Tarih Söyleşileri | Sema Küçükalioğlu Özkılıç & Mustafa Hamdi Sayar | 31. Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=oarcS50hdtM.
Müzik Merhaba sevgili seyirciler.
TRTİLKİ ekranlarından, Tarih Söyleşileri programından canlı yayında hepinizden en içten, en samimi, en sıcak duygularla gönül dolusu sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Efendim, mekanımız bu programda biraz farklı. Farklı bir mekandayız. Önceki programlarda hatırlayacaksanız, çok az stüdyoda.
Ama son zamanlarda özellikle Boğaz kenarından sizlere sesleniyorduk. Bu programda ise Üsküdar’dayız. Bağlarbaşında, Nev Mekanı. Üsküdar Belediyesi’nin kültür hayatımıza kazandırmış olduğu çok önemli iki Nev Mekanı’nın ilkinde Bağlarbaşında. Eski bir tramvay durağı aslında burası. Canlı yayında sizlere Nev Mekanı’dan sesleniyoruz. Tabii öncelikle bu mekani bize tahsis eden Üsküdar Belediyesi’ne, değerli belediye başkanına ve yöneticilerine çok teşekkür ediyoruz. Bu gece aynı zamanda Üsküdar Belediyesi’nin kültür sanat sezonunun açılışıydı. Hayırlara vesile olmasını diliyoruz. Sevgili seyirciler, arkadaşlarımız Tarih Söyleşileri’yle ilgili bir veterer hazırladılar.
Canlı yayın, daha doğrusu nerelerde, ne zaman nasıl canlı yayın yaptığımıza dair. Programın ilk dakikalarında sizlerle o görüntüleri paylaşacağız. Daha doğrusu Tarih Söyleşileri’nin sadece zamana bağlı değil, mekana da bağlı olduğunu gösteren bir kısa film.
Tarih, zaman ve mekanda doğrudan ilgili. Efendim size şimdi konuklarımı tanıtayım. Mustafa Sayar Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk. İyisiniz inşallah. Sağ olun efendim. Sesiniz biraz zayıf çıkıyor hocam. Elbette. Evet. Teşekkür ederim. Ve Sema Küçükalioğlu Özkılıç uzun bir isim. Sema Hanım hoş geldiniz. Hoş bulduk hocam. İyisiniz inşallah. Elhamdülillah. Her ikinize de çok teşekkür ediyorum. Programınıza katıldığınız için. Teşekkür ederiz. Peki merak ediyorsunuz bu iki değerli misafirimizle bu gece neyi konuşacağız? Hemen söyleyelim. İstanbul Depremleri’ne. Evet İstanbul Depremleri’ne ilgi söyleşimize geçmeden önce eğer arkadaşlarımız hazırladılar ise Tarih Söyleşileri’nin zaman ve mekan yolculuğunu izleyelim hep birlikte sevgili seyirciler.
Buyurun lütfen. Tarih Söyleşileri biraz daha hatırlamak ve hatırlatmak için. Çanakkale cephesinden sesleniyoruz size. İngilizler Rusların hakim olmasından korkuyorlardı. Ihlambur Kaslı’nın önündeyiz. Biz genellikle sadece Osmanlı’yı biraz da Selçuklu’yu biliyoruz. Üç müjde ve üç büyük mida bunlardan birisi de İstanbul’un Bizans’ın fethi. Eski Türk geleneğini han ünvanını aldı. İstanbul’u almış olsaydı bu defa Kayser ünvanını alacaktı. Boğaz Sezgin Bilimler Tarihi Kitabı Hanesi’nin bulunduğu alandayız. Bu kitapları el koymaları hocamı maalesef Hüslan’a uğra. Özel yayınımızda Malazgirt’ten sesleniyoruz. Alparslan İslam dünyasının sultanı. Sultan Alparslan Torulbey gibi başarılı bir kümdardan sonra tahta geçmiş biri. Ertuğrul Gazi’nin türbesinden Söğüt’ten sesleniyoruz size.
Özellikle Selçuklar’la beraber Türkler bu coğrafyaya akın akın geldiler. Gönül hareketi meydana getiriyor ve arada köprüler oluşuyor. Makarios’un hedeflerinden biri de Bağlantısızlar Blok’unda lider olmaktır. Kah öğrenmek kah hatırlamak için konuşacağız.
Evet sevgili seyirciler Tarih Söyleşileri programında Tarih Söyleşilerinin zamanla bağlı anlatımını aynı zamanda mekan yönüyle de izlemiş olduk. Aslında izlerken fark ettim. Hatırlamakta fayda var derler ya çok doğru. Epey coğrafyayı yerinde olayları anlatmak için gezmişiz gitmişiz ve seslenmişiz. Bundan sonra da bu canlılığa devam edeceğiz. Evet İstanbul depremleri Mustafa Sayar Bey sizlerle başlayalım. Kaynaklarda yer alan ilk İstanbul depremleri hangi tarihte?
İstanbul özelinde deprem oluşumu ve depremlerin yarattığı hasarlara ilişkin en eski kaynaklar İstanbul’un başkent olmasından sonraki döneme rastlamakta.
Daha önceki yüzyıllar yani milattan sonra 330’da İstanbul’un başkent olması sürecinin öncesindeki yüzyıllara ilişkin tekil bazı olaylar bağlamında İstanbul ve çevresi Marmara bölgesi genel olarak kayıt bulmakta eski çağ kaynaklarında. Milattan sonra 330 yılında başkent olmasına karar verilen İstanbul’un artık özel bir önem taşıyan devletin yeni merkezi olması dolayısıyla tarihçiler içinde önemli bir kayıt düşünmesi gereken bir odak noktası haline gelen bir yer olduğu anlaşılıyor. Bu bağlamda ilk büyük depremin 358 yılında İzmit merkezli oluşan Kuzey Anadolu fayatında oluşan depremle İstanbul’da da hissedilmesi bağlamında açık bir şekilde İstanbul’a da tehdit oluşturduğu yazılıdır. Biraz geriye doğru gidelim hocam. Milattan öncesine doğru uzanalım.
Milattan öncesine doğru gidersek milattan önce birinci binden tabi ki her zaman burada deprem üreten bir fay vardı ve depremler oluyordu. Ancak İstanbul özelinde bize bilgi veren İstanbul’da şu hasarları oluşmuştur, şu kadar kayıp olmuştur şekilde bilgi veren doğrudan bir kayıt maalesef yazılı kaynaklarımızda bugüne kadar ele geçmemiştir.
Ele geçmiş olan bilgiler, edindiğimiz bilgiler Marmara denizi içerisindeki fayın hareketiyle Kıyı’da İstanbul başkent olmadan önce İstanbul’a oranda daha önemli olan ticari yönden,
enjel o stratejik yönden önemli olan şehirlerin uğradığı tahribatlar. İzmit o zamanki adıyla, Nikomedya, Marmara yerelisi Perintos, Herakleya ya da Kuzikos, Erdek gibi şehirlerin uğradığı tahribatlar bağlamında Marmara bölgesindeki tektonik hareketliliği, sismik aktiviteyi takip edebilmekteyiz. Bizantiyon, yani başkent olmadan önceki şehir devleti adıyla, Bizantiyon’un uğradığı tahribatlar, Bizantiyon’da şöyle bir deprem olmuştur, şöyle bir yıkım olmuştur şekilde bir ifade, doğrudan noktasal bir veri olarak bize ulaşmış somut bir kaynak henüz yok. Ancak burada tabi şunu da dikkate almak lazım, Bizantiyon’un kapsadığı alan, yeri ne kadar önemli olursa olsun, başkent olmadan önce çok küçük bir alandı. Bugünkü Sarayburnu ve Saray içerisinde Sultanahmet bölgesini düşünebiliriz. Ancak başkent olduktan sonra şehir büyümüş ve hem siyasi yönden hem idari ve ekonomik yönden merkez olmuştu. O yüzden kayıtlara daha somut olarak noktasal bilgi olarak girmiştir.
Tabi sizinle ağırlıklı olarak Roma ya da popüler adıyla Bizant dönemi, eski çağ, ki siz o bir eski çağ uzmanısınız.
İstanbul depremlerini konuşacağız, Sema Hanım’la da Osmanlı dönemi depremlerini konuşacağız. Ama yanlış hatırlamıyorsam program öncesinde sohbet ederken yani İstanbul’da çevreden hareketle bugünkü İstanbul’da meydana gelen depremin milahattan önce 500’lü yıllara kadar uzandığını verilen hareketle milahattan önce 500’lük İstanbul’da deprem olduğunu bir coğrafi olarak yer aldığını söylemiştik.
Peki İstanbul’un tarihinde şimdi fayattını konuşacağız. Bu açıdan da önemli. Depremle ilgili veriler Roma dönemine ait. Veriler konuşulurken hangi güzergah bir fayattı olarak ortaya çıkıyor?
Tabi o zaman bir fayattı yok, siz müh yok, bugünkü modern tabirleri yok ama deprem hareketliğinden hareketle bir değerlendirme yaptığımızda fayattı ne zaman, neresi gözüküyor? Mesela işte 330’lu yıllarda 338 depreminden söz ettiniz. Bu da hareketli.
Daha önceki depremlere ve 330’dan sonraki depremlere bakıldığında yıkımların hep aynı hat üzerinde yani bugün bizim Kuzey Anadolu fayattı dediğimiz güzergah üzerinde.
Karadeniz’in iç kesimlerinden başlayarak yani Çankırı, Kastamonu güzergahından başlayarak İzmit Kölfezi’ne, Sapanca Gölü üzerinde İzmit Kölfezi’ne ve oradan da İstanbul’a ve İstanbul’un güneyinden, adaların güneyinden geçerek Marmara Yerelisi Ganosfayı denilen yani Tekirdağ’ın güneyinden geçerek
Gelibolu yarımadasına, Kavak Yereli’nin üzerinden doğrudan doğruya, batıya, Saros Kölfezi’ne, Ege Denizi’nin kuzeyine doğru uzanan bir yıkım hattı olduğunu görüyoruz.
Bu bağlamda tektonik hareketlilik Roma dönemi içlerinde Marmara Denizi’nde demin saydığım 3-4 şehir dışında Batı Anadolu’da ağır yıkımlara yol açmış başka fay ve Ege’deki ağır faylarının yıkımıyla. Bunlarla ilgili ve Marmara Denizi’deki yıkımlarla ilgili kayıtlarımız sadece Roma imparatorlarının,
buralardaki yıkımın, acılarının, hasarlarının giderilmesi için yardımlar yapmaları bağlamında Roma kaynaklarında bunların iz düşümünü bulabilmekteyiz.
330’dan itibaren somut olarak yapıların gördüğü hasarlar, can kayıpları ve bunun akabinde meydana gelen ağır kayıpların nasıl giderilmek yoluna gidildiğine ilişkin daha kapsamlı bilgiler bize kaynaklarda ulaştırılmakta. Şimdi hocam işte 330’lü yıllardan 1453’e kadar incelediğimizde yaklaşık 90 civarında illüfaklı depremle karşılaşıyoruz Roma dönemine ait. Biraz önce işte siz de ifade ettiniz dediniz ki bina üzerinden değerlendirme yaptığınızda hasarların boyutu ortaya çıkıyor.
Bu 90 deprem arasında Roma dönemi İstanbul’una ait en belirgin depremler hangileri ve ne tür bir hasar ortaya çıkıyor? Roma bu hasarları bertaraf etmek ya da depreme etkilenmek nasıl bir organizasyon, nasıl bir yapı?
Roma devletinin bu depremlere sadece başkent değil en az başkent kadar önemli olan diğer merkezlerde de refleksi hemen hemen aynı. Hatta bir tanesine Roma döneminde Antakya gibi çok önemli bir merkezde Roma imparatoru Trayan bizat imparator orada yakalanıyor ve camdan dışarı atlayarak hayatını kurtarabiliyor.
115 yılında meydana gelen bir deprem yani onların da önceden bir refleks bir hazırlık yapma imkanları yok. Dolayısıyla bu olduktan sonra ancak bir reaksiyon gösteriyorlar. 330’dan sonraki depremlerde de imparatorlar bazen şehirde yakalanıyorlar ve şehirden kaçmak zorunda kalıyorlar. Deniz yoluyla veya karı yoluyla şehirden uzaklaşıyorlar.
Mümkün olduğu kadar halkı da şehrin dışına çıkarıyorlar. Özellikle 5. yüzyılın ilk yadısında ve ortasında iki ağır deprem geçiliyor. 438 ve 447 depremlerinde halkın surların dışına çıkarılarak kampus dedikleri açık arazide dualar ederek yakalarak uzun süren artçı depremlerin geçmesini beklediklerini görüyoruz.
Burada dikkati çeken Roma dönemiyle yani İstanbul’un başkent olması öncesinde ve sonrasındaki döneme ilişkin kaynaklarda deprem için kullanılan kavramların farklı olması. 330 öncesinde genellikle sarsıntı anlamına gelen sismos yani sismik sözcüğünün kökü olan sözcük kolonuyla daha sonra ise daha ziyade Tanrı’nın öfkesi. Tanrı’nın gazabı. Tanrı’ya olan ibadeti aksattığımız için başımıza bunlar geldi şeklinde bu yakalışlar sırasında da bu tür yaklaşımlar içerisinde girildiği. Yani biraz anlayış farkı. İlahi bir cezalandırma gibi. Doğaldan ilahi cezalandırmaya geçiş şeklinde bir kaynaklarda böyle bir yazılım görüyoruz.
Ama sanıyorum bunda inanç sistemedeki değişimi çok belirgin bir oluyor. Pagan’dan tek tanrıya geçiş veriyor. Pagan’dan tek tanrı yani Hristiyanlığa geçiş veriyor ve insanlar din değiştiriyor. Hristiyanlıkta bu söylem daha çok ortaya çıkıyor. Evet. Tanrı’nın öfkesi, gazabı bizi vurduğu, ihmal ettiğimiz için ibadeti şeklinde bir yaklaşımla buluşuyor ve hatta henüz de Paganlık da bir yandan devam ederken Paganların varlığından dolayı bu işler başımıza geliyor. Diğerleri de Roma tanrılarından vazgeçildiği için bu işler başımıza geliyor. Tabii hocam şimdi televizyon başındaki izleyicilerimiz diyorlar ki oturduğunuz oraya 3 tane hoca, Pagan falan başladınız da Pagan ne Allah aşkına diyor. Söyleyelim çok tanrılı dine inananlarla tek tanrılı dine inananların mücadelesi. Çok tanrılı değil. Şirk ve tevhid diyebilir miyiz kendi tarih bitimimizde? Bir anlam da o tabii. Yani bizim terminolojimizde bu şekilde geçmiş. Çok tanrılı ve tek tanrılı. Yani monoteist. Şirk ve tevhid. Evet. Birleştiren ve ayran veya çok tanrılı diyebiliriz evet. Onlar tabii bu Roma tanrılarından vazgeçildiği için başımıza bunlar geldi diyorlar. Diğerleri de onlar hala çok tanrılı dine tapınmakta ısrar ettikleri için bu işler başımıza geliyor.
Sonuçta hep bir ilahi neden alanıyor. O zaman daha çok 4. yüzyıl, 5. yüzyılda tartışmaları bu kavramları kullanılıyor. Genellikle 4. yüzyılda. İstanbul’un topografik, pardon şehir dokusunu, mimari yapısını bozacak veya şehrin yeniden imarını gerektirecek bir deprem var mı Roma döneminde? Büyük ölçüde, şehrin özellikle hayati önem taşıyan savunma yapıları gibi ve bir de günlük hayatında büyük rol oynayan meydanlar, dini yapılar, hamamlar gibi yapıları depremlerde ağır hasar görmesi halinde yeniden yaptıklarını biliyoruz. Bu depremler mesela hangi? 1200-1280’ler. Özellikle daha iyi kayıt tutulmaya başlanan yani 11.-12. yüzyıldan itibaren bu yıkımların daha fazla olduğu ve o zamanki ekonomik durumun da giderek bozulması olayısıyla bazı yapıların artık inşa edilemediği, yenilemeyemediği anlaşılıyor. 4. 5. 6. yüzyıllarda yıkılan yapıladı.
Belirli bir süre sonra tekrar yapmayı başarıyorlar ama ekonomik sebepler ve dış olayların da neden olduğu sıkıntılar dolayısıyla birçok yapının yıkıntı halinde bırakılmak zorunda kaldığını özellikle son dönemlerinde 13. 14. yüzyıllarda birçok alanın yıkıntı haline gelmiş olduğu anlaşılıyor.
Peki bu deprem öncesinde ve sonrasında yapı stokunun değerlendirilmesi yapılar çürük değil ve biz zaten sonra Osman döneminde göreceğiz.
1894 depreminde mesela Kapalı çarşı büyük bir yıkıma uğruyor. Yapılan araştırmalarda görülüyor ki Sultan Abdülhamid’in iradelerine de giriyor. İnsanlar 10 santim 15 santim dükkanı büyütebilmek için Kapalı çarşıdaki duvarları, blokları kesmişler. Duvarları inceltmişler. Roma döneminde böyle hadiseler var mı? Var. Özellikle İmparator Leo döneminde Sultan Ahmet’ten geçen Meze Caddesi denilen bugün de bizim divan yolu dediğimiz caddenin üzerindeki dükkanlardan başlayan büyük bir yangın şehrin en önemli merkezlerinin ortadan kalkmasına sebep oluyor.
Ve ondan sonra gelen imparator olan Zeno büyük bir kökeni Leo’nun düşüncelerine dayanan bir yapı nizamlaması, iman nizamlaması yayınlıyor.
Buna göre dükkanların önündeki revakların boyutları, revakların arasına herhangi bir eşya tezgah konulmaması, geçişin engellenmeyecek şekilde düzenlenmesi, zemin ile dükkan önündeki tezgah arasındaki mesafe ne olacak?
İki kattan fazla bina yapılmayacak. Binaların arasında birbirleriyle olan balkonların bağlantıları, mesafesi ne olacak? Hepsini milim milim, tanzim eden bir düzenleme getiriyor. Böyle bir felakette, bir yangın felaketinde böyle bir ağır kayıp bir daha yaşanmasın diye. Yangının depremle çok yakın bir ilişkisi var. Çünkü her depremden sonra kaynaklara baktığımızda yangın çıkıyor ve esas büyük kayıp da o sırada oluşuyor. Yangınlardan dolayı. Onun için evlerin birbirinin üstüne devrilip, yangının süratle yayılmasını önlemek için belirli mesafeler bırakılmasına, yapıları arasında özellikle bu iman nizamlamasında önem veriliyor. Bu çok ciddi bir şey. 5. yüzyılın 2. yarısında yayınlanmış olan bir düzenleme bu.
Tabii sevgili seyirciler ben size bir duyuruda bulunmak istiyorum. Programımıza soru sorabilirsiniz. Programımıza sosyal medya üzerinden katkıda bulunabilirsiniz. Merak ettiğiniz konuları Mustafa Sayar ve Semak Küçük Ali Oğlu Öz Kılıç hocalara sorabilirsiniz. Twitter üzerinden TRT2Tarih hashtag’ini kullanarak Twitter’da bize sorularınızı yöneltebilirsiniz. Merak ettikleriniz konular varsa bunları sorabilirsiniz. Ayrıca izleyicilerimizle paylaşılmasını çok önemli gördüğünüz üsler olursa onları da yazabilirsiniz.
Arkadaşlarımızın bendenize ulaştırdığı ölçüde de bu sonuçları, soruları, cevaplarını sizlerle paylaşacağız. Evet, Tarih Söylüşleri programına canlı yayında soru yönetmek veya katkıda bulunmak amacıyla TRT2Tarih hashtag’ini kullanabilir ve Twitter üzerinden bizlere ulaşabilirsiniz. Şimdi sizinle biraz Roma dönemini konuştuk. Semak Hanım Osmanlı dönemi özellikle 1894 depreminde doktor atezi olarak çalıştı. Yine İstanbul depremlerinde antik çağda 21. yüzyıla Büyük İstanbul tarihinde de hacimli bir makal olarak çalıştı.
Farklı çalışmaları da var. Ama ben şunu sormak istiyorum, Semak Hanım, Mustafa Hoca’nın anlatmış olduğu Roma Bizans dönemi depremlerini ilave etmek istediğiniz üsler var mı acaba? Yani depremlerin yaşanma biçimlerine ilişkin olarak değil belki ama belki bir istatistik veri üzerinden bir değerlendirme yapılabilir. Hocam özellikle 330 tarihinden sonra bu depremlerinin kayıt altında alındığını söyledi. Zira İstanbul’un artık taşıdığı öneme binaen İstanbul’u etkileyen depremlerin büyük bir önem taşıması söz konusuydu elbette. Ancak bununla ilgili yapılan birtakım çalışmalar da yok değil. Yani Işın Demirkent Hoca’nın yaptığı bir istatistikten bahsetmek bu anlamda mümkün.
Yani M.Ö. 500 yılından itibaren alarak 1890 yılına kadar sayıca 584 depremin meydana geldiğini söylüyor. Aslında bu veriler İstanbul’un da depremselliğini ifade etmesi bakımından oldukça büyük bir önem arz ediyor diyebiliriz.
Tabii ki bu depremlerin hepsinin büyük ölçekte bir deprem olduğunu söylemek zor belki ama kayda girmiş olmaları buna verilen önemi göstermesi bakımında ayrıca dikkate değer diye düşünüyorum. Mustafa Hocam isimlendirme başından sormak istiyorum. İstanbul’da etkileyen depremler var. İşte Sema Hanım’ın sözünü etti o büyük depremler sessizliğine birazdan o konuya gireceğiz ama
sizin kanaatinizde İstanbul depremleri diye bir tanımlama doğru mu? İstanbul depremleri diye bir tanımlama tabii ki sonuçta Kuzey Marmara-Fay hattı üzerinde meydana gelen depremlerin en dikkat çekici olması bakımından bir anlamda doğru tabii. İstanbul depremleri, İstanbul’u etkileyen deprem olarak tabii doğru bir şey ama ana hatlarıyla buna tabii bilimsel olarak bütün Marmara bölgesi, bütün Kuzey Anadolu’yu etkileyen, hatta Ege’ye kadar uzanan bir yıkama sebep olan büyük bir felaketin her zaman için insanlara felaket getirmiş bir tektonik hareketliliğin yeri olması lazım. Ama İstanbul bunun maalesef yakınında neyse ki üzerinde değil ama yakınında.
Mustafa Hocam depremi anlatıyorsunuz, depremi yaşamıyoruz. Evet, evet. Konuşmak bile sizi ürkütüyor terlemeye başladı. Evet yani İstanbul o bakımdan bu bölgenin en büyük şehri olarak tabii İstanbul depremi diyebileceğimiz bir niteliğe kavuşmuş vaziyette.
Deme Hanım sizce İstanbul depremleri tanımlaması bir tarihçi gözüyle ve deprem tarihini çalışan bir uzman olarak ne kadar doğru? Teknik ve bilimsel açıdan doğru değil elbette. Çünkü böyle bir tanımlama merkez üstünün İstanbul olduğu izlenimini uyandırıyor. Oysa İstanbul bir fay hattı üzerinde değil yani bölgede merkez üstü oluşturabilecek bir deprem üretme imkanına sahip değil, kabiliyetine sahip değil neyse ki.
Dolayısıyla bilimsel açıdan bu şekilde tanımlayamayız belki. Daha çok meydana geldiği tarihler üzerinden tanımlamak çok daha doğru gibi duruyor. Ancak tabii İstanbul depremi tanımının da tarihsel veriler ve kaynaklar ışığında çok anlamlı olduğunu da ifade etmeliyiz. Zira belki belki bir merkez üstünü ifade etmiyor ama depremin etkilediği alanı çok daha kolay bir şekilde ulaşabilme noktasında bizlere önemli bir veri sunabiliyor. O zaman biraz ayıralım bir merkez üstü tabi yani depremin asıl zuhur ettiği merkezlik itibariyle bir İstanbul depremlerinden söz edemeyebiliriz diyorsunuz. Yok mu böyle bir deprem tarihte? Merkez üstü İstanbul olan? Yok yani İstanbul’dan maksadımız burada tarihi yarımada özelinde esas itibariyle. Dolayısıyla böyle bir deprem kaydına rastlamış değil.
Ama İstanbul tanımı artık bugün biraz değişti Kocaeli’nde başlayan, Gebze’de başlayan ve Pekir Dağı kadar uzanan bir süreçten söz ediyoruz. Neticede topografik olarak oradan geçen bir fay hattına sahip değil yani adalar açıklarında Çınarcık Çukur’undan başlamak suretiyle Orta Marmara Çukur’una ve oradan Batı Marmara’ya uzanan Saros’a kadar uzanan bir hattan bahsediyoruz. Bu güzergah üzerinde meydana gelen tüm depremlerden İstanbul hasbel kadar etkileniyor. Tabi ki şiddetine ve ailetsel büyüklüğüne bağlı olarak. Dolayısıyla hani İstanbul’un merkez üstü olduğu şeklindeki bir tanımlama esas itibariyle bizde o tarihi yarım adayı canlandırıyor. Bu açıdan yani bilimsel açıdan bakıldığında çok doğru bir tanımlama olmayabilir. Ama tarihi kaynaklar açısından bir anlamı olduğunu tabi ki ifade edebiliriz çünkü kaynaklarda depremin etki alanı olarak, hasarların yoğunlaştığı yer olarak işte İstanbul depremi, Dersadet depremi gibi bir takım ifadelerin kullanıldığını. Zelzere tabiri kullanıyorlar aslında.
Yani evet zaman zaman o şekilde de geçiyor. Mesela 1894 depremi için meydana geldiği Rumi tarihi olarak 1310 zelzelesi ifadesi geçiyor. Hatta dönemin edebiyye eserlerinde bile bu ismin bu ifadenin tercih edildiğini görüyoruz. Aslında bu da bize biraz dönemin bilimsel çalışmalarına yakın bir veri sunuyor. Yani tanımlarken 1310 zelzelesi demek de aslında bu bilimsel çalışma ile örtüşüyor gibi. Hangi aşıda? Yani depremi tanımlarken Dersadet depremi demek yerine 1310 zelzelesi olarak tanımlamada, zamanla bağlı olarak tanımlanma ile ilgili. Ama tabi onun meydana geldiği şehir olarak da Dersadet yani İstanbul. 1310’da İstanbul’da yaşanan deprem zelzel. Tabi zelzelet tabirinin bizde dini bir dayanağı da var Kur’an-ı Kerim’de biliyorsunuz. Sürre var.
Zelzelet tabir, sanırım o ayeti Kerim’e de biraz o saatten, o derşeti çok veciz bir şekilde ifade edilen kaynaklarında geliyor olabilir. Şimdi siz istatistiklerle biraz ilgilisiniz Seman’ım. Tabi seninle konuşurken ben depremi ciddi bir şekilde hissetmeye başladım.
Siz sanki bir tarihçi olarak depremdeymişsiniz gibi bir şeyle, heyecanla veya endişeyle konuşuyorsunuz. Çok şükür sağlam bir mekanda ve depremde değiliz değerli misafirlerimiz. Verilerle ilgilisiniz. Biraz önce işte 300’lü yıllardan itibaren 1800’lü yılların 1894’ta kadar kaç depremde 500? 584 deprem. Atçı sarsıntılarla vs. filan. Günümüze kadar 590 şeklinde de belki de var.
Peki bu depremlerin bir de istatistik boyutu var. Mesela yıkılan bina sayısı, ekonomik değeri, ölen insan sayısı ki aslında depremlerde en can yakıcı olan alanın, tarihi kaynakların her şeyin hemen hemen birinci denize odaklandığı noktanın insan kaybı olduğunu görüyoruz.
Böyle bir veri var mı elimizde? Var elbette. Böyle bir yaklaşımın aslında sergilenmesinde depremin büyüklüğünü tanımlamak gibi bir gayretin olduğunu da ifade etmek lazım.
Çünkü depremlerin büyüklüğünü ifade ederken çoğu kere bu maddi kayıplar ve rakamlar üzerinden tanımlıyor kaynaklar. Dolayısıyla bunların bu açıdan da büyük bir önemi olduğunu, anlamı olduğunu ifade edebiliriz.
Bunu ifade etme noktasında önemli bir katkısı olduğunu belirtebiliriz. Kaynaklara gelince dönemin kaynaklarında yani Osmanlı kaynaklarına baktığımızda aslında rakamsal verilerin çoğu kere mübalağalı tahmini veriler olduğunu görüyoruz.
Yine bu noktada da aslında benzer bir yaklaşımın olduğunu söylemek mümkün. Yani 1509 depreminde ölen kişi sayısının 4 bin ya da 5 bin olması hatta bazı kaynaklarda 15 bine kadar çıkıyor olması depremin boyutunu anlatmak noktasında bir katkı sağlamış olmalıdır. Yoksa onun ötesinde bu rakamların gerçekliği konusunda hakikaten şüpheye duyduğumuz bir takım hususların olduğunu belirtmek lazım.
Biraz daha resmi kaynaklar üzerinden rakamlara bakacak, değerlendirecek olursak 1894 depremi dışında resmi bir kayda, yani bilanço tutma anlamında resmi bir kayda da rastlamıyoruz işin doğrusunu söylemek gerekirse.
Bu aslında devletin biraz da meseleyi nasıl baktığını izah ediyor. Yani bir bilanço çıkarmak ve bunun üzerinden depremeyi yeniden tanımlamak ve ona göre, ona hükmetmek gibi bir anlayışın çok olmadığını görüyoruz.
1894 depremine gelince tutulan bilançonun aslında ölüm ve yaralanan sayılarına ya da evsiz kalan insanlara ilişkin tutulan bilançonun da aslında yine farklı amaçlarla gündeme geldiğini görüyoruz. Örneğin bu depremde ölen sayısının ve yaralanan evsiz kalan sayılarının sayısının tespit edilmesi için temel sahip aslında bu insanlara yapılacak olan ianinin belirlenmesiydi.
Dolayısıyla da aslında devlet bu depremlere bir kişi sayısı üzerinden bir rakamsal değer atfederek değil, tamamen çok pragmatik bir biçimde yardım etmek sahikiyle ve gayesiyle meseleye yaklaşıyor.
Böyle bir anlam çıkarmamızdaki temel faktörde devletin bu bilançoya ilişkin verileri kamuoyuyla hiçbir zaman paylaşmamış olmasını görüyoruz. Yani devlet özellikle 1894 depremi gibi üzerinde bir takım sansasyonel ve spekülatif yorumlar yapılıyor olan bir depremle ilgili olarak bile ölü sayısını ve yaralı sayısını kamuoyuyla paylaşmıyor.
Bu sayı oldukça düşük düzeydedir bizim tespitlerimize göre daha doğrusu devletin resmi kayıtlarına göre ölü sayısını 160 ve yaralı sayısının 378 olduğu bir veriyi bile paylaşmaktan imtina ettiğini söyleyebiliriz. Yani buna birkaç şekilde bakmak da mümkün tabi yani yeniden depremin depreşmesini engellemek gibi bir düşüncesi de olabilir elbette.
Tabi verileri ayrıca etrafında yorumlamak lazım. Özellikle 1766 depremin veriler konusunda ve 1894 depremi veriler konusunda en sağlıklı sonuçlara ulaştığımız veriler oluyor. Tabi bu arada sevgili seyircilerimizden sorular da geliyor onları paylaşacağız. Bir izleyicimiz yanınızdaki kitap hediye olarak alabilir miyim demiş.
Acaba hangi kitabı kast ediyor? Burada Üsküdar Sempozyumları var onuncusu Üsküdar Dergisi var 1894 depremi var yine depremle ilgili başka kitaplar var. Hangisi olduğunu söylese belki bir cevap vereceğiz Doğan Coşkun’a. Bir diğer soru TRT2 Tarih hashtag’iyle Twitter üzerinden bizlere ulaşabiliyorsunuz sevgili seyirciler.
İstanbul depremlerini en asasarıyla atlatmak için tarihten de önüne kalarak nasıl bir mimari inşa edilmelidir? Tabi bunun cevabı çok basit herhalde mimar olmaya gerek yok değil mi? Birer Camile ile almış size cevabı. Olabildiğince zeminin böyle bir deprem ile tenzemin olduğunu dikkatini alarak yapılarımızı modern teknoloji ile ona göre inşa etmek.
Çünkü deprem öldürmez bina öldürür. Evet dönemin teknik yapılarından daha doğrusu teknik imkanlarından yararlanmak yani. Yatay mimari diyelim buna toprağa yakın ayağı yere basan olabildiğince sağlam iler yüsek binalar çok tehlikelidir demiyoruz ama zemini dikkate alarak.
Zemin mekanı dikkate alan. Tabi deprem sonrasında yapılması gerekenleri de dikkate aldığımızda aslında yatay mekan anlayışı çok daha örtüşüyor. Mustafa hocam herhalde bir soru daha var bu sizin alanınıza girir diye düşünüyorum.
Doğan Coşkun sormuş tabi biraz önceki soruyu Arif Kaya sormuş. Doğan Coşkun diyor ki Kınalıada mal tepe arasındaki kayalıkların önceden ada olduğu ve deprem ile battığı söylenisi doğru mudur diyor. Tektonik hareketlerle su altında kalmış bir kesim olduğu sanılıyor. Bir kilise var bu kayaların üzerinde. O bölgedeki kıyı hareketliliği ile bağlantılı bir şey daha ziyade geolojik araştırmalarla bunun tam oluşma şekli geologlar tarafından ilgileniyorsa eğer beyefendi ona daha somut bilgiler verilebilir. Evet program sonrası merak edip bize mesela ilettirse iletişim bilgilerini size gönderdiğinizde siz ayrıntılı bilgileri. Yani ilgili bilim insanlarına.
Onlar verirsiniz. Sema Hanım İstanbul’da Osmanlı döneminde çok sayıda deprem oluyor ama özellikle üç tanesi çok öne çıkıyor diye biliyorum. Doğru mu? Doğru. Bunlardan birinin hangisi? 1509. Kıyamet-i Suhra. Evet en büyük deprem olarak karşımıza çıkıyor. Kıyamet-i Suhra şeklinde geçiyor kayıtlarda.
İkincisi 1766 depremleri. İki ayrı depremleri aslında bu dönemde meydana gelen depremler ama ilkinin diğerine nispetli biraz daha ciddiyetinin yüksek olduğu. Kaç ay var aralarında? 75 gün var aralarda. 75 gün. Evet. Arsçı bir deprem mi ikinci bir deprem? Hayır ikinci bir deprem. Yani 1766 depremlerinin ilki Doğu Marmara’da meydana geliyor. İkincisi ise Batı Marmara’da meydana geliyor.
Tabi 18. yüzyılda depremler açısından oldukça şanssız bir yüzyıl diyebiliriz. Yani insanların depremle olan mücadelesinde zihnini sürekli canlı tutan bir yüzyıl diyebiliriz. Çünkü az öncesinde yaşanan 1754 depremi de İstanbul’da ciddi tahribatı neden oluyor. Tabi üçüncü büyük deprem olarak da 1894 depremini zikredebiliriz.
Şimdi 1509’da başlayalım. 1509 depreme ikinci beyazıt devrinde meydana giriyor ve kıyamet-i suura adı veriliyor. Hangi alanda depremin etkisi yoğun olarak hissediliyor 1509 deprem? Tabi yine tarihi yarımada içerisinde yani. Tarihi yarımadan hangi aksında?
Yine tabi özellikle sonrasındaki birçok depremde gördüğümüz gibi Fatih Cami’nin merkezde olduğu Edirnekapı Vezniciler aksı üzerinde ciddi hasarlara sebep veriyor. Esasen Fatih Cami’yi daha önce burada bulunan Havariyün kilisesinde de olduğu gibi. Fatih Cami’yi bundan sonraki birçok depremde ciddi hasar görüyor. Bir hatırlatma yapalım müsaadenizle Seman’ın. Bu arada arkadaşlarımız ekranda deprem görüntülerini veriyorlar. Özellikle 1894 deprem. Evet Fatih Cami’yi. Evet Fatih Cami’nin içerisinde bulunduğu merkezinde olduğu aks bir hasar görüyor. Şöyle yapalım bir daha şu aksı yani şu güzergah diyelim isterseniz biraz daha kendi alacağımız kelimeyle.
Edirnekapı’dan Veznicilere kadar olan güzergah oldukça diğer bölgelere nispetli hasar görüyor. Bugünkü minibüs yolu güzergahı yani Edirnekapı, Mihr-i Mal Sultan, Atik Vahide, Fatih Cami’yi, Büyükşehir Belediyesi önü Vezniciler ve 2. Beğazıt Cami’yi. Oradan nereye doğru iniyor Topkap Sarayı’na doğru?
Eusofya’ya doğru daha doğrusu Gedikpaşa’ya doğru sahile doğru iniyor ama surlar da hemen hemen her depremde ciddi hasar görüyor. Özellikle Kara Surları’nın bulunduğu bölgeler yani Yedikule Eğrikapı arasındaki o aksda yer alan surlar da ciddi hasar görüyor. Yani hemen her depremde bölgede ciddi bir onarım ihtiyacı doğduğunu söyleyebiliriz.
Her ne kadar şehircilik açısından surların imarı önemi arz etmiyorsa da surların bizatihi varlığı bunların onarılmasına gerekli kılıyor, zorunda kalıyor. Şimdi özellikle Fatih Cami’nin örnek verenizi 2. Beğazıt Cami’yi tabii niye bunlar öne çıkıyor? Devrin en büyük imari yapıları bunlar. Genelde Afşap yapıları var. Hem onların hareketliliği yüksek hem de yatay mimari yani küçük yapılar olduğu için çok hissedilmiyor. 1509 depreminde meydana gelen en büyük hasar insan kaybı, can kaybı, mal kaybı nedir bunlara dair? Şimdi mimari açıdan bakıldığında en büyük hasarı aslında yine Fatih Cami’nin gördüğünü.
Yakın bir tarihte tamamlanıyor olmasına rağmen Beğazıt Cami’nin de depremden ciddi oranda etkilendiğini söyleyebiliriz. Ayasofya birçok depremde hasar görmesine rağmen bu hasar gören yapılarla kıyaslandığında nispeten daha dayanıklı bir yapı olarak karşımıza çıkıyor ama Fettin hemen sonrasında inşa edilen minaresi yıkılıyor mesela Ayasofya’nın.
Dolayısıyla depremde hasar gördüğünü tespit ettiğimiz yapılar aslında merkezde olan ve herkesin bildiği, yakın takibinde olduğu veya devletin bir şekilde önem atfettiği yapılar olarak ifade edebiliriz.
Hanelere ilişkin çok fazla veri yok daha doğrusu 1509 depremi ile ilgili 1070 ev gibi bir rakam hasar gördüğü şeklinde bir kaynaklarda geçen bir ifade var. Ancak tabi bu ifadeleri ihtiyatla yaklaşmak lazım yani depremlere ilişkin özellikle dönemin eserlerinde, kroniklerinde,
kayıtlarında geçen ifadeler biraz daha tahmini veriler üzerinden oluyor ancak yine de 1509 depremi için diğer depremlerle kıyaslandığında biraz daha spesifik bir rakam verilmiş gibi duruyor. Yani 1070 ev, 109 mescit gibi bir rakamın zikredilmesiyle birlikte oldukça büyük bir rakam olduğunda ifade etmeliyiz bunun.
Yani özellikle fetihten sonraki süreçte, yaklaşık 56 yıllık bir süreçte yapılmış olan yapılar açısından düşündük. Düşündüğümüzde 109 mescit ciddi bir rakam aslında. Evet. Ama tabi ev noktası da Roma, Bizans döneminden intikal edenler de var. Peki şunu soracağım. Aslında ikinizle birden bir soru sormak istiyorum. Deprem deyince hep konuştuğumuz insan.
Can kaybı, can kaybını önlemek. Ama alemde can kaybı deyince, can deyince sadece insanlar söz konusu değil. Hayvanlarımız var. Merak ediyorum tarihte, bugün de gerçi pek rastlamıyoruz galiba. Deprem denilince hayvanların tahliyesi, hayvanların korunması, hayvanların muhafazası gibi bir konu hiç gündeme geliyor mu tarihte Roma, Osmanlı veya farklı bir dönemde?
Çok hazırlıksız bir yerden mi sordunuz oraya? Yok ama yani kayıtlarda hayvanların korunmasına ilişkin bir veriye rastlamadım açıkçası. Telefatına ilişkin veriler çok daha fazla. Özellikle deprem dalgaları ile birlikte kıyıya vuran balıklardan bahsedilmesi mümkün.
Yahut su yüzüne çıkan ölü balıkların olduğu ve bunun bir deprem belirtisi olabileceğine ilişkin veriler mümkün ama deprem sonrasında şu hayvancağızları da kurtaralım. Bunları da bir yere yerleştirelim gibi bir veriye rastlamamak. Balıklara bir şey yapamazlar ama koyunlar var, sırlar var, atlar var. Bir de bunlar hem bir can olarak da yer var bir de insan hayatını idame ettirme, toplum ekonomisine devlet ekonomisine, aile ekonomisine de önemli bir yer var.
Bir de bizim insanımızın hayvanlarla kurduğu duygusal bir bağ vardır köpeklerle, kedilerle. Aslında deprem ciddi bir paniğe seyir oluyor yani ve insanların çoğu kere şuursuzca hareket ettiğini görüyoruz. Hatta bazen öyle kayıtlara rastlanılıyor ki enkaz kaldırma çalışmaları günler sonrasında buluyor. Yani insanlar aslında enkaz altında kalarak değil çoğu kere açlıktan hayatlarını bile kaybedebiliyorlar.
Dolayısıyla bu açıdan baktığımızda hayvanlara ilişkin özel bir muamelenin yapılmasını belki çok da hayır edemiyoruz. Yani böyle bir şey yok, hayvanların korunmasına dair. Roma dönümünde var Mustafa Hoca.
Zaman zaman İstanbul özelinde değil ama genel olarak deprem sonrasında meydana gelen çaresizlik içerisinde Ammianus Markelinus örneğin 4. yüzyılda aydınlılık bir şekilde felaketleri bize aktaran Romalı yazar. Antakya kökenini bir yazar. Hayvanların da telef olduğundan ve sık sık bu tip depremler veya tsunami gibi kıyıya denizin şiddetle vurması sonucunda ciddi can kayıtları yanı sıra insanların işine yarayan,
insanların hayatlarını idam ettirmene yarayan hayvanların da telef olduğuna ilişkin yeryet sayı belirtmeden genel olarak böyle bir telefatın olduğunu yazmaktadır.
Tabii en ağır kayıplar deprem anında değil de depremden sonraki süreçte yangın ve hemen akabinde hizyenik sistemin bozulması, su sisteminin bozulmasıyla veba salgını ile, farelerin ortaya çıkması ile veba salgını. Veba, kolera bence. En ağır kayıp orada veriliyor. Buradan hayvanlar da kısmen etkileniyorlar.
Ama sizin bu söylediğinizden şunu anlıyoruz. Deprem deyince sadece bir ad yaşanan sarsıntı ve onun beraberinde getirdiği yıkım değil, yangın veba, kolera gibi depremden belki çok daha fazla kaybı sınıfı yok edici etkiye sahip olan doğal afetler ve salgın hastalıklar söz konusu. Hayvanlar da bundan nasipini alıyor.
Bir de yağma, sık sık yağma oluyor. Evlerinin yıkılması, insanların çaresi… Tabii deprem güvenliği, o soracağım bir soru birazdan. Sormak istediğim bir soru. İzleyicilerimizden sorular geliyor. Ama ben tabii zihnimde şu soru asılı. Depremde hayvanlarla ilgili insanlar ne düşünüyorlar deprem anında veya depreme hazırlık yaparken veya deprem sonrasında? Bugün de aslında gündemde çok yer almıyor bir soru.
Siz mesela bugün deprem tartışmalarına hiç hayvanlarla ilgili konunun güneme geldiğini duydunuz mu? Hiç duymadım. Bizim programımızdan bir soru değerlendirme olarak yer alsın. Bu arada ben bir şey söylemek istiyorum yani salgın hastalıklarla ilgili olarak salgın hastalıklardan deprem sonrasında hakikaten çekinildiğini söyleyebiliriz. Yani böyle bir endişe taşıdığı… Aslında şöyle biraz sonra sormak istediğim sorulardan birisi depremle beraber toplumu depreminden kaynaklanan toplumsal afetler nelerdir ve yansımaları diye. Ama bunu kısmen cevaplandırmış olduk. Şimdi TRT’ki tarih hashtag’iyle bize soru yöneltiyorsunuz sevgili seyirciler. Çok teşekkür ediyoruz. Ben bu soruları topluca size zikredeyim. Hem şimdi hem de programına akış içerisinde cevaplandırırsanız memnun olurum Seman’ım Mustafa Bey.
Eren bir soru sormuş Osmanlı’da ve Bizans’ta topluma deprem eğitimi verilir miydi diye. Bir diğer soru Ayasofya’da depremin zararları ne oranladır? Aslında bugün Ayasofya’nın ayakta oluşu oranla ilgili bir canlı gösterge. Doğan George’s’un maaşı alakatif 1894 depremi ve İstanbul kitabı.
Ha sormuşum hangi kitap istiyorsun? Yalnız da kitaplardan bir tane isteyebilir miyim demişti. Sizin kitapmış Seman’ım. Artık siz herhalde bize vekaleten bir tane imzalarsınız. Sağ olun. Okuyuz. Kitap ayırmam hepsi değerli teşekkürler. Kitap ayırmanı tavsiye ederim sevgili kardeşim. Bu kitap değerse olduğu için değil. Kitaba ayır neye ihtiyacın olduğunu belirle. Hedefini belirle. Ona göre oku ki kendini ona göre daha iyi yetiştirirsin.
Bilgi seçiminde ve ihtisaslaşmada bizim önem vermemiz gereken konulardandır. Bir diğer soru Eren sormuş. Osmanlı döneminde yaşanan büyük depremler makro demografik değişikliklere neden olmuş mudur? Yani nüfus yapısında bir değişim. Demografi, nüfus. Evet. Yani büyük ölçekte bir nüfus. Topografya, toprak.
Vallahi kortokopi mahalasını kullanan bir okucumuz diyor ki Sema Hanım’a sorar mısınız Osmanlı deprem araştırma birimleri ne şekilde çalışıyordu? Evet sorular bize geldikçe sevgili seçler TRTK tarihi hashtag’ini kullanarak bize sorularınızı yönlendirebilirsiniz.
Ve bu sorular bize geldikçe seçme soruları değerli uzmanlarımızla misafirlerimize paylaşacağız ve cevabını sizlere aktaracağız. 1509 deprem Osmanlı tarihinde ve İstanbul tarihinde aslında unutulmayan büyük bir deprem. Ancak kaynak yetersizliğinde tam ayrıntılara vakit değiliz. Buradan 1766’ya geliyoruz. Bu zamana kadar deprem olmadığı anlamına gelmiyor. Tabii.
Zannediyorum işte biraz önce Mustafa Bey’e söylerken Osmanlı Roma dönemi İstanbul depremlerine yaklaşık 90 olarak zikrettik. Osmanlı dönemine baktığımızda da 400-500 sayısı ortaya çıkıyor. Tabii bunun çok basit bir sarsıntısı, çok büyük sarsıntılar ve benzeri değişiyor ama İstanbul’a doğrudan etkiden 3 büyük depremden söz etmiştik. 1509 ile 1766’ya gelinceye kadar arada İstanbul’a hatır sayılır deprem veya İstanbul’a etkilenen depremler hangileri? 1719 depremi var. Hatta Ambreces bu depremin ölçeğini oldukça yüksek veriyor yani 6 küsür şeklinde. Kim? Ambreces, Nikol Ambreces.
Yani 1719 depremi bu manada büyük bir deprem olarak mütelendirilebilir. Tabii ölçek olarak belki 1766 kadar ya da şiddeti itibariyle 1766 kadar yüksek olmamakla birlikte bunu söyleyebiliriz. Bunun dışında 1754 depremini de yine nispeten şiddeti itibariyle yüksek bir deprem olarak zikretmek mümkün ve 1766 depremini malum. Depremleri hatta.
1766’ya gelelim. Aslında bugün araştırmaya en çok konu olan depremlerden birisi. Evet. 1766. Ve çoğu kerede beklenen büyük deprem noktasında 1766 depreminin benzer bir depremin üretmesi noktasında bir değerlendirme var. Nasıl deriniz? Yani bugün beklenen büyük Marmara depreminin 1766’daki depreme benzer bir deprem üretmesi üzerine yollaşılıyor.
Bu galiba, bu beklenti biraz kronolojik takvimi olan merakımızdan kaynaklanıyor. Yani 250 yılda bir İstanbul’da büyük bir deprem olur gibi bir kanaat var. Niye? 1509-1766. Yaklaşık 250 sene. 1766 ürettiği enerji miktarının açığa çıkma süresini aslında ifade ediyor bu ifade.
1766-2000. Yine böyle bir rakam. 2019-20 böyle bir rakam hesaplanıyor. Ama mesela 1894 depremi var. Yani her zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor. 1766 deprem. En çok konuşulan depremlerden birisi. Aslında çalıştıracak pek çok boyutu var.
Ben mesela Kadı Sicillerinde depremler konusunu şahsen araştırıyorum. Bu konuda tabii çok ilginç bir konu da var. Biz depremi çok konuşuyoruz. Deprem uzmanlarımız konuşuyor, tarihçilerimiz konuşuyor. Ama aslında şu programda ortaya çıkan verilere de baktığımızda deprem uzmanları ve deprem tarihçileri bir araya gelseler, ne zaman ne oldu, olay nerede başladı, nereye bitti diye.
Geleceğe dönük çok daha sağlıklı bir veri sunmaları mümkün değil mi Mustafa Bey? Hiç şüphesiz tabii. Mutlaka cealoklar ve deprem uzmanları sismik araştırma yapanlar bu tarihi kayıtları da inceliyorlardı sanıyorum. İnceleyemiyorlar. Niye inceliyemiyorlar? Bugün Türkiye’nin en ünlü deprem uzmanlarını yan yana getirelim.
Mesela Osmanlı tarihinde depremi ortaya koyan kaynakların diline vakıf değiller. Okumasına vakıf değiller. Bırakın verileri. Bir tarihçi olarak söylüyoruz. Ama tarihçilere de baktığımızda o teknik bilgiye vakıf değiller. Dolayısıyla bu iki meslek grubunun bir araya gelmesi son derece önemli. Çok iyi olur tabii. Buna yönelik geçmişte bir girişim olmuş mu diye ben merak ettim. Buna yönelik tek bir girişim benim tespit edebildiğim olmuş. Yani tarihçilerle deprem uzmanlarını bir araya getirelim ve tarihi verileri bir bütün olarak ortaya çıkarıp koyalım. 1999 depremi burada belirleyici bir rol oynamış. Geçenlerde bir tartışma konusu olarak yeniden gündeme geldi.
Benim de bir parçası olduğum bir proje sonradan Erhan Afyoncuğutu bir tek böyle 1766 depremini konu alan bir proje teklifinde bulunuyor. 15 yıl önce yaklaşık. Ama geçersiz, ilgisiz, yetersiz gibi çok da geçerli sebebi olmayan sebeplerle proje reddediliyor. Belki o proje o zaman kabul edilmiş olsaydı bugün elimizde geçmiş depremlerden hareketle gelecek depremlere yönelik büyük bir malzeme birikimi olmuş olacaktı. Ben şimdi 1766 depremiyle ilgili kadı sigillerine çıkan hükümlerin bir özeti var elimde. Biraz onu çalıştım. O defterlerden biri üzerine çalışıyoruz arkadaşlarla.
Ona geçmeden önce Semih Hanım sizden bu 1766 depreminin yayınma alanını, etkisini. Tabii belki de diğer depremlerle kıyaslandığında çok daha geniş bir yayınma alanını ifade ediyor. Çünkü bölgede iki farklı noktada iki büyük deprem üretilmiş. Dolayısıyla hem Doğu Marmara’da hem de Batı Marmara’da meydana gelmesi nedeniyle çok ciddi bir etki alanının olduğunu söyleyebiliriz.
Belki bu açıdan değerlendirdiğimizde ve henüz daha belki 1754 depreminin yaraları sarılmamışken böyle bir depremin vuku bulması belki de İstanbul depremleri içerisinde haklı olarak 1766 depreminin şiddeti açısından çok daha büyük olmasında önemli rol oynuyor.
Yani etki alanına baktığımızda neredeyse Gelibolu’dan başlamak suretiyle Batıda İzmit körfezine kadar çok ciddi, çok geniş bir alanı etkilediğini söyleyebiliriz. Bu iki büyük depremin. Bu 1766 depremiyle 1999 depremin arasında bir süre bağ kuruldu. Evet. Bu ne kadar sağlıklı sizce? Belki ilk deprem için biraz bunu söyleyebiliriz. İlk depremin çünkü meydana geldiği yer Doğu Marmara. Bir 99 depremiyle aşağı yukarı örtüşüyor bulunduğu yer. Dolayısıyla bir benzerlik göstermesi… Etki alan etkisi, tahribatı itibariyle nasıl karşılayabiliyor?
Tahribatı itibariyle tabii o dönemde İzmit ve çevresindeki tahribatın boyutuna ilişkin veriler çok şey değil, çok sağlıklı değil ya da çok fazla verimiz yok. Tabii burada sadece yapı stoğ olarak da baktığımızda bile anlaşılabilir bir durum.
Yani 1999 depremiyle 1766 depremin de İzmit ve çevresinde meydana gelen hasarları kıyaslayabilecek bir parametreye sahip değiliz. Yani aynı parametre üzerinden bunu değerlendiremeyiz. Yapılar ve bölgedeki yerleşim açısından bunu değerlendirmekte hakikaten zorlanırız. Bunu galiba şu noktada söylüyorsunuz. Diyorsunuz ki bugün bu bölgede mesela 50 bin konut var. Evet.
Ama Osmanlı döneminde bu bölgede 5000 konut var diyorsunuz. Evet. Bundan ziyade şöyle bakmak mümkün değil mi? Evet 5000 konut var. 5000 konutun bulunduğu alanı bugünkü ile karşılaştırıp 5000 konut üzerinden bir karşılaştırma yapmak mümkün. Ama bunun için de tarihi verilerin çok iyi incelenmesi lazım. Tabii çok iyi incelenmesi gerekiyor ve depremin tabii yani tesirli olduğu alanın da iyi tespit edilmesi lazım.
Hangi alanda ne kadar tesirli olduğu, topografik yapıda nasıl bir değişime sebebiyet verdiği, depremin bölgede nasıl bir yön çizdiği gibi hususlar da önem arz ediyor. Arkeolojik kazılar depremin etkilerinde ne denli önemli Mustafa Bey? Hiç şüphesiz ölen yerlerinde. Sema Hanım dedi ya topografiye bakmak lazım değil mi?
Tabii yani demografi konusunda çok fazla bir sağlıklı sonuç elde edemeyebiliriz. Ama deprem bir yerleşim yerine nasıl etkilemiştir, hangi boyutta?
Bunu arkeosismik araştırmalar yapan bilim adamlarının karşılaştırmalı verileriyle yani bilinen verilerden bilinmeyenlere doğru yaptıkları araştırmalarla çok iyi bir şekilde bazı ölen yerlerinde kanıtlıyor. Örneğin Burdur’daki Kibirah şehrinde böyle bir çalışma yapıldı.
Böyle bir çalışma yaptılar. Birçok ölen yerinde fay hattı çok net olarak görülüyor. Döşeme taşlarında, yapılarda, yıkım şeklinden yatay atalımlı mı yoksa alttan burgu gibi dikey vuran bir darbe mi gelmiş deprem sırasında. Bu takip edilebiliyor ölen yerindeki tahribat yapılar üzerinde, mimari anıttar üzerinde ayrıntılı bir şekilde incelendiği zaman.
Allah göstermesin aslında biz yazılı kaynaklardan söz ediyoruz ama arkeolojik araştırmalar da hani gelecekte olabilir Allah göstermesin depremin tespitine dair bir önemli veri sunabilir. Fay hattının belirlenmesi, etkileri, yayılma alanıyla ilgili.
Evet onu yapmışlar. Ben onun için başlangıçta sayının çok daha yüksek olabileceğini söylediğimde yazı olmayan veya yazılı kayıtların çok az olduğu dönemlere ilişkin de Marmara bölgesinde de, Marmara’ya komşu diğer coğrafi bölgelerde de ölen yerlerinde yapılan incelemelerle yani 800 hatta daha fazla deprem hasarlığı yerleşim yeri tespit edildiğinden bu deprem tarihçesini ve sayısını arttırmak ve daha geniş bir alana yaymak mümkün olabiliyor. İyi ama ben şimdi bir şey söyleyeceğim. Ekranlarda deprem uzmanları bol bol konuşuyor. Şöyle olacak, böyle olacak, vesaire diye. Halbuki yaşanmıştık, yaşanması muhtemel olan olayların ölçülmesinde ve tedbirin altında en önemli veriği oluşuyor. Arkeolojik kazı yok, doğru mu? Yani şöyle yok. Deprem etkisini ölçmeye yönelik, bizde büyük arkeolojik kazılar yok. Depremin etkisini ölçmeye yönelik değil, arkeolojik kazın sırasında ortaya çıkan bir veri varsa onun belgelenmesi söz konusu. Yok ben deprem eksenli diyorum. Mesela, fay hattı diyoruz diyelim ki 9. yüzyılda da, 15. yüzyılda, 17. yüzyılda da fay hattı çiziyorsunuz. Bu fay hattı üzerinde şimdiye kadar yapılan bir arkeolojik kazı.
Geologlar kendi yöntemleriyle oradaki toprak yapısını ve fayın tepkisini örnekler alarak inceliyorlar. Arkeolojik kazıların, geologların bu ölçümlerine bir katkısı olmaz mı? Mutlaka birlikte çalışan ekipler vardır, geologlarla birlikte çalışan. Varsa biz niye bilmiyoruz hocam? Hadi ben bilmiyorum, siz bilmiyor musunuz bir arkeolojik kazıları?
Yani ben de takip ettiğim kadarıyla geologlar birçok kazı heyetinin içinde mevcut. Ama deprem üretme sistematiğini bölgeler üstü bir değerlendirmeye tabi tutup tek bir ölen yeri değil de, birçok ölen yerini karşılaştırarak bir sonuç çıkarılarsa tabii bu çok daha faydalı bir şey olur herkes için.
Yani tek bir ölen yerinin depremin etkilerinden ne derece ve hangi yüzyıllar boyunca etkilendiğinin ötesinde birçok ölen yerini karşılaştırarak en azından belli bir coğrafi bölgenin tarih boyunca uğradığı hasarlar. Yüzdeysel olarak bunlar zaten yapıldı. Bunların artık herhalde derinlemesine,
çağdaş yöntemlerle çalışacak birçok ekip vardı. Çünkü geologlarla arkeologlar yakiden birlikte çalışıyorlar zaten. Eyvah eyvah diye esim geliyor. Çünkü dönüyoruz yazılı kaynaklara, arşivi vesikalarına bakmamışlar. Yani Osmanlı Arşivi bu konuda yeterince incelenmiş. Sizin bir doktor ateziniz var.
1894 depremiyle ilgili. Deniz Mazlum’un 1766 depremi kitap olarak da elimde var. Ama yapılar üzerine bir sanat tahsil olarak çok kıymetli bir çalışma var. Ama daha Kadı Sicili’lerine mesela ben şimdi çalışıyorum. Önemli bir yerler var. Bizim Uhur Demir ve arkadaşlar çalışıyorlar ama yani tarihi veriyor ortaya koymada daha epey yol kat etmemiz gerekiyor.
Evet 1766 depremi biraz bize anlatır mısınız? Sema Hanım. Ben 1766 depreminin uzmanı değilim ama. Tabii deprem tarihçisi olarak diyorum. Aşağı yukarı bölgedeki etkileri itibariyle biraz önce söylediğimiz gibi oldukça geniş bir alanı ifade eden bir deprem. Ve yaklaşık birtakım sismik çalışmalarda bulunan kişilerin bu depremin ailetsel büyüklüğüne ilişkin yapmış olduğu tahminlerde 7.3 civarında 7.3 7.4 civarında bir tahminde bulunuyorlar. Dolayısıyla aletsel büyüklüğü… 1999 depremi kaçtı 6.9 mu? Yok 7.4. 7.4. Evet 7.4’ü. Aşağı yukarı onunla eşdeğer bir büyüklükten bahsediliyor. Şiddet açısından bakıldığında ise çünkü şiddetle aletsel büyüklük açısından arasında ciddi bir farklılık var elbette.
Şiddet açısından aslında çok daha yıkıcı bir deprem olduğunu ifade edebiliriz 1766 depreminin biraz önce söylediğimiz nedenler dolayısıyla. Ve bu depremde de yine Fatih Camii çok ciddi oranda etkileniyor. Biliyorsunuz depremden 1766 depreminden sonra camiyi yeniden inşa ediliyor 3. Mustafa tarafından.
Ve özellikle vakfın gelirlerinin az olması nedeniyle de özel olarak bu cami ile ilgilenerek bağışta bulunuyor 3. Mustafa. Bunun dışında tabi daha önce depremde hasar görmüş birçok yerinde bu depremde de nasibini aldığını söyleyebiliriz.
Örneğin yine Kapalı Çarşı’nın belki 1894’teki kadar büyük bir hasar olmamakla birlikte Kapalı Çarşı’nın birçok hanlarının bu depremde hasar gördüğünü ifade edebiliriz. Mesela Sultanahmet Camii’nin minaresi bu dönemde yıkılıyor. Ayasofya’da kendini kurtarıyor diyebiliriz. Yani birkaç sıva dökünçüsü dışında çok büyük bir hasar meydana gelmiyor.
Belki de bu özellikle mimarsidan sonrasındaki restorasyonların bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Bunun dışında ciddi can kayıplarından bahsediliyor bu depreme ilişkin olarak. Genel olarak bunları söyleyebiliriz bu depreme dair. Tabi ekonomik boyutu çok yüksek. Deniz Hanım’ın araştırmasında Fatih Türbesi hemen izleyicilerimizin hatırlayabileceği bir türbe. Her ne kadar gerçekleştirme bütçesi 35 bin kuruş civarında olsa da keşifte 45 bin kuruşluk sırt Fatih Türbesi’nin bir maliyeti olarak ortaya çıkıyor. Şimdi şöyle bir durum var. Fatih Camii diyorsunuz. Yani 1509 depremi dediniz Fatih Camii, 1766 Fatih Camii, 1894’te bir şey oldu.
Daha geriye bile götürebiliriz çünkü Fatih Camii’nin yerinde bulunan Havaryun Kilisesi de Roma dönemi depremlerinden etkilenen bir yapı. Yani aslında bölgenin depremselliği biliniyor yani. 869’da neredeyse tamamen yıkılıyor. 12 Havaryun Kilisesi. Fatih Camii’nin 12 Havaryun Kilisesi. Fatih Camii’nden önce Konstantin’in falan da mezarlığı olduğu yani. 99 depreminde de yine çok kötü bir restorasyon da geçti 2010’lı yıllarda.
Bu herhalde zeminle alakalı bir şey. Zeminle alakalı. Tabi. Zeminin yapısıyla alakalı bir şey. Yani depremde şiddeti belirleyen en temel unsurlardan bir tanesi. Zemin. Şimdi gelelim 1894 depremine. Sizin kitabınızda uzun uzun anlattığınız konu. 1894 depremi nedense bende lütfen çalışma alanınıza giriyor. Ama 1509 ve 1766 depremiyle mukayese edildiğinde o büyüklükte bir deprem izlenimi oluşturmuyor. Yanılıyor muyum? Belki bu bilinmeyenin bir etkisi olabilir. Yani o dönemlere ilişkin verilerimizin daha az biliniyor olması ile ilgili olabilir bu durum. Ama işte bir noktada haklısınız. Zira bu depremi bilimsel olarak araştırmak üzere gelen Egnitis’in raporunda bile depremin şiddetinin tahminden daha düşük olduğunu ifade etmesi de aslında belki böyle bir algının oluşmasında rol oynamış olabilir. Ve Egnitis bunu bilimsel olarak tabi ifade ediyor. Yani aslında 1894 depremi tarihte İstanbul’da meydana gelen depremler arasında daha kendi zamanında en bilimsel olarak incelenen deprem diyebilir miyim? İlk ve neredeyse İstanbul ile ilgili olarak değerlendirdiğimizde tek olduğunu söyleyebiliriz Osmanlı dönemleri için. Sultan II. Abdülhamid dönemi. Evet, Sultan II. Abdülhamid. İzaz Sultan II. Abdülhamid’in talimatıyla Atina Rasathanesi müdürü geliyor. Osmanlı uzmanları etraflı bir keşif çalışması. Evet, evet yani Rasathanedeki önemli bilim adamlarıyla birlikte bir rapor hazırlıyor. Daha doğrusu onların verilerini de kimi zaman kullanarak, kimi zaman da onların refakatinde bir rapor hazırlıyor.
Bu rapor depremden kısa bir süre sonra Paris’te düzenlenen uluslararası bir sempozumda da sunuluyor, takdim ediliyor. Dolayısıyla 1894 depremi hakkında hazırlanmış ilk bilimsel rapor diyebiliriz bu rapor için. Bu rapor için sadece 1894 depremi hakkında mı ilk bilimsel rapor diyebiliriz geniş çapta yoksa İstanbul depremleri? Yok, Osmanlı o coğrafyası hakkında yapılmış olan ilk bilimsel rapor diyebiliriz. Evet, bütün İstanbul demelerinde.
Sadece İstanbul değil Osmanlı coğrafyasındaki bütün depremler açısından bakıldığında hakkında bilimsel bir rapor hazırlanmış ilk bilimsel rapor. Herhalde bunu Roma’ya da şamil kılabiliriz çünkü Roma dönü de mi Mustafa Hoca böyle bir bilimsel rapor yok. O zaman Osmanlı diye sınırlanmayalım istersen. Evet, tabii, tabii ki. Evet, evet 1894 depremi. Yani şiddeti itibariyle Egnetis bunu sığ depremler arasında derin bir deprem olarak izah ediyor. Yani kendisinin ifadelerine göre o dönemin bilimsel anlayışı çerçevesinde de daha sığ bir deprem olsaydı. Yani diyelim ki bu 10 kilometre de gerçekleşmiş bir deprem olsaydı şiddetinin çok daha yüksek olacağını ifade ediyor Egnetis. Dolayısıyla böyle bir bilgi de aslında biraz yani ya da böyle bir durumun hususun varlığı da depremin şiddetinin diğer depremlerle kıyaslandığında daha az olduğunu ifade ediyor.
Ama bu tabii asla küçük bir deprem olduğu şekilde değerlendirmemeli elbet. 1894 depremini hem yaşanmış bir tarihi bakı olmayasından bilimsel raçba konu olmasına ayrıca önemsiyoruz.
Şimdi ama bir şey söyleyeceğim arkadaşlarımız da biraz önce ekranda 1894 depremi ile ilgili göstermiş olduğu görseller 1894 depremi ile ilgiliydi. Bir şey sormak istiyorum. 1894’den sonra Osmanlı döneminde yaşanan bir deprem var mı? İstanbul’a etkileyen olarak baktığımızda çok küçük ölçekte 1912 Mürefte depremi var Şarköy’ün Mürefte depremi var. 1894 depremini görselleri ekranda dolaşıyor. Tabii burada bir şeyi hatırlatmamıza müsaade değil mi? Abdullah bin Ali gerçekten çok ilginç bir sultan. Bilimsel çalışmalara çok büyük önem veriyor. Hemen depremle ilgili uluslararası uzmanları getiriyor, araştırma yapıyor. Bu değil aslında 1894 depremi sevgili seyirciler bizim elimizde görsel olarak en zengin görsel malzemeye sahip. Niye? Çünkü fotoğraflatıyor. Tek tek depremden hasar gören yerlere ilişkin bir albüm hazırlatıyor. Yani bir anlamda fotoğraflar üzerinden İstanbul’un yaşadıklarını gözlemliyor. Bu açıdan çok önemli tabii. Üç ciltlik bir albüm var. Orijinal albüm var ve bütün binalar hasarlar tespit edilmiş. Bu albümü incelediğimizde tabii arşiv vesikaları vesaireleri de var. Siz etrafınızı incelenmişsiniz. Bu albümleri incelediğimizde en çok tahribat, kapalı çarşı bölgesindeymiş gibi bir izlenim var. Niye? Biraz önce aslında ifade buyurduğunuz gibi kapalı çarşı içerisinde insana ilişkin tahribatın çok yüksek olması deprem nedeniyle yaşanan tahribatın boyutunu artırıyor.
Özellikle kolonların yer açmak nedeniyle tıraşlanması ve yapının mukavmetinin bu noktada sarsılması, kapalı çarşıda hem ölü sayısının artmasına hem de kapalı çarşıdaki yıkımların artmasında önemli rolü enedilir. Evet. Şimdi bir iki tane temel soru soracağım. Biraz önce Mustafa Bey kısmen temas etti. Daha sonra işaret etti. Onu konuşuruz dedim. Bir de izleyicilerimizden gelen sorular var. Müsaadenizle bir onları paylaşayım. Marisa diyor ki depremlerin önceden bilinmesi için Rome ve Osmanlı zamanında çalışmalar yapılmış mıdır? Yıldızlara bakma fal bakma. Marisa Hanım veya hanım dedim ama kim olduğunu bilmiyoruz. Hanım figürü kullanmış hadi hanım diyelim.
Marisa Hanım bizim literatürde yıldızlara bakma ve fal bir çalışma olarak değerlendirilmiyor. Bir bilimsel çalışma değil mi? Ama insanın bir merakı tabi bu her zaman var. Evet. Yani bu tür şeylerin yapıldığına dair bazı veriler var tabi. Yani bu depremleri anlamlandırmak adına bu depremleri nasıl değerlendirebiliriz şeklinde bir soru.
Bir de şu depremin önceden bilinmesi için yani bugün de hala uğraştığımız konusu. Hayır. Böyle bir çalışma yok. Bir diğer soru deprem ölçü bilimleri ne zaman oluştu tarihte ediyor? Benim bir bilgim yok ama sizin? Evet şimdi bu belki bu noktada bir şey söyleyebiliriz. 1894 depremi olduktan sonra gazetelerde ve özellikle sefaretler bünyesinde ciddi bir tartışma konusudur bu.
Çünkü depremi önceden haber veren bir aletten bahsediliyor ve Abdülhamid tabi bunun deprem sonrasında hemen araştırılmasını istiyor. Böyle bir alet var mı hakikaten diye. Ve dönemin önemli razı tanelerinin bulunduğu yerlere oradaki sefaretlere böyle bir aletin varlığından haberdar mıyız şeklinde bir takım sorular yönertiliyor. Ve depremin önceden haber veren bir aletin olmadığı ancak depremin süresini ve bir anlamda yönünü tayin eden aletlerden bahsediyor. Yani bir efsane den söz ediyor. Evet ve bunun bilinmesinin de aslında mümkün olmadığı dönemin kaynaklarında da sırra ifade ediliyor.
Deprem ölçü birimleri tarihte ne zaman? Richter sanırım 1934’lerden sonra 34-35’lerden sonra. Şimdi İhsan Sarı bir soru sormuş tabi bir mimar arkadaşımız. Aletlerle enerjinin tespiti ilk olarak 1912 depreminde kullanılıyor. Çok özür diliyorum sözünü kestim ama onu söyleyebilirim yani.
İhsan Sarı diyor ki depremler sonucunda yeni mimari akımlar ortaya çıktı mı ya da orijinal halinden farklı akımlar kullanıldı mı diye bir soru sormuş. Galiba daha çok mimarlık tarihçilerinin. Evet. Cevaplandırıcı. Bir soru ama mevcut verilere baktığımızda aslında. Geleneksel yapıya esas itibarlı korumaya yönelik çalışmalar olduğunu söyleyebiliriz. Yani özellikle Kapalı Çarşı için böyle. Zira Kapalı Çarşı çok büyük bir hasar gördüğü için ilk etapta yıkıp yeniden yapma gibi bir teşebbüs var. Fakat bunun hem maliyeti artırması hem de yapının asare hatikadan olması nedeniyle bundan vazgeçiliyor. Orijinaline uygun bir biçimde yapalım deniyor fakat özellikle çadırcılar kısmı üstü kapatılmaksızın inşa edilerek ticarete açılıyor. Genel olarak var olan yapıyı korumaya yönelik bir şey olduğunu söyleyebiliriz yani geleneksel yapıyı korumaya yönelik. Ama bir çığır açacak mimari bir akımdan bahsetmek biraz zorlamamın olacaktı. Daha ziyade bir ilave yapımı müsaade ederseniz daha ziyade mühendislik alanında zeminle ilgili ve yapı mekaniğiyle ilgili yeni bir takım uygulamalara neden olmuş olabilir. Ama mimari akımın etkilenmesi çok herhalde söz konusu olmamıştır.
Deprem eğitimi hemen hemen her dönemin en güzel sorusu bir soru gelmiştir ona çok da emas etmedik. Osmanlı ve Roma döneminde depremle ilgili eğitim verilmiş midir? Aslında bakarsın bilimsel anlamda bir eğitimden bahsetmek elbette mümkün değil ama geleneksel eğitim sistemleri içerisinde depreme karşı insanın kendini korumasına yönelik bir takım örneklere rastlamak mı?
Örneğin deprem anında yere çömelme refleksi gibi bir takım şeylerin aslında geleneksel olarak tekrarlanan bir şey olduğunu ifade edebiliriz. Ya da kapı eşiklerinde durmak ve buraların daha güvenli olduğu şeklinde bir takım inanışların da halk arasında çok yaygın olduğunu söyleyebiliriz.
Nitekim depremin ilk sarsıntısından sonra kapalı çarşıda insanların bazısı daha güvenli olarak gördüğü kubbenin altına gidiyor ama kubbe ikinci sademede yıkılınca ölümlerin çoğu da orada gerçekleşiyor. Yani böyle bir bilimsel bir veri üzerinden bir korunma ve depremanında neler yapılabilirize ilişkin bir veri yok ama geleneksel olarak insanların zihinlerinde yer alan böyle bir şey olduğunu, düşünce olduğunu veya böyle bir eğitimle olduğunu.
Yani aktarlanma olarak.
Daha ziyade deprem olmasın, olmaması nasıl sağlarız? Onu eski çağda dikkate almışlar. Çok tanrılı din döneminde deniz tanrısının öfkelenmesiyle denizleri dalgalandırdığını, karalarda o zamanki bilinen duruma, coğrafi duruma göre su üstünde yüzen bir tabla gibi olduğu için deniz tanrısı öfkelenip dalgaları coşturursa,
karalar sallanır ve deprem olur. Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Deniz tanrısına bol bol adakta bulunalım ki öfkelenmesin ve denizleri sallayıp bizim oturduğumuz yerlere yıkılmasa neden olmasın.
Deprem olmamasını sağlayan şeylerden biri bu olarak kabul ediliyor. Poseidon diye bir deniz tanrısı var biliyorsunuz. Bunun yanına bir isim koyuyorlar. Sarsıntıyı önlediğine inanılan Poseidon diye. Ona sık sık adaklarda bulunuyor. Deprem olduğu zaman bir bölgede, o bölgedeki tapınaklarda yapılan kazılarda ele geçen bulutları baktığımızda her depremden sonra Poseidon’a yapılan adakların arttı. Azaldığı zaman depreme yaklaşıldı, tekrar adaklar arttıysa yine deprem olmuştu. Bu insanın inanma duygusuyla doğrudan alakalı. Mesela bu en son İstanbul depreminde imamlar diyorlar ki, ertesi sabah bir baktık camide bir sap varken üç dört sap oldu. Sonra üçe indi, ikiye indi, bir hafta sonra normal verileri buldu diyor.
Tabii bu Nuh dufanı var, Lut musibeti var. Bunlar depremin ile ilahi ceza arasında hep bir bağ kurulmuş. Tabii bu bağ kuruldu D28 Şubat sürecinde. Bizde cezalandırmalarda oldu.
Depremin ilahi bir boyutu var mı yok mu sorusuna tartışmak bile bir tehlikeli. Şimdi bir süremizin sonuna geldik ama bir iki konuyu ben sizden kısaca cevaplandırmanızı isteyeceğim. Daha çok ağırlıklı olarak depremin tarihsel boyutu, verileri sonuçta. Ama bir insan var. Biraz önce konuşurken de söylediniz, dediniz ki depremin de meydana gelen hasarla aslında insani zaaf arasında kapalı çarşı öğrende doğrudan bir var dediniz.
Geçen gün Murat Bardakçı bir yazı yazdı. Dedi ki deprem olduğunda tabi bunu hepimizin dikkatle ölçmesi lazım. Toplanma alanlarına değil evlerinizin önüne toplanın çünkü malınız yağmalanır diye bir şey söyledi.
Tarihte böyle örnekler var mı? Yağmacılık. Evet tabi. Hemen her depremde benzer örnekleri görmek mümkün yani deprem fırsatçıları diye tabir edebileceğimiz bir zümreden bahsetmek mümkün.
Özellikle deprem sarsıntılarının hemen arkasından başlayan bir nevi göç haliyle birlikte boşalan şehirde hırsızlık veyahut da dolandırıcılık, kimi zaman belki kehanetler ileri sürülerek büyük depremler olacak, evinize durmayın şeklinde bir takım söylemlerle bir nevi bunu fırsata dönüştüren insanlardan bahsetmek mümkün.
Ama tabi bu işin sadece belli bir boyutu yani bunun başka boyutları da var fırsatların. Örneğin depremde yıkılan yapılar nedeniyle ya da tamirat ihtiyacı hisseden yapılar nedeniyle inşaat ve tamir masraflı malzemelerinin fiyatlarındaki artış da aslında bir başka açıdan fırsatçılığın bir örneği ya da kira bedellerinin inanılmaz yükselmesi de buna dair bir fırsatçılık olarak değerlendirilebilir.
Bunun dışında depremin fırsat dönüştüren bir takım insanlardan da bahsetmek mümkün aslında. Örneğin 1894 depreminde depremin nedeniyle bu depremi bir fırsata dönüştürmek isteyen Avusturyalı bir kimyager yapmış olduğu çalışmaların finansmanı için bu depremi kullanır.
Novak adlı bu kimyager depremleri önceden bilebildiğini ve bunun için güneş lekelerini takip ettiğini hatta güneş lekelerini tespit edebilmek amacıyla bir bitkiye sahip olduğunu fakat bu bitkiyi bulmanın çok güç ve maliyetli olduğunu ifade ederek Bab-ı Ali’den nakdi bir yardım ister. Kimi zaman gazetetirajlarını artırmak için depremin kullanıldığını da görüyoruz. Bir takım sansasyonel haberler yapmak suretiyle ilgiyi gazeteye çekmek amacıyla bir takım haberleri yapıldığını da görüyoruz ki yine 1894 depreminde böyle ilginç bir hadiseye rastlamak mümkün. İstanbul’daki depreme sebebiyet veren hadisenin aslında bir sondaj gemisi olduğunu söyleyen Pester Lloyd gazetesinin köşeyazarı bir anlamda bununla halkın ilgisini 1894 depremine çeker ve dolayısıyla da zaten gazetenin tirajları yükselir. Dolayısıyla deprem fırsatçılığı olarak tabir edebileceğimiz alanın çok geniş bir skalası olduğunu ifade edebiliriz bu anlamda. Yağmayla ilgili bir örnekle ben vereyim. Büyük bir tektonik hareketle Doğu Akdeniz’de hem Rodos’ta hem Morayarım Adası’nda hem de İskenderiye’de oluşan depremlerden bir tanesinde İskenderiye’de büyük bir tsunami dediğimiz denizin dalgalarının karaya birkaç kilometre içeri kadar girmesi şeklinde bir felaket gerçekleşiyor. Bu felaket sırasında Japonya’da da birkaç sene önce oldu. Gemiler karanın iç kesimlerine kadar taşındı ve orada dalgalar çekilince evlerin üzerlerinde çatılarında gemilerin kaldığı görüldü. İnsanlar bu gemilerin içindeki malları yağmalamak için gemilere tırmanıp içini yağmalarken ikinci gelen bir tsunami dalgasıyla hepsi boğulup hayatlarını kaybettiler.
Son cümle bir daha tekrarlar mı Suzan? Yani yağmaya gitmekte hayati bir diziko taşıyabilir. O bakımdan yağmadan uzak durmakta yalan var. Her an zararlı bir şey.
Şimdi benim elimde dün gece ben yaklaşık 50 civarında kadı hükmünü depremlerle ilgili kadıların yani mahkemeler vermiş olduğu kayıtlara baktım. Onunla ilgili pek çok konu konuştuğumuz konular burada yer alıyor ama aynı zamanda bir sonucu da ortaya çıkardı. Ciddi devlet organizasyonu içerisinde deprem sonrası yapılanma büyük önem taşıyor. Evet.
Bugün de en çok konuştuğumuz zaten bugün de mesela İstanbul’da diyelim ki vali, cumhurbaşkanı yardımcısı, bakanlar vesaireler bir taraftan depreme hazırlıklı olmak yani mimari yapıyı açısından ve diğer sebeplerden hazırlıklı olmayı konuşurken diğer taraftan da Allah korusun deprem sonrası bir sükunet nasıl sağlanır, tedbirler nasıl alınır bunları konuşuyoruz.
Bu geçmişte de örnekleri var. Galiba deprem olup deprem olduktan sonra devlet nasıl bir refleks gösteriyor. Çok kısa özlü bir şekilde. Yani aslında benzer refleksler göstermesine rağmen reflekslerin aslında türünde, çeşitinde veya hızında değişiklikler olduğunu söyleyebiliriz. Belki ilk refleksin bu devletin gücüyle alakalı ve yöneticisiyle alakalı ama elindeki imkanlarla da alakalı.
Mesela 1766 depremde, 1894 depremde, 1509 depremde. Devlet nasıl bir refleks gösteriyor? Öncelikle olarak devletin refleksine ilişkin depremin anlamaya yönelik bir çaba sarf ettiğini söyleyebiliriz. Yani büyüklük ve hasar nelerde ne var? Hasardan ziyade bu deprem neden kaynaklandı gibi bir sorumsallı hareket ettiği söylüyor. Ama şimdi deprem olmuş, insanlar canlındaydı. O orada nasıl bir refleks? Evet, yani oradaki refleksi tabii ki öncelikli olarak dediğim gibi insanları korumaya yönelik neler yapılabilir. İlk etapta sarayların içerisinde, sarayın içerisinde, başta saray belki olmak üzere, kurulan çadırlarla saray halkının güvenliğinin sağlanması bu noktada belki ilk refleks olarak ifade edebiliriz.
Onun dışında tabii ki halkın ihtiyaçları noktasında da bir refleks ortaya koyduğunu, IHŞ, barınma noktasında da bir refleks olduğunu ortaya koyabiliriz. Ama bunun dediğim gibi hızında veya türünde birtakım farklıklar gündeme gelebiliyor. Veya organizasyon noktasında değerlendirdiğimizde birtakım farklıklar gündeme geliyor. Ve bu açıdan baktığımızda mesela 1894 depremini asla diğer depremlerle kıyaslayamayız.
Tabii kendi yüzyıl içerisindeki depremlerle bile kıyaslamakta zorlanabiliriz. Zira modern devletin bütün aygıtlarının kullanıldığı ve hareket kabiliyetinin çok yüksek olduğu bir depremden bahsediyoruz. 1894 depreminden bahsettiğimizde. Yani 1855 yılında Bursa’da meydana gelen depreme karşı devletin ortaya koyduğu refleksle 1894 depremin sonrasında ortaya koyduğu refleks arasında bile çok ciddi bir farklılık ve bir hız görebiliyoruz.
Tabii burada parametreyi Bursa ve İstanbul arasındaki farklılığa koyarsak çok daha farklı bir yere gider ama sonuçta ortaya konma biçimi ve bir organizasyon işi açısından değerlendirdiğimizde 1894 depremine gelene kadar küsur içerisinde devletin sosyal bir soruna karşı ya da doğal bir afete karşı daha doğru bir ifadeyle nasıl hareket etmesi gerektiğine ilişkin epey bir tecrübesinin olduğunu söyleyebiliriz.
Çok teşekkür ediyorum. Ben şimdi hep kadın sicili kadın sicili dedim son dakikayı mesela bir deprem karşısında mahkemelere intikal eden başlıkları aktararak paylaşalım. Mesela diyor ki deprem nedeniyle ağır hasar gören ve yıkılmak üzere olan kargirhan, dükkan, menzil ve minarelerin yıktırılarak halka zararının önlenmesi deprem sonrasında alınan tedbirlerden birisi mahkeme kararı.
Bir diğeri deprem nedeniyle ağır hasarlı durumda olan binaların tespiti için katip ve mimar tayin aslında bu organizasyonla ilgili öne bir veri depremden zarar gören fırınların bir an evvel tamir ettirilmeleri halkın gıda ihtiyacının karşılanması İstanbul Kadı Sicilerinden seçilen hükümler. Yine depremde yıkılan fırının yeniden inşa olana kadar gerekli olan ekmeğin bölgedeki çörekçiler fırında pişirilmesi deprem fırsat bilerek inşaat malzemeleri ile usta ve amele ücretlerine zam yapılmaması hususunda ilgilenen insan her dönemde insan.
Yine deprem nedeniyle ağır hasar görerek yıkılmak üzere olduğu bildirilen Yeniçeri ağası Mehmet’in evinde herhangi bir hasar olmadığı demek asılsız ikbar konusu. Depremde zarar gören dükkanlar ile sokak kemerleri ve çatıların tamir edilmesi efendim mimarlar tarafından tespiti vesaire bu böyle uzayıp gidiyor. Neredeyse 1894 depremi ile aynı refleksler oldu.
Bu 1766 depremi ile ilgili evet biz de ailen süreyi doldurduk. Mustafa Sayer ve Sema Küçükali Oğlu Özkılı çok teşekkür ediyorum eklinize de geldiniz. Bizlerle birlikte İstanbul depremleri konusunda izleyicilerimizi bilgilendirdiniz.
Sevgili seyirciler Allah hepimizi bir izan, insaf, idrak, vicdan içerisinde hareket etmeyi, afetlere sebep olmayı, vuku bulan afetlerinden de tehlikelerinden korunmayı nasip eylesin diyorum.
Hepinize huzur, güven, sıhhat, afiyet ve istikamet üzere uzun ömürler diliyorum efendim hoşçakalın.
İlk Yorumu Siz Yapın