Determinizm I İnsanın Anlam Arayışı 11 | Dost TV | 12.10.2022
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=Wkpgm9kF2eE.
Değerli dostlar Dost TV Dost FM ortak yayınında insanın anlam arayışı programına hoş geldiniz. Allah’ın selamı rahmeti bereketi hepimizin üzerine olsun. Öncelikle Yüce Rabbimize, Sultanımıza, Hamd ve Sena, Resul-i Ekrem Efendimiz’e de salât ve selam ile programımıza başlıyoruz.
İnsanın anlam arayışı programında her zaman olduğu gibi misafirimiz Dumlupınar Üniversitesi, İslam İlimler Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve aynı zamanda Gülüşleri Yüksek Kurulu Üyesi olan Prof. Dr. Halis Aydemir hocamız, bizlerle birlikte hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk selamünaleyküm. Aleyküm selamünaleyküm. Hocam önceki geçen hafta konumuz naturalizmdi. Naturalizm bilindiği üzere kainatın evrende bir takım kurallar olduğu ve bu kurallar çerçevesinde varlıkların var olduğu ilkesine dayanıyordu.
Ama bu kuralları kanunları kimin koyduğundan hispahsetmiyordu. Yani kainatın bir var edicisini inkar ediyor, onu göz ardı ediyordu. O da ki fiziksel, fiziki kanunlar, biyolojik kanunlar bu kanunların varlığı var ettiğinden söz ediyordu. Ama bir yerde kanun, kurallarsa o kanunu bir koyanın olması gerektiğini hiç göz önüne almıyor, dikkate almıyordu.
Bugün ise determinizmden bahsedeceğiz. Aslında bunlar iki izin birbirini besleyen, birbirine destek veren iki felsefi görüş. Burada da varlıkların var oluşunun sebeplere dayandığı, o sebepler sonucunda varlıkların meydana geldiğini, bu sebeplerin kendiliğinden olduğunu ileri süren bir ideoloji.
Yani bu sebepleri bir var eden, daha üst bir sebepten bahsetmiyor, daha üst bir sebebi inkar eden bir anlayış. Tabii ki determinizm, naturalizmde olduğu gibi aslında determinizm de belki halk kitleleri arasında bilinen bir şey değil ama sebeplilik diyebiliriz. Buna illiyet de deniyor İslam felsefesinde. Bu kavram olarak bilmesek de insanların birçoğu, işte bunlar şu sebepten meydana geliyor. Varlıkları, olayları, meyveleri, sebzeleri vs. bunlar hepsi bir sebebin sonucu. Bunları sebepler var ediyor şeklinde, inananların bile dilinde kullanabildikleri kavramlar, cümleler var.
Bu yüzden determinizm meselesini, sebep ve illiyet meselesini ele almamız gerektiğini düşündük. Dolayısıyla varoluşu birtakım sebepler zincirine dayandırmak, sadece o sebeplerden meydana geldiğini ileri sürmek, yani determinizm insanın anlam arayışına bir cevap teşkil edebilir mi?
Aynı zamanda sebepler zinciri, yani aklen, evrenin ve varlıkların varoluş kaynağı olabilir mi?
İçinde bulunduğumuz alim yaratılışı itibariyle böyle bir ilişki içerisinde, yani birbirleriyle bir etkileşim söz konusu. Dolayısıyla bu etkileşimi insanoğlu çözdükçe, özellikle bu sebep sonuç ilişkisi içerisinde ki bu bilime de güçlü anlamda ne yaptı, yol verdi, onu tetikledi.
Dolayısıyla bir yerden sonra artık sebep sonuç, sebep sonuç, bir yerden sonra bunu kutsadığımız, demek ki her şey sebep ve sonuç dediğimiz zaman bu kez determinizm öne çıkıyor. Yani önceki buluşmalarımızda da hep insanın hani felin bir vakit ayağını tutanlar ayaktan bir izim üretiyor.
Hortumu tutanlar hortumdan bir izim üretiyor. İnsana tutanlar insandan bir imanist fikir üretti. Dolayısıyla bu kez de başka bir boyut itibariyle işleyişteki bu biri birini tetikleyen adeta mekanik çarklarda olduğu gibi, yani bir mekanik çarkın diğerini çevirdiği, onun efendim momenti ötekine ilettiği, ötekine ilettiği.
Bu sistemsel işleyiş insanda o zaman her şey biri biriyle sonsuz bir ilişki içerisinde ama hep sebep sonuç boyutuyla arayüzlerde hep birbirini tetikliyor.
O zaman demek ki genel geçer ilke bu. Bunun adını da böyle koyalım. Diyelim ki alem fizik yasaları genel manada sürekli sebep sonuç üretiyor. Bugün dünün sonucu efendim yarının da sebebi. Her şey böyle. Hal böyle olunca biz meseleyi çözdük diyebilir misiniz?
Yani anlam artık ortaya çıkmış durumdadır. Netice ortaya çıktı dediğiniz zaman. Peki biz neresindeyiz bu sebep ve sonucun? Madem ki her şey sebep sonuç ilişkisi içerisinde yürüyor. Biz de dünkü bir sebebin yani bilmediğimiz işte insanın geçmişindeki bazı sebeplerin ürettiği varlıklar olarak ve belli koşullar içerisinde hala etkileşim halindeyiz.
O zaman yani dağdan taşın düşmesi belli fizik yasalarının sonucu olarak gerçekleşiyorsa, ağaçların yapraklarının sallanması belli fizik yasalarının ve sallanırken ses çıkarması belli fizik yasalarının sonucuysa biz de bunun içerisinde onlar gibiyiz.
O zaman ahlaki boyut gündeme geldiğinde bu kez insan da artık irade sahibi mi değil mi? Dikkat ederseniz iradeye bir yer bırakmadık. Sebep sonuç ilişkisi dedik.
O zaman insan bir tepki ortaya koyuyorsa bu da belli bir sebebin ürünüdür. Bu tepkiyi ortaya koyduğu bir aksiyon iyi de olabilir yani iyi kötü tanımı da arkasından niyet kaybolunca çünkü artık kasıttan söz edemezsiniz irade bir yanılsama.
Bugün bir tepki veriyorsa bu çocukluğundaki annesinden gördüğü bir kötü muamele ya da etrafında ortamında yaşadığı bir olayın sonucudur.
Şimdi burada dışa vuruyor. Dolayısıyla ortada bir irade yok. Efendim peki bu gördüğü kötü muameleyi yapanlar kötü mü? Hayır onlar da başka bir ortamda yine başkalarından gördükleri bir kötülüğün hatta burada artık davranışları iyi kötü diye nitelendirmek de komik yahut acınası bu tür şeyler de bir yerden sonra anlamını yitiriyor.
Size sadece sebep sonuç ilişkisini çözmek kalıyor. Sorumluluğu tamamen ortadan kaldırmış oluyor insanların. E irade olmayınca sorumluluk yok.
Dolayısıyla yani bugünkü bilim bu anlamda zaten biraz böyle bakıyor hayata çünkü temel itibariyle ruhsal boyut ve irade bunları inkar ettiğiniz zaman olay fiziksel bir işleyişin determinizm bunu bütünsel olarak tarif ediyor.
Başıyla sonuyla her şey bir yasaların içerisinde olagelen bir şey. Peki yasaların bir mucidi yasaların bir yapanı hani bir tanrı eğer illa adına tanrı diyeceksek bile o zaman o tanrı da gayri şanslı bir tanrı olarak.
Dolayısıyla bir kişiliği bu anlamda bir etkileşimi sevmek gibi ondan sonra kızmak gibi emretmek gibi yönlendirmek gibi hatta bir iradesi çünkü insanın da irade yok tanrıda da irade yok.
Dolayısıyla esasında varlık cansız donuk cansız derken ruhsuz anlamında cansız yoksa hareketlilik derseniz hareket ediyor yani garaksiler dönüyor.
Anlamsız gayesiz. Evet gayesiz çünkü gaye anlam bunlar iradenin sonucu. Dolayısıyla determinist anlayışta umut dediğimiz şeyde yani yersiz bir şeydir çünkü her şey belirlendiği için bugün artık dünün zorunlu sonucudur.
Sizin iradenizle bir şey yapmanız bir ümide kapılmanız yeni bir ümide yelken açmanız bunların hepsi safsatadan ibarettir hatta ümit böyle olduğu gibi korku da böyledir. Korkuyor da yer yoktur. Çünkü her şey belirlidir. Olacağı varsa olur. Sizin onu önlemeye dair tedbir almanız bir şey ifade etmez. Olmayacağı varsa da olmayacak demektir.
Sizin ümit bağlamanız hevesine heyecanına girmeniz çaba ortaya koymanızda hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü işleyiş tamamen belirli kurallar üzerinden yürümekte ve kendisini günbegün tezahür ettirmektedir. Bu insanda duyul karmaşasına da yol açıyor. Yani kendi var olduğunu zannetmesi bir kimsenin iradi bir varlık olarak bu determinist düşünceye meydan okuyorsunuz demektir. Ben istersem yaparım, istersem yapmam. Koşullar beni belirlemez. Koşulların kendisini ve bütün tepkilerini belirlediği bir insan modeli. Eğer bunu öngörüyorsanız bunun sonu nereye kadar varır? Adam cinayet işlediyse bile. Bu işlediği cinayet yani koşulların ekonomik etkenlerin olabilir.
Başka koşulların etkisiyle işlediği bir şey olarak gözüküyor. Zaten bu görüşe tepki olarak da indeterminizm ortaya çıkmış. İnsanın sorumlu olduğu, iradesi olduğu ve iradi olarak yaptığı her şeyden de sorumlu tutması gerektiğini ileri süren başka bir izim çıkmış.
Zaten bu izimler büyük oranda birbirlerini naks eden, birbirlerini çürüten, yeni bir izimin neticesi oluyorlar. Böyle bir çeşitlik sorumlusu. Şimdi malum bu Einstein’a Tanrı fikrini sorduklarında Tanrı’yı kabul ediyor ama o diyor ki benim Tanrım kendisi Yahudi bir aileden gelmesine rağmen benim Tanrım böyle
”Ve hu ala kulli şeyin kadir” kabilinden bir Tanrı değil. Buna şöyle itiraz ediyor. Yani eğer ”Ve hu ala kulli şeyin kadir” yaratan böyle şahsi, irade sahibi, mutlak irade sahibi bir kudret varsa o zaman zaten bizim, bizde yarattığı her şeyde o kendisi yaratmıştır.
Yani bize herhangi bir irade alanı bırakamıyor böyle bir bakış açısında. Çünkü madem her şeye muktedir, mutlak muktedir, bilinçli bir Tanrı o zaman o determinist düşünceden kopamıyor. Her türlü iş ve işleyişi o zaten baştan belirlemiş olmalıdır.
Dolayısıyla falanca biraz iyiyse ona biraz fazla tohumuna veya ham maddesine iyilik katmıştır. Belki biraz fazla kötüyse ona biraz kötülük eklemiştir. Peki kişilik sahibi, irade sahibi, mutlak irade sahibi bir yaratanı göz ardı edince o zaman nereye dayandırıyor bu hayattaki sistemsel işleyişi? Kendisi yani fizik olarak en önemli buluşlardan birini yapan, görecelik kuranlarını bulan kimse. O zaman diyor ki benim Tanrı fikrim Spirnozanın Tanrı fikri gibi. Oraya gidip baktığınızda oradaki determinist anlayış sebep sonuç ilişkisini tamam koyuyor. Bu bunun sebebi, bu bunun sebebi, bu bunun sebebi.
Ama biliyorsunuz ki yani bu ne kadar geri gidense gitsin bir yerde bunu başlaması gereken bir yer olmalı. Çünkü ilk illet eğer başlamamışsa buraya da gelmemiş demektir. Çünkü başladığı yer. Orayı da işte dayandırdığı o ilk başlangıç cevher öz aslında Tanrı diyebileceğimiz,
Stenstein Tanrı dediği ama onu gayri şahsi olarak yön görüyor. Yani bir iradi tarafı bilerek yaratmadı mesela. Hani varlığa sebep oldu ama bu sebep oluşu onun isteyerek hani belli bir amaçla belli bir gaye ile oluşturduğu. Şudur dedikleri şey mi? Yani oluşturduğu bir şey değil. Tümden gelen onun kendisine dayanan ve ortaya çıkan ve bizim de bir parçası olduğumuz. Biraz böyle panteist her şeyin aslında Tanrı ile eş ve iç içe olduğuna dair bir düşünce. Böylece yaratanı yani yaratana dair bir tezahürü kabul edermiş gibisiniz. Ama yaratanın kendisini bir şahsi varlık olarak yani iradi, konuşan, seven, hidayet eden, yol gösteren varlığı belli bir amaçla gaye ile yaratan değil de
bir öyle bir varlık ki bu yasaların kendisi, bu varlığın, bu kütlenin kendisi benim Tanrı anlayışım böyle bir anlayış diyor. Halbuki bizim inancımızda vahuv ala kulli şeyin kadir yani Cenab-ı Hakk’ın her şeye güç yetiren olması,
insanı yarattığı ve insana tırnak içinde emaneten bir iradi alan açtığı. Einstein bu fikri içselleştiremiyor. Bu sanki Cenab-ı Hakk’ın artık o andan sonra o vahuv ala kulli şeyin kadir olamaz. Dolayısıyla da böyle bir şey demek ki yok.
Halbuki Cenab-ı Hakk’ın emaneten dediği sınırlı ve sorumlu bir aralıkta. Cenab-ı Hakk’ın mutlak iradesini delmeyen, onu elinden almayan insana seçenekli bir aralıkta ama ihata edilmiş. Wallahu min varâihim muheyyid yani etrafı kuşatılmış.
Böyle olunca Cenab-ı Hakk’ın o mutlak iradesini delmiş yahut onu bir yerinden artık boşa çıkarmış olmuyor. Çünkü etrafıyla kuşatılmış. Hani neye benzetebiliriz? Ben şeye benzetiyorum, çocuğu kucağımıza alıyoruz. Bazen direksiyonu ben tutayım diyor. Ben de şöyle yapıyordum, direksiyonu bir yerinden şöyle elimle kelepçe yapıyorum.
Direksiyonun şöyle yerleri var ya, dolayısıyla şu kadarcık bir aralık kalıyor ona. Hani böyle ani hareketler yapıp büyük bir şeye yolaşma ihtimalini kapatıyorsunuz böyle. Dolayısıyla o böyle ufak ufak kendi sürüyor zannediyor. Fil hakika o esnada ona belli bir alimlerimizin cüz’i, irade dedikleri bir aralık da kendisini ortaya koyuyor. Dolayısıyla irade bir davranış sergiliyor.
Öylesi bir matematikçinin, yani böylesi bir fikre yaklaşım göstereme işi veya bunu anlamakta zorlanmasını tahayyül edemiyor. O bu muazzam sistemsel işleyişin belli bir dayanağı olması gerektiğini öngören. Ama bu determinist belirleyici ve belirli olan fiziksel işleyişi ama naş şuursuz gayri şahsi bir tanrı fikrine dayandırarak bir bakıma hani daha önce de konuştuk deist bir hava seziliyor.
Gerçi deizmde yani tanrı şuursuz gayri şahsi midir orası ayrı tanışılıyor çok da öyle değil ama neticede o da sessiz yani o da yol gösterici değil, hidayet edici değil, etkileşimde bulunan konuşan vahiy indiren değil bir bakıma aynı camit yani hareketsiz donuk.
Ne tür bir tanrı? Ne tür yani sevseniz de kendisini size bir sevgiyle geri dönüş yapmıyor hatta yapamıyor bu onun hasleti değil. Öfkelenseniz, saygı duysanız bunlara da herhangi bir reaksiyonu yok. Dolayısıyla siz kendinizi böyle bir ortamda dönüp kendinize de bir irade olmadığını söyleyerek yaşıyorsunuz.
Bunun nedeni acaba yani insanlar sadece kendi akıllarıyla bir hakikati bulmaya çalıştıklarında özellikle de mutlak bir varlığın, zatın varlığını bulmaya çalıştıklarında ve onun sıfatlarını, özelliklerini belirlemeye çalıştıklarında aklın yetersiz olduğu aslında gözüküyor. Bu noktada demek ki insanlığın vahye ve nübüvvete peygamberlere ne kadar muhtac olduğunu da gösteriyor.
Çünkü insan kendi aklıyla hareket ettiği zaman belli bir noktaya kadar gelse de Allah’ın varlığını idrak edip bulabilse de onun sıfatlarında, vasıflarında çıkmaza giriyor gibi gözüküyor.
Şimdi yani insan aklederek bunlar akletmeyi kötü istimal ettiler, yetersiz istimal ettiler diye biz dönüp yani akletme insanı Cenab-ı Hakk’ı tanımaya,
efendim ondan onun ayetlerinin, onun eseri olduğunu görmeye yeterli değildir gibi bir söylemeye taşırsak biz bunlarla beraber akletmeyi de onlara kurban vermiş gibi oluruz. Burada sahici içtenlikli bir akletme var mı acaba?
Cenab-ı Hakk’a sorarsak Allah Azze ve Celle diyor ki hayır yani en ulu bilgesinden tutun ki Kureyş’te de öyle bilgeler vardı değil mi geldiler.
Bu o gün onların ulu bir kimsesiydi ama onun bu küfre yönelimini Cenab-ı Hak sadece ehvasına uyduğu için, arzularının peşine düştüğü için.
Dolayısıyla onlar yani bu kadar zeki bir adam, bu kadar büyük bir çaba ortaya koymuş ve isterlikle sonuca gidememişse deyip bunun üzerine bir insanın bu anlamda hakikat ile buluşmasını ki akale demek kişiyi bağlayan demek. Yani kişiye hak ile olan bu bağlantıyı sağladığı için ona bu ad konuyor. Bu insandaki cevher Cenab-ı Hakk’ın ona nasip ettiği, vahiyini indirirken vahiyini akletmeye davet ettiği, gökleri yeri yarattığında oraya bakıp akletmeye davet ettiği, insandaki bu cevheri yetersizlikle suçlarsak biz de bu kez bir miktar agnostik düşünceye yavaş yavaş kaymış oluruz.
Çünkü insanı bu anlamda donanımlarını yetersiz bulan, dolayısıyla da işi la adriyeye vardır, bilemeyiz, bilinemezdir diyen bir yaklaşım oda. Halbuki Allah Azze ve Celle hikmetsiz, abes hiçbir şey yaratmaz. Eğer kullarını, zatını kestirmeye, tanımaya, bilmeye dair donanımsız ve yetersiz yarattıysa o zaman abes olur, hikmetsiz olur, çağrısı da karşılıksız olur, hatta bir yerden sonra zulüm olur. Çünkü tahammülü mâlâ yutak oluyor.
Yani taşıyamayacakları bir yük onlara yüklemiş. Kendisini ayetleri üzerinden tanımayı, varlığı, azameti, sanatı üzerinden görüp fark etmeyi bekliyor. Halbuki insan buna dair ne gözlem yapacak gözleri var, ne bunu isteyecek kulakları var, bu bilgiyi paylaşacak, ne de bunları buralardan veriği sağlasa da kalbiyle akledecek bir altyapısı yok veya yetersiz ise o zaman insan burada tam manasıyla bir mağdura dönüşür. Halbuki Allah Azze ve Celle hem bunları insanlara gösterip tanıtmayı, ayetlerini ve indirdiği vahiyi hem de insanın bunu anlamasını.
Kulil hamdü lillâhi se yurikum âyatihi fetârifûnâ. Allah’a hamd olsun, size ayetleri de ki Allah’a hamd olsun, size ayetlerini gösterecek siz de onları tanıyabileceksiniz. Dolayısıyla insanda bunu tanıyabilme vasiyet dediğimiz potansiyel var, mesuliyeti de bunun üzerine kurulu ve hayatın anlamı da esas itibariyle bu ikisinin buluşmasına, kul ile khaliqin buluşmasına, yaratanın buluşmasına ve aradaki köprü de sevgi. Şimdi gelelim determinizme. Determinizm de mesela Spinoza diyor ki Tanrı’yı sevmeye çalışmak bir defa anlamsızdır çünkü böyle bir şey yok.
Yani bu duygu da yipey yanılsama irade bir davranış çünkü bu. Kaldı ki tut ki seviyorsun ama bu sevgin bir karşılıksızdır çünkü Tanrı seni sevemez. Sana bundan ötürü karşılık veremez. Böylece her şeyi duygudan da, iradeden de, şahsiyetten de arındırdığınız bir siyah beyaz dünya üretiyorsunuz. Mekanik ilişkiler güya işliyor takır takır ama o günün fizik anlayışında bu nedensellik bu kadar benimsenmiş, içselleştirilmiş, olmazsa olmaz gibi görünmüşse de hemen sonraki yüzyıla geçtiğimizde bir bakmışsın Allah Azze ve Celle o kas katı asla ödün verilemez gibi gözüken fiziksel yasaların bizatihi yine o fizik fiziğin içerisinde bu kez kuantum mekaniği gündeme geldi. Artık atom altı dünyada hiç de bizim belirli sandığımız dünyadaki gibi işte koşulları muayense aynı koşullar, aynı sonuçları verir. Dolayısıyla bu kadar katidir dediğiniz dünyadan hemen onun altına aynı fiziğin dünyası burası orada bakmışsın belirsizlik öne çıkıyor. Bir bakıma gözlemciye bağlı değişkenler öne çıkıyor. Sizin demin buyurduğunuz indeterminist boyutları bu kez artık metafizik bir veya dini bir taraftan değil
yine fiziğin içerisinden Allah Azze ve Celle karşılarına çıkardı. Dolayısıyla sebep sonuç ilişkisi içerisindeki bir alemde bu sebep ve sonuç ilişkisini hem kuran, vaz eden bu yasaları aleme geçirmiş olan kudrete dair boyut gittikçe böyle açıldıkça açılıyor. Hangi izmi elinize tutarsanız tutun işte buldum en sonunda
hayatında, varlığında, bugününde, geleceğinde bütün anlamı bu izmde dediğiniz yerde Cenab-ı Hak onu da elinizden yine sizin yaptığınız ilimle ve bilimle çekip alıyor. Çünkü Allah Azze ve Celle kullarına böyle şeytanın onlara uydurduğu izmlerle değil de hakikat ile buluşmaları için ön açıyor.
Labirentte hangi sapağa yönelseler bir yerden sonra önlerini kapatıyor ve bu kez hakka gelsinler diye, hakka yol bulsunlar diye diğer istikametlere yönelmelerine. Ama insan eğer çıkışa, gerçek çıkışa yönelmemek için and içmişse bunu önceki buluşmalarda da konuştuk, insanın takıntısı bu.
Yani varedenin varlık nizamında ilim irade kudret sahibi olarak ve belli bir gaye ile anlamlı yarattığına dair akletme sonucuna yanaşmayınca bu kez فَمَادَ بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالِ Hak’tan öte dalaletten gayrı ne vardır ki?
Evet Allah-u Teala aslında bu sebepleri vaz ederek kainat içerisinde bir intizam, bir nizam meydana getiriyor ve o nizama aslında tekvini şeriatla deniyor bu İslami teratüründe. Buna da insanların uymasını istiyor. Yani sebepleri vaz eden, bütün sebepleri yaratan Allah-u Teala o sebeplere riayet etmemizi de istiyor. Peki sebeplerin yaratılmasının başka ne gibi hikmetleri olabilir hocam?
Şimdi belli bir ortamın içerisinde doğuyoruz ve hani bu işin psikolojik ve terbiye tarafında insan bu zaten sebeplerin sonucu. Bir de kader anlayışı var. Demin buyurduğunuz yani hayatın bizim gelip de hazır bulduğumuz işte kendimizi ya erkek olarak buluyoruz ya işte kadın olarak buluyoruz ya şu milletten şu ırktan buluyoruz.
Belli bir doğum tarihi içerisinde dünyaya geliyoruz. Belli koşullar ekonomik, iktisadi, ailevi bunlarla karşılaşıyoruz. Şimdi bu etkenlere bakıp insanı da iradesiz bunların sonucunda bir bileşke varlık olarak gören determinist anlayış. Peki İslam nasıl görüyor?
İslam bu takdiratı kabul ediyor. İnnâ kulle şey’in khalaqnâhu biqadâr. Cenab-ı Hak belli bir miktar ile belli bir tayin ile yarattığını insanın kendi varlığında,
ecel, eceli müsemmâ, doğum tarihi, onun cinsiyeti, yaşı, sağlığı, koşulları, ailesi, doğduğu coğrafya ama bu koşullar içerisinde kişi tüm bunların içinde doğdu diye bunlara mahkum mudur? Kendisinin hiçbir iradesi yoktur. Tamamen bunların bileşkesidir, neticesi neyse odur dediğimizde Cenab-ı Hak hayır diyor.
Kullum re’en bimâ kesa barâhîn. Kişi kazandığının rehinesidir, içinde doğduğu ortamın rehinesi değildir. Dolayısıyla bir determinist dünya yollarını, ağlarını etrafınıza örmüş. Dolayısıyla bize herhangi bir yol bırakmamış. Hayatta her girip çıktığımız süreç tamamen önceden belirlenmiş, bizi kuşatmış. Dolayısıyla öyle bir süreçteyiz ki, evet korkuya yer yok, her şey belli olduğundan ama ümide de yer yok ve bunun bir geleceği de yok. Çünkü burada olup burada biten bir dünya mı? Hayır. Cenab-ı Hak, ben sana irade verdim diyor, bu bulunduğun ortamda böyle intizamlı gördüğün ve belli bir mahsul veren, sonuç veren işte gök yağmur indiriyor, toprak bitkiyle mahsul çıkartıyor.
Bunların hepsini bu tıkır tıkır işleyen nizamı sana müsekkar kıldım. Biz bunları iki türlü tüketiyoruz. Bir, nimetlerini tüketiyoruz.
İki, bu tıkır tıkır işleyen ve yararı bize dönen, olmazsa bizim hayatımızın olmayacağı yediklerimiz, içtiklerimiz, bunları bize müsekkar kılan nimetin sahibine dair akletmemize imkan sağlıyor.
Yani biz bu ortamı elbette keşfediyoruz. Buradaki sistemsel işleyişi elbette kurcalıyoruz, irdeliyoruz, irdelemek durumundayız. Ama determinist algıdaki gibi sadece sebep sonuç ilişkisi içerisinde değil, sebep ve sonuç ilişkisini kuran gücü.
Çünkü bir defa yani bir şeyin sebebi ve sonucundan bahsetmeniz için kendisinden bahsetmeniz lazım. O kendisinin bir başka sebebe, bir başka sonuca uygun sebep teşkil etmesinden bahsetmeniz lazım. Yani fiziksel düşünürseniz bir çark getirdiniz, diğer çarka işte bunu monte edeceksiniz, önce iki tane çarkınızın olması lazım.
Yani varlığı zaten varmış gibi bellemek ki bu ezeli statik evren anlayışında orayı öyle geçiyorlardı. Vardık zaten var diye. Halbuki onun dahi yani neden hiçbir şey olmamaktansa bir şeyler var. Bu en temel birinci soru.
İkincisi var tamam bu varlığı kim oluşturdu bunu önce soracağız. Sonra bunu sorduktan sonra bu varlık arasında intizamlı ilişkiyi yani öyle her çarkı diğer çarka uyduramazsınız değil mi? Bunların bir de uyumlu olması lazım. Ve bunca birbiriyle etkileşim halinde yani güneşten gelen ışığın yaprağı tetikleyip orada fotosanteze yol açması, fotosantez kendisi başlı başına bir sistemsel ilişki.
Biyolojik bir sistem orada. Tüm bunları tamam çözdük ama bizim temel sorumuz bu sistemi kim kurdu? Bunu kim vaz etti? Önce maddeyi kim yarattı? Sonra maddeyi bu sistemsel ilişki içerisinde kim ortaya koydu? Bir üçüncü sorayı sorabiliriz.
Bunu fark etmemizi kim sağladı? Yani kendimizi de unutmayalım. Çünkü varlık var. Varlık sistematik ve biz de öyle bir yaratılmışız ki bu sistematik tarafı görebilecek potansiyaldeyiz.
Etrafımızdakiler öyle değil. Dolayısıyla o zaman eğer ortamı doğru okuma yapacak isek, ortamın hani bize takdir ettiği rolü doğru görecek isek, çünkü ne de deminist anlayış, ne pozitivist anlayış, ne materialist anlayış insanın hakikat arayışına herhangi bir imkan açamıyor düşünce sisteminde kendi felsefesinde.
En fazla işte yiyecek aramak için koşa duran, görünce vahşi hayvanları kaçıp ağaca tırmanmaya çalışan bir refleks olarak insanın tepkilerini hani darvinist bir kökenden böyle tarif etmeye çalışıyor. Ama insanı hani hakikat nedir, gerçek nedir için yaratılmış bunu konuştuğunuz zaman pozitivizmden de kopuyorsunuz. Determinizm, determinizmin kendisi zaten her şeyin belirli olduğu bir mecra.
Siz aykırı davranıp işleye duran sistemi tanımakla, incelemekle, incelemek arası bir keyfiyettesiniz. Dolayısıyla irade ne kadar determinist anlayışta yersiz ise, olasılık da, tesadüf de o kadar yersizdir. Ve bunlar bu düşünce sistemi içerisinde neredeyse lanetli gibi. Havuki biz diyoruz ki insanın iradi yanı, Cenab-ı Hakk’ın ona açtığı bir imkan aralığındadır. Ve o bu sistemi tanıyıp, inceleyip, sistemdeki intizamı görüp, buradan sistemi Kur’an’la bir ilişki başlatabilir.
Ve bütün bu insanın da dahil olduğu varlık nizamının asıl gayesi bu yüce ilişkidir. Kul ile yaratan arasındaki ve bu ilişki yaratanı ilmiyle, kudretiyle tanımaya ve insandaki potansiyel var. Tanıdıkça bir de bu başka bir şeyi tetikliyor. Hayranlık duymaya, kulun yaratana müftün olması, ilmine, iradesine, kudretine hayranlıkla müftün olup, bu kez sevgiyi başlatması.
Ve bu sevginin belli bir bedel ile hayatta gerçek bir sevgi olarak, saygıyla nice zorluklara göğüs, nice zorluklara göğüs gelecek şekilde yaşanması diye bir hayattan bahsediyoruz. Bakın anlam burada önümüze çıktı, güneş gibi. Ama diğer izimlerin hepsi kör düğümdür.
Ve zaten baştan yani anlamı dedirten anlam, anlam yok. Vaziyet çok karanlık, kazara bir varlık içerisindeyiz. Etrafta bizi sahiplenecek gerçek bir irade yok. Bize bir gelecek, vaat edecek. Biz de aslında yokuz, kendimiz bir şey varmışız gibi hissediyoruz. Yok yere korkup, yok yere heves ediyoruz.
Ne şaka ederseniz, ne derseniz yok, yok, yok diyen ve bütün kapıları yüzünüze kapatan dolayısıyla bütün ümitleri de bitiren anlayışlarla dolu. İşte bu şeytanın yolu. Çünkü şeytan insana hiçbir ümit kapısı bırakmak istemeyen, onu tükenmişlik içerisinde Rabbine karşı da, zaten Rabbini inkar edip,
böylece yesin içerisine düşürüp intikam almak arzusunda. Evet hocam, şimdi tabii ki varlıkların meydana gelmesinde bir sebepler zinciri söz konusu. Bu ilim de bunu tespit etmiş. Hepimizin gözü önünde birtakım sebeplerle birlikte bazı neticeler meydana geliyor. Tabii ki bunun ilk sebebi, ilk var eden yaratıcıyı görmek tabii ki aklın ve kalbin işi. Aslında bu sebepler insanların gözü önünde, Allah’ın izzeti ve azametinin önünde bir perde gibi. Akıl ve kalp ile o perdeyi sıyırıp arkadaki gerçek, hakiki müsebbibi, hakiki faili görebilir. Bunun için tabii kelam ilminde teselsül, caiz değildir şeklinde bir kaide var yani ilk sebebe gitmek. Yani insan şu anda var onun varlığının sebebi bir anne baba, 12’de başka bir anne baba. Bu sonsuza kadar gidemez. Neticede bir ilk sebebin, ilk yaratıcının olması gerekir şeklinde bir kelami düşünce var. Bu şekilde ilk müsebbibe yani müsebbibul esbab olan Allah’a ulaşırlar, gidiyor. Ancak o kadar teselsülün içerisine girmeden aslında her bir sebebin içerisinde düşündüğümüzde de,
yani sebeple netice arasındaki orantısızlığı düşündüğümüzde de aslında sebeplerin hakiki fail olmadığı, hakiki etken olmadığını görebiliyoruz. Çünkü sebeplere bakıyoruz gayet adi, aciz ama neticeye bakıyoruz çok sanatlı, hikmetli, çok kıymetli. Yani sebep dediğiniz toprak ama oradan çıkan bir çiçek, bir meyve, elma çok hikmetli, sanatlı şeyler meydana geliyor.
Dolayısıyla sebeple sonuç arasındaki irtibata baktığı zaman akıl onu gördüğünde de hakiki illetin o sebepler olmadığını, yaratıcı olduğunu görebiliyor. Bir de gayelik meselesi söz konusu herhalde. Yani sebeplerde, sebepler sonucu meydana gelen neticelerde bir gaye var, bir amaç var. Sebepler şuursuz, akılsız olduğuna göre, bir gaye gözetemeyeceğine göre, dolayısıyla hakiki o sebepleri de var eden hikmet sahibi, ilim ve irade sahibi bir yaratıcının olması gerektiği fikrine varıyoruz. Aslında bu düşünceyi ihsas eden Ayet-i Kerime, Abese Sûresinde. ”Fel yanzuril insanü ilâhıbda’âmi enne sabbabne l-mâ esabbâ fümmeşevet merarrufâ şeqgâh” En sondaki ifade, ayet ”metâallekum veli en’âmikum” buyuruyor. Yani sizin için ve hayvanlarınız için faydası olsun diye. Yani bütün bu aslında Allah-u Teala burada sebepler zincirinden bahsediyor.
Yağmur yağıyor, yer yarılıyor, sonra bitkiler oradan fışkırıyor. Ama burada bir sebepler zincirini Allah-u Teala anlatıyor. Ama bütün bunlar ne için? İnsanlar ve hayvanlar faydalansın diye. Yani bir gaye var. Gayenin olduğu yerde sebebi, gayenin olduğu yerde sebeb tesisiz kalıyor. Çünkü sebep de bir gaye gözetmesi, sebebin gayet gözetmesi mümkün değil. Tabii kendisi nasıl gaye gözetirse?
Gaye gözetirse. Dolayısıyla demek ki bu gayeyi gözeten her şeyi amaçlayan bir adam. Bu amaçta bunu yapan biri var. Şimdi bu Tom ve Jerry vardı. Siz de izlemişsinizdir çizgi film. Orada böyle o küçük olan Jerry mi o fare? Zaman zaman böyle düzenekler yapıyor. Biraz daha zekice kurnazça.
Mesela Tom içeri giriyor. O fare öyle şeyler yapmış ki işte bu kapıyı açmasıyla birlikte oradan bir pulpon topu bir yuvaya düşüyor. Oradan bir ızgara üzerinden yürüyor. Geliyor orada başka bir yere düşüyor. Oradaki bir şeyi tetikliyor. Oradan diğerini, ipi tetikliyor. İp gergide o esnada o kalkıyor. Derken böyle üst üste biri diğerini tetikleyen ve en sonunda Tom’un kapıyı açmasıyla birlikte üzerine dökülen su.
Mesela gelip veya yüzüne çarpan herhangi bir şey olarak sonuçlanıyor. Orada Tom tutup da işte bu yüzüne çarpan şeyden bilmiyor bunu. Şöyle bir sistene bakıyor. Oraya konmuş. Sonra etrafta bunu yapan iradi bir varlık olması lazım. İsmail Sijansız gitse hıncını pimpon topundan alsa olmaz. Evet o bu sonucu ona yaşatan o teselsüldeki yani ardışık etkileşimde pimpon topunun yeri var. Doğru ama o iradeli bir varlık değil. Bu sistemdeki bütün peş peşe birbirini tetikleyen etmenlerin hiçbiri iradeli değil.
O zaman üst bakış dediğimiz akletme diye bunu kastediyoruz. İnsan varlıktan varlıktaki sebepler ilişkisinden aklederek üste çıkıp bakıyor etrafta bu bizim fare nerede? Bunu bana o yaptı diye sonra köşede fareyi görünce hemen o da orada ona tabi şey yapıyor hemen sana bak ne yaptım diye gülüyor hemen onun peşine davranıyor.
Buradaki tarif ettiğimiz ortamdaki sebep sonuç ilişkisi mekanizma düzenek ama bu düzeni belli bir gaye ile ortaya koyan bir hani irade akıl dediğimiz istemli davranan iyiliği yahut kötülüğü azmeden bir.
Bunu insan için nasıl öngörüyorsak ve nasıl hayata bakış açımız günlük işte sabah trafikte her yerde bunun üzerine kuruluysa bu da bir sebep sonuç ilişkisidir. Bu sebep sonuç ilişkisini hep bilinçli varlıkların bize ne yapmak istediği üzerinden üst bakış açısıyla yorarız. Yoksa yani hiçbir zaman dağın yanından geçtiğin üzerine bilinçsiz bir şey düştüyse dönüp ondan öfkelenmezsin.
Ama biri oraya tuzak kurduysa bir düzenek sistem bunu kim yaptı bana dersin işte insanın hayatı okuması yediği içtiği hayatta kendisine nimet olarak dönen her şeyi bu kadar sistemsel. Üstelik üç beş kurgu ve düzenek içerisinde de değil insanlık tarihi kadar buradaki sistemsel ilişki yani bilim dediğimiz buradaki sebep ve sonuçları sürekli ortaya çıkarmaya çalışan bir mesai.
Bu kadar yoğun çalışmasına rağmen bu düzenekteki sistemleri de bitirebilmiş değil. Dönüp etrafta bunu bana sağlayan yapan kim demez mi insan? O yüzden Cenab-ı Hak dedi ki,
اُلَٰكَ فِي ضَلَٰلٍ مُب۪ينَ وَمَنْ لَا يُجِبْتَعِيَ اللّٰهِ Allah’ın çağrısına icabet etmeyenler onlar apaçık bir dalalet içerisindedir. Çünkü اَوَلَمْ يَرَوْ اَنَّ اللّٰهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوٰةِ وَالْاَرْضِ Görmediler mi Allah gökleri ve yeri yaratmış hali hazırdı içindeyiz.
Neyse bu o kadar belirgin, o kadar açık, o kadar reel yani öyle bazıları iman etmeyi böyle karanlıkta bir hamle gibi hani temelsiz öyle değil. Varlığın zaten içerisindeyiz ve varlık bir ilim ve iradenin sonucu olduğu ve belli bir gayenin ve amacın o da rahmet.
اَلَا لِكَ خَلَقَوْمُۜ Bizi esirgemek üzere muazzam güzelim bir ortamda yarattığı o kadar aşikarken ona dönüp ey var eden beni ve ortamı yaratan Kudret diye seslenmek yerine yeri gelince taşa, yeri gelince yola, yeri gelince havaya, yeri gelince dağa sarılıp bunlardan Tanrı üretmeye çalışan anlayış asla mazur görülenmez.
Evet hocam çok teşekkürler. Ağzınızda sağ ol. Kolay gelsin. Vaktimizde sona erdi. Sevgili dostlar bir sonraki insanın anlam arayışı programında yine birlikte olmak temennisiyle hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Hoşça kalınız.
İlk Yorumu Siz Yapın