"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Necmettin Alkan & Taha Niyazi Karaca | 20. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Necmettin Alkan & Taha Niyazi Karaca | 20. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=QWsF0ZXtnUQ.

Merhaba sevgili seyirciler. TRTK ekranlarından canlı yayında Tarih Söylüşleri programında sizlerle birlikteyiz.
Hepinize en içten, en samimi, en sıcak duygularla gönül dolusu sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Aynı zamanda huzur dolu, barış dolu, mutluluk dolu, insanca yaşadığımız, insanca dayanıştığımız ve her şeyi hakkaniyetle paylaştığımız bir dünya niyaz ediyoruz. Acı örneklerini dünya savaşlarında yaşadığımız hadiselerin tekrarlanmaması için aslında yönümüzü biraz ve dikkatlice tarihe çevirmemiz gerektiğine inanıyoruz. Ve diyoruz ki Tarih Söylüşleri sadece öğrenmek için değil, aynı zamanda hatırlamak ve hatırlatmak içindir. Unutmak da felaket, hatırlamak da hayır, fayda vardır diyoruz. Evet, bu programda, bu Tarih Söylüşleri’nde 105. yılını geride bırakacağımız, 105. yılını idrak ettiğimiz 1. Dünya Savaşı’nı başlangıcı itibarıyla 1. Dünya Savaşı’nı konuşacağız. Daha doğrusu 1. Dünya Savaşı’nda Cansuslar Savaşı’nı konuşacağız. Savaşın gidişatına, belki dünyanın gidişatına tesir eden istihbarat savaşlarını ve faaliyetlerini ele alacağız. Kiminle iki değerli, genç, dinamik ve bu alanda önemli çalışmaları olan hocalarımız da, tarihçilerimiz de Necmettin Alkan. Hoş geldiniz Necmettin. Sağolun hocam, eyvallah sizler iyisiniz. Çok şükür, Allah bu günleri aratmasın. Ve Taha Niyazi Karaca, hoş geldiniz Taha Niyazi. Hoş bulduk hocam. İnşallah baya enerjiksiniz. Teşekkür ederim. Sağolun. Sizin yansımanız. Ama önemli olan savaşı konuşurken bile bir tebessüm edebilmek ve o sayfayı alabilmek. İnşallah, inşallah. Anlayabilirsek, anlatabilirsek ne güzel tabii. Evet sevgili seyirciler, biraz önce de ifade ettiğim gibi, teriti iki ekranlarında, canlı yayında, İstanbul’un değil, dünyanın en güzel manzarasında, boğaz içinden sesleniyor size ve Birinci Dünya Savaşı’nın ve daha da önemlisi, savaş içerisinde casuslar savaşını, istihbaratı konuşacağız. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı istihbaratı ve istihbaratçıları, İngiliz, Rus, Alman istihbaratçıları, bunların faaliyetleri, yansımaları ve günümüze etkileri.
Evet değerli arkadaşlar, şöyle başlayalım. Aslında Birinci Dünya Savaşı’yla nasıl başladı, nasıl gelişti diye kısa bir giriş yapmak önemli ama ben konumuzu doğrudan ilgilendiren, belki de en sonunda konuşulması gerekeni program başına bir atıp da bulunmak maksadıyla şu soruyu sormak istiyorum. Necmettin Bey’sinle başlayalım. Birkaç cümleyle de Tahâ Bey’sini de tamamlayalım o gün görürseniz. Savaş ve istihbarat, aslında istihbarat her açıdan son derece önemli ama
Birinci Dünya Savaşı’ndaki istihbarat savaşları, casus savaşları ve bu faaliyetler savaşta sınırlı kalmış mıdır? Evet. Etkisi sonraki yıllara yansıyan veya bundan sonra yansıyacak bir gelişmelere söz konusu mudur casuslar savaşında? Evet.
Öncelikle teşekkür ediyoruz bu güzel mekanda, bu nezih manzara karşısında böyle bir tarih konusunu konuşmak, böyle bir sohbet yapma noktasına bizlere fırsat verdiğiniz için. İnşallah bu nezih ortama uygun, nezih güzel bir tarih sohbeti burada gerçekleştirilmiş oluruz. Tabii ki yani bu sorduğunuz soruya cevap olarak ben evet demek isterim. Çünkü biraz sonra konuşacağımız, ilerleyen saatlerde konuşacağımız özellikle iki tane istihbarat olayı bizim için çok önemli. Bunların gerçekleştirdiği ve neticesiyle birlikte ortaya çıkan, yeni dünyanın ortaya çıkmasıyla birlikte mevcut sınırları düşündüğümüzde, özellikle Irak ve Suriye bölgesiyle esas aldığımızda, modern dünyada 2019’da Cihan Harbi’nin bitmesinin ardından ortalama 100 yıl geçmiş
hala o bölgeler çok ciddi anlamda çatışma alanı insanlar öldürülüyor. Her gün televizyonlarda katliam haberlerini duyuyoruz. Dolayısıyla bu bölgenin bu kadar istikrassızlaştırılmasının pratikteki en önemli nedenlerinden birisi de biraz sonra tahabeyle birlikte konuşacağımız, bu bölgedeki istihbarat faaliyetlerinin ortaya çıkarmış olduğu Suni haritalar ve o Suni haritalar ortaya çıkan Suni devletlerin maalesef dolduramadığı bir coğrafya ve bundan istifade eden bir kısım emperyal güçlerin, o coğrafyadaki yapmış oldukları icraatlerin bir tarihi arka planını konuşacağız aslında burada. Dolayısıyla izleyiciler buradan hareketle aslında 100 yıl önceki bir zaman dilimine mevcut olaylar aslında paralelliği bana göre az çok duyacaklardır. Belki de tarihin sadece tarihte kalmadığını, tarihin her dem tarih olduğunu aslında bugün, dün bugündür, bugün tariktir. Evet. Bir atıf olacak. Siz ne dersiniz bu bağlamda Tahabe? Kıymetli hocam, şimdi aslında birinci dünya savaşını niye önemsiyoruz? Çünkü birinci dünya savaşı dünya tarihinde kendisinden önce ve kendisinden sonra diye tanımlanabilir. Yani kendisinden önce savaşlar vardı, paylaşımlar vardı, efendim devletlerin birbiriyle geçen mücadeleleri vardı vesaire ama şimdi enerji mücadelesinin, enerji kaynaklarını ele geçirme mücadelesinin veya jeopolitik üstünlük elde etmenin en yoğun yaşandığı savaş birinci dünya savaşı. Ve dolayısıyla aslında paylaşımın da en fazla yapıldığı savaş, birinci dünya savaşı. Dolayısıyla paylaşılacak şeylerin çok fazla olması, kayıtların da çok fazla olmasını ortaya çıkarttı.
Bu açıdan düşündüğümüz zaman birinci dünya savaşı hakikaten dünya tarihinde bir tetikleyeci rolü oynadı ve o tetikleyeci sorunlar, paylaşımlar, paylaşımın yanlış yapılması, işte üstün güçlü devletlerin kendi çıkarlarına bir dünya tesis etmiş olmaları bugün yaşadığımız ortadoğuda ve dünya üzerinde yaşadığımız sorunların temelini oluşturuyor.
Bunların casusluk açısından değerlendirmesini yaparsak belki tabi ki casusluk dediğimiz kavram insanla birlikte var. Yani insanın var olmasıyla birlikte şekillenen bir kavramdır casusluk. Efendim Asur devletine bakıyorsunuz bir casusluk teşkilatı var, Hizite bakıyorsunuz var, Mısır’a bakıyorsunuz var. Yani ilkçağ devletlerinde dahi casusluk teşkilatı bir araç olarak kullanılıyor. Tabi modern tabiri olarak buna beşinci ordu diyorlar. Biz bu birinci dünya bunları konuşacağız ileride ama şu birinci dünya savaşındaki istihbarat faaliyetlerinin sonrasında tesisine dair bir iki cümlenizi alırsak ve neticede bu organizasyon yani birinci dünya savaşı içerisindeki bu kadar çok devletin bir coğrafyada, dar bir coğrafyada bir casuslar savaşına girmiş olması herhalde dünya tarihi içerisinde de ilk karşılaştığımız olay olsayı gerek.
Ve bugün yaşadığımız sorunlar yani ikinci dünya savaşına ve daha sonraki sürece devredilen sorunların hepsi aslında oradaki paylaşımlardan, oradaki savaşlardan ve orda ortaya çıkartılan ilişkilerden kaynaklandığını düşünüyorum. Bir sürü isim, bir sürü olay, entrika, aldatma, ihanet tabi hepsi. Ve bunları programda etrafca ve örnekleriyle konuşacağız. Belki bugün de pek çok benzetmeler ve karşılaştırmalar kurulacak.
Evet sevgili seyirciler işte ilk başlangıcını yaptığımız gibi daha Niyazi Karaca ve Necmettin Alkan’la tarih söyleşilerinde birinci dünya savaşında istihbarat faaliyetini konuşacağız. Ama müsaadenizle bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. Canlı yayın da sizlerle buluşuyoruz, sizlerle iletişimdeyiz, programda beraberiz.
Bir istirhamımız olacak sanıyorum ilginizi esirgemezsiniz diye düşünüyorum. Sorularınızda, katkılarınızda, önerilerinizde, bilgi desteğinizde bize yardımcı olmanızı, ilginizi eksik etmememizi, varlığımızı varlığınızda hissettirmenizi istirham ediyoruz. Belki sizin için basit olabilir ama bizim için bu son derece önemli. Bunun da en etkili yani varlığınızı hissettirmenin ve var olduğumuzu hissettirmenin en önemli arışlarından bir tanesi sosyal medyadaki kullanacağımız hashtag. Hashtag’imiz TRT2Tarih. Evet lütfen programla ilgilenirseniz, paylaşacağınız sosyal medya paylaşımlarında, mesajlarında ve bize yönelteceğiniz sorularda,
programla ilgili her konuda TRT2Tarih hashtag’ini kullanmanızı rica ediyoruz, istirham ediyoruz ve desteğinizi bekliyoruz. Dönelim birinci dünya savaşına. Adı üzerinde bir dünya savaşı. Dünyanın yeniden kurgulandığı, yeniden yapılandığı bir savaş.
Aslında nasıl çıktığına baktığınızda bir kişinin kaderi, bir dünyanın kaderiyle bu kadar yakından mı ilgilidir sorusunu sorsalar hemen herkes ne münasebet der. Tabii. Ama bir veliahtın, ferdinantın suikast üstelik saray bosna gibi güzel bir şehirde ve hala hatırası o meşhur köfte yaşayan olayla birlikte bir dünya savaşı patlıyor. Şimdi şunu soracağım, acaba olayı planlayanlar bir dünya savaşına yol açacaklarını biliyorlar mıydı? Ve bunun arkasında mutlaka bir çatışma var, Rusya’nın Balkanlarla ilgili hesabı var, Almanların buna karşı direnci var, Silivistan üzerinden oynanan bir oyun var ve nedir olay ve savaş nasıl başlıyor? Kısa bir kuruluncu, kısa bir değerlendirme. 5-10 dakikada. Evet. Şimdi hocam şöyle bir giriş yapabiliriz bu söylemiş olduğunuz husus hakkında. Şimdi biz tarihçi olarak mağlumunuz tarihi hadiseleri anlatırken yeriye dönük bir kısım sebeplerden hareketle olaylara izah etmeye çalışırız ve belli sonuçlara ulaşırız. Hocam ona itiraz etmem yok ama şöyle bir istirhamım var. Evet. Yani biz şu anda sınıfta ders amelot yapıyoruz, üçümüz de üniversite olacağız. Tabii hocam eyvallah. Ekran başında izleyicilerimiz var ki değerli ve çok geniş bir konu çok sınırlı zamanlar anlatacağız. Yani sizi de zor durma sokmadan kısa da şöyle. Estağfurullah zorluktan ziyade verimlilik ve ilginç. Eyvallah merhaba anlatayım. Şimdi hocam bahsetmiş olduğunuz o suikastın aslında tarih kitaplarında anlatıldığı kadarıyla çok da aydınlatılmış bir olay olmadığı literatürde geçiyor hem Alman kaynaklarında hem de yerlerinde. Yani bir hatırlatalım isterseniz 28 Haziran 1914’de.
1914’te olan bir hadisi bunun Sırp bir hat içinde bir kısım boşlukların ne oldu? Özellikle Avusturya, Macaristan’ın, Sırbistan bölgesini, Bosnayı iltihak ettikten sonra Sırbistan bölgesini de kendi hakimiyetine altına katacağı iddiasıyla o suikast biliyorsunuz gerçekleştiriyor. Bu Kara Hançerdi galiba değil mi? Karayel. Karayel örgütü bunun çok da böyle gün yüzüne çıkmış net bir örgüt olmadığı belli istihbarat örgütleri tarafından yönlendirilir nedir iddialar var. Ama hocam şöyle bir şey de var yani bu Karayel örgütüne mensup olan insanlar Ferdinand’ı öldürmeselerdi dahi Cihan Harbi’nin patlak vermesi noktasında tahminler zaten yapılıyordu.
Olaylar o emperyal retrasındaki bu rekabet ve emperyal paylaşım bir şekilde özellikle Almanya, İngiltere eksenini karşı karşıya getirmişti. Bu karşı karşıya gelme belli bir süre sonra çok büyük bir Avrupa savaşı. Biz dünya savaşı diyoruz ama aslında bu bir Avrupa savaşı. Avrupalı emperyal güçlerin kendi aralarındaki rekabet ve kavganın, emperyal kavganın ortaya çıkarmış olduğu bir savaştır. Bir paylaşım, bir süren rüge savaşı. Patlak verecekti hocam o kaçırılmazdı.
Bunu Avrupalı çevrelerde söylüyor. Hatta suikastın aslında çok da savaşa patlak verebilecek bir gelişme olmadığını Avrupalı diplomatik çevrelerin tahdit olduğu bir sırada bu olay çok fazla önemsemediklerine dair bilgiler de var. Ama her halükarda suikast buna bir mazeret teşkil etti.
Böylesine büyük bir savaşın patlak vermesine sebebiyet veren bu örgüt ve örgütün üyeleri hakkındaki bilgiler de bunun Rus istihbaratıyla bağlantısı olduğuna dair bir kısım iddialar falan var. Hatta bunları yargılanma süreciyle alakalı çok ciddi spekülasyonlar yapılıyor. Yani olayın kendisi gerçek anlamda… Suikast Avusura-Majaristan Viliatı Ferdi’nin Antalya teşhiliyle beraber. Bunun üzerine Avusura-Majaristan, Sırbistan’a bir ültimatom veriyor.
Sırbistan bu ültimatomu reddediyor. Ve çok ağır bir ültimatom. Normalde o kadar ağır bir ültimatomun verilmemesi gerekiyordu diye iddia ediyor. Orada da Almanya’nın teşvik ve yönlendirmesiyle Avusturya’nın böyle bir ültimatom verdiğine dair elimizde bilgiler var. Hatta Sırbistan Başbakanlığı’nın uzlaşmak için çok ciddi anlamda gayret ettiğine dair bilgiler var. Yani her halükarda bu savaşın patlak vermesi için ortada hazırlanmış bir olay var.
Bu olayın arkasında yine bir istihbarat rolü, istihbarat kurgusu olma ihtimali çok yüksek diyelim. Daha Niyazi Bey sinir edeceksiniz. Tabii aslında işin can alıcı noktası bu hocam. Yani savaş çıkıyor ama durup dururken tabi bir bu kadar büyük ateşin, ateş topunun dünyayı yakması, Avrupa’yı içine alması zaten mümkün değil. Demek ki arkasında çok fazla barut var. Yani o ateş kıvılcımı ateş topuna çevirecek çok fazla barut var. Barut nedir? Her kıvılcın bir yanını çıkarmıyor. Çıkarmıyor tabi. Arkada barut birikmiş. Peki sorun ne? 1904’te Fransa, İngiltere, 1907’de İngiltere Rusya anlaşmaları, bunlar hepsi karşılıklı askeri ve dayanışma anlaşmaları. Yani diyor ki birisi diğerine saldırırsa ben de ittifaklar sistemi var.
İşte 1884’de aynı şekilde Almanya’nın ortaya çıkarmaya çalıştığı işte Rusya-Almanya ilişkisinin 1890’dan itibaren bozulması, Rusya’nın İngiltere kanadına, Fransa kanadına kayması yani blokların oluşması.
Ama en önemli konulardan bir tanesi Osmanlı, Balkanlar coğrafyasının Ruslar tarafından mı, Almanlar, Germenler tarafından mı kontrol edileceği problemi. Yani Bosna, Hersey’in 1878’de gayri resmi olarak Avusturya, Macaristan’a bırakılması, 1908’de de resmi olarak Avusturya tarafından işgal edilmesi, Avusturya, Macaristan tarafından. Şimdi bu işgal edildiği zaman buna en fazla tepkiyi Sırplarla Ruslar veriyor.
Ve hemen o işgalden sonra 1909’da milli savunma diye Ruslar Sırp ordusu içerisinde bir birim oluşturuyorlar. Milli savunma birimi diye. Onun altında ya ölüm, ya istiklal, ya işte birlik diye, ya ölüm, ya birlik diye bir alt birim oluşturuluyor. Ve onun altında da 6 kişiden oluşan suikastimi oluşturuluyor. Bu Karayel cemiyeti. Bunu Dimitriyeviç adındaki bir albay organiz ediyor ve içerisinde tamamen işte çok genç yaşta idealist, işte Slav birliğini ortaya çıkarmak isteyen bir hani bu Yugo, Slavya’yı ortaya çıkarmak isteyen bir genç idealist takım var. Ve bunların hepsi öldürmek istiyorlar. Aslında bizim atladığımız bir konu var. Dünyada biz mesela Abdülhamid’in İslam birliği veya Turan fikrini konuşuruz ama
Slavların, Germenlerin hep dünyada aşırı bir milliyetçiler. Almanlar ki zaten meşhur ama Ruslarınki o kadar ön plana çıkmıyor ama Rusların ta tarihin derinliklerinden kopup gelen bir Slav. 1856’dan itibari Slavcılık politikası Balkanlar da Kırım Savaşı sonrasında o yenilgiden sonra var olma savaşına döndüğü için Balkanlar da böyle büyük bir organizasyona dönüyor. Ama o kadar önemsiyor ki Kırım’dan göçenlerin, Kırım muhacirlerinin Balkanlarda o Slav sınırlarına yerleşmelerini bile protesto edip anlaşmalara madde koyduruyor, buralara yerleştirilmeyecek. Kırımların Balkanlar ileşimlesini bile istemiyor. Onların da bir direnç noktası oluşturacağını düşünüyor Ruslar, Slav birliği. Tabii yayılmacılık konusunda. Dolayısıyla Kıvılcım’ı patlatan şey aslında o Avrupa’daki Slav milliyetçiliğinin veya Alman milliyetçiliğinin yayılmacılığının karşı karşıya gelip çatışmasıdır orada. Milliyetçilikle beraber burada yani Slav milliyetçiliği veya Alman milliyetçiliği veya İngilizler bir milliyetçilik üzerinden gitmese de Asıl mesele dünyanın kaynaklarına paylaşımı ve bir petrol, hegemonya meselesi. Petrol mevzuda şu açıdan önemli. Yani niye Kıvılcım’ı oluşturuyor? Hocam onlara döneceğiz ama şu kronolojiyi bir kaybetmeyelim. 28 Haziran 1914’de Ferdinand’a suyu kazanıyor.
Ferdinand’ı ve karısı Sophie’yi kurşunlayarak öldürüyor. Şimdi bu tabii 28 Haziran’da ama 28 Haziran’da savaş başlamıyor. 28 Temmuz’da başlıyor. Bir ay sonra mı? Şimdi bir ayda ne oldu? Niye savaşa evrildi? Çünkü aslında Rus çarıyla Alman İmparatoru akraba, kuzenler.
Yani birisi aslında ikisi de Kralişe, Victoria şeyinden, onun çocuklarından gelen, işte kuzen olarak birbirleriyle görüşen, birbirlerine işte Nikki, Nikola, Vili, Nikola, Wilhelm’e Vili diye hitap ediyor. Nikki, Vili yazışmaları diye tarihe geçen böyle çok samimi yazışmalar yapıyorlar. Ama o yazışmalar daha sonra savaşa dönüyor.
Yani akrabalık bağları, kuzen olmak, neticede o çıkar ilişkilerinin, o paylaşımın önüne geçmiyor. Bir şekilde savaş ortaya çıkıyor. Ama 28 Haziran’daki olayda, Avusturya şunu görüyor. Sırplar var, Sırpların arkasında da Ruslar var ve ültüm atomu 23 Haziran’da veriyorlar. 23 Haziran’da 5 gün mühlet veriyor. Diyor ki eğer bunun suçlarını ortaya çıkartmaz, yargılamazsan orduna müdahale etmez. 23 Haziran’da 23 Temmuz mu? 23 Temmuz’da veriyor. Çünkü olay 28 Haziran’da oluyor. Tabii 23 Temmuz’da veriyor ve 25 gün sonra doğrudan savaş durumuna geçtiklerini ilan ediyor. Ama Sırbistan’ın olumsuz cevap vermesinin sebebi Rusya.
Sırp Kralı Alexander Nikola’ya bir tegraf gönderiyor, mektup gönderiyor. Ben diyor hizmetkârınızım. Siz bizi her zaman korudunuz ve şimdi diyor Rusya bize saldırıyor bizi koruyun. Nikola koruyacağını temin ediyor. Aynı şekilde 2. Wilhelm de Avusturya’yı koruyacağını temin ediyor. Ben sizin arkanızdayım diyor. Bu iki güç arka arkaya gelince savaş başlıyor. Savaş başlayınca müttefiklik devriye geliyor.
Savaşın taraplarını bir hatırlayalım, izleyicilerimizi hatırlatalım. Bir tarafta Rusya. Rusya var. İngiltere var. İngiltere onu destekliyor tabii ki. Fransa var destekliyor. Sırbistan. Sırbistan giriyor tabii ki. İlk sıcak çatışmaya girenler bunlar. Diğer tarafta Almanya var. Avusturya. Bulgaristan. Daha sonra 15’te Bulgaristan giriyor. Daha sonra İtalya mesela normalde İttifak Devleti’nde fakat onlar İtilaf bloğunda savaşa giriyorlar.
Yani onlara saf değiştiriyorlar. Gizli anlaşmalarına toprak veriliyor onlara. Batanadolu toprakları verildiği için saf değiştiriyor. İngiltere tarafından savaşa giriyor. Osmanlı. Necmettin Hoca, bir dakika içerisinde Osmanlı’nın savaşa girişini, sebeplerini, etkilerini, İttifak arayışlarını, çaresizliğini özetlemeyeceğiz. Evet hocam. Osmanlı Devleti’nin birinci dünya savaşına girmesiyle alakalı olarak benim fikrim bu kaçınılmaz bir süreçti.
Osmanlı Devleti’nin bu savaşa girmesi gerekiyordu. Osmanlı Devleti’nin böyle bir savaşa girmesi gerektiğini, Almanya’nın yanında girmesi gerektiğini ortaya koyan en önemli tarihi veri bize şu anda boğaza nazır bir yerde oturuyoruz. Şu boğazlara ve İstanbul’da kim hakim olacak? Sorusunda Ruslar tarihi veri anlamında burası bizimdir diyorlar hocam. Dolayısıyla burası bizimdir. Burayı kimse alamaz.
Burayı Rusya’nın alabilmesi için de büyük bir harbin ciharen etmesi gerekiyordu. Bunun için ta geriye gidebildiğimiz kadar işte bu Grek projesidir 1781-1882 yılları. Ondan sonraki Katarina’dan sonra işte meşhur 2. Nikola’nın Hastadağ’dan muhabbet hikayesi vs. vs.
Rusya emperyal bir güç olma ve Avrupalı emperyal devletlerle aynı sınıfta yer alma mücadelesini İstanbul, Anadolu ve Boğazlar üzerinden bir siyaset haline getirdi. Onun için de burayı mutlaka hocam almak istiyor. Nasıl alacak? Bir şekilde Osmanlı Devleti’nin tabi ki bir savaşla mağlub edilmesi tabi bunun konuyu hızlandırma adına başka şeyleri var da bunu Osmanlı devlet adamları biliyor hocam.
Nereden biliyorlar? Ta şeye kadar gidiyor hocam. 1911, 1913, 1914 8 Şubat tarihinde Rusya devleti çok ciddi anlamda istişare toplantıları yapıyor. Ve buraların işgal edilmesi alınması konusunda nasıl bir strateji yapılması gerektiğini söylüyor. 8 Şubat 1914’teki Petersburg’taki büyük toplantıya çar dahil dışleri bakanı, Milli Savunma Bakanı, İstanbul Büyük Elçisi Giers gibi birçok etkili Rus devlet adamları buna katılıyorlar. Ve gerekli şartların oluşmasıyla birlikte bunun olabileceğini söylüyor. Bunu Osmanlı Devlet Adamları görüyor hocam.
Normalde hocam da bunu çok iyi bilir. Osmanlı aslında İttihar Terakki Hükümeti başlangıçta İngiltere, Fransa ekserinde yer almaya çalışıyor. Ama onlar ısrarla Osmanlı’ya öteliyorlar ve adeta Almanya’nın yanına Osmanlı Devleti’ni itiyorlar. Osmanlı Devlet Adamları da bunu görüyorlar. Almanya ile anlaşma yapmalarına rağmen Fransa ile İngiltere ile Rusya ile iltifak arayışları devam ediyor.
2 Ağustos’taki Almanya İttifakı’ndan sonra Tarat Paşa bizzat 5 Ağustos’ta gidip Sazanov ile görüşüyor. Ve bir ittifak teklifinde bulunuyor ve Sazanov bunu bir hafta tuttuktan sonra reddediyor. Dolayısıyla dönemli devlet adamları en az bizim kadar tarih, siyaset şuruna sahip, bilgisine sahip nasıl bir devletin yönetici olduklarını biliyorlar.
Geçmişi biliyorlar, Balkan Harabini biliyorlar, Rusya’dan Osmanlı üzerindeki emperyal siyasetini biliyorlar. Bundan dolayı bir zaruret olarak Almanya’ya tutunuyorlar ve devamında bildiğimiz bu Karadeniz baskını ile birlikte mağlup… Bu haberin ne? Yavuz, Midirli derken?…geminlerle birlikte savaşa giriyorlar. Benim şanslı bir şey yok. Bu arada kısı meslektaşlardan ben farklı düşünüyorum ve onunla ilgili de az çok yazdıkçı sizlik Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında savaşa girmesi elzemdi. O gün şartlarda bu gerekliydi ve doğru bir karar verdiğini düşünüyoruz. Nereden biliyoruz hocam bakın tarihte tabi Faraziyye üzerinden bir kurulma kurulmaz ama… Biz Cihan Harbi’nin ardından milli mücadele ve bugünkü sınırlarda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması başarısını eğer konuşuyorsak biraz da itaat terakinin Almanya tercihi ve Cihan Harbi’ne girmesiyle bu süreci başlatmak lazım. Bu tabi tartışılan bir konu. Farklı yorumlar var.
Almanya ile Sultan II. Abdülhamid’in başlattığı hatta 1700 derde başlayan askeri reformlarda Alman ekonunun orusuna girmesi oradan başlayan bir süreç var. Ama bu öyle mi olurdu böyle mi olur diye tartışılıyor. Şimdi müsaadenizle arkadaşlar. Arkadaşlarımız 1. Dünya savaşını konu alan, savaşın başlangıcını konu alan 4 dakika 22 saniyelik bir vetere hazırlamışlar. Bizim çok değerli çok kıymetli bir ekibimiz var. Metin yazımı, görüntü temini ki TRT arşivleri burada zaten en büyük nimet ve seslendirmesi de varıncaya kadar. Hakikaten hem izlemesi güzel hem de son derece bilgilendirici güzel. Kısa filmler, vetere diyorlar ama ben kısa belgesel filmlerim hazırlamışlar. Bir onu izleyelim sonra istihbarat ağırlıklı olarak sohbetimize devam edeceğiz.
Evet sevgili seyirciler TRT2 ekranlarında Boğaziçi’nde canlı yayında tarih söyleşimlerindeki birlikteliğimiz 1. Dünya savaşının başlangıcını biraz önce kısaca konuşmaya çalıştığımız Arşiv Düktsu ikasını çok değerli arşiv görüntüleri ve yorumuyla birlikte aktaracaklar. Bunu izleyeceğiz.
20. yüzyılın başında sanayileri gelişmiş ülkeler dünyada siyasi ve iktisadi hakimiyeti ele geçirmek için iki bloğa ayrılmıştı. Almanya, Avusturya, Macaristan ve İtalya üçlü ittifak devletlerini, İngiltere, Fransa ve Rusya ise üçlü itiraf devletlerini oluşturuyordu. Siyasi anlaşmazlıklar, çıkar çalışmaları bu ülkeleri adeta patlamaya hazır bir bomba haline getirmişti. Bu bombanın fitilini ateşleyen isim ise genç Bosna adlı örgüte mensup Gavrilo Princip olacaktı. Uzun yıllar Osmanlı’nın yönetiminde kalan Bosna-Hersek topraklarının idaresi 1878 Berlin anlaşması sonucu Avusturya-Macaristan’a bırakıldı.
Bölgedeki Müslüman ve Ortodoks kesim bu durumdan hoşnut değildi. 1908 yılına gelindiğinde ise Osmanlı Devleti’nin iç karışıklıklarından yararlanan Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek’i topraklarına ilhak etti. Ancak burada Avusturya-Macaristan idaresinden memnun olmayan ve burayı Sırbistan’ın bir parçası olarak gören önemli bir Sırp nüfus bulmaktaydı. İşte büyük Sırbistan hedefiyle mücadele veren milliyetçi Sırp örgüt, Kara-Eli’yle bağlantılı genç Bosna örgütünü kuranlar bu Sırplardı.
Belgrad merkezli Kara-El örgütünün başında aynı zamanda Sırbistan istihbarat şefi olan Dragutin Dimitriyevic bulunuyordu. Kara-El örgütü Avusturya-Macaristan İmparatorluğu varisi Arşidük Frans Ferdinand’ı öldürmek için plan yapan genç Bosna örgütüne lojistik destek sağlıyordu. Her şey Arşidük’ün isyanın başkenti haline gelen Saray Bosna’yı ziyaret etmeye karar vermesiyle başladı.
Saray Bosna o sıralar cehennem gibiydi. Emniyet güçleri Ferdinand’a olası saldırı girişimlerinin önüne geçmek için şüpheli gördüğü Sırpları tek tek tutukladı. Ama aralarında Gavrilo Princip’in de bulunduğu Kara-El bağlantılı dört suikastçı şüpheliler listesinde değildi. Gavrilo Princip ve arkadaşları Veli Aht’ı öldürmek üzere gizli planı devreye soktu. Eğer suikast başarısızlıkla sonuçlanırsa yakalanma riskine karşı Siyanür’le intihar etmeye karar verdiler. Arşidük, Ferdinand ve eşi Sofia 28 Haziran 1914 günü trenle Saray Bosna Garı’na geldi. Arşidük’e eşlik eden konvoy Veli Aht’ı karşılamaya gelmiş olan halkın arasından harekete geçti. Frans Ferdinand ve hamile eşi Sofia etrafındaki teröristlerden habersiz halkı selamlıyordu. Bu sırada dört suikastçiden biri olan Nadejko Cabrinovic bir el bombasının pimini çekti ve Arşidük’ü taşıyan araca doğru fırlattı. Bomba hedefe ulaşmadı ancak konvoyun içindeki bir aracın altında büyük bir gürültüyle patladı. Arşidük, barışı ve huzuru tesis etmek için geldiği Saray Bosna’da sis ve dumanın arasında kalmıştı. Cabrinovic ve arkadaşları silahlarına davranamadan imparator varisi ve eşini taşıyan araç ateş çemberinden geçerek hızla uzaklaştı. Bombayı fırlatan Nadejko hemen Siyanür’ü içip yakınlardaki nehre atladı. Ancak Siyanür’ün bozuk olması ve nehrin sı olmasından dolayı polis güçleri tarafından kız kıvrak yakalandı. Bunun üzerine Cabrinovic ve arkadaşları hemen olay yerinden kaçtı. Suikast girişiminden yaralmadan kurtulan Arşidük ve eşi belediye sarayına ulaştı. Yetkililer Ferdi Andı şehri hemen terk etmesi için uyardı ancak Arşidük onları dinlemedi. Kendisine atılan bombayla yaralananları hastanede ziyaret etmek için aracının hazırlanmasını emretti.
Cabrinovic suikast başarısız olduğu takdirde içmesi gereken Siyanür içmemişti. Başladığı işi bitirmeye kararlıydı. Arşidük ve eşini hastaneye taşıyan konvoyla yolları Latin köprüsünde kesişti. Cabrinovic prinsip hemen silahına davrandı. İmparatorluk varisi Ferdi And ve hamile eşi Sofia’yı yakın mesafeden vurarak öldürdü. Saraybos’un da ateşlenen silahın sesi tüm dünyada yankılandı. Hemen oracıkta yakalanan Cabrinovic’un bu suikasti barut fıçısına atılan bir kavılcım etkisi gösterdi. Bu olaydan tam bir ay sonra Avusturya-Maceristan, Sırbistan’a savaş açtı. Ardından Rusya ile Almanya’da bu savaşa dahil oldu. Bunları Fransa ve Belçika izledi ve böylece 4 yıl sürecek olan sonucunda milyonlarca insanın öleceği,
3 imparatorluğun yıkılacağı yerlerine yeni devletlerin kurulmasıyla dünya siyasi haritasının değişeceği büyük felaket başlamış oldu. Evet sevgili seyirciler, TNT2 ekranlarında Boğaziçi’nde dünyanın en güzel ve aynı zamanda dünyanın göze olan, tabii göz olanın gözü çıksın diye duamızı da yapıverelim hemen.
Boğaziçi’nde tarih söyleşileri programında sizlerle birlikteyiz. Arkadaşlarımızın verdiği bilgiye göre sosyal medyada ufak bir hareketlenme olmuş ama yeterli mi? Ona dair bir bilgi alamadım henüz. Hashtagımız TRT2TARI. Evet TRT2TARI hashtagı ile sorularınızı, katkılarınızı, önerilerinizi, desteklerinizi bekliyoruz.
Sadece öğrenmek için değil, hatırlamak için de tarih söyleşileri diyor ve Birinci Dünya Savaşı’nda, Yasuslar Savaşı’na doğru istihbarat savaşına doğru yavaş yavaş dönelim istiyoruz. Tabii konu çok uzun, saatlerce konuşulur, yüzlerce cilt, kitap yazılmış belki binlerce cilt. Birinci Dünya Savaşı nasıl başladı, nasıl devam etti, Osmanlı Savaşı nasıl girdi, girmek zorunda mıydı,
girmemek zorunda mıydı farklı görüşler, tezler var ama bir de tarihin icrası var yani yaşanmışlığı var. O da şu, Osmanlı Devleti şuyada bu nedenle haklı veya haksız ama bir gerçek var savaşa girdi. Almanya ile beraber, Avusturya, Macaristan ile beraber, Ulu Kalistan ile beraber savaşa girdi.
Karşısında ise, Abdülhamid’in bile çok çekindiği İngiltere, onun yanında Fransa ve hemen yanı başımızda, asırlardır ana politikası boğazlara inmek, Akdeniz’e inmek olan Rusya. Evet, böyle bir ortamda savaş başladı, sürüyor.
Şüphesiz savaşın icrasında ve cereyanında en önemli olan mesele istihbarat, bilgi. Bilgi güçtür demişler ama bizim bir daata sözümüz var, haber alan hazır olur. Dolayısıyla istihbarat konusu çok önemli, çok konuşulacak konu. Bunun Çin vs. farklı dünya kültürlerine ait önemli düşünürler, istihbaratla ilgili yaklaşımlar hep yorumlanır,
hep paylaşılır, bir becizi olarak aktarılır ama benim size hatırlatmak istediğim bir kaynak var. Nizam-ı Ülmülk siyasetnamesi. Nizam-ı Ülmülk’ün siyasetnamesini Büyük Selçuklu Devleti’nin Büyük Veziri ve tarihimizin Bilge Devlet Adamının siyasetnamesini biraz da istihbarat noktasında ve geleneğimizde istihbaratın rolü ve önemiyle ilgili okumanızı hatırlatmak isterim diyorum.
Ve Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İstihbarat Teşkilatı tabi bir sürü kırılma yaşanmış. Abdülhamid Devri’ni biz istihbaratta zirve bir dönem olarak okuruz ama bu da bir tartışma konusudur. Yıldız İstihbaratı, İç İstihbarat, Milleti Kontrol İstihbaratı mı? Hani bir zamanlar ülkemizde geçmiş yıllarda MİT’in çok tartışıldığı gibi dış istihbarattan zirve iç istihbarat gibi
bir de Abdülhamid’in çok iyi bir istihbaratçı olduğu ve dünyanın her tarafından haberdar aldığı söyleniyor. Tabi İttihat Terakki Yönetimi geliyor, Meşrutiyet ilan ediliyor ve bir geçmişe tepki olarak bu istihbarat lavediliyor. Ama Trablus-Karabı, Balkan Savaşları, birinci ve ikinci Balkan Savaşları, İç İsyanlar bir de bakılıyor ki aslında habersiz kalan hazırlıksız kalıyor. Yani haber alan hazır olurum, tersi bir durum söylüyor. İstihbarat yeniden gündeme geliyor, 1911 yılında ufak bir başlangıç var, sonra 5 Ağustos 1914’te Teşkilat-ı Mahsuson’un resmin kuruluşu. Şimdi Osmanlı İstihbaratı kısaca birkaç cümleyle bir özetler misiniz?
Sayın Hocam şöyle, aslında Osmanlı 600 yıllık bir imparatorluk. Her döneminde farklı bir yapılanma ve istihbarat yapısı var. Yani şöyle zirvederken aslında geçmiş dönemlerdeki istihbarat yapısı çok azımsanacak bir şey değil. Çünkü bizim kavramımız da var mesela Balkanlardaki o veya diğer dış ülkelerden istihbarat alan o klasik dönemin işte Martolosları, Voynukları, Bulgarlar içerisinde çalışan yani Hristiyanları kendi lehine kullanan bir Osmanlı istihbarat ağı var zaten. İngilizlerin Müslümanları kullandığı gibi. Kullandığı gibi var yani bu gelişme ve yükselme döneminde istihbarat ağını çok aktif kullanıyor Osmanlı tekke şeyhlerini kullanıyor. Biz Süperinz Dünya Savaşı’na bir odaklanalım istiyorum ben zamanı yakın açısından. Sultan Abdülhamid’i özel kılan nedir? Sultan Abdülhamid o kıstırılmışlık içerisinde bir haber alma mekanizması oluşturmak zorunda. Tabii kendisine bağlı oluşturuyor bunu. Belki sıkıntı, problem o teşkilatın ne kadar efektif çalıştığı, ne kadar büyük olduğu, ne kadar geniş bir ağı olduğundan ziyade onun kurumsal olup olmaması ile ilgili bir mevzu.
Yani evet haber almıştır, evet birçok şeyi takip etmiştir ama Sultan Abdülhamid’in alt yapısında yani ona hizmet edecek bir devlet kadrosu yoktu. İstihbarat doğrudan kendisine geliyordu yani veya işte birkaç adam üzerinden kendisine geliyordu. Bunları tahliye edecek, analiz edecek, yorumlayacak, işte çıkarımlarda bulunacak bir devlet mekanizması yoktu.
Dolayısıyla evet işe yaradı mı birçok yerde yaradı ama İngiltere’de olduğu gibi, Rusya’da olduğu gibi, Amerika’da olduğu gibi bunlar bir devlet mekanizması, devlet kurumu haline dönüştürülemedi. Ve İttihat-Terakki yönetime gelince reddiyecilikle bunların hepsini lağvetti. 5 Ağustos diyoruz. Neden 5 Ağustos? Aslında tarih çok önemli. Bakın 5 Ağustos. 2 Ağustos’ta anlaşma imzaladı. Almanya’yla İttihat-Terakki yönetimi 2 Ağustos’ta anlaşma imzaladı. 3 Ağustos’ta İstanbul’daki konsolos’a ittifak teklif ettiler. Dediler ki bakanlar da bize bir takım imtiyazlar verin. Biz sizin tarafınızla savaşa girelim. Rusya kabul etmedi.
5 Ağustos’ta tekrar teklif ettiler. Yine kabul edilmedi ve bu bilgi Almanya’ya sızınca yani Almanya gizli anlaşmalarının sızdırıldığını öğrenince hemen 6 Ağustos’ta daha sonra Yavuz ve Midil’le olan iki tane gemisine, Govhen ve Brestaho’ya İstanbul’a Çanakkale Boğazı’na girme emrini verdi. Bir oğlu bitti ortaya çıkarmak için. 5 Ağustos’ta şunu gördü İttihat-Terakki yönetimi. Dediler ki evet bir savaşın eşiğindeyiz, bir istihbarat ihtiyacımız var. Teşkilat-ı Mahsusa diye bir yapı ortaya çıkartalım ve Teşkilat-ı Mahsusa Umur-u Şarkiye dairesi olarak resmi olarak kuruldu. Harbiye Nezaret içerisinde 18’e kadar 4 yıl çalıştı.
Yani aslında bizim çok telaffuz ettiğimiz bu teşkilat çok böyle uzun süreler hizmet etmiş, devlete çok uzun süreler bir istihbarat sağlamış bir ağı değil. Ya da tarihi arka planı olan bir yapı değil. Bir milyon savaşıyla birlikte ortaya çıkmış. Haledenceyle ortaya çıkartılmış. Aslında Teşkilat-ı Mahsusa tabiri daha önceden kullanılıyor. Bu konuda biraz karışıklık var. İşte Trablus Garp’ta veya Balkanlarda özel birliklere Teşkilat-ı Mahsusa deniliyor.
Ama onlar özel askeri birlik. Dolayısıyla bir casusluk, bir istihbarat teşkilatı değil. 5 Ağustos 14’te kurulan bir teşkilattır. Harbiye Nezaret içerisinde kurulmuştur. Ve içerisinde görevlendirilenler de genellikle asker kökenli veya daha sonra dışarıdan yardım alınan Mehmet Akif gibi mesela sivil kökenli insanlar vardır. Bunlardan kabiliyetleri ölçüsünde yardım alınmıştır.
Ama tabi bu kadar kısa süre içerisinde bu kadar büyük teşkilatlarla işte Rus, Alman veya Fransız v.a. baş etmesi mümkün müdür? O insanların çok idealist olmaları ancak bir başarı, göreceli bir başarı ortaya çıkarmıştır. Çok idealistler. Vatan aşkları çok fazla. Kendisini hayatına son verecek kadar fazla olan bir Teşkilat-ı Mahsusa lideri var Süleyman Askeri.
Süleyman Askeri, Kutulamare zaten hatırlıyoruz. Hayır, Selman-ı Pak’ta yenilince, Şuhay Bey’de yenilince orada İngilizlere karşı Osmancık tavırlardan 250 kişi hayatını kaybetti. Bunlar Anadolu’dan gönderilmiş özel teşkilatın vurucu kuvvetleriydi. Yani milis kuvvetiydi, gözü kara, ölüme giden insanlardı. Bunlardan 250 kişi hayatını kaybetti. 150 kişi yaralandı. Bunları görünce dayanamayarak hayatına son verdi ben ne yapıyorum diye. Yani bu kadar vatan aşkıyla dolu birisi yani yenilgiyi kabul edemeyecek kadar. Dolayısıyla bunlar bu aşkla da olsa ne kadar başarılı olabilirlerdi bu büyük teşkilatlar karşısında. Şimdi buna döneceğim ama biraz önce konu geçtiği için, Necmettin Hoca seninle de konu algın olunca izleyicilerimizden bir soru gelmiş.
Hasan Top’tan’ın bir sorusuna arkadaşlar bana ulaştırdılar. Onu bir kısaca cevaplandıralım sonra evet dediğiniz susetler var ama ortada bir yapılanma var. Hindistan’a gönderilen bir ekip var, Suriye’ye gönderilen bir ekip var, İran’a gönderilen var, Mısır’a var, Suriye’ye var. Orada İngilizlerin, Kafkas’ta çok kolay nüfuz edemediği bir yapı var. Onları biraz konuşalım ama Hasan Top’tan söylüyor, Necmettin Alkan hocam.
Necmettin Bey, Türk İstihbarat Teşkilatı’nın ilk kurucusu kimdir? Abdülhamid Han dönemi gerçekten zirve midir diyor. Çok kısa bir cevap vereceğim. Osmanlı tarihine baktığımızda Osmanlı Devleti’nin Fatih dönemi, daha sonraki diğer yükseliş dönemi dediğimiz Padişahlar döneminde Osmanlı Devleti istihbarat akışını sağlama noktasında çok aktif bir siyaset takip ettiğini, faaliyetler içerisinde oluklanabiliyoruz. Bununla ilgili yayınlar var.
Çözülme ve küçülme dönemi dediğimiz Osmanlı Devleti’nin son yüzeyde 200 yılına tekabül eden dönemde modernleşme ile birlikte Devleti yeniden inşa edilme sürecine baktığımızda bunun takribi olarak Sultan Üçüncü Selim, Sultan Abdülmecid ve devamlı Sultan İkinci Abdülhamid döneminde istihbarat faaliyetleri noktasında bir kısım kurumların ve teşkilatların oluşturulmaya çalışıldığını biliyoruz. Ama bunlar hiçbir zaman, benim şahsi görüşümuma gerçek bir kurumsal istihbarat hüviyetine sahip olmadı. Mesela Selim’le ilgili diyorlar ki, Selim’in oradaki amacı daha da Nizam’ın cedid karşılıklarını kontrol etmek için böyle bir teşkilat kurdu. Abdülmecid dönemi tanımak karşılıkları. Sultan Abdülhamid dönemi baktığımızda biraz muhalefeti takip etme noktasında içine dönük.
Şimdi hocam bakın şöyle bir şey vardır, futbol kültürü ile anlatırsak, bir şey, bir yerden hareketle bunu anlatayım. Almanya’da yetişen çok sevdiğimiz bir aile dostumuzun oğlu. Sen de tabii uzun yıllarca Almanya’da geçirmiş bir arkadaşınsın. Futbol olarak Türkiye’ye geldi bu çocuk, Esi Şehir’de falan oynadı. Ademsar’ı diye bir genç kardeşimiz. Ona sormuştum Adem, Almanya’daki futbol maçlarıyla, takım mentalitesiyle Türkiye’de nasıldı?
O zaman Esi Şehir bayağı iyiydi hatırlarsanız yıllar önce dedi, valla bizim hoca bize diyor ki çocuklar çıkın oynayın, şunu yapın, bunu yapın. Ama bir Alman hoca sahaya bizi sürerken herkesin bir durduğu nokta var. Topu atacağı yer var. Bir sistem üzerine futbol biz oynuyoruz. Dolayısıyla Fatih’in Arslanları dediğimiz bizim 11’imiz, milli takım futbol oynarken sadece motivasyonla yürüyor mu hocam? Daha sonra bir Alman takımı, milli takımı karşısında çok iyi oynadınız bir maçta.
Çok basit bir gol yiyerek elenebiliyorsunuz, yenilebiliyorsunuz. Dolayısıyla o sistem, o mekanizmayı kuramıyoruz. Ondan dolayı, istihbaratla alakalı Avrupa’da akademiler kurulmuş, okullar kurulmuş. Orada profesyonel istihbaratçı yetiştiriliyor. Bizde öyle bir şey yok. Yani Abdülhamid dönemi Türkiye’de, Osman tarihinde, son yakın çağda kendi içinde güçlü bir istihbarat teşkilatı olarak değerlendirilebilir.
Ama bunu dünya istihbarat teşkilatlarıyla mukayese ettiğimizde, sahil seviyede görmeyiz mi diyorsunuz? Tabii, tabii. Öğrencilik yıllarında istihbaratçı diye alınıp yetiştirilen isimleri biraz sonra konuşacağız. Biraz sonra konuşacağız. O sortu mülâsırlığa, artı mırıltılara geçeceğiz. Dolayısıyla bizde öyle bir akademi yok, bizde öyle bir okul yok. Dolayısıyla tamamen bir devlet memurluğu, milli duygular, dili duygularla insanları böyle sahaya sürdüğünüzde maalesef istenen sonuç elde ediliyorlar. Yani teşkilatın mahsusu, yani bir dünya savaşı ile aslında bu biraz da ihtiyaçlarla… Aslında şu modern… Şimdi iki soru daha var. Onu da ben size söyleyeyim de akışçayasa cevaplandıracağımızı söyleyin bana intikal eden. Çünkü izleyicilerimize soru sorun dedik sevgili seyirciler. Sizden gelen soruları esk etmemiz mümkün değil ama……ben bu bana intikal eden iki soruyu da burada hatırlatayım. Program isyasa cevaplandıracak, yalnız bir düzeltme yapacağım.
Gökhan isimli bir arkadaşımız, öğrenciniz anlaşılan Tahaniyazi Bey. Banza İlyas, Banza isimli casusun hikayesini soruyor. Lütfen unutmadan programın ilerleyen dakikalarında paylaşalım. Şimdi size de bir soru var ama bu soru sizden çok Necmettin Hoca’nın ilgi alanına giriyor gibi geldi bana.
Sarah Aronson’un Nil’i teşkilatının bu sorunun cevabı… Niyazi Hoca’ya gelmiş ama Necmettin Hoca ilerleyen dakikalarda sizden bu sorunun cevabını alacağız. Evet sevgili seyirciler TRT2 tarih hashtag’iyle katlı soru öneri ve bilgi desteklerinizi bekliyoruz. Şimdi dönüyoruz Osmanlı’ya teşkilatı mahsul ediyoruz. Daha doğrusu birinci yüzyıl savaşında Osmanlı istihbarat teşkilatının yapısına. Savaşla beraber yani Balkan, Trablus, Karp ve benzer ona yaşanan tecrübeden hareketle ufak birlikler daha şümrlü bir yapıya dönüştürüldü. Bir nizamnamesi hazırlandı. Burada da var çeşitli maddeler var. Askerlere varıncaya kadar tavsiyelerde bulunuyorlar. Ama bunu yaparken biraz önce söylediklerinizden anladım bir defa elimizde idealist bir insan yapısı var. İdealistler yani ülkeleri seviyorlar tabi. Ama şöyle bir planlama yapmıyorlar mesela. Diyelim ki savaş şu, ihtiyaçlar şunlar. Diyelim ki Almanya’da şöyle bir ekipten istifade edebiliriz. Hindistan cephesi son derece önemli. Orada her zaman milli mücadele dahil Hindistan Müslümanları hem İngilizlere zorluk çıkarma hem bize önemli destek veriyor.
Suriye cephesi, Mısır cephesi önemli, Irak cephesi önemli. Çünkü İngiltere’nin özellikle ki onlar da istihbaratı tahrik etmeyi, İhsan noktası oraya yerleştiriyor. En meşhur veya bugün şöhretimiz en ulaşan İngiliz ajanları, Doverence, Bel başlı olmak üzere, Nil teşkilatı olmak üzere bölgede içeriden Ruslar Güneydoğu Anadolu’ya yöneliyorlar.
Buna karşı Osman’da nasıl bir planlamayla karşı karşıyayız? Necmettin Bey. Hocam şöyle bizim belki de oradaki… Şurada bazen ben söyleyebilirim, birbirinize yönlendirebilirim ama paylaşabilirsin. Bir kısaca bir şey söyleyeyim hocam, devam etsin. Hocamın da söyleyeceği çok güzel şeyler var. Hocam orada Sahay Osmanlı istihbaratçıları veya teşkilatı mahsulatıları bilmiyoruz. Biraz önce söylemiştim ya Avrupa’da bunun okulları var, yetiştiriyorlar ve bölgeye gelen insanlar daha önceden yıllardır orada kalıyorlar. Akademiye adına, araştırma adına. Hocam onu anladık da elde mevcutem’i nasıl değerlendiriyorlar? Ben biraz sonra öğretiyorum. Osmanlı o anlamda işte Kucubasya Eşref Bey’i, Türkistan’a, Hindistan’a veya Ira’a gönderdiğinde o insan da Türkistan’ı tanımıyor, bilmiyor. Orada gidip bir kısım insanlarla belli bir istihbarat faaliyeti yaptığında veya oradaki Müslümanlar İngiltere’ye karşı isyan ettirme noktasında faal olmak istediğinde çok etkili kalamıyor. İki, teknik altyapı da bu anlamda sıkıntı. Yani insanın iyi niyeti ortada ama işte bir İngiltere’nin iktisadi gücü, mali gücüyle Osmanlı’nın, Hindistan’ın ve Pakistan’ın da ki faaliyetini… Bunları anladın mı bilmiyorum Niyazi Hoca ne der. Evet, söylediğiniz eksiklikler var ama ortak ideal birliğinden, ülke birliğinden, kültür birliğinden kaynaklanan bir avantajı, bölgeyi tanımış olma imkanı ve bundan kaynaklanan bazı imkanlarda yok değil. Tabii, şimdi doğru aslında…
Mesela Hindistan’a gönderdiği isimler çok önemli. Tevfik Paşa başkanı, Beyhett gönderiyor. Hüseyin Alin Paşa, Hasan Bey, Nazım Bey, Abul Gehar Bey, Sacit Bey ve benzeri böyle 15-16 gibi bir ekip gönderiyor. Mevzu aslında şöyle Osmanlı Devleti’nin… Bir de yerel imkanların kullanımı var.
Osmanlı Devleti’nin kendi yaşadığı sorumlar aslında kendi zaman zaman avantajı da oluyor. Tamam, işte çok karmaşık bir yapısı var. İşte çok etnik kökenleri farklı. İşte Gürcüler var, Çerkezler var, işte Kürtler, Araplar vs. Ama şimdi hem karşı olanlar var hem destekleyenler var. Şimdi destekleyenler doğal olarak bilgi akış içerisinde rol oynuyorlar.
Ama karşı olanlarda karşı gücün içerisinde rol oynuyorlar bir şekilde. Dolayısıyla avantajı yok değil var. Fakat mevzu şu. Şimdi İngiltere savaş çıkmadan önce bakın şunu söyleyeyim.
İngiltere savaş çıkmadan önce istisnaasız olmak üzere her bir bölgedeki yaşayan önemli ferdi ya da önemsiz ferdi fark etmez isim isim isim kayda geçmiş bunların mezheplerini, etkilerini, kim tarafında bulunabileceğini yani bir ağ olarak her tarafı savaştan önce çevirmiş.
Ve dolayısıyla raporlar yazmış. Biz şimdi İngiliz arşivinden bu raporları çıkartıyoruz. Kaçta yazmış? 1910’da yazmış. Mesela 10’da Kuwait’le ilgili veya 1905’de, 1900’de İran’la ilgili raporlar var. Diyor ki İran’da mesela şu bölgelerde şu insanlar yaşar, işte şu figür önemli, işte şu siyasi olarak şöyle hareket eder vs.
Savaş başladığı zaman ve İngiltere Osmanlı Devletiyle karşı karşıya geldiği zaman figürlerin hepsini biliyor. Eliyle koymuş gibi kimi kullanacağını, kimi harcayacağını, kimin kendisini ihanet edeceğini, kimi kendisine menfaat sağlayacağını biliyor. Ve bu noktada bir organizasyona gidiyor. Şimdi bizler de biliyoruz ama mesela Kuşçubahşi Eşref diyor ki savaş 1914’de konuşuyorlar Cemal Paşa’yla. Mesela diyor bu Haşim’i ailesi muhtemelen isyan eder diyor. Cemal Paşa diyor ki ya diyor Faysal geldi elimi öptü diyor. Ve Kur’an’a el bastı diyor 1915’te geldi diyor Faysal benim elimi öptü hakikaten de var.
Yani hem onların hatıralarında hem Cemal Paşa’nın hatıralarında Faysal’ın gelip elini öptü, işte hediyeler sundu, Kur’an’a el basıp bağlı yemini ettiği var. Ama o yeminden 3-5 gün sonra İngiltere lehine ayaklanmaya o organizasyon için de oluyor. Mesela Faysal’ın el öpmesi değil de el öpmeye bu kadar tav olunması.
Mesela şimdi mevzusu tanımıyor yani o yapıyı o yapının ilişkilerini gitmesini gittiklerini görüştüklerini yazıştıklarını. Şimdi casusluk veya istihbarat. Sipariyede yaptığı idamlar vs. Cemal Paşa. Nedir şimdi niye yapar? Tabii tabii nedir yani istihbarat tabii istihbarat nedir? Geleceğini şekillendirmektir. Öğrenir geleceğini şekillendirir.
Şimdi birden olay patlıyor diyor ki biz bunu beklemiyorduk. Beklemiyorduk ama vaka bu. Bu insanlar diyelim bir yıl yazışmışlar, bir yıl görüşmüşler, bir yıl pazarlık yapmışlar. Bu demektir ki öğrenilmesi gereken bir mevzudur. Bu demektir ki öğrenildikten sonra çözüm üretilmesi gereken bir mevzudur. O idamlar ayrı bir vakadır. Mesela Aliye Mahkemesi ve idam hadisesi.
Şerif Hüseyin’in yerine şerif tayin edilen Şerif Haydar’ın hatıraları yayınlandı mesela. Aslında o bile bunların pek çok ondan haberdar ama anlatamıyor derdini. Aslında o dönemlerde mesela o idam edilenlerin bir kısmının da İngiliz ajanı olduğunu biz daha sonra… Cemal Paşa’nın? Tabii tabii daha sonra şu anda yeni biz İngiliz belgelerinden elde ettiğimiz,
o Arap Büro’nun belgelerinden elde ettiğimiz yazışmalardan anlıyoruz. Yani mesela diyor ki Binbaş işte şu diyor bizim adamımız diyor bu diyor idam edilmekle diyor Suriye’deki büyük ayaklanmayı engellemiş oldu diyor. Geriye kalanlar çok acemi çok diyor ihtiraslı biz bunlarla yola çıkamayız diyor Suriye’de mesela. Mesela şu Suriye’de Cemal Paşa’nın yaptığı idamlar uzun yıllar etkisini devam ettiren aletleri kamyon.
İstihbaratın yöntemlerinden birisi de kamuoyunu yönetmek ve doğru bilgilendirmek. Şimdi bir veteremiz var arkadaşlarımız Birinci Dünya Savaşı’na İstihbarat diye dört dakikalık bir kısa film hazırlamışlar. Bir dakika sonra onu izlemeye geçeceğiz ama şunu da söylemekte fayda var.
Benim okumalarım doğru ise İndistan Suriye Mısır Irak İran bölgesinde Osmanlı İstihbarat Teşkilatları merkezden gönderilenleri çok iyi takip ediyor İngilizler ve hemen raporla bilgilerini tabi yanıldıkları da var. Ama bir de bunların yerel kaynakları var ve yerel güç odakları var. Mesela Senur Seybe benzeri gibi büyük güçleri iyi takip ediyorlar. Şöyle söyleniyor kaynaklarda aslında İngilizler bunlardan haberdar olmakla birlikte bunlara nüfuz edip yakalamak ve tedbir almakta zorlanıyorlardı. Çünkü Osmanlı casusları kültür birlikteliği ve yerel özelliklerinden dolayı topluma çok rahat kaynaşabiliyorlardı. Ama yakaladıklarını çok ağır cezalandırıyorlardı. İdam ve benzeri gibi ne dersiniz? Tabii kendisine karşı onu ihanet olarak kabul ettiği için. Osmanlı casusların sahaya ihkal kabiliyetiyle izin vermiş. Tabii tabii İngiltere kendi yayılma alanında kendisine karşı yapılmış bir düşmanlık hadisesi olarak görüyor. Tabii ki bunları gözünü kırpmadan öldürüyor, idam ediyor, gözünü kırpmıyor. Yani o konuda hiç açma soruyor. Ama şunu söylüyorum. Şunu öğrenmek istiyorum. Tabii Bağdat’ta mesela.
Ondan önce şunu öğrenmek istiyorum. Osmanlı istihbarat görevlilerinin casuslarının en azından İslam coğrafyasında, Müslümanların coğrafyasında hızlı etki iletişim ve iletişim kurdukları ve çok çabuk kamufle oldukları, rahat kamufle oldukları konusundaki yorumla ilgili düşünceniz ne? Yani aslında şöyle tabii ki Osmanlı istihbaratı, gerçi gerek Abdülhamid dönemi, gerekse Teşkilat-ı Mahsusa dönemi çok fazla kaynak alabilecek bir malzemesi var zaten.
Yani kamufle oluyor tabii ki doğal olarak o yapı içerisinde çok çeşitli alanlardan kaynaklar alıyor. Yani aslında bu kaynaklar bir jurnal. Yani devlet görevlileri, işte kendisini devlete yakın hissedenler mutlaka istihbaratı veriyor. İşte Cemal Paşa’ya istihbarat geliyor ve inanmıyor mesela. Nereden geliyor? Ordu imamından geliyor. Ordu imamı devlete bağlı ve diyor ki hemen istihbaratını veriyor.
İstihbarat görevlisi değil ama inanan devletine bağlı çok fazla insanlar var ve bunlar geliyorlar sürekli diyorlar ki bakın şuralarda bu olaylar oluyor, burada bu olaylar oluyor vesaire. Ama bunların çok sivrilerini yakaladıkları zaman istihbarat noktasında hemen kurşuna diziyorlar İngilizler. Sevgili seyirciler TRT2 ekranlarında tarih söyleşileri programında canlı yayındayız.
Nerede? Boğaziçi’nde zaten arkadaşlarımız zaman zaman görüntüleri sizlerle paylaşıyorlar. TRT2 tarih eşlikiyle katkılarınızı, sorularınızı bekliyoruz. Necmettin Alkan ve Tahaniyazi Karaca ile de Birinci Dünya Savaşı’na istihbaratı konuşuyoruz.
Osmanlı İstihbarat Teşkilatı, İngiliz, Rus, Alman ve büyük istihbarat paletleri ve hikayeleri yavaş yavaş yaşanmışlıklara ve istihbarat görevlilerinin etkilerine doğru söyleşimiz devam edecek. Şimdi arkadaşlarımız bir kısa film hazırlamışlar, bir vetere hep birlikte onu izliyoruz efendim.
Birinci Dünya Savaşı, Avrupa Devletleri’nin kilise şemsiyesi altında olmadan İslam coğrafyasına eş tamamlı ve sistematik olarak saldırdığı ilk savaştı. Bu savaşın bir ayağında istihbarat savaşlarıydı ve İslam coğrafyasının her yerindeydi. İslam coğrafyasının önemli bir parçası olan Osmanlı coğrafyasında bu savaş üç ana cepheden ilerledi.
Bunlardan ilki İtilaf Devletleri’nin idare ettiği cephedi. İtilaf Devletleri’nin Osmanlı topraklarındaki casusluk faaliyetleri konsolosluklar üzerinden yönetildi. Sağdan toplanan bilgiler kağıtlara Türkçe yazılı kuriyeler aracılığıyla konsolosluklara iletiliyordu. Konsolosluklar topladıkları bilgileri düzenleyip ülkelerinin dışişleri bakanlıklarına gönderiyordu. Bakanlık memurları bu bilgileri tasnifleyip gerekli birimlere iletiyordu.
Osmanlı’nın ani asker sevkiyatları gibi bazı acil durumlarda konsolosluklar bildiği dışişleri bakanlığından önce karargahlar iletiyordu. İtilaf Devletleri sağdan bilgileri üç farklı kaynaktan ediniyordu. Bunlardan ilki kılık değiştirmiş, iyi derece Türkçe ve Arapça bilen kendi askeri yahut casuslarıydı. İkinci kaynak Osmanlı’nın ayrılıkça gayrimüslim tebaasıydı. Son kaynak başkent İstanbul’da, Doğu Karadeniz Bölgesinde ve Arap nüfusunun yoğunlukta olduğu bölgelerde Müslüman tebaadan para karşılığı bilgi satan kimselerdi. Osmanlı coğrafyasında casusluk faaliyetlerini en yoğun şekilde yürüten İtilaf Devleti, petrol olan her yerde var olmaya çalışan İngiltere’ydi. İngiltere İstihbarat Teşkilatının merkezi Kare’de kurulmuştu. Bu teşkilatın Mısır’ın farklı bölgelerinde, Filistin’de, Sudan’da, Hindistan’da ve Hicaz’da şubeleri vardı.
İngilizler istihbarat faaliyetlerini yürütürken kendi casuslarından daha çok ayrılıkça gayrimüslimleri kullanıyordu. Ermeni ve Rum zararlı cemiyetleri ulaşabildikleri bilgileri belge haline getirip İngiliz konsolosluğuna gönderiyordu. İngilizlerin kullandıkları gayrimüslimlerin bir kısmı da Filistin’de yaşayan Yahudilerdi. Hristiyanların mezaleminden Osmanlı himayesine kaçmış Yahudiler Filistin’de Niri Casusluk Örgütünü kurdu.
Niri Casusları Filistin Suriye cephesinde Osmanlı’ya karşı birçok başkaldırıyı örgütledi. Osmanlı coğrafyasında İngilizlerden sonra en yoğun istihbarat çalışmasını Ruslar gerçekleştirdi. Ruslar casusluk faaliyetlerini iki bölgede yoğunlaştırdı. Bunlardan iki Ortodoks Hristiyan olan Ermenilerin ve Rumların yoğun yaşadığı Anadolu’nun doğusuydu. İkincisi ise Rum nüfusunun yoğunlaştığı Balkanlardı. I.D.S. Bünyesinde Osmanlı’ya karşı verilen İstihbarat Savaşı’nın ikinci cephesi Ayrılıkçı Gayrimüslim Hazınlıklardı. Çoğunlukla İtiraf Devletleri hesabına çalışmış olsalar da Ayrılıkçı Gayrimüslim Hazınlıkların kendi gizli ajandaları vardı. Hazınlıklar casusluk faaliyetleri yaparken çeşitli gayelerle hareket etti. Ele geçirdikleri bilgileri her zaman İtiraf Devletleri’ne aktarmadı.
Osmanlı coğrafyasında ve Avrupa’da örgütlenerek burada sahip oldukları malumatı değerlendirmek üzere gizli toplantılar düzenlediler. İtiraf Devletleri’ne kendi çıkarlarına uygun şekilde yönlendirmek için stratejiler yönelendirildiler. Bu stratejiler doğrultusunda yayınlar ve eylemler gerçekleştirdiler. Ayrılıkçıların en örgütlüleri Ermenilerdi. Özellikle Doğu Anadolu’da, Balkanlarda ve Avrupa’da organize olmuşlardı. Sahip oldukları yayın organları ve cemiyetler aracılığıyla çok sayıda eylemde bulundular. Ayrılıkçı gayri Müslüm azınlıklar, İtiraf Devletleri’ne casusluk yapmak dışında farklı hizmetler de üstlendi. Bu hizmetler, İtiraf Devletleri’nin yetkileri için Kuriyelik, Tercümanlık ve Osmanlı topraklarında İtiraf Devletleri’nin ordularına rehberlik etmekti. Birinci Dünya Savaşı bünyesinde Osmanlı’ya karşı verilen İstihbarat Savaşı’nın üçüncü cephesi ise bir kısım Osmanlı tebaasından oluşuyordu. Ve bunlar çoğunlukla Arap kabileleriydi.
Bu kabilelerin hemen hepsi İngilizlerle iş birliği içindeydi ve çölde halifelik rüyaları görüyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu çok sayıda cephede güçlü düşmanlarla savaşırken istihbarat faaliyetleri sebebiyle de ağır kayıplar verdi. Sevgili seyirciler, Terit-i İki ekranlarında canlı yayında Tarih Söylesi’leri programında
Tahanniyazi Karaca ve Necmettin Alkan ile Birinci Dünya Savaşı’nda istihbarat aslında savaşta casuslar savaşı konusunda sohbetimiz devam ediyor. Hashtag’imiz TRT2Tarih. Katkılarınızı bekliyoruz. Evet, Birinci Dünya Savaşı nasıl başladı, taraplar kimlerdi, nelerdi ve savaşta Osmanlı İstihbarat Teşkilatı’nın konumu, çalışmaları, kuruluşu konularını konuştuk.
Şimdi geldik karşı istihbarat faaliyetlerine. Yani Osmanlı’ya karşı yapılan istihbarat faaliyetleri, istihbarat çalışmaları. Almanlar ne yaptı, İngilizler ne yaptı, Fransızlar ne yaptı, Ruslar ne yaptı, kim kimi nasıl kullandı, nasıl değerlendi.
Daha doğrusu casuslar nasıl sınırlar çizdiler, nasıl devletler kurdular, nasıl kral atadılar ve üstelik bu ülkenin de birer idolü ve kahramanı haline döndüler. Nereden başlayalım? Niliden mi başlayalım? En az bilineni Nil’i. Eyvallah. Necmettin Hoca, sonra Bell, Lawrence ve diğer konulara devam edeceğiz.
Tamamdır. Şimdi Nil’in şöyle bir özelliği var. Nil bildiğimiz klasik istihbarat teşkilatı değil. Bu biraz önce bahsettiğimiz profesyonel anlamda eğitim alan ve nasıl bir istihbarat toplaması gerektiğine dair temelde altyapıları yok. Sadece Sara’nın bir ara İskenderiye ve Kahiriyye gizlice gidip orada bazı teknik bilgiler aldığını biliyoruz.
Onun dışında Nil’i örgütünü oluşturanlar 20 ila 27 yaşlar arasında çiftçi, öğrenci vesaire. Normal şartlarda sivil olarak düşünebileceğimiz insanlar. Fakat Cihan Harbi Patlak Ference ve Osmanlı Devleti İngiltere’nin karşı Almanya’nın yanında savaşa girince bölgedeki Yahudiler şunu gördüler.
Ki bu diğer siyonist liderler, Weissmann gibi Yahudi zevatta da aynı düşünce var. Osmanlı Devleti İngiltere’ye karşı savaşa girdi ve bu savaşı kaybettiğinde mutlaka Arabistan ve Filistin topraklarını da kaybedecektir. Dolayısıyla orada İsrail’in bir Yahudi Devleti’nin kurulabilmesi için bir şekilde Osmanlı Devleti’ne karşı İngilizlerle işbirliği yapılması gerektiğini düşünüyorlar. Bunun için bu örgütün kurulması gerçekleştiriliyor. Hocam örgütle alakalı olarak çok somut bilgiler var. İngiliz kaynakları özellikle hem o döneme şahitlik eden bir kısım askeri zevattan hem de İngiliz arşivlerinde bilgiler var. Örgütün kuruluş şeyi, hatta şöyle bir bilgi aktarırken belki oradan gireriz, işi hikayeleştirme adına. Böyle bir örgütün ortaya çıkmasıyla alakalı temel gelişme maalesef bu büyük çekirdeğe salgını var. Mayıs 1915 civarı Suriye bölgesinde. Cemal Paşa’nın zıraat mühendisi olarak Aron Aronson, bu Nilü örgütünü kuran üç kardeşin en büyüğü abi Aronson, zıraat mühendisi ve Cemal Paşa’nın dördüncü ordudaki komuta Cemal Paşa’nın zıraat mühendisi.
Subay. Evet yani subay da diyebiliriz ama tam subay değil hocam normal zıraat mühendisi yurt dışına çıkmış hatta. Hanımı sıra falan gitmesi gerektiğinde Osmanlı subay kıyafeti olduğu için. Şöyle tabi Cemal Paşa ve dördüncü ordunun görevcisi olarak bu faaliyetleri yapıyor ama subay kimliği diye kayıtlarda geçmiyor.
Yani istisna bir durumda kullanabileceği işte farklı meslek gruplarından birisi o da bu çekirge salgının sırasında bu çekirge ile nasıl mücadele edecek çok büyük bir salgın hocam. Bu Osmanlı kayıtlarında geçiyor hatta bir kısım kaynaklar hocam da onu çok iyi bilir. Yani Suriye cephesindeki alınan mağlubiyetin aslında nedenlerinden birisi de yıllardır o bölgede böylesi de Sudan bölgesinden gelen hatta Yahudi kaynakları Tevrat’ta anlatılan o büyük afetlerle alakalı Allah’ın gönderdiği azap noktasındaki afetlerle alakalı çekirge salgınına benzetiyorlar. Bölgeyi perişan ediyor.
O Alexander Aranzon’un hatıratına geçiyor tarlada tarlayla uğraşan bir anne bir baba çocuğunu bir ağacın altına bırakmışsa bir dakikada çekirgeler çocuğun üzerine çullanıp işte el ayak yüzü vesaire açık olan bütün vücut organlarını kemiriyor.
Ve çocuk iskelet gibi ortada kalıyor dışarıda bir hayvan kalmışsa büyükbaş birkaç dakika içerisinde üzerine üşüşüyorlar tam bir korku filmi gibi hayvan iskeletiyle ortaya kalıyor. Osmanlı Devleti Cemal Paşa özellikle bölge komutanı bunun etkisiz kalıyor. Etkisiz kaldığı için de işte bölgede çok meşhur ziraat mühendisi olan Aaron Aranzon ile yardım alıyorlar. Aranzon bu faaliyetlere başlayınca bakıyor ki bütün kapıları ona açılıyor. Ordu adına ilgili birliklere giriyor, mıntıkalara giriyor, şehirlere giriyor. Ve bu durumdan istifade etme adına acaba böyle bir istihbarat bilgisi toplayıp bunu İngilizlerle bir şekilde paylaşıp işte bir İsrail Devleti’nin Yahudi Devleti’nin kurulması noktasında bize destek sağlayabilir mi tarzında düşünüyor. Kardeşleriyle istişare ediyor ve ondan sonra yine aynı o çekirgeyle mücadele ekibi içine toplam bölgede 30’a yakın genci alıyor kadınla erkek olarak. Ve bunlar Cemal Paşa’nın vermiş olduğu özen izinle bölgede dağılarak bu çekirgeyle mücadele ediyor ama bu arada gittikleri yerlerde de istihbarat topluyorlar.
Nasıl istihbarat bunlar? İşte ordunun mevcut durumu, ihtiyat bölüklerinin bölgeye nakledilmesi, yiyecek durumu. Hocam orada mesela en kritik şey şöyle iddia ediliyor, İngiliz kanaklarında da geçiyor. En kritik istihbaratları da bölgedeki su kuyuları. Bölgede çok ciddi bir kuraklık var, su sıkıntısı var. Aranzon’da ziraat mühendisi olduğu için bölgeyi biliyor. Nerede, hangi su kuyuları var? Bunların kravküsünü çıkartıyor, haritalarını çıkartıyor.
Daha sonra elen bir bölgeye saldırdığında Aranzon’u hazırlamış oldu ve diğer istihbaratçıların hazırlamış olduğu o kuyulardan su çıkartarak ordusunu, su ihtiyacının tedarik ettiği iddia ediliyor. Bu çok kritik bir şey. Mesela Cevat Rıfat Atilhan var dördüncü ordudaki istihbaratçı, subayrağından bir tanesi. O diyor ki belli bir süre sonra, Cevat Rıfat diyor ki, bir ara İngilizler bizim seyyar toplarımız var belli mevkilerde o gazete çepesinde. Çok nokta atışı topları imha ettiler ardı ardına. Sonra öğrendik ki, örgüt konuşacağız daha sonra, bunların kravküsünü yine bölgeye sızan bu istihbaratçılar vermişler.
Bu lojistik istihbarat bilgisi İngilizlerin gazete çepesindeki başarısının en büyük sebebi oluyor. Aslında bir teşkilatı, belki idealist, bir siyonist gençlik ekibinin yapısı gibi olmakla beraber savaşın gidişatında etkili olan. Tabii. Özellikle gazete cephesi, Suriye devamlı Suriye ve Filistin bölgesinin kaybedilmesindeki önemli şeyden bir tanesi.
Bir şey de anlatayım hocam da, moraton olma asadına hocama söz vereyim. Nili’nin şöyle bir özelliği var diye düşünüyorum ben. Bir, tipik istihbarat mantığı içerisinde. Bir, işin içerisinde propaganda var. Alexander Aronson kardeş. Bu Amerika’ya kaçıyor. 16’da.
Evet hatırladım bu kadarıyla orada. İngiliz gazetelerinde Osmanlı Devleti’nin Ermeni meselesinde tehcirde katliam yaptığına dair yazıları yayınlıyor ve Amerikan kamuoyunu Osmanlı Devleti aleyhine maalesef provoky ediyor. Manüpüle ediyor. Bunun yazmış olduğu bir hatırat var. Amerika’ya gittikten sonra yayınlıyor. Bunu İngiltere Propaganda Bakanlığı altı dile tercüme ederek bedava dağıtıyorlar.
İşin propaganda boyutu var hocam. İki, işin istihbarat bilgi toplama boyutu var. Bunun Sara Aronson kız kardeşleri. 22 sürü yaştan 25 yaşlandı bir kadın. Bu da elemanlarla birlikte sahada istihbarat topluyor. Üç, işin diplomasi boyutu var. Bu da Harun bizdeki karşılığı. Aron Aronson yapıyor. Ziraat mühendisi demin bahsettiğim zat. Bu da bizzat Kahire, daha sonra yine Cemal Paşa’nın vermiş olduğu bir vesikayla maalesef çeşitli yollardan İstanbul, Viyana, Berlin, Danimarka ve en son diğer Osmanlı ve Avusturya istihbaratını atlatarak İngiltere’ye gidiyor.
İngiltere istihbaratıyla görüşüyor ve elinde götürdüğü bir kısım mahrem bilgileri İngilizlere göstererek eğer bize yardım ederseniz biz size bu bilgileri temin ederiz ve orada Thompson’la görüşüyor. Mesela Shelly görüşüyor. Fritz Mauriz ile görüşüyor. Bu 1909’lu yıllarda İngiliz baş tercüme olarak görev yapıyor. Onunla görüşüyor. İkna ediyor.
Geri döndükten sonra istihbarat faaliyetlerine devam ediyor. Sonra nasıl çökertildiğini konuşuyoruz. Hocam da kendi siyanizm emellerine ulaşmak için bir halkın ortaya çıkardığı. Ama burada ilginç olan şu bilgiyi çok etkili olarak kullanıyorlar. Mesleki bilgiyi. Bizde olmayan personel eksikliğini telafi ederek.
Bu da Cemal Paşa’nın ihmani var. O çok bariz gözüküyor. Neden? Şimdi hocam bu çekirge salgını çok büyük bir olay da bu insanları sahaya sürdüğünüzde acaba bunları takip noktasında bir kontrol mekanizması niye kuruluyor?
İki, özellikle bu Aaron Aronson’un Avrupa’ya görevli olarak gitmesiyle alakalı takip acaba niye yapılmadı? Yani Aaron Aronson ne kadar başarılı bir istihbaratçı ki öyle değil. Yani o istihbarat bilgisi hakkında elimizde hiçbir şey yok. Zatme annesi bu insan. Viyane’ye gidiyor. İdanist bir Yahudi.
Hocam İstanbul’a gidiyor. Trenine Kudüsüze’den İstanbul’a geliyor. Oradan Viyane’ye gidiyor. Bir iki hafta kalıyor. Ondan sonra Berlin’e geliyor. Berlin’den Danimarka’ya gidiyor. Sahte bir pasaportla maceralar bir yolculukla gizlice Amerika’ya gidiyorum diye özel bir vapura biniyor Kopelank’tan hatırladığım kadarıyla.
Londra’da iniyor. Irlanda sahillerinde bir yerde iniyor ve orada İngiliz istihbaratçılarla buluşarak İngiliz İstihbarat Birliği’ne geliyor ve orada gerekli görüşmeleri yapıyor. Yani bu hem Osmanlı İstihbarat Teşkilatı hem Avusturya hem de Alman İstihbarat Teşkilatı atlatılıyor. Bu büyük bir şey. Bana göre kayıtsızlık mı diyelim artık, ihmankârlık mı diyelim bilemiyorum.
Tabii ilginç bir durum. Aslında bu hikayenin sanırım bu ihmal mi derken bunun farklı bir cephesi şöyle. Aslında Osmanlı kurma heyeti savaşa girerken Güney Arap topraklarını, Güney cepheyi çok fazla hesaba katmadan daha çok Rusya cephesi üzerine odaklanıyorlar. Yani savaş kimle geçecek muhabbetinde sanırım o dönemlerde kafalarındaki temel kavram Rusya’yla çok fazla büyük bir… Kafkasya cephesi….Kafkasya cephesi üzerinde büyük bir savaş ortaya çıkacak. Dolayısıyla tabii daha sonra Hindistan’a, İran’a vesaire heyetler gönderiliyor ama esas çalışma alanlarını Gürcüler, mesela Kafkasya üzerindeki Müslümanlar üzerinden yapmaya çalışıyorlar. İşte onları kullanalım, milis birlikleri oluşturalım, işte Çerkez, Gürcü veya işte Ortasya Müslümanlar içerisinde, Türkistan alanında bir şeyler olabilir mi vesaire.
Aslında bütün yönelikleri alan Doğu cephesi ama tabii şu çıkıyor, İngilizler Çanakkale’de yenilince normalde belki Irak, Basra’ya, Bağdat’a veya Mısır’a çok fazla iş düşmeyecekti onların hesabından. Yani Çanakkale’de sabah girip akşam İstanbul’a gideceklerdi, o yolu alttan üste tamamen Osmanlı ordusu imadilecekti, İstanbul’a işgal edildiği zaman istihbarat falan da olmayacaktı. Ama şimdi onlar açısından aslında bir mucize yani çok güçsüz gördükleri bir ülke kendilerini darmadağın etti ve hayal kırıklığını uğrattı.
Yani şöyleydi, tabii cephe yayıldı, diretnot denilen bunların Yüzenkale dedikleri muazzam bir yani şöyle söyleyeyim, 20 milyon sitelerine inşa ettikleri Yüzenkale’leri diretnotlar bunlar çelik dengemiler ve savaş makinaları tam anlamıyla ölüm makinaları.
Çanakkale’de Türk ordusunun yaptığı bu pahalı savaş oyuncaklarını yerle bir etmek oldu. İmkansız bir şey. Biz Gül Tekin Yıldız’la 18 Mart’ta Çanakkale’de canlı yayında bunlar uzun uzadı ya. Şimdi cephe nereye kaydı o zaman Basra Bağdat üzerine kaydı. Şimdi Kutulamere’de de yenildiler. O zaman her şey alt üst oldu.
Tabi 1916’da o hesap da bitti. O zaman bu casuslar savaşı tamamen çığrından koptu. Niyazi Hoca aslında bazen diziler, filmler bir tarih algısı oluşturmayan da bazı hakikaten önemli rol oynuyor. TRT 1’de Kutulamere’de çok ilgiyle izlenen canlı bir dizi yayınlandı.
Orada gördüğümüz kadar aslında bu istihbarat ve karşı istihbarat çok etkili bir şekilde kendisini gösterdi. Belki bunları filmlere de taşımak… Evet. Tabi ki. Yani bilinç oluşturma açısından bunların kullanılması elbette ki faydalı. Ama bir şey soracağım ben. Necmettin Hoca’nın anlattıklarını hareketle. Nile. Yani idealist, siyonist bir ailenin ve yakın aile diyebiliriz değil mi üç kardeş? Tabi tabii üç kardeş. Bunların arkadaş grubunun oluşturduğu bir yapı istihbarat eğitimi almıyor. Bir devlet tarafından öncelikle özel olarak görevlendirilmiyor. Düşünüyorlar ve İsrail Devleti’ni kurmada kim bize yardım eder diye bir devlendirme yapıyorlar. Ve bunun İngiltere olacağına… Hatta hocam başlangıçta Londra inanmıyor buna. Muhatap da almak istemiyorlar. Onu özet. İngiltere olacağına karar veriyorlar.
Mesela belki siz de yazıyorsunuz Necmettin Hoca. Osmanlı Devleti İngiltere ile savaşa geçer. Yani düşman değil de dost aynı ittibarçları yer alsa. Belki Nile diye bir teşkilatta bugün görmeyeceğiz. Tabi. Bu bize şunu gösteriyor. İşte Hoca da söylüyor Necmettin Hoca. Londra ya şaka mısınız diye ciddiye de almıyor.
Aslında idealist insanlar iyi bir planlama ve programlama yaptıklarında nasıl sonuç alacaklarının da ilginç bir göstergesi neli teşkilatı. Değil mi Necmettin Hoca? Tabi hocam. Orada bunu da tabi ki bu tespiti yapabiliriz ama netice itibarı bunları profesyonel anlamda da yönlendiren yine İngiltere hocam. Yani orada kadim bir istihbarat yerine. Daha sonra ama 16’dan sonra.
O kutu alamayla den sonra orada aslında bütün planlar İngiltere’nin bütün planları kutu alamayla den sonra değişiyor. Normalde aslında Londra, Londra, Londra merkezli istihbarat şey karışmıyor. Irak veya Arap coğrafyasına karışmıyor. Oranın sorumlusu Hindistan. Yeni değerli normalde yeni değerliye bağlı bir alan orası. Yani hem yönetim merkezi hem istihbarat olarak.
Simna merkezi mesela yeni değerli buralar kontrol ediyorlar ama kutu alamayla den sonra mecburen Londra merkeze giriyor ve Londra önce bir Arap Büro oluşturuyor. 1915’den itibaren Arap Büro. Arap Büro’nun amacı nedir?
Araplar üzerinde o coğrafyada özel bir çalışma ortaya çıkarmak. Gazete, yayınlar, insan kaynaklarını kullanmak aynen bu şekilde oluşturulacak iktisat sahibi insanları kendi lehlerine kullanıyorlar. Yani çok özel bir birim oluşturuluyor bunun için tam vurucu istihbarat kuvveti diyebileceğimiz. 1916’dan sonra da çok aktif olarak bunlar çalışıyorlar. Şimdi bir soru var onu ben sizinle paylaşacağım. Sonra istihbarat yöntemlerle ilgili bir veteremiz kısa filmim var onu izleyeceğiz. Sonra da Astana Lawrence kadar önemli bir casusluk faaliyeti var. Ve casus var, arkolok şu adı. Onu konuşacağız. Ben soruyu da aktarayım izleyicimizin bize intikal ettilerinin sorusu arkadaşlarımız vetereye hazırlanırken.
Soru şu casusluk faaliyetleri açısından itilaf devletlerine çalışan ayrılıkçı gayrimüslim azınlıkların Almanya ile istihbarat anlamında münasibetleri olmuş mu? Yani ayrılıkçı gayrimüslim azınlıklar itilaf devletlerine çalıştıkları gibi Almanya’da çalışmış mı?
Evet, evet. Bir soru var bunu vetereden sonra hem meşhur sınırları çizen casusun hikayesini devlet kurup devlet yıkan kral atayan bir kadın casusun hikayesini hem Nilin’in ortaya çıkardığı ve bu sorunun cevaplarını hep birlikte kısa süre içerisinde alırız.
Evet sevgili seyirciler TRT2 ekranlarında tarih söyleşileri programında kısa bir belgesel filmimizle, vetereyle birlikteylimiz devam ediyor. Konu istihbarat yöntemleri. Tabi bu vesileyle bu güzel filmleri, belgesel filmleri, kısa belgesel filmleri hazırlayan yayın ekibimize de çok teşekkür ediyoruz.
Hepimiz hepsinin emeğine gönül dolusu teşekkürlerimizi sunuyoruz. Var olsunlar diyoruz. Savaş her zaman cephede vuku bulmaz. Devletler rakiplerinin neler planladıklarını, hangi güçlere sahip olduklarını öğrenmek amacıyla gizli bir savaş yürütürler.
İşte bu gizli savaşın askerliğinde casuslardır. Bilgi en büyük güçtür şiarıyla hareket eden istihbarat örgütleri, Birinci Dünya Savaşı’nda aktif bir rol oynadı. Birinci Dünya Savaşı’nda faaliyet gösteren casuslar, görevlendirildikleri iş ve bölgeye göre değişik yöntemler kullandı. Haberleşme ve şifreleme metodları geliştirdiler.
Diğer devletlerin casuslarının şifreleme yöntemlerini de deşifre etmeye çalıştılar. Birinci Dünya Savaşı döneminde haberleşme imkanları kısıtlı olduğundan casuslar bu iş için farklı yollar kullandı. Bunlardan biri kullanılmaya başlandıktan hemen sonra Türk İstihbaratı’nın radarına girdi. Yabancı casusların yurt dışında belli adreslere giden gazetelerdeki metinlerde bazı harfleri iğne ile deldikleri tespit edildi. Bu harfler sırasıyla dizilince bir istihbarat metninin ortaya çıktığı anlaşıldı. Örneğin donanma yola çıktığı mesajı bu yolla casuslar tarafından iletiliyordu. Bunun üzerine Emniyeti Umumiye Tetbir aldığı ve bu şifreleme metodunu açığa çıkardı. Yine bu dönemde özellikle Alman casuslar tarafından müzik notaları şifreli haberleşme için kullanıldı. Tren vagonlarına işaretler koymakta yine tespit edilen haberleşme yöntemlerinden biriydi. Birinci Dünya Savaşı boyunca cephedeki muharip güçler düşmanların telefon konuşmalarına sızmaya çalıştı. Bu işlem için uzman ekipler çalıştı. Kazılan yeraltı tünelleri ile dinleme tesisleri kuruldu. Bu yolla düşmanın cephedeki durumu, stratejileri ve hareketleri tespit ediliyor oldu. Birinci Dünya Savaşı’nda dikkat çeken haberleşme araçlarından biri de kanatlı posterleri güvercinlerdi. Güvercinler cephede aktif bir şekilde kullanıldı. Keşif amacıyla yollanan süvariler, cephe gerisindeki birliklerle güvercinler vasıtasıyla haberleşti. Bu güvercinlerden biri de Sher Ami ismi ile Amerikan ordusuna kayıtlıydı. Cephede sıkışan 194 Amerikan askeri, son bir umut bulundukları koordinatları bu güvercinin ayağına bağlayıp yardım istedi. Sher Ami yaralanıp tek bacağını kaybetmesine karşın mesajı cephe gerisindeki birliklere ulaştırmayı başardı. Bu güvercin çok sayıda askerin kurtulmasını sağladı. Kahraman ilan edilen güvercin Sher Ami’nin heykelleri dekirdi. Türk İstihbaratı ise casus güvercinleri çeşitli cephelerde ölen güvercinlerin ayaklarına bağlı mesajların bulunmasıyla fark etti.
Dahiliye Nazırı Talat Paşa, ilgili birimlere gönderdiği şifreli bir yazıda bu yolla yapılan casusluğun önünü almak için çeşitli tedbirler aldı. Casus olarak kullanılan bir başka hayvanda köpekti. İyi eğitimli, dört ayaklı ajanlar ateş hattının bir ucundan bir ucuna haber taşımakta kullanıldı. Bu birim, Alman Savaş Köpekleri Servisi adıyla genel kurmaya bağlanmıştı. Köpekler resmen İstihbarat Servisi’nin bir parçası haline getirilmişti. Sınıflandırmaya tabi tutulan köpekler çeşitli casusluk görevlerinde kullanıldı.
Bunların yanı sıra Türk makamlarında tespit edilen ve tarihe not düşülen casusluk yöntemleri ise şöyle sıralanabilir. Limon suyuyla yazı zuhuru, karkostaların üzerindeki resimler, sahte mühürler, şemsiyelerin içine saklanan plan ve resimler, notalara gizlenen istihbarat bilgileri. Sevgili seyirciler, Boğaziçi’nde canlı yayında, TRTK ekranlarında tarih söyleşileri programında birlikteliğimiz devam ediyor.
Programımızın son dakikalarında ağırlıklı olarak Ortadoğu olarak isimlendirdiğimiz bölgedeki İngiliz casusluk faaliyetlerini konuşacağız. Niyazi Karaca Hoca ile. Meşhur Bel’in hikayesi ve diğer casuslar.
Tabi şimdi kadın olduğu için tabi ki Gertrude Bell bir figür olarak ön plana çıkıyor ama çok çeşitli, çok farklı mesleklerden efendim çok etkin casuslar var. Ama tabi kadın olması sebebiyle Gertrude Bell tabi o kitapta hikayesini anlattığımız Gertrude Bell tabi özel bir önem.
Profesyonel anlamda bu işi yapan, kendisine ünvan verilen, rütbe verilen binbaş rütbesiyle ordu içerisinde istihbarat faaliyetlerinde bulunan, işte haritaları çizen, Irak devletinin sınırlarını belirleyen, işte Irak Kralı Faysal’ın orada tahta çıkmasını sağlayan,
hatta onun arkasında duran, ona danışmanlık yapan, onun bir ülkeyi nasıl yöneteceğini, karşısındaki sorunları nasıl aşacağını tek tek, hatta çıkan o sorunlarda bizzat görev alarak onları ortadan kaldıran bir figür. Dolayısıyla bir figürün böyle rastgele yetişmiş olması zaten düşünülemez. Yani çok kalifi olması, kişisel özelliklerinin yüksek olması gerekiyor ki o rolü üstenebilsin. Bir kadın ama bu kadın, işte Oxford mezunu, Oxford tarih mezunu normalde, arkeolog değil. Daha sonradan… Uzun bir hikayesini Necmedeo-Nocenili’yi siz de Belin Hikayesini Sınırlar Çıten Kadın diye yazmışsınız. Evet, bu normalde arkeolog değil ama daha sonradan arkeolojiye merak sağladığı için,
Bilim Remse ile birlikte Konya’da mesela kazılar yapıyor, ondan sonra arkeolog ünvanını alıyor. Yani bir şekilde arkeolojiye geçiş yapmış oluyor. Ama sadece onunla ilgili sınırlanmıyor kendisini. On tane farklı dil konuşuyor ve çok güzel konuşuyor. En son öğrendiği dilde Türkçedir. Onu söyleyeyim. Her dile meraklı ama Türkçeyi en son zoraki olduğu için, yani mecbur olduğu için öğreniyor. Normalde işte Japonca ilgi duyuyor, Çince’yi duyuyor, İspanyolca, Latinca, birçok dil, Yunanca vs. Yani Orta Doğu’yu şekillendiren şahslardan bir tanesi bu. Önemli figürlerden bir tanesi bu. Lawless’ı da belirleştirir. Lawless bunu yetiştirmiyor ama bunu idol olarak alıyor. Örneğin Karkamış’ta karşı karşıya geldiklerinde ilk kez tanıştıklarında diyor ki ben senin gibi bir insan olacağım. Arada 20 yaş var. Yani bu 1868 doğumlu kadın. Lawrence 1888 doğumlu. Yani arada 20 yaş fark var ve bu tanınan, bilinen, işte gezgin, seyah vs. diye kitapları olan bir figür.
Ama Lawrence diyor ki yeni işte okulunu yeni bitirmiş arkeolojiye meraklı birisi ben senin gibi olacağım diyor. Her tarafı gezeceğim, göreceğim, arkeoloji işte yapacağım vs. Örnek alıyor bunu yani. Sınırları çizen kadın demenizin sebebi ve olay nedir? Olay Irak. Murat Bardakçı da böyle tanımlıyor. İlk kez anlardan birisi Murat Bardakçı bu kadın. Ama aslında şöyle bu kendi döneminin bir tanımlaması. Bizim değil yani kendi döneminde Irak’ın bütün aslında Orta Doğu’daki o kabilelerin, devletlerin nasıl yerleşmesi gerektiğine dair harita çizdiği için. Yani bir oda Basra’ya gittiği zaman Basra ve Bağdat’a geçtiği zaman oradaki rolü tamamen harita çizmek, kabileleri kontrol etmek, Arap kabilelerini ve devletlerin sınırlarının nasıl olabileceği konusunda bilgi vermek üstlerine. Dolayısıyla Irak’ın sınırları çizilirken Gertrude Bell’in hazırlamış olduğu haritalar üzerinden bir devlet yapısı ortaya çıkartılıyor ve döneminde kendisine bu uyumam veriliyor. Taçsız Kral, yani Irak’ın taçsız krallığı, kraliçesi veya sınırları çizen kadın ünvanı döneminde kendisine veriliyor. Savaş bitiyor, ne yapıyor? Ayrılıyor mu? Savaş, hayır ayrılmıyor. Faysal’ın danışmanlığını yapıyor. 1926’ya kadar ki süreç içerisinde onun danışmanlığını yaparak, orada yine istihbarat faaliyetlerinde bulunarak o birim içerisinde görevini devam ettiriyor. Yani resmi bir görevli.
Aynı zamanda İngiltere’nin doğu işçileri sekreterliğini yapıyor. O esas büyük komutanları bunların Percy Cox. 1926’da mı ölüyor? Daha sonra intihar ediyor. Nasıl? İntihar ediyor. İntihar etmesinin sebebi yalnız olduğunu hissediyor. Yani kendi anlattığı yazdıklarına göre. İşte ülkem için, ideallerim için çalıştım.
İşte bir şeyler yaptım ortaya ama yalnızım diyor. İşte kardeşi ölüyor, hayatını kaybediyor. Babası çok zengin ilk başlarda, sonra iflas ediyor. İşte bunları yaşadıkça yaşadıkça işte birkaç aşk yaşıyor. Onlardan karşılık alamıyor ve buralıma düşüyor. Diyor ki ben ölmeliyim ve hayatına son veriyor bir şekilde. Nilin’in ortaya çıkartılışı 35 saniye Necmettin Hoca.
Nilin’in ortaya çıkartılması maalesef çok geç oluyor. Bir istihbarat için kullanılan güvercinin yanlışlıkla bir Osmanlı karakol komutanının güvercinin arasına karışması üzerine o fark ediyor. Ayağında bir pusula var. Daha sonra bu çözülüyor. Yapılan araştırma netcesinde bunun Arasun kardeşlerle bağlı bir örgüt olduğu ortaya çıkartılıyor.
Nilin’in kuruculuğundan Sahra’nın ölmesi ile alakalı intihar ve öldürmesi ile alakalı bizim kaynaklar farklı şey söylüyor. Yahudi kaynakları, İngiliz kaynakları farklı şey anlatıyor. Olay çok fazla dramatice ediyorlar. Ama her halükarda Osmanlı’nın Filistin cephesindeki mağlubiyetin en önemli sebeplerinden birisi de bu istihbarat ölügütü oluyor. Yani bizde şöyle bir şey var Hoca belki onu ekleyebilirim son şey olarak. Biz hep genelde Filistin cephesi, Suriye cephesi, Arap ihaneti üzerinden anlatıyoruz ya. İhanetliler mağlub olduk vs. ama bunlar da Osmanlı vatandaşı. Bunlar da 1880’li yıllarda Romanya’dan gelip Osmanlı vatandaşlığını almış o bölgede yaşayan insanlar. Ama her nedense bu boyut hiçbir zaman gündeme getirilmiyor. Bu da ilginç bir nokta olsa gerekir. Arapların bir kısmı İsvan’ı diyor, bir kısmı devletin yanında ama bunlar sonları çok önemli. Evet çok teşekkür ediyorum. Necmettin Alkan geldiniz ve bizleri bilgilendirdiniz. Tabasit tam daha konuya yeni giriş diye biliyorum ama. Aslında çok geniş bir konu. Evet, izleyicilerimiz Belin Hikayesi’ni Sınırları Çizen Kadın kitabınızla Niyazi Bey okuyabilirler. Ve Nili Teşkilatı’nın hikayesini de Necmettin Özelsin kitabımızdan meraklara ayrıntılı bir şekilde okurlar. Güzel de bir dili var. Tebrik ediyorum.
Sevgili seyirciler, Teritikya ekranlarından Boğaziçi’nde canlı yayında Tarih Söyleşileri programında Birinci Dünya Savaşı’nda istihbarat konusunu ele almaya çalıştık. Şüphesiz bu konuda her biri bir program konusu olabileceği casuslar olduğu gibi olaylarda var. Ama biz bu programda bir hatırlatma yapmak istedik.
İnşallah ilerleyen dönemlerde, ilerleyen haftalarda farklı programlarla, yeni konularla, yeni konuklarla beraber olmaya devam edeceğiz. Yayında ve yapımda emeği geçen bütün arkadaşlarım adına hepinize sevgi, saygı ve teşekkürlerimizi sunuyor. Huzur dolu, barış dolu, adalet dolu bir dünya niyaz ediyoruz.
Hoşça kalın efendim.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir