"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Nuran Yıldırım | 52. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Nuran Yıldırım | 52. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=pNFL_Z-ddu0.

Müzik Merhaba sevgili seyirciler. Tarih Söylesi programından hepinizde en içten, en samimi, en sıcak duygularla
gönül dolusu sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Her biriniz için ayrı ayrı sıhhat ve afiyet dolu hayırlı uzun ömürler niyaz ediyoruz. Sevgili seyirciler, Tarih Söylesi’lerin bugünkü konuğu, misafiri Türkiye’nin ünlü bir tıp tarihisi Nurhan Yıldırım hocamız. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk. Sıhhatlısınız inşallah. Çok şükür idare ediyoruz. Peki. Sizin için de sıhhat ve afiyet diliyorum. Teşekkür ederim. Sevgili seyirciler, Nurhan Yıldırım’la dünya tarihinde büyük salgınları ve bu salgınların sonuçlarını hatta salgınlardaki dönüşümleri konuşacağız. Bizi ayrılan zaman içerisinde. Tabii Nurhan Yıldırım Türkiye’nin önde gelen ünlü tıp tarihçilerinden birisi.
Hatta bu anlamda dünyaca tanınan bilinen hocalarımızdan gördüğünüz gibi masamızın üzerindeki bu kitapların yazarı, makaleleri, tebliğleri, sunumları ayrı bir mahiyet taşıyor. Dolayısıyla dünya salgın tarihiyle ilgili
söyledikleri de uzun bir araştırmaya emek mahsulü incelemeye dayanıyor ve bizler içinde çarpıcı bilgiler mahiyetini taşıyor. Bugün konuşacağımız konu. Nurhan Hanım, dünyanın en büyük yani dünya tarihinde evet bundan daha büyük yok diyebileceğimiz ilk salgın asıllık hangisidir? Veba kuşkusuz ilk hastalık veba.
Ondan sonra da ispanyol gribi enfluenza dediğimiz hastalık. Bu ikisi dünya tarihinin en öldürücü, en yıkıcı iki hastalığı olarak biliniyor. Salgın yapan, çok büyük ölümlere neden olan, çok büyük sonuçlar doğuran ve tarih değiştiren hastalıklar bunlar. Peki ilk salgın hastalık olarak tanımlanan ve dünya tarihine nelerin etkisi olan salgın hangisi? Tarih olarak, zaman olarak? Zaman olarak geniş bir yayılma alanı bulan Justinian vebası İstanbul’da çıkıyor. Bizans İmparatorluğu döneminde. Kara ölüm. Daha sonra kara ölüm orta çağda. İlk büyük salgın Justinian vebası. Justinian’ın İmparatorluğu döneminde çıkıyor.
İstanbul’da başlıyor. İstanbul’a da Mısır’dan, İskenderiye’den geliyor. Çünkü o dönemde İstanbul tahıl yetmezliği çekiyor. Yani yetmiyor üretilen tahıl ve tahıllarını Mısır’dan alıyorlar. Mısır’da özellikle İskenderiye limanından gemiler geliyor ve tahıllar da o dönemde büyük çuvallar
içinde gelirken veba taşıyıcısı olan fareler de bu çuvalların içinde İstanbul’a geliyor ve İstanbul’da başlayan salgın Afrika, Anadolu, Avrupa ve bütün dünyaya yayılıp 300 yıl dalgalanmalar halinde azalarak, çoğalarak, azalarak, çoğalarak devam ediyor. En uzun süren salgını bu dünyanın
ilk salgını. Justinian vebası. Evet, Justinian vebası adı. Justinian vebası denesinin sebebi ne? Justinian, İmparator Justinian zamanında çıktığı için bu ismi alıyor. Roma İmparatorluğu. Evet, evet. Justinian zamanında çıktığı için bu ismi alıyor. Ve 300 sene devam ediyor. 300 yıl devam ediyor. Evet, 300 sene devam ediyor. Çok yıkıcı bir şey. Zaten bu veba salgınları
daha önce de Roma’da bir veba salgını var. Antoninus vebası deniyor onu. 165 milattan sonra 165 ve 180 yılları arasında o da çok büyük ölümlere neden oluyor. Roma ordusunda çok büyük kayıplar var. Bazı tarihçiler Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü veba salgınlarına bağlıyorlar. O kadar etkili yani.
İmparatorluğu çökertebilecek denli sürekli salgınlar belli aralıklarla çıkınca çünkü salgın sadece insanları öldürmekle kalmıyor. Bütün ekonomiyi, savaş gücünü, her şeyi yok ediyor. Günümüzde yaşıyoruz işte. Evet. Gidiş gelişlerden. Evet, her şeyi yok ediyor. Psikolojiye, sosyal dokuya varıncaya kadar. Evet, evet, evet. Her şeyi yok ediyor. Süre itibariyle dünyanın en yıkıcı salgın hastalığı Justinian vebası diyorsunuz. Evet, ondan sonra da orta çağda olan 14. yüzyılda olan kara veba, kara ölüm adı verilen hastalık. Vebaların adı var. Evet, evet. Yani o kadar müthiş bir hastalık ki, o kadar müthiş bir salgın ki bu da Avrupa’nın üçte birini yok ediyor. Korkunç bir şey. Kara ölüm, kara veba denmesinin sebebi de vebaya yakalananların bir süre sonra cilt altı kanamaları nedeniyle vücutlarının kararması ve ölmeleri. Vebanın bir türü var. Septisemi vebası deniyor ona. Sabah yakalanan akşam ölüyor. Hiçbir şey yok, kurtuluş yok. Vücut morarıyor, kararıyor, ölüyor. Bir türü de bubonik veba dediğimiz hıyarcıklı veba olarak geçiyor bizim kaynaklarımızda. Onda da left damarlarının yoğunlaştığı boyunda, koltuk altlarında, kasıklarda kabarcıklar olduğu için o kabarcıklara istina eden bu isim veriliyor. Tabii insanların bu hastalık, bu veba ortaya çıktığı zaman onunla vebayla mücadele edecek hiçbir enstrümanları yok. Hiçbir şey yok. Şimdi hocam, bebanın tarihini vesaire konuşacağız ama ben şu ilkleri bir öğrenelim dedim ama
öyle şeyler söylüyorsunuz ki böyle tebessüm edecek halimiz de doğrusu. Maalesef öyle. Çok acı tecrübeler. Tabii biz bugün koronavirüsle uğraşırken zannediyoruz ki domuz gribi, kuş gribi derken en büyük salgınlar bunlar gibi algılıyoruz ama çok daha büyük afetler geçmişte yaşanmış. Şunu soracağım. Jüstinyen vebası ilk zuhur ettiğinde, ortaya çıktığında kaç bin insan ölüyor?
Jüstinyen vebasının tabii o dönemde bunların sayılarını kesin olarak biliyorsunuz tahmini olarak. Telaffuz edilen rakam da kaynaklar. Telaffuz edilen rakam çok fazla. Yani Jüstinyen vebasında İstanbul’da sadece 240 bin kişinin öldüğünü bugünkü bilim adamları o günkü anlatılara göre tahmin ediyorlar. Prokopius günde 10 bin kişinin öldüğünü söylüyor. İstanbul’da sadece ama bugünkü bilim insanları, istatistikçiler, tarihçiler baktığı zaman diyorlar ki anlatılanlardan bu olsa olsa 5 bin kişidir. 5 bin kişiyi de hesaplıyorlar. Sadece İstanbul’da 240 bin kişinin öldüğünü varsayıyorlar, tahmin ediyorlar. Tarihi bir kere daha hatırlayalım mı? Jüstinyen’in imparatorluğu zamanında 500’lü yıllarda, 540’lar falan olacak herhalde. Ve İstanbul’da 240 bin insan.
240 bin insan ölüler gömülemiyor. Hatta ölülerden kurtulmak için sandalara bırakılıp denize bırakılıyor. Çok korkunç bir dönem yaşanıyor İstanbul’da. Çok korkunç günler yaşanıyor. Peki, şeyde kara ölümde ne kadar insan? Kara ölüm Avrupa’nın üçte birini yok ediyor. Sayı tarafında diyor. 50 milyon civarında olduğu söyleniyor.
Avrupa’nın bütün şehrinin 50. Acaba dünyanın Avrupa’nın üfası o kadar var mı? 50 bin zannediyorum. Pardon. 50. Yok yok. 3’te biri olduğunu biliyorum da 50 milyon olacak herhalde. Çünkü zaten şehirlerde bile 37 bin, 40 bin, 50 bin, 60 bin kişi ölüyor. Daha sonraki şeylerde 100 bin kişinin öldüğü şehirler var. Daha sonraki veba salgılarında. Narsil ya da 87 bin kişinin öldüğü bu olay mı? Evet, Venedik’te 50 bin kişi ölüyor.
Hayır onlar daha sonra ortaya çıkıyor. 14. Yüzyıldan sonra ortaya çıkan salgınlar onlar. Floransa’da 120 bin kişiden 37 bin kişi kalıyor. Düşünün 90 bin kişi kadar insan ölüyor yani müthiş bir öldürücü çünkü hiçbir şey yok. Ve özellikle tabii bunların bugün hangi veba olduğunu çok net bilmiyoruz. Septisemi vebası oldu ise eğer çıkan salgın sabah hastalanan akşam ölüyor. Onunla isi de şey günü böyle iskambil kağıdının yıkılması gibi insanlar bu hastalıktan ölebiliyorlar. Dünyada salgın hastalık deyince akla gelen hastalıkların isimleri neler? Salgın kabul eden hastalıklar hangi gibi? En başta veba, kolera, ispanyol gribi, ispanyol nezdesi, influenza dediğimiz, sıtma, cüzdan,
çikçek, verem, salgın yapanlar bunlar fakat bunların arasında şöyle bir fark var bazı hastalıklar çok kısa sürede çok geniş kitleleri öldürebiliyor. Mesela veba gibi mesela ispanyol nezdesi, ispanyol gribi gibi bazı hastalıkların öldürücülüğü de daha uzun süre oluyor. Mesela sıtmaya yakalananlar, verem gibi hastalıklar daha uzun sürede ölümlere
neden oluyorlar bunlar daha çok toplumun yapısını etkiliyor ve ekonomiyi çok etkiliyor. Mesela sıtma hastalığı en çok ekonomiyi vuruyor ve toplumun gelişmesini engelliyor. Neden? Çünkü sıtmalılar uzun süre atıl bir vaziyette kalıyorlar. Hiçbir işe yaramıyorlar yani hem devlet onlara bakmak zorunda kalıyor bakım maliyeti var hem de hiçbir şekilde toplumsal hayata katılamıyorlar.
Yani bir şey de öyle, verem de öyle, tüberkiloz da öyle öldürücülüğü daha uzun olan bir hastalık, inci hastalık diyoruz hatta biz onu. Türkler yakılmıştır. Tabii türküler yakılmıştır. Dolayısıyla da onlar böyle salgın dendiği zaman yani toplumsal olarak yok oluşun hastalıkları değil, toplumsal olarak kitlesel ölümlere neden olan hastalıklar veba, cholera ve influenza, İspanyol gribi, İspanyol neziz. Beba, cholera. Evet cholera. Chicek nerede duruyor bu arada? Chicek de tabii, Chicek ilk zamanlarda çok ölümcül bir hastalık ama sonradan o kontrol altına alınıyor biliyorsunuz. Chicek de bütün uygarlıklarda çok eski bir hastalık, bütün uygarlıklarda Çin, Hindistan,
Türkistan, Asya, Avrupa her yerde çok yaygın bir hastalık. O da büyük yıkımlara sebep olan hastalıklardan gelir. Tabii çok büyük yıkımlara sebep oluyor. Cüzdan? Cüzdan çok bulaşıcı bir hastalık değil ama çok ürkütücü ve korkunç bir hastalık. Cüzdama yakalananların burunları düşüyor, parmakları düşüyor, vücutlarında çok görünüşü çok kötü yaralar açılıyor ve bu yaralardan da bir takım sıvılar akıyor, kötü kokulu sıvılar akılıyor.
Cüzdanlar çok korkuyorlar cüzdanından. Dolayısıyla cüzdan aslında kötü yaşam koşullarının bir hastalığı ama orta çağda bu anlaşılamadığı için idrak edilemediği için cüzdanlılardan çok korkuluyor ve cüzdanlılar Avrupa’da bir yere toplanıyor, etrafına su hendeyi açılıyor kimseyle irtibatları
diye ve orada dört direk üzerine serilmiş gelişi güzel işte kilim diyebileceğimiz, hasır diyebileceğimiz şeylerin altında barınıyorlar ama buna mukabil daha ilerleyen zamanlarda cüzdanlılardan, cüzdanlıların Avrupa’da bütün iddialar da var. Evet oluyor cüzdanlılar sürekli toplum dışına itilmeye çalışılıyor zaten onların
halk arasına girmesine hiç izin verilmiyor. Eğer böyle çok kötü durumda olmayan cüzdanlıların sadece halk arasına girmelerine izin veriliyor o da ellerinde çıngırak taşıma mecburiyetleri var. O çıngırakları çalarak biz cüzdanlıyız bizden uzak durun manasına çalıyorlar ve renkli mantoları var. Bir şey giysileri de çok renkli herkesten farklı giysiler giyiyorlar ki insanlardan
ayırt edilsinler diye böyle para dilenip işte merhamete gelenler onlara veriyorlar sonra yine yerlerine dönmek zorundalar hiçbir şekilde toplumun içinde yaşayamıyorlar. Avrupa toplumunda böyle Avrupa toplumunda böyle bize geldiğimiz zaman Osmanlı toplumu da veya Türk toplumunda evet Osmanlı toplumu insancıl bir yaklaşım gösteriyor. Cüzdanlılara cüzdan hanelerde şehirlerin dışında kurduğu cüzdan hanelerde onları
barındırıyor tedavisi tabi ki yok o zaman. En eski cüzdanhane Edirne’de Bursa’da var Kıbrıs’ta var İstanbul’da var biliyorsunuz miskinler tekkesi var. Karacaahmet Karacaahmet’te Yavuz Sultan Selim’in kurduğu 1517’de arkadaşlar şimdi ekrana fotoğraflar taşıdılar. Evet bugün sarının da bu konuda çalışmaları var. Evet. Süheyl Ünver’in çizimleri var.
Süheyl Ünver Hocamızın rahmetli çizimleri dolayısıyla Rehsan Ali Rıza Bey’in bu zannediyorum. Süheyl Hocanın ki daha renkli bir çizim olması lazım. Daha yeşil ağırlıklı. Hocanın Hocası Süheyl Hocanın hocası zaten rahmetli anılım. İkisini de rahmetli anılım. Nur içinde yatsınlar. Cüzdan miskinler tekkesinde onları barındırıyorlar.
Miskinler tekkesi denmesinin sebebi de şu. Cüzdan hastalığına yakalananlar çok hareketiyetlerini kaybediyorlar. Çok sakin yerinden kıpırdamayan oturduğu yerden kalkmayan insanlar oluyorlar. Onlara da sekeneden biliyorsunuz miskin deniyor. Yani kalkmayan hani sakin anlamında miskin hastalığı da bu yüzden deniyor. Cüzdama miskin hastalığı da deniyor. O yüzden de adı miskinler tekkesi. Ama orada çok hoş bir şey var. Onlara kim bakıyor peki? Kendilerine bakıyorlar. Cüzdama’lar kurdu Devlet. Miskinler dergahını kurdu. Kendilerine bakıyorlar. Evleniyorlar. Cüzdanlılarla evleniyorlar. Çocukları var orada arka bahçede sebze yetiştiriyorlar. Meyve yetiştiriyorlar. Birçok vakıflardan onlara yardımlar gidiyor. Ekmek gidiyor. Et gidiyor. Kurbanlar gidiyor. Ve önlerinde sadaka taşları var. Sadaka taşları da uzun mermer taşlar. Ortası oyuk.
Oradan gelen geçen gönlünden koparsa onun içine para koyuyor. Onların bir dedeleri var. Miskinler tekkesinin dedesi var. Orayı yöneten bir şeyhi var. Şeyh eğer para koyan birisi olduğu zaman hemen içeri sesleniyor. Amin, amin diye. Onlarda dua ediyorlar para koyanlara amin deyip. İşte birtakım güzel şeyler söyleyip dini sözler onlara.
Allah razı olsun kabilinden. Dualar ediyorlar. Bu şekilde orada bir hayat sürüyor. Ne muradın varsa kabul olsun en özellikle. Evet, tavuklarını yetiştiriyorlar. Yumurtalarını alıyorlar. Ve dışarıdan gelen yardıma. Bayağı bir yaşam alanı oluşturuyorlar. Evet, bayağı çok ciddi bir yaşam alanı oluşturuyorlar orada. Kimseyle de temas etmiyorlar. Çok ihtiyaçları olduğu zaman alışverişleri yapılıyor. Bazı ihtiyaç olursa. Yani aslında vakıtlar ve toplumun farklı kesimlerinin desteklediği, koruduğu rencide etmediği bir yapı var.
Kesinlikle öyle. Çınkırakla gezmek zorunda değiller toplum için. Hayır, hiçbir şekilde. Gayet bakılıyor. Hatta bu konu cüzdan literatüründe de yer alan bir konu. Osmanlı devletindeki bu insancıl yaklaşım onları belli bir yerde toplum dışında tutuyor.
Ama diğer taraftan bir de şu var, cüzdanlılar artık topluma karışamadıkları için, hiçbir haklarından yararlanamadıkları için Osmanlı kanun namelerine göre ölü kabul ediliyor. Ve bütün malı mirası varislerine pay ediliyor. Orada cüzdan hanede yaşıyor onlar artık. Bakımları? Evet, bakımlar orada yapılıyor. Ama artık onlar kanunen ölü farz ediliyor.
Hayatta? Evet, toplum hayatında içine yer almadıkları için. Bütün kanun namelerde var Osmanlı. Bir sorumluluk yüklenmemek için belki de aynı zamanda. Evet, yani onlara da bir sorumluluk yüklenmiyor. Malı mülkünden de akrabaları faydalansın diye. Ama onların bakımı ileri büzeyde yapılıyor. Tabii, tabii orada yapılıyor. Peki çiçek aşısı bizim hep çiçekten de Lady Montego da geliyor aklımıza. Evet, evet. Çiçek hastalığı.
Şimdi dar alanları kısaca konuşalım ama büyük salgınlara doğru dönelim istiyorum. Bunları kısaca hatırlayalım. Çiçek hastalığı, dediniz ki dünyanın hemen hemen her toplumda, her kültüründe olan ve bir takım tedbirlerin geliştirildiği bir hastalık. Nedir çiçek hastalığı? Çiçek hastalığı da insan vücudunda döküntüler yapan bir hastalık. Ve öldürücü bir hastalık. Aşısı bulunmadan önce yüzde yüz öldürücü bir hastalıktı. Bugünün modern toplumlarında mesela İngiltere’de, Londra’da tabii müthiş Londra’da çıkan çiçek salgınlarında binlerce insan ölüyor. On binlerce insan ölüyor. Zaten Lady Mary Montego’nun bu konuya ilgi duyması Londra’da yaşanan bu çiçek salgınlarından kral ailesinin bile, kral ailesi mensuplarının bile ölmüş olması.
O yüzden bunu kendisine bir misyon ediniyor ülkemi kurtarayım diye geliyor, görüyor burada biliyorsunuz İstanbul Sefiri’nin eşi kendisi. Fotoğrafı da vardır sanıyorum. Şimdi arkadaşlar Lady Montego’nun da bir resmini bizimle paylaşırlarsa. Osmanlı hayatına, özellikle de Osmanlı hanımlarının hayatına meraklı olduğu için böyle geziler yapıyor.
Edirne’ye gittiği zaman Edirne’de görüyor bu aşı uygulamasını Türk usulü çiçek aşısı olarak sonradan meşhur olacak olan aşıyı. Bu aşıda bakıyor ki baharda hanımlar birçok mahallelerden toplanmış hanımlar çoluklarıyla, çocuklarıyla bir eğlence bir mesire yerine gidiyorlar, orada eğleniyorlar. Bu arada da aşıcı kadınlar var. Bunlar biraz yaşını başını almış olgun hanımlar. Bu hanımlar da ellerindeki ceviz kabuğunun içinden bir şeyi çocukların kollarını çizerek oraya bulaştırıyor. Soruyor bu nedir diyor, diyorlar ki çiçeğe karşı biz bunu yapıyoruz. Ve anlaşılıyor ki çiçek çıkarmış çocukların, çıkar vücutlarındaki çiçek yaralarından alınan irinler bir kurutuluyor, ceviz kabuğunda kurutuluyor.
Sonra gül suyu ile hafif yumuşatılıyor ve çocukların çizilmiş kollarına bir kala bir vasıtayla sürülerek çocuklara bulaştırılıyor. Tabii bu süre içinde mesela bir sene beklemiş oluyor virülansı azalıyor hastalığa. Çiçekli yaradan irin alınıyor, gül suyu ile karıştırılıyor. Hayır alınıyor, kurutuluyor ertesi sene bu gül suyu ile karıştırılıp çocuklara çizik yapılıyor. Mayıs ayında değil mi? Evet genelde bahar aylarında bir yenilenme gibi düşünülüyor baharlar biliyorsunuz. Çocuklar bu şekilde aşılanıyor bir eğlence yapılıyor. Arkadaşlar şu anda ekranda sevgili seyirciler bu aşının bir tasvini de paylaşıyorlar. Evet bu jener esas çiçek aşısını bulan tabii bizim Türk usulü çiçek aşısı insandan insana çiçek aşısı. Bir sene bekleyince ne oluyor? Çiçek virüsünün virülansı azalıyor yani etkisi azalıyor, etkileme gücü azalıyor, hastalık yapma gücü azalıyor. Dolayısıyla onu bulaştırdığınız zaman çocuklarda hafif bir ateş oluyor, hafif bir hastalık. Ve bağışıklık kazanmış oluyorlar çiçek hastalığına karşı bir daha hastalanmıyorlar. Siz çiçek aşısı oldunuz mu? Tabii kolumda var. Şurada değil mi? Bizde çocukken hatta izi kalır onun böyle bir. Para gibi izi kalır. Kolumuzda duruyordur hala. Duruyor duruyor o bizim duruyor madalyamız o bizim. Ateş vesaire falan da yapıyordu tecrübe ettik. Şimdi yok çok şükür. Sonra Lady Mary Montague bunu görünce hemen ilgileniyor. Çünkü İngiltere’deki çok büyük ölümlere tanık olmuş biliyor bunları ve derhal kendi doktorunu önce çocuğunu aşılatıyor. İlk yabancı aşılanan kişi de Lady Mary Montague’nin oğlu Edward. Şu ve şeye gidiyor ondan sonra kendi çocuğunu aşılatıyor değil mi? Kendi çocuğunu aşılatıyor. Evet. O çocuğuyla olan resmini bir daha verebilirseniz ekran şu anda. Evet Lady Mary Montague’yı görüyoruz. O kadar emin ki kendi çocuğunda denemekte bir beis görmüyor. Hiç görmüyor ve bu aşıyı sefaret doktoruna da öğretiyor. Öğrenmesini istiyor bu aşının. İngiltere’ye mektuplar yazıyor oradaki arkadaşına. Böyle bir şey var ben ülkemin bundan faydalanmasını isterim insanlarımız ölmesinler diye. Fakat tabii aşıyı şüpheyle karşılıyorlar. Deneme yapacaklar ne yapsınlar. Sonunda bir karar çıkıyor diyorlar ki ölüme mahkum kişilere size bir ilaç yapacağız kolunuza. Zaten siz ölüme mahkumsunuz ölürseniz öleceksiniz ama sağ kalırsanız sizi özgür olarak topluma iade edeceğiz. Razı oluyorlar ölüme mahkum olan kişiler. Aşı yapılıyor hiçbir şey olmuyor kurtuluyorlar sağ salim. Ondan sonra başta kraliyet ailesi olmak üzere bütün İngiltere’de aşı yaygınlaşıyor. İngiltere’den bütün Avrupa’ya yayılıyor bütün dünyaya yayılıyor. Ve adı da hep literatürde Türk usulü çiçek aşısı olarak geçiyor. Fakat tabii bunun bir sakıncası var. Yeteri kadar bekletilemeyen bu püstül dediğimiz çiçek aşısından alınmış olan kabuklar bazen aktivitesini kaybetmemiş oluyor.
Bazen ölümler yaşanabiliyor yani gerçek çiçek hastalığı ortaya çıktığı için ölümler yaşanıyor. Ama hiçbir umudun olmadığı yaklaşık 100 yıla yakın bir sürede Türk usulü çiçek aşısı da insanlığın tek umudu olarak uygulanıyor. İnsanlar ondan şifa bulanlar çok fazla oluyor.
Sonra da Cennet çiçek aşısını yani Cennet inekten insana çiçek aşısını buluyor. Ondan sonra da çiçek aşısı uygulamalarla yeryüzünden siliniyor. Ve insan oğlunun dize getirdiği dünyadan yok ettiği tek hastalık çiçek hastalığı Coşkun Bey. Hocam sizin bu ifadeniz bana 3. Kültür Şuhu rahasında Alev Alattın’ın dünyanın iyiliği için Türkiye sloganını hatırlattı.
Dünyanın iyiliği için Türkiye çiçekte de bunu gerçekleştirmiş tabi. Frenki hastalığı var. Frenki de evet Frenki de bir hastalık galiba demin unuttum ben saymayı. Frenki de tabi önemli bir hastalık. Frenki öldürücü bir hastalık değil böyle büyük salgınlar yapıp insanları büyük ölçüde öldüren bir hastalık değil.
Fakat nesiller boyu nesilleri yozlaştıran bir hastalık yani irsi bir hastalık olduğu için çok tehlikeli bir hastalık. O da insan vücudunda yaralara yol açıyor. Frenki’nin Amerika’nın keşfinden sonra dönen Christoph Kolomb’un tayfalarıyla yayıldığı kabul ediliyor dünyaya.
Her ne kadar Avrupa’da var ise de bu hastalık az olarak görülüyor ise de onların gelmesiyle salgına dönüştü. 15. yüzyılda da 15. 16. yüzyılda da müthiş salgınlar yapan özellikle ordular da çok büyük salgınlar yapan bir hastalık. Hatta isminin konması bile bunun şeydir biraz seksüel yolla bulaşan bir hastalık olduğu için herkes bu hastalığı başkasına atmıştır.
Mesela işte Fransızlar Alman hastalığı der, Almanlar Fransız hastalığı der, birisi Polonya hastalığı der. Hastalığa bir isim konamamıştır bu yüzden kimse üstlenmek istemez hastalığı. Aslında bu Napoli kuşatmasında çıkan bir hastalık olduğu için Napoli hastalığı da denir. İtalyanlar da buna itiraz ederler. Frenki ismini kim veriyor?
Sonunda Frenki ismi ta çok eskilerden Frekastor’un yazdığı bir hikayeden alınıyor. Bu hikayede Sifilis adında bir çoban bu hastalığa böyle bir hastalığa yakalanıyor. Buna benzer bir hastalığa yakalanıyor. Oradan hastalığın adını Sifilis koyuyorlar. Ama biz Frenki demeye devam ediyoruz çünkü Frenki demek Frenk hastalığı demek biliyorsun. Frenklere ait demek Frenki.
Biz gene Osmanlılar Frenki kullanıyoruz. Frenkinin ilginç bir tedavisi var diye biliyorum. Evet Frenki tedavisi. Frenki’nin tek şeyi var. Civa buharıyla bu vücudu civa buharına tutmak ve civa buharının da bu yaraları biraz kontrol altına aldığına inanılıyor.
Civa buharı içinde bir fıçının içinde aşağıdan civa ile muamele ediliyor. O yükselen buhar baş hariç bütün vücuda temas ediyor. Fakat bu tedaviyi görebilmek için de… Arkadaşlara yansıtlar. Eğer Frenki’ye yakalanmışsanız zaten toplumdan dışlanıyorsunuz, damgalanıyorsunuz, ahlaksız damgası yiyorsunuz.
Çünkü demek ki gayrimeşru bir ilişkilere girmiş ve bu hastalığı almışsınız demek o. O zaman hastalığınız ortaya çıktıktan sonra sizi tedavi etmeden önce erkekleri bir güzel dövüyorlar adam akıllı. Ondan sonra… İyi dövüyorlar mı? Evet çok sıkı dövüldüğü yazıyor tarihlerde. Erkekler mi? Kadınlar asıl olmuyor mu? Erkekler bulaştırıyor kadınlara bunları. Bu adil mi? Bilmiyorum artık ona bir şey diyemeyeceğim. Bu şekilde sonra da şolmograya… Kadınlara bir dayak falan yok ama? Hayır kadınlara yok, erkeklere var. Onlara tedavi var, erkeklere dayak artı tedavi. Evet erkekler sebep olduğu için onlara öyle bir ceza var. Şimdi herhalde büyük salgınlara doğru geldik. Doğru mu? Veba var, kolera var, İspanyol kribi var. İnsanlık tarihinin en büyük.
En kötü hastalıkları, en ölümcül hastalıkları bunlar. Özellikle beba uzun asırlar süren hastalıkları. O zaman beba’dan başlayalım. Beba ilk defa ne zaman ortaya çıkıyor? Nasıl ortaya çıkıyor? Veba milattan önce iki yıllarda da bilinen bir hastalık. Filistin’de ilk defa görüldüğünü yazıyor tarihler. Ondan sonra da birçok ülkede görülen bir hastalık veba.
Dediğim gibi kayıtlar tabii ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor. Bir de şunu da söylememiz gerekiyor. Veba dediğimiz, bizim Osmanlıların tavun dediği hastalıklar aslında hepsinin veba olmadığını düşünüyor uzmanlar. Bunların bazılarının işte kızamık, kızıl ya da başka hastalıklar böyle o dönemde henüz teşhis edilemeyen hastalıklar da olabileceğini belirtiyorlar.
Ama çocuklarınızda vardı kızamık ama. Vardı evet. Tabi kızamık aşıları filan da olurduk biz. Gerçi galiba yine oluyor o aşılar. Evet. O yüzden bütün şeylere bütün böyle ölümcül salgın hastalıklara da veba ve tavun diyor Osmanlılar. Ama biz şeyi çok iyi biliyoruz. Yani Antonius vebasını milattan sonra 165-180’de çıkan, Justinian vebası bubonik bir veba yani hıyarcıklı bir veba.
14. yüzyıldaki kara ölüm, hıyarcıklı bir veba. Onları çok iyi biliyoruz. Ve bu kara ölüm nedeniyle de çok fazla insanın öldüğünü söylemiştik az önce. Tabi bundan sonra Avrupa’da sürekli veba salgınları çıkıyor. 1570’de Moskova’da çıkıyor. 200 bin kişinin öldüğünü kaydediyor kaynaklar. 1665’te Napoli’de 300 bin kişinin öldüğünü kaydediyor.
Napoli o zamanlar tabi bir şehir devleti yani bugünkü Napoli’yi düşünmememiz gerekiyor. Şehir olarak, o zaman şehir devletleri var ya biliyorsunuz. 1679’ü Viyana’da 76 bin kişi, 1661’de Pırak’da yine binlerce kişi, 83 bin kişinin öldüğünü kaydediyor bize kaynaklar. Tabi insanlar çok aciz kaldıkları için vebanın sebebi bilinemiyor.
Bilimin gelişmediği dönemlerde daha daha eski dönemlerde de bunun insanların işlemiş olduğu günahların bir karşılığı olarak çok tanrılı inançlarda, tanrıların çok olduğu sistemlerde tanrıların gönderdiği bir ceza olarak algılıyor insanlar bunu. İnsanların kötü bir şeyler yaptıkları, bir günahlar işledikleri buna karşı da tanrıların bunları gönderdiği bu hastalıkları gönderdiği düşünülüyor. Çok tanrılı inançlarda mı?
Çok tanrılı inançlarda böyle. Tek tanrılı dinler ortaya çıktıktan sonra da, tevhid dinlerinde de var. Aynı şey, orada da konan kurallara aykırı gelen, dini geleneklere uymayan, Allah’ın emrettiği, kitaplarında emrettiği konuları aykırı davranan kişiler olduğunu ve bu nedenle de Allah’ın bir ceza olarak bunu gönderdiğini, bütün dinler buna inanıyor.
Musevilik, Hristiyanlık, İslamiyet hepsi inanıyor. Hatta İslamiyet’te şöyle bir inanış var, deniyor ki bu Allah’ın gönderdiği bir ceza, o yüzden de buna karşı tedbir almak, Allah’a karşı gelmektir. Bu hastalıktan vebadan özellikle ölenlere şehit deniyor. Hocam burada bir ayrım yapmakta sanıyorum fayda var. Hani bu İslam’ın bir hükmü değil, Müslüman olan bazı insanların inancı diyelim isterseniz. Yoksa Peygamber Efendimiz’in hadislerinde ve meşhur hakihlerin meyanlarında, Osmanlı gülmelarda bulaşıcı hastalıkların, ölümce asırın bulunuyor da kaçınmak, girmemek ve tedavi yöntemleri tavsiye ediliyor. Bu bir yorum tabii yani o dönem ulemasının.
Asırlarda belki dinin ruhunu tam kavrayamamış insanların kendilerine mahsul. O dönemde yapılan bir yorum. Tepekkül anlayışları. Sadrazam Ayas Paşa’nın mezar taşında şehiden vefat ettiği, vebadan şehiden vefat ettiği yazılı. Yani birtakım şeyler bu şekilde geçmiş. Belki iki şey birbirine ayrılmak adına, bu bazı hastalıklardan ölümün mükafatı Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye ediliyor ama ondan korunmakla ondan ölmek arasındaki bir ayrım var. Yani bulaşıcı hastalığı hadi kabul edelim de girelim ölelim anlayışı değil, ondan kaçınmak. Ama bütün tedbirleri aldıktan sonra vefat etmenin de bir mükafatı olarak bazı tavsiyeler hadis-i şeriflerde yer alıyor diye biliyorum. Şüphesiz siz benden daha iyi biliyorsunuz. Belki bunu İslami ilimlerle uğraşan insanlarla ayrıca konuşmakta daha şüphesiz daha iyi bilirler. Fayda var. Korunma yöntemi var vebadan. Bir karantina bir de maske. İnsanlığın en eski korunma yöntemi galiba. Bunlar hakkında bize kısırabilirli olabilir mi? Karantina ilk olarak karantina ortaya çıkıyor. Karantinayı İtalya’da kuruyorlar.
İlk defa İtalya’da kuruluyor. Çünkü bulaşıcı hastalık çıktığı zaman henüz bir bilimsel olarak bulaşma fikri yok. Fakat insanlar deneme yanılma metoduyla şunu fark ediyorlar ki hasta insanlarla yakınlaştıkları zaman hastalanıyor insanlar. Bunu fark ediyorlar. O zaman ne yapmak lazım? Bu hasta insanlardan uzak durmak lazım.
Çünkü bu hastalık geldiği zaman ülkede bütün hayat duruyor. Ticari hayat duruyor. Tarlalar ekilip biçilemiyor. Ticaret yapılamıyor. Her şey kapalı. Dükkanlar kapalı. Her şey kapalı. Sadece ölüm hüküm sürüyor şehirlerde. İnsanlar hastalanıyor. Ölüler gömülüyor. Yapacak hiçbir şey yok. Onun için diyorlar ki, bunu ilk önce İtalyanlar fark ediyor.
Biz diyorlar, hastalık çıkan, hastalık olan yerlerden gelen tüccarları, gelenleri ülkemize sokmayalım. Kırk gün bunları bekletelim. Kırk gün içinde hasta olan hastalansın. Ölen ölsün. Hasta olmayanları da alalım. Karantina sözcüğü de İtalyanca kırk demek zaten oradan geliyor. Ve böylece ilk karantin uygulaması başlıyor. Bu kara veba zamanında başlıyor. Kara veban hüküm sürdü. Orta çağda başlıyor. Ondan sonra bütün ülkeler bunu benimsiyorlar ve bir karantina sistemi kuruluyor bütün dünyada. Karantina sistemi kuruluyor. Ve herkes deniz yollarıyla özellikle yapılan ticaretlerde, deniz yollarından gelen gemiler, bütün araçlar çıktıkları yerden, temiz bir limandan çıktığına dair bir belge almak zorunda.
Patenta deniyor buna. O belgesini gittiği limanda, ilgililer limana yanaşırken duruyor. İlgililer sandalla geliyorlar, patentasına bakıyorlar. Temiz ise eğer limana mallarını indirmesine ya da yolcularına çıkarmasına izin veriyorlar ancak o zaman. Böyle bir sistem kuruluyor. Sonra kara yollarına da genişletiliyor bu. Kara yollarında da karantina haneler, karantina evleri kuruluyor. Sahillerde ve kara yollarında belli giriş yollarında. Böylece hastalık bir yayılması düzen altına alınmış oluyor karantinayla. Tabii diğer taraftan insanların bireysel korunmaları da doktorlar, o dönemin hekimleri, sağlıkçıları başlatıyor bunu. Vebanın kötü havadan ileri geldiği düşünülüyor. Hava bozuluyor ve bu bozulan havayı biz teneffüs ettiğimiz zaman içimize çekiyoruz. Bu da bizi hasta ediyor mantığı var. Onun için de veba salgınları olduğu zaman ne yapmamız lazım? Bizim bu havayı içimize çekmememiz lazım ve nefes almadan yaşamak mümkün değil. O zaman özel maskeli giysiler yapıyorlar. Bir tanesi mesela kuş gagası şeklinde çok büyük böyle bir şey. O şeyi kaldırdığınız zaman onun içinde bir şey var, oyuntu var. O oyuntunun içine o dönemin düşüncesine göre havayı temizlediğine inanılan birtakım sıvılar konuyor. Birtakım bitkiler kaynatılmış bitkilerin sıvıları konuyor ve kapatılıyor.
Hava aldığı zaman nefes aldığı zaman o sıvıya temas edip geçtiği için alınan nefes korunduğuna inanıyorlar. Ayrıca da böyle kukulatalı vücutlarının her tarafının kapalı olduğu ellerinde eldivenler, ayaklarının giysilerle dolaşıyorlar hekimler. 1830’larda İstanbul’da da çok ilginç bir şey var. Onu geleceğim ama sevgili seyirciler şu anda ekranda gördüğünüz, biraz önce ve şimdi gördüğünüz insanlık tarihinin ilk maske ve bugün doktorları görüyoruz ya beyaz kıyafetler içerisinde, uzaylı kıyafetler içerisinde. İşte bu bahsettiğim gaga ağızlarının hizasındaki şey o böyle açılıp kapanan bir şey açılıp içine dezenfektanlar konuyor ve nefes alındığı zaman da temiz bir hava teneffüs ettiklerini düşünüyorlar. İnsanlığın ilk maskeleri ve ilk korunma kıyafetleri. Evet, evet, evet.
Gelelim kolerayı da konuşacağız ama bu arada isterseniz bebay konuşurken biraz önce temas ettiniz, Türklerin, Müslümanların, Osmanlıların salgın hastalıklarla imtihanına gelelim isterseniz. Evet, tabii İstanbul en çok kayıtları İstanbul hakkında kayıtlara sahibiz. Payitaht olduğu için İstanbul. Her şeyi tabii ki çok önemseniyor kayıtlara geçiyor. İstanbul biliyorsunuz bir kıtalar arası bir şehir, ticaret yollarının kesiştiği bir şehir. Herkesin görmek istediği dönemin en güzel şehirlerinden biri. O nedenle de insan trafiği çok fazla. Dolayısıyla da hem doğudan hem batıdan gelen insanlar var vebası nerede veba çıktıysa oradan gelen insanlar İstanbul’a da vebayı getiriyorlar. Ta Roma İmparatorluğu döneminden itibaren Bizans’ta da böyle, Osmanlı’da da böyle. Zaten Justinian bebası İstanbul’da. Zaten Justinian bebası İstanbul’da çıkıyor. Daha sonra Osmanlı devleti kurulduktan sonra, İstanbul fethedildikten sonra da İstanbul’da biz çok ciddi salgınlar çıktığını görüyoruz.
Bayağı yüzyıllar boyunca 1490’larda 1500’lerde 1600’lerde çok ciddi salgınlar çıkıyor. Tabii bütün dünya çaresiz. Biz de çaresiziz yani. Ölüm oranları nasıl? Ölüm oranlarını tabii 100 bin kişi deniyor, 200 bin kişi deniyor böyle şeylere ölüm oranına göre isim veriliyor.
Mesela vebayı azim, büyük veba, vebayı kattal gibi isimler veriliyor. Katleden veba. Evet, katleden, en büyük katleden veba yani en büyük ölümlere neden olan veba. O vebalarda hatta bunların bir tanesinde Silivri Kapı’dan 1 dakikada 29 cenazenin çıktığı kayıtlı. Nasıl? Bir dakikada 29 vebadan ölen kişinin Silivri Kapı’dan dışarıya çıkartıldığı konusunda kayıtlar var. O kadar korkunç ölümler oluyor. Tabii şey yapmadık biz bunları konuşurken. Bu salgın hastalıklardan ölenleri nerelere defin ediyorlar? Bu salgın hastalıklardan ölenleri çok net bilmiyoruz o dönemlerde nereye defin ettiklerini ama daha sonra bu salgın hastalıklardan ölümler biraz daha düzene girdikten sonra ölenleri özel mezar taşlarıyla gömülüyor. Normal kabristanı mı defin ediyorlar? Normal kabristanı kireç içinde gömülüyor. Kireç kuyularına gömülüyor. Yani mikrop dışarıya sızmasın topraktan diye. Ama bu yakın zamanlarda da ben çocuklarımla da hatırlıyorum böyle. Evet yani daha yakın zamanlarda da böyle ama o dönemde 1500’lerde 1600’lerde nasıl gömüldüklerine dair çok net bir şey bilmiyoruz. Peki İstanbul’da mesela 1778’de 100 bin kişinin vefat ettiği, yine 1812’de 100 bin kişinin vefat ettiği kayıtlar var mı? 1812 çok ilginç bir salgın İstanbul’da çıkan.
Şimdi bu salgınlarda şey dedik bir salgının bilimsel olarak nedeni bilinmediği için manevi güçlere bütün dinlerde sığınılıyor. Mesela bu çok büyük salgınlardan birisinde İstanbul’da hocalar, duahanlar toplanıyorlar.
Ellerinde Kuran-ı Kerimlerle bir kapıdan çıkıp bütün surların etrafını dolaşarak Kuran’ı hatmetip tekrar içeri giriyorlar. Yani bu şekilde şehrin korunmasını niyaz ediyorlar. Aynı şey farklı farklı biçimlerde bütün uluslarda var. Yani bu sadece Osmanlılar duadan merit umuyordu manasına değil. Bütün aynı dönemde yaşayan bütün devletlerde bütün topluluklarda var.
İkinci olarak da insanlar bundan sonra dönüyor diyor ki ne acaba günah işlendi de bu hastalık geldi. Yani manevi bir sebep de aranıyor. Manevi bir sebep de aranıyor yani insanlar bir kötülük yaptı bu bize geldi. Peki kim yaptı o kötülüğü? Kim yaptı? Orta çağdaki çıkan kara ölümde bunu insanlar çaresizlikten Yahudilere yorumluyorlar. Diyorlar ki Yahudiler içme suyu kuyularına zehir attılar ve bu insanlar hastalandı öldü. Ve bir şey başlıyor Fransa’da bir Yahudi katliamı başlıyor. Yakaladıkları yerde öldürüyorlar. Yahudiler hiçbir yerde barınamaz oluyor ve kitleler halinde Rusya’ya ve Polonya’ya kaçıyorlar. Oralara sığınıyorlar böyle bir şey yaşanıyor. Büyük ölüm olayları yaşanır mı Yahudiler? Tabii tabii 10 binlerce katledilen Yahudiler biliniyor. Tarih bunları yazıyor. Veba hastalığını müsebbibi olarak görülen 10 binlerce Yahudi Avrupa’da, Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da katlediliyor. Evet öldürülüyor. Vallahi bu Yahudiler siyonistleri anlamak da çok zor hocam. En rahat dönemlerinde Müslümanların hakimiyetleri altında yaşıyorlar. İşte siz de anlatıyorsunuz mesela bir salgının müsebbibi görüp nasıl katledildiğini.
İslam dünyasında böyle bir şey hiç maruz kalmıyorlar ama nedense en büyük zulmü de Filistin’de Müslümanlara yapıyorlar. Evet, çelişkilerle dolu biliyorsunuz tarih. Osmanlı’ya geldiğimiz zaman buna benzer bir hadise, bunun gibi olmasa da 1812 salgında yaşanıyor. 1812 salgında da çok büyük ölümler olduğu için insanlar düşünüyorlar. Bunlar bu salgın neden Allah bize bu salgını gönderdi?
Diyorlar ki evet, şey arttı, fuhuş arttı. İnsanlar yiyip içip efendim alemlere dalıyorlar. Onları ortadan kaldırmamız lazım bu salgının yok olması için diye. İstanbul’da da sirkeci ve civarındaymış bu mahiyetteki yerler. Bir gece sabaha karşı bütün ordu seferber ediliyor. Ansızın buraları basılıyor. Bütün işte bu şekilde icray faaliyet eden evler kapatılıyor. Buralarda vebadan ölmüş insanlar, kadınlar bulunuyor. Onlar defnediliyor. Yıkılıyor, hepsi yakılıp yıkılıyor. Osmanlı’da en son bu 1836’larda görülüyor veba. Ondan sonra karantina sisteminin kurulmasıyla 1836’lardan sonra da öyle ölümcül yap,
ölümcül kitlelerin ölümüne neden olan 5000 kişi, 10.000 kişi, 20.000 kişi vebalar yok. Tek tük bazen semtlerde görülüyor. Onlara da derhal müdahale ediliyor. Tebirhaneler ne için kuruluyor? O cholera için. Şimdi geldik cholera için. Evet. Şimdi cholerayı konuşmadan önce bir şey soracağım. Tarihi kaynaklara baktığımızda bu salgın hastalıkların kendiliğinden yayılmasının yanında aslında bir savaş aleti, aracı, bir toplu yok etme vasıtası olarak kullanıldığına dair görüşler de var. Mesela Amerika’nın keşfinde bunu çok bariz olarak görüyoruz. Çiçek. Amerika’ya çıkan Avrupalıların, Hollanda, İspanya ve benzeri toplulukların, askerlerin, orduların yerlileri sayısı çok yoğun. Onları yok etmek, toplu yok etmek için bulaşıcı hastalıkları aralarına yaydıkları, hatta hastalık insanlar onların aralarına saldıkları, hayvanlara bu mikrobu bulaştırıp onların aralarına saldıkları ve böylece 10, 20, 30, 40, 100 binlerce milyonlarca insanları… Aztek uygarlığının böyle yok olduğunu yazıyor tarihler. Yani çiçek hastalığı. Böyle tabii tarihte biraz çok o dönemler kayıtlar çok sahih tutulmadığı için çok net hüküm vermek çok zor.
Ama bunu söyleyenler var. Çiçek hastalığının… Ayrıca ciddi bir şekilde Amerika tarihinde bulaşıcı hastalıkların… Evet, tabii çiçek Amerika tarihini değiştiren bir şey. Çünkü Aztek uygarlığını ortadan kaldırıyor. Bir devleti tamamen yok ediyor. Ve dolayısıyla gelenlerin oraya yerleşmesini kolaylaştırıyor. Devletin kurulmasını kolaylaştırıyor. Yani yok olmuş bir devletin üzerine bir şey kurmak karşınızda. Hiçbir mücadele eden, size karşı koyan olmadan. Kolay bir şey tabii. Ne acı bir şey. Evet, ama bu insanların sık sık başvurduğu bir şey biliyorsunuz. Yani bir dönemde bizim gençliğimizde zarflarda birtakım tozların gönderildiği… Bu tozların içinde efendim birtakım bulaşıcı hastalıkların… Özellikle şarbon gibi bulaşıcı hastalıkların olduğu yazılır çizilirdi. Birtakım vakalar olurdu. Hatırlarsınız siz herhalde bunları. Bazı hastalıkların biyolojik silah olarak kullanıldığı… Tabii biyolojik silah olarak evet kullanıldığı maalesef var. Maalesef var. İnsanlık çok hassas bu konuda ama yapmadan da duramayanlar var. Kolera’ya gelelim hocam. Süremizin de çok azaldı. Kolera’da bir 19. yüzyıl hastalığı Kolera. Daha sonraları ortaya çıkan bir hastalık. Hindistan’da var olduğu bilinen ama 1817’den sonra… Önce Hindistan’a Asya’ya yayılan ilk olarak bir hastalık. Sonra da oradan 1831 yıllarında Avrupa’ya gelen… Osmanlı İmparatorluğu’nda gelen ve bütün dünyaya yayılan bir hastalık. Böyle bütün dünyaya yayılan, kıtalara yayılan hastalıklara biz pandemi diyoruz. Bütün insanlığı etkileyen hastalıklar. Kolera böyle 6 büyük pandemi yapıyor.
1900 şeylere 1800’lü yıllardan, 1817’den, 1831’den… Yaklaşık olarak 1900’lere kadar çok büyük pandemiler yapıyor bütün dünyada. Ve o da binlerce, on binlerce, yüz binlerce insanı öldürüyor. Etkene bilinemiyor Kolera’nın. Neden olduğu anlaşılamıyor. Anlaşılamadığı için de tabii ki mücadele edilemiyor.
Kolera’nın yayılmasında savaşların, buharlı gemilerin bulunmasının, buharlı gemilerin bulunmasının, trenin yaygınlaştırılmasının, sanayi devriminin, yani insanların toplu olarak bir yerde fabrikalarda çalışmaya başlaması, tren insanların, tren ve buharlı gemilerin icadıyla insanların artık mesafelerin kısalması, bir yerden bir yere çok kolay gidebilmeleri, özellikle buharlı gemilerin deniz aşırı ülkelere, hiç gidilemeyen eskiden ülkelere gitmeyi mümkün hale getirmesi, hastalığın yayılmasına neden oluyor? Neden? Çünkü bir yerde bir hastalık çıktığı için insanlar hemen oradan kaçmak istiyorlar.
Kaçmanın da kolay yolları var. Tirene biniyor, bilmem hangi şehirdeki akrabasına gidiyor veya vapura biniyor, bilmem hangi ülkedeki ülkeye kaçıyor, kaçtığı zaman bütün bu hastalıkları götürüyor. Fabrikalaşma sanayi devriminden sonra başladığı zaman insanlar fabrikalarda çalışıp para kazanmak için köylerini, şehirlerini terk edip büyük şehirlere geliyorlar. O dönemde tabii hiçbir şekilde işçilerin çalışma standartları oluşturulmadığı için işçiler neredeyse 24 saat çalıştırılıyor. Küçük şeylerde, İngiltere’de özellikle böyle, nasıl derler, yatakhanelerde, üst üste üst üste yerlerde, sağlık koşullarından son derece uzak, uzak, hijyenik koşulları olmayan mekanlarda yatıyorlar, kalkıyorlar. Temizlikler tabii ki temizlikten mahrumlar. Bunun yanında da yeteri kadar da beslenmiyorlar. Sürekli kötü koşullarda, havasız ortamlarda çalıştıkları için kolera bunların arasında çıkıyor ve yayılıyor. Koleranın sebep olduğu ölüm sayıları ile ilgili ne söyleyebiliriz? Onlar da çok fazla, ölüm sayıları çok fazla. Kaç bir sayıları bilir misin? 100 bin mesela Hamburg’da çıkan kolerada, 100 bin Londra’da çıkan kolerada öyle, bizde büyük kolera adı altında, 1865 yılında çıkan, Mısır’dan gelen bir kolera var. Haziran’dan Eylül’e kadar 30 bin, 60 bin kişinin öldüğü söyleniyor. Bir üç dört ay içinde. 60 bin? Evet, 30 ile 60 arasında. İstanbul’da mı? İstanbul’da, İstanbul’da.
30 ile 60 arasında muhtelif şeyler var, tahminler var, söylenen şeyler var. Çok fazla insanı öldürüyor. Bir midebarsak hastalığı, koleralıların salyaları, gayitaları ya da kirli sulardaki kolera mikroplarını içmekle bu midebarsaklarda yerleşiyor ve derhal bir sürgüne neden oluyor. Çarık çıkartmaz diyoruz biz bu hastalığa, bu hastalığa çarık çıkartmaz diyor. Niye?
Çünkü çarığını çıkartmadan tuvalete gidiyorsunuz. Tuvaletten gelip sürekli bir aşağıdan ve yukarıdan çıkarma durumu var, sürekli ve vücutusu kaybediyor. Vücutusu kaybettiği için de kısa zamanda ölüyor insanlar. Bu vebadan koruyucu yöntem olarak Osmanlıların, Fatih Sultan Mehmet’in ve Osmanlıların yöntemleri vardı.
Şöyle Limni toprağı diye bir şey var, Tini Mahdum deniyor buna yani mühürlenmiş kil deniyor. Bu Limni adasından çıkan çok özel bir toprak, dünyanın başka hiçbir tarafında yok. Bu toprağın çok kıymetli bir toprak çıktıktan sonra Osmanlı mühürüyle mühürleniyor ve İstanbul’a geliyor, satışı yapılan bir toprak. Bu toprağın zehirlerle etkileşim halinde olduğu düşünülüyor. İçine bu topraktan yapılmış bir bardağı zehirli bir madde koyduğunuz zaman toprak hemen etkileşime geçip bozuluyor. Bunlar özel mühürlenip saklanıyor mu? Evet, özel mühür. Bu toprak işte mühürleniyor ve ilaçlara katılıyor. Tini Mahdum mühürü. Evet, gördüğünüz mühürler. Bu mühürler vuruluyor ve bu sadece Osmanlı egemenliğinde olduğu için Limni adası Osmanlı İmparatorluğu’nun tek elinde olan bir şey. Herkes de bunu satın alıyor. İlaç yapımında çok kullanılıyor. Fatih’in yemeğine de bundan mı katılıyor? Evet, Fatih’in yemeğine vebaya karşı koruyucu olduğu düşünüldüğü için Fatih’in yemeğine de bir miktar bundan katılırmış. Hatta içtiği suyu da önce Tini Mahdum’dan yapılmış bir bardağa koydukları, kayıtlı bazı kaynaklarda. O bardakta birkaç dakika bekletilirmiş. Bardakta hiçbir değişme yoksa altın bir kupaya konur, öyle suyunu içermiş Fatih Sultan Mehmet. Zehirlenme, tabi biliyorsunuz bütün imparatorların, kralların, devlet adamlarının her zaman için böyle bir şeyleri var. Zehirlenme ihtimalleri vardır. Zaten Fatih’in ölüm sebepler arasında baş ekibini zehirlediydi. Daha sonra önemli bir yer tutuyor. Çok çok önemli bir yer tutuyor. Yani Roma imparatorluğuna, Roma tarihine baktığınız zaman hiçbir imparatorun eceliyle neredeyse ölmediğini, çok az imparatoruna öldüğünü görürsünüz. Zehir o dönemde çok revaçta olan bir şey. Rakipleri tahta çıkmak isteyenler zehirliyorlar, öldürüyorlar. Editörümüzün sorusuyla bitirelim. İstiyorum, bizi baştan beri çok dikkatli ilgiyle dinliyor. Bu konuyu da epey araştırdı, program hazırlık olsun diye.
Ve şöyle bir iddiası var. Diyor ki bu hastalıkların tarihine baktığımızda, ortaya çıkma ve yayılma haritasına baktığımızda şöyle bir durumla karşılaşıyoruz. Aslında büyük hastalıkların, salgın hastalıkların büyük çoğunluğu daha çok kıta Avrupa’sında ve farklı ülkelerde ortaya çıkıyor. Müslüman ülkelerden çıkıp yayılan hastalık ise onların mukayese edilemeyecek kadar az.
Bunun sebebi temizlik imandandır hadisinden de hareketle. Toplumsal temizlik olabilir Miriür. 1820’li yıllarda Avrupa’da verem tüberkülos çok yaygın. Buraya gelen Alman hocalar, bir grup Alman hoca geliyor. Bakıyorlar Türkiye’de çok vakkalar, Türkiye’de de verem vakkaları var fakat ölüm oranı çok az.
Almanya’da vereme yakalananların hep söylüyor. Türkiye’de yakalananlardan ölenler daha az. Bunun sebebini araştırıyorlar ve diyorlar ki biz bunun sebebini bulduk çünkü sokaklarda dolaşanlar sokaklara tükürdükleri zaman, sokakları mikrobu bulaştırıyor, verem mikrobu bulaştırıyor fakat Türkler mes giydikleri için sokaklarda dolaşıyorlar.
Eve girdiklerinde mesin dış kısmını, o lastik kısmını çıkarıp ayakkabılarıyla normal içeriye giriyorlar. Halbuki Avrupalılar Avrup ayakkabılarıyla içeri girdikleri için sokaklardaki mikrobu evlerine taşıyorlar diye bir şeyleri var. Bir yaklaşımları da olmuş araştırma yaptıkları zaman. Böyle tabi bunlar daha çok araştırılması gereken ilginç konular.
Hocam çok teşekkür ediyorum. Aslında biliyorsunuz tıp tarihiyle de biraz yakından ilgilenen birisi olarak programıda hazırlanırken… Sizin çok katkılarınız var tabii ki tıp tarihine, o TEREK’e defterlerini yayınladınız. Oralardan biz çok faydalanıyoruz. Projelerinizde hep tıp tarihine de yer verdiniz. Tıp tarihi camiası adına size teşekkür ederim.
Estağfurullah ben teşekkür ediyorum. Her şeye rağmen bu kadar ürkütücü ve yıkıcı bir tabloyla, sayılarla karşılaşacağım… Karşılaşmayı beklemiyordum doğrusu programa gelirken. Düne bakınca bugünkü duruma şükretmek ve bir an önce bunun defi için dua ve gayet etmek galiba en önemli şey. İnşallah, inşallah. Sevgili seyirciler, Türkiye’nin önde gelen tıp tarihçilerinden Nurhan Yıldırım’la dünya sağlık tarihinde yıkıcı sonuçlara sebep olan salgın hastalıkları konuştuk. Aslında Nurhan Hoca’nın önümde gördüğünüz gibi çok sayıda kitabı bulunuyor. Bunları tek tek size ifade etmek isterdim ama arkadaşlarımız sürenin bittiğini ifade ediyor.
Birkaç tanesini hızlıca söylemek istiyorum. Türkiye’de hemşehrilik tarihi, İstanbul’un sağlık tarihi, Hamidiye Etfal Hastanesi, Bezmalem Hastanesi ve vakıf üniversitesi, Bezmalem Valide Sultan.
Şunu özellikle göstermek istiyorum. İstanbul, Darül Azize müessesesi, Darül Azize gerçek tarihine bu eserle kavuşmuştur. Ve yine burada gördüğünüz diğer kitaplar, Nurhan Hoca’nın tıp tarihine önemli katkıları bugün de geldi, bizi temvir etti, aydınladı. Çok teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ederim davet ettiğiniz için.
Hepinize sıhhat ve afiyet dolu, huzurlu, uzun ömürler diliyorum efendim.
Hoşça kalın, kalın sağlıcak.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir