"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Ata Atun & Doç. Dr. Gültekin Yıldız | 19. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Ata Atun & Doç. Dr. Gültekin Yıldız | 19. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=RoAP_jgtu8I.

Merhaba sevgili seyirciler!
TRT2 ekranlarından, Tarih Söyleşileri programından hepinize en içten, en samimi, en sıcak duygularla, gönül dolusu sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Bu programda çok özel bir konuyu, yaşı fakir gibi yarım asrı geride bırakanların çocukluk hatıralarını, biraz daha ileri olanların gençlik hatıralarının da önemli bir yeri olan
duyguyu, hüznü, coşkuyu, ayrılığı, vuslatı, kavuşmayı, heyecanı yeniden dirilişi, yeniden ruh buluşu, yeniden kimlik buluşu, yeniden yüzünü, gönlünü tarihe çevirmesine vesile olan bir hadiseyi konuşacağız. Kıbrıs Barış Harekatı’nı.
Aslında Kıbrıs Barış Harekatı’nı kadar, Kıbrıs Barış Harekatı’na uzanan süreci değerlendireceğiz. Şunu açık yürekli ifade etmek isterim ki, bir tarihçi, bir üniversite hocası olarak, bu programa hazırlanırken yaklaşık bir aydır Kıbrıs’ı yeniden okumaya, yeniden anlamaya çalıştım.
Ve o zaman şunu fark ettim, ne kadar çabuk unutmuşuz, ne kadar çok şey unutmuşuz, ya da daha yürekli bir ifadeyle ne kadar az şey biliyoruz, çok yakın tarihimize dair diye bir hükmü de paylaşmak durumda kaldık. İşte bu akşamki tarih söyleşileri biraz da hatırlamak ve hatırlatmak için.
Kiminle diyorsanız çok değerli iki konuğumuzla, birisi Kıbrıs’tan gelen Atı Altun Bey, hoş geldiniz hocam. Hoş bulduk hocam. Afiyetle iseniz inşallah. Çok teşekkür ederim, çok naziksiniz böyle bir fırsatı verdiğiniz için. Ben aslında söylediğiniz gibi Kıbrıslı bir Türk’üm. 1963-1974 arasındaki soykırımı en acı şekilde yaşadım.
1974 Barış Harekatı’na Havan Takım Komutanı olarak bir mücahit olarak katıldım. Ben anavatanıma bu ekranlardan şükürlerimi, teşekkürlerimi, can borcumu, gönül borcumu sunmak istiyorum, iletmek istiyorum. İyi ki anavatanım Türkiye, iyi ki Türkiye’m var. Olmasaydı biz bugün adada olmayacaktık, biz bugün hayatta da olmayacaktık.
Onun için bütün şehitlerimize rahmetle anıyorum, gazilerimize sağlıklı yıllar diliyorum. Türkiye’miz, Allah başımızdan eksik etmesin. Her zaman kanatları üzerimizde olsun Türkiye’mizin. Allah razı olsun sizlerden, Türk milletinden. Çok teşekkür ediyorum. Kiminle mizlem, ben teşekkür ediyorum. Bu programımıza konu oldunuz, bizzat olayların içinden yaşayan bir ilim adamı, bir akademisyen
ve daha önemlisi o mücadelenin içinde fiili olarak o mücadeleye vermiş, mücahit olmuş birisi olarak o günleri biraz tarihin perspektifine, biraz yaşadığımız günlerin geri dönüşümünden bize aktaracaksın. Çok istifade edeceğimize inanıyorum. Tekrar teşekkür ediyorum, geldiniz. Ben teşekkür ederim, değerli hocam. Efendim ikinci misafirimiz, bir diğer misafirimiz Gül Tekin Yıldız Hocamız. Ülkemizin önde gelen askeri tarihçilerden şahsen Gül Tekin hocanın yazıp çizdiklerini, konuştuklarını ilgiyle takip etmeye özen gösteriyorum. Her defasında diyorum ki Gül Tekin hocam keşke biraz daha disiplinli olsanız ve keşke biraz daha çok çalışsanız ve eser verseniz şu rahatlığı biraz üzerinizden aslanız veririm. Hoş geldin Gül Tekin Hoca. Sağ olun, teşekkür ederim. İyisiniz inşallah. Çok şükür, sağ olun. Evet sevgili seyirciler, Kıbrıs Barış Erekatı’nda ilkokul ikiye yedi geçmiş,
yedi sekiz yaşında bir çocuktum ve bir yayla köyünde ajanstan radyo başında adeta dakikası dakikasına takip ettiğimiz bir hadiseydi. Hala çocukluk anılarımda o günlerin çok özel bir yeri vardır. Allah nasip etti. Bu gece bu programda sizler de bizler de çok şanssız diye düşünüyorum.
O zaferin, o büyük başarının ardından o başarının bir zat içinde bulunmuş, bir ferdi olmuş, bir yönesisi olmuş Atatürk Hoca’mızda ve genç askeri tahasçımız Gül Tekin Yıldız’la bu konuları konuşacağız. Biraz da ibret lafasından ilgiyle izlemenizi, sabırla izlemenizi, dikkatle izlemenizi min gayri hadd’in hatırlatmak isterim Kıbrıs’ın hatırına.
Evet hocam olayların tarihi arka planlı ve benzeri konuşacağız ama tabii siz çok olayların içinde de yaşadınız Atabey. Bize biraz Kıbrıs’ın tarihindesin çok içinde yaşadığınız, program öncesinde konuştuğunuz, dile getirdiğiniz hissiyatınızı ve bir hatırlarınızı bir paylaşsanız. Sonra da Kıbrıs’ın tarihinden bugüne bugünden tarih bir yolculuğa başlasak.
Tabi beni etkileyen birçok olay oldu değerli hocam. Bir tanesini hiç unutamıyorum. Beni çok etkiledi gerçekten beni çok etkiledi. 15 Ağustos 1974 akşamüstü Türk ordusuyla kucaklaştık. Bizim için müthiş bir sevinç, müthiş bir gurur inanamazsınız. İkinci Harekat’ın ikinci günü asker Magosa’ya ulaştı.
Tabi 96 yıllık esaretten sonra Türk askeriyle kucaklaşmak bambaşka bir duygu ve ben kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü Türk askerinin 1878 de gittikten sonra karşılayan, omuza muza, Türk askeriyle çarpışan, yan yana çarpışan ve onları karşılayan, kucaklayan bir kişi olarak tarihin bu çok büyük, Türk tarihinin çok büyük olayına şahit olmak, yaşamak benim için çok büyük bir mutluluktu. Ertesi gün 16 Ağustos’ta ateşkes ilan edildi. Gecesinde sancaklar komutanımız yani bizim alay komutanımız diyelim Gazi Mausa’nın veya Magosa’nın beni çağırdı. Yarın Rum köylerini teslim almaya gideceksin. Manganı hazırla dedi bana. Emredersiniz komutanım.
Ve akşam tabii gittim ilk defa yatakta yattım. O gece bir ay hep mevzideydik biz. Sabahleyin kalktım Rum köylerini teslim almak için mangamla birlikte yola çıktık. Bir manga aldım çok seçkin arkadaşlardan oluşmuş bir mangayla ve dağın öbür yüzünde yani Türkiye’ye bakan yüzümdeki Kaplıca köyünden başlayalım dedik. Eski adı Davlos köyüydü onun. Köye yaklaştık ve şöyle böyle bir kilometre kala arabadan indik. Araba dediğim bir VW Station 1 VW’de damını kestik makasla üstüne bir A4 koyduk o vakit ki otomatik silahımız. Arkadaşlar da içinde bir kilometre kala durduk ve ben derim ki arkadaşlara V şeklinde avcı yürüyüşü yapacağız. Çok dikkatli olun. Mermileri sürün.
Evet eliniz tetikte olsun. Ben çünkü önde gideceğim kaç yaşındasınız o vakit 24 yaşındaydım tam 24 yaşındaydım. 2 sene sonra da milletvekili seçildim. Ondan sonra en genç milletvekili de benim onu da bu ara söylemiş olayım hala gençsiniz gelsin teşekkür ederim ve köye doğru yürümeye başladık ve şeklinde ben en öndeydim. Fakat köyde bir tavuk yok köyde bir köpek yok ne havlayan biri var ne ayaklarımızın içine gelen tavuklar var çok garip geldi bize ve ben yola çıkmadan evvel magosadan cebime sağ tarafımdaki cebime 3-5 tane sakız koydum. Hani şimdi Rumlarla konuşmaya gidiyoruz çocuk mocuk gelirse sakız ikram edeyim bir iletişimimiz olsun yumuşak bir iletişimimiz olsun şeklinde sağ tarafında da tabancam asılı tabi doğal olarak. Ama bu ruh haliniz ilginç yani dönüp bakıp okuduğumuz zaman aslında bizim ordumuz Kıbrıs’a gelinceye kadar o sahillerden çok anavatına baktınız. Çok baktık. Bakmanızın sebebi de uğradığınız o büyük zulüm o katliam o soykırı. Evet. Buna uğramış bir fert olarak bir köyü teslim almaya gidiyorsunuz giderken de cebinize
bir köy götürüyorsunuz çocuklara ikram edeyim ve iletişim kurayım diye. Asıl ilginç olan o duygu. Aynen hocam çünkü bir ay ne elektrik ne su ne yemek yani neredeyse sokaklarda yollarda yürüyen hamam böcülerini yiyecektik açlıktan yani böyle bir günden sonra yola çıkıyoruz. Tabii ki sanırım Türk olmanın verdiği bir duygu bu.
Allah’ın bize Allah’ın bize verdiği çok güzel bir duygu. Biz çok merhametli insanlarız. Ondan sonra fırsat olursa başka bir olay anlatacağım. Ruhların ne kadar merhametsiz olduğunu anlatacağım. Ve köye yaklaştık tam böyle köye giriyorum. Birinci evi geçtim muhtarın evi böyle 4-5 tane basamakla çıkılan sağda bir muhtarın ofisi diyelim. Bir odaydı.
Tam oraya geldiğim vakit karşı evden küçük bir çocuk çıktı. Hatırlamıyorum kız çocuğumu erkek çocuğumu gerçekten hatırlamıyorum. Koşarak geldi ve bana belloturko belloturko demeye başladı. Yani deli Türk. Deli Türk çünkü annesinden babasından Türklerin deli olduğunu öğrenmiş aşılanmış kendilerine. Bağıra çağıra geldi belloturk belloturk. Ben de onu kaptım. Sol elimden kaptım aldım.
Gözdefti yumuşatmak var ya şey ortamı havayı kaptım çocuğum. Kolumu aldım eğilip tabii yukarı kalktım. Elimi sağ cebime attım şimdi sakız çıkarıp vereceğim. Evden bir anne fırladı. Nasıl? Yaygara koparıyor bağırıyor. Geldi önümde diz çöktü ellerini böyle yaptı dudakları oynuyor ama ses çıkmıyor.
Bana bir şeyler söylemek istiyor ama ağzından ses çıkmıyor hiç. Bana bakıyor böyle yalvarıyor. Ben aslında ilk başta hiçbir şey anlamadım. Ne oluyor dedi Allah Allah dedim bu kadına ne oldu böyle? Elimi cebime soktum aldım çıkardım sakızı verdim çocuğa o da açtı hemen. Sonra uzattım annesine bir Şahin gibi kaptı çocuğu arkasını döndü koşa koşa gitti.
Ve kapıdan girerken döndü bana baktı gözlerinden böyle yaşlar akıyordu kadının. Ben sonra anladım. Ne olduğunu sonra anladım. Kadın zannetti ki ben elimi sağ götürünce tabancamı çekeceğim ve o çocuğu vuracağım. Çünkü bana küfrediyordu Bello Turco diye. O inançla karşıma yalvararak geldi. Ellerini işte kilisede yaptıkları gibi yalvardı bana.
Ve ondan sonra da anne içeri girdikten sonra olayı kavradım. Bu da tabi bizlerin demin de söyledim bize Allah’ın verdiği çok güzel bir duygu. İhsan ettiği çok güzel bir duygu. Biz çok merhametli insanlarız gerçekten. Bunları daha programın akışı içerisinde sizden ruhunların yapmış olduğu zulümlerde dahil olmak. Pek çok tarih hasisi dinleyeceğiz. Tarihi biraz bütün veçesiyle ortaya koymak lazım. Bir yergi ve övdügüden ziyade bir anlama idrak etme ve ders çıkarmak. Biraz yakını bugün, bugünü de gelecek eylemek için. Evet Gültekin hocam isterseniz biraz Kıbrıs’ın tarihine geçiş yapalım. Bu Atabey’in bu duygusal hatırasından girişinden sonra. Kıbrıs’ın bildiğimiz bilinen tarihi, yani 4000 yıllık bir tarihi var. Tabi bu biraz uzar, biraz kısarlar farklı yazımlara göre. Ama Müslümanlar açısından emevviler döneminde İslam hakimiyetine girmesi var. Sonra 11. tekrar Bizans hakimiyetine girmesi var. Peygamber efendimizin hadislerinde Kıbrıs’ın yeri vardır. Hala hatun hala, hala sultan, orada hala durur Peygamberimizin halası. Ve Osmanlı hakimiyetinin başlaması. Kıbrıs neden önemli, niye önemli?
Şimdi tabi haritaya biz genelde Kıbrıs olarak bakıyoruz. Çünkü şu anda Doğu Akdeniz’de en büyük Türk nüfusunun yaşadığı veya Türk hakimiyetinin olduğu yer Kıbrıs. Ve gündemimizde daha çok Kıbrıs var. Fakat Osmanlı Devleti açısından bakarsak, hikayenin başında aslında 16. yüzyılda Akdeniz’in en batısından en doğusuna kadar yani Kuzey Afrika sahilleri,
bugünkü Balkanların sahilleri, bugünkü Hırvatistan sahillerinden, Adriyatik denizindeki adalar ve nihayet Doğu Akdeniz’deki adalar yani Osmanlı’nın cezaeri Bahri Sefit dediği Akdeniz adaları içinde Kıbrıs bir önemli toprak parçası, stratejik bir toprak parçası olarak duruyor. 1571 Kıbrıs’ın fethi. 1571’de Osmanlılar burayı aslında Rumlardan almıyorlar.
Malum Rodos Şövalyelerinden alıyorlar. Yani bunun altını çizmek lazım. Belli yerlerde Osmanlılar o toprağı Rumlardan almış olabilir. Ama Kıbrıs adası daha önce de bir Rum adası değildi. Dolayısıyla burada Osmanlı hakimiyeti kuruluyor. Esas 16-17-18. yüzyıllarda Kıbrıs’ta Hıristiyan nüfusta var, Müslüman nüfusta var. Ve aslında sulh içinde yaşanan üç asır görüyoruz. 1878’e kadar. Yani Osmanlı’nın pek çok bölgede bu farklı dinler farklı kültürler arasında dengeyi kurduğunu görüyoruz ama hakikaten arşiv belgelerine baktığımız zaman Kıbrıs en az problemin yansıdığı ya da kültürel etnik dini çatışmanın en az olduğu yerlerden bir tanesi. Ama Doğu Akdeniz’deki ve Akdeniz’deki Osmanlı hakimiyetinin kaybedilmeye başlaması
19. yüzyılın başından itibaren batıdan doğuya doğru kayıyor. Yani önce Maghrib denilen Tunus, Rezayir, Fas bölgesinde Fransızların 1830’lardan itibaren işgal ve hakimiyet girişimleri. Arkasından İngilizlerin Mısır’ı işgali, ki daha sonra Kahire ve Kıbrıs zaten 19. yüzyılın sonundan itibaren bu Çanakkale Savaşı dahil olmak üzere İngilizlerin
en önemli askeri üstleri olacak ve yine Doğu Akdeniz’de Lübnan’ın bugün Lübnan dediğimiz Cebel-i Lübnan eyaleti de ağırlıklı olarak Fransızların ortalığı karıştırma girişimleri ve daha sonra bir ileri tarihinde manda kurması. Yani ne demeye çalışıyorum böyle akan bir haritamız olsa kademe kademe Kıbrıs’a doğru bu Osmanlı hakimiyeti aleyhine büyüyen emperyal kuvvetlerin geldiğini göreceğiz.
Kıbrıs neden önemli bir Anadolu yarımadasına çok yakın dolayısıyla baktığımız zaman Türkiye’nin güvenliği özellikle bu soğuk savaşta da çok vurgulanır da henüz daha böyle uçak gemileri yokken Kıbrıs bir uçak gemisidir yani Kıbrıs’ı tutan aslında Türkiye’yi de tutar çünkü Türkiye’nin denize açıldığı yerler buralar. İki Kıbrıs’la bir süvey iş kanalı 1860’larda yapıldıktan sonra İngilizlerin bu Hindistan’a
giden yolu içinde onun güvenliği için. Sömür gizlilik. Tabii programın ileriki safhasında konuşuruz yani belki 30 sene önce kimse Kıbrıs’ta bugünkü gibi gaz sidrokarbon yatakları ilişkili düşünmüyordu. Daha ziyade bir geostrategik yer olarak düşünüyordu. Bir de şimdi bu boyu teklendi. Dolayısıyla ben şöyle diyorum Osmanlı Devleti Asadovu Akdeniz’de çözülmeye başladı. Yani Mısır ve daha sonra 1870’te bu Osmanlı Rus Harbinin akabinde İngiliz desteğinin alınması karşısında biraz da mecburiyette Kıbrıs’ın İngilizlere verilmesi. Şimdi bugün tabii bakınca şöyle gözükebilir neden Sultan II. Abdülhamid Kıbrıs’ı bir imtiyaz gibi İngilizlere verdi. Fakat unutmayalım ki ondan önceki savaşta İstanbul’dayız Ruslar bugünkü Yeşilköy yani
Stafanos Köyü’ne kadar gelmişlerdi ve Osmanlı ordusunun tek başına Rus tarizuna karşı direnemeyeceği gözüküyordu. Rus kuvvetleri komutanı da istirahatgah olarak Beylerbey Sarayı veriliyor. Evet. Yani Dolayısıyla burada İngiltere’de Osmanlı toprak bütününü Rusya’ya karşı koruyacak en büyük küresel güç. Bir yerde bu yüzden bir üs olarak Kıbrıs İngilizlere bırakıldı. Ama tabii bu bırakma ilk başta süreli olarak bir bırakmaydı yani. 4 Haziran 1878. 1828 Berlin Anlaşması ile 12 Temmuz’a İngiliz’den ayak basması. Evet yani alın tamam burası artık Commonwealth toprağıdır sizin Birleşik Krallığı’nın toprağıdır gibi değildi ama tabi Osmanlı Devleti güç kaybettikçe Kıbrıs’ta elden çıkmış oldu sonrasında bakarsak zaten hikayenin devamında Balkan Harbi ile beraber Balkanlar’daki sahiller ve nihayet Trablus Karpı Harbi ile beraber de Kuzey Afrika’daki
son Osmanlı toprağı olan bugünkü Libya gidecek ve nihayet aslında bu bugünkü tarzda Türkiye’nin kuşatılmasının Akdeniz’de Ege’de kuşatılma girişiminin daha 20. yüzyılın başında Kıbrıs’ın da nihayey olarak İngiltere tarafından kendi toprağı kendi milletler toplumuna katılmasıyla tamamlandığını göreceğiz.
Şimdi tabi programımızın süresi sınırlı olduğu için hem çok uzun zaman dirimini sizin gibi değerli hocalarımıza çok kısa ve etkili bir dille konuşmak hem yaşananları hem de barış harekatını da biraz hatırlatmak ve ibret nazarından bakmak istiyoruz. 5 Kasım 1914 İngiltere tamamen ilhak ediyor. Filen olduğu yer resmen ilhak ediyor. Sonra Birinci Dünya Savaşı sonra Lozan Anlaşması. Lozan Anlaşması Kıbrıs’ın konumu ne? Bir iki cümleyle. Lozan Anlaşması’nda Kıbrıs 16, 20, 21. maddelerde yer almaktan aslında. Bu maddeler çok önemli. Bunlardan bir tanesi Kıbrıs’ta yaşayan Osmanlı tabasının arzu ederse Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olabileceği, arzu ederse de İngiliz vatandaşı olarak kalabileceği var. Fakat. Yani orada yaşayanlara üç ülkenin de vatandaşlık hakkı veriliyor.
İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin hakkı veriliyor. Şey yok işin içinde. Lozan Anlaşması olduğu için Yunanistan yok. Ya Türkiye, İngiliz şeyi veriliyor. Sonra o hakkı tanıyor. Sonra o hakkı tanıyor. Fakat orada bana göre en önemli, en önemli olaylardan bir tanesi. Lozan Anlaşması içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin daha kurulmadı çünkü.
Lozan’dan sonra kurulmuş oluyor 24-24 Temmuz 1923’den sonra. Türkiye Cumhuriyeti’nin 3 millik karasuları dışında kalan adaların üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin hakları olduğu. Statü değişikliği olursa ki bu Lozan Anlaşması’nın kendi maddesinin içinde değil ama tartışma maddeleri içinde kabul edilen bir kabul maddesi. Diyor ki orada Türkiye Cumhuriyeti’nin 3 millik karasuları dışındaki adalardan Osmanlı’ya ait olmak kaydıyla tabi. Herhangi bir statü değişikliği olursa Türkiye’nin onayı olmadan o statü değişikliği asla yürürlüğe giremez. Yani bugün Kaş’ın tam karşısında Kaş kasabasının Meis adası var. Yunanistan batak durumda. Eğer Meis adasını Yunanistan diyelim ki Almanya’ya satmaya karar verdi. Ver bana 50 milyar euro ben sana bu Meis adasını vereyim Alman toprağı olsun deyip ikisi bir anlaşma yapsa dahi Türkiye onaylamadan bu anlaşma geçersiz. Yani Kıbrıs’ın bu da nereden kökenleniyor aslında değerli hocam Abdülhamid’in İngiltere’nin gasp anlaşmasını orada anlaşma diyoruz ama İngiltere 1878’de Kıbrıs’ı gasp etti. El koydu açıkça.
Kalleççel koydu o anlaşmanın üstüne Kraliçe Victoria ben padişah imzalamazsa bu anlaşmayı geçersiz sayarım dediği için çünkü anlaşma ilk başta İngiliz büyük elçisi Henry Layart ile Saffet Paşa arasında imzalanmıştı ve Abdülhamid ikinci Abdülhamid imzalarken tam Türkçe olarak günümüz Türkçesiyle söyleyeyim.
Bu anlaşma da bir anlaşma ile Kıbrıs’ın toprak üzerindeki egemenlik hakların baki kalmak kaydıyla bu anlaşmayı imzalıyorum yazıyor. Bu çok önemli ama Lozan’da çok nötr bir şekilde İngilizlere bırakılmış olarak Kıbrıs yer alıyor tamamen tamamen İngilizlere bırakılıyor. Türkiye herhangi bir özel şart taşımıyor Lozan’da taşımıyor 1920 1930 Kıbrıs’tan
3 olayına şahit oluyoruz. Enosis iddiasını Kıbrıs’ta ne zaman gündeme getirdiler? Enosis iddiası 1878’de ada İngilizler tarafından işgal edildikten sonra hemen çünkü 1821’de Mora isyanı var. Mora isyanından sonra 1831’de Kıbrıs’ta bir isyan var. 20. yüzyılın başlarında bu iddianın kuvvetli şekilde nasıl gündeme geldi?
1905 yılında Churchill o dönemde sömürgeler bakanı Churchill adaya geldiği vakit Rumlar bir heyet teşkil ederler giderler Churchill’e derler ki siz Hristiyan biz Hristiyan biz burada yaşayan Rumlarız siz adayı artık Yunanistan’a verin biz adayı Yunanistan’la birleştirelim ve ilk defa Enosis isteklerini Churchill’e aktarırlar 1905.
Hocam şimdi arkadaşlar bir vetere hazırlamışlar tam da bu Enosis’e anlatıyor. Kısaca bir onu dinleyelim sonra 40’lı ile 50’li 60’lı yıllarda Kıbrıs’ı konuşmaya devam edelim. Size şükranlarımı sunarım böyle bir program yaptığınız için. Evet sevgili seyirciler şimdi arkadaşlarımızın Rumların adayı Yunanistan’a bağlama iddialarının merkezi olan Enosis ile ilgili hazırlamış oldukları vetereyi izliyoruz.
Tarihler 1947 yılını gösterdiğinde Kıbrıs’ta Türklerin yabancısı, Rumlarınsa aşina olduğu bir kelime adanın duvarlarında beliriyordu. Enosis. Birleşme anlamını taşıyan bu gizemli kelime Yunanlıların Megalo ideasını yani büyük Yunanistan fikrini yansıtıyordu.
Kıbrıs’ta Başbiskopos Makarios önderliğindeki Rumların temel siyaseti bu fikir üzerine oturuyordu artık. O yıllarda adada hakimiyetini sürdüren İngilizlerin eski gücünde olmaması Rum tarafının iştahını kabartıyor, çoğunluğu ellerinde bulundurmaları ise kendilerine olan güvenlerini iyice artırıyordu. Rumlar 1954 yılında bu hayali gerçekleştirmek için kendi kaderini tayin etme talebiyle Birleşmiş Minetlerin kapısını çaldı. Fakat bu talep hem İngilizlerin karşı çıkması hem de adada hatırı sayılır bir Türk nüfusunun bulunması sebebiyle reddedilmişti. Orantısız beklentilerine diplomatik yollarla ulaşamayacağını anlayan Rumlar silah gücünü bir devreye sokmaya karar vermişlerdi. Bu faaliyetlerini ise 1953 yılında Atina’da İncil üzerine yemin edilerek kurulan Eukaterer örgütü eliyle üreteceklerdi. Gerçekleştirdiği katliamlarla hafızalarımıza kazınan bu örgüt 1954 yılında Alba Gribas’ın Kıbrıs’a gelişiyle eğlenderine başladı. Enosis hayalini kuran Rumlar öncelikle hedefini İngiliz yönetimini yıldırarak adadan çıkarmak üzere verilmemişlerdi. Bunun için Makarios siyasi mitingler organize ediyor, Gribas rönderliğindeki EOKaysa muhaliflerin üzerinde gerçekleştirdiği züikast ve terör eylemleriyle adadaki gerilimi körüklüyordu.
İngilizlerin aldığı sert tedbirler sonrasında EOKA faaliyetlerini azaltsa da Rumların Enosis ihtiraslarını iyice ateşliyordu.
İngilizler 1955 yılında sorunu görüşmek için organize ettikleri Londra Konferansı’na Yunanistan’la birlikte Türkiye’yi de davet ediyor ordu. Türklerin Enosis fikrine şiddetle karşı çıktığını gören EOKA hedef tahtasına bu kez Türkleri oturturdu. Bu konuda Rumlar’ın enosis hedefini de
Kos bakedıları mant yearly telifledi her Pokémon такую verimli bir hairstyle membranında real те için
Evoca, hedef tahtasına bu kez Türkleri oturtuyor ve soydaşlarımıza karşı acımasız saldırılarına başlıyordu.
Her geçen gün şiddetini artıran bu katliamlar adadaki iki halkın birlikte yaşamasını artık imkansız hale getiriyordu.
Sevgili seyirciler TRT2’de tarih söyleşileri programında canlı yayında 45. yılında Kıbrıs Barış Harekatini konuşuyoruz. Tarihten günümüze daha doğrusu Kıbrıs Barış Harekatine gelince deyin, gelinceye deyin Kıbrıs’ta yaşananları, acıları, gerçekleri, umutları, özlemleri ve beklentileri konuşuyoruz.
Profesör Doktor Atatürk Altun ve Doçent Doktor Gültekin Yıldız hocalarımızla birlikte konuyu ele alıyoruz, paylaşmaya çalışıyoruz. Tabi biraz önce VTL’de arkadaşlarımız özet bir şekilde aktardılar ama adada en büyük problem, en büyük sıkıntı asıl Enosis iddiası. Yani Rumların kendi varlıklarını her şeyin üstünde görüp adayı Yunanistan’a bağlama iddiaları. Bu konuda başvurdukları yöntemler, yaptıkları girişimler ve Türkiye’nin tavrı neydi? Coşkur Hocam Rumların propaganda yetenekleri gerçekten fazla. Tabi niye fazla? Ben bunu yıllardır araştırdım. Türkiye’ye karşı silahla herhangi bir başarı elde edemeyecekleri için tamamen propaganda ve lobiciliğe yöneldiler. Ve bu daha 20. yüzyılın başından yerine oturmaya başladı çünkü başka çareleri yoktu Türkiye ile mücadele etmek için. Bütün Enosis isteklerini Avrupa’ya yönelterek bütün toplantılarda, bütün konferanslarda Enosis konusunu ortaya atmaya başladılar. Şöyle bir örnek vereyim size mesela bugün İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in kocası kim? Filippo. Rumcası Filippo. Adı Filipp. Peki kim bu adam? Bu adam Yunan Kralı’nın kardeşi. Yani Yunanistan’ın kraliyet ailesinin özellikle mesela Belçika Kralı’nın karısı,
İspanya Kralı’nın karısı. Bunlar Yunan Kraliyet ailesinden gelme ve bu yüzden de Yunanistan’ın Avrupa ile bu şekilde evliliklerle bağları var. Yani hep merak ediyoruz niye bu Avrupalı hep Yunanlıları destekliyor da bir türlü Türkleri desteklemiyor haklı olmasına rağmen. Bu nedenle desteklemiyorlar. Bir, Enosis’i hayata geçirmek için Avrupa’da geniş kapsamlı bir kamuoyu çalışması ve diplomatik faaliyetlerle.
Kesinlikle hocam. İkincisi adada yaptıkları yetiş, terör. Evet. Bunların en önemlisi 1931 İsyanı. 1931 İsyanında İngiliz Hükümeti özellikle Rumların artık bu Enosis yaygaralarına son vermek için bütün bu isteklerini reddetti. İstekleri redd olunca da ama keskin bir şekilde reddetti.
Redd olunca da isyan ettiler. Valinin evini yaktılar, konağını yaktılar, arabasını yaktılar, olaylar yaptılar ve İngiliz 1931 yılında sıkı yönetimi ilan etti. Bu sıkı yönetimi de 14 Nisan 1941’de kaldırdı. Bakın tam 10 yıl bir sıkı yönetim. Tabii biz masum Türkler de bu sıkı yönetimin içine girdik.
Maalesef girdik. Fakat Yunanlılar hiç bu isteklerinden vazgeçmediler. Çünkü Megali Ideya büyük ülkü manasında ve 1796 tarihli orada Rigos Feroz Avusturya’da,
Viyana’da bir harita çizer ve bu ilkelerini açıklar. Bu haritaya baktığım vakit yani Samsun’dan Hatay’a bir çizgi çizilen aşağı doğru bunun bütün batısı Yunan toprağı olacak. İstanbul Bizans’ın yeni Bizans İmparatorluğu’nun Bizans Krallığı’nın merkezi olacak. Ege’deki bütün adalar, Adriyatî’nin içindeki 7 adalar dahil olmak üzere.
Bulgaristan’ın bir parçası, şu andaki Makedonya, Arnavutlu’nun bir parçası Megali Ideya hudutlarının içinde. Şimdi Kıbrıs’ta Rumların enosis faaliyetleri bir taraftan diplomatik anlamda, bir taraftan İngilizlere karşı isyan anlamda, diğer taraftan Türklere karşı bir sindirme şeklinde sürüyor. Gültekin Hoca’m bu arada Türkiye ne yapıyor 30’lu 40’li yıllarda? Size onu soracağım ama izleyicilerimize müsaadenizle de bir hatırlatmada bulmak istiyorum. Aslında bu hatırlatma etrafı programı başında yapacaktık, ihmal ettik. Yapımcı ve yönetmen, editor arkadaşlarımızla mazur görsünler lütfen. Sevgili seyircilerimiz canlı yayında sizlerle birlikteyiz. Tabi bunun sağlamış olduğu imkânlardan birisi de bize ulaşmanız ve en azından bazı sorularınıza buradaki uzmanlarımızla cevap aramanızdır.
Bu münasipatte TRT2Tarih hashtag’i ile bize ulaşabilir sorularınızı ulaştırabilirsiniz ve arkadaşlarımız, editorimiz, yapımcımız, yönetmenimiz onları bize ulaştıracaklar. Biz de burada canlı yayında hocalarımıza soracağız. Evet TRT2Tarih hashtag’i ile programımıza katkıda, katılımda bulunabilir ve sorularınızı yönetebilirsiniz.
Bunu hatırlatmak istiyorum. Tabi siz hem sosyal medyayı çok iyi kullanan bir tarihçisiniz hem de bu. Bir hususun altını çizelim. Tabi biraz daha hikayeyi geriye götürürsek Balkan kavimleriyle milletleriyle Osmanlı Devleti arasında tabi bir güç dengesizliği var. Yani bunların demin hocanın da söylediği gibi, ata hocanın da söylediği gibi nizami yollarla bildiğimiz harp şekilleri ile Osmanlı Devleti’ni veya daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’lle mücadele etme, yenme şansları yok. Hani bir Balkan Harbi istisnası var ama bunun dışında genelde bunlar Yunanlar özellikle 1821’den itibaren, bu Yunan istiyanından itibaren, Morada ki hep gayrinizami küçük çetelerle yapılan ve fevkalade gayriinsani sert yollarla yürüttülen silahlı propaganda diyeceğimiz bu gerilli harbi içinde, yöntemlerle 1821’den bu 20. yüzyıla kadar geliyorlar. Yani bu toplumlukların milli kültüründe, çatışma kültüründe, özellikle Türkiye karşı o yüzyılların vermiş olduğu yönetilen kompleksinin de belki etkisiyle çoluk, çocuk, kadın vesaire tefrik etmeksizin bir şiddet gösterme var. Girid bunun Kıbrıs’tan önceki örneğidir. Biz tabi şimdi Kıbrıs’ı hatırlıyoruz hani siz başta söylediniz Kıbrıs’ta tam hatırlamıyoruz, unuttuğumuz şeyler var diye ama bugün İzmir ve Ege bölgesinde pek çok girid göçmeni var. Girid’in nasıl türksüzleştirildiğini ve nasıl zorla Rum adası 1860’lardan başlayarak hane getirildiğini hatırlamamız lazım.
Bu yüzden burada Kıbrıs Rumlarının uyguladığı aslında yöntemler veya taktikler 100 sene öncesinden devralanan bir çatışma kültürü mirası.
2 tabi 1940’lı yıllar dünyada kuru eser imparatorlukların sona erdiği yıllar Afrika’da da Asya’da da bir kısım çatışmaları var. Aslında burada Rumların yapmaya çalıştığı şey adayı yönetilemez hale getirmek. Yani birinci hedef İngiliz koloni idaresi, ikinci hedef de adayı daha sonra türksüzleştirip tamamıyla bir Rum adası haline getirmek. Tabi Türkiye’nin İstiklal Harbi’nden sonra Yunanistan’la Atatürk ve Nizelos ilişkisiyle başlayan iki devlet olarak iyi ilişkileri var. Yani bu ikinci dünya savaşında Yunanistan’da kıtlık olduğu zaman Türkiye kıtlığa karşı Yunanistan’a gıda yardımı yapacak, hububat gönderecek, sahir yardımlarla açıkla mücadele etmeye sağlayacak. Çünkü Yunanistan biliyorsunuz işgal altına uğruyor. Türkiye savaşa girmiyor. O yüzden aslında 1920’lerden 1950’lere kadar Türkiye maalesef Kıbrıs konusunda ve genel olarak Yunanistan konusunda çok büyük bir tehdit algısına sahip değil. Yani bir gün Kıbrıs’ta bu tür problemler çıkabileceği veya Enosis yoluyla Kıbrıs’ın Yunanistan tarafından ihak edilebileceği gibi tehdit bizim Dışişleri Bakanlığı Dokümanlarında ya da dönemin yetkililerinin ağızlarında gözükmüyor.
O yüzden 1948’de bu artık Atatürk Hoca’nın söylediği Enosis resmen açık olarak ifade edilmeye başladığı zaman, 1950’ye geldiğimizde hala Türk dışişleri yani bizim şu anda bir Kıbrıs problemimiz yok diyor. Hani dönemin dışları bakan Necbet’i Sadat’ın böyle bir konuşması var. 1949 galiba. 49. Halayısıyla o ara dönem… Bu ilginçtir. Şefaat Köprü’yle devam ediyor ama.
Evet ediyor. Yani ta ki işler 50’lerin ortasına geldiğimizde artık dayanılmaz boyutlara gelene kadar ve birrek Başbakan Menderes’in topa girip artık ondan sonrasında Türkiye’nin resmi politikasının da ve İstanbul başta olmak üzere başta gençlik olmak üzere Türk kamuoyunun da işte Kıbrıs’ı bir mesele olarak benimsemesi… 50’ler Kıbrıs meselesi de yepyeni bir sayfanın açıldığı… Evet evet.
Ondan önce adıya dönmek istiyorum müsaadenizle Atabey. Adada… Rumlar, Enosis diye bağırırken, isyan ederken, İngilizlere çatışmaya girerken, Türkler de boş durmuyor diye biliyoruz. Ne yapıyorlar? Aslında…
Değerli hocam, Gül Tekin Bey, Girit’ten bahsetti. Bana iki dakika müsaade eder misiniz? Girit konusunu çok çabuk hatırlatayım sonra bu soruya geçeyim. Şimdi 19. yüzyılda neler yaşanıyorsa aslında biz aynısını 20. yüzyılda yaşadık. Girit’te neler yaşandıysa sanki kopya kağıdı konmuş gibi 20. yüzyılda yaşadık.
Şunu hatırlatayım 1860’taki Girit’te isyanlar başladıktan sonra Osmanlı’ya karşı Osmanlı her seferinde geliyor bütün bu isyanları bastırıyor. Fakat 1896’ya geldiğimiz vakit Avrupalı devletler diyorlar ki, ya Girit’te Rumlar işte bu Türk askerinden çok korkuyor.
Siz şu Türk askerini adadan bir çekin biz adaya huzur getirelim. Türklerle Rumlar huzur içinde Girit’te yaşasın deyip Osmanlı’ya baskı yapıyorlar. Çarnaçar ister istemez Padişah kabul ediyor bu teklifi çünkü baskı yapıyorlar, bayağı baskı yapıyorlar.
Ordusunu çekiyor ve o dönemdeki Alman imparatoru kendi oğlunu Girit’e vali olarak gönderiyor. Ama kendi oğlu aynı zamanda da Yunan kralının damadı. Ve oraya vali olarak gönderiyor. Coşkun hocam 3 ayda adada Türk kalmıyor. 3 ay içinde bütün Türkleri ya göçe zorluyorlar ya katlediyorlar.
Yani biz bunları 1896’da yaşarken 1950’de aynısını yaşadık. Şimdi de ne diyor Rumlar? Türk askeri gitsin biz anlaşalım. Adada bir barışı tesis edelim. 100 yıl sonra aynı oyunlar. Albüm ki ilk Türk alayının gidişi Turgut Sunalp’in hatıralarına da hatırlıca var. Tam da bunu önlemek için.
Aynen. Kıbrıs’ta bir mücadele başlıyor. Şimdi birazdan izleyeceğiz zaten arkadaşlarımız yine o konuda çok güzel bir veteri hazırlamışlar. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kuruluşu gelişimi diye ama Türklerin sizden kısaca bir özetini alsak Türklerin direnişi, örgütlenmesi ne zaman başlıyor? Hocam Türklerin direnişine aslında 1948’den Makaryos’un adaya gelerek metropol olarak seçilmesinden başlamamız lazım. Ama ondan önce doktor Fazıl Küçük’ün 1944’de bir Türk Halk Partisi’nin kuruşu var. Tabii ki. 1948’e gelmeden önce. Tabii ki tabii ki. 1942’de dönüyor doktor Fazıl Küçük adaya. Adada çok fazla lider vasıflarında biri yok. Aslında çok şanslıyız biz. Doktor Küçük ve Rao of Dengdaş gibi ikisine de Allah rahmet eylesin. Liderlerin bizi toparlaması, örgütlemesi. Aslında Türkiye dışındaki Türklere bakıyorum. Şansımızın ne kadar çok olduğunu görüyorum. Biz böyle liderler yetişmiş, bizi bir tutkanla birbirimize yapıştırmış ve direnişe zorlamışlar. Ve ondan sonra da Türk askerini karşılayabilmişiz. Başkası bunu yapamamış. Ve 1950’de Ocak ayında 15’te 22 Ocak arasında Kıbrıs’ta bir plebisit yapılıyor. Yani tek taraflı bir referandum. Bütün Rum halkı adanın Yunanistan’a bağlanması için oy veriyor. Kilisenin baskısıyla Ekim ayında Makaryos başbiskopos seçiliyor.
Siz kadere bakın aynı zamanda 1951 yılında Yunanistan’da da 2. Dünya Savaşı’nın kahramanı bir Mareşal siyasetten emekli oluyor. Başa geçiyor, başbakan oluyor Patakos. Ve bir sene sonra ekonomi kötüye gidince halkın gözünü boyamak için Kıbrıs konusunu ortaya atmaya çalışıyor.
Ve EOKA’nın kuruluşu Atina’da oluyor. 1952’de 12 kişiyi topluyor. Bunların içinde Makaryos da var. Başbiskopos bir din adamı. Onu da çağırıyorlar ve 12 kişi EOKA’nın kuruluşunu Atina’da yapıyor. Yani Yunanistan’ın nasıl bu olayların içinde olduğunun en güzel ispatı ondan sonra da adaya silah gönderiyor, asker gönderiyor, malzeme gönderiyor.
Ve EOKA’yı kurmak için albay Grivasa da 1954’de gönderiyorlar. Yunanistan devlet olarak adaya bütün desteklerini veriyor. Adada Rumlar bir taraftan ciddi bir örgütlenmeye giriyor. Buna karşı Türkiye’nin henüz dış politikasına daha evliyumlu ortalarına kadar girmemiş. Kıbrıs’ta Türkler kendi kendilerine örgütlenmeye ve biriniş çalışması yapıyor.
O dönemde, evet hocam sözünüzü kestim, 9 Eylül, Kara Çete, Volkan gibi örgütler kuruyorlar. Ama bunlar hep kişisel inisiyatifle olduğu için silah yok, eğitim yok, gerilayı bilen yok. Ve bunun arkasından Doktor Fazıl Küçük’ten, Dengtaş’ımız ikisine de Allah rahmet eylesin. Şükran borçluyuz biz onlara. Türkiye’ye geliyorlar.
O dönemde Fatih Ünlüçlı Zorlu Dışişleri Bakanı, Adnan Menderes Başbakan, Hasan Polat Kan Maliye Bakanı. Hocam Türkiye tarafını konuşacağız için. Tamam. Hızlı gittim galiba, özür dilerim. Kıbrıs’taki bir gelişmeleri, yani ben şunu arzu ediyorum. Kıbrıs Türkleri hakikaten en ümitsiz zamanda bile büyük bir direnç görsem, onu da biraz ortaya koyalım istiyorum.
İsterseniz arkadaşlarımız Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kuruluşunu anladıkları güzel bir veterinat hazırlamışlar. Ve Kıbrıs’ta yapmış olduklu hizmetleri, Kıbrıs Türklerinin dirençli altından onu bir izleyelim. Hocam çok iyi olur. Hepsine ben Şükran borçluyum. Estağfurullah. Hepsine. Sonra devam edelim. Evet sevgili seyirciler, canlı yayında telif iki ekranlarında Kıbrıs’ı, Kıbrıs Barışı Harekatı’nı,
Kıbrıs’ta yaşananlar ele aldığımız özel programımıza, arkadaşlarımızın hazırlamış olduğu, Kıbrıs’ın hakikaten 100 akı ve en önemli direnç noktasını oluşturan mukavemet teşkilatını anlattıkları veteriyle programımıza devam ediyoruz.
1940’ların başından itibaren patlak veren olaylar, Kıbrıs’ta tansiyonun iyice yükselmesine sebep olmuştu. Rumların Enosis Talebi ve EOKA’nın giriştiği silahlı faaliyetler, adanın dört bir yanında dağınık şekilde yaşayan Türkler için ciddi bir tehdit oluşturmaya başlamıştı.
Yaşanan baş döndürücü gelişmeler, Kıbrıs Türkleri arasında iki ismi ön plana çıkarıyordu. Doktor Fazıl Küçük ve Ravuh Dengdaş. Kıbrıs adası Türk azınlığı ve Kıbrıs Türk Türk Cemiyeti gibi çok önemli siyasi yapılanmaların oluşmasında başrolu oynayarak,
Kıbrıs Türklerinin Enosis’e karşı giriştikleri mücadelenin mayraktarlığını yapıyordu her iki isimde. Bütün bunların yanında Kıbrıs’ın kurtuluşunun Anavata Türkiye ile sürekli dirsek temasında olmaktan geçtiğini biliyorlardı. Ankara’nın olmadığı bir denklemde verilecek mücadelenin herhangi bir sonuç getirmeyeceğinin de pekala farkındaydılar.
EOKA örgütünün 1958 yılında Türk katliamına başlaması Küçük ve Dengdaş’ın hiç de haksız olmadığını ortaya koymuştu. Kıbrıs Türkleri Türkiye’nin sağlamaya çalıştığı maddi, manevi destek ve kendi kısıtlı imkanlarıyla EOKA’ya karşı direnmeye çalışıyordu.
Fakat mücadeleyi sürdürebilmek adına daha örgütlü bir yapılanmaya sahip olmaları gerektiğini fark ediyorlardı her geçen gün. Volkan, Lokuz Eylül, Kara Çete gibi yerel direniş örgütlerinin tek bir çatı altında toplanmasıyla oluşan Türk Mukavemet Teşkilatı işte bu ihtiyaçtan ötürü kurulmuştu. Özellikle Dengdaş’ın girişimleri ve Türkiye’nin desteğiyle kurulan bu teşkilat, Kıbrıs mücahitlerinin EOKA’nın terör faaliyetlerine karşı durmasında ve Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini sağlama noktasında merkezi bir rol oynayacaktı.
Sevgili seyirciler TRT2 ekranlarında tarih söyleşileri programında 45. yılında Kıbrıs barış harekatını ele alıyoruz.
Kademe kademe Kıbrıs’ta neler yaşandı, neler oldu, nasıl direnildi ve Türk toplumunda, Türk Devleti’nde Avrupa’da, Yunanistan’da neler yapıldı bunları kısaca hatırlamaya, hatırlatmaya çalışıyoruz.
Atatürk Altun ve Gültekin Yıldız hocalarla birlikte. Gültekin hocam biraz önce arkadaşlarımız çok güzel bir şekilde mukavemet teşkilatını özetlediler ama sizin kısa bir değerlendirme ise bu teşkilatın Kıbrıs mücadelesindeki yeri, rol ve fonksiyonu nedir? Kısaca özetler misiniz?
Bu teşkilata benzer bizim 1. Dünya Savaşı’dan sonra Batı Trakya’da kurulan ara dönemdeki cumhuriyet, Kafkasya’da benzer bir yapı. Yani bir toprak parçanız işgale uğradığı zaman ya da ana karayla doğrudan irtibatı yoksa orada özel harp tekniklerine başvurursunuz, nedir bu? Bir taraftan oradaki ahaliyi eğitmeniz ve onunla gizli bir lojistik bağ kurmanız gerekir. Çünkü hiçbir grup doğrudan bir devlet desteği olmadan kolay kolay kendisi bir gerille harbi başlatamaz. Dolayısıyla 1. aşamada Kore Harbi’nde özellikle Kore’de gayri nizami harp icra etmiş olan Türk subaylarının ki bunların bir kısmı NATO’ya giriş sürecinde Amerika’ya da gidip eğitim almış subaylar, Kıbrıs’a gidip TMT’nin Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kuruluşunda rol aldığını görüyoruz. Tabii 1958’de yani Kıbrıs’taki bu yerel direnişin artık sahibini bulup Türk Silahlı Kuvvetleri’nden gelen subaylarla eğitilmesi aynı şey Trablus Karabibinde. Enver Paşa’nın, Mustafa Kemal Paşa’nın gidip oradaki yerel ahaliyi örgütlemesi gibi o zaman da gönüllü olarak gitmişlerdi. Kimdir? Daniş Karabelen, Rıza Vuruşkan yani bunlar bizde özel harp dairesi genelde böyle siyasi şeylerde hep olumsuz şeylerle algılanır ama bu dışarıda da kullanıldı ve iyi de kullanıldı. Nihayet de 1958’den itibaren Atabey’in çok iyi bildiği işte bir bayraktar yani oradaki sorumlu en üst Türk subayı ve bir sancaktar yani Kıbrıs tarafında Kıbrıs Türklüğünün içinden çıkan komutan arasında ve bütün bu özel harp faaliyetlerinde uygulanan maske görevler.
Yani oraya bizim subaylar gidiyor veya sahir personel gidiyor ama bunlar tabi üniformalı asker gibi gitmiyorlar. Muhtelif sivil görevleri var ama artık Türk ordusuyla Kıbrıs’daki yerel direniş hem insan eğitimi askeri eğitim anlamında hem bu direnişi örgütlenmesi noktasında iş birliği yapmaya başlıyor.
Bu olmazsa ne olur? Eğer TMT 1958’den 1974’de kadar olmamış olsaydı Türkiye 1974’de barış harekatı yapabilecek bir meşruiyet de bulamazdı çünkü orada Türk kalmazdı.
İkincisi eğer adadakiler harekat alanını hazırlamamış olsalardı gelen çıkartma yapan indirme yapan Türk askerlerine çünkü araziyi kim tanıyor? Yerel halk tanıyor, yerel unsurlar tanıyor. Onlara yol göstermemiş onlara yardım etmemiş olsalardı o zaman da harekatı başarılı yapmanız çok çok daha zor olurdu.
Dolayısıyla Kıbrıs Türklüğünün buradaki başarısı o direnci göstermiş olması. Türkiye’nin başarısı da Kore’de edilen tecrübeyi daha önce Balkanlarda yine bu Yunan, Bulgar vs komitacılara karşı edilen o özel harp tecrübelerini 1958’den itibaren Kıbrıs’ta başarılı uygulamasız. Tabi şunu unutmayalım bugünkü iletişim, ulaşım imkanları olmaksız. Yani Mersin ile girine arası oldukça yakın ama o dönemin şartlarında oraya silah taşımak, personel taşımak, bunu böyle şileplerle yolcu gemilerle gizli gizli yapmak ya da yine bir kısım mühimmat vs aktarmak. Yani bunların her biri belki bir program dolduracak. Biz askeri çıkarmayı şileplerle yapmaya kalkıştık siz. İşte o zamanki imkanlarla yapılıyor ama hakikaten hem yerel mücahitlerin hem de o işi organize eden biz bu subaylarımızı rahmetle minnet dammak gerekiyor.
Bunlar çünkü her biri bir kahramanlık hikayesi. Büyük risklerle yapılan işler. Bu yakın okumaları mesela dikkatimi çeken şey pek çok şeyin etkisi var, rolü var.
Ama özellikle o ilk yıllarda Türkiye’nin ilgisiz durduğu yıllarda bile o 30’lu, 40’lı 50’li yılların ilk yılları İngilizlerle dostluk, Yunanlarla dostluk. Yani Fuat Köprü diyor ya yalvarıyorum ne olur bu işi bozmayın diye Yunan dışarı bakanlar dostluk.
Yoksa biz hani katı durmak zorundayız. Bütün bu süreçte Kıbrıs’ı Türkler adayı terk etmemek, ana vatandan umudu kesmemek ama varlıklarını sürdürmek konusunda bütün yokluklara rağmen ciddi bir direnç gösteriyorlar.
Sahiplerine gösteriyorlar. Çok önemli. Şimdi Atatürk Hocam sizden onu dinlemek istiyoruz biraz. Bizzat olayları yaşamış birisi olarak. Kandunnoel başta olmak üzere Türk alayının subaylarına, doktorlarına yapılan hadiseler başta olmak üzere Kıbrıs’ta gerçekten Rumların işlediği çok büyük zulümler var.
Biz ne yazık ki bugün bunların çok farkında değiliz. Ama Kıbrıs’ın bu kadar gündemde olduğu, bu kadar yoğun olduğu, biraz önce Girid örneğini verdin mesela. Bu hadiseler hatırlamanın da önemli olduğunu düşünüyorum. Türkler neler yaşadı? Bize biraz onların uğradıkları katliamlardan, zulümlerden, köy boşaltmalardan örnekler verir misiniz ana hatlarıyla? Elbette verebilirim çünkü birebir yaşadım değerli hocam. Fakat demin Gül Tekin Bey çok güzel bir konuya, Gül Tekin Hocam çok güzel bir konuya değindi. Yani orada mücahit olmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti askerlerinin çıkarma yaparken orada hiç kimseyi zaten bulamazdı. Yapar mıydı yapmaz mıydı dedi.
Müsaade ederseniz çok küçük bir anı anlatacağım. Tabii önce mücahit deyince belki genç izleyicilerimiz tam anlayamayabilirler. Kıbrıs gönüllü direnişçilerine, Kıbrıs’taki yerli milli mücadeleyi yürütenlere verdiğimiz isim bizim mücahit. Ve ben mücahitliğimi 1970-1973 arasında yaptım hocam. Tam 3 sene yaptık. Çünkü sayımız çok az. Sayımız çok az olduğu için süresi uzundu. Ve ilk 3 aylık eğitimden sonra sancaklar komutanımız yani bizim bölge komutanımız beni çağırdı. Sana dedi bir görev vereceğim.
Askeri elbise giymeyeceksin, kışla da kalmayacaksın. Sen dediği bütün Kıbrıs’ı dolaşacaksın. Nerede Rumili muhafız kampı varsa, nerede mevzi varsa, nerede bunker varsa, nerede tel örgüler varsa geleceksin. Odasında bir harita gösterdi bana duvara asılı. Buraya 4 tane de iğne verdi bana. Kırmızı başlı, mavi başlı, yeşil başlı, sarı başlı. Böyle toparlak başlıkları vardı.
Gelip haritaya işleyeceksin dedi. Sayın hocam ben 6 ay bütün Kıbrıs’ı dolaştım. Bütün girmediğim sokak, girmediğim köy, gitmediğim yer kalmadı. Hepsini tek tek tek tek işaretledim. Tabi benim çok hoşuma gitti şimdi ben askerlik yapıyorum göğe ama evde yatıp kalkıyorum. Sivri elbiseyle gidiyorum kendi keyfime göre. Neyse hocam ben bunu bitirdim tabi askerliğimize. Ondan sonra kıyafetimizi giydik döndük. İçimden de diyorum ya ne işi var yani ben niye bu haritayı yapıyorum. Yani Rum’u buraya işaretledim ya benim komutanım bilmiyor mu bunu? Gibi düşünüyordum. Hocam 74 barış harekatı bitti. Bir gün beni Lefkoşa’ya gönderdi sancaklarımız. Bayraktar’a çok özel bir zarf hemen bu harekattan sonra gitmesi gerekirdi. Sen götüreceksin sen Kıbrıs’ı çok iyi biliyorsun dedi bana. Bindim aracıma gittim. Hocam bayraktar’ın odasına girdim benim harita duvarda. Benim o haritam duvarda. Demek ki bütün ondan sonra hani tabirle jetonum düştü. Bütün hedefler bütün bilinen vurulması gereken yerler o haritadan genel kurmaya bildirilmiş. Yani biz bu şekilde kendi anavatanımıza son derece bağlı ve gönüllü bir şekilde mücahitliğimizi severek uğruna hayatımızı verecek şekilde yaptık.
Ama işte bunu yaparken ne tür zulümlere ne tür katbiyanlara soykırma maruz kaldınız. 50’lerde 60’larda 70’lerde. Biraz onlardan bir kaç ülkeyle bahseder misiniz?
Şimdi 1878’de 500’e yakın Karmaköy var. 1930’a geldiğimiz vakit bu 300’e düşüyor Karmaköyler. Yarısı Türk yarısı Rum. Bu ne demektir? Yani hiç hissettirmeden Türklere o kadar çok baskı yapılmış ki İngiliz döneminde 200 tane köyde yaşayan Türkler farklı köylerde başka yerlere göç etmek zorunda kalmışlar. 1960 yılında cumhuriyet ilan edildiği vakit sayın hocam 127 tane ortak köy var. Kıbrıs Cumhuriyeti. Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğu gün 127 tane köyde Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumlar yaşıyor.
Hocam 1963’ün Mayıs ayında 103 tane köyümüz boşaltılıyor çünkü Rumlar saldırıyorlar. 21 Aralık 1963’te ve demin hocamın dediği gibi Katdarcan yakaladıklarını öldürüyorlar.
Türk evlerini yakıyorlar, Türk zahirelerine el koyuyorlar, Türk hayvanlarına el koyuyorlar ve insanlarımız hayatta kalabilenler göç etmek zorunda kalıyor. Göç o kadar kötü bir şey ki çok değerli hocam. Göçle göçerek kurtulabiliyorlar mı? Onlar şanslı olanlar herhalde. Şanslı olanlar, şehit olanlara sözüm yok onlar rahmetle anıyorum. Mekanları cennet olsun.
O baskıda kadın, çocuk, yaşlı, genç ayrım yapılıyor mu? Hiç ayrım yok sayın hocam ve bu baskılar, bu katliamlar 57’de başlıyor aslında. 63’te, 64’te doruk noktasına çıkıyor ve göç ederken siz her şeyinizi geride bırakıyorsunuz.
Elinizde hiçbir şey yok. Yani bir valiz, bir çanta, bir bavul mümkün değil çünkü yollardan, dağlardan kaçıyorsunuz. Bütün hatıralarınız, dedelerinizin, nenelerinizin, mezarları, ne bileyim bir erkekseniz, sevdiğiniz bir kızın adını kazıdığınız ağaç, bir kız iseniz sevdiğiniz erkeğin adına işlediğiniz oyalar, şunlar, bunlar hepsi geride kalıyor.
Hiçbir şeyiniz yok, geliyorsunuz, gündüz geliyorsunuz ama geleceğiniz karanlık, nerede kalırsınız, ne yersiniz, ne içersiniz, nasıl para kazanırsınız, nasıl hayatta kalırsınız. Göçmenlik korkunç bir şey sayın hocam. Allah kimseyi göçmen etmesin. Çok kötü bir olay.
Ve bunların doruk noktası aslında 27 Aralık’ta bizim İlhan Binbaşı olarak tanımladığımız ama Tuğ General olarak vefat eden sevgili alay doktorumuzun ailesine yapılan saldırı. Çok acı.
Çok çok korkunç bir şey. Niçin korkunç bir şey? Bir bölgeye saldırılıyor sevgili hocam. Buradaki Kıbrıslı Türklerin tümü esir alınıyor fakat o eve bilerek gidiyorlar. Orada yaşayan Ermeniler hedef olarak gelen evokacılara o evi gösteriyorlar. Orada Mürüvvet Hanım var. Murat, Kutsi ve Hakan adlı küçücük üç tane çocuk var. Rumlar yetmiyor, Ermeniler de mi devreye giriyor? Ermeniler evi gösteriyorlar zaten orada yaşayan Ermeniler ve bütün diğer orada yaşayan Kıbrıslı Türkler esir alınırken o eve giriyorlar ve katlediyorlar. Sayın hocam… O evi niye seçiyorlar hocam? Çünkü orası Türk alayındaki bir Binbaşı’nın evi. Doktor Binbaşı’nın, İlhan Binbaşı’nızın. Hep İlhan Binbaşı diyoruz. Allah rahmet eylesin.
Tu General oldu tabi terfi etti ama bizim tarihimizde Binbaşı olarak kayda geçti ve Allah rahmet eylesin. Çok mükemmel bir insandı. Tabi tarihe 24-25 ağalıkta geçen Kanlı Noel olayları. Bu zulmü 60 yıldak en büyük zirvesi. Hocam yedi ayrı mermi var. Yani yedi ayrı silah kullanılmış birbirine benzemeyen, inanılmaz bir katliam.
Hiç mümkün değil. Her Kıbrıs’a gidenin o evi, müze oldu, barbarlık müzesi görmesini tavsiye ederim. İnşallah. Arkadaşlarımız bu Kanlı Noel’i anlatan bir vetere hazırlamışlar. Kısa bir film hazırlamışlar. İsterseniz onu izleyelim sonra… Arkadaşlara müteşekkirim. Çok güzel bilgilendiriyorlar seyircileri. Teşekkür ederim. Evet. Ben de çok teşekkür ediyorum. Hakikaten çok ciddi yemek vermişler. Evet. Gerçekten. Gerçekten öyle hocam.
Evet arkadaşlarımız sağ olsunlar. Sevgili seyirciler, Kanlı Noel Kıbrıs tarihinde gerçekten hiç unutulmayan ve unutulmayacak katliamın adı. Aslında tarihte benzerleri çok. Sonrasında da yaşananı çok.
Ama Kanlı Noel’in Kıbrıs tarihinde, Kıbrıs’ta işlenen zulüm tarihinde, Kıbrıslı Türklerin acı yok edilme veya var olma mücadelesinde en acı sahnelerden birisi değil. En acı sahne ve sembol. Arkadaşlarımız şimdi onu anlatan bir film hazırlamışlar. Buyrun hep birlikte iki üç dakikalık bu film izleyelim. İngiltere, Yunanistan ve Türkiye 1959 yılında Kıbrıs meselesini görüşmek üzere Londra ve Zürich’te iki ayrı konferans gerçekleştirmişti. Taraflar bu konferanslarda Birleşik Bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına ve 199 maddeli Kıbrıs anayasasının yürürlüğe konulmasına karar vermişti.
Makarios’un devlet başkanı, Dr. Fazıl Küçüğünse başkan yardımcısı olacağı yeni cumhuriyet 16 Ağustos 1960 yılında ilan edilmişti. İngiltere, Türkiye ve Yunanistan ile birlikte garantör devlet olmasının yanı sıra iki askeri üst alarak yönetimi Makarios’a devretmişti.
Uzun tartışmalar sonrasında varılan karara göre Yunanistan 950’yi, Türkiye ise 650 asker bulundurma hakkı kazanmıştı adada. Başından beri Enosis talibinde ısrarcı olan Makarios’a memnuniyetsizliğini daha ilk günden belli etmeye başlamıştı. 30 Kasım 1963’te garantör devletlere 13 maddelik bir anayasa değişikliği teklifinde bulundu. Amaç, Türkleri etkisiz hale getirmekti. Türkiye’nin ret cevabından sonra ise yeniden silaha yöneldi. Önceden hazırlanan ve ayrıntıları gizli tutulan kanlı Akritas planını devreye sokmaya karar vermişti Makarios. Kıbrıs’taki Türkleri imha etmek ve adayı bir Rum devletine dönüştürmek üzerine kurulan bu planın tetikçiliğini ise EOKA Terör Örgütü yapacaktı.
21 Aralık 1963 günü Kıbrıs Türk Alayı Doktoru Nihat İlhan’ın evini basan EOKA militanları bir 6 aylık, diğerleri ise 4 ve 7 yaşında olan 3 çocuğu anneleriyle birlikte feci şekilde öldürmüştü. Tarihe kanlı Noel olarak geçen bu katliamların hedefi Kıbrıs Türklerine korku salarak onların direncini kırmaktı.
Özellikle Lefkoşa’da bulunan Türk bölgelerine baskınlar veren EOKA’cıların hedefinde Türk Mukaveme Teşkilatı’nın merkez üste olan Küçük Kaymaklı Köyü vardı. Kıbrıs Türklerince insan kasabı olarak tanımlanan Samsun Önderliği’ndeki EOKA’cılar köye girerek katliamlarını sürdürdü. Hem Küçük Kaymaklı da hem de diğer Türk köylerinde sağ kalan Türkler ise göç etmeye zorlandı.
Toplamda 103 köy boşaltılmış ve yaklaşık 30 bin Kıbrıs Türkü köylerini terk etmeye mecbur bırakılmıştı. Katliamlar Türkiye’nin savaş uçaklarının ilk kez Kıbrıs semalarında görülmesiyle durabildi. Bu noktada diğer iki garantör devlet İngiltere ve Yunanistan Ateşkes için devreye girmeye karar vermişti.
Yapılan görüşmeler sonrasında Lefkoşa Yeşilhat denilen bir çizgiyle Türkler ve Rumlar arasında fiili olarak ikiye ayrıldı. Dört gün dört gece süren Rum katliamının bilançosuysa korkunçtu. 300 ölü 700 yaralı.
Sevgili seyirciler canlı yayında TRT2 ekranlarında tarih söyleşileri programında Kıbrıs’ı, Kıbrıs’ta yaşananları zamanımızın el verdiği ölçüde değerli hocalarımızda anlatmaya aktarmaya çalışıyoruz. Tabii programımızın başlarında sizden gelen soruları da cevaplanırcağımızı söylemiştik. TRT2 tarih eşlekiyle gelen soruları cevaplanırcağız demiştik. Arkadaşlarımız bir soruyu ulaştırdılar. Atabey ben size yöneltim isterseniz ama çok kısa cevabı… Peki hocam….inlandırmanızı isteyeceğim. Halil İbrahim Albayrak diyor ki, programa emeği geçen herkese ve konuklarınıza saygılarımı sunuyorum diyor. Biz de çok teşekkür ediyoruz kendisi.
İngilizlerin aynı anda iki coğrafyada etkisi kapsamında ben, Guryon ve Makarios arasında diplomatik veya arka katlı diplomasi diye tabir edebileceğimiz bir temas oldu mu diye soruyor izleyicimiz. Sayın hocam veterileri çok ilgiyle izledim. Ben TRT ekibine çok teşekkür etmek istiyorum. Çok güzel hazırlanmışlar ve çok güzel çekimlere yer vermişler. Bu sizin şahsınızla ben teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Sağ olasın arkadaşlarımız. Sağ olasın arkadaşlarımız. Aslında Makarios’un bu soru da çok güzel. Bu izleyicimizi kutlamak isterim. Çünkü Makarios’un hedeflerinden biri de bağlantısızlar blokunda lider olmaktı. Tito ile, Nehru ile, Ben Guryon ile yaptığı görüşmeler. Mısır var, Abdülnasır var.
Abdülnasır’ı aslında hiç affetmiyorum çünkü 1963’te zırhlıları, silahları, otomatik silahları, füzeleri, tank savarları Makarios hükümetine veren Abdülnasır’dı. Maalesef Abdülnasır’da Kaşkavel tipi zırhlılar vermişti kendilerine. Bu yüzden bahsettiği arka kapı diplomasisi gerçekten çok iyi bir şekilde yürütüldü.
Gerek Makarios tarafından, gerek İsrail tarafından, gerek Mısır tarafından. Türkiye? Türkiye bu arada, Türkiye Kıbrıs konusunun daha içinde değil, Kıbrıs konusuna 1958’lerde dahil oldu Türkiye Cumhuriyeti, 57’lerde dahil oldu. Necmettin Sadak Bey 49’da bizim Kıbrıs sorunumuz yok.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin Dışişleri Bakanı. Sakın bu konuyu ortaya atmayın İngilizlerle aramız bozulacak şeklinde açıklama yapan bir kişiydi. Ve Türkiye’nin aslında Kıbrıs’a müdahil olmasının kökeninde 2. Abdülhamid’in o el koyma belgesinin üstüne yazdığı,
eski tabi eski Türkçe olarak yazdığı, benim mülkiyet haklarım egemenliğin baki kalmak kaynaktan kaynaklanıyor. İngiliz geliyor ve Türkiye hükümetine diyor ki bir dakika siz de burada dahilseniz yani siz niçin beni üzmemek için dahil olmuyorsunuz dedikten sonra Türkiye’ye giriyor işin içine. İngiltere’nin farklı politikaları var. Var tabi. Zaman zaman kendi içine tutan zaman zaman yükü Amerika Birleşik Devletleri’nin üzerine atmak isteyen, NATO’yu devreye sokan bir dünya meselesine dönüştürmek isteyen politikalar var. Yoksa istese ben adayı Türklerle aldım bugün Türklerle de veriyorum diyebilirdi. Kesinlikle. Bu tabi büyük devletlerin İngiltere’nin, Amerika’nın ve Rusya’nın o zaman Sovyetler Birliği’nin aslında hiçbiri adayı tek bir gruba bırakmak istemiyor.
Yani Rumlar olursa Yunanistan’daki komünist geleneğin de kuvvetli olmasından dolayı bu sefer Doğu Bülok’una yani Sovyetler Birliği’ne yakın bir ada çok işlerine gelmiyor. Ama şunu unutmayalım Kıbrıs Barış Hareketi bizim Cumhuriyet tarihinde Rumis halkı milli sınırlarını geçen. Ona geleceğiz dergül tekin.
İlk harekat olacak. Dolayısıyla Türkiye’nin de Kıbrıs’ta tekrar ilişkilendirilmesi ve kendisine çizilmiş sınırların dışına çıkmasını da istemiyor. Yani aslında burada bir şekilde yönetilemeyen model her zaman biliyorsunuz İngiliz modelidir. Yani bütün sömürge imparatorlukları bunu tercih eder ama İngilizler Hindistan Pakistan örneğinden de bildiğimiz gibi iki tarafın çatışması sürdürülebilirse her zaman tercihi budur. Yani çatışsınlar hiçbir zaman bir araya gelemesinler ben de zaman zaman ne yapayım 3. taraf olarak devreye girip bir şekilde barıştıran veya düzeni sağlayan duruma geçeyim. Burada aslında Türkler ilk safhada yani Türkiye’ye yeteri kadar destek vermediği dönemde veya ilgilenemediği dönemde İngilizlerle yani oradaki İngiliz sömürge idaresiyle bir ilişki kurmaya çalışıyorlar.
Çünkü sonuçta resmi devlet otoritesi Birleşik Krallık ve güvenlik güçlerinde de Türklere verilmiş kadrolar var. Yunanların tabi bu nefretini iyice arttırıyor. 60’lı da kıpırdan bağımsız yani. Evet yani burada Türkler artık işgalci İngilizlerin. Başkan yardımcısı değil mi?
Evet yani 60 cumhuriyeti sonrası hani işgalci İngiliz idaresinin bir yerde şeyi gibi yardımcısı gibi görmeye başlıyor. 50’lerde aslında. Kıbrıs Cumhuriyeti’nden sonra da ama şöyle bir niyetleri yok bugün olmadığı gibi. Yani birlikte yaşansın tamam buradan İngiliz’i kovalım bir Kıbrıslı’lık kimliği olsun.
Ama biz Türklere zaten Londra Anlaşması’nda verilen yüzde 30’dur genelde parlamentoda ve sahir devlet kadrolarında. Silahlı kuvvetlerde yüzde 40 gibi. Onu bile vermek istemiyor. Kadroları vermiyor açmıyor. Evet çünkü bugün işte Ege Adaları, Doğu Akdeniz Adaları diye bildiğimiz şey yani Rodos’u, Girit’i ve işte Ege’deki sahir adalarda olduğu gibi. Amaç hep ilhak etmek. Yunanistan’a bağlamak.
Ve burayı bütünüyle Rum veya Yunan toprağı yapmak. Ona hiç vazgeçmiyorlar. Yani vazgeçilmediği bugün hala gözüküyor. Makarios’un yemin var. Hayatımı enosis’e adıyorum diyor 1950’de Ekim ayında. Şunun da altıncıdır. Yani bu biraz Türkiye’yi aslında bir şeyler hatırlatmalı. Kıbrıs’taki komünist Rumlar da aynı kafa yapısına sahip.
Kıbrıs’taki milliyetçi Rumlar da, Kıbrıs’taki Ortodoks Kilesesi de. Yani söz konusu kendi milli davaları olduğu zaman biz Türkiye’de zaman zaman bunun sıkıntılarını yaşıyoruz. Yani daha evrensel olacağım veya işte dünya ile uzlaşacağım diye. Merhametli milletiz ya. İlk şeyi biz verelim, tavizi biz verelim. Ya da ya ne olur işte bazı şeylerden vazgeçelim. Bu Rum örneğinde şey çok ilginç. Yani Komünist Partisi demiyor ki bu zulümleri yapmayın. Veya işte bir dini liderden bahsediyoruz. Ki Yunan Ortodoks Kilesesi her zaman… Makarios, Papaz. Evet evet. Başbiskopos. Başbiskopos daha üst. Onunla bir oradaki işte Yunan ordusundan gelen subayın tarzı arasında herhangi bir fark yok. Yani bunlar hep birleşik götürülen işler. Zaten belli bir noktaya gelmesinin sebebi de o.
Yani başarılı ise 74’e kadar adayı kendi taraflarına çekmekte. Bu yüzden de başarılı oluyorlar yani. Şimdi aslında Kıbrıs tarihine baktığımızda dünyada çok da değişmeyen veya çok rahat okunması yerken bir sahne ortaya çıkıyor. Ben bir iki cümleyle aktarayım. Siz lütfen teyit ve izahını yapın yanılıyor muyum, doğru mu veya şehrini.
Adnan Menderes, Fatih Rüştü zorluğu 50’li yılların sonlarına doğru Kıbrıs konusunda ciddi bir politika değişikliğine gidiyor. Önemli bir gayret daha. Sonra 60 İhtilali 27 Mayıs burada bir başka kırılmayı beraberinde getiriyor. Sonra 63 işte Kanlı Noel olayı.
Bütün bu sürece baktığımızda İngiltere’sinden, Fransa’sından, Almanya’sından, Rusya’sından Amerikası’na varıncaya kadar Türkler mi, Rumlar mı konusunda ki katledilen Rumlar bir tavır var. Bunu sizler de programıza aktarmaya çalıştınız. Bunun en müşahhası hale geldiği nokta meşhur Türkiye’nin inönü’nün çıkarma girişimi ki onu iki gün önce de Amerika’ya haber veriyor.
Dışları bakanı diyor ki çok yalvardım. Şimdi ismini hatırlamadım ama. Nisan 1964. Dışları bakanı inönü’ye yalvardım. Bir çıkarma yapılacaksa haber verilmemesi gerekir. Durdurlar dedim. Ama o da farklı saygılarla çıkarmaya haber veriyor. Johnson’un meşhur mektubu büyük bir hakaret gibi karşımıza çıkıyor. Bu süreçte Türkiye’nin aldığı ibret, olay, süreç Türkiye’nin diplomatik atakları ve batının tavrı ne oluyor? Şimdi Osmanlı’dan devralanılan bir politika var Özgür Hoca’m. Onu altını çizmek lazım. İngiliz dostluğu, Fransız yakınlığı diye bu sarayda tarif edilir. Yani biri küresel güç, biri kıtadaki o zaman önemli güç. Daha sonra bu Fransız’ı yene zaman zaman Alman gelir.
Ama Osmanlı Devleti son bir asrında, Türkiye Cumhuriyeti’ne katarsak son Türkiye’nin iki asrında, genelde mümkün mertebe büyük küresel güçle karşı karşıya gelinmemeye çalışılır. Ve bölgesel bir problem, ancak küresel güçler arasında bir çatışma varsa, yani Sovyetlerle Amerika gibi veya İngiltere’yle Rusya gibi, Türkiye veya Osmanlı Devleti lehine çözülebilir. Biz tabi 1940’lardan itibaren Türkiye’nin bu bölgeye ilgisindeki eksiklikten şikayet etsek de, yani altını çizilecek mevzu hem askeri imkan ve kabiliyetlerin yetersiz olması, hem ekonomik imkan ve kabiliyetlerin yetersiz olması. Çünkü sonuçta 74’te yapılan harekat mesela, sınırlı harekat diye askeri teritürde geçse de, 1980’e kadar Türkiye’nin nasıl içinin karıştırıldığını, iç savaş ortamına düşürüldüğünü, sonunda ekonomik iflas noktasına geldiğini ambargonun da tesiriyle unutmayalım. Yani 60’larda yöneten ekip de aslında Osmanlı jenerasyonu. Yani Osmanlı’nın nasıl dağıldığını, Cumhuriyet’in nasıl kurulduğunu, bir yerde bu Anadolu’nun da kaybedilebilme endişesini hep yaşayan ekip. Ama rahmetli Fatih İnuş’ta zorlu, yani maalesef hazin bir şekilde hayatını kaybetmiştir ama, Kıbrıs davasındaki… Askeri darbesinden. Evet, evet yani en önemli figürlerden biri çünkü Fatih Bey Allah rahmet etsin, iyi de bir diplomat aslında. Çok iyi bir. Ve iyi bir dışişleri bakanı. Tabii Menderes de bizzat bu işi sahipleniyor. O dönemin askeri yetkilileri de aynı şekilde siyasi iradeyle şey yapıyor. Ama daha önemlisi Türkiye kamuoyu da. Başta üniversite gençliği olmak üzere bunu sahipleniyor. Çünkü kamuoyunun desteğini de almadan şey yapamazsınız.
Yani bu tip işlere özellikle sınır dışı operasyonlara veya siyasi mesleğe giremezsiniz. Yani biraz o dönemin şartlarında hesaba katmak lazım. Daha tedirgin Türk dışişleri veya Türkiye devleti… Yani milli mücaldeden sonra hiç bir arbe girmemiş, hiç bir çıkarma yapmamış. Evet, Kore Harbi var. 52’de Amerikalılarla birlikte yürüttüler. Siz askeri tarihçi olduğunuz için sormak istiyorum. Galiba ilk defa hani inönü çıkarma yapalım dedin. Neyle çıkaracağız sorusu gündeme giriyor. 1967’de hatta ordu Akdeniz’in ortasından. Türkiye’de mi bekledim de gelmeden. Evet, 6. Filo araya giriyor. Çünkü çıkarma gemimiz yok. Geri dönüyor. Elikopterimiz yok. Yederi kadar paraşütümüz yok. Hiç mi ders alınmamış bir öncekinden bir sonrasında?
İşte NATO’ya girişin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne şöyle bir menfi tesiri oldu. 1952’den itibaren aslında 1952’de NATO’ya girildiği zaman silahlı kuvvetlerin tek çizattığı bu çok kötü. Yani hala birinci dünya savaşından kalma mavzerler var. Dolayısıyla ne oldu? Amerika’dan başlıyor. Amerika olmak üzere silah alınmaya başlandı. Fakat bu alınan silahlar tabii bizim yerli savunma sanayini sekteye uğrattı. Yani iyi kötü makine kimliğinin sürü sürü kurulmasıyla beraber başlayan hamleler buradan hazır mamul. Bazen de hibe bazen satın alma şekliyle tedarik ettiğiniz malzemelerle şey etti. 2. Türkiye’ye NATO’da verilen görev Karadeniz’de Ruslara karşı denizde direnmekte. Heza Karada direnmekte. Türkiye’nin kuzeyden güney eksenine gelmesi yerli politikasıdır.
Yani Kıbrıs’a sahip çıkacak bir anfibi güç çıkartma gemileri bununla beraber. İşte platformlar. Ama size destek veren NATO’ya alan malzeme tedarikini yapan ne diyor size? Sen NATO’nun Güney Doğu Avrupa kanadını tutacaksın. Herhangi bir Sovyet işgali durumunda Karadeniz’i tutacaksın. Dolayısıyla biz senin güneyde herhangi bir operasyon yapmana stratejik operatif seviyede çok razı değiliz. Kendi çıkarını korumada müsaade etmiyoruz. Şüphesiz. Yani size biçtiği bir misyon var. O mektupta bir çok acı. Belki genç izleyicilerimi çok hatırlamıyorum açık açık söylüyor. Verdiğim silahları kullanamazsın, hareket edemezsin. Edersen de ben de Yunanistan’la beraber senin karşına yanılırım. 1990’larda PKK’ya karşı hareket yapıldığı zaman Almanlar ne dedi? Leopard tanklarını burada kullanamazsın dediler 92’lerde. Güneydoğu’da evet. Dolayısıyla şimdi biz milli gemimizi, milli gemilerimizi son 10 senede yapmaya inşa etmeye başladık çok şükür. İşte sahil savunma sanayi ürünlerinizi. Ama Türkiye’nin ekonomisi de bu arada büyüdü. Çünkü savunma sanayi pahalı bir iştir.
Ayrıca de donanma işleri yani deniz platformları, inşası, bunların bakımı falan zirai bir ekologili olmaz. Türkiye’de ne zaman endüstriyelleşme daha hızlanıyor? İşte Demokrat Parti yıllarında hızlanmaya başlıyor veya belli bir ima kazanmaya başlıyor. Ama şu var Türkiye’nin o tarihi çizgisi yalnızlığı, karşılıklı veya taraftırlığı bir şekilde değişmeyen bir kader gibi devam ediyor. Çünkü Doğu Akdeniz’de Yunanistan bir şey değil. Büyük güçler için bir rakip veya bir tehdit değil. Kim tehdit? Türkiye. Yani bugün de öyle. 30 sene önce de öyleydi. Yani o zayıflamış, zirai bir ekonomiye sahip, savaştan, Bir Ejderi Dünya Savaşı’dan, İstiklal Arbibinden çıkmış Türkiye’den bile çekiniliyor. Çünkü bu bir potansiyel. Yani sizin stratejik kültürünüz imparatorluk stratejik kültürü olduğu için.
Şimdi yavaş yavaş Kıbrıs Barış Harekatı’na doğru bir yol alalım diyorum Asa Bey. Kanlı Noel, işte in önünün müsaade edilmeyen çıkışı. Sonra 1967’de bunları özellikle tekrar etmek istiyorum. 64’teki Erenköy saldırısı Rumların 67’de… Bu Erenköy saldırısının belki cümlelerini anlatır mısınız? Bu hareketin asıl çıkarmağının temelini oluşturan hareket.
Türklerin elinde, adanın kuzey batısında böyle bir ayak bastığı yeri diyelim artık vardı Türklerin kontrolünde. Yani birkaç kilometrekarelik küçük bir yer. Ve Türkiye’den gelen o dönemde göçmenlerin giyecekleri, yiyecekleri, tabii mücahitlerin silahları, cephaneleri hep oradan geliyordu ve kaçak yollardan dağıtılıyordu.
Makarios hükümeti Grivass’la birlikte biz Türkleri denize dökelim, buraya el koyalım ve hiçbir zaman Anadolu’dan takviye almasınlar düşüncesiyle… Tabii Grivass demek Yunanistan demek. Grivass demek albay kendisi albaydı. Sonra… Yunanistan’dan gönderilen… Evet. Aslında Kıbrıs doğumlu bir askerdi. 15 Mayıs 1919’da İzmir’e ayak basan bir as teymen. Ve 9 Eylül 1922’de de pılısını pırtısını toplayıp denize dökülen Yunan ordusunda kalan ve içi bu yüzden hınçla dolu bir subay. Yunan subayı. Bir Yunan subayı kendisi ve Erenköy’e saldırırlar. Bu o kadar ilginçtir ki Makarios ve Grivass televizyonlarda, radyolarda ilan verir. Küçük Asya felaketinin intikamını alacağız. Gelin biz size tribünler kurduk. Seyredin bakın biz Türkleri nasıl denize dökeceğiz. Ve bu şekilde yaklaşık 6000 kişiyle Erenköy’e saldırırlar. Erenköy’de sadece 400 tane mücahit vardır. Ve 6000 tane Yunanistan’dan gelen komando Tuga’yı ile birlikte saldırırlar. 4 gün dayanır oradaki mücahitlerimiz. Artık son gün Ankara’ya bir telsizden haber verirler. Derler ki mermilerimiz bitiyor, direniş gücümüz bitiyor. Vatan sağ olsun gelmezseniz şehit olacağız. 64 tane uçak geliyor. Yine 64 tane uçak gönderiyor. Ve o Yunan saldıran 6000 kişiyi darmadağın ediyorlar. Müthiş bir felaket yaşanıyor. Müthiş bir kayıp oluyor. Bu tabii bizim elimizi güçlendirirken, Rumların da bir adım geri çekilmesine neden oluyor bir müddet. 1967’de asıl büyük hatayı yapıyorlar. Gene Grivaz bu defa Geçitkale köyüne saldırıyor. Ve Geçitkale köyü aslında şöyle diyeyim Türkiye’de nereye benzer? Bolu’ya benzer. Yani Ankara’dan İstanbul’a veya Anadolu’dan İstanbul’a giderken geçmeniz gereken bir kavşak. Burası Türklerin elinde. Ve derler ki biz hükümetiz. Nasıl olur Türkler burayı kontrol eder? Çünkü barış gücünün kontrolü altında sabah 8’de Rumlar Lefkoşa’dan Limassol’a veya Lefkoşa’dan Larnaka’ya gidiyor.
Akşam saat 5’de de gene bir konvoy kuruluyor. Başında sonunda BEM’e var. Limassol’dan Lefkoşa’ya, Larnaka’dan Lefkoşa’ya gidiyor. 67’nin 15 Kasım günü saldırırlar. Orada 200 tane mücahidimiz vardır. Gene böyle son derece güçlü 3000 kişilik bir kuvvetle saldırır.
Ve köyleri teslim alırlar. Fakat 32 tane şehitimiz olur. Kurşundan vurulmaz bu şehitler. Üzerlerine gaz yağı dökülerek yakılır. Üzerlerine gaz yağı dökerler ve yakarlar. Bizim mücahitlerimizi bu şekilde şehit ederler. O dönemde Allah rahmet eylesin İhsan Sabri Çağlayangil Dışişleri Bakanı Demirel’de Başbakan’dır. İkisi de tabirle çılgına döner. Önce Yunanistan’a bir NATO verirler. Nota verirler özür dilerim. Ve derler ki ya sen 20 bin kişilik Tugay’ını geri çekersin, ya da biz Trakya’dan geliyoruz Atina’ya. Ne halin varsa gör. Yani korkunç. Türk tarihinde olmayan bir nota bu. Bu kadar güçlü bir nota. Ve Yunanistan hükümeti bunu geri çekmeyi, orada durmayı kabul eder. Fakat orada Demirel sınır ötesi harekat yapma kararını da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden çıkarır. Ecevit 74’te bu kararı kullanır. Yani olaylar o kadar ilginçtir Türkiye Cumhuriyeti’nin. Artık nasıl diyeyim, idarecileri o kadar uzak görüştü Demirel. Allah rahmet eylesin. Fatih’in düştüğü zorluğu. Allah rahmet eylesin. Adnan Menderes fırsatım olursa anlatacağım onlar neler yaptılar. Kıbrıs için neler yaptılar? Şimdi tabi Kıbrıs harekatına geleceğiz ve orada aktörler Bülent Ecevit, Mehun Necmettin Erbakan, Semih Şancar, Genel Kurmay Başkanı. Müsaade ederseniz Eti Mesut’ta o yaşanan olayı anlatayım buradan.
Oralara bir geleceğiz ama şu 67’de çıkartmanın geri dönmesi aslında 74’de hazırlayan askeri hazırlıkların başlangıcını oluşturuyor. Evet, başlangıç noktasıdır. Paraşüt, gemi vs. ondan sonra alınıyor. Türk ordusu açılır biliyorsunuz, yarı yola kadar gelir sonra siyasi baskılardan dolayı geri döner. Bu siyasi baskılar Avrupa ve dünyanın baskılarından. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın baskısıdır bu tabi.
O tarihte hem Yunanistan hem Türkiye NATO üyesi. Biliyorsunuz Yunanistan’ın NATO’dan çıkması daha sonradır barış harekattan sonra. Maalesef 12 Eylül’den sonra da… İlk icra. İlk icra olarak NATO’ya alınmıştır. Olamaz böyle bir şey. Dolayısıyla iki NATO üyesi ülke arasında muharebeyi elbette yani bütün diğer hesapların ötesinde İttifak’ın güçlü ortağı olan Amerika Birleşik Devletleri istemez. Aslına bakarsanız İngilizler de istemez yani. Evet. Şimdi bu yaşanan olayların Magoso ve Benzir olaylarını konuşmaya devam etsin ama kronoloji de bir takip edelim. 1967 aslında Türk yönetiminde kurulduğu bir tarih. 1967’nin 27 Aralığı’nda geçici Türk yönetimi ilan edilir. İlan edilir.
23 Aralık 1963’te Genel Komite ilan edilir. Çok ilginçtir Genel Komite’yi minyatür bir devlet düşünün. Başında Doktor Fazıl Küçük vardır. Genel Komite’nin başı. Genel Komite üyeleri de bakanlardır. Tabi adı üyedir bakan değildir. Rauf Denktaş’ımız da cemaat meclisi başkanıdır. Yani orada bir meclis var. Bir bakanlar kurulu var. Bir de devlet başkanı var. Ama tamamen ilkel bir yapıdadır.
İlk defa 27 Aralık 1967’de geçici Türk yönetimi ilan edilir. Türkiye’nin bu demin söylediğim notanın ağırlığından insanlarımız güç alır. Türkiye’den de güç alırlar. Ve 1970’te de bu geçici Türk yönetimi Türk yönetimine dönüşür. Adım adım. 5 tane adımdır bu. Ekim 1974’te otonom Türk yönetimi olur.
13 Şubat 1974’te Kıbrıs, 75’te Kıbrıs Türk Federa Devleti ilan edilir. 15 Kasım 83’te de KKTC. Yani böyle adım adım adım devletleşmeye gider. Ama bunlar hep uluslararası meşruiyet içinde. İçinde evet. Bu 60’a anlaşmasına uygun şekilde. Yani Türkiye’nin hiçbir zaman… Zürich anlaşması değil mi? Zürich ve daha sonra Londra anlaşması. Londra anlaşması. Zürich ve Londra. Hiçbir zaman hani Türkiye’nin enosis gibi bir planı yok. Yani Kıbrıs’ı Türkiye’ye bağlayıp.
Veya illa Kıbrıs’ın kuzeyini ayırayım. Yani aslında bütün hukuki imkanlar. Birliği yani Adana’nın birliğinin korunması için harcandıktan sonra. Son çare olarak. Kıbrıs Türk Federa Devleti’ni hatırlıyoruz zaten. Artık bizim nesilde çocukluğumdan. Yani bu da mesela yine Türkiye’nin verdiği bir taviz de aslında. Yani hep söylenir ya neden işte Adana’nın tamamı alınmadığı.
Ya da işte Yeşilat’la duruldu. Bunların hepsi işte o anlaşmalara Türkiye taraf olduğu için. Bunları kabul ettiği için. Ve burada gücü tek taraflı olarak kullanmadığı için. Yani diyor ki ben bu gücü kullanıyorum askeri gücü ama. Bu garantörlük anlaşması kapsamında. Ve benim soydaşlarımın hakkını korumak. Bu anlaşmayı yerine getirmek için kullanıyorum. Ama karşı tarafın hep tavizsiz tek tarafı politikası.
İşi yani bugün de geldiğimiz noktada yine Türkiye’ye gelin konuşalım. Yine karşı taraf hayır siz işgalcisiniz sizinle konuşmayalım. İşte bizim yönetimimiz altta tek bir Kıbrıs olsun noktasına getiriyor. Yani bunu özellikle vurgulamak lazım. Çünkü 74 bir askeri harekattır. Ama askeri tabirli sınırlı harekattır. Yani Türkiye elinde güç olmasına rağmen. Karşıda düşman Atabey zaten dağ olmuş olmasına rağmen. Yunanistan’dan beklenen yardım gelememesine rağmen. Diğer büyük güçler karışmamış olmasına rağmen. Bunu kullanıp da adayı tamamıyla bir Türk toprağı yapmamıştır. O askeri imkanı var o an için. Var ama bu işler duygusal yapılmaz. Yani nihayetinde askeri güç kullanıyorsanız. Ve bölgesel bir güçseniz. Yani süper güçseniz tabi ki bunu böyle kullanabilirsiniz. Hukukla askeri gücünüzü birbirine denk kullanmanız lazım.
Yani bu 60’dan itibaren bir anlattığımız süreç aslında bunu gösteriyor. Evet 67 yaşadık. Sonra ne oldu da 74’e doğru geldik. Bu sözünü ettiğiniz gazi makosu olayları falan bu. 67’nin içindeydi onlar. 67’in içindeydi. İzleyicilerimizin zihne de takılı kalmasın konuşacağız dedik. Onu dinleyelim isterseniz. Tabi hocam. Aslında demin Gültekin Bey harekat gücü elindeydi. Rum ordusu dağıldı dedim ben gidebilirdi. Bakın bugün Lefkoşa Magosa arası yaklaşık 35 dakika. Sayın hocam 15 Ağustos’ta saat böyle ya 4.30 ya 5’ti. Ben Türk ordusunu karşıladığım vakit. Tabi 15 Ağustos deyince 2. harekatın 2. gün oldu. 2. harekatın özür diliyorum. 2. harekatın doğuda bittiği gün 16’da batıda bitti.
Kariyer komutanına ben sordum. Komutanım siz Lefkoşa’dan sabah çıktınız şimdi mi geldiniz dedim. Yo dedi bana biz 45 dakikada geldik. Bu ne demekti 45 dakikada siz savaşıyorsunuz. Önünüzde düşman yoktu demektir. Bu bastı gaza silah attı ne bir şey attı dosdoğru geldi demektir. Yani Rum ordusu bu şekilde darmadağın olmuştu. İsteseydi Türk ordusu elini kolunu sallayarak bafa kadar gidebilirdi. Yani adanın en doğucuna kadar gidebilirdi. Çünkü karşısında bir ordu kalmamıştı artık. Tamamen tabirle ezilmişti bu ordu. Bu yüzden Barış harekatı son derece başarılı bir harekat. Son derece güzel bir harekat. Mekosya’yı anlatacak mısınız hocam? Anlatacağım tabi. Dinleyelim o zaman sonra veteremiz var. Tabi anlatacağım.
1967 olaylarından sonra aslında Magusa’da da tabi saldırılar oldu. Adanın dönüm noktası 1970 yılında Polikarpos Yorgacis’in bu Makaryos hükümetinin içişleri bakanı. Polikarpos Yorgacis’in albaylar cuntasına o dönemde
1967 olayından sonra Bemen’in baskısıyla Yunanistan adadaki 20 bin kişilik ordusunu geri çekti. Yani hep Türkiye işgalci diyorlar ama Yunan ordusu 1964’den 67’ye kadar adadaydı ve ada işgal altındaydı. Bir de göremiyen ordusu var ama. Yunan ordusunun ve Bemen’in kararı var bu konuda. Bir iftira bir dedikodu falan değil. Geldiler resmen işgal ettiler. Hiç kimse de bundan bahsetmiyor.
Yunanistan’a demiyor ne vardı senin ne işin vardı ya Kıbrıs’ta 64’ten 67’ye işgal ettin diye. Ve 1970 yılında Polikarpos Yorgacis Evet Magusa’ya geçiyoruz. Ona geliyorum. Magusa’dan oraya geldim. Yunan cuntasına diş bilemeye başlar ve der ki siz askeri çektiniz bizi Türkiye’ye karşı korumasız bıraktınız der.
Ve gider o dönemdeki Ioannidis’e yani cuntanın başkanına suikast tertip eder. Yunanistan’da tabi o sırada askeri darbe oluyor ve krallık 67’den 67’den oluyor. Albaylar cuntası var. Ioannidis de o dönemde başkan. Orası kırılma noktası sevgili hocam. Tabi bu suikastan sonra başarılı olmaz çok çocukca bir suikasttır. Yunanistan’dan gizli istihbarat birimi gelir. Yorgacisi yok ederler ama artık Makarios’tan cuntanın arası bozulur. Ve bu defa cunta adada kendi taraftarlarını toplamaya başlar. Yani Rum mili muhafız ordusundaki subayları vardır. Aşırı sağcı Rumlar vardır. Eski evokacılar vardır. Bunların hepsini toplar ve Makarios’a karşı cephe almaya başlar. Ekonomi kötüdür.
1951 yılında yaşananların aynısı 70’li yıllarda Yunanistan’da da yaşanmaya başlar. Ve cunta Yunan halkını mutlu etmek için enosis çabasına girer. Ve darbe 1974’ün 15 Temmuz’unda yapılan darbenin nedeni de bu. Biz adayı alalım, Yunanistan’a Kıbrıs’ı katalım ve Yunan tarihine kahraman olarak geçelim.
Yani 74 Barış Harekatı’na gelen sürecin çok kısa özeti bu zaman dar olduğu için böyle kısa kısa geçtim sevgili hocam. Tabii adada bu ihtilal olunca darbeciler aynı zamanda Türklere karşı büyük bir kıyım harekatına girişiyorlar. Ve buna Türkiye’nin bir tepkisi oluyor. Hemen ikinci günden sonra başlıyor. 17 Temmuz’dan sonra başlıyor. Tabii olaylar çok ilginç değerli hocam.
15 Temmuz’da Makaryos canını zor kurtarıyor. İşte önce Bafak açıyor, sonra Akrotiri üstüne, oradan Malta’ya, Londra’ya ve BEM’ye gidiyor. 19 Temmuz’da BEM’de bir konuşma yapıyor. Diyor ki, ada Yunanistan’ın işgali altındadır. BEM Yunanistan’ı adadan çıkarmalıdır der. Bunları bizim çok iyi kullanmamız lazım aslında. İşgalcinin kim olduğunu söylüyor orada Makaryos. Ve 16 Temmuz’da Junta, Nikos Sampson’u demin veterede gördük kendisini bir EOK’anın tetikçisidir. Cahil, liseyi bitirdiği bile meçhul olan biridir. Bunu Cumhurbaşkanı ilan ederler. 17 Temmuz’da bu adam Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ni ilan ettiğini açıklar. Tam Türkiye’ye koz veren bir açıklamadır bu.
Çünkü 1960 anlaşmasının anayasada Ekbir Madde 4 der ki, Kıbrıs adasında düzen bozulduğu vakit, garantörler hep birlikte veya tek tek müdahale etmek hakkına sahiptirler. Bu düzeni tekrar yerine koymak için. Bu çok önemli hocam. Ve 1974’te Türkiye Cumhuriyeti, ilan edilen Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ni
ertesi gün Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’nin Yunanistan’a ilhak ettiğini açıklar. Bu Nikos Sampson bu kişi. Ve ondan sonra Türkiye’ye uluslararası hak doğar. Bir garantör olarak adadaki nizamı geri koymak için. Şimdi Türk ordusunun adadaki varlığı şu anda şu gün hala yasal. Türk ordusunun 74’te adaya çıkışı da yasal. Çünkü anayasanın Ekbir Madde 4’üne göre, Rumların bozduğu nizamı yerine koymak için anayasal hakkını kullanmıştır. Uluslararası haklarını kullanmıştır. Tam burada hocam müsaadenizle arkadaşlarımız 20 Temmuz 1974, 1. Kıbrıs harekatını anlatan bir kısa film hazırlamışlar. Onu izleyelim ama ondan sonra Gültekin hocam, size Türkiye’nin bu harekatı alma kararını, sürecini ve yaşananları soracağım. Çünkü bir koalisyon hükümeti vardır. Evet, MSPC’ye. Darbe ile beraber Milli Selamet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi. İkisi de bu dünyadan göçtü. Bülent Ecevit Başbakan, Necmettin Erbakan başbakan yardımcısıdır. Ve Erbakan’ın da bu harekatta çok önemli bir rolü var. Tahir nakışıyorsa bazı isimler böyle kaybolup gidebiliyor. Semih Sancar yine çok hayırlı hatırlanması gereken bir isim. Bunları da biraz harekatta rol alan, etkili olan isimlerde yad edecek bir süreçte. Sohbetimize devam edeceğiz sevgili seyirciler. Şimdi arkadaşlarımızın 20 Temmuz 1974, Türk ordusunun 50 yıl aradan sonra ilk defa sınırları dışına çıktığı,
askeriye açıdan son derece zor, imkansız gibi görünen anfibi harekatı olarak isimlendirilen, bir deniz aşırı, ülkeler bir harekatı gerçekleştirdiği ve gerçekten başarıyla gerçekleştirdiği. Ve tarihimizde bir kırılma, yani bir yükseliş veya yeni bir açılımın sahnesi olan bir harekattır. Şimdi onu izleyelim arkadaşlarımızın hazırladığı bu kısa filmi. 1974 yılının Temmuz ayında Rumlar arasında çıkan ihtilaflar, Kıbrıs’ın Kadir’ini şekillendirecek yeni bir sürecin fitilini ateşledi. 1967 yılında Yunanistan’da iktidara el koyan Cunta’yla Makaryos arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucunda,
adada bulunan Cunta yanlısı Yunan subaylar Makaryos’u devirdi. Yerine geçen Niko Sanson, Selefini bile aratacak dürdendi. İlk iş olarak Kıbrıs Elen Cumhuriyetini ilan ettiğini açıkladı. Bu gelişmeler, adada yaşayan Türklerin ölüm fermanı hükmündeydi.
Türkiye için Kıbrıs’a askeri bir müdahale gerçekleştirmekten başka bir seçenek kalmamıştı. Ankara’da o dönem iktidarda bulunan MSP-CHP koalisyon hükümeti şartları görüşmek için olağanüstü şekilde toplandı. Bülent Ecevit, ortak müdahaleyi görüşmek için Londra’ya uçarken, Erbakan ise Ankara’da kalacak ve çıkarma için gerekli hazırlıkların yapılmasını sağlayacaktı. İngiltere’nin ortak operasyona karşı gönülsüz olması, Türkiye için çıkarmayı tek başına yapmaktan başka bir seçenek bırakmamıştı. Türk askeri kuvvetleri 20 Temmuz 1974 günü sabah 6 sularında adaya çıkarma yapmaya başladı. Genelkurmay oluşturduğu harekat planı doğrultusunda hava, kara ve denizden toplam 8.000 askeri aynı anda adaya çıkarmayı hedefliyordu. Türk paraşütçüler, Lefkoşa’nın kuzeyinde bulunan Hamitköy, Gönyeli ve Pınarbaşı bölgelerine indirirdi. Denizden çıkarma işlemi ise Deniz Piyade Tugay’ına bağlı askerlerce, Girne yakınlarında bulunan bugün Karaoğlanoğlu plajı olarak bilinen noktaya yapıldı. Öncelikli görevleri, bulundukları konumdaki köprü başlarını tutarak arkadan gelecek olan kuvvetlerin güvenliğini sağlamaktı.
Komando Birlikleri de Sarp Beşparmak Dağları’nın yakınlarında bulunan Boğaz bölgesine intikal ettirildi. Türk komandolarının Beşparmak Dağları’nı Rum kuvvetlerinden temizleyerek ilerlemesi hedefleniyordu. Deniz Piyade Birlikleri komandoların açtığı güvenlikli yolu takip edip, Türk paraşüt kuvvetleri ile birleştikten sonra, Türk askeri hattını Erenköy ve Magosa’ya doğru genişleteceklendi.
Coğrafi şartlar hedeflenen planın gerçekleştirilmesini zorlaştırıyordu. Bu arada, BİLİK güvenlik kurulu, taraflara acil ateşkes kararı alması için baskı yapıyordu. Türk askeri birlikleri, 3. günün sonunda birleşmeyi başarabilmişti. Bunun üzerine Türkiye, 22 Temmuz 1974 günü saat 17’de ateşkesi kabul ettiğini açıkladı.
Sevgili seyirciler, TRT2 ekranlarında canlı yayında Tarih Söyleşileri programında 45. yılında Kıbrıs Barış Harekatını ele alıyoruz. Anlamaya, anlatmaya, hatırlatmaya çalışıyoruz.
Kiminle Profesör Doktor Atatun ve Doçent Doktor Gültekin Yıldız, İstanbul Üniversitesi öğretim iyisi Gültekin Yıldız Hoca ile Kıbrıs konusunu anlamaya, anlatmaya çalışıyoruz. Evet, tam harekata geldik. Arkadaşlarımız harekatla ilgili kısa bir film hazırladılar. Onları paylaştık. Ama Türkiye, Kamboyn’i şimdi biraz konuşalım Gültekin Hoca. Kıbrıs’da bir ihtilal oldu. Makaryos’ta Yunan hükümeti arasında ipler koptu. Suikast düzenlerleri olmadı. Darbe yaptılar. Ellerinden kaçırdılar ve Kıbrıs karıştı. Kıbrıs, Yunanistan’ın ilhak kararı aldı aslında. Bu aynı zamanda Türklerin yok olma fermanının ilanı gibi bir durumdu.
Evet. Şimdi Kıbrıs’ta vatandaşlarımız büyük bir tedirginlikle bekliyorlar. Evet. Başımıza ne gelecek diye. Alarmdayız. 15 Temmuz gecesi hepimiz alarma girdik. Her an size saldırabilirler. Aynen. Siz yaşadınız o günler. Kesinlikle. 24 yaşında mıydınız? Evet.
Nasıl bir duygu? Yani nasıl bir duygu? Karşıda insafı, vicdanı, hakkaniyeti olmayan ve sizi yok olmaya odaklanmış bir grup ve siz her an üzerinize gelinmesini bekliyorsunuz. Nasıl bir duygu? O an neler hissettiniz 24 yaşında? Hocam o Türk olmanın verdiği bir cesaret var. Türk olmanın verdiği bir var olma duygusu var. Hepimizin içinde o vardı.
Ve hiç korkutmuyordu bizi. Hiç bir zaman gelsinler görecekleri var diyorduk hep. Ve sonuna kadar da savaşmaya azimliydik çünkü içeri bırakmayacaktık onları. Peki 1964 yaşadınız. 1967 yaşadınız. Galiba Kıbrıs radyolarında Türkler bile okunmaya başladı. Bekledin de gelmedin. Evet hocam. Rumlar bunu çalıyordu. Evet. Ne diyor? Dalga geçiyorlardı.
Aynen dalga geçiyorlardı. Çünkü Türkiye’nin gelebileceğini… Bekledim de gelmedin. Bekledim de gelmedin evet. Türkiye’nin gelebileceğini, müdahale edebileceğine hiç inanmıyorlar. İnanmıyorlar. 1967’de, hatta askerlerde 1974 harekatı konuşulurken yine geri mi döneceğiz? Tabii. Etimesut’ta Sayın Semih Sancar, Necmettin Erbakan’a, ikisi de rahmetlik. Allah rahmet eylesin.
Uçak kalktıktan sonra Bülent Ecevit’in uçağı İngiltere’ye gitmek üzere 18 Temmuz günü var. Uğurluyorlar. Uğurluyorlar ve ondan sonra Necmettin Erbakan’a Allah rahmet eylesin, Gani Gani rahmet eylesin. Semih Sancar’a der ki, ben başbakan vekilim, yetki bende harekata başlayabilirsin der. Semih Sancar Bey kendisine der ki, Allah rahmet eylesin ona da, efendim der, biz iki kere denize açıldık, geri döndük.
Ucuda asker bunu kabul etmez, ben de intihar ederim der geri dönersek. Emin misiniz der. Eminim der. Ben sana talimat veriyorum, derhal başlat der. Ve Semih Sancar oradan çıkar, bu Etimesut’taki VIP salonunda konuşuluyor bunlar. Bu olayın peşine ben çok düştüm, bütün tutanakları elden geçirdim. Çıkar Semih Sancar, doğrudan İskenderun’daki Amfibik Birliği’ye telefon eder. Saat 10. Amfibik Birliği’ye telefon eder. Komutanı Neşet İdiz’dir. Yardımcısı Mesut Günsev’dir, binbaşı öbürü de albaydır. Ve Amfibik Birliği’ye toparlanır, Mersin’e hareket eder. Yani, Semih Sancar der ki, ben bu hareketi yapmak için 48 saat isterim. Bolu’dan Tugay’ımı aşağıya indirmek için, Kayseri’den Havakomando Tugay’ını güneye getirmek için,
Bolu’dan getirmek için, ben Bolu’daki de helikopter birliğidir, Tugay’dır, komando Tugay’dır. 48 saat isterim der ve düğmeye 18 Temmuz’da basılır hocam. Amfibik Birliği’nin bunların içinde en zor olanıdır. Gültekin Bey çok iyi biliyor bunu hocam. Şimdi ona geleceğiz, ben biraz şeyi anlamaya çalışıyorum hocam. Benim tarihçilik anlayışımda psikoloji önemli bir yer tutuyor.
Eğer yaşananları, o psikolojik tahlilleri iyi yapmazsak, onları konuşmak çok da derinliğini, asıl manasını, etki gücünü oluşturmuyor. Ben şimdi adadaki Türkler, yani siz o günü yaşayan birisi olarak bizim için hakikaten büyük bir imkansı. Onu öğrenmek istiyorum. İşte dediğim gibi yani Rumlar dalga geçiyor, bekledin de gelmedin diyorlar. Evet. 64 olmuş, 67 olmuş, o arada bir sürü olay olmuş, bir türlü buradan adaya resmi bir harekat yapılamıyor. Darbeyi yapanlar, makaryosu devrenler belli, kanlı katil. Evet. Yunanistan’dan gelen subaylar ve Rum Milli Muhafız Ordusundaki aşırı sağcılar. Yani bunların önemli bir kısmının eli, adadaki Türk kanıyla sulanmış durumda zaten. Kesinlikle.
Yani Türklere karşı yapılan katliamların pek çoğunda imzaları ve eylemleri var. Var, kesinlikle var. Ve büyük bir güç vardı ellerinde değil mi? Devlet olmanın gücü var bütün İtal silahları, istediği silahı ithal edebiliyor da. O süre zarfında Yunanistan’dan son derece gelişmiş silahlar adaya getiriliyor. Resmi, gayri resmi. Evet, evet. Askeri güçlerine kadar. Dünyanın en üstte Çekoslavakya’dan mesela şey getirdiler, Çek silahları getirdiler. Resmen Makarios hükümeti. Resmen. Yunanistan zaten elinde ne varsa gönderiyor. Gönderiyor, evet. Onlara kimse NATO silahı orada kullanamazsın falan demiyor. Hayır onlara bir şey yok. Onlara söylenen bir şey yok. Çünkü o dönemde Bismillahirrahmanirrahim Menendez Joe Biden Senatoda, Amerikan Senatosu’nda bunlar. Ve doğrudan Yunanistan’ı her zaman destekleyen kişiler.
Hatta bakın şimdi daha üç beş gün evvel Senato’dan bir karar geçirdiler. F-35’ler Türkiye’ye satılmasın diye. Kim geçirdi? Menendez geçirdi. Joe Biden geçirdi. Bismirahis geçirdi. Aynı adamlar, aynı aktörler 70’den beri Senatoda. İnanılmaz. Ve siz orada bir grup yani bu darbecilere karşı karar ilhak edecek.
İlahi temel şartlardan birisi de sizi yok etmek veya sürmekten geçiyor. Kesinlikle. Türk isyanını bastırmak. Bir grup Mücahit direnmeye ve salmaya hazır halde duruyorsunuz. Orada tabi bir Türk alayı var 650 kişilik. Var, evet. Resmi bir alay. 1960’lardan beri orada. 1960’lardan beri orada. 16 Ağustos 1960’da adaya ayak bastı. Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na uygun olarak. Galiba bu süreçte en büyük ümit kaynağınız ve direk noktalarınızdan birisi de bu Türk alayı oldu herhalde.
Tabi Türk alayı bizim için Mücahitler için büyük bir dayanaktı. Çünkü Türk alayına gelen silahlar bize geliyordu. Herhalde fazla fazla sipariş ediyorlardı. Dönüp dolaşıp bize geliyordu. Bir de Türkiye Cumhuriyeti liselerimize 1952-54 dönemi içinde Türkler vakıfları almak için çok mücadele ettiler. Ve İngiliz sömürge yönetimi hem vakıfları hem eğitimi devretti. Rumlara devretti. Bize devretti. Türk okullarını bize Rum okullarını paylaştırdı. Ama Türkiye Cumhuriyeti ne kadar yetenekli subayı varsa bizim okullarımıza demin Gültekin Hocam söyledi. Kamufle edilmiş şekilde Hoca olarak gönderdi. Asıl bizleri eğiten onlardır. Aslında el altından da. Bazen Hoca bazen İmam. Atlamışlardan sonra. Evet. Ama şey çok benim dikkatimiz ki askerler adı Mücahit. Mücahit biri Rauf Tenktaş vesaire. Bu kavram çok… Bir numara. Rauf Bey Allah rahmet eylesin Mücahit künyesindeki numarası 1. Benimki 4550 idi. Bu kavram bile aslında bizim milletin her türlü mücahidine inancımızın ve dini kavramların ne kadar belirleyici bir rol oynadığına… Tabii tarihi bir geleneğiniz var nihayetinde. O geleneğine atıp da bulunuyor. Böyle bir beklenti içindesiniz. Şimdi adada bunlar olurken Türkiye’de neler yaşanıyor Gültekin Hocam?
Türkiye’de aslında biz 20 Temmuz’da böyle bir hareket yapalım diye 3 ay öncesinden 2 ay öncesinden belirlenmiş bir tarih yok. Bununla beraber artık 67 olaylarından sonra ve Türkiye’nin buraya sert çıkışından sonra askeri müdahale olmasa da hazırlıklar yapılmaya başlanmış.
Bir teçhizat platformu yani teknik, lojistik imkanlar anlamında. 2. Belirli birliklerin oluşturulması anlamında. Ve 3. Tabii bir bölgeye hareket düzenleyeceğiniz zaman öncelikle istihbarata ihtiyacınız var ki Atabey orada verdiği istihbar hizmeti de anlattı. Dolayısıyla aslında şeyden önce, harekattan kısa bir süre önce deniz kurulu tatbikati var.
Bizim donanma İzmir ve Ege ve Akdeniz’de, Sehir’de. Zaten sonra emir veriliyor. Ondan önce hazırlanmış planlar var çünkü her devletin ve silahlı kuvvetlerin takdir edersiniz ki belli opsiyonlar belli alternatifler için hareket planları olur. Burada da bir yıldız hareket planı hazırlanmış.
Amfibi çıkartmayı başta zikrettiniz. Nasıl biz Gelibolu’da İngilizlerin amfibi çıkartma konusunda yaşadığı zorlukları ve nihayetinde Türk zaferini sizinle beraber geçtiğimiz aylarda 18 Mart’ta Çanakkale’de Gelibolu Yaramadası’da konuşmuştuk.
Bu 50 senedir deniz hava kara müşterek hareket yapmamış Türk Silahlı Kuvvetleri’nin değil en gelişmiş daha önce böyle tecrübesi olan bir silahlı kuvvetin bile zorlanacağı bir iş. Ama burada zorluğunuz ne? Bu işler nasıl olur? Bir, elinizde imkan olur. İki, tatbikat yaparsınız veya muharebe tecrübeniz olur.
Bizim bu harekatta işte gemimizin batması vesaire gibi yaşadığımız sıkıntılar var. Bununla beraber burada komando birliği var mı? Koca Tepe olayını diyorsun. Evet, onu konuşacağız. Biraz sonra konuşuruz. Şimdi burada donanmamız var. Koca Tepe’yi konuşacağız. Donanmamızın içinde muhriplerimiz, altı muhribimiz, dört deniz altımız var. Hava indirme birliklerimiz var Kayseri’de. Bolu’da komandomuz var yine buraya katılan.
Hava kuvvetimiz, beş tane filomuz var. Helikopterlerimiz var. Bir taraftan havadan indirme yapılıyor. Nakliye uçaklarıyla atılan paraşütçüler, komandolar. 15.000 paraşüt alınmış 1964 ile 1967 ile 74 arasında. Paraşütünüz yoktu. 1967’de 150 tane diyorlar. Evet, evet. Çıkarma paraşütler adı 150 tane. Paraşütler için öyle bizimkiler mekanizmalar geliştirmişler ki erken tarihlerde.
Amerikalılar şaşırmış. Yani bu nedir? Çünkü şey yok. Bozulan veya çalışmayan paraşütü tamir etme imkanımız yok. 50’lerden itibaren NATO kapsamında eğitilen Türk subayları var özel harp konusunda. Bunlar burada rol alacaklar. Deniz piyade alayımız demin ismi zikredilen Yarbay Neşet İkiz şu anda da Kıbrıs’talar.
Batan Kocatepe gemisinin hayatta olan gazileri orada hem törene katıldılar hem bugün denize açıldılar. İlk deniz piyade alayı sat komandolarımız var. Bugün de değil mi Kocatepe’nin? Evet, yani bugün de dün törene katılındı. Dolayısıyla satlarımızın yani sualtı taarruz. 21’de başlıyor değil mi bomba adımları olayı? Evet. Kocatepe’yi konuşacağız. Bu deniz piyadelerimizin, çıkarma gemilerimizin, ava kuvvetimizin, kara kuvvetimizin hep birlikte yaptığı müşterek hareket. Harekatın özelliği şu, bir taraftan bir gösteriş hareketi yapmak durumundasınız. Yani çünkü çıkartmalar da, anfibi hareketlerinde en zor şey düşmanın sizin nereden çıkartacağınızı kestirmesi. Ve düşman kestiriyor. Tahmin ediyorlar.
Evet, bu yüzden de bu istihbar ediliyor. Girne’deki Yavuz plajı daha sonra revize edilen plandaki adres. Fakat buradan şüphelenilmemesi için de aşağıdan Mausa tarafına 6 tane şlep gönderiliyor. Yani Rumların çıkartmanın buradan olacağını düşünmesi için. Şimdi hareketlerine geçmeden önce bir Türk-Türk kamboyunu bir konuşalım. Hep aynı şeyi yapıyoruz lütfen. Evet.
Tarihi-askeri okulu olarak güzel bir şey okuyalım ama bir halk var, bir millet var, bir duygu var, bir toplum var. Toplumda ne oluyor, siyasette ne oluyor? Harekata geçeceğiz oraya. Yani şunu anladım. Genelde hareketi hep az zaman bırakıyorsunuz. Ben de tabi askeri tarihçi olduğum için hareket anlatmadan da işi bitirmek istemiyorum. Şu çok önemli. Dediğiniz gibi 71’de muhtıra verilmiş. 73’de seçim yapılmış. Ve o günkü şartlarda asla bir araya geleceği düşünülmeyen Cumhuriyet Halk Partisi ve Milli Selamet Partisi bir koalisyon kurmuşlar. Şimdi bugün Türkiye’de belki kutuplaşmadan bahsediyoruz ama 70’li yılların şartlarında hakikaten bu iki partinin koalisyon kuracağını düşünmek yarın güneş doğmayacağını düşünmek kadar şey. Cumhurbaşkanı seslemede daha 80’li darbenin sebeplerini. Evet. İkincisiyle bu ikisi yani bu iki parti rahmetli Ecevitin ve rahmetli Erbakan’ın genel başkanlığı yaptığı iki parti bir koalisyon kurmuş. Fakat bu iki partiyi de böyle bir harekata, bu iki lideri de böyle bir harekata girişmekte elini rahatlatan şey ne? 1950’den beri Kıbrıs meselesi özellikle şehir Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehir ahalisi. Üniversitelerde.
Özellikle entelektüeller, aydınlar, üniversite öğrencileri veya lise öğrencileri arasında belki de Türkiye’nin en müşterek, mutabık kalınan milli konusu. İkincisi de bir gurur vesip meselesi. Çünkü siz Osmanlı’nın dağılmasından itibaren yani Cumhuriyet kurulmuş istiklal harbini vermişsiniz.
Fakat sınır ötesinde soydaşlarınız var, bir taraftan bir Osmanlı geçmişiniz var, 1974’te Enüzdağ Cumhuriyet 51 yaşında. Yani 52 sene önce Osmanlıydınız gibi düşünün. Ve buraya bir müdahale etme durumunuz var. Dolayısıyla o tarihte hani hatıralara, yaşananlara baktığımız zaman gerçekten milletin büyük bir kesimini
ve bütün siyasi partilerin birkaç küçük marjinal grubu haricinde bu işe destek verdiğini görüyoruz. Destek verildiği için de hem Ecevit’in hem her bakanım bu işe girişirken ellerinin daha rahat olduğunu görüyoruz. Bir de tabii unutmayalım ki bu her ikisi de Amerika’ya veya İngiltere’ye, yani genelde bu batı bloğuna çok sıcak bakan veya Türkiye’nin bu blokla şartsız koşulsuz entegre olmasına karşı olan liderler.
Yani özellikle anti-emperyalist tarafları biraz öne çıkan liderler Ecevit’te, her bakanda. Dolayısıyla hem siyasi anlamda bir şey var hem genel kurmayın belli bir hazırlığı var. Tabii hareket hazırlığı hiçbir zaman bitmez yani her zaman eksiği gediği vardır. Hem de kamuoyu hazır. Bu üçü bir araya geldiğiniz zaten bir ülke olarak siz yani bir devlet olarak bir toplum olarak hareket yapabilirsiniz.
Siz kaç yaşınızdaysınız? Ben bir yaşındayım. Ben sekiz, yedi, sekiz yaşındaydım. Ben bir yayla köyünde yaşayan bir çocuğum. O köydeki havayı ben hala hatırlıyorum. Nasıl bir milli bilinç ruh duygu oluştuğunu. Halkta inanılmaz bir hasret ve özlem var. Bu duygu siyasette tetikliyor. Doğru, doğru. Mecliste sanıyorum bütün partilerin ortak kararları alıyor. Evet, evet. Ama aynı karar 67’de de geçerli. Mesela İnönü’nün demireli ziyareti var. 1950’den itibaren böyle bir şey var. Tabii burada devletin ahaliyi hazırlaması veya bilgilendirmesi, propaganda mekanizmasının içeride de iyi çalışması. Çünkü halk her zaman sıradan gündelik hayat içinde bu tip sadacık meselele ilgi göstermeyebilir. Yani o konuda yönetenlerin de bir miktar ahaliyi kendine doğru çekmesi lazım.
Bunun başarıldığını görüyoruz. Tabii harekat esnasında ordular, askeri birlikler bugün gibi sevk edilirken, halkın onlara yiyeceğini, içeceğini, meyvesini, her şeyini vermesi lazım. Tabii işte Mersin’de hep anlatılır, dondurmacının hikayesi, oradaki birliklere yaptığı yardım. Şimdi gıda nakli yapacaksınız, soğuk hava deponunuz yok. Ne yapıyor ahali, yani dondurmacı ismini şimdi unuttum kusura bakmasın bilen seyircilerimiz. Soğuk hava depolarını açıyor ve oraya bir şekilde gıda depolamıyor. Çünkü bizim nesil soğuk savaşla, soğuk savaş sonrasını birlikte yaşamış nesil. Atabeyn nesil tabii bütün bu süreci yaşamış nesil ama biz şunu gördük,
biz fakir Türkiye’yi gördük. Yani imkanları çok kısıtlı olduğunu, elektrik kesitleri olduğu, mal bulmanı zor olduğu. Konuştuğumuz 74, gerçekten Türkiye imkanların çok kısıtlı olduğu şey. Yani bugün Türkiye bugünkü imkanlarıyla bazı şeyleri çok kolay icra edebilir. Ama 74’te şimdi biraz sonra konuşacağımız belli teçhizatınız var ama hep sınırlı. Yani işler biraz derse gitse müdahale edebileceğiniz ek kaynaklarınız yok. Ya da sivil halk destek vermesin. Yani Mersin’deki ahali tavuğunu getirmesin, peynirini getirmesin vesaire kaldı ki bunlar hani ordunun ihtiyacı, donanmanın ihtiyacı olsun olması nedir manevi destektir. Yani oraya giden kişi. Bugün altına falan giderken altınızın yaptığı gibi. Şüphesiz aynısı oldu. Aynısı oldu. Çünkü bu bir profesyonel ordu değil yani bir paralı birlik falan değil. Nihayetinde milletin içinden çıkmış bir silahlı kuvvetin oraya hareket yapılır. O yüzden o yüzden hareket yapan kişilerin de onu hissetmesi lazım. Evet şimdi tam harekata geçeceğiz ama biraz yeri belki. Bekledim de gelmedim bir izleyicimiz bir not göndermiş.
Rumların bekledim de gelmedin şarkısını çaldırmasına karşılık Bayrak Radyosu. Bu kadar yürekten çağırma beni bir gece ansızın gelebilirim şarkısıyla. Çok doğru. Çok güzel. Çok doğru. Çok doğru. Bir gece ansız gelebilirim zaten buradan çıkıyor yani. Beretemiz de onu çalıyor o da. Evet çok doğru. Çok güzel hatırlamış.
Tomris Hatun herhalde sosyal medyada bir ismi kullanıyor izleyicimiz. Diyor bu kadar yürekten çağırma beni bir gece ansızın gelebilirim. Evet. Hangi ismi kullanıyor dediniz? Tomris Hatun isimli bir izleyicimiz. Bütün savaşlardan nihayet de öncesinde ve sonrasında bu psikolojik harp. Bizim aslında geçeceğim ama savaşları anlatırken asker milleti izliyoruz hep askeri boyuttan anlatıyoruz. Siz de itiraz ediyorsunuz ama Gülpek’in hocası. Hep askeri boyuttan anlatmıyoruz. Hikayesi, duygusu, şiiri, özdemi, hazreti olmayan, buslatı olmayan hiçbir olayın bütün boyutlarıyla toplumu kuşatması söz konusu olmuyor.
Bakın şu şarkı sözü bile bu kadar yürekten çağırma beni bir gece ansızın gelebilirim. İki türkü sözü bile ne kadar aslında silahın dört üstüne geçebilen bir derin olayı aşabiliyor. Duygulanmaya sebebiyet verebiliyor. Olaylar oldu. Hükümet kararı aldı. Biraz önce söylediniz hükümetin.
Ben Semih Sancağ’ı da burada hep nedense çok tanımam, bilmem ama hep bu Kıbrıs harekattan kaynaklanan bir saygı ve hayranlığım vardır Semih Sancağ’a. Çok dik bir düşü var. Çok mert bir asker. Ben tanıyorum. Tanımıyorum. Hiçbir şey dokunmadım ama oradan gelen bir. Bu da halkımızın Kıbrıs olayına ve davasına sahip çıkılmışlığın bir göstergesi.
Yani Ecevit yıllardır hep o kahramanlıkla anılır. Tarihin bütün gölgelemesine karartmasına rağmen 30-45 sene sonra konuştu. Rahmetli Erbakan’ın o süreçte müthiş bir rolü var. Rolu, katkısı, heyecan hep hayırla anılıyor. Aynı şekilde Semih Sancağ. Aslında bu birliklerin bir göstergesi.
Karar alındı ne zaman harekete geçtik, saat kaçta? Şimdi hocam ben çok kısa bir… Burada hepimizin gözünden kaçan çok ince bir nokta var. Şöyle bir nokta var. Ecevit 19 Temmuz günü döner İngiltere’den gider. Londra’ya gidiyor. Londra’ya 18’inde gider. 19’unda eli boş döner. Ve geldikten sonra… Londra’dan ne bekliyor Ecevit? İngiliz hükümeti garanter olduğu için İngiliz Devleti gidiyor.
Beraber çıkarmayı yapalım. Kan dökmeyelim. Sizin İngiltere’nin Kıbrıs’ta üstleri var. Bu İngiliz üstleri İngiliz toprağıdır. Biz oradan çıkalım kan dökmeyelim beraber çıkalım ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yerine koyalım. Bu adamlar onu kapattılar, lav ettiler. Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ni kurdular. Biz garantörüz. Anayasa bize emrediyor müdahale etmemizi.
Onun için gel biz savaşmadan çıkalım der ama İngiliz bunu kabul etmez. Aslında barış harekatı tabiri niyet itibariyle çok doğru bir tarım. Tabii bu yani öylesine konmuş bir isim değil. Ve burada asıl ince nokta şu. 19’unda geldikten sonra tabi inerler uçaktan.
Necmeddin Erbakan büyük bir olasılıkla Ecevit’in haberi vardır diye düşünüyorum. Kendisine harekatı başlama emrini verdiğini söyler. Tabi bunu Ecevit’in ben bildiğini düşünüyorum çünkü Deniz Balkıp, Deniz Baykal o dönem Ecevit’in vekilidir. Bakanlar Kurulu’nda da Ecevit yurtdışına gittiği vakit CHP grubunun başkanı olur Baykal.
Önce itiraz eder. Erbakan başbakan vekili olur. Deniz Baykal da CHP grubu içinde Ecevit’in vekili dir. Ve Necmeddin Erbakan Milli Güvenlik Konseyi’ni topladığı vakit CHP grubu ilk başta harekat kararını imzalamak istemez.
İki saat sonra Deniz Baykal’la görüşülür. Bir ara Deniz Baykal dışarı çıkar 5-10 dakika sonra gelir ve ondan sonra imzasını atar. O imzayı atınca diğer bakanlar da atar ve bakanların arasında iki tane bakan vardır. Onlar der ki ilk başından beri amana sakın harekat yapmayalım. ABD de canımıza, Amerika Birleşik Devletleri bizim canımıza okur. Bunlar hep karşı çıkarlar. CHP grubunu provok ederler. En son da çarna çar gelir. Bunları da imzalarlar. Fakat bu ara bunlar olduktan sonra Ecevit gelir. Erbakan kendisine bunları anlatır ve Ecevit çıkar bir açıklama yapar. Der ki müthiş bir siyaset. Hayranım Türkiye Cumhuriyeti’nin bu siyasetine. Tabi Erbakan’dan birlikte anlaşarak.
İkisine de Allah rahmet eylesin. Çıkarlar ve derler ki biz Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni 20 Temmuz Cumartesi günü öğleden sonra saat 2 de toplayacağız. Sınır ötesine harekat yapıp yapmama kararı alacağız. Ve bütün ABD, Batı, bütün dünya Türkiye’nin bu kararını bekler. Yunanistan’da, Kıbrıslı Rumlar’da bu kararı bekler ama asker yola çıkmıştır. Ve Cumartesi sabahı olur saat 5 de asker ayağını toplağa basar. Saat 5’den önce bizim… Yürekten çağırır cevabını bulmuş. Ansızın şaşarmak kararlar neymiş?
Herkes diplomasi olarak Tebemenin toplanmasını ve ne karar alacağını beklerken asker bu taraftan çıkar. Ve 1967’de olduğu gibi Amerika tabi onun arkası da başka. Vaktimiz olursa anlatırım Amerika niye müdahale etmedi, Rusya ne yaptı. Bunları anlatırım vaktimiz olursa. İsterse bir iki cümleyle özetleyin hocam uzun uzun anlatmayalım. Çünkü harekati biraz konuşalım Gültekin Hoca ne versin?
Belki bir şey söyleyeyim Atı Hoca oradan devam etsin. Şimdi yabancı kaynakları kullanan bazı eserleri de şu da var. Ecevit’in o zamanın kurt Amerikan Dışişleri Bakanı Kisincir’le görüştüğü ve Kisincir’in şu ifadeyi kullandığı. Yani aslında Yeşil At’a kadar gitmek sizin garantörlük hakkınızdır. Keza İngiliz Başbakanı’nın negatif tavır almadı. Çünkü burada dediğim gibi soğuk savaş yıllarını düşünelim. Eğer adada Türk varlığı kalmaz, ada bütünüyle Rum, Yunan toprağı olursa, Yunanistan da Sovyetlere yakın olduğu için adanın bütünüyle Batı bloğunun dışına çıkma ihtimali de var. Dolayısıyla aslında niye Türkiye yarısını aldı tamamını almadı da? Çünkü söylenmemiş bir zımnıyı kabulü var. Yani Türklerin yüzü suyu hatırına kaşına gözüne kurbanlıkları için değil.
Geopolitik. Evet yani sonuç itibariyle Türklerden bir hareket yapacaksanız bunu kollarsınız. Yani böyle bir şey yoksa bütün süper güçlerin hepsi de size karşıysa ya hareketi icra edemezsiniz, engellenirsiniz. Ya da icra edersiniz ama kalıcı olamazsınız. Bedenini göze alırsınız. Yani biz bunu Osmanlı tarihinde yaşadığımız 1897’de Osmanlı ordusu 3 günde Dömek’e de Yunan ordusunu mağlup ediyor. Yunanist moranın içine kadar gidiyor ama ne diye anlatıyoruz sonrasında. Sıcak çatışmada kazanan yerler daha sonra bırakılmak zorunda kalan. Şefede kazan basa da kaybettin. Yani bunu da Amerika’nın ve İngiltere’nin Sovyet tarafını ve Yunan-Soviyet yakınlığını da hesap edip Türk harekatına destek olmadığı ama köstekle olmadığı gibi bir zeminin olduğunu söyleyebiliriz. Ama sonra ambarga uyguluyor. Tabii onu uyguluyor. Yani çünkü niye sen bir iş yaptın tamam ama ben sana bunu cezalandırırım da. Yani çünkü hiçbir zaman şey olmaman lazım. Moral motivasyon ve ekonomik olarak tam kafanı kaldıramaman lazım. Evet şimdi Kıbrıs harekatı ile ilgili birinci veteriniyi izlemiştik kısa filmi. İkinci de hazırmış ama ikinciye geçmeden önce ara olayı bir kısaca konuşalım. Hocamın sözünü kestim ben yalnız ona söyleyeceğimi.
Estağfurullah, estağfurullah şimdi Nisan 1964 yılında Johnson o çirkin mektubunu gönderirken in öneye der ki tabi silahlarımızı kullanamazsınız iznimiz yok. Bir de der ki Rusya eğer size saldırırsa NATO olarak biz sizin yanınızda yer almayız. Biz size yardımcı olmayız der.
Şimdi burada Rusya faktörünü Amerika 64 de sokar işin içine. 67 de aynısını tekrarlar. Asker gemilere binmiştir. Yarı yola kadar gelmiştir. Sonra 6. Filo önlerini keser ve geri döner. 6. Filo Amerika Filosu.
74’ün püf noktalarından biri aslında Ecevit ve Erbakan’ın elini sağlamlaştıran olaylardan biri Rusya’nın ben bu olaya karışmıyorum mesajını göndermesidir Türk hükümetine. Şimdi bu çok önemli bir etken. Daha evvel Amerika kimin arkasına saklanıyor Rusya’nın. Müdahale ederse Rusya. NATO silahlarını kullanamazsınız NATO da sizin yanınızda yer almazsınız. Türkiye ve Kıbrıs’a da birbirlerine de büyük güçler rol koyulur. Burada Rusya Türkiye’nin önünü açıyor aslında 1974’te. Önünü açıyor Türkiye’nin. Amerika Birleşik Devletleri de Makaryos’un Rusya’ya yaklaşmasından dolayı Amerika Birleşik Devletleri de 74’te Türkiye’ye müdahale etmeme kararını alıyor.
Yani orada ben hani önünü açık çık git demiyor ama hani yapabilirsin işte Demir Hocam’ın dediği gibi belirli kıstasların içinde iznim var. Rusya’da ben müdahale etmeyeceğim deyince Türkiye’nin siyasi… O arada karşı güç dengelerinin Türkiye’ye açlığı bir alan ve onu yokum olarak işlemlendirmiş. Bu siyasi başarı müthiş bir siyasi başarı. Rum Kesimi’nde eski bir bakan siz tanıyorsunuz açıklama yaptı dedi ki biz bu Doğu Akdeniz’deki gaz hidrokarbon arayışlarında şu anda Türkiye’yle karşı karşıya düştük ama 74’ü unutmayalım. Bizi şu anda oraya iteliyen Avrupa Birliği ya da Amerika büyük güçler yarın yine bir şey olduğu zaman arkamızda durmazlar dedi. Yani aslında böyle bir duruma da düştüler.
Yani önce şora çocukluk ama daha sonra çünkü sıcak taşışmada şöyle bir sıkıntı var. Nükleer savaş dönemi Amerika, Rusya, İngiltere, Rusya orada karşı karşıya gelse Türkiye’nin lehinde Rumların yanında karşısında falan iş büyüyecek dünya savaşı çıkacak. Yani o dönemdeki bütün çatışmalarda hep böyle vekil kullanma ya da doğrudan taraf olmama. Şimdi daha ikinci harekatı konuşacağız. Harekata bir nihayetlendirmemiz lazım.
Programın süresi de azalıyor. Şu birinci harekatta karşılaştığımız riskler nasıl bir güçle karşılaşıyoruz, neler yaşıyoruz. Koçetepe olayını ara bir bölüm ayıracağım. Tamam. Kısaca özetlerimi söyle. Şimdi sonuçta karşımızda elbette Türkiye’nin gücüyle kıyaslanmayacak ama Kıbrıs devlet imkanlarını kullanan bir Rum muhafız gücü var. Türkiye’de büyük çok zor bir operasyonu yapıyor. Evet. Ve tecrübesiz. Adana’daki 6. Kolordu, işte iki tane tümeniniz var. Bolu’daki kahraman komando birlikleri, Kayseri’deki hava indirme birlikleri. İlk defa bu harekatta karşımıza çıkan şu an Foça’da komutanlıkları olan Amfibi deniz piyadeleri ve SAT komandoları. Şu Amfibi’yi de açıkla herkes sizin gibi askeri tarihçi değil.
Abi bir dediğimiz, deniz aşırı ülkenizden deniz aşırı kuvvet intikali yapıp, ki bu çıkartma gemileriyle yapılır. İşte şu anda TCG Anadolu yapılıyor biliyorsunuz. Bu bir uçak gemisi değil. Aslında bu çok maksatlı bir hücum gemisi. Bunun için de diğer çıkartma küçük gemileri olur. Gidersiniz işte aynen Gelibolu’da İngilizlerin denediği gibi birlik karaya çıkartırsınız. Kıyı başını tutarsınız, kıyı başından da ülkenin içine gidersiniz. Neden buna ihtiyacınız var? Çünkü havadan helikopterle veya uçakla indirime yapacağınız miktar sayısı sınırlıdır ve teçhizat atmanız daha zordur. Ama denizden bu Amfibi çıkartmayı yaptığınız zaman çok daha fazla birlik çıkartırsınız ki nitekin bizim denizden çıkarttığımızla beraber 25.000, havadan indirdiğimiz 10.000 yani 15.000 askeri daha denizden çıkartıyorsunuz. Burada hep 5-6 sene öncesinden yapılan hazırlıkların semeresi alınır. Göstereş harekatında Rumlar sizin mağuzadan da çıkartacağınız düşünür. Buna yanıltma harekatı diyelim isterseniz rahat anlayacağınızı derim. Evet doğru. Yani düşmanı yanıltıyorsunuz ve Girne’deki Yavuz plajı aslında çıkartılması beklenen yer değildir. Çok da zor bir yer yani nasıl çıktılar oradan hala anlamıyorum. Zaten sürpriz olan yerler hep zor yerlerdir. Şimdi nasıl biz İngilizlerin Anzakların Çanakkale’de çıktığı yeri işte gördük birlikte ne kadar dik sarp bir yerde. Şimdi sürpriz yapmak için zorluğu alırsınız. Şimdi ben bir sözlü tarih çalışması yapmıştım gazilerle. O zaman şöyle bir şey de anlattılar işte her harekatın sürpriz tarafları var.
Bizim hava kuvvetleri ilk bombardımanı yaptıktan sonra tabii yangın çıkıyor vesaire ormanda ne kadar yabani hayvan yılan fare vesaire varsa bunlar kumsala doğru geliyor. Bizim birlikler çıktığında da üstlerine bu hayvanlar da ucrum ediyorlar. Yani şimdi planı yapıyorsunuz ama ön göremediğiniz bir çok şey var. Ama nihayetinde kıyı başını tutuyorsunuz. Yani Rumlar kadar Yunanlar kadar yabani hayvanlar da bize saldırıyor.
Orada bir tabi zorluk var. Canlı hep canlı. Beklenmedik bizi. İlk çıktığınız zaman kolay değil tutunmak ki ilk yaşadığımız zorluk çıkan birliklerin mücahitlerle bir araya gelebilmesi. Önce hava kuvvetleri hareket ortamını hazırlıyor yani bombardıman altına alıyor. Rusların zaten bir 50 tankı var bir miktarda zpt zırtlı taşıyıcıları var. Arkadan hava indirme paraşütçüler iniyor.
Arkadan helikopterlerle Mersin’den taş ucundan Kıbrıs’a. Tabi helikopter sortisi biliyorsunuz riskli bir şeydir. Ama hiç helikopter zayiatı vermeden personel taşınıyor komando birlikleri. En nihayetinde de donanma çıkartmayı yapıyor. Ondan sonrasında zaten o ilk zorluk aşıldıktan sonra çıkartma devam edecek. O kıyı başını tutmak tabir edilen şey olduktan sonra.
Üçgen şeklinde kıyıya sıkışmış durumda kalıyor ve harekat ne zaman durduruluyor? Üçgen içinde zaten 22 Temmuz’da. 22 Temmuz’da ateş kez karar alınıyor. 21-22. Sorum şu size. Ansızın geldi Türk Orzu. Ada halkı ne hissediyor? Bakın adada bütün… Şimdi de bir saat farkımız vardı belki ifade edip.
O da bir problem oluyor yani Kıbrıs saatleri ile Türkiye saatleri arası. O çok önemli. Aramızda bir saatlik fark var. Bir saatlik fark var. Sayın o dönemde Rağov Dengtaş çıkıyor Bayrak radyosundan açıklama yapıyor. Diyor ki Türk askeri adanın her yerinden çıkarmaya başlamıştır. Gazamız mübarek olsun. Biz bakıyoruz hiç kimse yok ortada. Çünkü bir saat sonra geliyor Türk askeri. Aradaki şeyden dolayı. Yani biz aslında bir saat evvel Rumlara haber vermiş oluyor. Harekat başladı bir saat evvel. Vermiş oluyor. Bu arasının iletişimin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Koca Tepe’de onu yaşadık. 22 Temmuz’da ateş kez sağlandı. Tekrar ara görüşmeler, çatışmalar var. 14 Ağustos’ta tekrar başlıyor. İsterseniz şimdi arkadaşlarımız ikinci harekatla da ilgili.
Güzel bir kısa film hazırlamışlar. Onu izleyelim. Çok güzel hazırlanmış arkadaşlar. Sonra da toparlayalım. Sevgili seyirciler TRT2 ekranlarında docent doktor Gültekin Yıldız. İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi. Ve Atatürk’ün hocamızla 45. yılda Kıbrıs Barış Harekatı’nı konuşuyoruz. Tabii sadece hareketi değil aslında. Tarihi bir süreçlisi, diplomasisini, ekonomisini, jeopolitiğini. Çok farklı boyutlarla ve psikolojisiyle, yaşanmışlığıyla, toplum duygusuyla ele almaya anlatmaya çalışıyoruz. Evet, Kıbrıs’ta iki harekat var. Birisi 20-22 Temmuz birinci harekat diyoruz. Diğeri ise 14-16 Ağustos ikinci harekat diyoruz. Şimdi ikinci harekatla ilgili arkadaşlarımızdan hazırlamış olduğu kısa film izliyoruz.
Birinci harekatın ardından Samsun Kıbrıs’tan kaçmış, Üranistan’daki Cunta ise ömrünü tamamlamıştı. Makaryos’un sağ kolu olan Klerides, Kıbrıs’ta başa geçerken, Atina’da ise Karamanlis Başbakanlık kolkunal oturmuştu. Rüzgar Türkiye aleyhine dönmüştü. Üranistan’da demokratik rejim yeniden tesis edildiğine, Kıbrıs’ta da Samsun görevi bıraktığına göre Türkiye’nin askeri müdahalesine gerek kalmamıştı batılı devletler gözünde.
Amerika ve İngiltere önderliğinde gerçekleştirilen Cenevre Konferansı’na işte bu şartlar altında giriyordu Türkiye. 25 Temmuz’da toplanan ve 6 gün süren birinci konferansa, Türkiye’nin öne sürdüğü iki halkın bir arada yaşamasına yönelik önevlere, Yunanistan’ın sıcak bakmaması sebebiyle görüşmeler kilitlendi. Taraflar 8 Ağustos 1974 yılında 2. Cenevre Konferansı’nda yeniden bir araya geldi. Geçen süre zarfında Türkiye, toplam 39 bin asker takviyesinin yanında gerekli lojistik malzemeleri de yığılmıştı. 2. Cenevre Konferansı esnasında Rum kuvvetlerinin hem ele geçirdikleri yerleri boşaltmaması, hem de Türk esirleri serbest bırakmaması Türk tarafında sinirlerin iyice gerilmesine neden oluyordu. Türkiye’nin Cenevre’de nihayi çözüm olarak sunduğu beşli kanton yahut federal yapı önevleri de reddedilmişti. İkinci harekatın işaret fişeği ateşlenmişti deyim yerindeyse. Dışişleri Bakanı Turan Güneş Önderliği’ndeki Türk heyeti Ankara’ya harekat için yeşil ışık yakmıştı.
Takvimler 14 Ağustos’u gösterdiğinde Ankara ikinci harekat için düğmeye bastı. Türk askeri kuvvetleri ilk gün Lefkoş’a, ikinci günse Lefke ve Magosa’ya kadar girerek adanın %35’lik kısmını kontrol altına aldı.
Rum birlikleri Türk askerlerinin geldiği bölgelerden kaçarken Taşkent, Atlılar, Murata’a ve Sandalar köylerinde bulunan yüzlerce sivili vahşi bir şekilde katletmeyi ihmal etmemişlerdi. Harekatlar sonrasında toplam 498 askerimiz şehit olurken 1200 askerimiz de gazi olarak kayıtlara geçti.
Kıbrıs Türkleri ise 70’i mücahit, 340 şehit ve 1000 yaralı vermişti harekat olunca. Sevgili seyirciler TRT 2 ekranlarındayız.
Canlı yayında Allah daim eylesin dünyanın en güzel köşesinde, İstanbul’umuzda, Boğaziçi’nin kenarında hakikaten seyri dünyaya değer cennetten bir köşe olan bu beldede tarih söyleşilerinde yakın tarihimizin çok önemli bir hadisesini, Kıbrıs Barış Harekatı’nı konuşuyoruz. Neler yaşandı, neler oldu ve nasıl bu günlere geldik diye. Bir izleyicimiz bir soru sormuş. Şimdi size onu soracağım hocam. Tabi ekranı yeni açan izleyicilerimiz için de hatırlatmak isterim.
Konuyu Kıbrıs Barış Harekatı’na bir mücahit olarak katılmış, aynı zamanda bir Kıbrıslı ve mücahit birliklerinde o harekatta görev yapmış Atatun Hocamız ve Gültekin Yıldız Hocamızla bu konuları konuşuyoruz. Oğuz Çetinkaya isimli izleyicimiz bir soru sormuş. Aslında bu tam 2. harekatın sonunda iyi de denk geldi.
Şimdi siz kısmen temas ettiniz aslında konuşmada dediniz ya aslında adanın tamamını alabilirdi. İzleyicimiz de bunu soruyor. Kıbrıs’ın tamamı neden alınmadı diye değerli hocalarımıza sorsak. Atatun Hocamızın ifadesiyle makarıyoruz. Birleşmiş Milletler de Yunanistan’ı Kıbrıs’ta işkacı diye nitelemişken biz neden tamamını almadık diyor. 2. harekatta bizi durduran neydi?
Uluslararası hukukta bir tek taraflılık vardır. Bunu genelde gücü her açıdan stratejik anlamda topyekin gücü kuvvetli olanlar yapar. Eğer dediğim gibi orta ölçekli veya bölgesel bir güçseniz hukukla siyasi askeri eyleminizi ortak yapmanız lazım. Türkiye askeri olarak adanın tamamını alabilirdi. Fakat aradan 45 sene geçti. Türkiye Kıbrıs için bedeller ödedi. Yani 74’ten itibara. Tıpkı Kıbrıs Türklüğü’nün orada Türkiye’yi korumak için bedeller ödediği gibi. %35’ini Türkiye oradaki Türkleri korumak için yaptığı harekata rağmen ambargolar, iç kargaşalar unutmayın. 15 Temmuz 1974’den bahsediyoruz.
15 Temmuz 2016’yı da Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin kendi menfaatlerini koruyup korumaması bağlamında okusun izleyicilerimiz. Bu cümle isterseniz bir daha tekrar ederseniz. Yani bir tarihi tesadüf oluyor tabii. 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta Rumlar darbe yaptılar. Kıbrıs Cumhuriyetini dağıttılar ve Enosisi yani Yunanistan’la Kıbrıs’ın birleşmesini yaptılar. Abayı ilak etme kararı aldılar.
15 Temmuz 2016’da Türkiye’deki darbe girişimi başarılı olsaydı, aradan geçen 3 sene bize ne gösterdi? Türkiye, Kuzey Suriye’de, Irak’ta ve onun ikisinden belki daha önemlisi Doğu Akdeniz’deki menfaatlerini ne kadar koruyacaktı ya da koruyamayacaktı. Eğer bu iş başarılı olsaydı. Dolayısıyla hani Kıbrıs’ın tamamını almak zorusundan geldik buraya.
Alırdınız ama bunun stratejik bedeli daha yüksek olabilirdi. O yüzden hani askeri güç, hani hep siz toplumsal kısmına vurgu yapıyorsunuz. Hareket konuşurken doğru. Aynı şekilde bir de stratejik tarafı var bunun. Askeri gücü kullanırsınız ama bunun mutlaka bir siyasi amacı ve sonuçta da ekonomik maliyetin hesap edilmesi gerekir. Sürdürülebilir güç kullanımı diyebiliriz. Evet sürdürülebilir olmazdı yani.
Yoksa alırsınız ama daha fazla ambargaya uğrarsınız. Daha fazla şeyi bu sefer kaybedersiniz. Karp tarihinde buna pirus zaferi deniyor. Yani muharebede kazandığınızdan daha fazlasını kaybetmek anlamı. Ki biz millet olarak bu konuda epey tecrübeliyiz. E çünkü işte artık son iki asırda diğer güç unsurlarını da hesabı kaptığınız gerekiyor. Hem diplomatik, diplomasi geleneği veya becerisi hem de güç ilişkisi açısından.
Evet. Şimdi aslında hep konuşacağız konuşacağız dedik ama konuşamadık. Koca Tepe olayı var. Evet şimdi bizim gönderdiğimiz 6 tane muhripten bir tanesi Koca Tepe. Tabi başta söyledik bu bir müşterek hareket. Müşterek hareket de 3 tane kuvvetin ya da 2 tane birden fazla kuvvetin birlikte icra ettiği kuvvet demek. Şimdi deniz kuvvetlerimiz donanma bu 6 muhrip yola çıktığında o harekata katılan yakında hatıralarını da çıkartacak olan bir subayımızın anlattığı kadarıyla
Aslında tam hedef belli değil. Yani harekat planı içinde her şey çok net. Katılan personel nereye gideceğini ne yapacağını tam anlamıyla biliyor değil. Çünkü evet bir plan var ama nihayet de 20 Temmuz’da veya 18 Temmuz’da bir emir verilmiş. İkincisi deniz resmi dediğimiz yani gemilerin nerede konuşlandığını, nerede seyir yaptığını bugünkü teknolojik imkanlarla Ankara’dan takip edilmesi.
Hem deniz kuvvetleri komutanlığının hem hava kuvvetleri komutanlığının hem de genel kurmay başkanlığının bugünkü kadar kolay değil. 3. Öyle anlaşılıyor ki bu tip bir harekatta biraz da başarıyı da sahiplenmek için bütün dünya silahlı kuvvetlerinde kuvvetler arası bir tatlı rekabet de vardır.
Burada hem deniz kuvvetlerinin hem hava kuvvetlerinin başarılı olacağına inandıkları bir harekatta önce olmak gibi de bir kaygıları olduğunu o dönemde harekatta katılan ve bu olayı analiz edenlerin görüşünü söylüyorum. Yani kendi yorumundan çok daha çok onların algısı. Çünkü bunu biliyorsunuz belgeleri yayınlanmadı.
Yani resmi dokümanlar Kıbrıs Barış Erekatlarında ayrı askeri yarsı açılmadığı için biz hatıralar üzerinden ya da eldeki bilgiler üzerine hareket ediyoruz. Nihayetinde maalesef bu 3 muhrip bulundukları yer tam anlamıyla müşterek karargâhta anlaşılamadığı için ve o sırada en büyük korku Yunanistan’ın buraya yardım göndermesi.
Yunanistan’ın gönderdiği gemiler olabileceği gibi bir istihbarat ulaştığı için deniz kuvvetleri kendi gemilerini evet bunlar benim diye teyit edemediği için. Hatta orada benim gemim yok dediği için. Evet hava kuvvetleri de özellikle bu konuştuğumuz tabi olay maalesef 5 saat süren bir olay. Yani hatalı olarak bir bomba atıldı. Gemi o sırada battı gibi bir şey değil.
Yani tek gemide değil Batankocu Tepe ama diğerlerine de teşekkürler. Yanında Tınas Tepe var. Tınas Tepe, Ada Tepe yani ve sahir muhripler bombalama sırasında işte yayın arası da konuştuk. Türk personelin netçe de seslerini pilotlarımız duyuyor. Küfürler ne kadar? Evet bazı pilotlar tepi gösteriyorlar ve diyorlar ki ya bunlar galiba bizimkiler.
Ama ısrarla emir geliyor hayır değil ve bombalamaya devam edin. 5 saat neticesi de gemi batıyor. 47 asker. Evet şehit veriyoruz yani bir kısmı er. 3 tane subayımız, askubaylarımız ve enderiz. Güven Erkaya 28 Şubat döneminde hatırladığımız. Güven Erkaya, evet gemi komutanı. Sahir personeli birlikte ve nihayetinde bu. Güven Erkaya ama kurtuluyor. Evet evet gemi komutanı kurtuluyor.
Peki Şubat’taki Güven Erkaya da bize benzer değil. Tabii o nihayetinde kuvvet komutanlığına kadar gidecek. Netice de askerlerin bir kısmı, subayların bir kısmı, personelin bir kısmı kurtarılıyor. İşin garibi tabii Rusya, İngiliz yani bölgede bulunan gemiler aslında kimin vurduğunu, kimin vurduğunu da görüyorlar. Ama tabii size servis yapacak halleri yok. Şimdi buradan tabii alınan dersler var her harekattan sonra alındığı gibi. Ve Türkiye’nin bugünkü müşterek hareket kabiliyeti ya da daha sonraki yıllardaki müşterek hareket kabiliyetiyle o zamanki kıyas kabul etmez. İstihbaratın, iletişimin, koordinasyonun önemini ortaya koyuyor. Ben çok teşekkür ederim. Hayatta kalanları toplayan da İsrail gemisi. Son cümlenizi alayım ben Kıbrıs Harekati ile ilgili Atabey sizinle programı kapatalım.
Hocam duygusal konuşacağım ben anavatanıma şükürlerimi iletmek istiyorum. Biz anavatanımız sayesinde hayatta kaldık. Anavatanımız sayesinde şu anda egemeniz, şu anda özgürüz ve şu anda devletimizin sahibiyiz. Allah anavatanımızın hep yanında olsun, hep kanatları altında olsun. Başka bir şey istemiyor.
Allah anavatanımızı ve yavru vatanımızı hem uhuvvetle hem muhabbette hem dirayette hem muzafferiyette daim eylesin. Ve aralarındaki mavi vatanı diyelim. Evet mavi vatanı. Tabii ki. Bundan sonraki süreçte bu tabiri daha çok duyacağız. İnşallah. Tabii ki. Evet sevgili seyirciler tam 45 yıl önce Türk ordusu Türkiye, Kıbrıs’a bir hareket gerçekleştirdi.
Barış harekatı. Şu anda izlediğiniz bendeniz de 7-8 yaşındaydı. Şimdi üniversitede bir tarih hocası. Ama başta söylediğimi tekrarlamak istiyorum. Hatırlamak son derece önemli. Unutmak da felaket, hatırlamak da fayda vardır.
Üzülerek ifade etmeliyim ki daha çocukluk yıllarımda büyük bir hayranlıkla, büyük bir özlemle hatırladığım, şahit olduğum bu olayı zaman içinde önemli ölçüde unutmuşum. Onlarca kitap arasından okuduğum, üç beş kitapta bile ve şu programda ne kadar şeyi bilmediğimizi veya unuttuğumuzu fark ettik.
Kıbrıs bizim için geçmişte yaşanan bir olay değildir. Bugün ve yarın da var olacak ve her tarafta var olmaya devam edecektir. Onun için sözlerimi şu cümlelerle bitirmek istiyorum. Unutmak da felaket, hatırlamak da hayır vardır.
Her daim hayrı hatırlatan, hatırlayan, ikame edenlerden olma niyazıyla hepiniz de TRT2’de Tarih Söyleşim programlarında, Tarih Söyleşimleri programından, canlı yayından sevgi, saygı ve şükranlarımızı sunuyoruz efendim.
Hoşça kalın. Haydi gizle.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir