"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç | 39. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç | 39. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=6CHrlru0K2U.

Müzik Merhaba sevgili seyirciler. TRT2’den Tarih Söyleşileri programından hepinizden en işten, en samimi,
en sıcak duygularla, gönül dolusu sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Bu programdaki misafirimiz Mahmut Erol Kılıç hocamız. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk efendim. Efendim hocamız dedik ama aslında bir diplomat, büyük elçi. Endonezya büyük elçimiz Mahmut Erol Kılıç hocamızla Anadolu irfan ve hikmet geleneğini, günümüze yansımalarını konuşacağız. Tabii bir büyük elçi arkasından da böyle bir başlık duyunca
ister istemez merak ettiniz. Büyük elçiyle dünyanın gündelik meseleleri ve gelişmelerini konuşmak varken bir büyük elçinin bu konularla ilgisi ne diyebilirsiniz? Kısaca hatırlatayım. Mahmut Erol Kılıç aslında Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Fakat akademik olarak düşünce tarihimiz, irfan tarihimiz, kültür tarihimiz, medeniyet tarihimiz üzerine mesai sark eden bir ilim adamı. Bu alanda çok çalışmaları olan bir isim.
Bunun yanında diplomatlığı da yeni değil. Aslında İslam ülkeleri parlamentolar birliği, genel sekreterliği yapmış. 10 yıl bu vazifeyi yapmış ve İslam dünyasının hemen hemen her köşesini karış karış gezmiş, sahayı incelemiş bir diplomat. Ve yaklaşık bir yıldır, 5-6 ay oldu mu hocam? Ne kadar oldu? 8 ay yaklaşık. Yaklaşık evet 8 aydır Endonezya büyük elçiliğini yapıyor. Nasıl gidiyor büyük elçilik hocam? Vallahi elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz, gayret ediyoruz. Bazı sıkıntılar var tabii ki. İnşallah ileride daha iyi olur. Yıllık iznimi geçirmek üzere bu arada geldim Türkiye’de. Şu an aslında tatildeyim yani. Çok teşekkür ederiz. Ben ama uzun süredir böyle sizi takip ediyordum. Hep programa misafir edelim diye. İzin programınızı öğrendik. Sağ olun siz de bizi kırmayıp programımıza geldiniz. Çok teşekkür ediyorum. Anadolu ilim, Anadolu hikmet ve irfan geleneğini konuşalım. Diyesinde ön görüşmemizle konuyu belirledik. Ama isterseniz bir Anadolu deyince nereye anlıyoruz? Nereye anlamamız gerekiyor? İki irfan nedir? Üç hikmet nedir? Bir iki cümlelik izahlarıyla başlayalım. Vallahi eğer çok teorik, çok felsefi olmayacaksa buna felsefede lokus diye bir latince tabirle yani topografya denilebilir. Neticede insanoğlu yeryüzü hayatını ayakları bir toprağa basarak yaşıyor. Orada doğuyor, orada büyüyor ve orada vefat ediyor. Orayı daha sonra kendine bir yurt yapıyor. Bu önce bir çadırken daha sonra bir toprak bütünü haline geliyor. Ve orayla bir irtibatı oluyor insanın. Yani insan toprağın bir bakıma Ebu Turab denir Hz. Ali Efendimiz içinde. Bir bakıma toprağın ürünü bu yönüyle, bedeniyle. Ondan dolayı hayatlarını bastığı toprağın ona verdiği şeyler var. Onun da o toprağa verdiği şeyler var. Karşılıklı bir ilişki söz konusu. Orayı aynı zamanda vatan da tırnak içerisinde vatan da denilebilir. Bizim ecdadımızın Anadolu’ya gelmesi veya Anadolu’yu vatan ittikaz etmesi tabii ki belirli bir süreç alıyor. Yani Anadolu’dan evvel vatanaştırdığı yerler var. Ama Anadolu’ya 1071 itibariyle gelişi.
Ve Anadolu’yu tabii ki biraz daha geniş bir topografi olarak düşünmek gerekiyor. Buna Balkanlar da dahil. Yani Anadolu deyince sadece bugünkü Anadolu’yu değil, ulaşabildikleri, nefeslerini ulaştırabildikleri yer denir eski tabirle. Bir yere nefesin değmesi diye bir manevi tabir vardır. Ruhunu giydirmek, taşa toprağa insanın ruhunu giydirmesi.
İnsanın elinin değmesi. Bunlar tabii bir takım spirtüel manevi kavramlar. Bunları bazı izleyicilerimiz ya ne diyor bu adam diyebilirler. Ama bizim edebî metinlerimizde, manevî metinlerimizde bunlar vardır. Yani bir toprağa bereket ekmek, toprağa nefes üflemek, ruh üflemek gibi.
O manada baktığımız zaman Anadolu kültür havzası itibariyle bizim ayaklarımızı bastığımız yer oluyor. Ve bir düşüncemiz var. Bağlı bulunduğumuz bir dünya görüşümüz var. Dinimiz var. O dinin esaslarını, umdelerini alarak işlemiş insanlar var.
O insanlar Anadolu coğrafyasında daha çok bilgeler, erenler, hikmet ehli dediğimiz insanlar eliyle bu gerek Selçuklu döneminde baktığımız zaman, gerekse daha sonraki Osmanlığın kuruluş dönemine baktığımız zaman, Balkanlara geldiği zaman, İslam dininin bugün modern Müslümanların algıladığı İslam dininden tabircâ ise biraz bir yanlış anlaşılmamayı ümit ediyorum. Biraz farklı olduğunu görüyoruz. Yani gelenekteki ecdadın algıladığı İslam dininin, mesela kurucu babalar dediğimiz, Osmanlığın ilk dönemindeki kurucu babalara baktığımız zaman
veya daha öncesine gidelim Selçuklu Sultanlarının meşverette bulunduğu, istişarede bulunduğu, görüşlerine önem verdiği, buyur ettikleri efendim başka yere gitmeyin buraya gelin siz ancak burada rahat edersiniz diye davet ettiği kişilere baktığımız zaman, bir Endülüs’te doğmuş büyümüş büyük bir İslam âlimi olan Muhittin İbn Arabi davet üzere geliyor. Muhittin İbn Arabi gibi bir zatın 10 küsür sene Malatya’da sultanın çocuklarına lalalık, hocalık yapıyor olması 10 küsür sene, daha sonra Konya’ya gelip yerleşmesi, Mevlana’nın doğudan, Mevlana ve ailesinin doğudan kalkıp Anadolu’ya gelmesi, bunların hepsi karşılıklı bir seviye göstergesidir. Yani ilim iltifada tabidir. O seviyeyi, o anlayışı, o hüsnü kabulü görmediği yerde bulunmaz bu seviye ve seviye de, Coşkun Bey takdir edersiniz ki bahsettiğimiz kişiler sıradan kişiler değil. Bugün dahi görüşleri üzerine dünyada bilimsel konferansların düzenlendiği iki büyük İslam bilgesi.
Çok özür diliyorum. Müslümanlar, modern Müslümanlar, çağdaş Müslümanlar yabancılaştılar bu kişilerden. Bu İslam alimleri bizim orta çağlara gelinceye kadar ki fikirleriyle kurucu baba, dinimizin yorumcularıydılar.
Mevlana’nın yorumladığı İslam dini Osmanlı’da hakimdi. Yani 3. Selime varıncaya kadar bizzat kendisini Mevlana’yla, ben de senin, yani bugün Nazım Hikmet’in bile şiirlerinde, ben de senin müridinim ya Mevlana diye şiiri vardır. Nazım Hikmet’e varıncaya kadar, Hasan Ali Yücel’lere varıncaya kadar.
Büyük bir kültür, büyük bir üretim merkezi yani Mevlana’nın görüşleri etrafında oluşan İslam yorum ekolü öyle çok fantastik bir ekol değil. Kimilerinin zannettiği gibi, realizasyonu, tatbikatı yapılmış bir mektep, bir yorum ekolü.
Hakezâ İbn-i Arabi yani İbn-i Arabi’yi anlamak bugün dahi hani tabir caizse birkaç fırın ekmek yemeği gerektiriyor. Düz bir molla’nın, sıradan bir dindarın kolay kolay anlayamayacağı çok çetin ceviz görüşleri olan muhteşem bir şahsiyet mihdi İbn-i Arabi. Bu kişiyi bizim ecdad anlamış, yani aramızdaki farkı göstermek açısından söylüyorum. Anlamış, hazmetmiş, yutmuş ve o görüşlerden üretim yapmış. Bunu dini âlimleri için söylemiyorum sadece. Sultan, siyasi erkin en üstü, politikanın en üstü, yönetici sınıfın en üstü. Sultan, Sultan İbn-i Arabi takipçisi, izleyicisi, onun görüşlerini açmaya çalışıyor. Bu görüşlerin ne olduğuna baktığımız zaman Coşkun Bey, gerek İbn-i Arabi’nin gerekse Mevlânâ’nın bir kere çok temel prensipler üzerine durduğunu görüyoruz. Her ikisinin de insan merkezli baktıklarını görüyoruz. Bunların yorumuna göre din aslında insanı eğitmek için gelmiş bir eğitim mektebi, eğitim ekolü. Diyorlar ki kişi ancak kendisini tanırsa Rabbini tanır. Ve bu sistem üzerine bir eğitim ekolü kuruyorlar.
Kabalıktan insani kabalık olabilir, birtakım başka hasletlerden daha rafine, daha ince, daha süptil bir insan haline nasıl getiririz diyorlar. Malumatiniz toplumlar bireylerden meydana geliyor. Sizin bireyleri alıp eğitmenizle kaliteli bir toplum haline gelirsiniz. Ama modern zamanlarda din maalesef bazı sebeplerden dolayı salt ideolojik ve politik bir jargona indirgendi ki
dinin kapsayıcı alanını daraltmak anlamına geliyor bu. Dinin siyasi görüşleri yoktur demiyorum. Ama sadece siyasi görüşlerden ibaret değildir. Sizin bir ontolojiniz var, sizin bir dünya görüşünüz var. Siyaset bugün eski tabirle mülk yalandır. Bir gün ona, bir gün buna verilebilir. Mülk değişkendir, sabite değildir. Yani mülk dediğimiz idare değişkendir, sabitesi yoktur. Ama sabitesi olacak olan şey insani hakikatlerdir. Biz bu yeryüzüne ne için geldik sorusunu sormakla başlar. Buna siyaset cevap veremez. Bugün siyaset veya siyasi ideolojiler. Ülkemizdeki mevcut mütedavil her türlü ideolojiye soralım insan nedir? Yani hayatı anlamlandırılacak sorular modern insanın önünden çekildi.
Bugün hiçbir genç rahip soruları sormuyor. Ben kimim? Nereden geldim? Şu an neredeyim? Ne yapıyorum şu an ben? Ve ister istemez bir yere doğru gidiyorum. Ölüm diye bir şey var. Buna dair cevabı olmayan bir sistem insanlığın beklentilerine karşılık veremez. Ondan dolayı modern İslam söylemi ontolojisini kaybettiği için, salt politikaya kendini hasrettiği için. Ben İslam dünyası genelini konuşuyorum. İster istemez kayıplar içerisinde şu an. Sadece hukuksal yaptırımlar, sadece ceza hukukuna indirgendi İslam. Bazı medreselerde alınan eğitimlerle.
Oysa ki bunun sanat anlayışı, dünya görüşü, felsefesi, musikisi vardı bizim geleneğimize baktığımız zaman. Eğer Osmanlı diye bir sadece bir ülke adı değil, Osmanlı medeniyeti deniyor bugün. Bakınız Osmanlı medeniyeti yani siz ülke adları sayabilirsiniz. X ülkesi, B ülkesi. Ama medeniyet demek için bugün bunu sırf ben söylemiyorum. Batılı, yani girin internete kitap arayın İngilizce, Fransızca, Ottoman civilization diye bir tabir var. Osmanlı medeniyeti. Medeniyet kolay bir şey değildir. Onun felsefesi lazım, dini yorumları lazım, hatasıyla sebabıyla sanatı, edebiyatı lazım. Bir bütüncül paket programı olarak görmek lazım. Şimdi hocam, tabii dün, bugün arasında geliş girişlerle konuyu izah ediyor.
Şunu soracağım, Anadolu’da bu iklimin oluşmasında Mevlana ve İbn Arabi öncü. Sadece iki örnek veriliyor. İki örnek, bunu artırmak mümkün. Tabii, tabii. Tabii, bunlar aynı zamanda İrfan’ın ve Hikmet’in Önce isimleri. Tabii, tabii. Biz kavramlarda da bir problem yaşıyoruz. Yani kavramsal değişiklikler veya kavramlardan kopuş, şahıslardan kopuş, grumlardan kopuş. Bu sefer değişimi beraberinde getiriyor. Müsaadenizle bir Tarihi Serüven üzerinde bir yolculuk yapalım.
Anadolu coğrafyası, ki siz onu bugünkü Türkiye sınırlarını aşarak nefesin ulaştığı her yer anlamında kullandığınız Balkanlar, Ortadoğu olarak isimlendilen, coğrafyanın bir kısmını içine alan bölge. Bu, coğrafyanın bu İrfan ve Hikmet geleneğiyle ilk tanışması hangi tarihlerde oldu, nasıl oldu? İbn Arabi ve Mevlana dışında bunun Önce isimleri kimlerdi? Tabii ki fiziksel olarak 1071 Malazgirt Savaşı ile beraber Anadolu yavaş yavaş bizim ecdadın giriş yaptığı yerler. Ama hani çok tarihi sohbetle izleyiciyi sıkmamak açısından işte Beylikler dönemi, Beyliklerden sonra işte Selçuklulu’nun kuruluşu, bunların hepsi müesseseler tarihi açısından ülkemizde inceleniyor.
Yani Selçuklu tarihine dair, Beylikler dönemine dair çok fazla çalışmalar var. Ama bazen yani Beylikleri bile incelesek, bugün bir Sivas Hakimi diye geçen kayıtlarda Kadı Burhanettin’i bir incelesek, Kadı Burhanettin’in şiirlerini incelesek, Kadı Burhanettin’in kendi yazdığı risaleleri incelesek çok çok enteresandır.
Yani Sadretin Konevi Konya’dan kendi eliyle istinsah ettiği Füsüsül Hikem Nüsasını Kadı Burhanettin’e hediye ediyor. Kadı Burhanettin’e gönderiliyor. Yani sultanlar dahi yüksek irfan seviyesindeler. Ben iki kurucu baba anlamında örnek olsun diye İbn-i Arabi ve Mevlana örneğini verdim. Bunun yanında çok fazla Anadolu’ya gelmiş ve Anadolu’yu aydınlatmış erenlerimiz, bilgelerimiz söz konusu. Adeta yani her kasabasında, her köyünde var. İsimler tabii ki bugün modern eğitim programımızda bunlar yer almıyor. Yani her biri üzerine bir şeyler yapılması lazım. Bugün Elazığ yöresine yerleşmiş olan bir Evhadettin Kirmani’nin görüşleri nelerdi? Bugün sadece Muhyiddin İbn Arabi’nin görüşleri nelerdi diyecek olsak. Altı yüz küsür kitap kaleme almış. Bu kitaplardan bir tanesi sadece 37 cilt. Ve bu özet bir kitap diyor kendisi 37 cilt için. Diyor ki özetledim diyor. Yüksek metafizik, yüksek teoloji dediğimiz bir muhteşem şah eseri var.
Yani Magnum Opus denir Latince’de. Muhteşem bir eser, şah eser. Fituat al Mekkiye yani Türkçeye de tercüm edildi. Efendime söyleyeyim. Bu kitap üzerinde, bu kitabın tesirleri var ülkemize. Hepsini şöyle topladığımız zaman, yani tabii Yesevi erenlerinin Anadolu’ya gelişi var.
Kademe kademe daha sonra her biri için bugün mesela sadece Konya, Konya’nın tarihi kabristanındaki mezar taşları incelense, Şiraz, Isfahan, Meşet, Tevriz, Doğumlu, o kadar büyük alimler, Kudbettin, Şiraziler, hepsi Konya’da yatıyorlar bunlar. Bunlar alimler. Yani alimlerken medrese alimleri bunlar. Bugün bir zihniyet kayması yaşıyor İslam dünyası. Özellikle Türkiye Müslüman ilahiyat ilimleriyle meşgul olanları. Gelenekten koptukları için nevzuhur bazı görüşler içerisindeler. Ama geleneğe baktığımız zaman bugün başta Mevlana’nın kendisi Molla Hüdavendigar.
Medrese ehli, medreseden çıkma birisi, medresede ders veren bir hoca efendi, hoca yani. Böyle bir anlayış var bazı çevrelerde. Mevlana’nın şiirlerinde aşk-u muhabbet fazla olduğundan dolayı Mevlana sanki sokakta dolaşan bir tür ozan, dinden imandan haberi yok gibi.
Hatta, hatta, yani çok böyle gülünç teoriler sahibi bazı ilahiyatçılarla karşılaşıyoruz. Yani işte Mevlana İngiliz ajanıydı gibi falan böyle saçma sapan hani kedi uzanamadığı ciğer emunlar der kabilinden. Bir takım böyle faraziyeler görmekteyiz.
Oysa ki Mevlana’nın yetiştiği döneme bakalım, yetiştiği hocalara bakalım, hangi dersleri aldığına bakalım. Hakeza Muhirinim Nârabi dini âlimi Endülüs’ün en büyük muhadisleri içerisinde adı geçiyor. Tabii Endülüs denince İspanya demek lazım değil mi? Endülüs’ü bilmediğimiz için. Endülüs, bugünkü İspanya’nın bir bölgesi. Zaten Andalusya hâlâ şu an İspanya’nın bölgelerinden bir bölge.
Biliyorsunuz İspanya çok yani bugün adı İspanya olan Iberya yarım adası ki o zaman Portekiz de dahildi buna. Çok uzun yıllar İslami uygarlıkları, medeniyetlerin, sultanlıkların hüküm sürdüğü bir yerde. O dönemlerde oralarda yetişmiş büyük âlimler, Kurtubiler yani çok fazla büyük âlimler yetişti oralarda. Ve onlardan bazıları Anadolu’ya doğru gelenler oldu. Bunların başında Muhitin İbn Arabi geliyor. Şimdi onların yani Muhitin İbn Arabi ile Mevlânâ’yı adeta yan yana getirip, ikisini üst üste koyup bir özet çıkardığımız zaman şöyle bir şey çıkıyor neticede.
İnsanın kaynağı sadece maddesel değildir. İnsan ruhani bir varlıktır. İnsanın aslı aslında ruhanidir. İnsan aslında Allah’tan gelmektedir ki bir ayetle de bir ayetin devamıdır bu adeta. Şüphesiz Allah’tan geldiniz ve şüphesiz ona dönüyorsunuz. İnhalillâhu ve inaylahi raciûn ayetinin açıklanmasıdır. Böylece insana orijin yani insana bir kaynak olarak ilahilik bulunmaktadır. Modern ilayatçıların söylemekte çok tereddüt ettikleri şirke düşme tehlikesi kaygısından dolayı o kadar uzaklaştırdılar ki insanı Allah’tan veya Tanrı’dan. O kadar uzaklaştılar araya o kadar duvarlar ördüler ki Allah yardımcısı olsun modern insanın.
Oysa ki Allah yakınlaşmak istiyor. Ben yakınım diyor. Ayetle bunu söylüyor. Bazı hocalarımız efendim yok yok sakın ha fazla yaklaşma yanarsın diyorlar nedense. Peki bunun bu problemi aşmada biz irfan ve hikmet geleneğimizden nasıl istifade etmeliyiz? Nasıl istifade edebiliriz? Vallahi her şeyden evvel önce niyet ettim niyet eyledim diye bir dua var biliyorsunuz.
Yani her şeyin başı niyettir. Yani siz bugün Ankara’ya gitmek istiyorsanız Ankara’ya gitmeye niyetlenmeniz lazım. Önce zihninizde Ankara’ya gideceğim diye ondan sonra da onun şartları hazırlanmaya başlıyor. Gidersiniz otobüs bileti alırsınız gidersiniz uçak bileti alırsınız çantanızı hazırlarsınız ve yola koyulursunuz. Yola koyulursunuz o yolun sonunda siz Ankara’ya varır mısınız? Varmaz mısınız? O önemli değil.
Ama herkes bilir ki Coşkun Bey Ankara yolunda Ankara yolunda. Şimdi bir kere çok özür diliyorum. Yani İslam dünyasının modern Müslümanın niyetinin ne olduğu belli değil. Yani ne yapmak istediği belli değil. Buna biz aslında ontolojik problem diyoruz. Çok aksiyoner bir grup halindeler. Birisi saldırsın da biz de cevap verelim şeklindeler.
Oysa ki bizim geleneksel derken, tradisyonel İslam anlayışımızda herhangi bir saldırı falan beklenmezdi. Yani siz kendinize ait görüşleri olan, kendinize ait dünya görüşü olan bir insansınız. Onu yorumlarsınız. Saldıran saldırı saldırmayan saldırmaz. Onunla uğraşmazsınız. Ona cevap bile vermezsiniz. Ta bir cahise burnunuzun doğrultusunda gidersiniz. Fakat modern Müslümanın kendiliğinden söyleyeceği bir şey kalmadı.
Netici olarak söyleyeceğim şey şu. Öncelikle niyetinizin düzgün olması lazım. Hikmet ve irfan. Ya hikmete ve irfana ne ihtiyacımız var? Bunlar çok teorik şeyler. El alem malı götürüyor. Her şey siyasetle halloluyor. Her şeyi kurgulayan bir özellikle istihbarat kuruluşları var.
Mahmut Hoca sen ne diyorsun? Sen kalkmış şiirsel şiirsel şeylerden bahsediyorsun. Diyen insanlar gençlerle karşılaşıyorum. Bana öyle. Sen çok ütopiksin. Ayakların yerde değil. Bilmiyorlar ben ayakları yerde bir diplomasi çalışan birisiyim. İslam dünyasında dolaşan birisiyim veya diğer dünyada İslam olmayan dünyada da dolaşan birisiyim yani. Bulutların üstünde yaşıyor değiliz. Ama şunu bilmemiz gerekiyor. O arkadaşlara hitaben söylüyorum. Bütün pratikler bir teoriden neşet ederler. Sizin bir teoriniz yoksa, teorya yoksa, sizin bir nazaryeniz yoksa, sizin bir doktoriniz yoksa eylemleriniz de yanlış olacaktır. Şu an ortada sırf hareket, sırf eylem yapmakta olan insanlar görüyorsunuz.
Bir yere koşuşturuyorlar, bir şeyler yapıyormuş gibi gözüküyorlar. Ama sonuç, berekesiz birtakım sonuçlar. 20 yıl, 30 yıl, 40 yıllık bir insan ömrünü boşa heba etmeler. Sistematik olunabilmesi için belki de o kadar 40 yıl çalışmaya da gerek yoktu. Eğer sistematik gidilse, niyetin ne olacağı belli olsa, programlanma yapılmış olsaydı o kişi belki 4 yıllık bir çalışmayla o 40 yılı elde edecekti.
Onun dolayı İslam dünyasının düşünce atlası, düşünce şablonları kayboldu. Bu kayıpların yeniden kazanılması için hikmet ve irfan perspektifi ki bizim geleneğimizde olan bir perspektiftir. Yeni bir şey söylüyor değiliz. Hz. Mevlana’nın pergel metaforunu defalarca kullandık, tekrarlıyoruz, gene de tekrarlıyoruz.
Tekrarlıyım, pergelin iki ayağı vardır. Birisi iğnelidir, iğneli ayağı sabitedir, sabittir. Bir şeye sabiteniz olacak ki ona doktrin deriz biz. Yani sizin bir inanç esaslarınız, düşünceniz, felsefeniz adına ne derseniz deniz… Nazaryeniz. Nazaryeniz, doktriniz olacak. O doktrine bağlı olarak siz diğer ayakla diğer alanları gezebilirsiniz, yorum yapabilirsiniz.
Ama sizin iki ayağınızda sabit değilse rüzgarın nereden estiğine göre şekil değiştirirsiniz, kabuk değiştirirsiniz, fikir değiştirirsiniz, omurga değiştirirsiniz. Sürekli bu kelamın gibi dönüşen varlıklar haline gelirsiniz. Bu da insana güven vermez. Bir insan, bir doktrin olur, bir omurgası olur. Ona bağlı olarak değişkenleri vardır. Yani sabiteler ve değişkenler diye bir alanımız var. Tabii ki değişen taraflarımız olacak.
Her alanda sabit kalınamaz. Hayat değişiyor, çağ değişiyor, çağ yönelik söylenecek şeyler olması lazım. İnsanların problemleri değişiyor. Bundan 50 yıl evvelki bir insanın problemiyle şimdiki bir gencin problemi farklı. Ama sizin onlara da cevap verebilmeniz için gene doktrinizin olması lazım. O doktrinden kalkmanız lazım.
Bugün Muhyiddin İmrâ’na, bugün Mevlana, bugün Mevlana kuantum fizikçileri için, sicim teorisini ortaya atanlar için hâlâ bir kaynak olabiliyorsa, Mevlana’dan bunu bulup çıkarabiliyorsalar, o bulup çıkarmayı bilenler, maalesef çoğu Müslüman olmayan dünyadaki bilim adamları, Müslüman âlimlerin kozmolojik görüşlerinden istifadeyle bunu veriyorlar.
Fakat Müslümanlar, Müslümanım diyenler, kendini o dinle tanımlayanlar bu âlimlere yabancılaşmış durumdalar. Şu an inanın gelenekten bir kişiyi okuyamayan, cami imamlarımız bana bir tanesinin hutbelerinde Yunus Emre’den beyt okuyanlık gösteriniz. Bu modern zamanda çıktı ortaya. Cuma hutbesinde bir Yunus’tan beyt okuyan, bir Mevlana’dan beyt okuyan imam, hiç bilmiyorum, çok eskiden gençliğimde denk gelirdik öyle imamlara.
Allah razı olsun. Ama şu an çok soğuk söylemleri olan… Hutbeler yazarlarına bir hatırlatma olsun o zaman. Yani hutbeler yazılmaz, O’nun kişinin içinden zuhur etmesi lazım. Yani siz böyle resmi bir belge gibi merkezden talimatla verin bunu okuyun demek bu çok şey değildir. Yani o din adamı bir ruhani varlıktır, bir eğitimin almış varlıktır. Çıkar minbere, çıkar kürsiye, çıkar hutbeye, içinden geldiği gibi kendi içindeki açılımı dışa vurur. Dini ilimler böyledir. Birisinin hatta verilen kağıdı dahi doğru düzgün, düzgün bir Türkçe ile okuyamayan imamların çok özür diliyorum. Ne kadar bir tesir olabilir gençler üzerinde. Diyanetimiz çok boş, çok yanlış şeylerle uğraşıyor. Hiç bunlara dikkat edilmiyor maalesef. Defalarca söyleniliyor ama nedense hayır. Böyle bir ısrarla geleneğe soğuk bakma şeyleri var nedense. Sadece hukuki umdeler insanlara verilmeye çalışılıyor.
Peygamber Efendimiz ilk 10 yılda Mekke döneminde hukuk vermedi insanlara. Ya hukuksuz bir din olur mu? Şeriatsız bir din olur mu? Olur. Olur. Oldu da nitekim. Ama ardından yavaş yavaş geldi yani. Yani bu lafımı inşallah yanlış anlamaz izleyiciler. Çünkü bir iman denen, bir doktorun inşası denen bir şey var. Siz doktorunu inşa etmeden onun üzerine namaz da deseniz olmaz, oruç da deseniz olmaz, başka şeyler de deseniz olmaz. Asr-ı Saadet’in Bedir Savaşı’nı yapan Bedir şehitleri dediğimiz insanların çoğunun bugünkü tabiyle şeriatları noksandı. Yani çoğunun namazı yoktu. Ama o tamamlanmamıştı diyorlar. Devam eden bir sürecin muhatapları onlardı. Eyvallah. Ben bu bir yani şöyle bu maksad-ı şari denir ilayat-i ilimlerinde. Yani şarinin maksadını anlamak çok önemli. Ayetleri indiren kim? Cenab-ı Allah değil mi? Ayetleri indirme sıralamasında tersten başlayamaz mıydı? Okuyun ayetini, ıkra demek yerine, Zekatver ayetiyle başlasaydın. Başlatabilirdin.
Veya çok ağır işte kalkın, günde 50 vakit namaz kılın ayetiyle başlayabilirdi bu din. Yani biraz da böyle düşünelim, farklı düşünelim diye söylüyorum ben bunu. Yanlış anlaşılmasın. Tabi ki din tamamlanmıştır ve dinden bazı bölümleri çıkaralım demiyorum. Ama burada bir bir proses, bir vetire, bir süreç izliyor maksadı.
Yani şari burada bir insan inşa ediyor. Önce doktrin üzerine, iman üzerine daha sonra onu bu inşa edilmişi korumak için form getiriliyor. Evet Medine döneminde bir form getiriliyor. Kabul ediyorum eyvallah ama ilk başta o getirilmiyor. İlk başta getirilmeye çalışıyoruz şu an bizler mesela. Çünkü doktrin veremiyoruz. Çünkü felsefe, yani işin ruhunu bilmiyoruz. Ruhsuz dindarlık olmaz. Bu temel problem olarak İslam dünyasının karşı karşıya kalmış olduğu ve muhatabı olduğu büyük saldırılar. Yani siyasi saldırılar, işgaller, fikri saldırılar bir tür sömürgüleştirilme süreci. Ve uzun bir sömürgüleştirme sürecinde resmen yaşaması ve fiilen de hala devam ediyor olması. Bunun beraberinde getirdiği bir problem var. Nasıl bir çözüm üretilme problemi var.
İslam dünyasında Müslümanların bugünkü yaşadığı bu siyasi kargaşaya ve saldırıya benzer dönemler yok mu? Evet var. Hangi dönem? Yani Asr-ı Saadetten beri yani ilk dönemden beri sürekli zaten saldırılara. Mesela kendi tarihimiz içerisinde yaşadığımız coğrafya üzerinde. Tabii ki. Moğollar mesela değil mi? Tabii ki Moğollar var. Yani şöyle bir kere Coşkun Bey.
Yeryüzü cennet değildir, olmadığı hiçbir zaman da olmayacak. Savaş ve barış dialektiği yeryüzünün yapısında olan bir şey. Bunu bir kere yani böyle ben barışsever bir insanım. Allah’ın isimlerinden bir tanesi esselamdır. Barış esastır. Selam esastır. Ama yeryüzünün cengü cidal içerisinde bir devinimi söz konusudur. Hak-batıl mücadelesi olacaktır. Bundan dolayıdır da saldırı Müslümanlara, Müslüman yönetimlere her zaman olmuştur. Değişik çevrelerden olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Yani siz bugün zannediyor musunuz ki Kurtuluş Savaşımız esnasındaki o bütün milletler, hani batılı devletler olsun, güneyimizden, kuzeyimizden, her tarafımızdan saldırıya geçenler, savaş bitti, biz Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduk ve artık hiçbir saldırı yapılmıyor mu zannediyorsunuz? Hala savaş devam ediyor, hala devam ediyor. Çünkü belki tankla, tüfekle olmuyor ama kültürel savaş devam ediyor, sizin kimliğinizi yok etme savaşı devam ediyor. Burada savaşı sadece biz Sapan’la, Okla veya tüfekle veya S-400’lerle, F-35’lerle yapılan bir uğraş olarak anlarsak bu çok daraltmış oluruz alanı. Tabii ki o fiziksel silahlara ihtiyacımız var.
Ama şunu bilmemiz gerekiyor ki doktorin savaşı en önemli savaşlardır. Biz şu an kimliğimizi kaybetmeye başladık adeta. Biz kimiz sorusunu kaybediyor gençler şu an. Gençler bu vatanla olan aidiyetlerini kaybetmeye başladılar. Vatanla olan aidiyet çok rasyonel bir aidiyet değildir, mistik bir aidiyettir. Bir insan vatanım dediği yerle mistik bir bağlantı içerisindedir.
Bugün başta ilayetçiler olmak üzere din bir kere mistik bağlantıdan çıkarıldı adeta. Küçümsendi adeta. Rasyonaliteyi indirgendi. Soğuk bir ilişkiler oldu dinin kendisi. Yani Tanrı’ya bile beyefendi diyecekler neredeyse. Tanrı beyefendiyle dün akşam görüştüm gibi. Çünkü sizin Allah’a yönelik şiirsel ifadeleriniz kabul edilmez hale geldi. Bir iki tane şarlatanın günümüzde geleneğe bağlı olmayan ne idiği bilirsiniz. Ve çoğu da psikopatolojik raporlu tiplerin din adına veya adına tasof denemez de birtakım hezeyanlarını esas alıp büyük bir geleneği, büyük bir tarihi, büyük bir üretimi görmezlikten gelmek aymazlıktır.
Yani bunun bilimsellikle hiçbir izahı kabul edilmez. İnkar bu. Yani modern dini çevreler, yetkili dini çevrelerin hala bir İbn Arabi, Mevlana, Yunus Emre, Hacamet Yesevi gibi geleneği görmemeye çalışması.
Bunu hatta görmemenin ötesinde savaşması. Yani hepimizin hala bu damarla sıcak bir ilişki kuramaması. Kendini tanımlarken bu kişilerle tanımlamaması. Mesela o ecdat bunlarla tanımlıyor. Ecdat bunlarla tanımlıyor. Biz iki anneden süt emdik diyor ecdat alimleri. Efendime söyleyip Kemalpaşazade’ler, Molla Fenaliler. Ben bakınız tek keşehirden bahsetmiyorum.
Efendim? Kim bu iki anne? Bu Hedin-i Mubarabi ve Mevlana. İki anneden süt emdik diyor. Bakınız Davudul Kayseri, Davudul Kayseri Osmanlı’nın İznik medreselerinin baş müderresi. Yani tekke şeyhi falan değil. Ve okuttuğu yazdığı kitaplara bakınız derin felsefesi olan kimseler. Gelelim Molla Fenari’ye.
Molla Fenari bugün birçok ilayatçı tarafından hukukçuluk tarafıyla bilinir, tanınır. Ama kendisinin aynı zamanda bir filozof diyebileceğimiz tabircaya ise yine söylüyorum. Miftah-ül Gayb üzerine Konevi’nin kitabına şerh yazacak düzeyde olduğunu, Mevlana’nın meslevisinin dibacesine girişine şerh yazacak düzeyde bir arif olduğunu nedense görmüyoruz. Bir bütündü bu, ariflik ve âlimlik bir bütündü. Bunu dışlıyoruz adeta ve sadece Molla Fenari’nin fıkı görüşlerini alarak indirgedik dini. Dini sadece bir avukatlık kitabı, bir mevzuat kitabı haline getirdik. Her şey mevzuattan ibaret değil. Mevzuat kanunların ruhu diye bir şey var. Ruh olacak ki kanununu kurusun. Bugün her şey kanunlarla yönetilemez.
Dünyada birçok ülke var, kanunları çok azdır. İnsan kendi kendini yönetebilir. İnsan eğer iyi eğitirseniz, içsel eğitimini güzel verirseniz ona yapma, etme demenize gerek yok. O zaten yapmaz. İnsiyaki olarak kendi içinden gelerek yapmaz zaten. Ama siz bu eğitimi vermezseniz, yüzlerce kanun maddesi çıkarmaya mahkumsunuz. Kanunlarda yetmez yönetmelikler, yönetmelikler yetmez. Sürekli mevzuat çıkartmanız gerekir.
Gene de, aman onu yapma, o kötü bir şeydir. Sakın bak esrar içme, kullanma. İşte onun ticaretini yapma, çalma, çıkma. Öldürme. Bir insan öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir. O öldürdüğün insan var ya, 40 kere düşün. Bu kutsal bir varlıktır. Bu insana tokat atarken dahi 40 kere düşün. Bu felsefe verilmiyor. Verilmeyince iki araba birbirine çok basit bir şekilde çarpıyorlar, birbirine sürtüyorlar.
50 liralık bir masraf belki var ama iniyorlar birbirlerine tokat, bıçak ve her gün gazetelerde okuyoruz bir can daha ölüyor. Ve buna dair hiçbir, çok özür diyorum, idarecilerimiz olağanüstü toplantı yapmıyorlar. Bana göre bir can öldüğü zaman orada bir ülkenin güvenlik kurulunun toplanması lazım. Yani bir can öldü ve lüzumsuz yere öldü. Yani ülkemizde artık kanıksadık. Benim yaşadığım bazı ülkelerde, ki buna şu an yaşamakta olduğum Endonezya’da günlük olarak takip ettiğim gazetelerde çok enteresan. Eskiden bizde de öyleydi. 1950’lerin gazetelerine bakın, falanca yerde, birinci sayfada böyle adeta bir kişi öldü öldürüldüyse artık manşeti taşınırdı. Ya nasıl olmuş falan denilirdi. Ya birisi birisini öldürmüş. Neden öldürmüş falan? Ya şimdi artık bizim, ismi önemli değil, bir gazetemizin, Türkçe’deki bir gazetemizin ikinci sayfası tamamen cinayet haberlerine ayrılmıştır. Tamamen ve o kadar vahşihani cinayetler ki. Yazık, yazık. Bunların sebepleri insan eğitimimizin ruhani, içsel tarafın ihmal edilmesinden kaynaklanıyor. Bunu dindarlar da veremiyorlar. Dindarlar da ruhani değiller. Dindarlar, özellikle ilaçlıların çoğu materialistirler. Ele aldıkları konul, itibarıyla maddeseldir. Dini maddeselleştirdiler. Yani bu olacak bir şey değil. Dinin maddesel boyutu tabii ki vardır. Ama iceberg’in görünen tarafıdır o. Altta derin bir dünyası vardır bu dinin. Bir kere senin Allah’tan geldiğini sana idrak ettirmeye çalışması gerekir.
İnsan şöyle düşünmesi gerekir ki ben Allah’ın kendi ruhunu üflediği varlıkmışım. Ve Allah’ın bütün isimleri bana yüklenmişler. Ondan sonra kendini tanımaya doğru ilerlerse, başla kendisine, daha sonra çevresine, eşine, hanımına, çocuklarına, hayvanlara hürmetle, sevgiyle yaklaşmaya başla. Şu anki gençlerin izlediği filmler, izlediği müzik kanallarındaki klipler, kliplerdeki imajlar öyle bir insan, öyle bir nesil oluşturuyor ki robotik ve tamamen ruhaniyelikten, maneviyattan uzak bir gençlik geliyor. Fakat çok özür diliyorum, dindarım diyenler de, buna bir çözüm önerisi olduğu iddiasında olanlar da maalesef maneviyat sunabiliyor değiller. Hocam 13. yüzyıla baktığımızda ciddi bir harcum her şeye karşı karşıyayız. Moğol istilasının hem Anadolu coğrafyası hem İslam dünyasındaki ortaya koyduğu kıyım malum zaten.
Haçlı seferleri var. Bütün bu iklim içerisinde Anadolu’da bir istikametini kaybetmeyen, sükunetini kaybetmeyen ve fikri anlamda da, ameli anlamda da üretimine devam eden ve sonraki yüzyıla etkileyen bir yapı var. Bu yapının temel özelliği nedir, ortaya koydukları eserler nedir, sonraki dönemi etkilerin nelerdir ve bunlardan bugün nasıl istifade edebiliriz?
Teknik olarak adına tasavvuf denilmiş bir düşünce ekolünün her türlü saldırı karşısında doktirini korumaya çalışması çok öne marz ediyor. Hatta iki yöntemden bahsedeceğim. Bir tanesi Şeyhülislam İbn-i Temiyye’nin yöntemi,
meşhur Feth-i Bayr-i Mardiniyesinde, işte Moğollar kafirdir, geliyorlar, saldırıyorlar, sayr gibi meşhur bugün Selefiyy’in, Selefiyy yaklaşım tarzının piri diyebileceğimiz İbn-i Temiyye’nin yaklaşımında direkt Moğollar’ın tekfir edilmesi ve ona yönelik de ileri sürdüğü bazı görüşler,
kendi iştihadıdır bunun. Tabii ki Moğollar kesip doğuruyorlar, biçiyorlar ve buna karşı çıkan İslam Sufileri de var. Bugün Necmettin-i Kübra, bir elinde kılıç, bir elinde Moğol perçemiyle öldü. Yani savaşarak öldü. Bu şekilde direniş gösteren Sufiler de oldu tarihte.
Ama mesela Mevlana gibi insanlar, tabii Moğol deyince de Moğolluk dönemleri var. Yani her coğrafyada aldığı şeyler farklı, bazen şiddetleri çok farklı ama bugün bir Moğol elebiyatı, Moğol mimarisi var. Bugün İran’da efendim Moğollar döneminden kalma, Kuzey Hindistan’da, Yenidelhi’de Moğol İmparatorluğu’nun sanatsal tarafı da var.
Yani biz Moğollar deyince böyle Moğolların her tarafını kesip biçen doğurayan vahşiler olarak algılıyoruz. Biz ilk dönemlerinden söz ediyoruz. Dönüşen bir dönemi var sonrasında. Dönüşen dönemi de var. İşte o dönüşen dönemlerin ortalarında diyebiliriz, Mevlana’nın çok yaklaşımı, enteresan bir yaklaşımı. Bu bazıların anlayamadığı bir yaklaşımı. Herkesten İbn-i Temiye’ye yaklaşımı bekleniyor. O bir iştihattır, bu da bir iştihattır. Sonuçlarına bakalım hangisi kârlı çıkmıştır. Yani işin bir matematiği varsa, İbn-i Temiye’nin iştihadının sonuçlarına bakalım, Mevlana’nın sonuçlarına bakalım ama itham etmeyelim. Ben İbn-i Temiye’ye itham etmiyorum. İbn-i Temiye bir iştihatta bulunmuştur. Hata da edebilir, sevap da edebilir. Bir İslam âlimidir. Her ne kadar aynı damardan gelmiyorsam da kendisi bir Müslüman âlimdir. Ama aynı şekilde Mevlana’nın da ben bu Moğolların içerisinden 300 tane İslam sancağı yükselteceğim. Demesini de küçümsememek lazım. Moğolların içerisinden İslam sancağı yükselteceğim. Muhammedi sancak yükselteceğim demesi, daha sonra bazı Moğol komutanlarının adeta kendisinin müride olacağının ilk işaretleridir ve nitekim tarihsel olarak, hani bunu keramet diyebilirsiniz
ve keramette gerçekleşmiştir. Bazı Moğol komutanları Mevlana’nın müridi olmuşlardır ve şiddetleri azalmıştır, içselleştirilmiştir, bünyeye katılmıştır. Mevlana da onlara sen kafirsin, defol diyebilirdi. O da bir iştihattır. O ise içselleştirip içeride dönüştürme iştihadında bulunmuştur.
Bunu hemen Moğol ajanı denilebilir mi? Eğer bunu diyecek olursak, yani Peygamber Efendimiz’e haşa sümma haşa böyle bir ithamda bulunmamız lazım. Zerdüşt adamı da kabul etti, Hıristiyan adamı da kabul etti, Kâbul Ahbar gibi, Yahudi’yi de kabul etti. Yani gel içeriye, ondan sonra dönüştür. Bize gel, bizim bir ba’ademizi Nuşay’la görelim bakalım ne oluyor anlamında.
Sufi yöntemi anlamak, birkaç fırın ekmek yemeyi gerektirir. Yani gerek sufi doktörünü anlamak ki Osmanlı ecdadımızın siyasetçisi bile anlıyordu. Fakat günümüzün, çok özür dilerim ilayetçisi bile anlamakta çok zorlanıyor. Çünkü salt, hukuksal maddeleri anlamaya temelküz ettiler. Bir Molla Fenari gibi usulü fıkıh veya fıkhın felsefesinden çok uzaklaştılar.
Şimdi biz sosyal medya, şahsi sosyal medya hesabımdan sizin programınıza konuk olacağınızı duyurunca bazı sorular geldi. Müsaadenizle onlar da bir iki cümleyle ben aktarayım. Olur. Ve cevaplarınızı da kısak kısak alalım. Mesela Erdoğan Bey iki soru sormuş aslında. Alışveriş çılgınlıklarının varacağı yer neresidir? Bu konuya tasavvuf ve tarih perspektiklerinden bakınca ne görünür diyor.
Birçok psikologun söylediği bir şey. Anlamsızlık, modern hayatın en önemli şeyi mana kayması. Manasını yitiren, anlamını, hayat manasını, felsefesini yitiren insanın psikolojikçe saldıracağı bazı takıntılar oluşur. Bu takıntılar olmadık şeylere bağlılık şeklinde olabilir.
Bunlardan bir tanesi de kendini alışverişe verme. Tabii ki verditriliyordu aynı zamanda. Yani kapitalistik üretim süreçleri sizin tüketiminiz üzerine dayalıdır. Eğer siz sadece şumpetlerin küçük güzeldir diye bir anlayışı vardı. O kitap şu an artık maalesef yeniden basılmadı. Ekonomide de küçük güzeldir. Yani büyük holdingleşmelere karşı bir teoriydi bu.
Çok insani bir ekonomik anlayıştı. Vaktimiz dar olduğu için girmeyelim detaylarına. Onlardan uzaklaşıldı. Şu an ne kadar tüketirsen o kadar varsın. Bir de markalaşma. Özellikle şu an İslam dünyasının bayanları var ya bayanları manasızlık içerisinde oldukları için. Çünkü bayanlar eğitimden uzaklaştırılıyorlar. Çok iyi görülmüyorlar.
Sadece kadınlar arasındaki dedikodu sohbetlerinde günlerde bulunuyorlar. Ve kadınlar arasında da birbirlerine hava atma, caka satma, marka gösterme şeyleri çok öne çıkınca maalesef dindar bayanlarda dahi marka hastalığı. İsmini vermeyeceğim bazı İslam ülkelerinde bulundum. Yani çok iğrenç bir şeyler görüyorum. Yani o markayı böyle göstermeler şey yapmalar.
Bu arada kalite, kaliteli üretim. Markayı koyduk bir kenara. Gerek giyimde, kuşamda, gerekse araçlarda, kullandığımız araçlarda, otomobilde, şurada burada. Kaliteli bir üretim. Pahalı bile olsa onu kullanmak şey değildir. Buna karşı değiliz. Alabilir imkanı, gücü olan kaliteyi alsın. Ama olay sadece kalite değil. Gösterişlilik ise bu başka bir anlamı var.
Aldı başını gidiyor. Aldı başını gidiyor. Tek çözümü var bunun. Bunda mustani olacak bir ruhani insan inşa etmek lazım. Bayanlar bu manada ihmal ediliyorlar. Eskiden Bacıyan teşkilatları vardı. Bacıyan teşkilatların da manevi bacılar eğitilirdi. Yani kadınların spürtüel eğitimi yapılırdı, manevi eğitimi yapılırdı.
Şu an bilmiyorum, bilmiyorum yani Türkiye’den biraz uzam. Var mı, hatta İslam dünyasında var mı bayan manevi eğitimi yapanlar? Ekmel Geçer’in bir sorusu var Mahmut hocam. Sufi kültürün günümüz kutuplaşmasına ve ötekileştirmelerine cevabı nedir? Diyor ama ben çok kısa istirham edeceğim cevabını. Vallahi bu sorular o kadar uzun. Yani nasıl evet veya hayır diye. Çünkü üç soru daha var. Kısa olmaya çalışayım ama kapsama konusudur. Yani bazı doktorin bazı yorum ekolleri dünyada içerir, bazı dışlar. Buna inklusivlik, eksklusivlik deniyor Frankça tabiriyle. Yani sufi anlayış tarihte de olduğu gibi çok tekfüredici, dışlayıcı bir anlayış değildir. Bir kere varlıkta mertebelere inanır.
Varlıkta mertebelerin mukabil olarak da anlayışlarda mertebeler vardır. Anlayışlarda mertebeler olduğunu siz bir kere kabul ettiğiniz zaman o kadar rahatlarsınız ki her türlü insana yaraçarsınız. Bugün bir sufi bir dindarın selefi dahi olabileceğini kabul eder. Hatta vahabi bile olabileceğini kabul eder. Çünkü idrak meselesi, anlama meselesi. Fakat diğeri yani alt kademe, üst kademeyi kabullenmiyor.
Problem burada. Yani alt kademe çok enteresandır. Yok sayıyor. Bugün bazı çevrelerde Türkiye’de tasavvufi, diyelim ki tefsir anlayışı, diyelim ki Süleymaniye Kütüphanesi’ne gitseniz, sırf kartodeksilere baksanız %80 üretimi ecdadın tasavvufi tefsir, tasavvufi hadis, tasavvufi fıkıh,
yani tasavvuf ana merkezli gazanenin ihiyada yaptığı modeli yok sayıyorlar. Bu çok dehşet bir şey. Yani avukatlık bürosu, şu an yapılan çalışmalar bir tür avukatlık bürosu ama dinmiş gibi gözüküyor. Şimdi hocam bir soru daha var. Bu soruya orantılı olarak yapımcımız da merak ediyor. O da bir soru soruyor. İkisini birleştireyim. Tam bu konuyla ilgili.
Klasik dönem tasavvuf hareketleriyle Nurullah Bey sormuş, modern dönem tasavvuf hareketlerinde ne gibi farkı var derken, merak edilen konu da şu, bu değişimde tasavvuf hareketlerin safiliğini kaybedişinde bir rolü yok mu yani? Tasavvufa bir bakış var ama bu bakışın oluşmasında tasavvuf erbabının da bir rolü yok mu? Şimdi çağ dönüşüyor, hayat dönüşüyor, her şeyi maalesef yozlaştırıyor.
Tabii ki, tabii ki kendini tasavvufla tanımlayan kişiler ve yapılarda da yozlaşmalar söz konusu. Fakat burada bir avantaj var. Nereye, nereye referansta bulunabileceği, nereye geri dönüşüm yapılabileceği hiç olması elimizde mevcut. Diğerlerinde o yok. Yani tasavvuf doktrinini inşa edenler ta Hazreti Ali’den, Cüneyd-i Valadi’den, Hazreti Ebubekir’den, günümüze gelinceye kadar ki Mevlana’lar, İbn-i Arabiler’in doktrinleri düzgün anlaşılırsa eğer düzgün sufi de ortaya çıkar. Fakat çok ilginç bir şey söyleyeceğim, bugün ben sufiyim diyenlerin de bu doktrinden haberleri yok. Çok ilginçtir, bir çakma sufiler dönemi var şu an. Merdiven altı, Çin malı diyebileceğimiz bir tür sufiymiş gibi gözüken,
garip garip uçuşlar, kaçışlar peşinde olan bunların tasavvufla uzaktan yakından alakası yok. Tasavvuf ciddi bir disiplindir. Belirli bir eğitimden geçer, belirli bir silsilesi vardır, belirli bir ciddiyeti vardır. Bugünkü sufiyim diyenler, patendinde alamıyorsunuz, kimseye sen değilim diyemezsiniz, değil diyor, herkes kendini bir şeyle tanımlıyor.
Elif’i görse, fertek sanır bazı insanlar var. Şeriat, tarikat, marifet, hakikat dörtlüsü mertebelerinde en temel dini ilimler, tekrar söyleyeyim, bizim genellikteki üstadlarımız hepsi medreseden geçmiş kimselerdir. Dinî temel ilimleri olmayan kimseler değillerdir. Mevlana hafızdır, İbn Arabi hakeza, muhaddistir.
Ama günümüzde öyle insanlar var, elham oku desen okuyamazlar. Dinî temel bilgileri yok, sonra tasavvuf adına konuşuyorlar. Konuştukları zaman dinliyorsunuz, inanılmaz, uçuk açık şeyler, uzaylı uzaylı tipler böyle, yani uzaydan bahsediği şeyler ama bunlar otantik, sahih bir geleneği olan yaklaşımlar değiller. Günümüzün bu kargaşası içerisinde üremiş, üretilmiş, ne idüğü belirsiz, geleneksiz yapılar. Yani onlar da var. Tabii ki tasavvuf problemleri diye bir dersimiz var bizimle. Birkaç konuyu tekrar konuşacağız zaten. Aslında biz bugün sizinle Endonezya’dan Türkiye’ye ve Osmanlı’ya bakışla konuşacaktık Endonezya büyükelçisi olarak ama mecra farklı aktı, sizden alacağımız olsun. Bir dahaki yıllık inzide siz yine inşallah bizim bir misafirimiz olun. Bir sene sonra. Bu konularda konuşalım. Ben son soru ama çok kısa bir cevabınız sizden istirham edeceğim. Editörümüz merak etmiş diyor ki Mevlana Yunus Emre İbn Arabi, bugün bunun dünyadaki etkilerini, boyutunu nasıl değerlendirebiliriz? Üç cümlede bunu alacak Erol Mahmut Erol Kılıç Hoca cevaplandı. Estağfurullah, estağfurullah. Ben öyle hemen böyle komprime hale getirilmiş haplar yok ki böyle vereyim.
Bizim cevaplarımız hepsi çok uzun ama bugün Batı’da bir şarkıcı insanlığın gidişatı için Rumi yani Mevlana’dan bir beyt okuyarak cevap veriyorsa sicim teorisi ile meşgul olanlar tekrar söylüyorum kuantum fizikçileri, Mevlana’nın divanı kebirindeki şiirlerde evrende görülen her bir nesne birbiriyle görünmez bağ ile bağlıdır beytinden ilham alarak bu teoriyi ortaya atıyorsalar. Birleşmiş milletler gibi insanlığın hayırına çalışmaya gayret eden bir uluslararası büyük örgütün giriş kapısında bütün insanlık birbirinin uzvu gibidirler, birisine bir şey olduğunda diğerinde de bir arıza meydana gelir diyen
beni Adem aza yekdi gerent beytini Sadiyye’nin meşhur Sadiyye-i Şirazi’nin beytini asabilmişse Müslümanlar hariç bütün dünya büyük sufi bilgilerinin aferizmalarıyla kendi hayatlarına yön vermeye çalışıyorlar.
Fakat bizim damarımızı tıkıyor bazıları dinle meşgul olanlar da tıkıyorlar alternatif de koyamıyorlar ortaya bunu kestik attık Mevlana’yı attık İbn Arabi’yi attık Yunus Emre’yi attık atalım tamam kabul ediyorum.
Ortaya ne koyacaksınız din adına lütfen ortaya koydukları da bir şey yok yani isim vermeyeceğim bazı merkezlerde büyük paralarla kurulan araştırma merkezlerinde şurada burada kendi alternatif görüşünüzü koyamıyorsunuz.
Ben onların kitaplarını da inceliyorum okuyan birisiyim. Evet basit basit söylemler insanın manevi ve ruhani ihtiyacına cevap verecek şeyler değil sundukları o zaman gelin bir senteze kavuşalım kavgaya hiç gerek yok.
Bunu kavgadan insanlık çok çekti hala da çekiyor onu yapabilecek olan kimselerde büyük bilgeler büyük bilgelerimizi tekrar anlamamız lazım tarihsel olarak geri dönüşü kastetmiyorum. Doktrin olarak onların anlayışına bir kere çokluğu kabul etmek gerekiyor çokluk sen varsın ben de varım hep beraber biz bir bütünüz yalnız ben varım sen yoksun dersek bu tekfirci anlayışa gidiyor işte.
Evet tarihi kökenleri aslında geleceğe inşa etmek için yeniden anlamak ve yorumlamak lazım. Doktrin ahistoriktir doktrin tarihi ötesidir tarihi canlandıran doktrin bu günü de canlandırabilir yeter ki doğru doktrin olsun. Bugün batı medeniyeti eflatunun ve aristo’nun görüşleri üzerine inşa edilmiyor mu batı bunu gururla söylüyor kimse de demiyor ki ya aristo artık çağ dışıdır aristodan ne alabilirsiniz ki demiyor doktrin canlıdır hala. Çok teşekkür ediyorum hocam ben teşekkür ederim ama alacağımız olsun tekrar yıllık izninizde yine bizim programa misafir oluyorsunuz inşallah.
Sevgili seyirciler tarih söyleşirlerinde Endonezya Büyükelçimiz Mahmut Erol Kılıç hocamızla birlikte olduk bir sonraki programda görüşmek üzere hoşçakalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir