Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Cemalettin Şahin | 46. Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=-EOy8GXtJaY.
Müzik Merhaba sevgili seyirciler. Tarih Söyleşileri programından hepinize en işten en samimi,
en sıcak duygularla, gönül dolusu sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Allah yurdunuzdan, yuvanızdan etmesin, sıcak aşınızı, sıcak yuvanızın mahrumiyetini göstermesin. Tarih Söyleşilerinin misafiri Cemalettin Şahin. Hoş geldiniz Cemalettin Hoca. Hoş bulduk efendim. Sevgili seyirciler, Cemalettin Şahin Hoca ile göçü konuşacağız. Göçleri konuşacağız. Göçü oluşturan sebepleri, göçlerde yaşananları, göçlerin ve göçenlerin oluşturduğu iklimi, coğrafyayı, atmosferi konuşacağız.
Ula’sa göç deyince yakın tarihimizde neleri yaşadık, nasıl yaşadık ve ne nasıl şekillendi bunları ele alacağız. Tabii fonda da türkümüzden dinlediğiniz gibi göç deyince akla gelen kavramlardan
birisi gurbet, birisi acı, birisi hüzün. Ne diyor şair? Gurbet elde bir hal geldi başıma, ağlama gözlerim Mevla Kerim’dir. Derman ararken derde doğuş oldum, ağlama gözlerim Mevla Kerim.
Evet Cemalettin Hocam, göç deyince neyi anlıyorsunuz siz? Vallahi Çoşkun Bey, göç deyince arkada fonda da müzik girdi, hüzün akla geliyor. Yani göç hikayeleri aslında bir hüznün hikayesidir, ayrılıkların, acıların hikayesi.
İster ülke sınırları dışından yaşanan göçlerde olsun, ister ülkemiz içerisinde bizim iç göç diye tabir ettiğimiz göç türlerinde olsun. Göç bir hüzün ayrılık ve bütün hatıraların geride bırakıldığı, bazen bu hatıralara dönmenin mümkün olmadığı, büyük acıların yaşandığı hadiseler göçler. Tabi her ne kadar sözlükler, akademik yayınlar, göçleri böyle tanımlamasa da insanın doğduğu, yaşadığı bir coğrafyayı terk edip bir başka diyara gitmesine biz göç diyoruz. Dolayısıyla göçün insan üzerinde, toplumlar üzerinde, ülkeler ve devletler üzerinde çok büyük ve derin etkileri var.
Onun için göç gerçekten büyük acılar barındıran, insanları devletleri, milletleri sıkıntılara gark eden büyük bir nüfus hareketi. Siz iç göçtünüz mü? Ben… Ya da ailenizde yakın çevremde… Ailenizde yakın çevremde bizim burada bahsedeceğimiz göçler kapsamında iç göç diye tabir ettiğiniz pek de sizin üzerinde irtifak etmediğimiz bir konu ama
memleketten buraya göç ettik İstanbul’a göç ettik. Dehak edemiyoruz çünkü coğrafyaya bakışımızla ilgili bir konu. Yok, coğrafyaya bakışımızla anlaşırız da… Ya da tarihi, coğrafyadan kalan mirası yorumlayışla alakalı bir konu. Eyvallah, şimdilik öyle diyelim zaman içerisinde onu açıklarız. Sorunuza gelince ben de göç ettim. Nasıl göç ettim? Bu programda da ikinci bölümde belki ele alacağımız iç göçlerle göç ettim.
Ama benim göç etmemle aslında bu imparatorluktan devraldığımız bir miras ve Cumhuriyet’in değişik tarihlerinde ülke dışından buraya gelen göçlerden çok farklı bizimkisi tabi. Yani göç var, göç var, göç var diyorsun. Hocam o kadar çok var ki… Sizce tarihte tarihi şekillendiren en önemli göç hareketi hangisi? Bir kere bizim ilgili göç. Orta Asya’dan Türklerin göç etmesi, bence tarihi şekillendiren en önemli nüfus hareketlerinden göçlerden bir tanesi. Nasreddin Hoca’ya sormuşlar kıyametin nedir, ölümümdür demiş. Siz de öyle başladınız herhalde. Vallahi Nasreddin Hoca ne söylediyse doğru söylemiş. O kıyametle ilgili de kendi ölümünü büyük kıyamet, hanımın ölümü küçük kıyamet diye tanımlamış. Bence güzel tanımlamış.
Tabi biz kendi penceremizden dünyaya bakmalıyız diye benim burada söylemem gereken bir şey var. Çünkü bizi etkileyen, doğrudan bize dokunan, bizim devlet ve millet yapımlanmamızı etkileyen ve o göç sonucunda dünya hükümdarlığına bizi götüren bir hadisedir o Orta Asya’dan bizim gelişimiz. Tabi dünyada başka büyük göçler de var.
Mesela bugünün süper gücü olan Amerika aslında kıta Avrupası’ndan göçlerle büyük nüfus kitlelerine sahip olmuş ya da beyaz adamın orada hakimiyeti ele geçirmesi Avrupa’dan büyük göçlerle olmuş. Dolayısıyla dünya tarihi bu göçlerle ve göçlerin şekillendirici etkileriyle dolu. Ama biz kendimize baktığımızda Orta Asya’dan çıkıp ta Avrupa’ya kadar gelip Avrupa’da
Hunlar olarak devlet kurmak büyük bir hadise. Orta Asya dediğiniz Türkistan değil mi? Tabi ki Türkistan. Siz belki tarihçi olmanız hase bile daha güzel bir tanım koydunuz. Ve coğrafyacılarında bu isimleri kullanmasında bir mani yok hocam. Yok yok kullanıyoruz. Biz de kullanıyoruz. Türkistan diyoruz ama alışkanlıklar. İşte bazen Orta Asya demek de çocukluğumuzdan belki de fikir ve hayal dünyamızdan da gelen bir şey. Orta Asya. Milletin müfredatını zihnimize koyduğu şekiller veya şekillendirmeler. Neyse olabilir ama Türkistan demek daha bir güzel. Tabi bu günlerde Doğu Türkistan gündeminde. Türkistan’ı bile bölmüşler Doğu Türkistan, Batı Türkistan değil. Ama Türkistan coğrafyasından buraya gelişimiz büyük bir göç. Tabi hala da durmuş değiliz. Ülke içerisinde çok ciddi manada göç ediyoruz. Belki de bu bizim kaderimizde var. Bilemiyorum ben göç etmek.
Tabi göç deyince göçün pek çok şekilleri var ama genelde çok dramatik olaylar, hadiseler aklımıza geliyor. Ve yakın tarihimiz aslında bir göçler tarihi bir yönüyle. Doğru. Bu anlamda imparatorluk coğrafyasını göz önüne aldığınızda ve yakın tarihimiz ölçeğine değerlendirdiğinizde
ülkemizin demografik yapılmasına da tesir eden miras aldığımız göçler nelerdir? Cumhuriyet dönemine miras kalan göçler. Şimdi isterseniz şöyle bir şey yapalım. Cumhuriyet dönemi göçlerine geçmeden evvel kısa bir girizgah yapalım ki. İşte miras göçler dediğim o imparatorluğun son dönem göçleri mesela büyük göçler yaşamış. Doğru. Tabi şimdi biz bugün Türkiye Cumhuriyeti olarak büyük bir devletin, Devleti Aliye Osmaniye’nin mirası üzerinde duruyoruz ve onun devamını teşkil ediyoruz. Osmanlı büyük bir imparatorluk, büyük bir coğrafyaya hükmetmiş, çok geniş bir alanda kendisini kabul ettirmiş bir devlet. Zaman içerisinde imparatorluğun gerilemesi süreci var. Malum bu süreçle beraber de Osmanlı toprak kayıplarına maruz kalıyor. Bu toprak kayıplarıyla beraber elden çıkan alandan Müslüman ahali devletin diğer topraklarına doğru ya da iç kesimlerine doğru çekilmeye başlıyor. Mesela bizim ilk büyük toprak kayıplarımız Kırım’da olmuş.
Bizim Akkirman kalesini kaybedişimizle beraber Kırım’dan büyük miktarda göçler Anadolu’ya gelmiş, Balkanlara gelmiş. Öyle hazin ki Coşkun Bey Kırım’dan evini yerini yurdunu bırakıyorsun, Romanya’ya geliyorsun. Bir süre sonra Romanya’da Osmanlı’nın elinden çıkınca Bulgaristan’a geliyorsun. Bulgaristan’da elden çıkıyor, Anadolu’ya geliyorsun. O kadar büyük acıların, badirelerin ve insanın hafızasını silen hadiseler aslında bu göçler. Bir göç insanın hafızasını nasıl siler, niye siler? Şöyle bütün ile silmek değil de bütün birikimlerinizi bıraktığınızı düşünün.
Şimdi siz doğmuşsunuz, büyümüşsünüz, ev yapmışsınız, hatıralarınız var. O coğrafyadan sizi kopardıkları zaman birçok şeyi unutmak zorundasınız, unutuyorsunuz da. Bu manada hafıza silinmesi dedim. Yeni bir ülkeye, yeni bir coğrafyaya geliyorsunuz, yeni bir hayata başlıyorsunuz. Ve hep eskiyi ancak hatıralarla, büyüklerin anlattıklarıyla öğrenebiliyorsunuz. Hele bir kuşak, bir nesil geçtiği zaman da onlar sizin için çok kalıcı olmuyor. Bu manada bir hafıza kaybı dedim. Lakin bu anlamda millet olarak veya göç nesli olarak veya muhacir nesli veya ilişkisi olanlar olarak bu tarih ve süreci yeniden yorumlamak ve değerlendirmek gerekir. Kesinlikle. Unutmak çare değil. Kesinlikle. Bunu aslında Türkiye’de benim kanaatim 90’lı yılların ortalarından itibaren başlandı. Yani çok eskiden bizim Balkanlardan gelen muhacirlerimiz, soydaşlarımız ya da Kırım’dan gelenler o günkü dünya şartları sebebiyle ya da birtakım imkansızlıklar sebebiyle dedelerinin geçmiş nesillerin göç edip geldiği coğrafyayı pek fazla ziyaret etmiyorlardı.
Ama 90’lardan sonra değişen şartların da el verdiği imkanda bu dede toprakların eski toprakları arayış başladı. Bu önce Balkanlarda mesela çok oldu ve güzel de oldu. İnsanlar ailesinin geçmişini merak ediyor. Bir de bizim toplumda gelecekten daha çok geçmişe karşı bir merak vardır. Bu da belki zengin ve güçlü bir devletin mensubu olmaktan kaynaklanıyor. Onların izlerini aramaya insanlar gidiyorlar. İşte Makedonya’dan göç etmiş, Kırım’dan göç etmiş bir ailenin çocuğu yıllar sonra ikinci, üçüncü nesil olarak bu ata topraklarını ziyaret ediyorlar. Bunlar hem toplumsal hafızanın kazanılmasında hem ilişkilerin kurulmasında önemli süreçler gitmekte lazım, görmek lazım. O zaman şu göç coğrafyasını bir hafızamızda ve gözümüzde tazeleyelim. Biraz önce arkadaşlarımız Osmanlı Devleti Aliye Osmani’nin 19. yüzyıl haritasını ekrana vermiştiniz arkadaşlar.
Tekrar o harita evet, şu anda arkadaşlarımız da o haritayı ekrana getirdiler. O harita doğrultusunda yaşanan son yüzyılın büyük göççülerinin bölgelerini bir hatırlatır mısınız? Tabii, şimdi Kırım’dan başlayalım çünkü büyük ve kitlesel göççüler ilk olarak oraya uçuyorlar. Hiç büyük göç Kırım’dan mı oldu? Kırım’dan, küçük kaynağcı anlaşmasının imzalanmasından sonra büyük göççüler var.
Kırım bizim için çok önemli bir göç merkezi. Sonra Balkanlara doğru geldiğimizde, Balkanlardan aslında büyük ve kitlesel göççüler 1911-1912 Balkan savaşlarıyla gündeme geliyor. Birkaç yüzyılda fethettiğimiz büyük bir Balkan coğrafyasından bir iki sene gibi çok kısa bir sürede çekilmeyle karşı karşıya kalınca
Balkanlardan yani Yugoslavya’dan, Romanya’dan, Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan çok ciddi göççüler var. Bunlar tabii Osmanlı’nın son dönemlerine ait. Yaklaşık kaç milyon insan göçüyor? Mesela 1. Balkan savaşı yıllarında. Şu anda rakam vermek zor çünkü bir kısmı… Daha ameliyye olarak. Mesela Kırım’dan gelenler için ve Balkanlardan gelenler için milyonları bulan tahminler var. 5-6 milyon rakamları konuşuluyor.
O kadar olmasa da ona yakın rakamlar olabilir ama rakam tespit etmek… Ben yaklaşık olarak söylüyorum. Şöyle söyleyelim mesela 1935’te Türkiye nüfusunun %6’sı Türkiye dışında doğmuş. Bu ne demek biliyor musunuz? 1935’te yaşayan insanların %6’sı göç ederek Türkiye’ye gelmiş demek.
Bunu siz 1900’ün başlarına götürürseniz çok daha yüksek rakamlar elde edersiniz. Bir de gelemeyenler var, öldürülenler var, yolda kalanlar var. Ölenler var, katledilenler var. Soykarım söz konusu bu göç çerçevesinde. Hiç onu konuşmuyoruz. Kesinlikle. Şimdi Batı ya da Egemen güçler bunu yaparken aslında belli bir plan dahilinde yapıyorlar. Onu yeri geldiğinde de anlatırız. Şu isterseniz göç coğrafyasını şey yapalım. Balkan göçleri var Osmanlının son dönemlerinde. Tabi bir de 1864’te Kafkaslardan büyük göçler var. Yani Şeyh Şamil’in oradaki mücadelesi sonunda. O günkü vatan belledikleri işte Müslüman bir coğrafyanın Müslümanların hamisi olarak gördükleri. Osmanlı’ya gelişler var Kafkaslardan büyük göçler var. Dolayısıyla bizim aslında göç coğrafyamız dediğimiz zaman Kuzey batımızda Kırım, Balkan ülkeleri ve Kuzey Doğu’nuzda yine Kafkas bölgesi. Bizim göç interlendimizin ana kaynakları. Tabi biraz daha bunu genişlettiğiniz zaman biraz önce sizin de buyurduğunuz gibi Türkistan’dan göçler var. Yakın zamana geldiğimizde de bizim Ortadoğu coğrafyasından göçlerimiz var. Bunları konuşacağız.
Ama birkaç cümleyle de olsa tabi sizin son dönem 19. yıl göçleri Kafkaslar, Balkanlar, Kırım göçleri doğrudan akademik çalışmalarınız olmadığı için akademik bir hassasiyetle ne olur ne olmaz Zülfikara mı dokunur acaba diye çok alana girmek istemiyorsunuz.
Ama birkaç cümleyle hiç olmazsa seyircilerimizin zihninde bir şekillenmesi için bu Balkan göçlerini tetikleyen ana sebep işgal ama işgalin yanında karşı karşıya kaldığımız insan hakları olarak detaylandırılabilecek mağduriyetler ve uygulamalar neler. Bir bunları hatırlatır mısınız?
Sizin de işaret ettiğiniz gibi ben bir coğrafyacı olarak tarihsel konulara ya da tarihçilerin alanına girmemeye akademik anlamda dikkat ettim ama. Suç mu? Hayır suç değil de bu bir nezakettir. Benim çalışma alanımın dışında bir alana akademik olarak girmemek böyle bir alışkanlık var. Ama şu var ben Türkiye’de nüfus çalışan Türkiye’de göç hareketlerini çalışan bir insan olarak tabii Türkiye’nin bugünkü göçlerini anlamak ya da cumhuriyet döneminde mübadeleyle olan 1950’lerde olan 89’da olan göçler anlamak için tarihe bakmak lazım. O zaman işte biz tarihe ihtiyaç duyuyoruz ve bunun tarihi arka planına baktığınızda hiç kuşkusuz. Bir kere göç edenler bunun altını çizmek lazım Osmanlı’ya göç eden insanların hemen hemen tamamen bir iki istisnası var bunları da açabiliriz Müslüman olanlar. Müslüman ahalinin eğer yaşadığı coğrafya gayrimüslim devletler tarafından işgal edildiği takdirde Müslüman ahali baskılara maruz kalıyor.
Yani orada ad değiştirmeden mal ve mülkünü el koymadan can güvenliğinden katliamdan bunlar hep plan dahilinde. İsim din değiştirme. Tabii bunlar hep bir plan dahilinde zaman içerisinde yavaş yavaş egemen güçler tarafından yapılınca ahali son çareyi anavatan olarak gördü ya da bir sığınacak yer olarak gördü.
Kendisine aidiyet duyduğu gerek Osmanlı gereksede Cumhuriyet Türkiye’sinde arıyor. Yani bu aslında bunu konuşmak lazım. Neden bu insanlar bize geliyor sorusunda biraz düşünmek lazım. Çünkü birçoklarının zannettiği gibi dışarıdan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet Türkiye’sine göç edenler sadece Türkler değil. Bunun altını tekrar çizmek isterim. Evet yani Türkiye’ye göç edip gelen insanların tamamı Türklerden oluşmuyor. Bunun dışında Türk olmayıp Müslüman olan ahali de Cumhuriyet Türkiye’sini anavatan belleyip Cumhuriyet Türkiye’sini ve Osmanlı’yı kendisinin hamisi olarak görüp buraya geliyorlar. Bu bence çok önemli bir sosyolojik hadise. Üzerinde durulması gereken bir şey. Buradan şu soru akla gelebilir. İnsanlar aidiyetlerini neye göre oluşturuyorlar? Dolayısıyla burada İslam kimliği önemli bir aidiyet ve hala bu göçlerin Osmanlı’ya ve Osmanlı sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ne olması bence aslında gene Müslümanlığın hamiliğini bizim yaptığımızın göstergesi diye görülüyor. Yaşadığımız hadise de bunun önemli bir göstergesi değil mi bu yaptığınız tanımlamana? Kesinlikle. Bununla izah edilebilir. Kesinlikle bu izah da, bu açıklamada bunun çok büyük bir payı var.
Bugün sokakta insanlarla konuşun ya da biz gündelik hayatımızda konuşuyoruz. Allah korusun bizim başımıza bir şey gelse bizim gidecek yerimiz yok deriz. Bak dikkat edin. Bu iki şeyden kaynaklanır bence. Bir bizdeki vatanın kutsallığı vatan duygusu bırakıp gitmemeyi gerektirir. İkincisi de biz hala Müslümanlığın temsilcisiyiz. Müslümanların temsilcisiyiz hamisiyiz. Biz babayız biz eviz biz devletiz.
Biz devlet babayız gidecek yerimiz onun için yok. Merkez oluşta izah edilebilir mi? Kesinlikle. Bakın İslamiyet’in kutsal mekanları Kabe’dir. Ama dikkat edin bugün başı sıkışan Müslüman topluluklar böyle kitlesel göçler bakımından Suudi Arabistan’a göç etmiyor. Dünyanın başka bir İslam ülkesine göç etmiyor. İmkan bulursa Türkiye’ye göç ediyor. Ve burada göç ederken de etnik kimliği Türk olmamasına rağmen göç ediyor. Bunu nasıl izah edeceksiniz? Bunu Müslümanlık aidiyetiyle İslam’ın hamisi olmak dışında nasıl izah edebilirsiniz? Ben temel nedenin burada olduğunu görüyorum. Türkiye’nin tavrı tabi ki. Tabi ki Türkiye’nin tavrı. Türkiye zaman zaman bu tavrında değişiklikler gösterse de ya da bir takım zayıflamalar görülse de tarih boyunca aslında bu hamili hep yapmış. Yani biz milli sınırlarımız dışındaki Türk ve Müslüman ahalinin topraklarımızın kabulünde herhangi bir sınır koymamışız. Herhangi bir bizim ekonomimize zarar verir, sosyal dokumuza zarar verir. Biz bu yükü nasıl taşırız taşımamayız diye düşünmemişiz. Hemen her ihtiyacı olana Türkiye Cumhuriyeti Devleti kapılarını açmış. Çünkü biliyor hamisiyiz biz. Bu işin hamisi biziz.
Ama Cumhuriyet döneminde Türkiye’ye Anadolu’ya yapılan dış göçleri bir hatırlayalım. Büyük dış göçler hangileri? Sonra da onları tek tek ele almaya çalışalım zamanı elveriyor. Şimdi Osmanlı’nın ardından malumunuz Cumhuriyet kurulur. Cumhuriyetin kuruluşunda Lozan anlaşmasının önemli bir yeri var.
Lozan’da bu göçle alakalı bir hadise var ki bu uluslararası bir anlaşmayla Yunanistan ve bizim aramızda iki devlet arasında yapılan bir mübadele anlaşması var. Yani mübalede dediğimiz şey devletlerin bu iki devletin karşılıklı nüfus değiş tokuşu. Mübadil ona müsaade ederseniz bu iş cümlenin sonunda geleyim.
Böyle anlaşması yapılır ve Türkiye’deki İstanbul’daki Rumlar ile Yunanistan’daki Batı Trakya’daki Türkler hariç olmak kaydıyla bu iki ülkedeki nüfus değiş tokuş yapılır. Ve biz buna mübadele diyoruz. Bizim Cumhuriyet’in ilk yıllarında karşılaştığımız ya da göğüslemek zorunda olduğumuz en büyük göç nüfus hareketi budur. Ne kadar sürüyor?
1924’te başlar. 24-27 diye çoğunlukla kaynaklarla geçer ama bu göçler o kadar sıkıntılı ki bunun ardı arkası kesilmez. Zaten Cumhuriyet tarihine baktığınız zaman bazı dönemlerde büyük kitlesel gruplar halinde gelinir ama onun dışında da küçük gelişler sürekli vardır.
Ne kadar göç alıyor Türkiye veya veriyor mübadele de Yunanistan ile değişilen nüfus sayısı ne kadar? Şimdi bizim 1921 ile 29’lu yıllar arasında yani yaklaşık 8-10 yıllık bir süreçte 480 bin civarında bir göç alışımız var. Yunanistan’da tabi tabi bu rakamı o günün Türkiye’sinde o günün şartlarında düşünmek lazım. Türkiye’nin nüfusu ne kadar o zaman?
1927’de 13 milyon 13.6 milyon. Bugün 80 milyonluk bir Türkiye ama o 500 bin rakamını o günün şartlarında düşünmek lazım. Çok büyük rakamlar. Bu konuyu anlatırken bu mübadil sözüne bir değinmek isterim. Göçmen ya da muhacir genel kavram biriyle konuştuğunuz zaman biz göçmeniz der ama bazıları da der ki biz mübadiliz der.
İşi bilenler, terminolojiyi hakim olanlar mübadilim diyenler doğrudan doğruya Yunanistan’dan bu Lozan’da yapılan anlaşma ile gelenlerdir. Ama muhacirim diyenler, göçmenim diyenler biraz önce saydığımız coğrafyadan gelmiş herhangi birisi olabilir. Bir de bunun karşılığında yerli halk için Anadolu’da bir tabir vardır onu da söyleyebiliriz.
Anadolu’nun özellikle Kuzeydoğu’sunda Marmara bölgesinde halkın bir kısmı kendisine manav der. Biz manavız der. Bunu bilmeyenler. Sakarya’da mesela çok kullanılır. Tabi Sakarya’da, Bilecik’te, Balıkesir’de birçok yerde Bolu’da, Gündelik Hayat’da da kullanılır biz manavız derler. Hatta İstanbul’un köylüleri bile yani yerli köylüleri bile mesela Şile’ye gittiğinizde biz manavız derler bilirler.
Hatta işte manav köyleri, göçmen köyleri diye halk arasında da ayrım böyle yapılır. Yani mübadille göçmen kavramlarına burada bir açıklık getirmiş. Manav yerli anlamında mı? Manav bizim Anadolu’nun yerli Türk ailesini, Türkmen ailesini ifade eden bir kavramdır. Mübadelede ama Türkiye’den Yunanistan’a iade edilen Yunanlılar da var. Onların nüfusu ne kadar?
Şimdi Türkiye’den Yunanistan’a bazı kaynaklar mübadeliyle ilgili 150 bin civarında bir göç olduğunu yazarlar ama bu rakamlar üzerinde çok fazla şey yoktur. Anlaşma ittifak yoktur. Yaklaşık itibari rakamlar olarak bakmakta fayda var. Ama çok ciddi göç miktarları bunlar. Tabi göçlerin ülkelerin, iktisadi hayatın etkisi çok fazla.
Burada sizin vatandaşınız olan Rumların yaptığı birtakım işler var. Ya da tersten bakalım olaya Yunanistan’dan mübadeliyle gelen ya da Bulgaristan’dan göç edip gelen insanların. Bu göççülerin sonuçlarını isterseniz biraz ileride birkaç baş altında inceleyelim. Ama şu göç tarihini bir kronolojik olarak bir ele alalım.
1921’de başlayan ama 23-27 yıllar arasında ana merkeze oluşturan mübadelesiz sistem var. Ama bunu normal muhacirat sisteminden, muhacirlikten de göçmenlikten ayırıyorsunuz. Hukuki bir anlaşma ile ve belli haklar karşılığında gelen insan grubu. Çok doğru ifade ettiniz. Muhacir genel bir isim. Göç edenlerin, göç eden herkese verilen bir isim.
Mübadiller de aslında muhacirdir ama onlar özel bir kanunla ve özel bir isimle mübadele ile geldikleri için onlara mübadil denir. Tabii takım hakların hukukla ve devlet karanlısıyla korunanlar mübadile. Doğru. Muhacirler ise baskı zulüm, tehcim yok. Yani bin birçok gayri insani muamileye maruz kaldığından dolayı. Örneğin Yugoslavi’den gelenler, Arnavutluk’tan gelenler, Romanya’dan gelenler, Bulgaristan’dan gelenler.
Ki bizim sorunuzun da cevabı olsun. Bu mübadileden sonra 1950’li yıllarda Balkanlardan çok büyük göçler alır Türkiye. İşte o sizin tam da dediğiniz baskıya zulme maruz kalarak zorunlu göçe tabi tutulan bizim muhacirlerimiz var. Neden oldu bu olay?
1950’lerin dünyasında böyle bir hadise neden cereyan etti? 1952’yi kastediyorum. Tabii evet 1952’yi kastediyorum. Şöyle bir siyasi tarihimize bakmak lazım. Hem göçün sebebini de izah edecek orada. Soğuk savaş dönemi ve dünyada iki kutlu bir sistem var. Batı dünyasında NATO denen bir örgüt var Kuzey Atlantik Asambülesi.
Doğu dünyasını temsil eden, işte Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin başını çektiği ve Varshova Paktı denilen bir demirperde ülkeleri var karşımızda o yıllar. Tabii Türkiye bu ikili dünyada, iki kutuplu dünyada NATO’dan tarafa kararını verip NATO’ya 1952’de üye olunca bunun bir nevi yaptırımı olarak Doğu dünyasından, Varshova Paktından, Sovyetlerin organizasyonuyla, baskısıyla demirperde ülkelerinde yaşayan yüz binlerce Müslüman Türk yurtlarından sürüldü. Nerelerden oldu bunlar? O gün ki adıyla Yugoslavia.
Bugün Yugoslavia yok tabi bu programı izleyenler özellikle belli bir yaşın altında olan genç nüfus Yugoslavia’yı bilmeyebilir ama bugünkü Makedonya, Kosova, Karadağ, Sırbistan, Bosna, Ersek bunların hepsinin bir arada olduğu bir devletten söz ediyoruz. Tito’nun Yugoslavia’yı. İşte o komünist dönemin Tito yönetimine o şekilde daha çok hafızalara da kalan bir ülkeden bahsediyoruz. Oradan Türkiye’ye büyük göçler var. Sonra bu dönem gene demirperde ülkesi olan Varshova Paktı üyesi olan Bulgaristan’dan Türkiye’ye 1950’li yıllarda çok büyük göçler var.
Rakanları bir hatırlatır mısınız sayıları? Hazırladınız bildiğim kadarıyla. Tabi bu arada arkadaşlar da şey yaparlarsa siz söyleyin bir haritamız olacak bizim taşlı tarlada göçmen evlerini gösteren bir haritamız olacak. Taşlı tarla derken? Taşlı tarla eski İstanbullular semte çok aşinadırlar bilirler. Taşlı tarlaya minibüsler kalkardı ama bugün unuttu.
Evet o günlerde Eyüp’e bağlı, Eyüp’ün kuzeybatısında coğrafyacı şehirle söylelim Rami Kışlası’nın kuzeyinde taşlı tarla diye bir semti var.
Ve hakikaten Eyüp’ün o yerleşim meskun alanının dışında adı da üzerinde zaten taşlı tarla 1955’li yıllarda şehir haritalarına baktığınızda orada taşlı tarla muhacir konutları diye geçer.
O 1952 NATO’ya girişimizden sonra Balkanlardan işte Bulgaristan’dan Yugoslavia’dan olan göçlerden bir kısım göçmenler, Bulgaristan göçmenler için burada toplu konut yapılır taşlı tarla semtinde. Ve taşlı tarlanın iskanı açılmasında da bu göçmen konutlarının çok önemli bir etkisi var. Oranın daha sonraki süreçte önce Göktepe Bucağı diye bir bucak nahiye kuruluyor. Daha sonra da 1963’te burası Gazi Osmanpaşa ilçesine dönüşüyor. Aslında Gazi Osmanpaşa ilçesinin ilk neşet edişi o 1952’den sonra Bulgaristan’dan gelen göçmenler için yapılan göçmen konutlarıyla olmuştur. O taşlı tarla olarak bahsettiğimiz semt biraz önce detayını verdik. Haritada da görme imkanımız olacak. Aslında bir göçmen iskanıyla bir yerin nasıl şenlendiğini nasıl mamur hale geldiğini ve ilerleyen süreçte de buranın yüz binlerce nüfusa ulaşıp bir ilçe merkezi olabilecek duruma gelişini bize gösteren çok güzel bir örnek. Bu arada da Osmanlı tarihçileri kullanır ya da Osmanlı’da bir terim vardır. Şenlendirmek, mamur etmek, bayındır hale getirmek, ümran etmek gibi isimler aslında bu göçlerle bağlantılı isimlerdir. Mesela şimdi hatırıma geldiği konuyu çok fazla da açmak istemem ama Ümraniye’de bir ilçemiz var bizim bugün. Yine onun da haritasını ben burada gösterebiliriz. 1917’lerde basılmış olan bir haritada Ümraniye’nin adı Yeniköy ve parantaj içinde Muhacir Köy diye geçer. Daha sonra biz onu Ümraniye diye çevirmişiz. Zaten bu ümran etmek, bayındır hale getirmekle göçmenlik, muhacirlik arasında bağlantı vardır terminoloji açısından. Zaten arkadaşlarımız şu anda ekrana sizin sözünü ettiğiniz 1917 Ümraniye. Doğru. Ya veya o dönemdeki adıyla ne? Yeniköy? Yeniköy ya da Muhacir Köy. Muhacir Köy. Haritada ben onu da işaretledim. Arkadaşlar zoom yaparlarsa görünür. Bu haritayı İngilizler hazırlamış. Enteresan bir şey. O dönemlerde dikkat edin. İstanbul’un işgal dönemleri. Yani bu haritanın ölçeyi 1 bölü 25 bindir. Yani sizin için, tarihçiler için biraz izah edelim. Çok detaylı haritalardır ve askeri literatürde bunlar gizlilik derecesinde haritalardır. 1917’de İngilizler İstanbul’la ilgili bu ölçekte harita yapıyor. Buna dikkat çekelim. O haritadan bulmuştum ben. Ümraniye’nin o dönemdeki adı Yeniköy, Muhacir Köy. Sizin bir sorunuz vardı bu 1950’lerde. Göç edenlerin sayısını sormuştum. Şimdi burada benim kayıtlarımda Bulgaristan’dan 1950 döneminde 155 bin insan geliyor Türkiye’ye. 155 bin kişiyi o Warsaw Pact’ı NATO tercihinde Bulgaristan sadece Bulgaristan zorunlu göçe tabi tutuyor. Bunlar kendi istekleriyle, arzularıyla gelmiyorlar. Yani Bulgaristan, Türkiye Cumhuriyeti ile arasındaki siyasi ilişkileri, ideolojik kutuplaşmayı hemen ilk yaptığı şey nedir? Bu göçleri oradaki Türkler üzerine baskı kurmak. Bu bir de bizim Cumhuriyet tarihinde bir sefer olan bir hadise değildir. Onları konuşacağız. Peki Yugoslavya’dan gelenler?
Yugoslavya’dan gelenler o dönemde 1950’li yıllarda gelenlerin 110 bin civarında olduğu kayıtlarda. Hatta bugün Makedonya’da kaldı tabi. O coğrafya gittiğinizde görüyorsunuz. Ben bir seyahatimde Üsküp’te, pardon, Ohrid’e insanlarla konuşurken,
çarşıda esnafla alışveriş yaparken hala Ohrid’e çok sayıda Türk esnaf var ve birisi şunu söylemişti. Eğer biz 1950’lerde o göçleri vermeseydik, 1955 döneminde o göçleri vermeseydik, bugün buradaki nüfusumuz çok daha fazlaydı ama bizi zorla yerimizden, yuvamızdan ettiler ifadesini de kullanmıştı. Buyurun.
Tabi Çin işgaliyle beraber Türkistan coğrafyası’dan yapılan göçler var. Onlar hangi yıllarda ve ne kadar bir insan göç ediyor? Aslında çok güzel değindiniz. Aynı dönemler. 1950’lerde bu NATO meselesiyle göçlerimiz olduğu gibi 1949’da biliyorsunuz Doğu Türkistan devleti var. Bağımsız Doğu Türkistan devleti var. Tabi Komünist Çin bu devleti işgal ediyor.
Yani kurulmuş olan bir devleti 1949’da işgal ediyorlar ve oradaki Doğu Türkistan Türklerinin bir kısmı Altayları Pamir Dağları’nı aşarak binlerce kilometre yol yürüyerek ve bu seyahat esnasında birçokları hayatını kaybederek önce Pakistan’a, dünyanın diğer ülkelerine ulaşıyorlar, sonra da Türkiye’ye geliyorlar ve o günün şartlarında
Doğu Türkistan’dan gelen insanlar oradaki Çin zulmünü Türkiye vasıtasıyla dünyaya duyurma imkanı buluyorlar. Bu takdir, bu şekilde gelen Doğu Türkistan’dan sayısı o tarih için 5000 civarında bir rakam ve bunlar mesela Türkiye’de Manisa Salihli’ye yerleşiyorlar. Salihli’ye gittiğiniz zaman Doğu Türkistanlıları görüyorsunuz. Yani Kayseri’de, Nide’de, Aksaray’da, Türkiye’nin değişik vilayetlerinde o dönem gelenler iskan edilmişler. Hatta bir kısmı da İstanbul’a iskan olur bunların. Zeytinburnu, mesela Doğu Türkistanlı hala bugün gittiğinizde bölgede görürsünüz. Zeytinburnu’nda iskan edildiklerini görürüz. Örnek mahallesinde, hatta Doğu Türkistan Camii de vardır orada. O bölgeye de iskan olanlar vardır. Şimdi arkadaşlarımız, göçtahane konuşacağız ama biraz önce ekrana Türkiye haritasını getirirler. Ben tekrar arkadaşlarımdan o haritayı getirmelerini rica edeceğim. Evet, haritayı tekrar getirirler Cemalettin Hocam. Şimdi buraya baktığınızda Türkiye coğrafyasında kaç ilde bu göçmen veya muhacir sayısı var? Ya kaç ilde muhacir var? Şimdi şöyle söyleyebiliriz. Tabi bu harita doğrudan doğruya göçlerle ilgili veri yok haritada ama Türkiye coğrafyasını gösteriyor. Bilayetler haritası. Türkiye haritası. Şuraya baktığımızda mesela yüzde kaçında muhacir vardır diyebiliriz. Şimdi Coşkun Bey, Türkiye bir göç memlekete, muhacir memlekete. Yani biz yakın zamana kadar 67 vilayettik biliyorsunuz. Evet, şimdi 81 vilayet olduk ve hatırladığım rakam 67 vilayet üzerinden size bir örnek vermek isterim. 67 vilayetimizin 60’ında göçmen var. Bakın tekrar ediyorum, bizim eski sisteme göre 67 vilayetin 60’ında göçmen var. Yani bizim sadece 7 vilayete, bu Cumhuriyet döneminde göç olmamış. O da şu sebepten insanlar yanlış anlamasın. Oralarda göç yok değil. Mesela bunlardan birisi Rize. Niye? Gökmeni iskan edeceğiniz bir toprak vermeniz lazım. Mesela Osmanlı’da iskanı muhacirin komisyonu vardı. O komisyonların görevleri neydi? İşte ilçede Kaymakam Bey’in başkanlığında oluşturuluyordu, İl de Vali Bey’in başkanlığında oluşturuluyordu.
Bunlar göçmenlere ekip biçebilecekleri kadar, ihtiyaçlarını kısmen karşılayacak kadar toprak bulup, oralara ev yaptırıp, oraya göçmen iskan ediyorlardı. Bu bizim mesela Rize, Adıyaman, Mardin, Siyirt, Bingöl, Bitlis ve Hakkari. Bu 67 vilayet içerisinde bu 7 vilayet hariç hepsine göçmen yerleştirilmiştir.
Onlarda hiç muhacir yok mudur diyebiliriz yoksa sistemli olarak yerleştirilen muhacir mi yoktur? Sistemli olarak yerleştirilen muhacir yoktur. Yoksa muhacir olmayan memlekette vilayeti yoktur. Muhacir olmayan vilayetimiz yoktur. Bakın orada bir harita var arkadaşlar gösterebilirlerse, 1942 tarihli bir harita. Batman ile Diyarbakır arasında Batman’ın kuzeybatısında muhacir köy diye, haritada bile muhacir köyü diye yazar.
Batman’ın kuzeybatısında Batman, Diyarbakır arasında Dicle nehrinin kuzeyinde muhacir köyü vardır. Arkadaşlar şimdi ekranı var, haritayı verdiler Cemalcim hocam. Evet doğru, biraz daha zoomlarlarsa bak Diyarbakır’ın doğusuna doğru geldiğimizde ben işaretlemiştim burada muhacir köy. Görünüyor zaten işaretin. Bu 1942 baskısıdır bu harita. Orada muhacir köy. Ben örnek olsun diye getirdim. Bunun gibi çok sayıda köylerimiz vardır. Aslında muhacir köyler yerleşim olmayan ama muhacirlerin yerleşip küşenlendirdiği yerler. Mamur bayındır hali getirdiği yerlerdir. Birçok köy öyle kurulur. Bir kısmı var olan bir köye mahalle olarak eklenir, kurulur. Ama sizin de buyurduğunuz gibi yerleşmenin olmadığı ama yerleşilecek, geçimini temin edecek kadar ziraat arazisinin bulunduğu mümkünse değil şart suyunun olduğu yerler tespit edilmeye gayret edilmiştir.
İmkanlar ölçüsünde. Bu şekilde çok sayıda köyler kurulmuştur. Anadolu’da dolaşırken ya da elinizde harita, harita üzerinden Anadolu’yu dolaşın.
Sonu iyiyle biten bakın Reşadiye, Hamidiye, Şükraniye, Fevziye, İskaniye, Hoşnudiye, Maşukiye, Tevfikye gibi sonu iyiyle biten köyler yüzde 99 muhacir köydür. Dolayısıyla özellikle bu muhacir köylerine isimler verirken hangi padişah, hangi sultan döneminde iskan edildilerse kimi zaman da onun adını alırlar. Mesela Türkiye’de Hamidiye adını taşıyan yerleşme yerleri köyler çoktur. Çünkü Sultan Abdülhamid zamanında.
Bunun yanında herhalde geldikleri bölgelerdeki isimleri Anadolu’da yaşatan topluluklar da vardır galiba. Sayıları isimli olarak çok fazla olmasa da var. Ama özellikle muhacir köylerine konulan isimlerden bir tanesi de Yeniköy’dür. Çok koyarlar. Çünkü daha önceden orada köy yoktur. Yenikurulmuştur. Dolayısıyla adına Yeniköy denilir. Bu da o isim termülolojisinde çok sıklıkla karşılaştırılıyor.
Cemalettin Hoca, siz bize bir gezerken bir perspektif ya da bir dert oluşturduğunuz, gittiğimiz her yerin ismine bakarken bu isimleri veya bu yaklaşımları dikkate alırsak bir çıkarımda bulunmak mümkün. Kesinlikle. Mesela Kadriye, Burhaniye, Sultaniye gibi isimler, sonu yeyle biten isimler hepsi göçmen yerleşmesidir.
Yani Anadolu coğrafyasını bilerek dolaşmak ya da Anadolu’daki köyler tarihi süreç içerisinde bir plan dahilinde olmadan gelişi güzel kurulur. Ama Anadolu’da bir köye gittiniz. Eğer köyde bir plan hissediyorsanız yani cadde sokak sisteminde, evlerin yerleşmesinde bir plan görüyorsanız bilin ki bunun iki temel sebebi vardır.
Birisi ya göçmen köyüdür ya da doğal hafete uğramıştır, kamulaştırılmıştır, yeniden devlet tarafından inşa edilmiştir. Dolayısıyla hemen anlarsınız göçmen köyü olduğunu. Çünkü belli bir plan vardır. O yapı da köyün planı da size bir takım ipuçları verir.
Tabii arkadaşlar biz konuşurken ekrana göç görüntülerini, dahşif görüntülerini de taşıyorlar. Çok da iyi yapıyorlar. Bizim yaşadığımız göçler de var, şahit olduğumuz göçler. Cemalettin Hoca aslında yaş da ortaya çıkacak biraz. Mesela Bulgaristan göçü, Bosna-Hersek göçü, Afganistan göçü gibi. Ben bunların bir kısmında gazetecilik yapıyordum. Biraz bu göçleri ve bundan oluşturduğu duygu selini. Yani o göçün yaşanmışlığına şahit olan bir insan olarak hem duygu ikliminde hem sebep sonuç ve Türkiye yansımaları noktasında 20. yüzyılın son çeyreğinde yaşadığımız göçlerin isim, süreç ve göçenlerin sayısını, muhacirlerin sayısını anı hatlarla bize hatırlatır mısınız?
Tabii ki. Bizim yaş itibariyle yaşadığımız gördüğümüz kitlesel göçlerin birincisi. Bu sizin bahsettiğiniz 1989’da Bulgaristan’dan Türkiye’ye olan göçlerdir.
Şimdi biraz önce 1950’lerde Bulgaristan’dan başlayan göçleri arz ederken Demirperde ülkelerinden bahsetmiştik. SSCB’nin etkisinden bahsetmiştik. Bu 1989’da Bulgaristan’dan olan göç de aynı hadisede. SSCB deyince, genç izleyiciler bu neresi falan diyorlar. Bari onu açıklayın da. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yani bugünkü Baltık Cumhuriyetlerinden, Türk Cumhuriyetlerine kadar olan çok geniş bir coğrafiyi ele alan ve Rusya’nın, Rusların EYM’i olduğu bir devlet.
Bugünkü Rusya Federasyonunun çok büyüklüğü hali. Dikkat edin 90’lı yıllarda SSCB çöktü ve 91 yılında bu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ndeki Türk devletleri bağımsızlığını ele aldı. Yani Doğu Bloku’nun çöküşü zamanında 89’da Bulgaristan’da iktidarda bulunan komünist partisi gene o günkü Sovyet İstihbarat Servislerinin organizasyonuyla oradaki Müslüman ahaliyi, Türk ahaliyi göçe zorladılar.
Gerekçe de neydi biliyor musunuz Coşkun Bey? Eğer Bulgaristan’daki Türk nüfus orada kalırsa, nüfus artışı da dikkate alındığında yakın bir gelecekte Bulgaristan’ın demografik yapısında Müslüman Türklerin önemli bir miktara ulaşacağı görüşünden hareketle yaptılar bunu.
Bu 1989 göçünde çok dramatik şeyler yaşadık. Benim de şahsımla ilgili bir şey paylaşmak isterim. Bununla ilgili Türkiye’nin değişik yerlerinde mitingler yapıldı.
Bu mitinglerden bir tanesi de Edirne’de yapıldı ve ben o gün Edirne’deydim. Edirne’de Kapıkule’de büyük izdiham olurken Bulgaristan’ın Türklere yaptığı baskıyı, isim değiştirmeyi Belene kampı denilen kampların olduğu bir dönemdi. İnsanların ne yaşadığını biz kendimiz gördük ve çok kısa bir sürede 238.000-240.000 civarında insan Bulgaristan’dan Türkiye’ye sürgün edildi. Hatta o tarihlerde benim İstanbul Fatih’te oturduğum apartmanın üst katına da bir Bulgaristan’dan Türk soydaşımız göçmen olarak gelmişti.
Yani çok büyük acılar vardır. Fotoğrafı arkadaşlar gösterirlerse Kapıkule’de tren istasyonunda Türkiye’ye ulaşan insanların Türkiye toprağını öptüğünü görürsünüz. Onun fotoğrafları sosyal medyada da çok dolaştı, çok paylaşıldı. Ben muhabirdim o zaman. Doğrudur. Çok ciddi bir dram yaşadı ve yakın zamanda yaşadık bunu.
1992’de Güya medeniyetin beşiği Avrupa’nın ortasında göbeğinde 20. yüzyılda bir Bosna Hersek’te Müslümanlara karşı uygulanan bir katliamı yaşadık. Ve 20.000’e yakın göçmen, 20-25.000 civarında göçmen gene Türkiye’ye geldi.
Ekranda şu anda benim gördüğüm Kapıkule Bulgaristan göçüyle ilgili bir fotoğraf var ama biz yaş itibariyle 89 Bulgaristan, 92 Bosna Hersek ve 1982 Afganistan ki bu göçleri yaşadık. Tabii aslında tarih tekerrü ediyor. Hiç yapık unutuyoruz değil mi? Tabii. Bugün de Suriye’den yaşanan göçleri görüyoruz.
Yani burada şunu söylemek lazım. Allah hiç kimseyi yerinden, yurdundan, vatanından, evinden, barkından rak etmesin. Ayrılmak zorunda bırakmasın. Çok sayıda Yunanistan, Kavala ve Selanik mübadeli var.
Tuzda’da mezarlara gittiğinizde mezar taşlarını okumanız bile size Türkiye’nin nasıl bir göç geçmişi olduğunu gösterir. Mezar taşlarında işte Selanik mübadillerinden, Kavala mübadillerinden diye Tuzda mezarlıklarında çok sayıda mezar taşı görürsün. Türkiye’nin değişik yerlerinde de vardır bu. Bizim göç tarihimiz, göç hafızamız oldukça zengin ama acılarla da dolu bir hatıra diyebiliriz bunlara. Tabii göçü bir takvim olarak okumak var. Bir kronoloji olarak okumak var. Yani takvim dediğim. Rakam olarak okumak var. 100 bin, 200 bin, 387 bin, 323 gibi.
Göçü bir yaşamak var, bir anlamak var. Ama galiba göçler tarihinin hem siyasi hem sosyal hem kültürel hem dini boyutlarını iyi irdelemeden
bugünkü Türkiye’nin demografik yapısını ve topografyasını kültürünü sosyal ve iksisade hayatında tam anlamak mümkün değil zannediyorum. Onu bir başka programda inşallah etlatlıca ele alırız. Çok teşekkür ediyorum Cemalettin Hoca. Aslında bir kısmını yaşadığımız ama çok çabuk unuttuğumuz bir olay göçler olayını bize hatırlatma imkanı verdiniz. Çok yönüyle konuşulması gereken bir olay. Biraz önce de ifade ettiğim gibi. İnşallah ilerleyen programlarda bunları konuşma imkanımız olur. Çünkü unutmayalım ki unutmakta felaket, hatırlamakta fayda vardır. Sevgili seyirciler, Cemalettin Şahin hocamızla Türkiye’nin dışarıdan arıldığı göçler tarihini ana hatlarıyla sizlerle paylaşmaya çalıştık.
Allah kimseyi yurdundan, yuvasından icbari bir sebeple etmesin diyor.
Sizlere yayın ekibimizin Cem Karaca’dan hazırlamış olduğu bir eserle başvuruşa uğraşalım.
Altyazı M.K. Altyazı M.K.
İlk Yorumu Siz Yapın