Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Tufan Gündüz | 44. Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=NlRETs-7GT4.
Müzik Merhaba sevgili seyirciler. Tarih Söyleşileri programındaki konuğumuz Tufan Gündüz. Hoş geldiniz Tufan Hocam.
Sağ olun. Sevgili seyirciler, Tufan Gündüz ile çok özel ve önemli bir konuyu konuşacağız. Ve kendisinden Kızıl Elma’yı öğreneceğiz. Nedir Kızıl Elma? Estağfurullah. Şimdi Kızıl Elma 16. yüzyılda ortaya çıkmış bir tabir somut olarak 16. yüzyılda ortaya çıkıyor.
Bunun bir tarihi kökleri var. 16. yüzyıla gelinceye kadar Türk cihangâh kimiyetin mevkûresi içerisinde bir yeri var. Önce oradan başlamak. Yani Oğuzlarda falan geçen bir kavram. Yani kelime olarak geçmez ama nitelik olarak amaç olarak ulaşılması gereken ülke olarak geçer.
Mesela Türkler dünyayı dört köşe olarak tanımlarlardı. Daha doğrusu Türkler yeryüzünü dört köşe olarak tanımlarlardı ki. Biz bugün de hâlâ dünyayı yani yeryüzünü dört köşe olarak tanımlamaya aslında devam ediyoruz farkına varmadan. Hani dilimize yerleşmiş olan köşe bucak kaçmak, köşe bucak kovalamak, köşeyi bucağı tutmak.
Ya da bir halk türkümüzde var. Kulak verdim, dört köşeyi dinledim. Ardımızdan gıybet eden çoğumuş. Ben dünyayı âle Osman’ın belledim. Meğer dünya dört sultanlık yermiş. Dörtlüğündeki dört köşe işte yeryüzü. Ben diyor bütün yeryüzünü Osmanoğlu’nun tuttuğunu zannederdim. Halbuki daha üç sultanlık daha yer varmış diyor mesela bu türküde. Şimdi yeryüzü dört köşe olduğu için Türkler bu dört köşeyi tutmak amacıyla, hakim olmak amacıyla bütün askeri yapılanmalarını, bütün dünya görüşlerini bunun üzerine kurmuşlardır. Göktürk kitabelerini hatırlarsanız şöyle başlar. Üste mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında ikisinin arasına insanoğlu yaratılmış.
İnsanoğlunun üzerine de Atan Bumin Kaan, İslami Kaan, Kaan olarak oturmuş. Şimdi bir yaratılış tasavvurunu düşünün. Gök yaratılıyor, yer yaratılıyor, insanlar yaratılıyor ama bunları yönetmek üzere de bir Türk Kaan’ı yaratılıyor. İşte bu dünyaya hakim olma, insanlar yönetme anlayışının çok belirgin bir tezahürü. Bu telakki Türk tarihinde ilk defa ne zaman daha görünür ve dile getirilir oluyorsun tespitlerimize göre.
Şimdi Göktürk kitabelerinde bu beliriyor artık ama mesela Selçuklularda, Gaznelilerde, Osmanlılarda bu her zaman vardır. Yani dünyaya yönetme anlayışı, bunun formüle edilmiş şekli nizam-ı âlem ülküsüdür. O artık formüle olmuş şeklidir. Ama eskiden beri bizim geleneğimizde vardır. Türkler olduğun olası hep büyük hayallerin adamları olmuşlardır. Türk Kaanları, Türk vezirler hep büyük hayallerdedir. Mesela Hunlar ve Göktürkleri düşünün, bunlar Bozkırk kayunlarıdır. Bozkırk ne demek? Göz alabildiğine kara toprakları ve deniz yok yani bir Türk’ün Asya’da gördüğü deniz dediğimiz Baykal Gölü’dür. Isık Göl’dür, hadi hadi bilemedik Hazar Gölü’dür. Ama mesela Bilge Tonyukuk diyor ki,
Doğu’da Shantung Ovası’na kadar asker sevk ettim, denize ulaşmam az kaldı. Şimdi o denize ulaşmak arzusu işte o büyük bir ülkeyi gösteriyor. Büyük okyanusu görecek. Ve ilk defa Türkler, Göktürkler zamanında büyük okyanusu gördüler. O Shantung Ovası da Kore’nin güney kesimleri. Şimdi Doğu’da gün doğusuna kadar gitmek. Yani gün şu tepenin arkasında doğuyor. Biz oraya kadar gideceğiz değil. Gün her nerede doğuyorsa oraya gitmek. Doğu’da gün doğusu, Batı’da gün batısı. Gün her nerden batıyorsa orada. Kuzeyde Demir Kazık ya da Kutup Yıldızı. Kutup Yıldızı’nın Türkçe’deki adı Demir Kazık. Kuzeyde Demir Kazık, güneyde ise gün ortası. Yani güneş tepedeyken iz düşümü nereyse oraya kadar giderim. Biz bugün artık gün ortası demiyoruz biliyor musunuz?
Kavrama o kadar güzel evirmişiz ki biz bugün kıble diyoruz. Bizim için gün ortası yani güney kıbleden ibarettir. Hatta onu daha da sevimli hali getirmişiz. Kıbleyi şaşırmamak diye de bir deyim bulmuşuz oraya koymuşuz. Kıbleyi şaşırmamak. Dosdoğru olmak, sıratı müstakimde olmak. İşte eskiler doğuda gün doğusu, batıda gün batısı, kuzeyde Demir Kazık yani Kutup Yıldızı’nın iz düşümü, kuzey yıldızı, güneyde ise gün ortası derler ve dünyayı o dört köşeyi dört yön ile tarif ederlerdi. Sınırsızlıkla sınırlı bir coğrafi. Sınırsızlıkla sınırlı. Niye biliyor musunuz? Türkler sanıldığının aksine coğrafya bilgileri var.
Hani bunlar Bozkır sağa koşuyorlar, sola koşuyorlar, akın ediyorlar, yağmalıyorlar, öyle değil. Niye sanıldığının aksine coğrafya bilgisi var dediniz? Bu kadar tabiatın içinde ve merkezinde yaşayan bir topluluk coğrafya bilgisine sahip olmasa nasıl yaşar gibi basit bir kural bile aslında coğrafya bilgisine sahip olduklarını ifade etmiyor musunuz? Şimdi şöyle, Bozkır kavimleri diye tarif ettiğimiz bu kavimler gayrimedeni kavimler.
Yani genel tarifi söylüyorum. Gayrimedeni olarak tarif edilen. Bu da çok sert bir tanımlama değil mi? Çok sert bir tanımlama. Medenilikten kasıt ne? Yani insani olan mı? Yok o anlamda değil yani şehirli. Yerleşim ve uygarlık anlamda kasıt ediyoruz ama gayrimedeni tanımı bugünkü algıyla düşündüğümüzde aslında biraz haksız bir tanım değil mi? Tabii her kavimin kendine göre bir yaşam biçimi var, bir dünya görüşü var, bir hayat anlayışı var.
Bazı kavimler erken dönemde yerleşik hayata geçmişlerdir. Yerleşik hayatın kuralları gereği yaşamaya alışmışlardır. Bazıları da konar göçer hayatı devam ettirmişlerdir ya da Bozkır hayatını devam ettirmişlerdir. Kurallarını ona göre geliştirmişlerdir. Kabul etmek gerekir ki yerleşik medeniyetler eğitim anlamında, okullaşma anlamında, felsefe anlamında, dünyayı başka türlü yorumlama anlamında konar göçerlere göre biraz daha ileri seviyededir.
Ama bu konar göçerlerin dünyayı bilmediği anlamına gelmiyor. Bakın şöyle bir örnek var elimizde. 565 veya 567’de Bizans ile Göktürkler arasında bir anlaşma yapılacak Sasanilere karşı. Fakat Bizans özellikle avarların korunması konusunda Göktürklere kazık attığı için Göktürkler bu durumda rahatsızlar.
Bizans elçisi Göktürk ülkesine geldiğinde İslami Kaan’ın adamı Türk Şat diyor ki ellerini böyle bütün ellerini ağzına sokuyor. Siz diyor çok yalan söylüyorsunuz. Yani 10 tane diliniz var sizin. Yani aynı anda 10 çeşit yalan söyleyebiliyorsunuz. Sizin 10 tane diliniz var. Ama biz Dinyeper’in ötesinde, Tuna’nın ötesindeki yolları biliyoruz.
Bu hem coğrafya bilgisini gösteriyor, amena hem de tehditin boyutunu gösteriyor. Yani bizi siz burada zannetmeyin, oraya kadar da gelebiliriz demek. Yani dünya hakkında kendi bulundukları çevre itibarı, sadece Çin’i bilmiyor, Tibet’i de biliyor, İran ülkesini de biliyor, Bizans ülkesinin kuzey sınırlarını da biliyor. Şimdi böyle bir dünya algısı bütün dünyayı ele geçirme arzusunu da ortaya çıkarıyor.
Mesela bütün dünyayı ele geçme arzusu, sadece dünyayı bilme bilgisiyle mi izah edilebilir mi? Hayır, dünyayı yönetme içgüdüsü var. Bilginin ötesinde bir şey. Bilginin ötesinde bir şey. Bilgi onun aracı. İmparatorlukların bir özelliği vardır. İmparatorluklar yönetir, topluma nizam verir ve idare eder. Şimdi üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldı, ikisinin arasına insanoğlu, insanoğlu üzerine de Türk kağını oturdu. Türk kağını niye oturdu? Toplumun yönetmesi için oturdu. Yani bu kendi içerisinde kut anlayışının farklı bir versiyonu, farklı bir anlatımı. Şimdi dünyaya hakim olma arzusu aynı zamanda yönetme arzusundan kaynaklanıyor. Bu bir büyük idealdir.
Bunu düşünen nüfusu 300-500 bin kişilik bir Göktürk topluluğu ya da Oğuz topluluğu ya da Peçenek topluluğu da olabilir. Önemli olan büyük hayallere sahip olmasıdır. Bunun kavramı sallışmış şekli midir Kızıl Elma? Oraya doğru geliyorum şimdi. Bazı örnekleri yan yana getirirsem daha kolay anlaşılacak. Mesela 1040 Dandanakan Savaşı İran kapılarını Türkler açmıştır.
Onu bir iki cümle açalım. Yani Saman oğullarını gaznelilerin yendiği, Selçukların gaznelileri yendiği. Dandanakan bugün Afganistan’da. Yeri çok iyi anlarsak, coğrafyayı daha iyi çıkaracağız. Dandanakan Afganistan’da bugün. İran’da gazneliler vardı ama gazneli hakimiyeti Rey’den çok öteye geçememişti. Yani bugünkü Tahran’dan çok öteye geçememişti gazneli hakimiyeti.
Ama bu da ise Mavra-ün-Nehir bölgesindeydiler. Dandanakan Savaşı’nı kazandıktan sonra gaznelilerin yerini Oğuzlar aldı. Selçuklu adıyla. Oğuzlar aldı ve Oğuzlar bir anda İran’ı doldurdular. Konar Göçer bir topluluk, bir anda yerleşik topluluğunun üzerine hakim oldu. Hem de ne kadar zaman içerisinde? 15 yıl içinde. 1040 Afganistan’da bunlar yeryurt tutacağız mı diye savaşıyorlar. Oba arıyorlar.
1055 Bağdat’talar. 15 yılda Bağdatlılar yürüyerek kat edilmez o yol. Ve İslam dünyasına muhafızdır. Tabii İslam dünyasına giriyor. Ve Bağdat’a hakim oluyor. Yani Bağdat’ta Abbasi Halifesi var ama çok bir kıymeti yok artık. Tuğrul Bey gelmiş. Abbasi Halifesi Tuğrul Bey’e diyor ki, Fet ettiğiniz ülkeler size yeter. Daha fazla ilerlemeyin. Tuğrul Bey’in verdiği cevap şu. Askerlerim o kadar çok ki,
Fet ettiğim yerler onlara yetmiyor. Bu işte kendisini nasıl gördüğü ile alakalıdır. Şimdi bakın Kızıl Elma artık şekillenmeye başlıyor. Dünyaya hakim olma ülkesini veren nedir? Ordunuzun gücüdür. Ordunuz güçlüyse, Siz artık uzak ufukları görebiliyorsunuz. Askerlerim o kadar çok ki, Fet ettiğim yerler onlara yetmiyor. Bu işler,
Fet ettiğim yerler onlara yetmiyor. Yetti mi? Yetmedi. Bakın 1055’de Bağdat’talar, 1064’de 9 yıl sonra Kudüs’te Türk ordusu. Ve beylik kuruyorlar orada. 1064’de, 65’de Halep önlerindeler. 1071’de Marazgirt’te Bizans’la karşı karşıya. 1071, 1086’de 15 yıl sonra Türk ordular Üsküdar önlerinde. Artık Anadolu coğrafyası da,
bütünüyle ele geçirilmiş durumda. Şimdi, haritada bu yerler küçük gözükebilir ama, devasa bir İran toprakları, ve devasa bir Suriye Irak toprağı, ve sonra devasa Anadolu. Tabii Anadolu deyince, özellikle burada Doğu Roma İmparatorluğu’nun, rakip olduğunu ve mağlub edildiğini hatırlamakta fayda var. Tabii, biz bugün Bizans diye küçültüyoruz ama, kendi devrinde o Roma’ydı. Zaten İstanbul’un Fetih’le beraber, artık Doğu Roma bitmiştir. Fatih’i büyük yapan da odur zaten. Roma’yı bitirmiş olmasıdır. Alparslan’ı büyük yapan, Roma İmparatorluğu yenmiş olmasıdır ve, Roma’nın elinden Anadolu’yu almış olmasıdır. Şimdi bakın güç büyümeye başlıyor. Ordular, 10 yıl içerisinde Üsküdar önlerine kadar geliyorlarsa, bu nedir? Yenilmezlik duygusudur. Yenilmezlik duygusu. O kadar güçlü bir şekilde bastırıyor ki, haçlılar da gelip gitse, onlara gelgeç denilse bile, sonunda Anadolu’luk hakimiyet devam ediyor. Bana göre, Kızıl Elman’ın ilk belirtilerinden biri Bursa’nın Fetih. Osman Gazi, hikayeyi biliyorsunuz, bir tepenin üzerinden hep Bursa’yı seyrediyor. Niye biliyor musunuz? Osman Gazi’nin, yani Osmanlı beyliğinin oluştuğu,
topraklar kasabalardan ibaret. Öyle çok çok büyük, milyonluk şehirler falan değil, ilk hakim oldukları yerler. Küçük kasabalardan ibaret. Ama Bursa bir yıldız gibi parlıyor orada. Büyük bir şehir, ticaret şehri, Bizans’ın çok önemli bir şehri, bir yıldız gibi parlıyor. Onun en büyük hayali Bursa’yı fethetmekte. Oğlu Orhan’a da diyor zaten, beni Bursa’yı fethet, beni şol gümüşlü kümbetin altına defnet. O gümüşlü kümbet dediği de Bursa’nın en büyük kilisesinin, o kurşunla kablu kümbeti. Şimdi ben hep söylüyorum, Osman Gazi’nin Bursa’yı seyrettiği tepeyi bulup, Balabanlı kalesi diyorlar Bursalılar, belki de orasıdır, bulup orayı hemen bir turistlik alan haline getirip, Bursa’yı her ziyaret edene Osman Gazi buradan Bursa’ya baktı diye, onun hayaliyle de bir de tekrar Bursa’ya bakmamız lazım. O zaman biz buradan bir söz alalım, bu tepeyi bulmak sizin bir göreviniz olsun, biz de size yardımcı olalım. Bursa’da çok değerli tarihçilerimiz var, onlar da şey yaparlar. Siz organize edelim hocam. İnşallah. Bilinmiyor değil mi şu anda o tepenin? Balabancık kalesi diye bir kalenin varlığından bahsediliyor, o kalenin olduğu yer deniliyor. Ama ben bilmiyorum yani. Onu Bursa’daki arkadaşlar çok daha iyi bilirler.
Ama benim gönlümden bu geçer, Osman Gazi’nin baktığı yerden bakmak. Çünkü Bursa bizim sembol şehrimizdir. Bursa İmparatorluğumuzun kurulduğu yerdir. En önemli şehrimizdir bizim. Ve biliyor musunuz, Bursa 1920’de Yunan işgaline uğradığında, İzmir’in işgalinden daha fazla yankı uyandırmıştır. Hem İstanbul’da hem Anadolu’da daha fazladır. Niye?
İzmir biraz bekleniyor sanki gelecekler gelmeyecekler ama Bursa’yı akıllarına bile getirmiyorlar. Bu yüzden Mehmet Akif o kahır dolu bülbül şiirini yazıyor. Sus ey bülbül senin hakkın değil matem diye o kahır dolu bülbül şiirini Bursa’nın işgal üzerine söylüyor. Bir de Türk popisin Osman Gazi’nin türbesini tekmeleme sever. O tam bir şey bizim açımızdan tam bir felaket. Unuttuğumuz sahneler bunlar ama maalesef.
Şimdi o fotoğrafı. Onlar unutularak kızıyla elma hatırlanabilir mi? Azizim, tarihimiz çok büyük. Sınırlarımız küçüldü diye milletimiz küçülmedi. Bizim yakın döneme, orta dönemlere ve uzak dönemlere çok iyi bakmamız lazım. Nereden nereye geldik?
Bursa, Yunan işgaline uğradığında tablo çok feci. Yunan General Tricopis, özür dilerim, Sofokles, Tricopis değil, Yunan General Sofokles ayağını Osman Gazi’nin sandukasının üstüne basıyor. Ve fotoğraf çektiriyor. Ve onun sarf ettiği söylenen sözler var. Kalk ey Osman, imparatorluğunun halini gör.
Çocukların ne halde? Nili Ferhatı’nın mezarını tavrımar ediyorlar. Gittin de sen Orhan’la evlendin diye, bir Türk ile evlendin diye. Ama imparatorunun kızı Nili Ferhatı bu arada. Tabii, tabii. Bununla kalsa Söğüt’ü işgal edince Ertuğrul Gazi’nin türbesini kurşunluyorlar. O kurşun izleri hala o pancırlarda duruyor. Oraya gittiklerinde insanlarımızın o kurşunlara bakıp o pencere önünde oturmaları lazım. Şöyle bir iki dakika oturup bakması lazım. Şimdi Mehmet Akif’in o bülbül şiirinde söylediği yani Sus ey bülbül senin hakkın değil matem diye çığlık çığlığa söylediği şeyin Meclisteki karşılığı da ne? Meclis kürsüsün üstüne siyah örtü örtülüyor. Bursa kurtulana kadar bu örtü örtü kalacak diye. Şimdi biz unutursak tarihi böyle tokat gibi geliyor. Niye?
Çünkü tarihi unutmak karda uyuyup ölmek gibidir. Karda uyuyanlar öleceğini bilmezler. Bilseler uyumazlar çünkü. Tarihi unutmak da öyle. 600 yıl sonra Yunan’ın oraya geleceğini hiç hesap etmedik. 600 yıl sonra İzmir’in işgal edileceğini hiç hesap etmedik. Bize oyun gibi geliyor ama
Sakarya Savaşı Ankara’nın dibinde oldu. Hemen Polat’ta yakından Ankara’ya 70 kilometre. İstanbul işgal edildi. İstanbul işgal edildi. İstanbul yani kimsenin aklına gelmez böyle bir şey. Ne oluyor? Unutursan oluyor. Sahip çıkması. Bu yüzden büyük hayaller çok önemli. Osman Gazi’nin hayali Bursa’yı fethetmekte çünkü onun için en büyük yer oraydı. Fatih’in hayali İstanbul’u fethetmekti.
Onun için de en büyük yer oraydı. Mukadderdi yani İstanbul’un fethi küçümsemek için söylemiyorum. Kaçınılmaz bir şeydi. Çünkü Türkler büyük bir güç ile geliyor çöküyor. Alana gelmiş çökmüş. Bu güç hakikaten yükselen bir güç. Ama hayal sahibi Fatih Sultan Mehmet. Onun babası, onun dedesi. Hepsi hayal sahibiydi. Nasip ona oldu. O genç yaşta birinci önceliği oraya verdi.
Ve artık gündemimize yeni bir kavram düştü. Kızıl elma. Kızıl elma muhayyel bir ülke. Nasıl muhayyel bir ülke? Şimdi batıda gün batsısına bir bakmanızı arzu ediyorum. Gün batarken o kızıllığın oluşmasına, o güneşin bir elmaya dönüşmesine, bir elma rengini almasına. Onu bir hayal etmenizi istiyorum.
Şimdi o güneşin battığı yerdeki ülke nasıl bir ülke ki bizim askerimiz oraya kadar gideriz diyor. Kızıl elma nedir biliyor musunuz? Türk ordusundaki yenilmezlik duygusunun zirvesidir. Güneş nereden batıyorsa biz oraya kadar gideriz.
Fatih zamanında gidilecek yer Roma kızıl elmasıydı. Fatih zamanında gidilecek yer Roma kızıl elmasıydı. Gideriz diyordu. Otranto’ya çıkıyor oradan yukarı tırmanacak. Kanuni zamanında kızıl elma Viyana’ydı. Budindi. Belgrad’tı. Yani öyle bir yer var ki benim için hiç fark etmiyor. Bizim için biz nereye olsa gideriz.
Yani Karn-ı Sultan Süleyman’ın Fransuva’ya gönderdiği mektubunda çok güzel bir cümle var. Diyor ki bizim kılıcımız sıyrılmıştır, atımız nallanmıştır. Biz hep o ben ki diye başlayan cümleye odaklanırız ama altında bu ifade var diyorsunuz. Tabii. Diyor ki bizim atalarımızdan beri atalarımız da bunu yaptı. Kılıcımız kuşanılmıştır, atımız nallanmıştır.
Biz her yere gideriz. Burhan hocam ondan önce müsaadenizle şimdi arkadaşlar da ekrana getirirler ama elimde de bir minyatür var. Bu normalde 8 Osmanlı Sultanı çizildiği ama burada Çelebi Mehmet ve Sultan Murat ve Fatih Sultan Mehmet çok bahsedebiliyordu. Böyle bir minyatür de var. Arkadaşlar şimdi ekrana da getiriyorlar onu. Getirdiler zaten. Hemen onun yanında Sultan II. Beyazı’nın elinde elma yok ama hani Kızıl elmayı o kadar veya elmayı o kadar benimsemişler ki minyatürle padişahları böyle resmetmişler. Şimdi başka minyatürler de var. Mesela Yavuz Sultan Selim’in eline, Kanu Sultan Süleyman’ın iki eline de birer tane küre verildi. Şimdi onlar küre mi elma mı onu bilmiyorum ama eğer elma dersek ben aklıma hemen şu geliyor. Evliya Çelebi’nin sözü geliyor. Evet. Evliya Çelebi diyor ki bazıları diyor, bazı bilmezler diyor Kızıl elma deyince bu odandan gelen kırmızı elmayı zannederler, yenir bir şeyi zannederler diyor. Kızıl elma yenir içilir bir şey değildi. Yani bizim bildiğimiz bir Kızıl elma değildi. O büyük bir ülküydü. Güneşin battığı yerin altındaki ülke nereyse ordumuz oraya kadar gidebileceğine inanan bir güce sahipti.
Belki o minyatürlerde kastedilen de Kızıl elmayı elinde tutmak, bütün dünyayı elinde tutmak gibi bir şey kastediliyordu. Ama Kızıl elma yenilir bir şey değildi. O bir ülküydü. Evliya Çelebi’nin söylemeye çalıştığı gibi. Nitekim söylüyor ya Peygamber Efendimiz’in doğumunda Nemrud’un ateşinin sönmesi, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u Fethindiğinde de Ayasofya’nın üzerine Kızıl elmayı Rum kubbesinin çöktüğünü ifade etmesi gibi evliya çelebi. Bunlar söyleniyor. İşte bir Justinianus heykeni devrildi. Onun da elinde bir kür olduğu ya da elma olduğu. Şimdi bunu bu kadar şeye indirmememiz gerekiyor. Yani bir elmaya, bir küçük küreye indirmememiz gerekiyor. Çünkü kanuni döneminde şekillenen ordunun Kızıl elmaya de gideriz. Ülküsünün altında ordunun yenilmezlik fikri vardır. Türk ordusu kendisini yenilmez görüyor.
O yüzden Kızıl elmaya kadar gidiyor. Bakın Türk ordusunun size çok enteresan üç tane olaydan bahsedeyim. Mesela birincisi Çaldıran Savaşıdır. Çaldıran Savaşı’nın tahmini yapılacağı yer Erzincan yakınlarında bir yer tahmin ediliyor. Yani Osmanlı paşaları sınırı geçeriz orada savaşırız gibi bir şey düşünüyorlar ama Şah İsmail çıkmayınca İran işlerine doğru girmeye başlıyorlar.
Tebriz yakınlarına kadar ilerliyorlar işte Hoy yakınlarında Çaldıran civarında da savaş oluyor. Türk ordusunun pek denemediği bir şeydir. Bilmediği bir ülkede derinlemesine gitmek. İkinci büyük derinlik mesela Mısır’ın fethidir. Yavuz Sultan Selim, Kahire’ye kadar ordusunu zorla yürütmüştür. Yani Cebri yürüyüşle oraya kadar gitmiştir. Her türlü saldırılara rağmen. Üçüncüsü Viyana kapılarıdır.
Kanun zamanında da oraya kadar Cebri yürüyüşle gidilmiştir zorla. Kara Mustafa Paşa zamanında da yani 1683’te de oraya kadar gidilmiştir. Buraya kadar götüren şey nedir biliyor musunuz? Ordunun kendisini yenilmez olarak görmesidir. Ordu kendisini yenilmez olarak gördüğü için de herhangi bir savaşa giderken düğüne gider gibi gidiyorlar. Eğlenceye gider gibi gidiyorlar.
Size enteresan bir örnek vereyim ben. Viyana kuşatmasından 7 yıl önce 1677’de Polonya elçisi Jan Ginizki anlaşma yapmak üzere İstanbul’a geliyor. Anlaşma şekilleni biliyorsunuz. Yani önce elçinin psikolojik direnci kırılır falan. En sonunda masaya çağırılır.
Bütün bu süreçleri yaşıyor Ginizki. Şöyle bir durum var Ginizki’nin ısrar ettiği. Diyor ki orada 2-3 kasaba var. Size yapılan protokol de size yazılmış. Ama diyor sizin askerleriniz oraya hiç girmedi. Onları tekrar siz Polonya’ya bırakın yani Lehistana bırakın. Sizin askerleriniz hiç girmedi oraya. Tercüman Paşa diyor ki, Sultanımızın gözünün gördüğü ve atının toynağının değdiği her yer bizimdir.
Yani yenilmezlik hissi. Ne zamana kadar devam ediyor bu Kızıl Elma ülkesi? 1677’de bunu söylüyor. Sultanımızın gözünün gördüğü ve atının toynağının değdiği her yer. Ama 2. Viyana kuşatması ve arkasından gelen 16 yıllık büyük felaket Osmanlı’da Kızıl Elma’yı artık rafa kaldırtıyor. Niye? Karlofça anlaşması ve hemen arkasından gelen İstanbul anlaşması.
1699 ve 1700 anlaşmaları. Osmanlı Devleti tarihinin en büyük toprak kaybına uğruyor. Bütün Macaristan, Ukrayna, Podolia, Azak kıyıları, Dalmatça kıyıları, Banat Yaylası. Hepsi elden çıkıyor. Korkuş bir toprak kaybı.
Az önce Kanuni’nin Fransuva’ya gönderdiği mektuptan söz ettim ya. Fransuva mektubunun bir yerinde esarete düştüğünden, başının dertte olduğundan yakınıyor. Kanuni o cümleye istinaden diyor ki, Sultanların başına böyle şeyler gelir. Bunun için üzülmeyin. Yani yenilmek de vardır Sultanların kaderinde. Esir düşmek de vardır. Şimdi biz bu kültürden geldiğimiz için toprak kaybı çok önemli değil. Verirsiniz alırsınız. Ama Osmanlı neyi kaybetti biliyor musunuz? Osmanlı ordusu yenilmezlik hissini kaybetti. Ondan sonra bütün cephelerde yenilmeye başladı. Ondan sonra bizim toprak kaybımız hep ordumuzun yenilmesine paralel olarak gelişti. Hep yenildik geri çekildik. Şimdi 17. yüzyılda, 18. yüzyılda orduda yenileşme çabaları, 3. Selim’in gayretleri, orduyu elbisesini değiştirmeye çalışması, eğitim sistemi değiştirmeye çalışması falan hep nedir? O muzaffer ordulara yeniden erişme arzusudur. Muzaffer orduları kuracak ki, devletini tutabilsin, her şeyini ayakta tutabilsin. Tutamıyor.
O elbiseyi değiştirmekle, kılık kıyafeti değiştirmekle zihniyeti değiştiremiyor. 2. Mahmut ne yapıyor? Külden kaldırıyor. Ne pahasına? Çok büyük toprak kayıpları pahasına. Ve Osmanlı devleti kendi ordusunu topa tutuyor. Aslında orada topa tutulan yenişer ocağı değildir. Yenilmezlik hissini kaybetmeli… Yenilmezlik hissi topa tutuluyor orada.
Kaybedilmiş olan hissi topa tutuluyor. Ve öyle bir ortadan kaldırıyor ki artık kimse bunu gündeme bile getirmesin. Ama Yunanistan bağımsız oluyor. Ruslar Edirne’ye kadar ilerliyor. Mehmet Ali Paşa Kütahya’ya kadar geliyor. Balkanlar’da çok ciddi toprak kayıpları. 1853-1856 Kırım Savaşı’nın getirdiği büyük yaralar. 1878 Osmanlı-Rus Harbi’nin getirdiği çok ciddi kayıplar. Doğunum elinin vesaire kaybedilmesi. Osmanlı içine kapanması. Hep bu yenilmezlik hissini bir türlü sağlayamamaktan kaynaklanıyor. Ve geliyoruz 20. Yüzyıl’ın başlarına. Dalma sürecinde Kızıl Elma kavramı nasıl gündeme geliyor? Unutuluyor.
Bakın Kızıl Elma’yı büyük ülke olarak tarif ederseniz, büyük ülke ve Kızıl Elma’yı ordunun yenilmezlik hissi olarak kaybederseniz unutuluyor. Bunu en güzel Ömer Seyfettin anlatıyor. Ömer Seyfettin’in Kızıl Elma neresidir hikayesi var. Buradan herkesin bir kez olsun onu okumasını istirham ediyor. Sizden bir özetlemenizi rica edecek miyim?
Devrin Süleyman’ı diye anlatır. Devrin Süleyman’ı Osmanlı Padişahların hepsini zaten Süleyman olarak görür. Hz. Süleyman’ı Atfen. Öyle görür. Osmanlı vezirleri de hep Asaf’tır. Hz. Süleyman’ın veziridir. Asaf Nave var. Tabi. Vezir Azam kapısına da Baba Asafi denir biliyorsunuz. Devrin Süleyman’ı diyor. Sokaktan Kızıl Elma’ya, Kızıl Elma’ya diye sesleri duydu.
Hiç hatırlamıyordu Kızıl Elma neresi. Diyor ki Osmanlı Sultan artık Kızıl Elma’yı unuttu. O da unuttu. Vezirlerini devlet adamlarını çağırdı, ulema’yı çağırdı, sordu onlara. Onlar da hatırlamadı Kızıl Elma neresi. Demek ki devlet zihniyet olarak bunu unutmuş diyor. Ama sokak unutmuyor. Bakın bu çok önemli bir detaydır. Devlet ne kadar unutursa unutsun, sokak asla unutmuyor.
Diyor ki. Arkadaşlar bu arada Ömer Seyfettin de ekrana taşıdılar. Allah rahmet eylesin Ömer Seyfettin muhakkak herkesin okuması lazım. Ben şimdi tekrar tekrar okuyorum. Sokaktan 3 kişiyi çağırıyorlar. Ondan önce bir şey var. Bir fukaha ortaya çıkaz asker falan cevap veremeyince o cümle dönem bir fukaha çıkıyor. Bu halkın uydurmasıdır deyince Süleyman’ın bir tepkisi var.
Evet şimdi hikaye eş dost ehibe okusun bütün izleyicilerin. Ama sizin o hoş anlatımınıza da bir dinleyelim diye şey yapma. Orada Ömer Seyfettin’in söylemeye çalıştığı nokta şu. Devlet yenilmezlik hissini Kızıl Elma duygusunu kaybetti. O halde bizim yeni bir Kızıl Elma’ya ihtiyacımız var. Devrin Süleyman’ı diyor dedi ki diyor. Kızıl Elma hakkın beni götüreceği yer.
Hakkın benim gitmemi istediği yer. Sonuç olarak. Sonuç olarak. Çağırıyorlar 3 kişi. Onlar diyorlar ki Sultanımız nereye gitmek isterse Kızıl Elma orasıdır. Ömer Seyfettin bu hikaye yazdığında 1913 13 14 yılları falan olması lazım. Yani artık Osmanlı’nın bittiği bir yer. Şimdi yeni bir çıkış aradığımız bir yer. Bu yeni bir çıkış aradığımız noktada Ömer Seyfettin diyor ki.
Biz artık yeni bir Kızıl Elma bulmalıyız. Bu devleti bu toplumu bu ahaliyi bu orduyu yeniden tamir etmemiz gerekir diyor. Ömer Seyfettin Ziya Gökalp o da Kızıl Elma şiirini yazıyor. 1913’te galiba. Evet 13. Kızıl Elma şiirini yazıyor. Ziya Gökalp’ın önerisi de şeydir. Köklerden yeniden doğmak. Asya’ya gitmek. Turan’a gitmek. Turan’la yeniden birleşmek.
Nüfusu kuvvetlendirmek. İlmi irfanı kuvvetlendirmek. Yeniden ortaya çıkmak. O daha büyük bir daha farklı bir yerden bakıyor. Biri devleti modernleştirelim ahaliyi modernleştirelim. Bu da Hakk’ın sultanı emrettiği şey toplum refahıdır. Ömer Seyfettin onu söylüyor. Ve devrin Süleyman’ı diyor ki evet. Hak beni nereye yönlendirirse ben oraya gideceğim diyor. Ziya Gökalp Turan’a gitmeyi öneriyor. İçlerinde o devrin şairlerinden en ümitsizi Yahya Kemal. Yahya Kemal’i ben ümitsizliğini de normal karşılıyorum. Çünkü kendi döneminde gözünün önünde şehrini kaybetti. Üskübü. Üskübü kaybetti. Balkanları. Tabii. Biz üç kuruşluk arsamızı kaybettiğimizde canımız yani o koca şehrini kaybetti.
Anasının babasının toprağını kaybetti. Bu yara çok feci bir yara. Allah bir daha bizim milletimize bunu yaşatmasın. Çünkü Yahya Kemal şey der ya hani vatanda düşmanı seyretmek ızdırabıyla der. Yaşayıp gidiyoruz talihin azabıyla vatanda düşmanı seyretmek ızdırabıyla. Yani önemli bir şey o. Yahya Kemal. O da Otranto’yu hatırlıyor ama. Otranto’yu hatırlıyor ama. Ümitsizlik çağında bile Otranto’yu hatırlıyor ama. Yani Yahya Kemal’de çok derin bir Osmanlı romantizmi vardır. Mesela onun zirvesi de şeydir. Akıncılar şiiridir. Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik. Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik derken. O Osmanlı romantizmi içindedir ama. Mehlika Sultan da biliyorsunuz yedi genç hayali bir Mehlika Sultanın peşine düşer. Onu bulamazlar. Kaftanın arkasına giderler.
Ve şiirin sonunda bulamazlar kompozyon olarak. Mehlika Sultan’a aşık yedi genç. Onun başı şöyleydi müsaade ederseniz. Mehlika Sultan’a aşık yedi genç gece şehrin kapısından çıktı. Mehlika Sultan’a aşık yedi genç kara sevdalı birer aşıktı. Mehlika Sultan hayal ülkesi. Belki medeniyetin kendisi belki Batı’nın kendisi.
Belki Kızıl Elma yedi genç Türk milleti. Yahya Kemal der ki bakın. Bu hazin yolcuların en küçüğü bir zaman baktı o viran kuyuya. Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü parmağından sıyırıp attı suya. Yani nişanı bozdu. Artık bunun bir hayal olduğunun farkına vardı. Bitti bir an. Ben artık bu hayal aleminden çıkıyorum diyor.
Ama Yahya Kemal’in asıl zirvesi Süleymaniye’de bayram sabahıdır. Süleymaniye’de bayram sabahında tüm ümitsizlikleri biter Yahya Kemal’in. Ve nefer esvaplı birinden bahseder. Mimar bir nefer olan bu ulu mabedin. Değil mi? O nefer esvaplı birini orada gördüm der. Bani’si miydi? Mimar’ı mıydı? Bu ulvi eserin der. Orada o nefer esvaplı biri o Türk milletin kendisidir işte.
Onu sorduğu bani’si mi yani bunu inşa eden mi, bunu planlı çizen mimar mıdır diye sorduğu Türk milletin kendisidir. Ve gene orada hayal alemine dalar. Orada ne der? Gökte bu top sesleri nereden geliyor? Barbaros belki bir seferden geliyor. Ama şey der… Ve şiirin sonunda da yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor der.
İşte o yeni doğmuş olan ay ordumuzdaki yenilmezlik hissinin yeniden doğuşudur. Ve zirvesi de neresidir? Bu yeniden doğuşun Çanakkale Savaşlarıdır. Çanakkale Savaşları bizim taarruz savaşımız değildir. Bir savunma savaşıdır. Ve Çanakkale’deki kahramanların hepsini iyi görmüştür. Bu ordunun yenilmeyeceğini görmüştür.
Bizim yenilmezlik hissinin yeniden doğduğu yer Çanakkale Savaşlarıdır. Onun hasadını milli mücadelede aldık. Ve milli mücadeleyi bir avuç askerle aldık. Çok büyük bir mücadeledir milli mücadele. Bize birinci dünya savaşıyla getirilen tüm dayatmaların sonlandırdığı yerdir milli mücadele.
Ve arkasından yeni doğmuş ay Cumhuriyet’in kurulmasıdır. Cumhuriyet kurulduğunda Türk ordusu Cumhuriyet’in ilk yıllarında 150 bin civarında. Çünkü nüfus yok. Ve ikinci dünya savaşı sırasında silah olmadığı için, silah bakımından çok geride olduğumuz için, boşluğu, silah açısından ortaya çıkan boşluğu nüfus gücü ile doldurmaya çalıştık. Ve bir milyon insanı askere aldık, bir milyon genci. O bir milyon gençten 23 bini şehit oldu. Hiç savaşmadığımız halde hastalıktan, Tifo’dan. İkinci dünya savaşında. Evet, ikinci dünya savaşında. Sonra, uğraş dediğin mücadele et, gel nereye? 1974 Kıbrıs. Kıbrıs Barış Harekatı, Türk ordusunun Cumhuriyet kurulduktan sonraki ilk sınır ötesi harekatıdır. Ve bütün yokluklara rağmen, bütün sıkıntılara rağmen, 1974’lerden bahsediyoruz. Hala toplumun büyük bölümün tarımla uğraştığını ve geçimlik tarımla uğraştığı bir dönemden bahsediyoruz.
Bu yokluğa rağmen Türk Ortsu Kıbrıs’ta çok ciddi başarı eldetti. Onun o başarının orada meydana getirdiği özgüven bizim çocuklarımız El Baba elini kolunu sallaya sallaya gitti. Afrin’e elini kolunu sallaya sallaya gitti. Hatırlarsanız tankın üstünde bir Türk askerine, gazetecinin mikrofonu uzattı. Nereye gidiyorsunuz? Çocuk gayri ihtiyarı döndü Kızıl Elma’ya.
1683’den sonra duyduğumuz en güzel cümle bu. En güzel cümle bu. Bunu unutmamak lazım. Biz bakıyoruz, başkaları da bakıyor. Evet. Allah güzel cümleleri hakikate dönüştürsün inşallah. Tabi Kızıl Elma’nın Cumhuriyet döneminde de bir tarihsel üveni var. Aslında Osmanlı dağılımı ile başlayan Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Niyal Atsız, Arif Niyat Asya, Niyazi Yıldırım Genç Osmanoğlu, Akagündüz gibi şair ve fikir adamlarının gündeme getirmesi ki Arif Niyat Asya’nın,
onu da rahmetle anıyoruz, 5 Ocak 1975 vefat yıl dönümü. Naat yazarı diye biliyoruz değil mi? Evet. Ama bayrak şairi. Bayrak şairi, naat yazarı. Evet. Şu cümleleri, yollara kürşatlar uzanmış ölü, ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü, Yiğitlerim uyur gurbeterlerde, kimisem Erkand’ta bekler beni, kimisem Caber’de.
Şu yakın suların kolu neden bükülmez? Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin bende doğar, bende dökülmez? Şimdi bak, yine kötü bir yerden yakaladınız. Allah rahmet eylesin Arif Niyat Asya da o büyük hayallerin şairiydi.
Ya bizim sınırlarımız 1920’de çizildi, 21’de çizildi, 1913’de çizildi. Şimdi Suriye sınırı dediğimiz sınır 1921’de çizildi. Daha 3 nesil geçti üzerinde. Irak sınırı dediğimiz sınır 1926’da çizildi. Bizim Balkan sınırımız 1913’dür. Yani bizim haritamız küçüldü, ufkumuz küçülmedi ki. Düne kadar şimdi Osmanlı siz de çok incelediniz meslektin olduğunuz için. Osmanlı devlet adamlarının hayatına bakıyorsunuz. Doğum yeri Halep, Doğum yeri Şam, Doğum yeri Kahire, Mısır, Beyrut. Doğum yeri Beyrut, Doğum yeri Saray Bosna, Doğum yeri diyelim ki Begirat, Tiran, Atina. Tabii ki. Biz Berc, müthiş bir nüfus serptik biz buralara. Müthiş bir kültür gönderdik. Sadece mesela insanımızı göndermedik. Medeniyeti de gönderdik, dilimizi de gönderdik. Yunancadan herkes bize şunu söyler. Ya Osmanlı dilini öğretememiş. Ya Osmanlı dilini öğretmek diye bir endişesi yoktu. Ama Osmanlı kabul edelim ki ve bunda söyleyelim ki bal gibi de dilini öğretti. Yunancadan kaç bin tane Türkçe kelime atıldı.
Ona bakın Bulgarcadan kaç bin tane 13-14 bin kelime Bulgarcadan atıldı. Dilde tasfiyecilik hareketi yaptılar. Sırpça, Bosnatça, Hırvatçadan bugün hala tedavülde olan 9300 kelime var. Ve 1912’de bile Saray Bosna’da Türkçe gazete çıkıyor. 1912. Yani artık Saray Bosna bizden çıkmış. Dili serpiştirdik.
Şimdi bir daha önce de anlattım galiba birkaç yerde ama burada yeri geldiği için söyleyeyim. Sınırlar meselesiyle alakalı. 1950’lerde ya da 1960’larda Türkiye’den bir kişi Yugoslavi’ye gidiyor. Ve orada bir yere yerleşiyor.
Galiba İpek şehrinin bir kasabasına mesela bir yere yerleşiyor. Orada, Türkçe’yi de bir yerli hanımla evleniyor. Türkçe’yi de büyük ölçüde unutmuş. Arkadaşlar ona takılıyorlar. Diyorlar ki, ya sen Türkçe’yi de unutmuşsun. Yani şey kırık konuştuğu için. Sen diyorlar ki, Türkçe’yi de unutmuşsun. Ne yapayım diyor. Duvarlar Türkçe konuşmuyor ki. Biz öyle duvarlar örüyoruz ki sadece Türkçe konuşsun. Ama dışarı çıkmamız gerekiyor bizim. Görmemiz gerekiyor. Her tarafı, her şeyi, her yeri görmemiz gerekiyor bizim. 1921’de çizilen, 1926’da çizilen sınırla, 1913’de çizilen sınırla dünyanızı kurmaya kalkarsanız elinize bir şey kalmıyor ki. Dev mirası bir anda bırakıveriyorsunuz. Dev mirastan bir anda vazgeçmiş oluyorsunuz. Ama size bırakılan miras, o Kızıl Elma’nın kendi hikayesi bile bu milletin, Türk milletinin ne kadar büyük bir arzuyla dünyada hakimiyet kurduğunu bize gösterir. O arzuyu gösterir. Bugün çok şükür, yine iyi noktaya doğru ilerliyoruz. Tabii Kızıl Elma devlet ricalinden en üst düzeyde veya bazı aydınlar tarafından gündeme getirilince, günümüzdeki editörümüz de onu merak ediyor. Kızıl Elma günümüzde ne anlam ifade eder deyince buna çok farklı anlamlar veya çok yabancı söylemler de çıkıyor. Hatta Murat Bardakçı’nın da bu konuda yazdığı güzel bir yazı var. Hani bir ülke aydının kültürüne yabancılaşmasını merak ediyorsanız, Cumhurbaşkanımızın Kızıl Elma’yı kullanımına karşı verdiği tepkiye bakın diye. Sayın Bardakçı’nın da bir yazısı var. Günümüzde Kızıl Elma’yı nasıl tanımlamalı veya nasıl yorumlamalı veya buna nasıl bakmalı? Kızıl Elma bize bugün ne söyler? Kızıl Elma bize bir şey söyletiyor.
O miras bizi artık rahatsız ediyor. Yerimizde duramaz hale getiriyor Kızıl Elma’nın bize bıraktığı miras. Bu bir. İki, ben vaktiyle söylemiştim tarih bizi çağırıyor diye. Tarih bizi çağırıyor. Kızıl Elma’ya diye çağırıyor. Fakat bugün Kızıl Elma, Ömer Seyfettin’in tarif ettiği gibi, ne Çin Harabeleri, ne Maçin Harabeleri, ne Viyana’dır, ne Budindir, ne Belgrad’dır. Bizim bulunmamız gereken büyük ülküdür Kızıl Elma. Bizim kendi kendimizi görme yerimizdir. 1960’larda rahmetli Sadullah Koloğlu, Türkiye’de görev yaptığı sırada adı Arap kaymakam, Libya’da görev yaptığı sırada Türk başbakan. Orhan Koloğlu’nun babası. Orhan Koloğlu’nun babası, Doğan Koloğlu ve Orhan Koloğlu’nun babası Sadullah Koloğlu. Aslan’ın da Karamanlı’dır biliyorsunuz onlar. Dünye kadar bizim dolaştığımız coğrafyalarda o coğrafyalar. Ve az önce de söyledim, devlet adamlarımızın doğduğu yerlerde oralar, büyüdüğü yerlerde oralar. Bizim oraya arkamızı dönmemiz demek bizim tarihe arkamızı dönmemiz anlamına geliyor. Bu yüzden biz istemesek de orayı bizi çağırıyor, orayı bizi çekiyor. Bizim bulunmamız gereken yerlerdir orası.
Türk aydınlığının hiçbir şey yapmıyorsa Osmanlı tarihini yüzünden de olsa bir kere okuması gerekiyor. Yüzünden de olsa. Peki tarihçilerimiz Türk aydınlığının hakikaten bu amaçla okuyabileceği değerli toplu bir el ucu kitabı hazırlayabildi mi? Var, niye olmasın ki? Yani bugün Türkiye’de tarihçilik bana göre çok iyi bir noktaya geldi.
Neyi isterseniz her konuda amatör olmamak kaydıyla çok güzel eserler verildi. Halil’in alcıklardan, Faruk Sümerlerden tutun da bugün Feridun, Emecen’e, İdris, Bostan’a, Erhan Afyoncu’ya kadar pek çok tarihçimiz çok kıymetli eserler veriyor. Kastım benim şu, yüzünden dahi okumak o mirası anlamak. O mirası anlayın.
Şimdi biz en yüksek perdeden kızıl elmaya dedik diye İspanya’yı falan fethet kalkışmıyoruz. Öyle bir dünya yok zaten. Ama müsaadenizle biz de kendimizi bir görelim, bir göğsümüzü kabartalım, şöyle bir yiğitlenelim, bir bakalım ne oluyor, ne bitiyor etrafta yani. Aktualiteyi az buçuk takip edenler tarihin defaatle defaatle tekrar ettiğini görüyor.
O halde biz de biraz… Alekber Sabir, Allah rahmet eylesin, 1911’de öldü, Azerbaycanlı şairdir.
Fahriye adlı yani Fahriye, övünç, övgü, başlıklı şiirinde der ki, ehsem bize, aferin bize, ehsem bize hem tiğrizeniz hem hedefiz der. Ehsem bize, hem tiğrizeniz yani hem okatan biziz hem okun hedefindeki biziz.
Biz biraz buna döndük yani, hep kendi kendimizi vurmaya alışmışız. Kendimizi böyle küçük görmeye alışmışız. Şimdi Sabir’den bu tarafa çok bir şey değişmedi. Kendi kendimizi bastırmaya alışmışız. Bizim kendi kendimizi bastırmak yerine biraz kendimizi görmemiz, kendimizi tanımamız gerekiyor. Nihalatsız’ın söylediğini hatırlattınız.
Şimdi, 100 paralık kurşunla gider hayat dediğin, tanrı yolu uzaktır, erken kalk sıkı giyin, yazık bütün ömrünce o kadar özlediğin güzel kızıl elmana varmadan öleceksin. Nihalatsız büyük ülkülerin, büyük hayallerin adamıydı. Allah rahmet eylesin.
O uğurda da çok güzel yazılar yazdı. Hem Osman’ın tarihine çok ciddi anlamda sahip çıkmıştır ve katkıda bulunmuştur. Hem Türk tarihine yazılarıyla, romanlarıyla çok ciddi katkılar da bulunmuştur. Söylediği her şeyin altına imza atılabilir yani. Tabi ben programın sonuna geldik arkadaşlar zaman hatırlatması yapıyorlar Tuğfan hocam.
Her zamanki muğtadımızın aksine programın kapanışını sizden isteyeceğim bu tarih söyleşilerin. Bir soru sormak istiyorum. Yahya Kemal dedik. Mesela Yahya Kemal’in Gidik Ahmet Paşa’ya Gazel şehrinde o ifadeleri var. Radı tekbir kopup gitmelidir bankı ezan. Dar-ı küffarda meşhur, kenisa’ya kadar diyor.
Yani ezanın sesi bir yıldırım gürlemesi gibi, bir yıldırım düştüğünde meydana çıkan gürleme gibi gürlemelidir. Öyle bir şey çıkmalıdır ve o büyük kilise dediği de Roma kilisesi oraya kadar ulaşmalıdır. İşte çıktı otronto’ya pürvelvela Ahmet Paşa. Tuğlar varsa gerektir kızıl elmaya kadar diye. Kızıl elma ile ezan arasına doğrudan bir bağ kuruyor Yahya Kemal Bey adlı.
E tabi Osmanlılar, Türkler 8. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının içindeler. Türk’ün kızıl elmaya taşıdığı bir Türk idare yönetme anlayışı var. Bir de kabul edelim ki İslam ahlakı var ve İslam var ve ilahi kelimetullah var.
Türk gittiği yere Fatih Sultan Mehmed’in Uzun Hasan’ın annesine söylediği bir söz var. Biliyorsunuz Fatih Sultan Mehmed’in Trabzon yollarındaki bir söz var. Evet. Fatih Sultan Mehmed Trabzon’un fethede gittiğinde Uzun Hasan da annesini Fatih Sultan Mehmed’e elçi olarak gönderiyor. Çünkü Trabzon Rumlarıyla Akkoyunlar, Hısımlar.
Trabzon Rum İmparatoru’nun kızı Despina Hatun, Uzun Hasan’ın eşi. Böyle bir hısımlıkları var. Dağları geçerken tabi o geçitleri de geçmek kolay değil. Atlar yuvarlanıyor, arabalar devriliyor, bir sürü meşakkat, bir sürü eziyet. Karadeniz sahi yolu yok yani. Tabi tabi.
Sarı Hatun, Uzun Hasan’ın annesi Fatih Sultan Mehmed’e diyor ki, a oğul bir Trabzon için bunlara bu kadar zahmete değer mi? Onun verdiği söz ana diyor, ana. Bizi sadece kuru ülkeler fetheden fethetme garsında olan insanlar mı zannediyorsunuz? Biz öyle padişahlar mıyız? Bizim derdimiz ilahi Kelimatullah’tır diyor. Şimdi yıldırımların gürlemesi gibi gürlemeyle ezan oraya gittiğinde bir anlama kavuşuyor. Oradan günümüze intikal eden bir tek şey var. Türk milleti Osmanlı tarihinin, Selçuklu tarihinin, Gök Türklerin ve Hunların tarihinin miraçlısı olduğunun farkına varmaya başladı.
Atalardan, ecdatdan günümüze kadar gelen her söz, her ifade artık bir değer kazanıyor. Bugün bu değere çok daha yüksek perdeden, çok daha devlet adamlarımızın üst perdeden söyle işlerini de görüyoruz. Mutlu oluyoruz. Korkacak, kaçacak, yılacak hiçbir şey yok. Bu millet, yani Türk milleti sevre atlattıktan sonra atlatamayacağımız hiçbir şey yok.
Tuğfan hocam yönetmenimiz üzülerek program süresinin bittiğini hatırlatıyor. Programın kapanış cümlesini ben sizden istesem. O zaman bunu rahmetli Niyazi Yıldırım Genç Osmanoğlu’nun o meşhur şiirinden, nakaratıyla bitirelim. Kızıl elmaya, hey kızıl elmaya. Evet sevgili seyirciler bir tarih söyleişleri programının daha sonuna geldik. Tuğfan Gündüz Hoca’ya çok teşekkür ediyor.
Bir sonraki tarih söyleişleri programda buluşmak üzere kızıl elmanız daim olsun diyoruz efendim.
Hoşçakalın.
İlk Yorumu Siz Yapın