdeki estetiği sezen, bu ahengdeki ilim ve hikmeti sezen bunu çıkarabilen bir varlık bundan bir adım öndedir.
Dolayısıyla eğer illa tapacaksak Allah’tan gayrı birine o zaman insanın kendi kendisine tapması bundan daha makul yani insanı merkeze alan bir anlayış geçen haftalarda konuştuk.
Evet, hümanizm dediğimiz kaldı ki orada da yani aynı sıkıntıyla karşı karşıya geldik. Evet bizim bu üstün olan yanımız yani duadaki her türlü canlıdan nesneden varlıktan o üstünlüğümüzü kendimiz oluşturmuş kendimiz kadim olarak icat etmiş olsak tapalım kendimize. Ama üstün olsak bile o üstünlüğümüzü kendimize borçlu yani kendi edilmimize borçlu değiliz. Edilgeniz biri bizi bu üstünlükle yaratmış. O bakımdan Allah Azze ve Celle’nin etrafta ayet ayet kudretini yerleştirdiği ve Kur’an’da hiçbir zaman ve hiçbir yerde doğa demediği işte Arapçası ile tabiha.
Ben hatırlıyorum çocukken biz bu tür kelimeleri kullandığımızda ailemizde bu kelimelere karşı ciddi bir mesafeli duruş vardı. Çünkü bu kelime kendi içerisinde alttan alta bir dogmayı yerleştiriyor. Yani doğal bu dediğiniz zaman mesela bakıyorsunuz bu doğal dediğiniz zaman karşı tarafa şu mesajı veriyorsunuz.
Bunu biri yapmadı bu özünde hep böyle vardı. Dolayısıyla hani bu niye yapay biri yaptı bunu. Bu bu yapay bu biri yaptı. Hep yapayda bir yapan dan söz ediyoruz. Ama doğal deyince bir soru memnu hale geliyor. Bir soru artık yasak. Nedir o kim yaptı bunu? Yapay değil ki bunu birisi yapsın. Bu doğal.
Dolayısıyla gerek tabiha dediğimiz Arapçası’ndaki dediğim gibi ne doğa ne Arapçası asla Kur’an-ı Kerim’de geçmez. Gökleri ile yeri ile Cenab-ı Hak semavat ve arz der. Onca ayette yani Kur’an’ın nice ayetinde diyelim buradaki ayetlerine ağaçlarından, çiçeklerinden, böceklerinden, insanından, devesinden hep bahsettiği, sıklıkla yer verdiği yağmurundan değil mi?
Bunların hepsi doğal hadiseler. Hiçbir yerde bu kadar sık doğal referanslarda bulunan bugün kitabıyla Kur’an-ı Kerim bir kez bile bunlara böyle bir isim vermez. Tabi bu alttan alta kabul gören dogma dil üzerinden insanlara yerleştirilmeye çalışılıyor. Ve dediğiniz gibi girişte buyurdunuz bu konuda çok ciddi mesafe aldılar. Yani bu doğal dediğiniz zaman o zaman insanlar onu herhangi bir kudretin eseri değil. Özünde hep öyle vardı zaten. Bir de doğa yaparsa en iyisini yapar. Şimdi o ifadede bile hani doğa kendisi yapıyor. O kim? Yani bir şahsiyeti var mı? Hani ona seslensek duyar mı? Sen onu Tanrı’ya dönüştürdün diyor.
Seslensen duymaz çünkü o duvar gibidir. Ama sen buna bir işlev atfettin. Hem de en iyisini yapar dedin değil mi bu kadar? Ya o yani süreç içerisinde rastlantısal gelişen bir hadise ama yönetilmeyen ve akıl ve şuur gerektirmeyen.
Ama şimdi doğa dediğiniz zaman demek ki öyle bir dogmayla eşleşmiş ve kendi yasalarını güya kadim yani hep kendisinde var olan ezeli yasalarını kendisinde barındıran ama şuursuz.
Yani bütün meselemiz yani şuurlu bir üstün kudreti tanımaktan kaçınma. Hani önceden de konuştuk ya insanın tek takıntısı var üstün bir kudretin ona şuurlu dolayısıyla buyurgan olmasından imtihan ediyor. Yoksa doğa çok üstün deseniz mesela bunlar rahatsız olmazlar. Doğa üstün tabii yasaları çok harika deseniz bundan da kimse rahatsız olmaz.
Ama doğaya sesleneyim bana icabet etsin. Doğa beni var ettiğine göre yeniden var eder mi kabilinden doğayı bilinçli bir biçime soktuğun zaman o zaman ilah yaptın sen onu diyecek.
Dolayısıyla ilah yaradan var eden efendim ve şuur sahibi insana buyrukta bulunacak bir kudreti tanımaktan imtina ettiği için insanlık dolayısıyla onu ne kadar yüceltirse yüceltirsin ona asla şuur kespettirmiyor. Kendisiyle hani muhatap kılmak istemiyor. Dolayısıyla hani şeyim olsun ağzı var dili yok kabilinden ağzı itiraf etmiş ama dili yok bize seslenemez bize konuşamaz biz karışamaz biz açık bir ortandayız. Dolayısıyla dua kendi yasaları gereği kendisinde olmayan üstünlükte bir varlık peydahlamış gibidir. Çünkü şuur sahibi bir insandan söz ediyoruz ve o kadar şuur sahibi ki üste bir şuur sahibi ne karşıda bu denli hazır tepkisellik içerisinde bulunan istikbar dediğimiz.
Böyle yani yegane şuur sahibi benim doğaya hükmedeceğim. Sen onun doğurduğu onun bilinçsizce oluşturduğu bir varlıksın ama sen bilinçlisin ve sen bu bilincinle onu her türlü tüketmeye heves ediyorsun.
Dolayısıyla bu hususta herhangi bir hudut çizecek şurada dur diyecek bir üst iradeye karşı da bu kadar hazımsızsın. Bu kadar bilinç üzeresin. Dolayısıyla senin yapmak istediğin şey var eden kudretin dışında bir yol arayışından ibaret. Bu yol arayışını bu kez bir yeni izim veya farklı bir izim olarak doğal naturalizm üzerinden yapıyorsun. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında naturalizmin dünü bugünden daha sağlandı veya sağlam demeyelim de dünü bugünden daha parlaktı.
Yani özellikle fizik olarak statik evren düşüncesinin adeta yani en müsellem hakikat olduğu günlerde işte evrenin bir başlangıcı olabileceği varlığın doğanın bir vakit öncesinde olmayabileceği,
sonradan muhtes olabileceğinin komik karşılandığı, gülünç bulunduğu, yaratılışçı anlayış olarak dine dair bir boyutta istehza ile karşılandığı bin yıllarda diyelim öyle birkaç bin yıl değil yani milat öncesine kadar. Nice bin yıllarda naturalizm ayaklarını sözüm ona sağlam basıyordu çünkü ezeli bir evren ve ezeli bir zemin öngörüyordu ve ezeli yani sonsuzdan gelen bu zeminde kendisinin hasbel kadar rastlantısal olarak oluştuğunu düşünüyordu. Ama gün geldi, naturalizmin ayaklarını bastığı o çok güvendiği statik evren anlayışı yerle bir oldu, yerle eksan oldu. Evrenin bir başlangıcı varmış. Dolayısıyla doğumu varmış yani var edildiği bir gün varmış, ortaya çıktığı bir milat varmış. O zaman onun ötesinde artık orası ezeli değil, orası hep ola gelen değil, orası da ne oldu? Yapay oldu, mahluk oldu. Dolayısıyla sizin o zaman eşyaları nesneleri ikiye ayıracaksınız bu vakitten sonra. Biri doğal, diğeri yapay değil.
İkisi de yapay, biri yaradanın yaptığı, biz ona halk diyoruz, yarattığı, diğeri kulun yaptığı. O zaman bizim doğal o dünkü anlayıştan çıkıp bu kez doğru bir referans kullanmamız lazım.
Mahluk, doğa, tabiattaki her şey ve artık o kavram bile bu haliyle oluşturduğu bu çerçeve yaklaşımıyla hala negatif etki yapıyor. Dolayısıyla kullanmaktan imtina da etmek lazım. Yani bu doğal bu yapay duyduğunuzda yani bu hep mi vardı ki? Bu da yapay, bunu yaradan yaptı. Eğer sen yaradanın yaptığına doğal diyorsan bir şey diyemem.
Hani Cenab-ı Hakk’ın yarattığı bir şey olarak. Ama yok başka türlü bir şey bu hep vardı, hep ola geldi. Ve dolayısıyla kadim ezeliyasaları gereği doğa böyle bir ucunu izimle bağlayacak bağlayıp yücelteceğimiz bir şeydi demek istiyorsan onun bizzat bilim tarafından ayaklarının zemini bastığı statik evren yıkıldı gitti.
Yani dolayısıyla kullandığımız kelimeler çok dikkat etmemiz gerekiyor. Aslında bilmeden de küfrü gerektiren, inkarı gerektiren kelimeler, kavramlar kullanabiliyoruz. Dolayısıyla üzerinde çok titizlikle durmamız gereken şeyler, kelimeler, kavramlar var. Sözlerimizi, kelimelerimizi özellikle seçmemiz gerekiyor.
Hocam tabii ki bu naturalizm, varlığın oluşunu, insanın varlığını, bütün evrenin varlığını, birtakım dediğiniz gibi temel yasalara, fizik yasalar var, biyolojik yasalar var. İşte yerin kaldırma kuvveti, suyun kaldırma yer çekimi kuvveti, suyun kaldırma kuvveti, fotosentezdir, dünyanın güneş etrafında dönmesi vs. Bu sayısız kanunlar, yasalar var. Yani bu kanunların tabii sürekli olması, hiç değişmiyor olması ve hassas, mükemmel bir düzenin olması tabii ki insan aklının da dikkatini çektiğinden bu yasaların her şeyi var ettiği görüşüne yelteniyorlar.
Dolayısıyla tabii bu yasaların da ezeli olduğunu düşüncesine varıyorlar. Yani doğa yasalarının, yasaların bizzat kendisinin varlığı var etmesi mümkün mü? Bu makul bir görüşmüyor. Şimdi dediğim gibi dünkü kabulde, statik evrende yasa da varlık da ezeliydi yani başı yok. Dolayısıyla kim koydu bu yasaları diyemiyordunuz, dedirtmiyorlardı. Yani varlıkla beraber hep vardı demeye getiriyorlardı. Varlığın kendi özelliği, varlık kadim, yasalar da kadim. Şimdi varlığın kendisi de büsbütün sonradan icat olduğuna göre yasalar onun özelliği işte çekmesi, itmesi vs. O zaman varlığı iki sorumuz var. Bir, varlığı kim ortaya çıkardı? İki, ona bu özellikleri yani yasaları kim ona kesbettirdi? Kalkıp evet varlık sonradan ortaya çıktı ama yasalar hep vardı diyemeyiz. Yani bu Hawking’in denemeye çalıştığı her şeyin teorisi anlayışında güya yani bu çekim her şeyi hem ortaya çıkarmaya hem de bu sistematik biçimde onu şekillendirmeye muktedirdir. Dolayısıyla Hawking bunu çok beğeniyor. Diyor ki biz biyolojiden evrimle Tanrı’yı kovduk.
O da sağ olsun fizikten bu yasa sayesinde Tanrı’yı kovuyor. Demek ki bütün çaba Tanrı’yı kovabilme çabası yani bütün yaklaşım bunun üzerine kurgul. Dolayısıyla bu bir ilim değil. Bu bir önyargı ürünü bir şey. İlim dediğiniz şey kanıtın sizi götürdüğü yere serin kanlıkla gitmeniz demek.
Ama siz önden belli önyargılarla bir yere varmak istiyorsanız bu bilim değil demektir. Kendini böyle deşifre ediyor. Şimdi sonra yasaları daha kadim belleyen veya vehmeden bir anlayışla hem maddeyi icat ediyor hem madde üzerinden sistematik bu ilişki ağlarını örülebileceğini iddia ediyor. Bu yasalara baktığımız zaman yani o kadar aklediğimiz zaman ki her defasında ben böyle olduğunu iddia ediyorum bunlar akletmeyi hep kötü kullanıyorlar. Yani nasıl ”innema nahnum muslihun” dediler biz ıslah edeceğiz aslında. ”Ela innehum humul mufsiduna” Aslında ifsat ediyorlardı. ”Veya idha qiylele humle tufsidu fil arp” ”İfsat etmeyin” denildiğinde biz ıslah edeceğiz dediler. Bunlar aynı şekilde akletmedikleri halde bu iddiaları cünun gibi şeyler. Ama aklediciyiz diye akletmeyi sahiplenip bunun üzerinden pazarlıyorlar. Söz gelimi yani yasa dediğimiz şey nedir? Şimdi biz diyelim ki insanoğlu bir araba yapmış mesela veya bina yapmış. Biz geldik binanın önünde böyle hayran hayran baktık.
Ya biri yapmış bunu vesaire ne kadar güzel diyoruz veya araba geldi tren geldi içine bindik bizi aldı götürdü. Şimdi otomatik olanları da var böyle geliyor durakta duruyor sürücüsü vesaire yok kapısı açılıyor biniyorsunuz sizi durak durak götürüyor değil mi yeni geliştirilen.
Ya yapan ne güzel yapmış diyen bir yaklaşım gayet tabi makul bir yaklaşım ortada gayet güzel sistematik işleyişi olan anlamlı bir araç geliştirilmiş veya bir barınma yeri yapılmış. Bilim şöyle bir şey bilim geliyor diyor ki hayır kimsenin vesaire bir şey yaptığı yok ben size bunu kimsenin yapmadığını ispat edeceğim diyor.
Nasıl edeceksin diyor mesela arabaya dönüyor diyor ki sen bunun bu hareket etmesine bu kadar çok hayranlık duydun ama biz olayı çözdük diyor. Nasıl çözdünüz ya bunun 4 tane yuvarlak tekeri var yuvarlılık olması dolayısıyla onun üzerinde akıyor böylece rahatça kayabiliyor. Öyle kimseye hayranlık falan duymana gerek yok olayı çözdük diyor yani buradan ya bu nasıl olur siz tabi sorunuzu ilerletiyorsunuz.
İyi de tamam teker böyle dönünce sarsmadan yol olabilir kabul yani ama yani buraya bir tahrik geliyor bunu çeviriyor değil mi gidiyor. Ya onu da çözeceğiz diyor rahat ol diyor onu da bak inceliyoruz diyor inceliyor inceliyor diyor ki ya tekerin arkasında bir mil gördük tekere bu hareketi dönme hareketini taşıyor. Olay bu kadar yani onda bir büyüleyici bir şeye bağlamana gerek yok biri yapmış diye ona bir hayranlık duymana da gerek yok yani siz diyorsunuz. Yasaları bahsediyor yasalar çıkarıyor çıkarıyor çözdüğünü iddia ediyor siz hala ya bir defa bu tekeri kim hani varlığın kendisi ve bu varlığın bu sistemsel işleyişi. Sen bana hayranlığımı çoğaltacak veri getiriyorsun her defasında yani hayranlığımın üzerine örtecek a öyle miymiş dedirtecek değil siz sorunuzu ilerletirseniz ya diyor ilerde bir vites kutusu bulduk. Bu kutu bundaki hıza uygun olarak çarklar koyuyor devreye Allah Allah siz diyorsunuz ki peki hareket nereden geliyor bir gün çıkıyor geliyor onu da çözdük diyor ilerde bir motor var. O motordan hareket çıkıyor ya motor dediğin şey ne hareket nasıl derseniz o daha çok çalışıyor diyor ki bak motorun içerisinde bir sıvı yakıt girdiği yanma odası bulduk. O yanma odasında güçlü bir basınç oluşuyor pistonları hareket ettiriyor o pistonlar hareketiyle krank mili dönüyor dönen mil şaftan taşıyor hepsini çıkarıyor önünüze koyuyor.
Sonra da diyor ki gördün mü bak olay bundan ibaretmiş. Dolayısıyla burada hayranlık duyulacak bunu biri yaptı dedirtip ona şapka çıkarılacak hiçbir durum yok. Biz olayı çözdük diyor. Tabii siz ne kadar soru sorarsanız arabadaki sınırlı kainattaki biri birini tetikleyen sistemsel işleyiş o kadar geniş bir ağ üzerindeki bunlar habire getirip duruyor önünüze siz ya bu kadar dediğin şeyi kim kurdu arkadaş.
Sistemin sahibi kim bu kadar bunları birbiriyle uyumlu bu amaca matuf olarak hazırlanmış ve bana hizmet etmek üzere hayatta önüme çıkarılmış ya diyor ki eskiden insanlar yağmur yağıyor diye tapınma refleksine geliyorlarmış. İşte bize bir tanrı yağmur gönderiyor diye şimdi elini cebine atmış demin ki örneğe benzer şekilde çözdük onu diyor. Niye çözdün bulutlar diyor yükselince diyor işte yasağı soğuğa denk gelince yoğunlaşıyor dolayısıyla yağmur döküyor. Olay bu kadar basit yani bu ahmakça bir şey.
Siz ona diyorsunuz ki yani bu benim hayranlığımı değiştirmedi tamam bu sistemsel işleyişi o suyu oraya getiren orada o soğukluğa onu denk getirip burada bu yağmuru düşüren işleyişi var eden yani kurucu kudretten bahsediyorum diyorsunuz. O diyor ki ya suyu oraya getirmek mi dedin onu da çözeceğiz diyor biraz daha araştırıyor. O soruyu sordurmuyor yani kim yaptı bu sistemi kuran kim işleten kim o soruyu bilimsel görmüyor. Bir de yani böyle bir şeyde çeliş bir durum da var yani çok absürt bir durum aslında yani insanı orada duruyor.
Bundan sonrasını soramazsın sorarsan bilimsel değil diyerek insan işleyişi işleyişteki bilgiyi önümüze keşfedip çıkaran ve çıkardıkça da bu bilgiyi de sistemi de kuranı perdelemek isteyen bir ilim anlayışı var.
Yani bunu burada bunun üzerinde yapsanız ne kadar ahmakça bulunur ya bunu yapan bir kimse yok buradaki o görüntü gelmesin mi diyorsun şöyle oluyormuş araştırdık baktık manyetik üzerinden taşınıyormuş bataryası varmış bunu tane tane önümüze dökseniz de bizi en fazla daha fazla bunu yapan kudrete hayran bırakırsınız. Halbuki o bunu tersine çeviriyor tam takla attırıyor ve diyor ki ya bak gördün mü bu bunu tetikliyor bundan sonra buraya geçiyor ondan sonra da oradan geliyor orada güneş var güneş bastırıyor suların buharlaşmasını sağlıyor onlar yükseliyor bulut oluyor. Sonra da diyor ki eskiden bilim olmadığı için insanlar bu işleyişe hayranlıkla bir tanrı fikriyle bağlanıyorlardı biz çözdük olayı ortada çözdüğünüz o tanrının yaradığı var eden yegane kudretin ilim ve iradesiyle kurduğu bir sistemin nizamın işleyişi siz kalkıp buna yasa deyip yasayı koyanı ve yasayı bu malzeme üzerinden işletip bunu bize verimli işleyip.
İşimize yarayan bir sonuç üretmesini sağlayan kudreti perdeleyemezsiniz ama insanların çoğu da maalesef bu açıklamaya bilimin bu açıklamalarına aldanıyor yani sistemin yasaların nasıl işlediğini nasıl cereyan ettiğini anlatınca insanlar demek bu böyleymiş deyip orada kalabiliyor yani aslında sadece kendi gözlerine değil insanların bir çoğunun gözüne de perde oluşturuyorlar.
Tabii ki insanın kendi aklı kalbi ve fıtratının gereği olarak onun ötesine geçebilmesi ve bu sistemi var eden kişiyi zatı arayıp bulması gerekiyor ama orada bir perde engel teşkil ediyor sanırım.
Şimdi Cenab-ı Hakk’ın tabi biz bunu teşkil ediyor mu etmiyor mu bir kendimizden bilebiliriz bir de hani evladımızdan diyeceğim onun bile içine giremiyoruz eşimizden onu da içine giremiyoruz bir de Rabbimizden bilebiliriz.
Yani bu tür bir şey bir insanın algısını perdeleyip hakikaten aa dedirtip tamam ya demek ki olay böyle bu yasalar sayesinde oluşabilmiş demek ki her şey aslında böyle bir yürütücü, var edici, tesis edici, kurucusu kudret olmaksızın olabilmiş dedirtir mi insana Cenab-ı Hakk diyor ki dedirtmez.
Biz bu basiretler üzerinden var eden zatını anlayacak ve hakkı görecek bir yaratılışta yarattık insanı. Peki bunlar niçin var dersek Allah Azze ve Celle diyor ki bu bahaneyi yaslanmak isteyenler kullanıyor. Yani hakkı beğenmedi biz onu biz bütün çaresiz bırakmadık.
Batıl da olsa batıl olduğunu bildiği halde yaslanabileceği bir süreç açtık onunla işte bu biri birini tedikleyen o zaman burada bunu tedikliyor su buharlaşarak yukarı çıkıyor orada şu sebeple havada bulunuyor hafif olduğu için sonra yol alıyor rüzgarlar eşliğinde yol alıyor.
Tamam bu kadar çok iki saat anlatabilirsiniz akreden insan tek soruyla iyi de yani bu bu devri kim devran ettiriyor kim var etti hani bu yağın güzelim yağmur değil de asit de yağdırabilirdi. Benim tam ihtiyaç duyduğum ve toprağı buna uygun olarak hazırladı yiyip içtiğim ta o güneşten gönderip buradaki yaprakla onu karşılayıp fotosentez yaptıran kudret bunları bu kadar ilim defter defter kitap kitap cilt cilt doldursak bitmiyor.
Bunların üzerine bunu hazırlayan kim mademki bu kudreti var eden kudret gerekiyor ilim gerekiyor malzeme gerekiyor ve bunların hepsi aynı anda gerekiyor yani siz sistemsel işleyişe baktığınızda hücre enerji üretiyor.
Bilgiye ihtiyacı var enerji üretmek için bilgi hangi malzeme üzerinde bunu yapacak ameliyatistlere ihtiyacı var onlardan protein yapacak enerjiye gidecek bunlardan hiçbiri diğeri olmadan ortaya çıkmıyor. Dolayısıyla var eden bir kudretin bütün sistemi aynı anda var ettiği ve yarattığı bir döngü içerisindeyiz. Akleden bir insanın böylesi bir tabu ile perdelenebileceği ve dolayısıyla buna inanıp safça ve mağdur olacağına Allah Azze ve Celle herhangi bir ihtimal bırakmadığını söylüyor.
Biz ayetlerimizi göstereceğiz. Hatta yetebeyyene lahum ennehu’l haq onun hak olduğu gerçek olduğu onun açısından açık belirgin oluncaya kadar dedi ki Cenab-ı Hak.
Evela me tefakkaru fiyan fusehim. Hiç mi içlerinde düşünmediler? O kendi içimizdeki düşünmemiz öyle basit bir şey değil. Mâ khalaqallâhu semâvâti vel ardı. Bakın o dua dediğin şey bunun içerisinde. Allah gökleri ve yeri niçin yarattı?
Bunu hiç mi kendi içlerinde düşünmediler? Bu soru illaki düşündüler. Bu koca ömürde bu düşünceyi çok defa içlerinde kaldırdılar indirdiler. Bu alternatif kandırmaca önlerine sunulan şeyleri değerlendirdiler.
Ama mâ khalaqallâhu semâvâti vel ardı illâ bil haqqi. Ancak hak ile Cenab-ı Hak’ın yani gerçek bir nedenle yarattığı. Çünkü kendisine rastlantısal gelişenin bir amacı yok. Bir gayesi bir hedefi yok. Öylesine ortaya çıkmış.
Dolayısıyla kazara bir varlık ve kazara hiçbir anlamaya hitap etmeyen ve hiçbir anlama süreci götürmeyen. Cenab-ı Hak diyor ki insan kendi içinde düşünüp aklettiğinde ancak bu varlık nizamının var eden bir kudret tarafından hak bir gaye ve amaçla gerçek bir anlamla yaratıldığı ve belirli bir süre üzere var edildiği.
Bunu görür. Dolayısıyla biz düne kadar statik evren dedik, ezeli dedik. Cenab-ı Hak gözümüzün izini içine soktu. Hayır bir başlangıcı var dedi. Şimdi başlangıcı var demeyi ki bilimin yani şu an bu utancı bunu kaç bin yıl yaratılışa karşı en güçlü argüman olarak kullandı. Buradaki utancı aslında bu doğmadan vesaire hepsinden vazgeçip meydanı terk etmesi gerekirken işte bu yani yüzsüzlük dediğimiz veya şeytanın pişkinliği diyebileceğimiz akletmenin sui istimalinin dorukları zorladığı bir süreç bu. Hala buna rağmen var edildiği belli, miladı belli artık hiçbir yasası ezeli olmayan bir doğayı işte burada materialist temel oluşuyor. Yine oraya bir ezeli vehmederek işte ben milyarlarca diyor. Milyarlarca yıl olsa ne fark eder? Zamanın da göreceli olduğunu gördük. Ne haber? Artık milyarlarca yılın da bir anlamı yok. Yani bir tarafta milyarlarca yıl dediğin süreç işlerken başka bir yerde onun çok daha kısa bir zaman yaşanmış olabiliyor. Yani bu insanoğlu, daha çok tabii ki bu izimlerle felsefeli uğraşan bazı kesim insanları inatla sanki inadi küfür sanki söz konusu. Yani iradi olarak bir yaratıcıyı, bir maliki, bir kudreti kabul etmeme yönünde psikolojik bir tavır, direnme söz konusu.
İstekbâran fil ardi ve makraszî. Peki Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teâlâ peş peşe sorular soruyor. Yani yeri ve gökleri yaratan kimdir? Gökten yağmurları indiren kimdir? İşte yeryüzünü yaratan orada dağları sarsılmayasınız diye dağları diken kimdir? Güneşi, ayı yaratan kimdir diye soruyor. Peşinden de Allah’tır diyecekler diyor. Sorsan Allah diyecekler.
Peki bu sorsan Allah’tır diyecekler dediği insanlar kim? Acaba insanın bu müşrikleri belki tarihsel olarak müşrikleri kastediyor ama genel anlamda insanı insan aklını fıtratını mı Yüce Rabbimiz kastediyor? Yani insanın vicdanına, kalbine sorsan bu cevabı verir demek mi istiyor acaba?
Yani ayet-i kerimelere baktığımızda Cenab-ı Hak bu putperestlerin Cenab-ı Hak’tan gayrı ilah vehmettikleri putlar olarak Cenab-ı Hak’ka eş koştukları yanı sıra ilahi bir rol onlara biçtikleri anlayışa karşı.
Çünkü şirk en az yaratanı yok sayma fikri kadar yaygın insanlık içerisinde hala daha çok diyelim yani dünyadaki en çok müntesib bulunan hristiyanlık şirk temelli bir anlayıştır.
Yanı sıra diğer taraftan yine milyarlarca insan henüz daha putperest bir anlayış içerisinde. Dolayısıyla la dini veya dini, tanrısal herhangi bir şeyi büsbütün reddeden varlığı hiçbir metafizik açıklamaya girmeksizin açıklamaya çalışacağını söyleyen seküler anlayış çok yeni. Dolayısıyla ayetin bu anlamda sorup da cevap aldığı henüz daha yeryüzünün yine çoğunluğunda bulunan insanların üst tanrı, büyük tanrı, baba tanrı veya en yüce tanrı, müşriklerin Rabbu-l Şi’ra veya Rabbu-l Arş-i-l Avim, arşın tanrısı diye büyüklendikleri en yüce tanrı. Ama yanı sıra diğer tanrıları da o tanrının kimileri kızları olarak, kimileri ortakları, kimileri eşi vesaire olarak gördükleri bir anlayışa karşı. Dolayısıyla hak dinin karşısında iki temel anlayış var. Putperestlik, şirk anlayışı ve bir de yaratanı bütünüyle yok sayan bir anlayış. Cenab-ı Hak Kuran-ı Kerim’de her iki anlayışa da hitap ediyor ve her ikisiyle de yine akli temelde tartışıyor onların hakkı görebilmeleri için. O bakımdan ”emkulikum in gayri şeyin” ”hiçbir şeyden mi yaratıldılar?” derken artık ”bir yaratan kudret var” diyenlere değil, bu kez ”hiçbir yaratan kudret yok, varlık öylesine tesadüfî süreçlerle yönetilmeyen ve rastlantısal oluştu” diyenlere cevap veriyor.
Yoksa kendileri mi kendilerini yarattılar? Bunlar yaratıcı hiçbir şey değil, ufutlar hiçbir şeyi yaratamazlar. Onların elleri yok, ayakları yok, hareket dahi edemezler diye. O bakımdan karşı bir ruhun bütün batıl örneklerine dönük, Kuran’da mesaj var. Dolayısıyla bu da var yani yaratıcıyı büsbütün inkar eden anlayışla da Kuran konuşur.
Ama o bahsettiğiniz ayetlerde ağırlıklı olarak müşriklere dönük cevaplar ve konuşmalar var. Tabi bütün insanlığı ilgilendiriyor, bütün insanlara yönelik sorular ve mesajlar tabi. Hocam vaktimiz de sona erdi. Çok teşekkür ediyorum Allah razı olsun, ağzınızda sağlık.
Tabii ki tabiat aslında bir kitap, katip değil, bir sanat, sanatkar değil, bir fail değil. Dolayısıyla kendi kendisini var edecek hem hakim hem mahkum durumda olması da mümkün değil. Aslında akla ziyan bir görüş, fikir bu.
Sevgili dostlar, bugün de naturalizmi sizlerle konuşmaya çalıştık. Önümüzdeki programda başka bir anlam arayışı, serüveniyle birlikte olmak temennisiyle
hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Hoşça kalınız.
İlk Yorumu Siz Yapın