"Enter"a basıp içeriğe geçin

Edirne – Bir Kasaba Hikayesi 18.Bölüm

Edirne – Bir Kasaba Hikayesi 18.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=n8Uiw4Eg6R8.


EREN因an
Alişo uyan! Koca Yusuf, Kurtdereli Mehmet, adalı Halil geldi ermeydarına.
Davullar çalıyor, zurnalar peşrev çekiyor, yiğitlik manileri okuyor iznikli Pele Mehmet. Uyan bre Alişo uyan! Uyuyor musun? Kıran kırana güreş var, duymuyor musun? Kara Ahmet saray içine gelmiş, sultanlar diyarı Edirne’de yürüyor. Kara Mürsel’i, Antalya’yı, Bursa’yı, Balıkesir’i ve dahi Yıldırım Beyazıt Han Diyarı Üsküby’ü, Gönül coğrafyamız Gümülcine’yi, coğrafyamızın güzel insanlarını Serhad şehrimizde buluşturmuş meydandayız.
Vur Türk’ü gönderen yedi takdir aşkına ey Davull! Gün güzellik, gün başkentimizin günüdür. Edirne bir başkent, Osmanlı imparatorluğunun önemli Güzide şehirlerinden bir tanesi.
Edirne ile, günümüzde de çok kültürü ile, sanatı ile, yaşamlı ile, tarihi eserleri ile çok değerli bir kentimiz. Bugün Selimiye Camii denildiğinde Edirne akta gelmekte ama Selimiye Camii’nden ibaret olmadığını Edirne’ye gelip gördüğünüzde anlayacaksınız. Edirne büyük bir saraya sahip. Topkapı Sarayı’ndan sonra Osmanlı’nın yaptığı en büyük saray Edirne Sarayı.
Bu sarayda 16 kapı, 117 odası olan, 8 samanı olan, 18 samanı olan, 8 mescidi olan çok büyük ve vasa bir saraydan bahsediyoruz. Günümüzde eski evletini belki kaybetmiştir ama hala bu tarihi değerlerinin kıymetini bilmek gerekiyor. 2. Mehmet Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılan birçok yapı olduğunu görmekteyiz.
Bunlardan biri Cihan Nurma Kasrıdır. Cihan Nurma Kasrı bu yapının burada araştırılmış, araştırma yapılan en önemli yapılarından biri. Günümüze olduğu gibi kalamamıştır bu maalesef. 93 Harbinden sonra Rus işgali olması sebebiyle cephanelilik olarak kullanılan bu yapı maalesef dönemin valisi ve komutanların ortak kararıyla Rusların eline geçmemesi için cephanelilik patlatılmış.
Günümüze maalesef o eski yapılar kalmamıştır. Edirne Sarayı Trak Üniversitesi’nin öncülüğünde yavaş yavaş restore edilmekte. O değerler günümüze kazandırılmaktadır.
Fatih Sultan Mehmet’in burada çok önemli bir payı var. 2. Murat bu sarayın yapılmasında inşa kararı vermiş olsa da kısa süren saltanatından dolayı Fatih Sultan Mehmet buradaki birçok yapının yapılmasında katkı sağlamıştır. Matbaa ve Amire denilen sarayın mutfağı da Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa yaptırılmıştır. Bu yapı dört gözden, dört ocaktan oluşan, dik görteyen bir yapı. Batı ve Doğu şeklinde ayrılabilmekte. Batı kısmında ocaklarının olduğunu görmekteyiz. Doğu kısmında da iki eşit parçaya bölünen bir yapıdan bahsediyoruz.
Fatih Sultan Mehmet’in saray mutfağından sonra katkı sağladığı oluşmasında etkisi olan diğer bir yapı ise kum kasrıdır. Kum kasrı ve kum kasrı hamamı şeklinde bir çift bir yapıdır. Kum kasrı adını bulunduğu bölgedeki sarı kumlardan aldığı rivayet edilmektedir.
Ama günümüzde kum kasrı şu an sadece temeli bulunmakta. Maalesef kendisi yok. Hemen yanında ona bitişik olarak bulunan kum kasrı hamamı ise hala ayakta durmakta.
Rivayete göre kırpınar güreşlerinin yapıldığı zaman da, kırpınar güreşi için gelen güreşçilerin burada abdest aldıkları ve kırklandıklarına dair rivayetler de olduğu bilinmekte. Medeniyetimiz geçmişe sığmaz. Şimdiye yetmez birikimiyle eski başkentimizin güzelliklerini sunuyor bize.
Edirnemizin merkez ilçesi birbirinden değerli eserleriyle, tarihin üstünde güzellikleriyle bizleri karşılıyor. Ufka bakıp gördüğümüz her yan burası Murad diyarı diye düşünmemizi sağlıyor.
1. Murad tarafından fethedilen şehir, 2. Murad’ın imar ettiği bir tarihe sahip. Bursa’dan sonra ticaret, bilim ve sanat merkezi olarak devleti cihana başkentlik yapmış olan Edirne, Fatih Sultan Mehmed’in çocukluğuna şahittir.
Hanlar Hanı Sultan Fatih’in doğduğu, çocukluğunu yaşadığı ve küçük yaşta tahta geçtiği şehirdir.
Yıllar önce 1973-1974’lü yıllarda dedem köfteşilik yapıyordu. Ben de o zaman ufaktım. Çok meraklıydım. Dedemin yanına gidiyordum ama o da bir işe yaramayacağını söyleyip beni arada kovuyordu. Gelme sen bir işe yaramazsın diye ben merak ediyordum. O zaman o yıllarda Tahmildin’in evde yayık ayranı yapar. Bildiğimiz yayık köyde döver ve o ayrandan müşterilerimize ikram ederdi. O çıkan tereyağıdan da çorbaların üzerine verilirdi. O yıllarda dedem köfteci köftenin yanına kimyon konuldu. Tabii yıllar sonra teknoloji ilerledi. Her şey ilerledikten sonra her şey değişmeye başladı. Ben tabii bu merakla yıllar sonra babamın devlet memuru olması nedeniyle bu işe karar verdik ama babamın desteğiyle bize dükkan açtı. Allah razı olsun. Yıl 1983. Çok heyecanlıydık. Ailemle birlikte annem babam destek olarak onların desteğiyle bu işe başladık.
Ciğercilik mesleğinde o yıllarda alüstadan öğrendim ve meraklıydım. Çok meraklıydım. Sabah 5 gece 12 çalışarak yıllarca hep böyle hala da aynıyim. Sabah 5’te kalkar gece 12’de yatarım ve hiçbir zaman işimi severek yaptığım için hiçbir zaman yoruldum demedim ve yoruldum demeyeceğim. Ta ki yaşlandığım güne kadar mahallenin içinde edinenin bir semtinde ufak bir dükkan çok ufak. O zaman yokluk var. Böyle ufak bir 10-12 tane taburan var. Duvar kenarlarında masamız var. Ufak bir tezgahımız. Bir tane de buzdolabımız var. Hatta fakirlikten buzdolabının yarısı böyle çürük yok. O zaman şartlar böyle değil. Çok zor şartlarda çalışarak elime göz nuru.
O gün bugün mücadele ederek buralara kadar geldik. Edirne’de saray mutfağından, Osmanlı’dan saray mutfağından bugüne gelmiş bir lezi. Edirne tarihinde 1900’ü girdiğimiz ve öğrendiğimiz 1935 diye 1938’li yıllarda Süleyman Aga diye bir usta odun ateşinde ciğer yaptığını biliyoruz. 1943 yılında yeniden bir şerif ustamız ve yanında çalışan bir sürü insanla beraber bu ciğerciliği bugüne getirmişlerdir. Onlardan sonra yine bayrak yarışı devam etmiş. Oradaki ustalardan sonra bizler yarışı alıp bizler de devam etmekteyiz. Ve ciğercilik mesleği çok zor bir meslek. Çok kişi ciğer deyip ne olacak ciğer diyor öyle değil. Bir hayvanın yetişimi 3 yıl 9 ay anakarlı ve üreticiden 24 ay 25 ay sonra hayvanın kesim tarihine kadar gelen bir süreç ve çok uzun bir süreç.
Daha sonra bu hayvanın kesildiğinden sonraki olay içinden çıkacak 6-7 kilo bir ciğer. O da parmağımızdaki bir altın yüzük değerinde. Bununla birlikte bu ciğerin taze olması, danı ciğer olması Edirne’deki ustaların mağaretli ellerinden ve çok emek gerektiren çok önemli bir konudur ciğer ustalığı.
Dışarıdan bakıldığı zaman çok kolay gelen ama o kadar zor bir ustalıktır ki kesinlikle ve kesinlikle saatlerce ciğer doğranır. İncecik yaprak şeklinde açılır ve bununla birlikte taze üzerinden zar alınır, kan yolları alınır, ana damarları alınır.
1 kilo ciğerden 200-250 gram içinden ayrılması gereken parçalar vardır ve onları da bıçağın ucuyla el emeği göz nuruyla ayırırız. Ve daha sonra pişirme teknikleri vardır. Dışarıdan bakıldığında biz evde yapıyoruz bu şekil olmuyor evet olmaz.
Yağın ısınma derecesi, yağın değiştirilme süreci, tavaya girmesi ve hazırlanıp tavada pişme süreçleri bunlar hepsi bir ustalık gerektiren bir iştir. Dışarıdan bakıldığı zaman öyle çok kolay olan bir iş değildir. Kesinlikle özveri gerektiren ve yıllarca bir ömür boyunca çalışırsın.
Gönül ister bu iş, emek ister. Gönülle olur bu işler. Severek olur. Sevmeden bu işi yapamazsınız. Fatih Köprüsü’nden Tunca Nehri’ni izlemek, iki köprü arasında yürüyüp kara ağaçta nefeslenmek, bir zamanlar sultanların yürüdüğü bu yolların nice hikayeyi taşıdığını bilmek ne güzel. Saraya attık içinde medeniyetimizin izinde yapılan çalışmaları hayranlıkla izliyoruz. Adalet kasrında Kanuni Sultan Süleyman’ın bakışlarını göreceğiz.
Tunca ve Meriç nehirlerini izlerken akıp giden zamanın içinde bu toprakların kahramanı olduğumuzu bileceğiz.
1939 yılı Safranbol doğumluyum. İlkokul 5. sınıftayken benim ailem, benim bu mesleğe sanat edinmeme karar vermişler. Safranbol’da da o zaman ortokul daha yok. Mutlaka Safranbol’lar çocuğunu bir sanat seçecek, oraya verecek. Bana onu düşünmüşler. Süleyman keçeci, soyadı çıktıktan sonra da soyadını da keçeci olarak almış büyük babam. Mesleğini çok seven titiz bir ustaymış.
Ben 12 yaşımda şekerci ustanın yanına girdim. İki kardeşti bunlar. Bir tanesi helvacı, bir tanesi şekercilikte çalışmış. İki kardeş bir dükkan açmışlar. Onların yanında ben hem şekerciyi hem helvacılığı öğrenmiş oldum. 12 yaşımda girdim. 4 sene sonra ben şet kuşandım. O yaşta usta oldum.
Fakat askerliğe varım. 4 sene. İki de askerlik var o zaman 6 sene. Bir ailenin de bir çocuğu 6 sene bir dükkan açsam bir yere kime bırakıp gideceğim? Askerlik var 2 sene. Bu 6 seneyi ben, 2 senesi askerlik olmak üzere 4 seneyi şeyde geçirdim. Büyük babamın keçeci dükkanında. Askeriye gittik. Askerden gelince de ben karabük’e bir dükkan açtım.
Çünkü 1961’de kurdum ben ilk dükkanımı. Bu iş 1964’te falan oldu. Düşünüyorum şimdi. O zaman bir ortak pazar lafı var bu Avrupa Birliği olayı. Ya İstanbul’a mı gitsek? Bir yere mi gitsek? Kimsem de yok ya. Uzaya gitmekten falan da çekinmiyorum. Arkadaşlarım dedi ki ya dedi.
Edirne’ye bir gitsene dedi bana. İstanbul falan diyeceğine. Geçenlerde orada da yedim dedi. O zaman tam yolu falan da yok. Bütün tırlar dahi Edirne’nin içinden geçiyor. Sanki gümrük gibi Edirne’nin işi. Merak ettim geldim. Dolaştım. Anlattıkları gibi. Sonra da çarşıyı bir gezdim. Bu şekercilik mesleğini ben gelişmiş görmedim burada.
Mesela bir badem ezmesi koymuşlar tepsiye şekerci dükkanı. Halbuki bizim vitrinimiz çok zengindir. Ben burada bunun da kısmet olmuş işte. Başaracağıma inandım. Öyle de olunca. Geldim. O zaman iki senelik bir evliyim.
Sekiz yaşında bir çocuğumuz var. Hanımla da kararlayırdık. Ona indaldık. Beraber çıktık geldik buraya. Vitrine beş altı çeşit lokumla vitrini doldurduk. En başta o zaman Hindistan cevizi lokum hatırlı sayılıyor. Birinci sınıfı lokum. O zaman şimdi çifte kavrulmuş yok. Şimdi çifte kavrulmuş lokuma başladık. Biz Antep fıstıklı Hindistan cevizini geçti onun satışı.
Antep fıstığı fındığı göre fiyatı yüksek olmasa rağmen insanlar şimdi beğeneye onu yiyor. Onu alıyor yani. Kara ve demir yollarıyla Avrupa’ya açılan kapımız olan Serhad şehrimizde
eski cami, üç şerefeli cami ve Selimiye cami arasında tarihimizi yaşıyoruz. Vakit nehrin iki yakasından iyiliği, güzelliği çağırıyor. Sultan ikinci beyazıt külliyesi içinde sağlıkla, ruhla, insanın sıhhatiyle tarihin en önemli merkezlerinden birine sahip olduğumuzu bileceğiz.
Arızdan arıza unutulmayacak bir tarihle, dünyaya nice güzellikleri sunan biz olmuşuz diye sevineceğiz. Adalet kasrı, kavmin Sultan Süleyman zamanında yapılmış önemli bir yapıdır.
Divan-ı Humayun ve Yargıtay olarak kullanılmaktaydı. Bu kasrın birinci katında şerbethane, ikinci katında divan kağıtıpları, üçüncü katında da padişahın da bulunduğu bir mermer havuz bulunmaktaydı. Bakanlar kurulu burada toplanmaktaydı. Kasrın önünde iki tane taş bulunmaktadır.
Bu taşlardan biri sağ tarafta Sengi Az dediğimiz ve halkın dileklerini sunduğu bir taştır. Sol tarafında ise bu taşın ölüm cezasıyla çarptırılan kişilerin kesik başlarını sergilendiği taş bulunmaktadır.
Balkan Savaşları’nda 1912-1913 yılları arasında Bulgarlar tarafından esir düşürülen Türklerin hem asker hem sivil birçok vatandaşın burada şehit edildiğini aç bırakılarak, susuz bırakılarak ölüme terk edildiği bir dönem yaşanmıştır. Bu döneme ithafen bir şehitler anıtı yapılmıştır Balkan Şehitliği adı altında.
Günümüzde 300 bin şehidin anısına bu bölgede, Saray içeri bölgesinde bu şehitliği de ziyaret edebilirsiniz. Edirne için en önemli değerlerden bir tanesi ve 2010 yılında UNESCO tarafından kültür listesine alınan çok önemli bir değerimiz Kırk Pınar Tarihi Güreşleri. Kırk Pınar Tarihi Güreşleri aslında Saray içinde, 1923 yılından beri Saray içinde yapılmakta fakat hikayesine baktığımızda bugün Yunanistan’ın sınırları içerisinde kalan Somana bölgesinde bir olaya dayanmakta.
Yıldırım Beyazıt oğlularıyla Rumeli seferine çıktığında, buraları fethetmeye çalıştığında oğlu Süleyman Paşa ile birlikte 40 kişilik bir grup keşfe göndermekte ve Donuzhisar denilen bölgeyi bu 40 kişilik ekip ele geçirmiştir. Oradaki diğer hisarları da ele geçirdikten sonra geri dönerek Donuzhisar denilen bölgede dinlenmeye koyulmuşlardır. Bu bölgede askerler birbirleri arasında 40 cengaver güreşe tutulur ve burada Ali ve Selim adındaki iki kardeş öyle bir güreşe tutulur ki birbirlerini yenemezler. Daha sonra Hidrellez zamanı Ahiköy tarafında Ali ve Selim tekrar bir güreşe tutulur. Yine o kadar uzun sürer ki bu güreş sonucunda sabaha kadar nun ve fener ışıkları altında birbirini yenemezler. En sonunda kendi canlarını verirler ve arkadaşları onları bir incir ağacının dibine gömer. Daha sonra yıllar sonra tekrar buraya geldiklerinde bu bölgede bir pınar, gür bir pınar olduğunu görürler.
Dolayısıyla bu bölgeye Kırkpınar adı da buradan gelir. Daha sonra 1923 yılından itibaren Edirne’de gelenkser olarak en son başpeylivan Ali Gürbüz’ün kazandığı yağlı güreşlerimiz devam etmekte. Başpeylivan olmak için bütün rakiplerinizi yenmeniz lazım ve Edirne’de Kırkpınar’da bu ünvanı almanız gerekiyor. Her sene yeni bir başpeylivan kazanılır ve kendisine bir altın kemer sunulur.
Eğer başpeylivan üç sene arda arda bu kemeri kazanırsa kalıcı olarak kendisinde kalır. Edirne Balkan Şehitliği Balkan Savaşında 1912-13 Bulgarlara esir düşen
ve Edirne Sarayıçı’nda aç bırakılarak ölüme mahkum edilen asker sivil 20.000 şehidin aziz hatralarını yaşatmak amacıyla Edirne Sarayıçı’nda yaptırılmıştır.
Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait olan köprünün Mimar Sinan tarafından inşa edildiği düşünülmektedir.
Bu bayrağı aldıktan sonra, Edirne’nin bir okulu’dur. Burada, şu anda 80 ile 100 kişi arası çalışan insan vardır. Asıl okul buradadır. Burada o kadar çok usta yetişir ki, iş yerinin yükünün fazla olması nedeniyle, iş yerinin işletmesinde her gün ürün fazla miktarda hazırlanması gerektiğinde çok çabuk öğrenilir usta.
Hele el mahareti ve içinde bir sevgi ve saygı varsa, sevgi varsa, işine sevgisi varsa, işini çok çabuk başarıyla yapabilir. Burası çok büyük bir okul ve bu okuldan çok mezun olan öğrenci var, usta var. Şu anda yarın biz bu dünyadan göç etsek de onlar bu bayrağı taşıyacaklardır. Hedefsiz başarı olmaz. Hedefsiz başarı olmaz. Niçin? Başında bir hedefi olması lazım.
Başarmak için muhakkak ve muhakkak kendine bir hedef koymalı. Ne yapmalı? Özveriyle çalışmalı ve işini düzgün yapmalı. Aldığı üründen satacağı ürüne kadar. Ama bu işin en büyük sektörü müşteridir. Eğer iş yerine müşteri severek geliyorsa, aynı damak tadını sürekli buluyorsa, bir daha gelecek demektir. Ama ürün kalitesini aynı devsette yapamazsan başarılı olamazsın. Bu iş hileyi hiç sevmez. Bu iş kesinlikle doğruluk, dürüstlük ve işinde başarılı olabilmen için işini sevmek zorundasın. Evde işini nasıl seviyorsan işini de seveceksin.
2. Bayezid Gülliyesi Sultan 2. Bayezid tarafından 1484-1488 yıllarında Mimar Hayreddin’e yaptırılmıştır.
Cami, imaret, mutfak, erzakambarı, medrese, dar-ı şifa, değirmen, köprü ve hamamdan oluşmaktadır.
Ben şimdi 84 yaşındayım. Şükretiyorum Allah’a. Her gün imalathanaya gidiyorum. Sırf kaliteyi gözetmek için gidiyorum. Orada benim şimdi bu yaşta çalışacak halim yok tabii. Bana gerek de yok. Kaliteyi başta tutmak istiyorum.
Kalitede ustalık bir, en başta da tam maddeli oluyor tabii. Bütün özentim kaliteyi bozmayalım ve bizi de bu noktalara getiren kalitem oldun. Ben kutu örnek kutucuya ölçüler verdim, model verdim. Bir kutu yaptı, üzerine kavalı kurabiyesi yaptı, yazdı ama benim hoşuma gitmedi. Kendi ülkemizin adı olsun, şehrimizin adı olsun dedim. Bademli kurabiye koyduk adına ve çok da geçerli oldu. Aslında odur zaten. Şimdi çok da tutuldu bu kurabiye. Onun da üzerinde çok duruyoruz tabii. Tereyağlısını yapıyoruz. Diğer yağsız, tereyağsızları da var. Pudra şekersiz yapıyoruz, şeker yemekten kaçınanlar için pudra şekerlisini yapıyoruz.
Çok güzel bir satışı var onun. Baklava unu. Kaliteli bir un, özel bir unu. Onu biz Konya’dan alıyoruz. Sonra tereyağlı, malum bildiğimiz tereyağlı. Şeker var içinde, badem var. Başka bir şey yok. Zaten bütün ürünlerimizin altında nelerden üretildiğini bilgi veriyor ambalajımız. Şimdi kalitenin, ben nöbetini tutuyorum. Çünkü beni buraya kalite götürdü. Safranbolu’da buraya 650 kilometre. Ben bu 650 metre ileride şehirimi değiştirmişim.
Orada tutunmak istemişim, beni burada tutan, bu noktalara getiren kalitem olmuştur. Eski Trengarı ve Lozan Anıttan Barış’ın fotoğrafını ölümsüzleştiriyoruz.
Balkan Savaşları’nın acı dolu günlerinde Edirne halkının uğradığı zulmün yaralarını saran, umuttan bahseden bir hikayeyi izliyoruz. Şehitlerimize, gazilerimize, varlık yokluk mücadelesinden, Allah’ın izniyle zaferle çıkan ecdadımıza, tarih önünde minnettarlığımızla izliyoruz güneşin batışını. Darül Hadis Camii minaresinden Balkanlara ulaşıyoruz en güzel çağrısı. Ağzımızda Kallavi’nin tadıyla Edirne evlerinin enfes mimarisine, hayranlıkla yine akşam, yine akşam, yine akşam diyor şairlerimiz şahlarında.
Elveda ey Serhad şehrimiz yeniden buluşmak duasıyla.
Altyazı M.K.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir