"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Doç. Dr. Uğur Demir | 38. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Doç. Dr. Uğur Demir | 38. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=LAJFg1-hQWo.

Müzik Merhaba sevgili seyirciler. Tarih Söylesi’leri programından, terfi iki ekranlarından
hepinize en işten, en samimi, en sıcak duygularla, gönül dolusu sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Efendim bugün programda aslında çok konuşulan ama hakkında pek çok yanılgıların bulunduğu tarihi sürekliliği ve devamlılığı konusunda, sürekliliği konusunda ortaya köklü çalışmanın konulmadığı bir mevzuyu ele alacağız.
Kiminle? Doçent Doktor Uğur Demir ile Marmar Üniversitesi Öğretim İyisi. Hoş geldiniz Uğur Hoca. Hoş bulduk. Sevgili seyirciler, Uğur Demir aynı zamanda askeri darbeler ve ihtilaller Osmanlılarda, yine Humbaracı Ahmet Paşa, yine Osmanlı Hanım Sultanlarının çok meşhur isimlerinden birisinin, Turhan Sultan Hatice Turhan Sultan ile ilgili kitabıyla ve farklı araştırmalarıyla tanıdığımız genç bir hocamız. Bugün de Osmanlı tarihinin çok önemli bir konusunu birlikte ele alacağız. Konu Osmanlılarda hilafet. Hani hep soruyoruz ya, hilafeti Yavuz Sultan Selim devraldı mı? Osmanlılar hilafet ne zaman geçti? Osmanlılar hilafeti ne zaman kullanmaya başladı? Osmanlılar hilafet algısı neydi? Ya da hilafet Osmanlılar açısından diplomatik bir güç olmuş mu? Müslümanlarsa birbirlleşme vesile olmuş mu? Bu konular Osmanlı coğrafyasında ne zaman konuşulmuş? Batı literatına nasıl konuşulmuş? Neler yazılmış? Farklı hikayelerle, duygularla ve tarihi belgelerle konuyu ele almaya çalışacağız. Uğur Hoca, sizi bu kitabınız çıkmadı ama yakında çıkacak. Şimdiden tebrik ediyoruz.
Osmanlılar hilafet konusunu çalışmaya sevk eden mesele neydi? Yani siz de ifade buyurdunuz genç bir tarihçiyim. Genç bir tarihçinin böylesine günümüzün değil bütün aslında İslam tarihinin en zor konularından bir tanesini araştırma gündemini alması. Hak herhalde bir cahil cesaret olarak telakli edilebilir.
Böyle bir araştırmayı gündemime almamın temel sebebi ben 1768-1774 Osmanlı Rus Harbi ve bu harpten sonra imzalanan küçük kaynağın haricine anlaşması üzerine doktoramın bir kısmını bu konuyla ilgili yaptım. Ve devam ederken konunun defaatle hilafet meselesinde gelip tıkandığını gördüm.
Ve bu meselenin nasıl anlaşılması gerektiğine dair kendi merakımdan kaynaklı olarak konu nedir, tarihi temelleri nedir, ilk tartışmalar nasıl gündeme gelmiştir, küçük kaynarca anlaşmasının 3. maddesine girmiş olan bu maddenin mahiyetini nasıl anlamam gerekirle ilgili kendi cehaletimi gidermek üzere başladığım bir macera sonunda, uzun soluklu bir macera sonunda çünkü bu 78 yıldır devam eden bir araştırma.
Nihayetinde iki kapak arasına girecek şekilde bir konuyu gündeme almış oldum. İlgide almış oldum. Başladığım zaman bu konunun aslında çok çalışılmış olması gerektiğini düşünüyordum. Okuduğum literatürlerden bu konunun büyük bir kısmının halledilmiş olduğu kanaati taşıyordum.
Fakat okudukça hem benim cehaletim arttı hem de okuduğum literatürün problemleri bende gün giderek büyüdüğü için en sonunda kendimi Orhan Gazi Osman Gazi’nin çadırının önünde bularak orada sınırlandırmak zorunda kaldım.
Çünkü daha derinlere inilmesi gereken her dönemde farklı algılanmış, anlaşılmış, anlatılmış her dönemin kendine has problemleri olan ve bu problemler ilerledikçe, tarih süreç ilerledikçe, Kartapun’a dönüşen bir kavram ve meselesi.
Ben geldiğim yer itibariyle daha başlangıçtayım. Çözülmesi, araştırılması gerektiğini düşündüğüm çok farklı meseleler var ve bu meselenin, Osmanlı’da en azından hilafet meselesinin bir kişinin harcı olmadığı kanaatin değil.
Evet, bir ekip çalışması lazım ve çalışmalar birbirini tamamlayacak. Bakalım senin çalışma aleyhine girecekler. Tabii sen hani dedin ya, literatür inceleyince halledilmiş olmasını beklerken yeni sorunlarla karşılaştım diyecekler. Bakalım sizden sonra ve emsali sahiçeler sizin kitabı ve makaleleri okurken neler söyleyecekler? Onları da merakla bekliyoruz.
İnşallah da çok şey söylenir. Tabii ilim, müzakir edildikçe, tartışıldıkça ve merak arttıkça bu konular gelişir. Hilafet konusu deyince aslında son dönemki tartışmalarla biz mevzuyu ele alıyoruz.
Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin de hilafetin kaldırılması meselesi üzerine daha çok bu mevzuyu konuşuyoruz. Tabii hilafetin İslam’ta çok köklü bir yeri var. Yani dini boyutu var, siyasi boyutu var, sosyal boyutu var, kültür boyutu var ve Peygamber efendimiz’e kadar uzanan, Peygamber efendimiz’den başlayan bir süreci var.
Bize kısaca Osmanlılara gelinceye kadar hilafetin tarihini bir iki dakikada ve önemini özetler misin? Hayır efendim. Hilafet araştırmalarındaki en büyük sıkıntılardan bir tanesi her devrin meselesini bütün tarihi dönemlere genellemek gibi bir sıkıntımız var.
Bu sıkıntı ülkemizde daha ileri seviyede yaşanan bir sıkıntı. Tarihçi ila nihayetinde belirli sorulara cevap vermek zorunda kalıyor. Bu soruların bir kısmı popüler, bir kısmı ilmi nitelikli.
Bu yüzden ben de araştırmalarımda en fazla bu konuda zorlandım. Yani beklentilere cevap vermek mecburiyetinde olmak gibi bir zorunluluğumuz var. Ayrıca bunun dışında akademik çalışmaların kendi seyrinde devam etmesi gereken de bir mecrası var.
Halifelik deyince aslında Peygamber Efendimiz’den sonra Müslümanların yönetiminin üstlenildiği bir kurum aklımıza geliyor. Ve Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali devri var. Biz bunu Hulafâ-i Râşî din devri olarak algılıyoruz.
Sonra kısa bir süre Hz. Hasan devri var. Hz. Hasan devrinden sonra Muaviyye bin Ebu Sufyan ile daha çok iktidara, hükümdarlığa kayan bir yönetim anlayışı, ünvan-ı halife de olsa bir yönetim anlayışı hâkim oluyor.
Ve bir hanedan sistemi daha doğrusu 750’lerde de Abbasiler zuhur ediyor. Yani hanedanlık sistemini Abbasiler, Em’evi’lerden devralıyor. Bu süreçte bir kırılma noktası var. Endülüs bölgesinde Abbasiler hakim olamayınca Endülüs Em’evi’leri halifeliklerinde ilan ederek devam ediyor.
Bu tarafta da Abbasiler devam ediyor. 1258’de Moğollar İslam tarihindeki o büyük yıkımı gerçekleştirip Bağdat’a girip büyük tahribat esnasında siyasi olarak Abbasi hilafetine de son veriyor.
Bundan sonra farklı siyasi iktidarlar var ve bu iktidarlar üzerinde bir saltanat sistem var. Bir de etkisiz yetkisiz ama adına halife denilen Abbasiler var ve bunlar Memluk’larla devam ediyorlar uzun süre. Burada da Osmanlıların hilafetle tanışması veya hilafeti üstlenmesi Osmanlı-Memluk savaşı 1516-1517 Ridaniye ile gündeme geliyor. Yavuz Sultan Selim hilafeti devraldı mı, almadı mı diye. Bunu bize kısaca Osmanlı’nın hilafeti devralma sürecini Yavuz Sultan Selim’i, Mısır’ı bir kısaca özetler misiniz? Osmanlı’nın hilafeti devralma meselesi Osmanlı-Hilafet tartışmalarının temel konularından bir tanesini teşkil ediyor. Fakat bu popüler yoğunluktaki sorunun aslında mazisi çok eski değil. Konuya Osmanlı’nın hilafeti devralıp almaması, penceresinden bakma tartışması aslında 19. yüzyılda bizim literatürümüzde ağırlık kazanmaya başlayan bir soru. Diğer soruların üzerine ve önüne çıkan bir soruya dönüşüyor ve Cumhuriyet dönemiyle birlikte bu soru Osmanlı hilafetinin en önemli konusuymuş gibi gündeme getirilip o şekilde anlaşılıyor. Burada bir soruyu birkaç kısma bölmek gerekiyor kanaatindeyim. Bunlardan bir tanesi hilafetin devri deyince ne anlamamız gerektiği. Çünkü literatüre baktığımızda bu soruyu soranların bizden bekledikleri bir cevap var. Ne anlatırsanız anlatın size en son şunu soracaklardır. Yani Yavuz Sultan Selim bir tören de Ayasofya’da veya Eyüp Sultan’da son Abbasi Halifesi 3. mütevekkilden hilafeti devralmış mıdır? Almamış mıdır? Bu aslında Cumhuriyet devrinin bir sorusudur. Osmanlı tarihçileri hilafetin devri konusunda böyle bir anlayışa sahip değillerdi. Ve bu soruya farklı şekillerde cevap verirlerdi. Mesela Osmanlı tarihinin 19. yıl Osmanlı tarihinin en mümtaz tarihçilerinden Ahmet Cevdet Paşa da Yavuz Sultan Selim’in hilafeti devraldığını yazar. Fakat Ahmet Cevdet Paşa için hilafetin devri meselesindeki temel ölçü mukaddes emanetlerin İstanbul’a getirilmesi ve Hâdimül Harem’in olunmasıdır.
Yani Ahmet Cevdet de bu manada hilafetin devre edildiğini söyler. Diğer birçok Osmanlı tarihçilerde hilafetin devri alındığını hatta Yavuz Sultan Selim dönemindeki tarihçilerin Kân-ı Sultan Süleyman Dev’indeki tarihçilerin 17-18. yüzyıldaki tarihçilerin büyük bir kısmı hilafetin devrini yazar. Fakat temel ölçü olarak bunu bir törenle, bir hilat devri ile son halifenin yetkilerini Yavuz Sultan Selim’e vermesi şeklinde bir anlatıma sahip değildir.
Yani şimdi biz şunu merak ediyoruz o zaman. Biraz önce arada ifade ettiniz ama şöyle diyorlar Ayasofya’ya ve Eyüp Sultan’a geldi veya Mısır’da. Oturdular bir tören yapıldı. Bu hilafet hırkası bunu devre diyorum aldın mı? Aldım, verdim gibi bir resmi merasim var mı yok mu? Evet. Varsa var yoksa yok derseniz soruları ona göre devam edeceğim.
Ama söyleyeyim tarihçiler zaman zaman araştırma konularıyla ilgili kanaatlerini beyan eder. Hocam o kanaatten önce böyle bir tören var mı yok mu bir bunu öğrenelim. Var. Var. Var. Ama ne anladığımız önemli burada. Ne anladığımızı biraz sonra konuşalım. Oturay nasıl olmuş onu konuşalım. Sizin de sorduğunuz sizin sorunuzun içerisinde de ifade ettiğiniz üzere hilafeti Yavuz Sultan Selim’e bir törenle Ayasofya’da veya Eyüp Sultan’da devrettiğine dair ilk mesela Ayasofya’da hilafetin devriyle ilgili en ayrıntılı bilgileri mesela Atabey’in tarihi Enderun adlı eserinde görüyoruz.
19. yüzyıldadır. Hilafetin Yavuz Sultan Selim tarafından devraladığına dair bilgileri mesela 1800’un önemli isimlerinden Dokso’nun eserinde görüyoruz. Mesela 1800’ün 1704’te 3. Ahmet’e eserini sunan Şaban-ı Şifay’ın eserinde görüyoruz.
Mesela ilginç bir şekilde bugüne kadar garip bir şekilde atlandığını gördüğüm Evliya-i Çelebi Kanun Sultan Süleyman’ın culusunu anlatırken kanununun hilafet hilatını 3. mütevekkilin elinde Eyüp Sultan’da aldığını anlatır mesela. Bu manada hilafetin devri meselesi mevzu bahistir söz konusudur böyle bir tören olmuştur.
Hatta bu değil İstanbul’da 1516’da Şam fethedildiğinde ve burada son Abbas-ı Halifesi 3. mütevekkil Yavuz Sultan Selim’in elinde esir düştüğünde bir biat tören olmuştur. Bu hilafetin devri meselesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Mütevekkil el alallah son Abbas-ı Halifesi. Evet son Abbas-ı Halifesi. Son Abbas-ı Halifesi. O da Yavuz Sultan Selim’e geliyor. Yavuz Sultan Selim’e geliyor Ridani 1517’den sonra bir zât biat ediyor mu? Şöyle 1517’de değil 1516’da Mercibe altında. Mercibe altında. Zaferinden sonra Memluk ordusu dağılıyor ve meşru Memluk hükümdarı Kansu kavri bir şekilde yakalanıp öldürülüyor.
Ve Memluk ordusunda dört baş imam işte Hanefi Şafi Maliki Hanbeli imamlarıyla birlikte 3. mütevekkil de Memluk ordusunda bulunuyor. Mercidabuk yenilgisinden sonra bunlar Yavuz Sultan Selim’e esir düşüyor. Bunların tam olarak Halep’te mi esir düştüklerini Halep’ten önce Yavuz Sultan Selim harbe girmeden önce mi esir düştüğüyle ilgili farklı rivayetler var. Kesin bir şey söylemek şimdilik mümkün değil. Fakat Halep’teyken Yavuz Sultan Selim, Halep’teyken 3. mütevekkilin diğer üç mezhep imamı ile birlikte baş kadısı ile birlikte Yavuz’un huzuruna çıktıkları ve ikisi arasında bir konuşma geçtiğini biz tarihi kaynaklardan biliyoruz. Mesela İbn-i İyaz bu manada 3. mütevekkile Yavuz Sultan Selim’in çok hürmet ettiğini nereli olduğunu işte söyleyip aralarında iyi bir konuşma geçtiğini ona hilat giydirilme dair ayrıntılı bilgiler veriyor.
Ve Ridaniye Savaşı’na kadar da 3. mütevekkil Yavuz Sultan Selim’in yanında bulunuyor. Ridaniye Savaşı kazanıldıktan sonra Kahiri’ye giren ordunun önünde Sancağ-ı Şerif ile birlikte 3. mütevekkil de Osmanlı ordusuyla birlikte Kahiri’ye giriyor ve bir müddet burada kalıyor. Ne zamana kadar? 1517’ye kadar.
1517’de Mısır fethedilip son memluk hükümdarı Tomanbay’da idam edildikten sonra Yavuz Sultan Selim kendisi Mısır’da kalmasına rağmen diğer birçok Mısır önde gelen ile birlikte 3. mütevekkili de birkaç evladı ile birlikte, gemiyle, pirireyis ile birlikte İstanbul’a gönderiyor.
Sevgili seyirciler arkadaşlarımız bu arada Yavuz Sultan Selim’i ekrana taşıdılar. Aynı zamanda biraz önce de mukaddes emanetlerle ilgili görüntüler Terti Arşivinde yer alan görüntüleri bizlere paylaştılar. Program içerisinde de bunları paylaşmaya devam edeceğiz sevgili seyirciler. Evet Yavuz Sultan Selim o zaman bir defa şu problemi halletmiş oluyor zaten. Bu tartışmaya bir kesin cevap vermiş oluyoruz.
Evet Yavuz Sultan Selim hayatında ilk Mısır girişinde, Meclidabık 1516 Meclidabık zaferine itibaren hilafetin bir kurum olarak zaten farkındaydı. Önemli kavradı ve bunu üzerine devraldı diyebiliyoruz. Bundan sonra kendisini Osmanlı Sultanı ve Emir-i Müminin Halife-i Müslümin olarak mı tanıttı?
Ya hangi ünvanları, kavramları kullandı? Başta da ifade ettiğimiz üzere tam da problem burada başlıyor. Hilafeti devraldı derken neyi kastetmiş oluyoruz? Emir-i Müminin dediğimiz zaman neye işaret ediyor? Halifet-ül İslam dediğimiz zaman Müslümanların halifesi dediğimiz zaman neyi anlamamız gerekiyor? Bunun için müsaadenizle 1516’dan önce en azından Osmanlılar özelinde Orhan Gazi’den itibaren Halife ve Zillullah-ı Fil Arz, İmam-ı Müslümin gibi ünvanların kimler için kullanıldığını biraz açmam gerekiyor. Literatürde genelde, araştırma eserlerinde genelde Halife ünvanıyla İmam-ı Müslümin aynı ünvanlarmış gibi anlatılıyor. Fakat Orhan Gazi devrinden Yavuz Sultan Selim’in Meclidabık savaşına kadar olan süreçte
Memluklularla Osmanlılar arasındaki yazışmalara baktığımızda Osmanlıların İmam-ı Müslümin ünvanını defaatle Memluk hükümdar için kullandığını görüyoruz. Halife ünvanını ise kullanmıyor. Çünkü ikisini ayırıyor. İmam-ı Müslümin denildiğinde, Sultan-ı Muazzam denildiğinde, Sultan-ı İslam denildiğinde Memluk hükümdarı anlaşılıyor. Niye? Çünkü Osmanlı belgelerindeki ifadesiyle Hadim-ül Harame’nin Memluk hükümdarıdır.
Orhan’ın işlerini organize etmek, hac işlerini suhuletle halletmek yetkisi ve mesuliyeti Memluk hükümdarı üzerinde bir mecburiyettir. Osmanlı belgelerinde Memluk hükümdarı için Hadim-ül Harame’nin mi? Hâkim-ül Harame’nin ünvanını mı kullanılıyor? Hadim-ül Harame’nin ünvanı kullanılıyor. Mesela biz… O zaman bu sıfatı ilk defa kullanan Yavuz Sultan Selim değil. Değil efendim değil. Şöyle, Aslında Yavuz Sultan Selim’in, Mısır’ın fettiyle birlikte kullandığı ünvanların tamamı Memluk hükümdarı için kullanılan ünvanlardır.
Müsaadenizle bazı ünvanları sizinle paylaşayım ve bunların zaten Abbasid Sultanları için, özür dilerim, Memluk Sultanları için kullanıldığını göreceğiz. Tabi bizde genel bir algı var ya, hutbeye imam çıkmış, Hâkim-ül Harame’nin Sultan bin Bayazı-tahan diye devam ederken ayağa kalkıp,
Hadim-ül Harame’nin ikazı, oradan kaynaklanan bir genel algı var sanki daha önce bunlar kullanılmadığı gibi. Şöyle, Osmanlı belgelerinde, resmi belgelerini esese alacak olursak, tarihçilerinin yazıları bir tarafa tutarak söyleyecek olursak, hem Hadim-ül Harame’nin hem Hâkim-ül Harame’nin kullandır. Bunun etrafında fazla naif yorumlar yapmanın da pek anlamı olmadığı kanaatindeyim. Mesela, yemişçi Hasan Paşa, sultana sunduğu tehlislerinde, sen Hâkim-ül Harame’nsin, böyle yapman gerekir diye, biraz da emrivaki bir tavırla bunları defaatle söyler. Hangi sultana sunduğu belgeler? Üçüncü, birinci Ahmed’e sunduğu. Mesela, Koca Sinan Paşa, üçüncü murada sunduğu tehlislerinde bunu söyler. Hâkim-ül Harame’nin diye söyler. Osmanlı başkı fermanlarında Hâkim-ül Harame’nin diye geçer. Bunun yanında Hâdim-ül Harame’nin de geçer. Bu ikisi farklı olan şeyler değil. Yani o zaman bu kavramların kullanımı ruh olarak oraya hizmeti şeref bilen bir anlayış. Ama ihtiyaca göre bir hakimiyet veya meşruiyet veya talebe göre de farklı ünvanlarda kullanılabilir. Sahiplik anlamında, mesuliyet anlamında.
Mesela memluk hükümdarlar için kullanılan birkaç ünvanı paylaşayım sizinle. Mesela Sultanul İslam vel Müslümin. Mesela Melikül Mülük fil âlem. Hamiyü Sultanül Sükkanül Harameynü Şerifeyn. Sultanül Harameyn, Hafızı Biladullah gibi ünvanlar kullanılıyor. Bunu Osmanlı sultanlara mı kullanıyor? Hayır. Osmanlıların memluk hükümdarına gönderdikleri namelerde bunları kullanılıyor. Onu diyorum. Osmanlı sultanları memluk sultanlarla yazışmalarında bu ünvanları kullanıyorlar.
Şunu demek istiyorum. Yavuz Sultan Selim hilafeti devraldı derken aslında Abbas-ı Halifesinin dini yetkilerini devralmış gibi bir şey anlamamamız gerekiyor. Orada halifelik dediğimizde anlaşılması gereken şey aslında memluk hükümdarının daha çok mukaddes emanetleri elinde bulundurulması. Ve hadimül veya hakimül harameyn olmasından kaynaklı olarak İslam dünyasının en önde gelen, en üst otoritesi de dönüşmesini anlamamız gerekiyor.
Ama şuna da mani değil. Abbas-ı Halifesi olarak bilinen halife bir üst kimlik olarak var. Ondan bunu devralması o meşruiyet hakkını da, temsil hakkını da devraldığı anlamına gelir. Yani biri diyenle mani değil diye düşünüyor. Şöyle memlukluların, memluklularla Osmanlıların çok ciddi bir farkı var. Memluklu hükümdarının yanında bir de Abbas-ı Halifesi var.
Meşru, memluklu hükümdarının biat ettiği İslam dünyasının, Kaya rekseriyetinin halifeliğini tanıdığı bir halife var. Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethettikten sonra sadece sultan var. Sadece sultan ve halife var. O da Osmanlı hükümdarı. Birleştiriyor. Birleştiriyor. O yüzden Yavuz Sultan Selim dönemindeki kaynaklar başta olmak üzere, 19. yüzyıla kadar ve 19. yüzyıldaki kaynaklar da dahil olmak üzere
hepsinin ittifakla kullandıkları bir cümle var. Silafet ve saltınatın birleştirilmesi, tek kişinin elinde birleştirilmesi. Yani ilk asırlara bir atıp var. Orada da tek şahsıla birleşiyor ve o gücün artık parçalanmamışlığı var. Tabii bu arada sevgili seyirciler bir hatırlatma da bulunmak isterim. Tarih Söyleşileri programında Cengiz Tomar Hoca ile biz Memluklar konusunu, Memlukların kuruluşunu, tarihini, gelişimini, önemini uzun uza diye bir programda ele almıştık. Bunu TRT2 web sitesinden arzularımız izleyerek, seyrederek, arşiv kayıtlarımızdan bu programı seyrederek Memluklarla ilgili tekrar bilgilerini tazelemiş olurlar. Ve bu hakikaten hem Türk hem İslam tarihinin önemli devletlerinden birisi. Aşmam gereken bir mevzu daha var. Bu ünvanlar neden önemli? Literatüre baktığınız zaman, yapılan çalışmalarına baktığınız zaman şöyle dönüyor bir kısım çalışmalarda. Osmanlı Sultanları zaten daha 1. Murad’dan itibaren halife ünvanını kullandıkları için Mısır’ın fethinde, Mercidabut ve Ridaniye zaferlerinde ve bundan sonra süreçte Abbas ve halifesini zaten meşru bir halife olarak tanımıyorlardı. Onlar zaten kendilerini İslam dünyasının bir halifesi olarak görüyorlardı diye bir iddia var. Koruyucusu. Halif ilafet ünvanını kullanmaktan kası biraz da bir koruyuculu kamilik ve bir üst güç olarak kullanılma kaygısı değil mi? Evet. Bununla ilgili yapılan çalışmalarda böyle bir handikrap var.
Bunu nasıl anlamamız gerekiyor? Bunu da biraz açmamız gerekiyor. Osmanlı Sultanların daha 1. Murad diye yazılıyor. Aslında doğrusu Orhan Gazi’dir. Orhan Gazi devrinden itibaren Yavuz Sultan Selim’e kadar halife ünvanını kullandıkları doğru mudur? Doğrudur. Orhan Gazi’nin kullandığına dair belgelerde mi? Orhan Gazi’nin kullandığına dair oğlu Süleyman Paşa’ya göndermiş olduğu bir belgede, Feridun Bey’in müşahitinde yer alan bir belgede kendisi için halife ünvanını kullanmıştır. Aynı zamanda… Kuruluş devri de. Evet, tabi Kuruluş devri. Aynı zamanda bu dönemde Orhan Gazi devrinde Osmanlı topraklarını gezmiş olan bir Arap seyyahı da Orhan Gazi için halife ünvanını kullanmıştır. Fakat burada ne anlamalıyız? Yani Orhan Gazi devrinden itibaren Osmanlı Sultanların daha Yavuz’a kadar kullanmış oldukları halife ünvanı, Abbas halifelerinin kullanmış oldukları halife ünvanıyla aynı anlamdandır değil.
Buradan ne anlaşılıyor? Buradan şunu anlamamız gerekiyor. Niye aynı değil? Şunun için aynı değil. Kaynaklara indiğimiz zaman halife veya imam-ül müslümîn veya zıl-ıllâh-ı fil arz gibi ünvanların aslında dini bir otoriteri değil, İslam hükümdarlarından herhangi birinin ünvanı olarak kullanıldığını görüyoruz.
Ve bu Osmanlılara has, Osmanlıların başlattığı, Osmanlılarla ortaya çıkan bir uygulamada değil. Bunun tarihi temellerini biz aslında daha 12. yüzyıldan itibaren görüyoruz. Daha biz bunu imam-ı Gazali’nin Nesâhîl Mülûk adlı eserinde yazdıklarıyla görüyoruz.
Mesela imam-ı Gazali Nesâhîl Mülûk’te halife ünvanını kullanmanın tekelinin sadece Abbas halifelerinde olmadığını yeryüzünde İslam’ın kılıcını savunan bütün devlet hükümdarlarının halife ünvanını kullanabileceklerine dair bir eser yazmıştır. Ve bu eser neden önemli? Osmanlı döneminde de hilafetle ilgili tartışmalarda en fazla müracaat eden bir eser olduğu için önemli.
Çünkü imam-ı Gazali? Hem imam-ı Gazali hem de Abbas’ı halifesinin dışında yani soya dayalı, Kureyş’ten gelmekten kaynaklı olarak halife olan birisinin dışında başka hanedanlara mensup kişilerin de İslam’a hizmet etmekten kaynaklı olarak halife olacaklarına dair siyasi bir söylem geliştirdiği için imam-ı Gazali’nin bu yazdıkları çok önemli. Burada iki şey birleşiyor hem bir ihtiyaca cevap var ve bu ihtiyaca cevap veren imam-ı Gazali gibi İslam dünyasının üzerinde ittifak ettiği büyük halimlerden birisinin. Evet. Yani imam-ı Gazali aslında dualist iki başlı bir şey tarif ediyor fakat işte Osmanlı’ya geldiğimizde bir kırılma yaşanacak. Halife ve sultan diye bir mevzu bahis değil, Yavuz Sultan Selim’le birlikte artık biz hilafetin ve saltanatın tek kişinin elinde toplandığı bir sistemle karşılaşıyoruz.
Ve İslam dünyası asıllardır alışmış olduğu, siyasi literatürüne girmiş olduğu bir sistemden artık mahrum vaziyette. Şu yorum yanlış olur mu veya şu soruyu nasıl cevaplandırırız Uğur Hoca? Peygamber Efendimiz’den başlayıp 1250’li yıllara kadar o Moğol zulmü ve Abbasilerin siyasi iddialarının ortam kaldırılışına gelinceye kadar farklı halifelik iddiasta bulunanlar olsa da ana akın bir
hulafayı rahşi değil ve halife sultan uygulaması var hanedan tıp üzerinden biraz önce sözünü ettiğiniz bütün otoriten tek kimsede buluşması seyri var. Sonra işte ikili uygulama daha çok Abbasi ve Memluk uygulamasında görülen Yavuz Sultan Selim’le birlikte aslında bu kavram ve uygulama tarihi kökenlerine rücu ediyor, dönüyor ve o uygulamayı çağrıştırıyor.
Dolayısıyla 1258’de meydana gelen kırılma 1517 ile birlikte tekrar düzeliyor veya yeni bir sayfa açılıyor. İlk uygulamaları hatırlatır şekilde diyebilir miyiz? Güç kullanımı noktasında. Şöyle diyebiliriz. Diyemeyiz. Şöyle diyebiliriz. Osmanlı müeleflerinin önemli bir kısmı da sizin gibi düşünüyordu ve böyle yazdılar.
Hilafet tarihi içerisinde Osmanlıların normal seyre bu gidişatı çektikleri. Ben düşüncemi söylemedim bir soru sordum. Osmanlı müleflerinin bir kısmı da önemli bir kısmı da bu soruyu bu şekilde ele alıp cevaplandırdılar. İslam tarihi içerisinde halifelik kavramı bir kırılma yaşadı. Asli mahiyetinden döndü, değişti, bozuldu.
Osmanlılar bu kötü gidişatı, bu yanlış gidişatı aslında rücu ettirdiler diye yazdılar. Fakat bu öylesine herkesin kolayca kabul edebileceği bir iddia değildi. Çünkü asıllardır aslında rücu ettirdiklerinde mesela Abbas’a halifeliğine rücu ettirdiklerinde karşılarında ciddi bir problem vardı. Abbas halifelerisi Kureyş’tendi. Bununla ilgili bir hadis de vardı. Zaten tartışmalar oradan çıktı.
İmam-ı Gazan’ın sözünü ettiğiniz husus. Osmanlı müleifleri buraya geldiklerinde tıkandılar. Çünkü Kureyş’ten olmayan, İslam tarihi içerisinde mukaddes bir yeri bulunmayan bir hanedana, Ali Osman’a, Osmanoğullarına İslam tarihinin, İslam dünyasının halifesi diyebileceklerini düşündüler ve dediler de. Fakat bu problemi açmak kolay olmadı. Kabul gördü ama bir… Kabul görüp görmediğiyle ilgili net bir şeyler söylemek doğru değil. Fakat problem olduğunu, itirazların bulunduğunu anlıyoruz. Çünkü bununla ilgili eserler yazılmıştır. Eserleri iki kısma ayırabiliriz. Yavuz’un Mısır Fethi’nden öncekiler, onları ayrı tutuyorum. Mısır’ın fethinden sonra yazılan hilafet savunması eserleri vardı. Mesela bunların en başında Lütfü Paşa’nın, Kanu Sultan Süleyman’ın bir dönem vezir azamlığını yapmış olan, Hanedanın damadı bulunan Lütfü Paşa’nın yazmış olduğu Halâsül Ümmü adlı risalete bu konu tartışılır. Kureyş’ten olmayan birisinin İslam dünyasının meşru halifesi olması nasıl mümkündür tartışması gündeme gelmiştir. Ve orada bir kavram gündeme taşımıştır Lütfü Paşa.
İstihak, yani İslam dünyasını kim savunuyor ise, İslam dünyasının kılıcını kim parlatıyorsa, sancağı şerifi kim daha ileriye taşıyorsa zamanın halifesi budur dediler. Lütfü Paşa da bunu gündeme taşıdı. Fakat bu Lütfü Paşa’nın ilk defa gündeme taşıyıp savunulur bir görüş değildi. Bu görüş daha Memluk’lar devrinde gündeme gelen bir tartışma idi.
Memluk dönemi tarihçilerinden, âlimlerinden bir tanesi Kureyş’ten olmayan Memluk’ların nasıl İslam dünyasının halifesi olabileceğine dair müstakil bir eser yazdı. Ve bu eser bugün Topkapı Sarayı’nda ise bu eserden Osmanlı dünyası da haberdardı. O yüzden Lütfü Paşa’nın… Gazali de bu noktadan hareket ediyor. Gazali de bu noktadan hareket ediyor. Fakat Gazali Osmanlı münevverini bir yerde bırakıyor. Çünkü Abbas Halifesi’ne sunmuş olduğu bir eserde halifenin Kureyş’ten olması gerektiğini savunduğu için başka Seçüklü Sultan’ına sunmuş olduğu eserde ise Kureyş’in illa da olmaz şart olarak olmadığını ifade ettiği için biraz İmam Gazali Osmanlı münevverlerini zora sokan ikili bir söyleme sahibi olduğu için fazla onun üzerinden gidilmiyor. Fazla onun üzerinden gidilmiyor.
Kureyş meselesi Lütfü Paşa’nın eserinden sonra halledildi mi? Halledilmedi. Çünkü Lütfü Paşa’nın eserinden sonra İslam dünyasının farklı bölgelerinde küçük çaplıda olsa kendi hilafetini iddia eden bazı ayaklanmalar, bazı hareketlenmeler oldu. İtirazlarla ilgili fazla bir esere sahip olmadığımız için itiraz edenlerin ne düşünülünü bilmiyoruz. Halledilmediğini biz nereden biliyoruz? Mesela Lale Devri’nde mukaddime Arapça’dan Osmanlı Türkçesi’ne çevrildiğinde İbn-i Haldun’un hilafetle ilgili şartları bahsini çevrilirken mütercim ve devrin şeyri-i islamı bir şek düşmüştür. Çünkü orada İbn-i Haldun halifenin olmazsa olmaz şartlarından bir tanesinin de Kureyş’ten olduğu maddesini yazmıştır. O yüzden oturup devrin şeyri-i islamı buna bir reddiye yazmıştır iki sayfa. Problem yine çözülmedi. Osmanlı maddeselerinde fıkıkla ilgili okudulan eserlerin neredeyse tamamında imamet bahsinde Kureyş konusu, halifenin Kureyş’ten olması gerektiği konusu, İmparatorluğu’nun sonuna kadar eserlerde yer aldı. O yüzden Osmanlı münevveri hakikaten İslam tarihinde bir kırılmaya yolaçan bu hadiseyi izah etme noktasında zorlandı. Bu yüzden farklı yollara müracaat etti.
İkinci Mahmud döneminde de, ikinci Abdülhamid döneminde bu tartışmalar hep devam ediyor ve neden Kureyş’i ilik şartın aranamayacağına dair devlet de tanıtımını ve çalışmalarını sürdürüyor. Bu hala konuşulan bir konu. Ama Lütfü Paşa’dan örneğinde vurguladığınız, İmam-ı Gazan’ın Selçuklu Sultan’la sunduğu risalesi ortaya koyduğu tabı daha çok yaşanmışlık gerçekten. Yani bir mevcut durumda ortaya çıkan gücün tanımlanmasını ve sahiplenilmesini öngörü bir anlayış hakim. Yavuz Sultan Selim, şimdi olayın Osmanlı’nın tarihi sürecine dönelim müsaadenle. Eğer bu arada ilave etmek istediğiniz bir husus yoksa. Bir iki cümle arz edeyim müsaadenizle. Kureyş’ten olmadığı için Osmanlı münevveri farklı bir yola müracet etmek zorunda kaldı. O da şu.
Osman oğullarının kutsal bir soy olduğuna dair eserler yazılmaya başladı. Osman oğullarının İslam tarihinde önemli bir yer tuttuğuna dair eserler yazılmaya başladı. Hatta bazı eserlerde Osman oğullarının Hz. Peygamberin soyundan geldiğine dair kısımlar yazılmaya başladı. Ve bununla ilgili müstakil eserler kaleme alındı. Mesela Fezail-i Âl-i Osman diye ad verilen müstakil eserler veya da eserlerin içerisinde bölümler yazdı.
Yani Osman oğullarının faziletleriyle ilgili yeni bir kurgu karşımıza çıktı. Bu durumda işin zorluğunu şuradan görüyoruz. Mesela Ebu Suud’un bir fetvası var. 3. Murad devrinde İran’a sefere gidilirken orada mesela Hz. Peygamberin soyundan gelmenin bir üstünlük olmadığıyla ilgili bir fetva vardır. 3. Murad, Ebu Suud? Evet. Ebu Suud ile 3. Murad arasında nasıl bir var? 2. Selim devrinde bir fetvası var. Sonra bu fetva, sonraki dönem 3. Murad devri Şeyhülislamları tarafından da tekrar edilecektir. Orada bir taraftan Safaviler gibi kendisini İslam tarihi içerisinde soyundan kaynaklı olarak kutsal bir yere yerleştirdiği için meşruiyetini oluşturan Safaviler’e karşı Osmanlılar bir taraftan soya dayalı asaletin üstün olmadığına dair fetva verip Safavî meşruiyetini yerine bir etmeye çalışırken aynı dönemin yazılan bazı eserlerinde Osmanoğullarının üstüne dair eserlerin yazılması, Osmanlı düşünürünün hilafet konusunda içine düştüğü zorluğu da aslında görmemiz açısından iyi bir misal olduğu kanaatindeyim. Ya da kendisine vazife iddia gören bir grubun özellikle soy iddiası konusunda çizgiyi aşması da denilebilir buna.
Burada benim merak ettiğim şu Osmanlı Sultanların bizzat kendilerini tanımlandırırken ve konumlandırırken oluşturdukları nokta da burada bir önem taşıyor. Yani aidiyet konusunda sanıyorum daha çok Lütfü Paşa’nın tezi burada Osmanlı Sultanlar için de hareket noktasını oluşturuyor. Lütfü Paşa’yı biz büyütüyoruz aslında Lütfü Paşa. Hayır Lütfü Paşa’yı büyütme noktası da değil de hani Osmanlı Sultanların hareket alanını hangi tezin oluşturduğunu.
Şunun için büyütüyoruz dedim Lütfü Paşa’yı Lütfü Paşa’nın eseri aslında pek de kabul gören bir eser olmadı. Hatta Lütfü Paşa’nın eserinin bir nüsaasında Lütfü Paşa’ya ciddi tenkitler yapıldı. Ve kenarına yazılan bir notta lafı bu kadar uzatacağına imam ve halife sultan demektir deyip kesseydin daha demek kolay olmaz mı diye itirazlar var. Neden Lütfü Paşa bugünün literatüründe Lütfü Paşa bir kırıma noktası olarak anlatılıyor.
Osmanlı hilafetinin meşrulaştırıldığı en önemli isim olarak görülüyor böyle değildir. Lütfü Paşa bir defa ilmiye kökenli değildir tam da sizin biraz önce ifade buyurduğunuz üzere bu konuyu üzerinde vazife edinmiştir. Vazife edindiği için de Osmanlı ulemasının bir kısmı Lütfü Paşa’nın bu dışarıdan gazel okumasına rahatsızlık duymuştur.
Ve nereden biliyoruz fazla itibar edilmediğini hilafetle ilgili başka birçok eserin birçok nüsaası yazması bulunmasına rağmen Lütfü Paşa’nın eserinin fazla bir nüsaası yoktur. Fazla kopyalanmamıştır ve dahası hilafetle ilgili daha sonra yazılan eserlerin hiçbirinde Lütfü Paşa’nın bizim bu çok büyüttüğümüz eserine tek bir atif yoktur. Peki bu alanda en çok müracaat edilen eser hangisi? Bu alanda en fazla müracaat edilen eser maalesef özellikle 17. yüzyıldan itibaren İbnül Arabi’nin Eşreceret-i Numaniye, Fid Devleti’l Osmaniye’sidir mesela. Peki 16. yüzyılda? 16. yüzyılda bir eserden ziyade doğrudan ayetlere müracaat ediliyor. Ulema doğrudan? Doğrudan evet doğrudan ayetlere. İlk örneğini nerede görüyoruz? Bu ayetlere dayalı olarak. Bir ayet yorumunu?
İlk şeyini aslında biz 2. Murad Devri’nde görüyoruz. 2. Murad Devri’nde Karamanoğullarına gönderilen bir mektupta Osmanlı Hükümdarı kendisini halife olarak adlandırıyor ve bunu da Kur’an’daki bir ayete dayandırarak söylüyor. Bunun bütün İslam dünyasının halifesi olduğu şekilde yorumlandığı ilk şey ise Kani Sultan Süleyman Devri’nde olacaktır. Ayeti Kerim’de? Sadrazam İbrahim Paşa’nın İstanbul’daki düğününde Osmanlı ulemasının padişah huzurundaki tartışma gündemi? Ey Davut, biz senin yeryüzünde halife olarak sultan ve halife tayin ettikleri ilgili ayettir. Bu ayet nasıl anlaşılmalıdır diye bir ilmi müzakir olmuştur. Nasıl bir sonuç çıkıyor? Bu sonuçla ilgili bir neticemiz yok. Fakat bu ayetin biz daha sonraki dönemlerde tartışıldığını biliyoruz. Mesela 3. Mustafa döneminde de bu ayetin tartışıldığını ve Osmanlı Sultanı’nın bu ayetten hareketle İslam dünyasının hem sultanı hem de halifesi olduğunu tek kişi elinde hilafet ve saltanatın toplanabileceğine dair bir meşruiyet kaynağı olarak görülebileceğine ilgili açıklamaların yapıldığını ve devletin de bu şekilde anladığını biz biliyoruz.
Uğur Hoca, benim anlatımlarınızı eğer çok yanlış anlamadıysam çıkardığım sonuçlardan birisi şu. Halifeliğin Osmanlılarda ve farklı İslam devletlerinde, farklı zaman dilimlerinde kullanılmasına ve bir Müslümanların sorumluluğunu veya sahipliğinin İslam’ın hamiliğini temsilini üstlenme iddiaları olmakla beraber
1516’da yani Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra farklı bir mecraya dönüştüğünü, Osmanlı dünyasına dönüştüğünü ve bunun tek elde toplanması gerektiğini ve Osmanlılarda temsil edildiği diye bir anlayış var. Evet. Bunun da en görünür şekle dönüşmesi Kanu Sultan Süleyman döneminde mi? Evet. Nasıl? Bunun uluslararası bir söyleme dönüştüğü kırılma noktası Kanu Sultan Süleyman’dır.
Osmanlı hilafetiyle ilgili tartışmalar genelde Yavuz Sultan Selim’in etrafında döner fakat en az Yavuz Sultan Selim devri kadar hilafet tartışmalarında önemli bir dönemde Kanu Sultan Süleyman devredir. Çünkü Kanu Sultan Süleyman devri birkaç açıdan hilafet tarihiyle ilgili tartışmalar özelinde önem arz eder. Bunlardan mesela bir tanesi Bağdat’ın fethidir.
Abbas hilafetinin merkezi fethedildikten sonra Osmanlıların hilafetle ilgili söyleminde bir değişik olduğunu biz görüyoruz. Bir diğeri son Abbas Halifesi 3. mütevekkilin Nısır’a geri gönderilmesidir.
Bir diğeri işte padişahın huzurunda Kur’an’dan atıflar yaparak Osmanlı Sultanlığının hem halife hem sultan olabileceğini bu ikisinin tek kişinin elinde toplanabileceğine dair de ilmi bir görüşün hakim olması ile birlikte Kanu Sultan Süleyman devrinin Osmanlı hilafetinde en az Yavuz kadar bir kırılma olduğunu görüyoruz. Bir de hilafetin bir törenle devriyle ilgili ilk kayıtların Yavuz değil de kanuniyle ilgili olduğunu biz görüyoruz. Mesela biraz önce bahsettiğim Evliya Çelebi son Abbas Halifesi 3. mütevekkilin Kanu Sultan Süleyman’ın culusunda Eyyub Sultan’da kanuniye halife hilaretini giydirdiğini anlatıyor mesela. O zaman karar bir Yavuz’a giydirdi ve kanuniye giydirdi mi diyeceğiz o zaman?
Burada işte ne anladığımız önemli aslında burada aynen memluk hükümdarlığına yapıldığı gibi hükümdarlığının bir atı yapılmış oluyor. Evet. Şimdi süremiz azaldığı için hızlı bir iki soru daha sormak istiyorum. Konu Osmanlı dünyasındaki şekillenişini sağ olun.
Ayrıntılarla ve literatüre müracaat ederek ortaya koydunuz ama bir iki cümle sarf ettiniz. Onu bir iki cümleyle açalım. Aslında Osmanlılar için hilafet de maksat öncelik olarak mukaddes emanetlere sahip olmak ve haremeinin hizmetkârlığı oranın korunmasıydı dediniz. Bunu bir iki cümleyle açar mısınız? Bu arada arkadaşlarımız da eğer bu konu konuşulurken programın başında ortaya koydukları mukaddes emanetlerle ilgili görüntüleri paylaşırsa ayrı bir güzellik olmuş olur. Osmanlı müeliflerinin büyük bir kısmı Osmanlı hilafetini zaten bir gerekçeyle meşgulaştırıyor. Onun başında da hadim-ül haramiyen olması geliyor.
Mesela 18. tarihçilerine ve devlet adamlarından Raşit Mehmet Efendi tarihinde Osmanlı sultanlarının en büyük üstünlük kaynağının ve hilafetinin meşruiyetinin temelinin hadim-ül haramiyen olduğunu söylüyor.
Ve ikinci gerekçi olarak da mukaddes emanetlere hizmet etmek gibi büyük bir makamda bulunmalarının Osmanlı sultanlarının diğer bütün İslam dünyasındaki sultanların önüne geçmesini sağlayan temel gerekçi olarak izah ediyor. Burada müsaadenizle, mukaddes emanetler deyince ne anlamalıyız? Ne kadarını anlamalıyız? Hangileri var?
Mesela bugün Topkapı Sarayı’nda 605 parça mukaddes emanetler var. Mukaddes emanet var. Bunların tamamı Hz. Peygamber’e ait olan eşya değil. İslam tarihi içerisinde öne çıkmış olan birçok isminin orada kullandığı eşyası mukaddes emanetler içerisinde yer alıyor. Burada problem şu, Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethettiğinde İskenderiye’den İstanbul’a gönderdiği gemiye mukaddes emanetlerin tamamını veya büyük bir kısmını alıp göndermiş midir? Yok. Mesela sancağı şerif, Hukab adlı sancağı şerif ne zaman geldi? Mesela Hz. Osman’a ithaf edilen, atfedilen Kur’an-ı Kerim ne zaman nasıl geldi?
Hz. Peygamber’in kılıçları ne zaman geldi? Ulafay-ı Raşid’in eşyaları kılıçları ne zaman geldiyle ilgili? Literatürün de en az hilafet kadar bir keşmekeş olduğu içine girince görülüyor. Mesela sancağı şerifin Rodos seferinde kullandığını görüyoruz.
Hz. Osman’a ayet Kur’an’ın kullandığını sefere götürüldüğünü görüyoruz. Mesela Hz. Peygamber’e ayet bugün Topgabı Sarayı’nda sergilenen kılıcın da 3. Murad devrinde götürüldüğünü görüyoruz. Mesela Hz. Peygamber’e ayet bir mührün Kırım ailesine, Kırım Han soyuna mensup Mehmet Kiray tarafından Topgabı Sarayı’na hediye edildiğini görüyoruz.
O yüzden Topgabı Sarayı’ndaki bu 605 parça mukaddes emanet, büyük bir kısmı Evet, Yavuz Sultan Selim ile birlikte İstanbul’a gelmiştir. Fakat bunlar daha sonraki süreçlerde de Topgabı Sarayı’na taşınmıştır. Bunların haricinde de İslam dünyasının birçok farklı yerinde dağınık halde mukaddes emanetler mevcuttur. Medine müdafi Fahrettin Paşa’nın gönderdiklerine dahil ki bundan önceki tarih söyleşileri programında da bu konuyu ele aldık.
Şimdi Uğur Hoca, tabi mukaddes emanetleri bir de hilafetin sembolü olarak yani Peygamberimizin hırkası, kılıcı, mührü, özellikle sancağı şerif bunlar hilafet alameti olarak kullanılan ana unsurlar. Diğerlerinin farklı mecraları var. Doğru değil mi? Doğru. Bunlar hilafet alameti sancak başta olmak üzere. Hatta hilafetin devrinden fazla bunlar daha atfalıyor. Bunlar daha çok öne çıkıyor. Çünkü bunlar o gücü, o manayı taşıyor olarak gözüküyor.
Mukaddes emanetleri ayrı bir konu. Bu konuyu ilerleyen tarih söyleşirine ne konuşacağız? İslam’ın içinde anlamı ifade ediyor, Müslümanlar için de anlamı ifade ediyor vs. Hilafetin kullanım tarihi var. Ben bu konuya dair bir soru soracağım ama editörümüz diyor ki ya editör hakkı olarak bir soru da bizim yok mu?
Çok hoşgun hocam. Bütün soruları siz mi soracaksınız diyor. Tabi biz de Tekiner’in bir sorusunu size yönelteyim veya bu soruyu siz en sonunda cevaplandırın. Biraz da merak sahibi olsun seyircilerimizden. Editörümüz diyor ki Osmanlı tarihi içerisinde hilafet kurumunu veya ünvanını en çok kullanan ilk üç padişah hangisidir diyor. Bir tane desek onu kim oldu hemen aklına gelecek ama ben bir ön soru sorayım. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren hilafet kurumunun Osmanlı diplomasisinde, uluslararası görüşmelerinde ve anlaşmalarda bir ana unsur veya önemli bir unsur olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Bu ne zaman uluslararası ilişkilere yani özellikle Avrupalı devletlerle, Hristiyan devletlerle yapılan anlaşmalara ne zaman yazılmış, neden bu ihtiyaçta olmuş ve bunun ana unsurları neler veya anlaşmalar hangileri? Anlaşma metinlerinden önce hilafetten kaynaklı olarak bütün Müslüman duvarifesinde, İslam duvarifesinde Osmanlı Sultanı’nın halifeliğinden kaynaklı olarak Müslümanların hamisi, mazlumların korucusu olduğuna dair ilk şeyleri mesela
biz Kaan-ı Sultan Süleyman Devri’nden itibaren görüyoruz. Bu dönemde Portekizlere gönderilen mektuplarda, İspanyol’a gönderilen mektuplarda Osmanlı Sultanı’nın farklı kendi sınırları dışında ki Müslümanları halifelikten kaynaklı olarak korumak zorunda olduğuna dair söylemleri biz mektuplardan biliyoruz.
Müsaadenizle bir hatırlatmada bulunmak isterim belki siz daha iyi açıklarsınız Topkapı Sarayı’nın o ilk kapısına Ayasofya’da Sultan 3. Ahmet Çeşme’sinden geçtiği ilk kapısında yer alıyor. Sultan mazlumların yeryüzünün gölgesidir ve mazlumların sığınağıdır diye Topkapı Sarayı’nın kapısına yazılmış.
Evet, bunun yani hilafet meselesinin uluslararası anlaşmada bir maddede doğrudan veya dolaylı olarak yer aldığı ilk şey ise hep literatürde maalesef çoğunlukla 1774 Küçük Kaynağca Anlaşması’nın 3. maddesine atıf yaparak söylenir. Bu doğru değildir.
Hilafet meselesi Osmanlı sınırları dışındaki Müslümanları korumak zorunda olduğu ile ilgili mesele aslında ilk defa 1724 Osmanlılarla Rusya arasında imzalanan İstanbul anlaşmasının lezgilerle ilgili maddesinde yer almıştır.
Kafkasya’da bulunan Osmanlı sınırları dışında yaşayan, Osmanlı’ya bağlı olmayan bu kişilerin Müslüman olmaları hasebiyle Osmanlı Sultanı’nın himayesinde olduğu halifelik haklarından dolayı da Osmanlı Sultanı’na bağlı olduğu ile ilgili iddia ilk defa 1724 İstanbul anlaşmasıyla anlaşma maddelerinde yer almıştır.
Bu anlaşma maddelerinin müzakere edildiği meclislerde de Rus heyeti ile Türk heyetinin en fazla tartıştığı konu nasıl olur da Osmanlı Sultanı’nın kendi sınırlarındaki bütün Müslümanların halifesi olduğu iddiasına sahip olduğu konusudur.
Buna vaktimiz müsait değil fakat doğrudan bir anlaşmada Osmanlı Sultanı’nın bütün İslam dünyasının en azından Kırım’daki Müslümanların halifesi olması sebebiyle burada belli hakları bulunduğuna dair madde 1774 küçük kaynarca anlaşmasında yer almıştır. Bu bizim açımızdan çok kötü bir anlaşma tabii o baktığımızda ama. Tarihimizin en ağır anlaşmalarından bir tanesidir.
Böyle ağır bir anlaşmaya ve zor şartlarla da bu madde nasıl dahil edilmiş ve neden dahil edilmiş? Şöyle. Ve ne fayda sağlamış? Evet. Bir dakikalık bir cevap oku içerisinde. Tamam. Bu anlaşmayla ilgili bugüne kadar en önemli araştırmayı Roderick DeWison yapmıştır. Roderick DeWison’un bir ilginç cümlesi vardır. Bu anlaşma Rus becerisi ve Türk aptallığıdır. Rusların gösterdiği tek aptallık böylesine bir anlaşman içerisinde nasıl olur da sultanın halifeliyle ilgili bir maddenin yer aldığı meselesidir. Bugüne kadar bu mesele çözülebilmiş değildi. Rusların aptallığı Türklerin becerisi şeklinde anlatılıyordu. Şimdi uzun bir dakika verdiğiniz için söylüyorum. Doğrudan sonuçtan söylüyorum. Geri kalan vakitimiz olursa altını doldururum. Siz nasıl tanımlıyorsunuz? Ben de bunu yazdığım yazının başlığını söyleyerek paylaşayım. Kitapta şöyle bir başlık vererek oraya… Çıkacak kitapta. Evet. Rus aptallığı, özür dilerim, Rus cehaleti ve aptallığımı, Türk becerisi ve akcesi mi, küçük kanacı anlaşmasında hilafet tartışmaları dedim. Benim vardığım netice şu. Arşite bulduğum belgelerden hareketlerden vardığım netice şu.
Bu, böylesinde Osmanlılar için ağır maddeler ihtiva eden bir anlaşmanın içerisinde hilafetle ilgili bir maddenin vurulmasının sebebi Rus temsilcisi Abreskov’a yüklü miktarda rüşvet verilmesidir. Bunu becermişler. Becermişler. Ve sonuç olarak maddeye rağmen.
Sonuç olarak Rus çariçesi Katerina’nın bazı itirazlarına rağmen o madde orada yer alabilmiş. Yer alınmasının da hikayesi yani ilk anlaşmada yok bu. İlk anlaşma yok. Anlaşma imzalanıyor. İki tarafın imzalı metinleri karşısında teslim edilecek Türk tarafı bekletiyor. Çünkü anlaşmaya son anda bir müdahalede bulunmak istiyor. Doğru son anda hilafetle ilgili bahis değiştirildi. Ve biz anlaşma masasındaki maddenin de çok üstünde hilafetle ilgili bir maddeyi oraya dahil edebildik. Şunu sormamız gerekiyor. Doğru dahil edebildik. Fakat bu madde, böyleyse de bir madde kimin işine yaradı? Bizim işimize yaramadı. Çünkü İstanbul’daki devletliler ikiye bölündüler. Çünkü bu anlaşmadan kaynaklı olarak Rusya’nın Kırım’a baskılar arttıkça Kırım’dan sürekli talep geldi. Siz anlaşmada bizim halifemizsiniz. Biz dara düştüğümüzde bizi kurtaracaksınız. Gelip kurtarın diye. O yüzden İstanbul’da defaatle Sadrazam’ın konağında, Şeyh Rüslama’nın konağında tartışmalar oldu. Ne yapacağız şimdi? Çünkü devlet Rusya’ya bir daha savaş ilan edecek güçle değil. Fakat böyle de bir madde var. Dahası İstanbul sokaklarında hadi halifeydiniz. Bir memleketlik ülkeyi ele verdiniz, Rusya’ya verdiniz. O zaman gidin alın söylemler olunca devlet bu maddeden rahatsız oldu.
Ve Aynalı Kavak’ta bunu Türk tarafının talebi üzerine şerh etmek zorunda kaldı. Ne diyelim? Yani şimdi denecek çok söz var ama burada bir duralım. Şu bizim Ektörümüzün sorusunun cevabını alıp programı nihayet erdirelim. Halifelik ünvanını en fazla kullanan üç Osmanlı Sultanı hangisidir diye sordular. Başında Kaan’ın Sultan Süleyman gelir. Sonra 3. Murat gelir.
Sonra da 3. Mustafa gelir. Benim 18. Yüzyıl sonuna kadar söyleyebileceğim şeyler. 19. Yüzyılda hikayelerin seyri de, hurgusu da kullanma şekli de tamamen değişecektir. Bizi yani Klasik Dönem Osmanlı’nın tahlişlerini en fazla zorak sokan şey de Osmanlı dünyasının 19. Yüzyıldaki değişen bu şartlarının Klasik Dönem’e yapmış olduğu dayatmalardır. Bunu da son dönem Osmanlı tanrı çalışanlarla ele alırız.
Birazdan Tufan Buspınar, Azmi Özcan bu konunun önemli uzmanlardan birisi. Tabi biz cevap olarak Sultan II. Abdülhamid’i bekliyorduk. Ben 19. Yüzyılda bir de müdahale olmadım. Çok teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ederim. Hitabına şimdiden hayırlı olsun diliyorum. İnşallah nice eserlere imza atmak mümkün olur. Sevgili seyirciler Osmanlı tarihin aslında çok konuşulan ama mahiyeti az bilinen bir konusunu zamanımızın el verdiği ölçüde yönetmenimizin ve yapımcımızın müsaamasına sığınarak zaman hatırlatması altında konuşmaya, ele almaya çalıştık. Artık devamı sizin araştırmalarınıza ve merakınıza kalıyor diyor.
Hepinizi tekrar kemali hürmet ve muhabbetle selamlıyoruz efendim.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir