"Enter"a basıp içeriğe geçin

Fatalizm I İnsanın Anlam Arayışı 15 | Dost TV | 09.11.2022

Fatalizm I İnsanın Anlam Arayışı 15 | Dost TV | 09.11.2022

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=zj46L47FUbA.

Değerli dostlar Dost TV Dost FM ortak yayınında. İnsanın Anlam Arayışı programına hoş geldiniz. Hepinize iyi akşamlar diliyorum. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi, inayeti hepimizin üzerine olsun. Öncelikle Yüce Rabbimize hamd ve sena, Resulü Ekrem Efendimiz’e de salat ve selam ile programımıza başlıyoruz. Bu haftaki konumuz fatalizm. Yani diğer bir deyişle kadercilik veya yazgıcılık diye ifade edilen
bir anlayıştan bahsedeceğiz. Felsefi düşünce olarak literatürde yer alan bir anlayış. Tabi bunun İslami, İslam düşünce dünyasındaki bir iz düşümü de cebriye olarak nitelendirebiliriz. Bu konuyu ele alacağız. Yine her zaman olduğu gibi misafirimiz Dumlu Pınar Üniversitesi Hadis İslami İlimler Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı.
Öğretim üyesi aynı zamanda da dinişleri yüksek kurulu üyesi olan Profesör Doktor Halis Aydemir Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk merhaba selamün aleyküm selam. Hocam yani insanın özgürlüğü ile sorumluluğu arasında bir bağlantı kuruluyor. Yani davranışlarının ahlakiliği ele alındığında özgür fiillerinde,
davranışlarında, hareketlerinde özgür olabildiği oranda sorumluluk insana atfediliyor. Özgür değilse seçimlerinde, iradesinde tabi ki sorumlulukta insan için söz konusu edilmiyor. Bu konuyla ilgili literatürde baktığımızda bir seküler bir anlayış, maddeci, materialist bir anlayışla insanın özgürlüğü ve sorumluluğu değerlendiren felsefi fikirler var,
diğer taraftan da teist anlayış diyebiliriz yani daha çok her şeye gücü yeten bir yaratıcının elinde olan bir özgürlük irade ve sorumluluk anlayışı söz konusu ona bağlı olarak. Bunları daha önceki programlarda işlemiştik. Determinizm vardı, indeterminizm vardı. Determinizmde insan hem naturalizmde de aynı.
Yani insan fiirlerinde hiçbir şekilde özgür değildir, özgür olmadığı için sorumlu da değildir. Çünkü tabiat şartlarının, insanın hem dıştan hem işten gelen bir takım baskıların neticesinde fiirlerinde, tercihlerinde özgür olmadığını ileri süren bir anlayış vardı. Buna karşı indeterminizmde hayır insan fiirlerinde özgürdür, seçimlerinde özgürdür anlayışını ileri sürüyordu.
Bu tabi ki seküler bir bakış açısı, tamamen bir yaratıcıyı dikkat etmeden, maddi ortamda, maddi şartlarla yapılan bir değerlendirme. Buna tekrar girmeden bizim asıl konumuz olan fatalizme geçmek istiyorum ben. Fatalizmde de, Cebriye’den de birçoğumuzun bileceği üzere insan senaryosu önceden yazılmış,
bir oyunun aktörü gibi, ne senaryoda dahli var, ne oyunda dahli var, tamamen iradesi elinden alınmış, adeta rüzgarın önüne bırakılmış bir yaprak gibi, bir robot gibi. Dolayısıyla hiçbir sorumluluğu yoktur. Çünkü üstün bir irade tarafından bütün iradesi elinden alınmıştır. Kendi hür iradesi söz konusu değildir.
Böyle bir anlayış doğru mudur? Bununla başlayalım hocam buyurun. Çok teşekkür ediyorum. A’zı billahi min ash-shaytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil alemin, ve sanatü ve selamü, Âlâ Resulina Muhammeden el-Emin, Rabbana âtinâ milledun kerahmeten, ve hey’lana min emrina raşadâ.
Bir defa girişte bahsettiğiniz o ilişki, yani doğrusan bir ilişki her ikisi, arasında irade varsa sorumluluk var demektir. İrade yoksa o zaman kişinin mesul olması, yani yaptığından mesul olması düşünülemez. Söz gelimi hayvan diyelim bir şey yaptı, yani geldi şuradaki şeye tetiğe bastı,
dokundu bir yerlere ateş etmiş oldu ve birilerini katletmiş oldu mesela. Biz onu suçlayamayız çünkü bunu iradesiyle yapmadı. Yaptığı şeyin neticesini böyle bir şey olacağını kestiremedi, kestiremediği için de böyle bir şey zaten amaçlamadı. Amaç olmayınca, yani hataen bir insanın bir şey yapması da bunun gibidir. Ardında irade saklı değilse cürüm de sabit olmaz. Dolayısıyla biz insanın iradesini, yani bir şeyi yapabilme özgürlüğünü kabul edip yahut etmediğimiz zaman çok şey değişiyor içinde bulunduğumuz dünyada. Hani basit bir şey olmuyor. Birdenbire her şeyin rengi değişiyor. Artık insanlar bir şeyleri yaptıkları zaman bunun suçlusu da olmuyorlar. Cürüm diye bir şey olmuyor. Bir belgeselde Afrika’nın bir yerleşkesinde diyelim.
Orada varıp gittiğimizde diyorlar, yani tecavüzü insanlar hak sayıyor ortamda. Çünkü bu yani bir kimsenin, insanın duygularının şey yaptığı bir şey. Dolayısıyla da kabul edilmiş bu yani. Herkes böyle yapar gibi aylarca, yıllarca orada böyle sağa sola yazarak işte rape is a crime. Yani tecavüz bir cürümdür, suçtur.
Cürüm mefhumu irade yoksa adam benim irade sahibi değilim diyor. Bu arzu bende peydahlandığında ben bunu yapmak durumundayım. Yani arzuyu bana kim koymuşsa, o bana yaptırıyor bir bakıma. Ama irade iddiası ne diyor? Evet sende bu arzu var bunu reddetmiyorum ama sen bunu kontrol edebilirsin. Dolayısıyla fatalisme meyil, kontrolden kaçınmayla da beraber çalışıyor. Sorumluluktan kaçıyor. Evet çünkü bakıyorsunuz siz fatalizm geçerliyse yani benim iradem söz konusu değilse ve bunları irade dışı yapıyorsam o zaman sorumlu değilim demektir. O zaman rahatım. Kimse bana niye böyle davrandın diyemez, niye şöyle kötü davrandın diyemez. Çünkü derim ki asabiyim ben. Benim yaratılışım o bakımdan bu bana takdir edilmiş ve ben bunun etkisi altındayım.
Dolayısıyla bu konunun mevzunun ucu nereye varıyorsa böyle de bir sonuç doğuruyor. Kişiyi sorunsuz kılıyor bir o kadar da iradesiz ve kişiliksiz de kılıyor. Yani robotlaştırıyor o tamamen tasarlanmış bir şey. Şimdi fatalizme bu açıdan baktığımızda ya dini demin andınız Cebriyedeki gibi. Bu kez belirleyici unsur Allah Azze ve Celle.
Cebriye diyor ki Cenab-ı Hak her şeyi belirledi. Kulun hayatında atacağı adımdan yapacağı her şeyden Allah Azze ve Celle baştan belirlediği için kul bunları demin ifade ettiğiniz senaryosu belli bir oyunun içerisinde. Bilimsel kadercilikte veya bugüne kadar andığımız darminizmden tutun, determinizme, diğerlerine. Onlar insanda bir ruhsal yan yani iradeye karşılık gelecek bir öz öngörmedikleri için insanı tamamen belli bir tepkimelerin içerisindeki bir makina gibi gördükleri için diyorlar ki bunun etkisinde yol alıyor yani kendisini vehmediyor. Bu o kadar şu anda böyle tarihin derinliklerinde bir şey değil. Günümüz gençliğinde batıda yaygın bir şey. Bu İsrail’li bir yazar var. Harir mi? Hariri mi? Hariri. Onun yazdığı mesela bir kitap üzerinde böyle insan şeydedir. Duma gibi kontrol edilmektedir. Ve insanın bir iradesinin olmadığı üzerine bir kitap milyonlar satıyor. Yani diyorlar ki insan çünkü rastlantısal süreçlerin ürettiği bir varlıktır.
Geçen hafta mesela Darwinizmi veya önceki hafta konuştuk. Darwin de öyle söylüyor. Yani bir aşağı hayvana baktığınız zaman diyelim bir maymuna onda ki irade yoksunluğu daha gerisi daha gerisi o zaman diyor ki insanda da böyle bir iradenin olmadığı hususunda ciddi bir temel oluşturuyor. Çünkü oradan geliyoruz. Ne ara bu bambaşka bir varlık olabiliyor neticede bir maddesel bir sürecin neticesinde
maddenin sonucu öyle ya da böyle bu makina. O zaman bilimsel anlamda da hiçbir mistik boyutu yok dikkat ederseniz. Dini boyutu da yok. Normalde fatalizm daha çok dini ve daha fazla mistik bir kisveye bürünürken bir bakmışsınız modern bilim de ben de kaderciyim diyor. Ama o neyin kadercisi? İradesizliği bu anlamda okuyor. Çünkü irade yoksa aynı sonuca çıkıyor.
Determinist ilişki nedensellik üzerine bu kez kuruluyor. Diyor ki bugün böyle davranıyorsa arka planda geçmişten bugüne kadar birikmiş. Çünkü bir makina veri topluyor. Veri madeni olan robotlar gibi ve bu verilerin etkisinde neticede bir saniyede karşı karşıya kaldığında bir bileşke tepki ortaya koyuyor. Ve bu bileşke tepkiyi vehme diyor ki irademle yapıyorum. Aslında öyle bir irade kullanacak bir boyutu bir cevheri yok.
Yani ruhsal bir tarafı yok. Dolayısıyla bir bakmışsınız her ikisi aynı yere çıktılar. İkisi de insanın iradesiz olduğunu ve ikisi de insanın yaptıklarında bir sorumluluğu olmadığını ve genlerin oyuncağı gibi görüyor mesela. Bilim öyle görüyor. İnsan genlerin eşliğindeki bir müzik gibi bir şeydir. Genler bunu arka planda çalıyor, orada ortaya çıkarıyor.
Şimdi bazı ülkelerde bazı cürümleri işleyenler kendi genleriyle ilgili. İşte şu gen varsa eğer bilimsel bir yayında bu genin şöyle davranmayı tetiklediğine dair bir statistiksel sonuç ortaya çıkarılmışsa ki zanni bir şey ona sığınarak hakimlere. Yani benim cürümümü, işte hapish cezamı 20 yılsa ona düşür, 5’e düşür. Bak ben böyle bir gene sahibim. Mazeretim var. Yani o şarkıdaki gibi asabiyim bendekinden farksız. Dolayısıyla ister ilahi bir takdir ile düşünülsün, ister bilimsel bir süreç bu nedensellik üzerine yürüyen, biri birini tetikleye sonuçlandıran, neticede insana insanlığını bırakmıyor. İşin ilginç yanı bunu konuşanlar biz insanlar.
Yani şu an bizi dinleyenler, ben, siz, o bakımdan bizde irade var mı yok mu’nun en başta sorusu bize sorulur. Yani dışarıdan bir varlık bizi insanlar iradelim değil mi konuşuyor olsalardı. Ya bir tane insanı tutsak da sorsak sizin iradeniz var mı yani değil mi? Bunu esas kullanan kimse bilir. Dolayısıyla Allah Azze ve Celle bizi karşısına alsa yani şuraya buraya fatalist düşüncelere dalıp kendine bunu kalkan edinip öz iradeni yok saydın ama hani sen bu iradeyi yaşarken farkında değil miydin yaptığın şeyleri bir irade ile yapıyorsun. Yaptığın iyi şeyleri isteyerek yaptın, kötü şeyleri isteyerek yaptın, pişmanlık duydun ikinci kez, üçüncü kez vazgeçtin, kendini iyileştirdin yahut daha fazlasını yaptın. Bunları yani irade hissedilebilir bir şey değil midir o bakımdan.
Biz kendimizi ben öyle düşünüyorum bir insan olarak hangi örneği ile fatalist bir yaklaşma meyletsek dahi bunu kendimize ikna edemeyiz. Çünkü irademizle karşı karşıyayız ve mesuliyet hissi hani deniyor ya ölümden daha yoğun bir şekilde üzerimizde ağırlık oluşturuyor. Şimdi bu açılardan böyle ama hayat buyurun efendim.
Şimdi tabi yani bu aslında determinist bakış açısında fatalist bakış açısında yani insan sosyal bir varlık olduğu için bu dünya içerisinde yaşadığı için aslında bir haklılık payı var. Yani insan sosyal bir varlık, diğer insanlardan etkileniyor.
Doğa sonra doğanın şartlarından kanunlarından etkileniyor. Hastalıklardan, salgınlardan, kırklıktan vesaire etkileniyor. Onun dışında insanın kendi içinde getirdiği, yaratılıştan getirdiği birtakım arzuları, hırsları, ihtirasları, zaafları söz konusu. Dolayısıyla hem içten hem dıştan insanı etkileyen, insanın iradesini etki eden birçok değişken var. Ama neticede bu açıdan aslında bir haklılık payı var fakat bunların olması insanın iradesini tamamıyla ortadan kaldırır mı? Özgür tercihte bulunmasını tamamıyla iptal eder mi? Asıl sorulması gereken soru bu herhalde. Evet, girişte konuştuk ya. Diyorlar ki, erkekte bu arzu varsa dolayısıyla önlenemez bir arzudur. Dilediğine bunu yapmaya hak görüyor onu. Biz ne diyoruz? Bu arzuyu inkar etmiyoruz ama diyoruz kontrol edebilirsin. Ve bunun bir defa kötü bir şey olduğunu anlayabilirsin. Bunu anlayabilecek boyutun var. Cürüm olduğunu. Sonra da bu cürmü işlemekten kendini geri tutabilirsin. İddia bu. Zaten etki yok. Ne çevresel etki var ne yaratılıştan gelen etki. Bunları kabul ediyoruz. Biliyoruz da yaşıyoruz. Ama bütün mesele irade bunu çekip çevirebilir mi? Eskilerin deyimiyle zapt edebilir mi? Yeni deyimle insan bunları yönetebilir mi? Kendisine bu yönetime dair bir güç bırakılmış mıdır?
Allah Azze ve Celle buyuruyor ki, كُلُّ نَفْسَنْ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَ Her kişi kazandığına gebedir. Kazandığının rehinesidir. Fatalist düşünce diyor ki hayır, her kişi işte duygularının esiridir. Ya bulunduğu ortamın esiridir. Çevresel koşulların esiridir. Onlar sonucu belirler.
Dolayısıyla asıl soru sonucu ne belirliyor? Bir şeylerin etki ettiği söz konusu biliyoruz. İnsanda iradeye dair bir duygu olduğu bir yönelin bir güç olduğunu da biliyoruz. Peki bunların hangisi yenişebilir, hangisi diğerini etkisi altına alabilir? İnsan iradesiyle bunları zapt edebilir mi? Zapt edemezse böyle kısık bir iradesi bile olsa buna irade denmez.
Yani bir iradesi var, bir şeyler yapmaya çalışıyor ama yeniliyor altında. Bazı insanlar böyle iddia ediyorlar. Yani işte şu alışkanlığı bırakmaya çalışıyorum ama olmuyor. Şunu yapmamaya çalışıyorum ama olmuyor yani mağlup oluyorum. Daha önceki yine bir konuşmada gündem olmuştu. Cenab-ı Hakk’ın huzurunda da böyle bir bahane sunacaklar. Diyecekler ki Rabbana galebete aleyna şiqvatuna, şakiliğimiz bize galip geldi. Yani öyle duygularımız vardı ki işte öfke gibi vesaire bu şakiliye bizi cehapan bunlar galip geldi. Bu şu demek irademizle biz bunlara karşı durduk ama irademiz kâfi gelmedi. Bu duygular daha ağır bastı. Ağır basınca da sonuç duyguların lehinde gerçekleşti.
İnsanın gücü gerçi onu zapt edecek gücü olmasaydı Allah-u Teala sorumunu da tutmazdı. Çünkü yeniliyor artık yani istemediği bir şeyin altında kalıyor. Cenab-ı Hak bir ayette buyuruyor ki وَلَوْ لَا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ عُمَّةً وَاحِدًا İnsanların hepsi tek bir ümmet olmayacak olsaydı رَجَعَنَّا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَانِ لِي بُيُوتِهِمْ سُقْفًا مَنْ فِضَّةً Biz Rahman’ı inkar edenlerin işte evlerini gümüşten altından bezerdik, süslerdik.
Ama böyle yaptığımız takdirde insanların biz de Rahman’ı inkar edelim de biz de bunlara kavuşalım boyutundaki arzuları ağır basıp hepsi aynı millet olacaktı. İnkara mı? Evet, hiç kimse kendisini kontrol etmeye güç yetiremeyecekti. Demek ki duygularımız ile arzularımız ile kontrol gücümüz arasında bir orantı var ve bu orantı kontrol gücümüzün lehine istersek eğer kontrolü ele geçirebiliyoruz. İstemezsek kendimizi gevşek bırakırsak bu keres şıkvah dediğimiz azgınlık tarafımız ağır basıyor. Gelelim hayatın içinde bu irademizi yaşadığımız sahne şeyine, dekoruna, sahnedeki şeyler. Çünkü her şeyi de irademizle biz belirlemiyoruz.
Yani önden gerçekten belirlemiş olan şeyler var. Mesela kişi diyebilir ki şu tarihte doğdum, yani bunu ben belirlemedim. Bu tarihten 200 yıl önce doğsaydım hayatının koşulları çok farklı olurdu. 200 yıl önce şu şu gelişmeler yoktu, teknoloji yoktu, hayat böyle değildi. Hele 500 yıl önce doğsam daha başka olurdu. Bir defa basit bir doğum tarihi erkek ya da kadın olarak doğmak.
Yeryüzünde işte şu coğrafyada ya da şu coğrafyada doğmak bunlar hayatın kalan kısmına ciddi manada tesir eden çok temel büyüklüklerdi. Sahnedeki sabiteler. Sabiteler. Hepimiz biliyoruz ki bunları hiçbirimiz kendimiz belirlemedik. Şu halde hayatın önden belirlenen belli giriş verileri var. Ama belli bu hayat akıyor önümüzde işte erkek olarak kendimizi şu coğrafyada buluyoruz, bu ortamlarda buluyoruz.
Sonra şuurumuz doğru yanlış arasında rüştümüz gelişiyor ve sonra bir bakıyoruz. Belli sahnelerde tercih kullanmakla karşı karşıyayız. Dolayısıyla hayat ne bütünüyle belirlenmiş yani her şeyiyle mukadder ne de bütünüyle iradeye bağlı her şeyinin iradeyle değiştirilebildiği. Çünkü bu iki eksen birbiriyle yarışıyor. İradeye vurgu yapanlar insan irade sahibidir. Her şeyini değiştirebilir. Yani hiçbir kırmızı çizgi yoktur önünde. Hepsi çabasına gayretine bağlı her şeyi bambaşkalaştırabilir. Diğer bir tarafta fatalist yaklaşıyor. O da diyor ki her şey belirlenmiş hiçbir şey değiştirilmeye elverişli değildir.
Halbuki makul olan Cenab-ı Hakk’ın bize bütün peygamberlere gönderdiği ve Hazreti Peygambere indirip öğrettiği süreçte bizim belli sabitelerimiz var hayatın içerisinde. Yani belli bir aileden doğuyoruz, o ailenin belli bir ekonomik durumu var. Bir defa belli bir cinsiyette doğuyoruz. Bu hayatta bize belli bir rol biçiyor. Peki irademiz nerede devreye giriyor? İrademiz bir sahnede belli koşullar oluşmuşken önümüze bir seçenekler açılıyor. O seçenekte ya A, ya B, ya C, ya D, ya E diyoruz yani. Orada irademizi ortaya koyuyoruz. Yoksa o esnadaki bütün belli sabitelerin o sahnede bizim dışımızda oluştuğu ama bizim bir yerde irade ortaya koyduğumuzu biliyoruz. Başka bir sahne geçildiğinde başka bir imkan önümüze açılıyor ve orada yine tam bu mesuliyet hissiyle karşı karşıya geliyoruz. Ve diyoruz ki bu doğrusu bu yanlışı genelde doğrusuyla çıkarlarımız zıtlaşıyor, duygularımız zıtlaşıyor. Cenab-ı Hak diyor ki ”bis şeyden hoşlanmayabilirsiniz” ”o sizin için iyisi olabilir”
Dolayısıyla akledip doğrusunun bu olduğunu kestirdiğimiz seçenek duygularımız da zıtlaşıyor ki iradeyi böyle kullanıyoruz. Yoksa duygularımız da aynı seçeneğe yönelse, akletmemiz de aynı seçeneğe yönelse bizim irade ve iradenin arkasında durmak gibi bir ne kararlılığa ne de iradenin kendisine ihtiyacımız olmaz. Her defasında hep o doğru ve iyi olan seçeneği yapardık.
Dolayısıyla iradenin gerçekleşebilmesi için alternatiflerin olması gerekiyor. Cenab-ı Hak dedi ki ”innâ he deynâ hussebîlâ” ”Biz yolu açtık, imme şakirân, ya şükredenlerden, ve imme kafûra, ya altan köylük edenlerden alternatif, fe elhamâ ha fucûraha ona fucuru da azgınlığı taşkınlığı da ilham etti, ve teqvâha takvasını da ilham etti.
Dolayısıyla önümüze seçenekler açılınca ve seçeneklerden bazılarına içimizde meyil bulduğumuzda, arzu bulduğumuzda, istek bulduğumuzda, diğer o doğru olan seçenek kendimizi zapt ederek kontrol ederek ona yöneliyorsak, işte irademizi hem yaşamış hem de kendimize ispat etmiş oluyoruz.” Allah-u Teala aslında yani olağanüstü durumlarda da istisnalar getiriyor. Yani kıtlıktır, hastalıktır diyelim ya zorlama, ikrah söz konusu olduğunda da yani iradenin zayıfladığı veya cüziyi iradenin kullanmayı, cüziyi iradeyi kullanmanın mümkün olmadığı durumlarda da zaten ona mahsus hükümler getiriyor. Orada olur, sorumlu etmiyor.
Sorumluluğu kaldırıyor. Uyku hali mesela, baygınlık hali mesela diyor ki ”Burada zaten senin iradeni aldık, sen bu esnada irade kullanmadığın için sorumlu değilsin.” O girişteki ilkiye dayalı olarak şöyle bir şey iddia etsek ki böyle iddia edenler de var yani Allah Azze ve Celle kişiye sadece hayatındaki koşulları takdir etmedi,
onun efalini de takdir etti. Yani hangi seçeneği, seçeneği de, seçeceğini de Allah takdir etti dolayısıyla ona bir irade bırakmadı. O zaman böyle bir kader anlayışı oluşturduğunuzda iradeyi ortadan kaldıracak kişiye hiçbir irade bırakmayacak. O zaman insan diyor ki o girişteki konuştuğumuz ilkeden harekete geçerek yani eğer ona irade alanı kanmadıysa
Cenab-ı Hak bunu huzuruna alıp nasıl diyecek bunu, niye yaptın, bunu niye neden yaptın, çünkü iradesi yoktuysa zaten onu yapmak zorundaydı. Yaradan onun adına bunu belirlemiş. Böylesi bir işte cebriyedeki anlayış bu. Kişiye böyle bir alan bırakmıyor. Sonra da Cenab-ı Hakk’ı ”E niye yakıyor onu?” dersen ”Yakar yakar.” diyor yani Allah’a zulmü böyle bir serin kanlıkla atfediyor.
Halbuki Allah Azze ve Celle kula irade yani meşiet dediğimiz, ”Dilerse öyle, dilersen öyle.” فَمَنْ شَاءَ فَلْ يُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْ يَقْفُرْ Meşiyet bu demek dilemek. Kula dileyebilmeyi dilediğini söylüyor Cenab-ı Hak. وَمَا تَشَاؤُونَ اِلَّا اَنْ يَشَاءَ اللَّهِ Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
Cenab-ı Hak dilediğinde siz dileyebiliyorsunuz. Diyor ki dile kolum hangisini dilersen dile. Açıyor ona alternatifleri önüne. O esnada biz irade kullanıyoruz. Bu hayatımızın bütün akışı içerisinde midir bilmiyoruz. Baskı olduğunda irade yok. Belki bazı efalemizde de o esnada hani irade verilmeksizin robot gibi yaptığımız şeyler de olabilir.
Uyk, uyumak gibi, yemek gibi gayri ihtiyari ama özellikle Cenab-ı Hakk’ın hani لَا تَقْرَبْ بَا هَادِهِ الشَّجْرَةِ Hz. Adem’de gördüğünüz bu ağaca yaklaşmayın. Özellikle Cenab-ı Hakk’ın hayır dediği kırmızı tabela koyduğu yerde yani oradan anla ki irade kullanmak üzeresin. Zaten bunun vücutta da bir karşılığı oluyor. İnsanın kimyası değişiyor. Çünkü o esnada insan irade kullanacak.
Yaradana karşı isterse iradesiyle saygı duyup emreyi taat edecek veya nehyiden sakınacak. İsterse de bunu delip geçecek. Bütün düzen gökler ve yer sistemi insanın bu iradesini kullanması için kurulmuş. O esnada insanın heyecanlanması, suçluluk psikolojisi veya hissi içerisinde girmesi. Bunlar olağan şeyler olması gereken şeyler.
Evet. Şimdi Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teala mutlak irade sahibi olduğunu, فَعَلُنْ لِمَا يُرِيْتِ buyurarak yani dilediği her şeyi yapabileceğini ifade buyuruyor. Bunu teyit eden başka ayeti kerimeler de var. Yani mutlak ve sonsuz, sınırsız irade sahibi olan Allah. Ama diğer taraftan da insana da cüzi irade verdiğini yani insanın da seçimlerde, tercihlerde bulunacağı ve bundan dolayı da sorumlu tutulacağı ifade ediliyor. Dolayısıyla yani bu külli irade ile cüzi irade dengesini nasıl kurmak gerekir? Bu ikisi çatışık gibi gözüküyor. Yani eğer her şeyi iradesi altında tutuyor ise o zaman insana iradeyi hangi aralıkta açtı veya nerede açtı bu iradeyi?
Daha önce de bir konuşmuştuk yani Einstein da bu fikirden yola çıkarak böyle bir Tanrı fikri varsa eğer iradeli ve her şeye muktedir, o zaman bizlerde irade yok demektir. Eğer bizlerde irade varsa ki olduğunu seziyor, o zaman Tanrı iradesiz bir varlıktır. İşte bu Siponezan’ın Tanrısı gibi yani sadece bir güç, erki ama kendisi bir bilinç ve irade sahibi değil.
İslam’da Allah Azze ve Celle ne diyor? Cenab-ı Hak diyor ki, وَاللَّهُ مِنْ وَرَاءِهِمْ مُحْيِطٍ Allah onları etrafını ihat etmiş durumdadır. Yani sınırlı ve sorumlu bir aralıkta kuşatılmış, sınırlı ve sorumlu bir aralıkta açılmış bir meş’i etten söz ediyoruz. Dolayısıyla bunun delmesi Cenab-ı Hakk’ın mutlak iradesini, delmesi, onu boşa çıkarması gibi bir ihtimal yok.
Çünkü çepe çevre kuşatılmış durumda. Daha önce de belki benzettik, atın bir iple bağlanıp o alanda sadece yemesi gibi. Bir iradesi var mı? Sınırlı ve sorumlu bir yerde bir iradesi var. İşte kazığın etrafını yiyor, biraz daha genişletiyor. Ama ipin uzandığı yerden sonrasına gidemiyor, o alanı temizliyor. Bu sınırlı ve sorumlu alandaki irade kuşatılmış bir iradedir.
Cenab-ı Hakk’ın dolayısıyla mutlak iradesini asla delmesi, boşa çıkarması, bir boşluk bulup oradan alıp başına gitmesi gibi bir şey söz konusu değil. Yine daha önce de benzettik böyle hani direksiyonu baba genel şeyiyle tutar, çocuğa şöyle bir iki milimlik şey bırakır. Evet, o payda kendisine bir şey yapar. Aslında bütün üst kontrol babanın elindedir.
Çocuğun direksiyonu tam manasıyla sağa sola kırmak gibi bir şansı yoktur. Çünkü o eliyle kelepçelemiş durumdadır. Cenab-ı Hakk’ın bizleri açtığı sınırlı sorumlu aralıkta biz belli bir iradeyi onun meşietinin el verdiği, müsaade ettiği oranda kullanıyoruz.
Zaten burada beklenen bizim renk vermemiz yoksa güç ele geçirmemiz, otoriteye hissedar olmamız böyle bir şeyin asla olması muhtemel değil. Cenab-ı Hakk irademizle yarattığı ve bize sınırlı sorumlu bir aralıktaki dünya miniminden çık bir yer alemin yanında.
Biz bu küreyi ateşe bile versek yani öyle bir güç geliştirsek ki hani yeriyle ateş olsa bile fiziksel varlığımız bile yüce kudretin o mutlak iradesi karşısında o denli sınırlı ve etrafı kapatılmış. Kaçacak bir yeri yok diyor.
وَاللّٰهُ مِن وَرٰٓاءِهِمْ مُح۪يّطِ Bizim hocamız şöyle derdi insanlar düşmanı menzile girdiğinde hemen vurur. Çünkü o menzile bir kere girer ve sonra çıkar gider onu ele geçiremezsiniz. Cenab-ı Hakk öyle kulunu hani menzile geldiğinde yakalamak gibi bir şey yoktur. Allah Azze ve Celle Halim davranır. Çünkü kul Cenab-ı Hakk’ın her zaman menzilindedir. وَالْاَرْضُ جَم۪ي عَنْ قَبْدَتُهُ وَسَمٰوٰتُ مَتْحُيّٰةٌ بِيَم۪ين۪ي Arz bütünüyle kavzasında ve gökler onun sahanda kudretinde. Dolayısıyla öyle kaçacak sağa sola gidecek bir tarafı yoktur. İhatı edilmiş durumdadır. Bu ihata edilmişlik içerisinde biz kulun iradesini çözüyoruz.
Dolayısıyla burada elbette bir anlama zorluğu yani hem bazı şeyler belirli hem insana bu belirli olan yerde çok sınırlı aralıkta irade kullanılması kendisinin ne olduğuna, ne olmak istediğine iyi yahut kötü bir irade beyanını soluklandırdığı bir aralık yaşıyor insanoğlu.
Dolayısıyla kainatın ve dünyanın kumandası direksiyonu Allah’ın elinde. Dolayısıyla insanın iradesini tahlülüt etmediği birtakım olaylar var. İşte afetlerdir, hastalıklardır, birtakım musibetler. Onların insanın iradesine bağlı değil. İnsanın iradesi dışında ceran eden olaylar olabiliyor tabi ki.
Orada cüz’ü irade değil külli irade geçerli. Hocam Kur’an’a baktığımızda sanki ilk fatalist şeytan gibi gözüküyor. Yani çünkü ayet-i kerimede, rabbi bima vaiteni vele uvyennehum diyor ayette aradaki.
Yani beni saptırdığın için ben de senin kullarını saptıracağım diyor. Aslında sapmasını, dalayete girmesini, isyana girmesinin sebebini Allah’ın takdiri ve yazgısı olarak görüyor. Yani suçu haşa Allah’a atıyor, kendisini sorumsuz bir konuma çekiyor. Sanki burada bir fatalist anlayış var.
İnsanlarımızın arasında da bir çoğu işte özellikle hapse düşenler, ben kader mahkumuyum şeklindeki algı da anlayışta sanki şeytanın bu tavrına benziyor. Bu konudaki açıklanmanızı… Şimdi deminkine ilaveten şunu da söylerim Cenab-ı Hak bize açtığı sınırlı sorumlu aralık var ya.
O yüzden de ki ayetlerde… Siz bize haciz bırakamazsınız. Ne yerde, ne de gökte. Hani kuşatılmışlığımızı, kırmızı çizgilerimizi bize…
Yani şunu şunu yapın, göklerin yerin katarlarını aşın. Bir sultan olmaksızın aşamazsınız. Bu kuşatılmışlık içerisinde o iradeyi kullanıyoruz. Geçilip alıp başına gidemeyeceğimize dair. Ölüm de böyle bir kuşatılmışlık sınırı. Nehnu kadderna beynakumul beyum. Maut, ölümü biz takdir ettik. Vemâ nehnu bimas buğkin. Geçilecek değiliz. Kuşatılmışlık içerisinde. Gelin bu diğer sorunuzdaki şeytanla alakalı. Şeytan diyor ki bimâ agvaytani. Sen beni ivva ettin. Yani Adem yok idi aleyhisselatü vesselam.
Ben sana kulluk ediyordum. Her şey güzel ilerliyordu. Sen beni böyle bir sınavın içerisine çektin. Adem’i yarattın. Adem’e dair haset üzerinden yani bu duygu üzerinden beni yokladın. Beni yoklayınca ben açık verdim. Dolayısıyla bu açık vermem aslında senin Adem’i yaratmanın bir neticesi. Adem’i yaratmasaydın ben açık vermeyecektim.
Ama sen açık vermeyebilirdin. Kendini kontrol edebilirdin. İşte fatalizmin zafiyeti bu. İradesini sorunu tutmaz. Koşulları değiştireni sorunu tutar. Yani siz koşulları değiştirdiniz. Ben de şimdi böyle davranıyorum. Benim böyle davranacağımı sorgulamayın. Kendiniz niye koşulları değiştirdiğiniz onu sorgulayın. Sabah çıkmış caddeye. Caddede bir şeyler değişmiş. İşte bağırıyor, çağırıyor, etrafı yıkıp döküyor.
Bütün sebebi o değişken olarak geliyor. Halbuki birileri bir şeyleri değiştirmiş olabilir. Yol bakımı alınmış olabilir. Sen kendini neden kontrol etmeyi hiç gündemine almıyorsun. Bu la yüz el düşünce mesuliyet kabul etmeyen taraf doğrudan fatalizme sığınıyor. Şeytan da aynı şeyi yaptı. Ama Allah Azze ve Celle ya haklısın biz seni ihva ettik.
Koşullarını değiştirdik. Sen de bu haset duygusu altında Adem’e, adavete yöneldin. Sen haklısın, suçlu biziz demedi. Benzer ifadeleri müşrikler de kullanıyorlar. Yani Allah bize hidayet etseydi biz de hidayet yoluna tutunurduk. Lev hadâna allâhu, leh deynâkum. Bize hidayet etseydi biz de size hidayet ederdik. Lev şâallâhumâ eşraknâ.
Lev şâallâhumâ eşraknâ. Allah dileseydi şirk koşmazdık gibi. Halbuki iradesini yani biz hidayete yönelmedik. O yüzden Cenab-ı Hak bize hidayet etmedi. Olayı oradan değil diğer taraftan tutunca fatalizm tam bir sığınma odağ haline geliyor. Bütün gücü elinde bulunduran Allah Azze ve Celle’ye. O zaman şartları taşları değiştiriyorsan benim ortaya koyduğum yanlışın da bir bakıma sorumlusu sensin. Halbuki Allah Azze ve Celle hayatta bütün koşulları değiştireceğini bizim değişen her koşulda iyi, güzel, adil ve doğru istikamette yol alabilecek bir iradeyle donatıldığımızı ve bundan ötürü mesul olduğumuzu bize söylüyor. Ve biz bunu yaşıyoruz. Yani isteseydin evet kendimi kontrol edebilirdim. Ama etmediğim suçluluğu bizi yakıyor.
Yoksa mesuliyeti hiç iradeyi hissetmesek mesuliyetin o baskısını da suçluluğunu da yaşamayız. Tebrik edebilecek başka bir imkan yoktu zaten kendimi kontrol edemiyorum ki böyle gidiyor o istikamette. Halbuki öyle değil insanın……Belil insanu alâ nefsihi basira. Cenab-ı Hak dedi ki insan kendisine tanıktır.
Vala vela alqa mazira. Kalkıp bir dünya sıralasa bile mazeretlerini işte fatalizm de bunlardan, kaderci yaklaşım da bu mazeretlerden biri. Ama dönüp kendi içinde durumu ele aldığında, iradesini hissettiğinde, bunu kontrol edebilecekken etmediği düşüncesiyle baş başa kalır ki işte yakıcı olan budur.
Cenab-ı Hak huzurunu aldığında sadece sorarak değil, yani neden yapmadın, niçin yapmadın, içten içe konuşturarak da o bizim iradeye bakan iç düşüncelerimizi, iç öz eleştirilerimizi kendimizle iç içe kaldığımız duygularımızı da açık ederler bizi muhasebe edeceği için o gün fatalizm bir mazeret olarak hiçbir işe yaramaz.
Yani Kuran-ı Kerim’de ifade ettiğiniz gibi Allah-u Teala müşriklerin bu fatalist yaklaşımını eleştiriyor açık bir şekilde. Ve bunların bu iddiaların asılsız olduğunu söylüyor. El indekum min ilm. Yani bununla ilgili sizde bir bilgi mi var diye burluyor.
İn tettebiğâne illa l-vânin yani ancak zanla uyuyorlar. Yani bir zan vehim var, bir ilme dayanmıyorlar. İlla tahrusûn buyuruyor Allah-u Teala. Dolayısıyla onların yalancı olduklarını ve bu tavırlarının bu anlayışlarının onu azaptan kurtaramayacağını ifade buyuruyor.
Aslında geçmişte de kezzeb-el-ladine min gablihim buyurarak daha önceki toplumlarda da bu anlayışta insanların hep ola geldiğini de işaret buyuruyor Allah-u Teala. Dolayısıyla yani tamamen zanla dayalı yani Allah dilemeseydi biz şirk koşmazdık. Eğer Allah dileseydi biz de ona ibadet edenlerden olurduk. Haram kıldığımız şeyleri kılmazdık diye tamamen sonunluğu üstlerinden atacak bir yaklaşım sergiliyorlar. Yani bahane üretiyorlar aslında. Bir kendilerince bir savunma mekanizması geliştiriyorlar.
Yani peygamber zamanında dolsaydık biz de şöyle olsaydık yahut şöyle bir aileden yani müspet bir aile ben de öyle bir ailenin çocuğu olsaydım ben de işte şöyle şöyle iyi ahlak güzeli olurdum. Gibi koşullar üzerinden bugünkü iradesini kullanmayışını aklama girişimleri.
Evet. Halbuki aynı anda kendi içinde bulunduğu durumda irade kullandığının bilincindedir. Bir şeyleri değiştirebileceğinin bilincindedir. Ama bu yükün altına girmek istemeyince insan o zaman buralara yönelir. Yani şöyle olaydı ben de böyle yapsaydım. Böyle olsaydı ben de şöyle yapsaydım. Erkek olsaydım kadın olsaydım zengin bir aileden dolsaydım.
Bu ağır yükü üzerine kalmasaydı gibi. Halbuki biliyoruz ki Cenab-ı Hak dedi ki la yukelli fullahu nefsen illa ma ataha Allah bir kimseye verdiğinden gayrı sorumluluk vermez. Sana ne kadar vermiş iddian şu ki sana kısıtlı imkanlar vermiş. Yani bunu seslendiren kişi daha yüksek imkanlarım olsaydı ben de iyi olacaktım demeye getiriyor.
Allah da ona diyor ki ben sana kısıtlı imkanlar verdimse kısıtlı sorumluluklar verdim. O imkanlarda iyiyi yapmanı bir başkasının daha çok imkanlarda yaptığı iyiye eşit sayıyorum. Yani böyle bir oran. Senin ne kadar imkanın var? Sen de şu kadarını yapabilirdin. Bir başkası işte çok ilim öğrenmiş, şöyle hafız olmuş, böyle yapmış ona yüklediğin sorumluluk şu kadar.
Sen de adım atmışsın işte ailenden alfabesini bile öğrenmediğin Kur’an’ın alfabesini öğrenmek üzere adım atmışsın koca yaşında. Ben senin bu adımını o berikinin işte bir hatmine hıfsına eşit sayıyorum çünkü sana da bu ölçüde imkan verdim.
Dolayısıyla imkan sadece iradeyi dışa vermeye işe yarayan bir şeydir. O bakımdan ne kadar imkan vermişse Cenab-ı Hak o imkanı kullanan kişi Cenab-ı Hak katında sonuç alır. Yani herkesin içinde bulunduğu şartlara sahip olduğu imkanlara göre Allah muamele edecek karşılığını verecek. Evet. Çünkü Allah adili mutlak. Kesinlikle. Adaletle hükmedecek kullarını vermek.
Şöyle diyelim mesela adama bir kilo kaldıracak imkan vermiş Cenab-ı Hak. O diyor ki ama bir başkasına on kiloyu kaldıracak kadar imkan vermiş. Dolayısıyla ben hiç bu bir kiloyu da kaldırmıyorum. Bana da on kilo kaldıracak güç verseydi ben de on kiloyu kaldırsaydım. Cenab-ı Hak ne diyor? Diyor ki sana bir kilo kaldırma imkanı verdik. Biri kaldırsaydın sana da tam puan verecektik. On kilo kaldıran imkan verdiğimiz kişi de onu kaldırdığında ona tam puan veriyoruz.
Dolayısıyla sen bu bir kiloyu kaldırarak aynı sonuca ulaşıyorsun. Niye onun üzerinden bahane edip yapabileceğin imkan dahilinde olan şeyi de yapmaktan geri çekiliyorsun. Dolayısıyla fatalist anlayış sabiteler üzerinden iradesinin arkasından çekilen bir anlayıştır. Miskince bir anlayıştır. Ama kendi içerisinde tutarsızdır. Çünkü kötülüklere yönelimde arzusunu, iradesini kullanır. Geri gelir, plan yapar, proje yapar. Kötü emellerine ulaşabilmek için zekayı, söz gelimi, iradenin olmadığını vehmeden bu adam, işte Hariri milyonlarca kitap satıyor değil mi? İradenin olmadığını vehmediyor burada. Sonra başka bir ekrana geçtiğinde kitabının milyonlarca sattığını söz edip bundan ötürü iftihar edebiliyor. Evet. Hariri’nin tezi benim bildiğim kadarıyla. Yani aslında gelecekle ilgili insanın aslında iradesinin elinden alınacağı. Çünkü bu teknolojiyle, medyayla, bilgisayarla, işte yapay zekalarla insan öyle bir hale gelecek ki, yani elektronik sistemlerle o kadar yönlendirilecek, o kadar… Çünkü telefonla, cep telefonlarımız da bile bizi artık dinliyorlar. Neyi düşündüğümüzü, neyi konuştuğumuzu önceden biliyorlar. Dolayısıyla bizi bu teknoloji sayesinde tamamen yönlendirilecekler ve biz aslında hür irademizle tercihte bulunamayacak duruma geleceğiz şeklinde bir iddiası var. Teknoloji buraya doğru da gidiyor. İnsanların beynine çip takmaktan bahsediyorlar. Böyle bir durum olduğunda insanın iradesi ortadan kalktığında herhalde imtihan da biter. Herhalde kıyamet kopar sanırım.
Yani insan bu denli maddesel bir altyapıya sahip ise o zaman ifade edilebilir demektir. Yani her şey bilimin gördüğü şekilde ise olay beyin, beynin sağı, solu ve bu işlemler bundan ibaret ise o zaman bu sistem ifade edilebilir, kreklenebilir demektir. Dayandıkları düşünce bu. Ama biz diyoruz ki insanın ruhsal bir tarafı vardır. Bu gördüklerinizden ibaret değil.
Görmediğiniz bir ruh boyutu var insanın ve orası koruma altındadır. Siz orayı ifade edemezsiniz. Bu araçlar ile insanın iradesini ortadan kaldıramazsınız. Belli ki irade zaten yok diyor. Vehim diyor. Vehim olduğu için ben onu aldatabilirim diyor. Araçlarla girerim, ona başka türlü vehim yaşatırım. Bu sefer insan kontrol edilebilir bir hale geliyor. Belli ki bu bilimin gördüğü insan, yaratıcının gördüğü insanda bu sistem üzerine binen ve koruma altında olan gerçek bir irade var. Bir ruhsal taraf var. Yüce yaratıcının önüne meşiyetini açtığı ve bunu koruma altına aldığı. Dolayısıyla transhumanistik düşünce ne kadar kendisine ileriye dönüp ufuk açarsa açsın.
Bu koruma altındaki yani tabircay ise sistem dosyalarına erişimi ve insanı ele geçirmesi söz konusu olmaz. Tek bir imkanı var bunun. Kişinin kendisini buna bile isteye vermesi bu yeni bir şey değil. Dün de vardı. Cenab-ı Hak dedi ki اِنَّهُ لَيْسَلَهُ سُلْطَانُ نَارَ الَّذ۪ينَ اَمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ مَتَوَقَّرُونَ Şeytanın iman edenler üzerinde bir egemenliği yoktur. Kıyamete kadar da olamayacaktır. اَمَا اِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَوَلَّوْنَهُ Bir kimse kendisini bile isteye şeytanın iradesine teslim ederse o zaman ele geçirilebilir. Evet hocam süremizde sona erdi. Çok teşekkür ediyoruz. Ağzınıza sağlık. Allah razı olsun. Teherz-i dostlar bugünlük programımızda burada sona erdi. Yüce Rabbimiz bizi sırat-ı müstakiminden ayırmasın.
Onun küllü iradesine, cüz’i irademizi rağmeden kullarından eylesin inşallah.
Hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Hoşça kalınız.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir