"Enter"a basıp içeriğe geçin

El-Melik ve Mâlikü’l-Mülk İsimlerinin Manaları – Esma’dan İnsana 3.Bölüm

El-Melik ve Mâlikü’l-Mülk İsimlerinin Manaları – Esma’dan İnsana 3.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=4BI7omqThLo.

Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler.
Esmadan İnsan’a programımıza hoş geldiniz. Yüce Rabbimiz pek çok ayette kendisinin her şeyin yegane sahibi olduğunu, maliki olduğunu ve sıklıkla tilavet ettiğimiz Nas suresinde de insanların meleki olduğunu ifade buyurmuştur. İnsan da elmelik olan Rabbimize teslim olarak izzet ve şerefe nail olmuştur. Biz de bugün Rabbimizin kevni isimlerinden olan elmelik ve malikül mülk isimlerinin anlam derinliklerini insanın bizzat kendisine, yanı başındakine ve kainata bakışına yansımalarını konuşacağız inşallah. Bu niyet ve gayretimizde Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Sayın Profesör Doktor Hurriyem Arta hocamız bizlere rehberlik ve kılavuzluk edecekler inşallah. Hocam hoş geldiniz nasılsınız? Hoş bulduk Canan Hocam çok teşekkür ediyorum elhamdülillah. Sizler de iyisiniz. Allah iyilikler versin hocam bizler de iyisiniz. Cümlemize, cümlemize. Hocam genel bir giriş yapsak melik ve malikül mülk isimlerinin anlam açısından yakınlıkları ve aynı zamanda Rabbimizin dünya ve ahirete yönelik olarak sahip olduğunu ifade ettiği mülk kavramından ne anlamamız gerektiği konusunda neler söylemek istersiniz?
Melik Allah’ın kudretini gücünü ve tasarruf yetkisini bize bildiren esma Hüsna’dan birisi. Melik aslında sahip demek ve mülk sahip olunan varlık demek biliyorsunuz.
Melik ya da malik Allah’ın her ikisi de ismi olarak bütün varlıkların sahibi olan ve onlar üzerinde tasarrufta bulunma hakkına sonsuz derecede yetkisine sahip olan otorite sahibi demek.
Allah’ın Melik ismi aslında Cenab-ı Hakk’ın Gani ismiyle yani en zengin olan, varlıklı olan ve herkesin ona muhtaç olduğu ama onun kimseye muhtaç olmadığı yegane yaratıcı ismiyle çok yakın bir anlam ilişkisine sahip.
Çünkü Melik demek hem görünen hem görünmeyen bütün varlıkların sahibi demek. Hem bu dünyadaki hem ahiretteki bütün varlıkların sahibi demek ve mülkü elinde tutan, otoriteyi, hükümranlığı elinde tutan dünyanın kainatın sahibi olan demek.
Dolayısıyla burada bir zenginlik var, evrensel bir kuşatıcılıkla hem bu dünyada hem de ahirette bütün varlıklar üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunabilme yetkisi var.
Aslında Allah-u Teala’nın ”Gul e’udhu bi rabbin naz melikin naz” diye sizin de söylediğiniz gibi Nas suresinde okuduğumuz ”insanların meliki” ifadesinde anladığımız nokta insanların hepsine sahip olduğu gibi, canlarımız ona ait olduğu gibi bizim sahip olduğumuz ne varsa onların da hepsinin gerçek sahibinin Allah olduğu manasına geliyor. Yani burada bizim küçük hayatlarımızda, sonlu hayatlarımızda sahip olduğumuz birtakım eşyalar, birtakım servetler, mal, mülk hatta şöhretler, makamlar, güzellikler yani manevi değerler anlamında da sahip olduğumuz ne kadar imkan varsa bunların tamamının asıl sahibinin Allah olduğuna işaret eden ”malikül mülk” ifadesinde de
mülk dediğiniz ne varsa, aklınıza ne geliyorsa, cennetteki nimetlerden, sofranızdaki rızıklara varana kadar, evlatlarınızdan, iş yerinizdeki eşyalara varana kadar, hayatınızı kuşatan her ne varsa hepsi onundur anlamına gelen bir isim.
Tabi çok kudretli, çok derin etkilere sahip olan ve insanı sarsan bir isim bu. Sonuçta insanoğlu bir şeylere sahip olma hırsıyla dolu bir varlık, tamahkar bir varlık ve kendisini de bir şeylerin sahibi olduğu zaman gururlanarak, övünerek, böbürlenerek belki de bir şey zanneden, sınırlarını aşan bir varlık.
Dolayısıyla aslında Allah Teala’nın ”melik” ismi, insanların ”melik” şeklinde Kuran-ı Kerim’de geçmiş olması, ”sen ve sana ait ne varsa hepsi benim” diyen bir güce işaret ediyor. Hocam şu ifadeniz, ”insanın bazen sınırlarını aşması” hakikaten bu konunun ana hatlarından birisi diye düşünebiliriz sanırım. Gazali de buna atfen ”elmelik” ismini açıklarken güzel ve ciz bir örnek paylaşmış. Ariflerden biri kendisine ihtiyacını karşılamak için soru soran kişiye şöyle demiş ”Benim iki kölem vardır ki onlar senin efendilerindir. Hırs ve hevadır bunlar.” Sanki günümüz insanının her şeyin yegane maliki olduğu bilincini diri tutamayan bu özelliğini açıklamış bu örnekte. Peki sizin de ifade ettiğiniz gibi sahip olduğunu zannettiği şeylerin adeta esiri durumuna gelen günümüz insanını hangi fazilet veya hassasiyetler bu esaretten, bu bağımlıktan kurtarır?
Aslında çok güzel bir noktaya temas ettiniz. Bu Ariflerden biri diyerek anlattığınız hikayede o kamil zat hırsın ve hevanın kendisinin kölesi olduğunu yani birtakım tamahlara, arzulara, bitmek bilmeyen emellere, heva ve heveslere hükmedebildiğini, onları kontrol altına alabildiğini, onları köleleştirdiğini.
Oysa bunu soran kişinin aslında onların kölesi olduğunu yani aslında hırslarına hala yenik düşen, hala heva ve heves peşinde koşan, yeterince olgunlaşmamış bir insan olarak gelip bir de bu Arif’e neye ihtiyacın var diye sorduğunu. Önce kendisinin bir aynaya bakması gerektiğini söyleyen çok güzel bir anektot. Aslını söylemek gerekirse insanoğlu büyüklenmeye, kibirlenmeye, nefsinin sesine kulak vererek arzularının peşinde koşmaya meyilli yaratılmış. Ve Allah-u Teala bu özellikleriyle mücadele etmesini olgunlaşmak için, mütevazi olmak için, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda boynunu eğmek için, kul olarak haddini bilmek için daha fazla gayret etmesini insandan bekliyor. Kur’an-ı Kerim’de bununla ilgili pek çok nasihat var. Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teala’nın bütün mülkün varlığı, bütün gözümüzü çevirdiğimiz ve gördüğümüz, aklımızdan geçen ve hayal ettiğimiz, düşündüğümüz ve kurguladığımız ne varsa hepsinin varlığı Cenab-ı Hakk’ın elindedir buyruluyor.
Göklerde ve yerde ne varsa, mülk O’nundur, gördüğünüz her şeyin sahibi O’dur şeklindeki pek çok Ayet-i Kerim’i.
Aslında insana o haddini bilmeyi ve kendisini Cenab-ı Hakk’ın bu hükümranlığı karşısında, bu azameti karşısında, aslında sahip olduğu o ufacık alanda o azamete layık bir kul olmak için uğraşması gerektiğini söylüyor. Yani bu insanı ezen ve yok eden bir üslup değil. Aksine insana kendi varoluş gayesini hatırlatan, var olduğu o küçük dünyada, var olduğu o kısa hayatta,
böyle büyük azamet ve mülk sahibi bir yaratıcının rızasına uygun hareket etmek, onu hoşnut etmek için iyilik yapmak, elindeki imkanları, onun ona verdiği fırsatları ve dünyada sahip olduğu ufak tefek değer olarak ne varsa hepsini iyilik yoluna, iman yoluna, Allah yoluna harcamak gibi bir mesaj veriyor.
Dolayısıyla aslında Kur’an-ı Kerim’de sadece Melik isminin geçtiği ayetlerde değil, Kur’an’ın bütününe baktığımız zaman, Allah-u Teala’nın yıldızları, ayı, gökyüzünü, toprağı, tohumu, meyveleri, hayvanları, dağları, denizleri bize defalarca anlatmasından,
böylesine muhteşem bir bütünün sahibi olarak kendisini sunmasından anlıyoruz ki biz bu bütünün içinde sadece çok küçük bir parçayız. Ve biz bu bütüne layıkıyla uyum sağlamak ve bütünü yaratan, bunun sahibi olan, gerçek efen diye, bu çok önemli çünkü insan kendisini kainatın efendisi sanmaya başladı.
O yüzden bu modern zamanların insanı güç bende artık diye bağırmaya, efendi benim diyerek haşa Allah’a kafa tutmaya başladı. Elindeki imkanları, teknolojiyi, çeşitli gelişmeleri, fırsatları, devasa fabrikaları, yolları, köprüleri sahip olduğu değerleri Allah’ın izniyle elde ettiğini unuttu. Sadece kendisi gayret etmiş de bütün bunları haşa yaratmış gibi davranmaya başladı. Dolayısıyla burada aslında Kur’an-ı Kerim’in bütünü bize gerçek sahibi hatırlatıyor ve diyor ki haddini bil. Evet hocam, o haddini bil ifadesi insanın dediğiniz gibi bir bütünün içinde deryadan bir katri olduğunu bilmesi.
Yani Rabbimizin her şeyin yegane maliki olduğu hususu sanki bizi şu hassasiyetin kıyısına getiriyor emanet bilinci. Peki insan bedeninden suluduğu havaya kadar her şeye emanet bilinciyle bakarsa, bu nazarla bakarsa bugün artık kronikleşmiş hangi sorunlarımıza deva olur bu bakış açısı? Bir kere hoyratlığımıza bir deva olur. İnsan bir şeyin sahibi olduğunu iddia ettiği zaman onun üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunma yetkisini kendisinde görerek istediğimi yaparım, kimse bana karışamaz. Arzu ettiğim gibi davranırım, canım nasıl istiyorsam ona göre karar veririm gibi kendisine sınırlarının dışında bir alan açmaya çalışır. Bu hoyratlaştırır insanı. Sözgelimi kimi zaman merhametsizleştirir, kimi zaman duyarsızlaştırır. Dolayısıyla aslında eğer kendisine verilenin bir emanet olduğunu, onun gerçek sahibinin Allah-u Teala olduğunu ve onu bir süreliğine kullanması için bu imkanı emaneten verdiğini bilirse, o zaman hoyratlaşamaz, zalimleşemez.
O zaman bir gün bu malın sahibi, mülkün sahibi bana hesap soracak. Ne yaptın sana verdiğim emaneti diyecek. Dolayısıyla ben bu emaneti zarar görmeden en dikkatli, en itinalı, en naif bir şekilde kullanıp tekrar sahibine iade edebilmeliyim der. Emanet bilinci, melik olan Allah-u Teala’nın karşısındaki kulun sahip olabileceği en temel, en değerli bakış açısıdır. Ve bu bizi şuna götürür. İnsanoğlu eğer etrafındaki, çevresindeki bütün varlıkların kendisine emanet edildiğini, evlatlarımız bize emanet, öğrencilerimiz bize emanet, eşimiz bize emanet.
Ağaçlar, çiçekler, dallar, böcekler, bu tabiat, bu denizler, nehirler, bu hava bize emanet. Çevre kirliliği dediğimiz şey tam anlamıyla emanet bilincini kaybetmiş insanın çevresine verdiği zararı anlatan bir durum. Oysa Allah-u Teala’nın bütün bu nimetleri, çevremize gördüğümüz bütün imkanları, rızıkları, varlıkları bize emanet ettiğini ama bir gün hesabını soracağını bilen,
ahirete inanan, o melik olan Allah karşısında, malikül mülk olan Allah karşısında bir gün gelip hesap vereceğine iman eden kişi duyarlı olur. Hassas olur, dikkatli olur, merhametli olur, en önemlisi adaletli olur ve bu emanet bilinci insanı yanlış yapmaktan ve çevresini zarara sokmaktan koruyan bir kalkan haline gelir.
Dolayısıyla bunu hep aklımızda tutmalıyız. Yunus Emre’nin çok güzel bir sözü var. Mal sahibi, mülk sahibi. Hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen o yalan. Bunun ilk sahibinin ve her zaman son sahibinin Cenab-ı Hak olduğunu bilen insan kendisini emanetçi olarak görür ve o emaneti verene bir minnettarlık duyar.
Öyle kıymetli bir emaneti bana verdiği için Rabbim şükürler olsun der hamdini ve şükrünü eksik etmez ve bunun karşılığında da emanete karşı nazik davranır. Peygamber Efendimiz’in veda hutbesinde, insanlara o veda haccı esnasında etrafında bulunan müminlere seslendiği veda hutbelerinden birinde, kadınlar hakkında Allah’tan korkun, siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve Allah’ın ismini anarak, nikah kıyarak onları kendinize helal kıldınız buyurması da tam buna işaret eder. Allah’ın emaneti demek kadın için, eş için insana sen onun sahibi değilsin demektir. Sahip olan Allah’tır, canların sahibi o ise sen karşındaki canın sadece sana emanet edildiğini bilerek onu incitmemek zorundasın.
Çünkü yarın Cenab-ı Hak soracak, diyecek ki sana emanet olarak eş verdim, sana emanet evlat verdim, sana emanet anne baba verdim, onlara nasıl davrandın? Benim emanetimi korudun mu yoksa emanete hıyanet ettin mi? İşte orada melik olan, Cenab-ı Hakk’ın mülkün sahibi, yegane tasarruf yetkisine sahip gücün, otoritenin sahibi olan Cenab-ı Hakk’ın karşısında emaneti hıyanet etmeyen bir mümin olarak yaşamak gerekiyor. İnşallah hocam. İnşallah dediğiniz gibi emanet bilincini her zaman diri tutarız. İnşallah. Bir de hocam, Rabbimiz Kuran-ı Kerim’de dilediğine mülkü verdiğini, dilediğinden de çektiğini ifade etmiş. Peki insan bu hakikati nasıl anlayıp yorumlamalıdır? İşte orada Canan hocam, işin içerisine kibirlenmemek, büyüklenmemek ve kendi o acziyetini unutup da sanki kendisi elde etmiş gibi gururlanmamak giriyor.
Allah-u Teala Ali İmran suresinin 26. ayeti kerimesinde, estaizü billah Gülillahümme malikel mülki tu’til mülke men teşe ve tenzi’ül mülke min men teşe buyuruyor. Diyor ki, de ki peygamberine sesleniyor. Gülillahümme malikel mülki. Ey mülkün gerçek sahibi olan Rabbim. Sen dilediğine verirsin mülkü ve dilediğinden de çekip alırsın.
Bu aslında Allah-u Teala’nın mülkünü bir miktar insanlara emaneten paylaştırdığını ve bu paylaşımda da tek karar sahibi olduğunu gösteren son derece net bir uyarı.
İnsan bazen ben çok çalıştım, 7.24 uğraştım, çok gözyaşı döktüm, çok alın teri döktüm, işte emeğimle tırnaklarımla kazıyarak elde ettim bu fabrikalar benim, bu apartmanlar benim, işte bu arabalar benim, bu evler benim, benim sahibi. Diyecek kadar kendi emeği sonrası bunları elde ettiğini ve bu başarıda hiç kimsenin payı olmadığını zannedecek bir noktaya gelebiliyor. Evet insanın emek vermesi lazım. Allah-u Teala insana hiçbir zaman tembelliği, hiçbir zaman insanın duyarsızlığını ve gayesizliğini kabul etmiyor, buna izin vermiyor. Ama emek verdikten sonra da başarıya ulaştıranın Allah olduğunu, gayret edip çalıştıktan sonra da kazandıranın Allah olduğunu, o mülkü dilediğine çokça verdiğini, dilediğine de kıstığını az verdiğini,
bazısını vererek imtihan ettiğini, bazısını da alarak imtihan ettiğini aklımızdan çıkarmamak gerekiyor. Dolayısıyla burada sahip olduğumuz her türlü varlığın buna maddi manevi kazanımlar dahildir demiştik.
Makamlarımız buna dahildir, görevlerimiz buna dahildir, maaşımız buna dahildir. Bir şekilde insan olarak bizi var eden her türlü üstün nitelik buna dahildir gayretimizle artar ama Allah isterse.
Bazen biz gayret etsek de bir türlü artıramayız çünkü Allah öylesini muradetmiştir. Onun için bizi neyle sınayacağını, varlıkla mı yoklukla mı, mülkün hangi şekliyle ne kadar ve ne zaman sınayacağını bilen ve karar veren Allah-u Teala’dır. Tasarruf onun yetkisindedir. Dilediğine verir dilediğinden alırsın mülkü şeklindeki ayet-i kerime de insanın bu bilinçte olması gerektiğini ve gayret etse de
Ve mâ tevfîqi illâ bi’llâh benim başarım ancak Allah’la, Allah’ın yardımıyladır. La havle ve la kuvvete illâ bi’llâh benim güç ve kudretim ancak Allah’ın vermesiyle ikramıyladır.
Ne güç ne kudret ne kazanç ne nimet ne servet ne külfet hiçbiri olmaz. Bütün bunların Cenab-ı Hakk’ın kararı ile olduğunu sonuçta dediğimiz gibi kainatın sahibinin o olduğunu hatırlaması gerekiyor. Evet hocam. Kainatın sahibi olan elmelik olan Rabbimiz dediğiniz gibi ayette de ifade edildiği gibi dilediğine mülkü veriyor, dilediğine güç ve kudret veriyor, dilediğinden de onu çekiyor.
Dediğiniz gibi bu da bir imtihan vesilesi herhalde. Bir de hocam konuşmamızın başından beri altını çizdiğiniz, vurguladığınız Rabbimizin alemlerin mülkünü niye yani sahibi oluşuyor? Oluşunu sıklıkla zikrediyor Kur’an-ı Kerim’de fakat bunu rahmet sahibi ve selamet sahibi oluşuyla birlikte zikretmiş.
O zaman sanki karşımıza şu soru çıkıyor. Kendisine dünyada bir kudret, bir güç, bir otorite nasip edilenler bu iki hususun bir arada zikredilmesinden ne ibret ne ders almalılar? Burası da ne kadar önemli değil mi? Güç zehirlenmesi diye bir şey var insanlar hakkında çok sıklıkla duyduğumuz. Eline güç geçtiği zaman, eline mülk geçtiği zaman herhangi bir kudret ve servet sahibi olduğu zaman zalimleşen. Bu serveti, bu gücü, bu imkanı, mülkü insanlığın iyiliğine ve kendisini de ahirette kurtaracak iyi amellere çeviremeyip tam tersine bencillişen, zalimleşen insan maalesef çok büyük ziyanda.
Dolayısıyla Allah Teala kendi isimlerini bize sayarken Kuran-ı Kerim’de mesela Haşir suresinde, estaizü billah
Hüvallahu l-Lzîlâ İlâhe İllâhû, Âlimü l-Gaybî ve Şehâdehüve-l-Rahmânü’l-Rahîm. Hüvallahu l-Lzîlâ İlâhe İllâhû, El-Melikül Kuddüsüs Selâmül Mü’minül, Müheyminül Azizül Cebbârül Mütekabbir. Orada Melik dedikten sonra Kudüs ve Selâm diyor. Yani hem güç sahibi hem kainattaki bütün varlığı elinde tutan ve onlara hükmeden bir kudret ama aynı zamanda da Selâm ismiyle huzur veren, Rahman ismiyle rahmet dağıtan, Vedûd ismiyle sevgi yaratan bir Allah. Yani o gücü kainatın ve bütün varlıkların dengesi, iyiliği ve huzuru için kullanan. Dolayısıyla insandan da elindeki imkanları, elindeki maddi gücü olabilir, manevi otorite olabilir hiç fark etmez.
İnsanlığın iyiliği için ve dünya ve ahiret hayrı için kullanmasını isteyen bir Rabbimiz var. Sahip oldukları eğer insanı şımartırsa, azdırırsa, sahip olduklarına güvenerek etrafındakileri ezmeye başlarsa, üzmeye, kırmaya, incitmeye, hırpalamaya başlarsa, adaleti terk edip güce sahip olduğu anda zulümle hükmetmeye başlarsa, o zaman Cenab-ı Hakk’ın o Melik isminden nasibini almamış demektir. Çünkü evet Allah-u Teala mülkü dilediğine verir ama verdiği zaman da dener. Acaba bu mülkle, bu güçle, bu mal ve servetle ne yapacak? Bu nereye kullanacak? Öyle değil mi?
İnsan, varlıklı bir insan olarak aklını, bedeni gücünü, bedensel enerjisini, yürek gücünü, sevgisini, muhabbetini ve parasal gücünü, maddi servetini iyilik yolunda harcayabilir, ihtiyaç sahiplerine destek olabilir, öğrencilerle ilgilenir, efendim, dullarla, yetimlerle, okul yaptırır, cami yaptırır.
İşte bir şekilde Kur’an kursu açar, hayır ve hasenat işleri için malını sarf eder ve bu yolla yeryüzünde iyiliğin egemen olması için uğraşır. O zaman o mülkün değerini bilmiş demektir.
Ama eğer insan Allah-u Teala’nın o yüce vasıflarının tam da aksine ayna olmayı becerememişse ve eline mülk geçtiğinde tasallutta bulunmaya, yani onunla zulmetmeye, zorbalık yapmaya,
o güçle ona sahip olmayanları ezmeye ve insanları incitmeye başlamışsa o zaman melik olan Allah-u Teala’nın verdiği mülkün kıymetini bilmemiş ve ziyana uğrayanlardan olmuş demektir. Hocam bu güzel sohbetimizi bir son vermek adına genel olarak nasıl bir özetleme yapmak istersiniz? Candan hocam doğrusunu söylemek gerekirse biz müminler olarak günde beş defa namaz kılıyoruz, günde beş vakit en az farz namaz olarak ve her rekatında Fatiha suresini okuyup, orada da Allah-u Teala’ya Malik-i Yavmetliğin din gününün sahibi olan Rabbim diyerek sesleniyoruz.
Allah-u Teala’nın malik olduğunu, melik olduğunu, o kudret sahibi olduğunu aslında kendimize hatırlatıyoruz. Bu hatırlama bizim için son derece kıymetli çünkü biz kendimizi ona göre ayarlayarak bütün tavırlarımızı, davranışlarımızı, duruşumuzu, kararlarımızı kul olma emanet bilinciyle hareket etme şeklinde belirleyebiliyoruz.
Burada aklımızdan çıkartmamamız gereken bir husus var. Kendisine tanrılık izaf edilen, yaratıcı olduğuna inanılan ya da tapınılan hiçbir varlık gerçekten malik değildir. Onların sahibi de Allah’tır.
Allah-u Teala gibi eksiksiz olan, kusursuz olan, noksansız olan, gücü her şeye yeten, bütün varlıkları rızıklandıran, onları koruyan, kollayan, gören, gözeten muhteşem bir yaratıcının diğer hiçbir ilahla, şerikle, ortakla mukayese edilebilmesi aklen mümkün değildir.
Dolayısıyla aslında yeryüzünde bugün de var olan çok tanrılı dinlerin, Allah dışında başka varlıklara, putlara, başka doğa olaylarına tapınan dinlerin sapkınlıklarından da kendimizi uzak tutmuş oluyoruz.
Biz sadece Allah-u Teala’nın her şeyin sahibi olduğunu her seferinde kendimize Fatiha suresinde hatırlatırken, onun önünde boyun eğeceğimizi, onun hükümranlığını kabul edeceğimizi ve iyyaken nabudu ve iyyaken este’in diyerek sadece sana kulluk edip, sadece senden yardım dileriz diyerek de ona bağlanacağımızı kendimize hatırlatıyoruz. Melik olan Rabbimiz, Malik’ül mülk olan, mülkün gerçek sahibi olan Rabbimiz, bizi fakro zaruret içinde bırakmasın, bizi yorgun, bitap, çaresiz ve yardımsız bırakmasın diye yalvarıyoruz. Bu bilinçli yaşamayı Allah hepimize nasip etsin. İnşallah hocam. Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz. Ben teşekkür ediyorum. Bütün izleyicilerimize, böylesine bir programda bizleri buluşturduğu için Cenab-ı Hakk’a hamd ederken buradan sevgilerimi sunuyorum. Değerli izleyenlerimiz, bugün Rabbimizin görünen ve görünmeyen bütün alemlerin yegâne maliki olduğunu, elmelik olduğunu ve Malik’ül mülk olduğunu, bu isimlerin mana derinliklerini kendimize ve kâinata yansımalarını dinledik hocamızdan. Bedenimizden soluduğumuz havaya kadar, altında gölgelendiğimiz gökyüzünden, üzerinde seyran edip nasiplendiğimiz yeryüzüne varıncaya kadar,
her şeye emanet bilinciyle bakan, her şeyin yegâne malikinin Allah olduğu bilincini diri tutan ve bu minvalde dünyayı gurbet gibi yaşayanlardan olma niyazıyla bir sonraki programda görüşmek üzere esen kalın.
Göneticisi sensin. Görünen ve görünmeyen alemleri eşsiz bir düzenle yaratan. Yer-gök ve o ikisi arasında kurduğu bu eşsiz düzenin yegâne sahibi olan sensin. Mülk senin elinde, yalnızca senin tasarrufundadır. Mülkün üzerindeki takdirine razı, rızana teslim kullarından kıl bizi.
Ey Rabbimiz! Sen ki malikül mülk olansın, her şeyin gerçek sahibi ve hükümdarısın. Sultanlar da, saltanatlar da senin hükmün altındadır. Yegâne hâkimiyet ve kudretin sana ait olduğunu idrak edenlerden kıl bizi.
Ey âlemlerin Rabbi! Hesap ve cesa gününün maliki, sahibi sensin.
Bizleri cehennemden halâs et, cennete giren kulların arasına ilhak et.
Amin.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir