"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Zekeriya Kurşun | 45. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Zekeriya Kurşun | 45. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=Vnbt0exND2o.

Müzik Merhaba sevgili seyirciler Tarih Söylesi’leri programından hepinizi en içten en samimi
en sıcak duygularla sevgi ve saygıyla selamlıyoruz. Tarih Söylesi’lerin misafiri Zekeriya Kurşun Hocamız. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk. Sizinle Libya’yı ve bölgeyi konuşacağız. Müsaadenizle şu soruyla başlamak istiyorum. Biz Osmanlı coğrafyasını, tarihi coğrafyamızı incelerken konuşurken ağırlıklı olarak bak Osmanlı çekildi ve coğrafya ne hale geldi
diye hem bir sitem, hem bir kahır, hem bir hüzün, hem bir ağıt içerisinde değerlendirmeler yaparız. Bu soruyu biraz tersinden bu değerlendirmeyi tersinden sormak istiyorum. Osmanlı Devleti’nin Libya’dan çekilmek zorunda kalması Osmanlılara, bu millete coğrafyaya nasıl yansıdı, ne etkisi oldu? Çok önemli bir soru çünkü bunun arkasından da başka bir soru geliyor. Bu coğrafyayla ilgilendiğinizde de niçin ilgileniyorsunuz sorusu geliyor. Tabi olarak bu da aslında bizim uzun zamandır kendi içimize kapanarak, kendi Anadolu tarihi üzerinden, zihin dünyamızı oluşturarak geliştirdiğimiz bir olgudan
kaynaklanıyor. Kuşkusuz Türkiye’nin tarihi coğrafyasına baktığımız zaman Ortasya’ya ama en azından Selçuklulara ve Selçukluların valisi olan Osmanlılara gitmek gerekiyor. Dolayısıyla son Osmanlı coğrafyasının bütünü Türkiye’nin tarihi coğrafyasını temsil ediyor. Bu tarihi coğrafyada Türkler ve Türkiye
hem fiziksel olarak varlık göstermişler hem de netçe itibariyle dildaşları olan bir coğrafyanın misafiri olmuşlar hem de orada büyük yatırımlar yapmışlar, vakıflar kurmuşlar, siyasi yapıların oluşmasının halk yapılarını hazırlamışlar ve netice de tabii ki birinci dünya savaşıyla geri çekilmek zorunda olmuşlardır. Ama orada sizin sorunuzun içinde var olan daha belki… Libya’nın kaybı bize neye mal oldu? Evet esas o noktaya doğru gelecek olursak bir kere şu husus çok önemli. Sadece Libya’nın değil Osmanlı Devleti’nin büyük ölçüde tasfiye edilmesinin başladığı tarih, coğrafya Afrika coğrafyasıdır. Oraya sıra gelir mi orayı konuşabilir miyiz bilmiyorum ama ben doğrudan Libya’ya
bildiğiniz gibi 1912 UŞ anlaşmasıyla Osmanlı Devleti’nden İtalyanlara devredilmiştir. Devir sırasında da aslında yapılan, Lozan’da yapılan anlaşmada bahsettiğimiz 1912 anlaşmasında doğrudan doğraya bir devir yoktur. Bir Naib-ı Saltan’a adanacaktır. O Naib-ı Saltan’ın altındaki memurlar yine Osmanlılar tarafından adanacaktır ve bir noktada aslında askeri zafiyet ve kaybı
işte bir şekilde geçici bir şekilde telafi etmiş olacaktı Osmanlı Devleti. Ama asıl mesele şu 1912 yılından sonraki gelişmelerin tamamına baktığımız zaman yani Osmanlı Devleti’nin tasfiyesine giden bütün sürece baktığımız zaman bu kaybın ciddi bir etkisinin olduğunu görürüz. Tıpkı 19. yüzyılın tamamına Napolyon’un Mısır’ı işgal ettiği gibi. Çünkü bu bölge
elde kalan son Afrika’da kalan son Müslüman coğrafyası Osmanlı hakimiyetinin dışına çıktıktan sonra bir kere içeride siyaset yeniden çalkılanmaya başlamıştır. Meclisteki yapılan uzun tartışmalarda siyasetçiler birbirlerini suçlayacak ve meclis tatil edecektir kapatılacak yeni seçime gidilecektir. Yeni seçimden çıktıktan sonra yine ortada yeterli efendim
bir sonucun çıkmadığını düşünen mesela Halasker Zabıtan grubu ortaya çıkacaktır. Bu sefer Balkanlarda yeni çatışmaların ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Yani Osmanlı Devleti’nin aslında Balkanlardan çıkaran Balkanlardaki mağlubiyetine sebep olan hadise Osmanlı Devleti’nin Libya’dan çıkarılmış olmasıdır. Aynı şekilde Libya’nın işgaliyle birlikte yine Balkanlar için ve Balkanların uzantısı olan aslında Akdeniz’de
Türkiye coğrafyasının Anadolu coğrafyasının garantisi olan 12 adalar elden çıkmıştır. Dolayısıyla evet Libya’nın elden çıkmış olması Osmanlı Devleti’nin gerçekten tasviyel başlangıç süreci olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki bir tasviyel sürecidir. Akdeniz hakimiyetini İngiltere ile Fransa ile Almanya ile Rusya ile olan ilişkilerle nasıl yansımıştır?
Şimdi bir kere ortaya şu çıkmıştır. Yani 1878’den beri başlayan bir süreçtir bu Libya’nın kaybı. Yani 1878’de Berlin Anlaşması sırasında büyük ölçüde sözde Osmanlı Devleti’nin İngiltere tarafından Rusya karşısında müdafaa edilmesi amacıyla ya da
İstifanos Anlaşması’nın getirdiği o yıkıcı sonucların ortadan kaldırması amacıyla o kongre toplandığında aslında o kongrede şark meselesi de masaya yatırılmıştır. Şark meselesi dediğimiz mesele de aslında bu bahsettiğiniz devletlerin Osmanlı Devleti üzerindeki iddiaları nüfuz yahut da doğrudan doğruya toprak koparma arayışlarıdır. İşte o sürecin mütemmim midir bu? Tamamlayıcıdır aslında.
Yani 1878’deki masaya yatırılmış olan şark meselesinin tamamlayıcı unsuru Libya’nın elden çıkmasıdır. Çünkü Libya elden çıkar çıkmaz Osmanlı Devleti’nin yöneticileri büyük bir şaşkınlığa gireceklerdir ve sınırları yeniden düzenleme İngilizlerle özellikle Basra körfezindeki sınırları tasfiye etme yoluna gideceklerdir ki 1913’te ve 1914’te ve 1915’ten önce İngilizlerle yapılmış olan ve bugün büyük ölçüde aslında körfezde mevcut problemlerin de kaynağı olan ama bazı olumlu sonuçları dolu anlaşmaların yapılmasına sebep olmuştur. Trabliskarbon kaybedilmiş olması. Osmanlı idağlıcılıkları niye şaşırıyorlar? Çünkü İtalya kamuoyuna baktığımızda dünya kamuoyuna baktığımızda aslında ciddi anlamda
trabliskarbon işgali tartışılıyor hatta büyük Roma’nın kuruluşu ile Libya’nın işgali konusunda İtalya’da ciddi bir bağ kuruluyor. Bu tartışmaları izlemiyor mu Osmanlı? Elbette bunu istiyor aslında şöyle düşünmemiz lazım. Berlin Antlaşması’ndan sonra ortaya çıkan en önemli ilk sonuç Fransızlar Berlin’den aldıkları ışıkla Tunus’u işgal ediyorlar. Aslında İtalyanlar Tunus’u işgal etmek istiyorlardı. Eski Kartaca’nın merkezini işgal etmek istiyorlardı. Roma’nın bir süre bulunduğu yeri işgal etmek istiyorlardı ve aslında sömürge yarışında geç kaldığı için de kendi İtalyan aydınları sürekli büyük Roma’yı yeniden ihya etme fikrini pompalıyorlardı kamuoyuna ve İtalyan yönetimi de, İtalyan krallığı de büyük ölçüde burada bir şekilde şeyin karşısında bu kamuoyu bahsesinin karşısında kalmış ve arayış içerisindeydi. Hedeflerden bir tanesi ve ilk öncesi Tunus’tu ama Tunus Fransızlar tarafından işgal
edilince artık gözlerinde büyük ölçüde Libya’ya dikmişlerdir. Bunu fark etmişti Sultan II. Abdalmit ve dönemi yöneticileri. Bu yüzden Libya’da ciddi bir istikama giriştiler. Hatta Sultan Abdalmit zamanında sadece ordu istikamıyla yeterli kalınmadı. Aynı zamanda tıpkı Anadolu’da olduğu gibi orada da Hamidiye alayları kurulmak süretiyle bir toplumsal organizasyon da sağlandı. Olası bir işgal karşısında bir şekilde o Hamidiye alayları ile karşı verilecek bir yapı oluşturuldu. Bunun da kalınmadı. Yine II. Abdalmit döneminde kamuoyunu, oradaki kamuoyunu, özellikle İtalyanların propagandasını ya da işte Batılların propagandasını ortadan kaldıracak bir takım başka araçlara da başvuruldu. Çünkü İtalya hemen işgal edemeyeceğini biliyordu. Uluslararası sistem buna izin vermeyebilirdi. İktisadi faaliyetlere girişmişti bölgede ve o bölgede bir takım insan ve gruplar üzerinde etkiler oluşturmaya başlamıştı. Peki ne yaptı II. Abdalmit? II. Abdalmit İstanbul’da bugün Beşiktaş’ta yer alan Ertuğrul Tekke ya da Şazeli Tekke’sinde Şeyh Zafir Efendi’yi kullanmak suretiyle onun üzerinden ciddi bir kamuoyu veya kamu diplomasısı oluşturmaya başladı Libya üzerinde. Çünkü o Libya gökenli bir tarikat olarak İstanbul’a geldi ve İstanbul’da II. Abdalmit’in hemen sarayının yakınında Afrika’daki sivil politikayı ya da kamu diplomasısını takip etmek üzere sarayın hemen dibinde bir dergaha yerleştirildi. II. Abdalmit o maksatla biliyorsunuz Ertuğrul Camii kurmak ve hatta Şazeli dergahını
bir şekilde sürdürmek için bir vakıf kurmuştur. Orası şu anda II. Abdalmit vakfı olarak bilinmektedir. Burada Libya’dan ve diğer Afrika bölgelerinden gelen işte siyasetçi, din adamı, önder, kanaat önderleri gibi insanları konuk ediyor. Sultan adına Şeyh Zafir ve onlarla bir takım irtibat ile ilişkiler kuruyor ve bunlar geri döndüklerinde de yine devlete bağlı sürdürecek bir takım faaliyetleri sürdürme imkan tanıyordu. Yani aslında pek çok şey yapılmıştı. Ancak başka bir sorun oldu. Yemen’de bir takım olaylar çıktı 1910’dan sonra. Özellikle yine İtalyanların teşvik ettiği Asır bölgesindeki İdris’in isyanıyla bir takım güçler buradan hazır kıta çünkü eğitilmiş, cephede bulunan bu güçler o tarafa kaydırılmıştı. Yani en büyük belki yanlışlık hata buydu. Onlar o tarafa kaydırılınca ve aynı süre içerisinde dünya konjunktürü de İtalya’ya burayı işgal etme imkanı sununca Osmanlı devleti devlet ricalini İtalyanlar gafil avlamıştır.
İttihat ve terakki döneminin daha başlarında tabii yani terakki politikalarıyla oluşan bir sonuç bu yani bütün olarak itaat ve terakki politikalarını eğer ele alacaksak başka şey söylemiyor. Hayır, bu süreci ama bu süreçte elbette itaat terakki zamanında ve bu özellikle itaat ve terakkinin çok güvendiği ve ilk defa kendilerinin bir siyasetçisi devlet adamı olduklarını düşündükleri bir sadrazamın İbrahim Hakkı faşanın zamanında gerçekleşti
bu durum ama tabii geçmişe doğru gittiğimizde sadece İbrahim Hakkı faşayla bunu izah etmek mümkün değil ama İbrahim Hakkı faşanın bizzatihi kendisi açısından baktığımızda düştüğü durum çok ağır bir durumdu ve meclisin fes edilerek itaatçılar onun hayatını kurtarmışlardı bir noktada yani yüce divana gitmesini engellemişlerdir ama kendisi de tarihi yargısını verecektir ve şunu diyecektir geçmişte benim duruma düşen sadrazamların kellesi alınırdı yani bu konuda kendi düştüğü hatayı da kendisi itiraf etmiştir ama ifadelerinizden anladığım Libya tarihinde Sultan Abdülhamid’in yani birkaç Osmanlı sultanı çok önemli bir yeri var biraz sonra konuşacağız Sultan kanun Sultan Süleyman ve bir derde Sultan ikinci Abdülhamid’in politikaları belirleyici olduğu anlaşılıyor yani ikinci Abdülhamid dönemi aslında bütün Arap coğrafyasında belirleyici
bir dönemdir bugünkü bir çok altyapıya Arap coğrafyasının bir çok olumlu altyapısında ciddi damgası vardır ikinci Abdülhamid’in ikinci Abdülhamid bu anlamda o coğrafyayı sadece devlet mekanizması üzerinden değil aynı zamanda örgüt dediği sivil mekanizma üzerinden yani işte Şazeli dergahı üzerinden Kuzey Afrika üzerine Rıfai tarikatı üzerinden yani Ebu’l Huda Sayyad’ı üzerinden de Doğu Arap dünyası üzerinde bir takım organizasyonlara
gitmiştir. Ayrıca bu coğrafyada oluşmuş olan Emlakı-Hümayun dediğimiz numune çiftlikler veya işte parçah işletmeleriyle de oradan gelen gelirler de yine oralarda çeşitli yatırımlar yapmak süretiyle aslında devleti olan bağlılığı arttırmaya çalışmıştır ama bunun yanında sadece bu şekilde kalmamış devletin orada askeri varlığını ve gücünü imkanlar ölçesinde göstermeye çalışmıştır.
Zekeriye hocam biraz önce sözünüzün arasında geçti hatta kuvvetli bir vurgu yaptınız ama malumunuz biz çok İstanbul’da yaşamış olsak da tarihi coğrafyayı tarihi mekanları çok bilen gören veya çok meraklı yaş gururuna mensup değiliz belki ama gençlerimiz bu konuda bizden daha iyidirler daha meraklıdırlar Şeyh Zafir’in türbesi dergahı Ertuğrul
caminin konumunu bize bir gençlerin insanlar çok rahat bulabilecekleri bir yerde tarif edebilir misiniz? Tabii şimdi bahsettiğimiz mekan bahsettiğim gibi Yıldız Sarayı’nın hemen alt tarafında bugün orada büyük bir oteli var ki muhtemelen bu otelde o vakıf arasının üstünde bulunuyor hemen onun karşısında Beşiktaş’tan geçen Beşiktaş otobüslerini merkez duraklarını kullanan herkesin kolaylıkla hafif böyle sağa yönelerek bulabilecekleri bir konumda. Burası Ertuğrul tekke cami ve hemen bitişinde de Şazeli Tergahı zaten o bir bütün olarak duruyor. Burası 2012 yılında yanılmıyorsam yeniden restore edildi Şeyh Zafir’in türbesi de orada restore edildikten sonra tabi herhalde başka bir amaçla kullanılıyor ama belki burada şunu söylemek durumundayım tarihi bir sorumluluktur Türkiye’de İstanbul’da
özellikle özellikle kamu diplomasisi yapmak maksadıyla kurulmuş bazı kurumlar var işte biz hep özbekler tekkesinin milli mücadeledeki katkısını biliriz ama Türkiye’nin münasebetlerinde Aksaraya’daki Hindiyye tekkesi hep unutulmuştur ya da Türk Afgan münasebetlerinde Afgan tekkesi unutulmuştur Kuzey Afrika meselesinde de Şazeli Tergahı büyük ölçüde unutulmuştur.
Şimdi teklifim şudur bu mekanlar bu amaçlara uygun olarak yeniden bu tür çalışmalara tahsis edilmelidir yoksa tabi ki bir takım faaliyetler için elbette kullanılıyordur ama bu amaçlara hizmet etmediği müddetçi biz o bahsettiğimiz o geniş tarihi coğrafyamızı anlamakta zorlanırız. Tarihi hatırasına ve bağına riayet eden bir amaçla kullanımı diyor.
Amaçla uygun bir şekilde yani tekrar eee Ertuğrul çünkü orası sadece bir tekke değildir eee Şazeli dergahı orası ciddi Kuzey Afrika’ya dönük ciddi kamu diplomasının yapıldığı yerdir. Oysa oradan biz yeni bir kamu diploması başlatabiliriz yeni bir hamle başlatabiliriz. Eğer Abdülhamid konusunda Abdülhamid’in siyasi konusunda merakımız varsa bunları öğrenip bunları yapmamız lazım.
Yani bu tarihlerden sonra da ki bahsettiğim diğer tekke için aynı şekilde Hindistan Müslümanlığını bugün biliyorsunuz en önemli meselelerden bir tanesi Hint Müslümanlığı tabi de Hindistan doğal olarak Türkiye’nin Asya genel olarak bu ne dönem küçük bir yer bir tekkedir ama sembolik bir alandır orası. Orada bu tür araştırmaları efendim şey yapacak bir noktada motive edecek bir şeyler yapmamız gerekiyor. Bu konumu bir kere daha hatırlayalım Barbaros Ayreddin Paşa’nın türbesini ziyaret ediyoruz. Sonra sola doğru Boğaziçi köprüsü veya 15 Temmuz şehitler köprüsüne doğru dönüyor yukarıya doğru Barbaros 300 metre çıkınca hemen sağ tarafta mimalisi ile ve şekli ile hemen bir cami ve bir türbe bize karşılaşacak. Kütüphane de var orada tabi Tarihi bir kütüphane orası Sultan 2. Abdülhamid’in Libya başta olmak üzere Afrikalı Müslümanların bir tür diplomatik ilişki merkezi olarak da kullandığı veya kamuoyu merkezi olarak kullandığı dergah diyorsunuz. Evet ve şunu tekrar edelim mutlak surette o civarda bir başka yine dergahın mütemmü olan başka mekanlarda var. Onların da ona katılmak surettiyle orasının hem gençlik tarafından bir şekilde kullanılabilir bir hale gelmesi hem de yeni kamu diplomasisi için de bir sembol haline dönüştürülmesi bir tarihçinin temennistir. Hakikat olmasını biz de ümit ederiz. Şimdi dönelim Libya’ya diyorsunuz ki bir yazınızda aslında Osmanlı’nın tasviyesini biz Balkanlardan başlatırız veya çöküşünü Balkanlardan başlatırız. Halbuki Osmanlı’nın çöküşü Kuzey Afrika’dan başlamıştır.
Libya’de işini alan bölgeden başlamıştır diyorsunuz. Libya’nın hem tarihte hem günümüze Türkiye aslanı önemini vurgulamak için neden bu tezinizin tarihi dayanakları demelleri izahı nedir? Şimdi önce şunu anlamamız gerekiyor. Osmanlı Devleti büyük bir devlet hatta imparatorluk olabilmesi için Avrupa’yı değil Suriye
ve Mısır seferinden sonra Afrika’daki coğrafyayı sahayı seçmiştir. Yani Yavuz Sultan Selim’i büyüten Yavuz Sultan Selim’i büyük bir devlet adamı bir padişah bir imparator haline getirmiş olan husus batıdaki faaliyetleri yahut da Anadolu’daki faaliyetleri değildir. Suriye ve Mısır seferidir. Elbette İran’ın durdurulması bunun bir parçasıdır. Dolayısıyla aslında Osmanlı Devleti’nin gerçek manada büyümesi bu coğrafyadan başlamıştır.
Bunu dünya en azından o dönemin en önemli unsurları farkındadır. Bu coğrafyadan başladıktan sonra aslında başka bir şeyle de yüzleşmiştir Osmanlı Devleti. Belki 1517’ye kadar 1453’den 1517’ye kadar geçen süre içerisinde Avrupa özellikle Portekizliler, İspanyollar, özellikle İspanyollar Endülüs’te İstanbul’un rovanşını almaya hazırlanıyorlardı. İstanbul’un rovanşı ne demek? İstanbul’u fetheden ve artık Doğu’da ciddi anlamda varlıklarını yani Avrupa’nın güçlü varlığını sona erdiren bu yapıya karşı bir hazırlık içerisindeydiler. Ve nitekim Granada’nın düşüşü, Endülüs’ün aslında tarih olması büyük ölçüde İstanbul’un düşüşüyle doğru orantılıdır. İşte o tarihten hemen sonra Batılılar Kuzey Afrika’ya ve Basra körfezine doğru, özellikle Portekizliler Basra körfezine doğru etkin bir egemen olmaya başladılar. Kısa bir süre önce Portekiz arşivlerinde yaptığım bir çalışma sırasında bir koleksiyonla karşılaştım. İlginç bir koleksiyondur.
17. yüzyılda Portekizliler bahsettiğimiz dönemde yani 1500’lerdeki Portekizlilerin Kuzey Afrika’da ve Basra köfezindeki varlığını gösteren yazışmaları yayınladılar, bir koleksiyon da topladılar. Ve buradaki yazışmalara baktığımız zaman aslında ilginç bir şeyle karşılaşıyoruz. Oradaki İslam dünyasının liderleri, emirleri, şeyhlere adeta bugün gibi Portekizliler Portekiz’in elinde oyuncak olmuşlardı. Memlulukların yapabileceği bir şey kalmamıştı artık. Büyük bir hesaplaşmanın başladığı bir süreçti ve bu hesaplaşma burada başladığı için Fransızlar da 1798’de bu hesaplaşmayı yeniden Mısır’dan başlatacaklardır. Ve Mısır’dan başlayan bu hesaplaşma 1912’de Trablus Karp’tan çıkacaktır.
Mısır’da hemen 19. yüzyılın başında başlayan süreç hem Rusları hem de İngilizleri sahneye çekecektir ve bundan sonra artık Osmanlı Devleti’nin önce zayıflatılması sonra da sahnenin çekilmesinin hazırlıklarını yapacaklardır. Yani hiçbir şekilde biz sadece Balkanlardan uzun sürede yaşanan çekilmelerle Osmanlının bittiğini söyleyemeyiz.
Eğer orada Fransızlar büyük bir darbe indirmeseydi uzun sürmedi o darbe ama hemen arkasından o darbenin arkasından biliyorsunuz Osmanlı Devleti’nden ayrılıp yeni yapılar oluşmaya başlayacak hareketler başladı Balkanlarda ve Yunanistan’ın kurulması bile bu sürece bağlıdır. Yani 1798 sürecine bağlıdır. O yüzden biz öncelikli olarak tekrar Osmanlı tarihinin sahnenin çekilmesini anlatma hikayemizde asıl yönümüzü Afrika’ya çevirmek zorundayız. Maalesef bu konuda yeterli araştırmalar yapılmamıştır. Aslında genel olarak Anadolu dışındaki coğrafyamızla ilgili araştırmalar yetersizdir ve benim burada ısrarla vurgulamak istediğim husus elbette gözlerimizi Balkanlardan çekmeyelim ama özellikle imparatorluk olma imkanının başladığı ve bittiği coğrafya burası olduğu için Afrika kıtasına yönelmek ve bakmak zorundayız.
Bugün aslında Libya’daki yeniden Türk askeri Libya’ya 108 sene sonra ayak basmıştır. Buradaki varlığını da bu sürecin bir yansıması veya tahsihi olarak görmek zorundayız. Tahsifiye sürecinin tahsihi. Evet. Neden? Çünkü şöyle netçe itibariyle bu coğrafyaya baktığımız zaman bu coğrafya bizim aynı zamanda gönül coğrafyamız bilindiği gibi.
Bu coğrafyada şöyle veya böyle bir takım vehmi sınırlar oluşmuştur ve bu vehmi sınırlar son 100 yıl içerisinde bu coğrafyanın huzurunu bozmuşlardır. Elbette ki 100 yıl içerisinde oluşmuş olan bu sınırların teptili dönüştürülmesi mümkün değildir. Ama buradaki insanların bu gönül coğrafyamızdaki insanların da barışa ihtiyacı vardır bir kere. Bir kere bu duygusallığı ön plana çıkartıp konuşmamız gerekiyor.
Mesela bugün Libya’ya baktığımızda rakamsal olarak bunu söylemek çok zor ama benim bireysel olarak yaptığım görüşmelerde her üç kişiden birinin ben Türk’üm ya da geçmişimde Türkler var diyor olması burada varlığınızı zorunlu kılmaktadır. Bu bir tarafı ama onun ötesinde yine aynı şekilde 16. Yüzyılın başında Akdeniz sularındaki mücadelenin tekrar başladığını söyleyebiliriz. O zamanlar İspanyollar, Portekizliler vardı. Bugün karşınızda İsrail var, Yunanistan var, Güney Kıbrıs var. Bunları himaye eden Avrupa Birliği var Doğu Akdeniz’de ve aynı şekilde sizin gönüllaşınız olan Mısır ve diğer birtakım ülkelerde bunlara kuyruk olarak sizi bir tarafı Antalya köpesine sıkıştırmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla tarih şu anda kendini tekrar etmektedir. Yani buradaki hususun yanlış anlaşılmasını istemem.
Yani bir yeni Osmanlılık iddiasında değiliz. Osmanlı bitmiştir, tarihe geçmiştir. Artık Türkiye Cumhuriyeti vardır ve Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Diyoruz. Bu başka bir şey. Burada kastettiğimiz aynı şey, aynı sorunlar, aynı aktörler ve aynı aktörlerin torunları aynı hedeflerle ortadayken siz farklı bir hedef ve farklı bir araçla orada sonuç alamazsınız.
Dolayısıyla siz de benzeri sebeplerle Libya’da olacaksınız. Mısır’la uyumlu bir hale dönüşeceksiniz. Kölfez ülkeleriyle tarihinizi yeniden hatırlatacaksınız ve oradaki düzenlemeyi yaparak ancak ve ancak orada ricat hattı olarak kullanacaksınız. Anadolu’da da varlığınızı sürdüreceksiniz. Şimdi dediniz ki Libya’da her kime sorsam üçte biri ben Türk’üm veya Cettim Türk diyor dediniz.
İsterseniz Libya’daki Türk varlığı nasıl oluştu? Biraz onu konuşalım. Tarih sürekli aslında bu sürelik aynı zamanda Libya ile bizim ilişkilerimizdeki stratejik zorunluluğun yanında insani dayanışmanın da boyutlarını gösteriyor. Şimdi aslında sadece Libya değil, Kuzey Afrika’nın tamamına baktığımızda bu durumu görebilirsiniz. Yani Mısır’da, Cezer’de, Tunus’ta.
Tanıştığınız pek çok insanın size sunduğu kartvizitinde Fransız şeyiyle, aksanı ile yazılmış olsa bile hemen fark edeceğiniz bir şey var. Manisa’lı, İzmir’li, Giridli gibi isimlerle karşılaşırsınız. Bunu Libya’da da çokça karşılaşırsınız. Eğer çok dikkat ediyorsanız sıradan bir kartvizit alışverişi olur ama eğer siz o kartvizite, o soyismeye dikkat ederseniz o insanla biraz konuştuğunuzda biraz önce söylediğim cevabı rahat alırsınız. Bu bağ nasıl oluşmuş? İşte şimdi hemen onu geçeyim. Şimdi bir kere Osmanlı Devleti bu coğrafyalara girdikten sonra bu coğrafyanın idaresini garp ocakları dediğimiz bir sistemle idare etmeye başlamıştır. Ve bu garp ocaklarında bulunan askerler büyük ölçüde gerçi ilk başlarda yeni çeriler ama daha sonra Batı Anadolu’dan buraya taşınmıştır.
Batı Anadolu’dan buraya taşınan bu askerler burada uzun yıllar hayatlarını geçirmişler ve ilginçtir artık o toplumun bir parçası haline gelmeye başlamışlardı. Toplumun bir parçası haline gelen bu insanlar zamanla orada evlilikler kurmak süretiyle yeni bir nesil ortaya çıkartmışlar ki bunlara da Kuloğulları adı veriyoruz. Dolayısıyla bir erken dönemden dönen böyle bir grup var. Hatta daha ilgincini söyleyelim, edebiyatçılarımızın da dikkatini çekelim buna.
Bizim halk şiirimizin en önemli parçalarından bir tanesi Akdeniz Edeviye halk şiiridir. Cezayir, Tunus, Trablus Karp şiiridir. Ve bu konuda maalesef sadece hayırla yad edildim. Şükrü Elçinin yaptığı bir değerleme vardır. 16. yüzyıldan itibaren orada Batı Anadolu’dan gidip yerleşmiş, denizcilik yapmış olan insanların aşklarını, hayallerini, cihatlarını, İspanyolulara karşı ve diğer güçlere karşı aldıkları zaferleri ve vatana hasretlerini anlatan o şiirler hala doğru dürüst inceleme konusu bile yapılmamıştır. Bir değerlememiz var sadece bu konuda. Dolayısıyla tam bir Türk sosyal hayatının orada bu şekilde teşekkül ettiğini söyleyebiliriz. Bu birinci boyut. Yani ilk dönemde. Fakat daha sonra Libya için çok daha özel bir durum var. Libya aslında adalarda, Akdeniz’de zaman zaman sorun yaşayan Osmanlı vatandaşlarının sığınma adasıdır. Tıpkı Libyalılar işgale uğradığında oradan İzmir’e geldikleri gibi. Ve en büyük göç Yunanlıların Girit işgalinden sonra gerçekleşmiştir. Ve Girit’ten kaçan Müslümanların pek çoğu İzmir ve Aydın’a gelmiştir.
Hızlı bir şekilde gidebilen imkan, deniz yolu bulabilenler Libya’ya, Bingazi taraflarına gitmişlerdir. İzmir ve Aydın’da toplanan bu kalabalıkları yönlendirmek, yeniden iskan etmek için devlet büyük bir gayret sarf ediyor. 1897-1998-1999 yıllarında. Tabii bir kısmını Anadolu’da bir takım yerlere iskan ederken bir kısmını da Bingazi’ye yerleştiriyor. Orada yeni şehirler kurduruyor. Dolayısıyla Bingazi iki kere Müslümanlar eliyle kurulmuş bir coğraftır. Birincisi Endülüs’ten gelen Müslümanlar, ikincisi de Türklerin oraya iskan edilmesiyle başlayan bir süreç. Bu Libya’nın önemli şehirlerinden birisi Bingazi. Tabii. Aslında aynı zamanda bizim mülteci mi diyelim şimdi İmparatorluk coğrafyasından Türkiye’ye, Anadolu’ya sığınmak zorunda kalanlara mülteci denmekle çok doğru değil mi?
Tabii eski coğrafyadan Anadolu’ya gelenlere yani nihayetinde mülteci lafını kullanmak doğru değil ama modern literatürü uluslararası hukuk bakımından bunu kullanmak zorunda kalıyoruz. Türkiye’nin hukuksal mevzuat açısından da pek buna uygun olmadığı için ne diyoruz? Misafir diyoruz. Muhacir belki mücavi. Muhacir tabiri nasıl olur? Muhacir tabiri klasik olarak kullanılan tabir. Kendi kültürel kodlarına da.
Evet kendi Balkanlardan Anadolu’ya gelenlere muhacir ediyoruz çeşitli gruplardan meydana gelen muhacirlerimiz var ya da Kafkasar’dan Anadolu’ya gelenlere muhacir ediyoruz. Bunlar da muhacir aslında. Bingazi o zaman aslında daralanan, daralanan İslam coğrafyası ve Osmanlı coğrafyasında bir muhacirler şehri olarak tanımlamak mümkün değil. Tabii ki. Endülüs’ten ve Girit’ten.
Tabii bu zaman içerisinde sadece o Girit’ten gidenlerine kalmamış daha sonra yine bahsettiğim unsurların gittiğini görüyoruz. Trablus Karabu’ya geldiğimize burada büyük ölçüde 17. yüzyıldan itibaren etkin bir şekilde orada Karamanlı ailesinin onun etrafında gelişen Türklerin varlığı ile oluşmuş ayrıca bir Türk varlığı var. Mısrata bugün yine Trablus’a yakın şehirlerden bir tanesi. Orada pek çok yine Türk asıllılar var. O kadar çok insan var ki şu anda öyle zannediyorum ki bizim Türk televizyonları oradaki yerli televizyonlardan daha çok seyrediliyor. Hatta ezdiğiniz olursa vaktimiz varsa küçük bir hatıramı alın. Buyurun hocam.
Sık sık Libya’ya yaptığım seyahatlerin birinde yine Turgut Reis Türbesi’ni ziyaret ettik birkaç arkadaşımla birlikte sonra Türk çarşısından ki bu Türk çarşısı da halen muhafaza edilen bir çarşı olarak ve bu isimle bildiğin bir çarşı. Ne zaman kurulmuş? Bu 16. yüzyıldan itibaren var olan. Murat Ağa’nın Murat Ağa tacurayı tesis etmiş.
Burası Turgut Reis ve Sinan Paşa tarafından kurulmuş olan yer yani 1550’lerden itibaren kurulmuş olan mekan Trablus Karbu’nun merkezi yerinde. Tabii Murat Ağa Libya’yı ilk Osmanlı hakimine geçiren.
Yani Libyalıların Osmanlı’dan İspanyolulara karşı imdat diye yardım talep ettiklerinde bu Yavuz Sultan Süleyman’ın zamanında oluyor ama saltanat değişikliği oluyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk yaptığı işlerden bir tanesi Divani Humayun Ağa’larından olan Murat Ağa’yı tacur şeye göndermesi. Libya’ya göndermesi. Orada da Libya halkı İspanyoluların işgal ettiği Trablus şehrinden yaklaşık 20-30 km’deki bir mesafedeki tacuraya sığınmışlardı. Murat Ağa oraya giriyor. Orada Libya halkını organize ediyor. Zaman zaman İspanyoluları taciz ediyor. Ve orada büyük bir ribat, cami, savunma, kale gibi bir mekan kuruyor ki bu Osmanlıların Libya’daki ilk eseridir. Ve oradan idare edilmek süretiyle Libya ve İspanyolulara karşı yapılan mücadeleler sonunda Libya’nın bütünü Osmanlı şehri oluyor işte. Ondan sonra da Türk çarşısı kuruluyor.
Türk çarşısından çıktım, yürüyorum. Türk arkadaşlarımla yürürken aniden dört yaşlarında bir kız çocuğun gelip benim bacağıma sarıldığını gördüm ve irkildim. Yani hani hoş bir durum değildi birden orada. Şöyle bir baktım kim bu diye. Karşıda bir hanımefendi duruyordu. O da şaşkındı o durumdan. Ben de kendilerine gayri ihtiyarı olarak Türk müsünüz diye sordum. O da mahcup bir edayla hayır Türk değilim ama usulü Türkiye’de yani. Şeyimde soyumda Türklük var diyor. Peki dedim bu güzel kızımızın tavrı nedir? Niye böyle? Bizim evimizde hep Türkçe televizyon seyrediliyor.
Dolayısıyla o sizin Türkçe konuştuğunuzu duyunca bir yakınlık hissetti ve gelip sizin bacağınıza sarıldı dedi. Ya bu müthiş bir şey. Yani benim oradaki bütün tarihi bilgimi alt üst etti. Oradaki Türklerin varlığının ne kadar derinlikli olduğunu ortaya koydu. Yani evde Türkçe konuşulmuyor. Aile Türkçe bilmiyor. Ama Türkiye’ye karşı olan bakışlarından dolayı o küçük çocuk her gün televizyonda Türkçe dinleyerek dışarıda Türkçe konuşan insanlara yakınlık duyarak ona doğru koşabiliyor. Bu hani normal şartlarda olgun insanların zaten yapacağı bir şeydir. Türkçe konuştuğunu kurarak sizinle ilgi, ilişki kurabilir ama bu ailede nasıl bir duygu var ki 4 yaşındaki bir çocukta da bu gözükebiliyor.
Dolayısıyla bunu tamamen tarih bilgisinin ve aslında jeopolitiğin ve siyasi stratejilerin dışında tutarak düşünmemiz gereken önemli bir husus. Ve bugün o coğrafyada gerçekten şu anda Hafter’in etkin ve egemen olduğu doğu bölgesinde de gitseniz mutlak surette yine. Çünkü orada bir şey kurulmuş kendisi tarafından böyle bir baskıcı idare kurulmuş. Orada halk Türkiye’yi ve Türkler’e karşı bakışını çok pozitif olarak bulacağız. Çünkü nihayetinde bu bahsettiğimiz tarihi müştereklikler var iki taraf arasında. Aynı zamanda etnik bağlar var Kültürel Beyni Açmanı. Bir etnik bağ da var geçmişten gelen.
Tabii yani bir akrabalık oluşmuş nihayetinde hani dedim ya rakam olarak söylemek zor ama üçte birinin ben Türk’üm demesi ve bunların hadi bir kısmını eleyip dörtte bire bire düşmüş olması bu büyük bir şey. Bunun bir kısmını hadi diyelim ki din bağından kaynaklanan Türk’üm demesi Balkanlardaki gibi ama önemli bir bölüm doğrudan dolayı kan bağıyla Türklü.
Tabii İzmir meselesi var. Libyan işgalinde göçmenler, muhacirlerin İzmir’e hicret edenlerin Eşref Paşa mahallesi var. O kadar çok ilginç hadiseler var ki bugün Bingaz’ın tarım ve işte indüstriyel üretiminde zeytinin yeri vardır.
Bunu giritten giden Türk muhacirler oraya taşımıştır ve orada işte yeni hayat kurmuşlardır ve onların önemli bir bölümü aslında daha sonra çeşitli dönemlerde yani isterseniz kendilerinin gittiği dönemlerde isterseniz İtalya’nı şikali değil ve isterseniz Senüs’ü Krallığı’nın döneminde ve Hatta Kaddafi döneminde Libya aristokrasını oluşturmuşlardı bu Türkler.
Aynı şekilde 1911’den itibaren geriye bir göç hadisesi başlayacaktır fakat asıl ana göç büyük ölçüde Bir İrdi Dünya Savaşı’nda olmuştur.
Çünkü 1911’de Trablus Karabüs’ü şikal edilmeye başlayınca ilk göç edenler en kolay ulaşabildiği yer İzmir’dir ve İzmir’de Eşref Paşa semtinin onlar tarafından kurulduğu aslında oradaki gelenek görenek o kadim geleneklerin Libya Türkiye müşterek gelenekleri olduğu biliniyor. Çanakkale Savaşı sırasında pek çok kişi Libya’dan çıkıp önce Eşref Paşa’ya geliyor ve sonra ordaya katılıyordu. Çanakkale Savaşı’nda da gelen insanlar vardı. Tabii ki Bir İrdi Dünya Savaşı bundan dolayı Osmanlı Devleti’nin kitaplarımıza çok fazla geçmeyen en önemli cephelerinden birini oluşturmuştur Libya.
Ne kadar 1912’de Uşa Anlaşması ile İtalyanlara terk etmişse de Osmanlı Devleti kendi kanaati itibariyle Bir İrdi Dünya Savaşı ile birlikte o anlaşmanın geçerliği ortadan kalkmıştır. Doğrası kendisi için bir cephedir diyerek Trablus Karabüs cephesini kurmuştur. Biliyorsunuz kitaplarımızda Bir İrdi Dünya Savaşı cepheleri anlatılırken maalesef atlanır Trablus Karabüs cephesi.
Halbuki orda ciddi bir cephe oluşturmuştur. Ciddi bir mücadele verilmiştir ve maalesef 1918’deki Mondoros Pütü harekesinden sonra oradaki bir takım güç askerlerimizde önce Malta’ya ve başka bir takım sürgün yerlerine taşınacaktır. Sonra imkan bulanlar Türkiye’ye gelecektir. Hatta onların bazıları da acıklı hayatlarını anlatacaktır.
Mesela daha genç yaşta savaşa iştirak etmiş ama çelimsiz ve askeri açıdan birazcık da geri sınıfta bulunması gerektiğini düşündükleri için muhabere sınıfından olan İhsan Aksule’nin orda geçirdiği hatıralarını tavsiye ederiz. Bu hatıra ama Libya’yı anlarız. Onun hatıratını da şöyle anlatıyor. Biz oradayken bir dünya savaşında atımla yoldan seyrederken pek çok Libyalı’nın önümü kesip ne olursun şu ekili tarlamdan geç diye yalvardığını bilirim diyor. Bu biraz şaşırtıcı bir şey diyor. Tarladan atımla geçmişsem 12 aydır beklediği ürününü mahvedeceğim. Bunu söylediğimde hayır bir Türk’ün atının buradan geçmesi burayı bereketlendirir diyecek kadar bir yakın ilişkiyi anlatıyor Aksule.
Libya ile çok sivil anlamda da halk anlamında da aydın anlamında da teması kuvvetli teması olan isimlerden birisiniz. Bu duygu hala geçerli mi Libya halk arasında Libya’daki yaşayanlar arasında? Şimdi kabul etmemiz gerekiyor ki 100 sene içerisinde pek çok şey değişmiştir. Ama biraz önce anlattığım benim hatıram bile odaki duygunun ne derece güçlü olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Tabi ki bugün görünen hani siyasette görünen dalgalanmalar, medvecezirler, siyasetin bir tarafının Türkiye’ye karşıda olması, diğer tarafının Türkiye ile Akdeniz’deki yapılmış olan yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması gibi bir anlaşmaya müzahir olması bu işin orada bütünüyle aynı şekilde devam etmediğini de gösteriyor. Ama halk nazarında bunu görebilirsiniz. Türkiye’de yine özellikle 2012’den sonra Türkiye büyük bir Libyalı göçmen almıştır. Türkiye’de biliyorsunuz Libya okulu vardır. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde şu anda Libya’dan olaylardan sonra Türkiye’de yaşamak imkanı bulmuş ve yaşayan bahsettiğimiz muhacirlerimiz var.
Dolayısıyla bu duygunun canlı olduğunu söylemek mümkündür. Şimdi son günlerde de çok tartışılıyor. Ben sizin bir tarihçi gözüyle değerlendirmek isteyeceğim. Turgut Reis’e bakıyoruz. Osmanlı denizcilik tarihinin efsaneli isimlerinden birisi. Libya’da, Libya’nın fethinde görev oluyor. Hatta şu anda zaten Libya’da metfun. İşte yine bir tarihin başı 16. yüzyıl. Bir de sonundan örnek vermek istiyorum. 1910’lu yıllarda Enver Bey, Enver Paşa, Mustafa Kemal Atatürk gibi Türk ordusunun parlak kurmayları Libya’dalar. Onları bu topraklara, bu coğrafyaya sevk eden sebep nedir? Ne işleri vardı burada? Bu tarihi günlük politik tartışmalardan ziyade bir tarihçi perspektifiyle değerlendirmenizi rica edeceğim hocam.
Şimdi hadise şöyle gelişmiş. Malum İtalyanlar Osmanlı Devleti’ne 24 saatlik bir, 1911 yılında bir ultimatom vererek Trablus’u, Trablus Karbu boşaltmasını boşaltmadığı takdirde savaşın başlatacağını ilan etmişlerdi.
Ve tabi o süre içerisinde bu boşaltma işlemi gerçekleşmedi. İstanbul yani hükümet buna sadrazam da değiştirmesine rağmen İbrahim Akpaşa’yı sadrazamlıktan alıp yerine meşhur çok ünlü siyasetçi dönemin sadrazamlarından Said Paşa’nın getirilmiş olmasına rağmen bir çözüm üretlemedi.
Hatta o gün için birtakım çözümler tartışma girmiş olmasına rağmen bunu tamamlayamadı. Bu yüzden yapılacak tek şey vardı en azından işgal altında olmayan bölgenin tahkim edilmesi ve oradaki halkın teşkilatlanmasıydı.
Bu yüzden henüz paşa olmayan Enver Bey, Binbaşı Enver Bey, Bingazi’ye gönderiliyor. Bingazi’deyken Enver Bey üç bölge, üç komutanlık oluşturuyor. Bu komutanlardan birine Albayn Aşet Bey koyuyor, diğerine de Mustafa Kemal’i koyuyor.
Mustafa Kemal de Mısır üzerinden gazeteci kimliğiyle oraya geldikten sonra oradaki mevcut askerlerle bir savunma tertibatı yapıyor ama asıl yaptıkları şey daha sonra modern Libya’nın ortaya çıkmasını sağlayacak milis teşkilatını oluşturmaları, senüsü hareketini oluşturmaları, daha sonra Ömer Muhtar’ın ortaya çıkmasını sağlamalarıdır.
Ömer Muhtar, biz tabii Türkiye’de onu Mustafa Akat’ın filmiyle tanıyoruz Ömer Muhtar. Ömer Muhtar’ın Libya’daki karşılığı nedir?
Tabii ki Libya’daki karşılığı, modern Libya’nın kurucusu, müessisi olarak kabul edilir. Osmanlılardan sonra Osmanlılardan aldığı el ile, senüsülerin içerisinde var olarak aldığı o el ile, ki bu el bizim Beşiktaş’taki Şazeli Deryağına kadar uzanır. Kendi çevresindeki kabileleri ve aşiretleri teşkilatlandırmak suretiyle İtalyanlara karşı 1932 yılına kadar büyük bir mücadeleyi sürtüyor. Aslında İtalyan işgalini ve Avrupa Emperyalizmini ortaya koyacak. Belki de Avrupa Emperyalizminin Afrika’daki Avrupa Emperyalizminin en belgeli boyutudur burası.
Çünkü diğer yerlerde büyük yıkılımlar yapmışlardır ve belgelenmemiştir hala. Fakat bu dünyanın gözü önünde İtalyanların orada yaptığı zulümler, halka karşı uyguladıkları politikalar ve tabii ki Ömer Muhtar etrafında milli mücadele için başlatılmış olan harekatın mücahitlerine karşı verilen savaşların tamamı belgelerle artık ortadır.
İtalyanlar gibi Avrupa Emperyalizminin hepsi kara bir yüzdür ama bu belki de çok net ve açık bir şekilde Ömer Muhtar üzerinden anlaşılabileceği en önemli hadisedir.
Şimdi Libya deyince aslında bizim yardımlaşma noktasından baktığımızda tek taraflı bir destek gibi gözüküyor ama İstiklal Birinci Dünya Harbi, Milli Mücadele, İstiklal Savaşı yılları var ve Şeyh Senusi hareketi var, Senusiler var ve Şeyh Senusi var tasofi bir hareket olarak.
Libya’lıların bizim İstiklal Mücadelemizdeki rolleri ne olmuştur? Şimdi 1920’de bir akşam Ankara’da bir yemek tertip edilir. Bu yemek Libya’dan çıkıp önce Anadolu’ya, İzmir’e vesaire gelmiş olan Şeyh Ahmet Senusi şerefine verilmiştir ve orada Mustafa Kemal uzun bir nutuk irat eder.
Tabi o uzun nutku burada anlatma imkanımız yok ama şunu söyler biz vatanımızı korumak için burada çok açık, milli menfaatlerimizi ve namusumuzu korumak için Libya çöllerine gittiğimizde karşımızda oranın vatanperverleri olan, oranın gerçekten bizimle işbirliği yapabilecek olan insanlarıyla karşılaşmıştık. İşte o insanlardan bir tanesi ve temsilcisi aramızdadır diyecektir ve Ahmet Senusi’yi anlatacaktır. Arkadaşlarımız da fotoğrafı verdiler Şeyh Senusi ve Mustafa Kemal Paşa’nın milli mücadele yıllarındaki fotoğrafı yani halk olarak da lider kadro olarak da ki Senusiler Libya’nın kurucu ruhu değil mi?
İşte çok önemli bir şey Senusiler aslında biraz önce söylediğim gibi bir noktada ikinci ablamit döneminde başlatılmış olan kamu diplomasının ürettiği bir şey çünkü şeyde çok fazla tarikat ve grup var Kuzey Afrika’da.
Ama burada Senusiler o dini hamasetlerini aynı zamanda bir milli hamasete dönüştürerek, askeri bir hamasete dönüştürerek, siyasi bir hamasete dönüştürerek orada işte Ömer Muhtar’ın şahsında büyük bir mücadeleyi başlatmış olanlardır.
Bente ki İtalyanlar buradan çıktığında da yine ülke Senusi ailesinden gelen Kral İdris’e teslim edilecektir. Yani onlar Libya’nın ayrılmaz bir parçasıdır. Ve belki de şunu söylemek gerekiyor. İkinci Abdülhamid’in Şeyh Zafer ile Libya’da yapmak istediğini Mustafa Kemal, Şeyh Ahmet Senusi ile Anadolu’da yapmaya gayret etmiştir.
Şimdi diyorsunuz ki beyazınızda Libya’ya asker göndermek savaşı değil barışı talep etmektir. Bölgede akacak kanları durdurmaktır. Türkiye ile asırlarca yaşanmış kan bağını ihya etmektir. Bu tezinizi tarihi verilerle biraz örneklendirir misiniz? Yani hangi tarihi veriye dayanarak veya hangi yaşanmaçlığa dayanarak böyle çok iddialı bir cümle kuruyorsunuz?
Çok açık ve net. 1510 yılında İspanyollar Trablus’u işgal etmişti. Ve oradaki Müslümanlar oradan kaçarak taciriye yerleşmişlerdi. Ve oradan İstanbul’a mürazzet direk yardım talebinde bulunmuşlardı.
O yardım aslında oradaki İspanyolların yayılmasını engelleyecektir. Sahilden içeriye geçmelerini engelleyecektir. Ve Netriyede Osmanlı Devleti’nin de Kuzey Afrika’daki varlığını bir şekilde Turgut Reis ve Sinan Paşalar sayesinde tescil etmesini sağlayacaktır.
Şimdi bu süreci işte yüzyıllar boyu bir şekilde yani 1550’lerden veya 1519 Murat Ağa’nın gitmesiyle 1912’ye kadar barış içerisinde sürdürebilen ve hem Akdeniz’i ve Kuzey Afrika’yı bir barış adası haline getiren bir yapının şu anda tekrar tehdit ve tehlike altında olduğunu görüyoruz.
Bu tehdit ve tehlike sadece orayla sınırlı değil. Yani Bibyalılardan vazgeçsek, Mısırlılardan vazgeçsek, onlar tehdit ve tehlike altına girsin bize ne desek bile bunun devamı Akdeniz’e, Akdeniz’in doğusunda, arkasından da karasına çıkacaktır.
Dolayısıyla Türkiye’nin orada bir şekilde aklı da kullanarak rol alması gerekiyor. Bunun rol aldığında bu tarihi ihya edecektir. Yani ihya edeceği şey barışın tesis edilmesidir.
İhya edeceği şey orada daha fazla kanın akmasının sağlamıştır. Bugün orada her iki tarafı da teşvik eden, her iki tarafı da savaştıranlar maalesef batılı güçlerdir. Yani kendi ihtiraslarını bir tarafa bırakalım ama Libya’nın kaynakları üzerinde hedefler besleyen ABD’dir, Avrupa Birliği’dir, Rusya’dır. Dolayısıyla bu yapıyı siz yoksa yararsınız, orada sadece bir kabile kavgasının olduğunu düşünürseniz elbette kenarda durursunuz ama gerçekte 16. yüzyılda ne yaşanıyorsa bugün de, bugünün şartları içerisinde yaşandığını düşünüyorsanız bu iddialı cümleyi kurarsınız. Şimdi Şeyh Senûsi 1. Dünya Savaşı’nda İstanbul’a geldiğinde Fatih Camii’ni ziyaret ediyor. Tam Fatih Camii’ne kıble kapısından girdiğimiz, yani kıblenin karşısına gelen avludaki kapıdan girdiğimizde sağ tarafta duvarda bir fetih hadisi var. Latiftehane’l Konstantiniye diye. Ben bu hadis-i şerif buraya ne zaman yazılmış diye merak edip araştırdığımda Şeyh Senûsi’nin isteği üzerine yazıldığını söylüyorlar. Buradan ve biraz önceki söylediklerden hareketle o 1. Dünya Savaşı’nın hemen arefesinde çok sıkıntılı dönemde subaylarımızın, Mustafa Kemal Enver Bey ve diğer subaylarımızın bölgeye gitmesinden hareketle aslında İstanbul’un savunmasıyla
Trablos Karbin, Binghazi’nin, Libya’nın savunması arasında doğrudan bir bağ vardır demek bir tarihçi olarak iddialı bir cümle mi?
Şimdi son zamanlarda bu tür çok sloganik anlatımlar yapılıyor ama ben burada ondan ziyade o tarihi, her ne kadar bütün kronolojiyi vermediysek de o tarihi bütünlük içerisinde görüyorum ve diyorum ki evet o coğrafyanın savunulması Anadolu’da kalabilmenin garantisidir. Hadise bu. Bu savunmayı herkese ben askeri savunma olarak almasın. Askerinizle siz elbette ki bir şekilde sahada varlık göstereceksiniz ama masada, diplomaside ve diğer alanlarda göstereceğiniz üstün başarılarla kendi coğrafyanızı koruyacaksınız. Türkiye artık daha fazla küçülecek bir coğrafyaya sahip değildir. Dolayısı ile Türkiye’nin muhafaza edilebilmesi, sizinde söylediğiniz gibi İstanbul’un, Ankara’nın muhafaza edilebilmesi bu coğrafyada sağlam duruşumuzla ilgilidir. Bu coğrafyada biz durmazsak bile sorumluluklarımız orada duruyor. Biz istemesek bile oradakiler, oradaki insanlar tıpkı Şeyh Senüs’ünün kalkıp Mustafa Kemal’e geldiği gibi bize sorumluluklarımızı hatırlatıyor.
Dolayısı ile o coğrafyadan ne duygusal olarak ne akılla ne bilgiyle uzak kalamayız. Ama bunu tabi yaparken elbette ki bir takım safaata, bir takım merhalelere bölüp ona göre yapmak zorundayız. Yoksa bütünüyle burada biz ne savaşı bir kapı aramalıyız ne efendim böyle bir talebimiz olmalı. Bu yüzden barış belki anahtar sözcüktür. Nitekim asırlarca orada tesis edilmiş olan bir barış tecrübemiz vardır.
Bundan sonra da temenni ediyorum ki Türkiye’nin atılımları yeni bir barış tesis etmenin de imkanlarını verir ve sağlar. İnşallah çok teşekkür ediyorum Zekeriya Kurşun Hoca. Sevgili seyirciler tarih söyleşilendi Zekeriya Kurşun ile Libya’yı kronolojik bir sohbetten ziyade biraz da farklı boyutlarıyla, farklı yönler ile konuşmaya çalıştık.
Aslında Zekeriya Hoca Libya başta olmak üzere hem Afrika tarihi bugün bizim Ortadoğu dediğimiz zaman aslında Arap coğrafyası olarak tarihi hakikatlerden hareketle ve bir yönüyle de tabi Türk coğrafyasının önde gelen uzmanlardan birisi.
Ben hocanın bir kitabını burada diğer kitaplarda var. Hepsini getirmemiş Ortadoğu’yu kuran ideolojiler aslında bugünkü Ortadoğu’yu anlamak için çok önemli. Yine Necid ve Ahsa’da Osmanlı hakimiyeti desem şimdi tabi olarak diyeceksiniz ki Necid neresi Ahsa neresi?
Onun için kitaba bakınız. Basra Körfez’in de Osmanlı İngiliz çekişmesi Katar’da Osmanlı hakimiyeti konusu. Bu çalışmalardan bazılar ama özellikle hatırlatmak istediğim de Osmanlı Arap coğrafyası ve Avrupa Emperyalizmi kitabını hatırlatıyor.
Değerli o zaman tekrar teşekkür ediyorum. Yeni programlarda görüşmek ümidiyle hepinizi tekrar sevgi ve saygıyla selamlıyoruz efendim. Hoşçakalın.
Altyazı M.K.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir