"Enter"a basıp içeriğe geçin

Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? 2.Bölüm | (Milan Kundera)

Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? 2.Bölüm | (Milan Kundera)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=Bf744eIt_-g.

Müzik Merhabalar. Nereden Başlamalı’nın ikinci bölümüne hoş geldiniz. Ben Eylül Görmüş.
Bu bölümde sizlere bir diğer çok sevdiğim yazar olan Çek yazar, Milan Kundera’yı anlatacağım. Milan Kundera 1929 doğumlu, o günkü adıyla Çekoslovakya, bu günkü adıyla Çekya. Fakat Kundera’nın kendi tercih ettiği kelimeyi bizde kullanalım. Çekoslovakya sözcüğünden hoşlanmıyor ve Bohemya, ben Bohemyalıyım diyor. 1968’in Ocak-Ağustos ayları arasındaki Prak’taki büyük ayaklanmalar sonrasında Sovyetlerin askeri müdahalesiyle sonuçlanıyor ve pek çok entelektüel ve muhalif ülkeden kaçmak zorunda kalıyor. Milan Kundera da bunlardan biri. Fransa’ya gidiyor göçmen olarak ve aslında sürgünde geçen bir hayat. 1969 yılında gittikten bir yıl sonra vatandaşlığı alınıyor ve bu vatandaşlık ne kadar acı ki 40 sene sonra daha çok yeni, 2019 yılında iade edildi kendisine ve fakat ülkesine dönmedi, dönmedi, hiçbir zaman ayak basmadı terk ettikten sonra. Şu anda bizim bu videoyu çekmekte olduğumuz tarihte kendisi hayatta 92 yaşında artık yazmıyor, yazamıyor ama çok uzun yıllar daha yaşamasını arzu ederim. Doluşsa Kundera’nın hayatı aslında 20. yüzyılın o büyük dramları ve trajedileriyle biraz iç içe geçmiş. O iki bloklu dünyanın karmaşasından fazlaca etkilenmiş bir hayat. Kundera romanlarını, kitaplarını, siyaset, erotizm, felsefe, tutku ve karamizahı çok özgün bir biçimde harmanlayarak inşa ediyor. Bütün kitaplarını okudum ve sanırım en temel sayabileceğim unsurlar bunlar olur, bu 5 unsur. Milan Kundera’nın eserlerinde en önemli şeylerden biri ciddiye almamamız gerektiği. Şimdi bunun şöyle bir şey olmasın tabi. Adamı ciddiye almayın diyorsun, niye oturdu anlatıyorsun gibi bir soru çok makul olabilir. Öyle bir şey demiyorum ama kendisinin söylediği bir şeyi aktarıyorum. Romanlarımı ciddiye almayın diyor. Bunu derken de ne kastettiğini biraz açmaya çalışacağım. Şimdi Meksikalı büyük yazar Octavio Paz der ki, ben bunu çok ilginç buluyorum, Miza insanla yaşıt, insan kadar eski bir alışkanlık ya da görenek değildir. Miza romanın doğuşuna bağlı bir buluştur. Hatta bu bağlamda diyor ki Miza’nın nücidide servantestir ilk Don Quixote romanını yazarak. Yani şunu söylüyor, Miza şaka alay ya da yergi değildir. Komiğin özel bir durumu dur. Dokunduğu her şeyi gizemli kılar anlamını çoğaltır. Şimdi bu önemli, bu Kundera’nın da kendi bir kitabında alıntıladığı bir cümle. Kundera diyor ki, benim romanlarımı bu kadar ciddiye almayın. Hiçbir şey, romanlarımla ilgili en büyük sorunum bu zaten diyor. Hiçbir şey, mizahı anlaşılır kılmak kadar güç değilmiş. Ben onu anladım diyor. Kundera alay ediyor.
Bence hepimizle alay ediyor. Ve ben benimle bu biçimde alay edilmesinden çok büyük keyif alıyorum. Şimdi mizahla ilgili vardığı nokta şu, şöyle tanımlıyor mizahı. Miza, insan, bunu okuyorum alıntılıyorum. İnsani gerçeklerin göreceliliğinin büyük coşkusu, kesinlik diye bir şeyin bulunmamasından kaynaklanan bir garip haz hali. İşte tam olarak bu. Kesinlik diye bir şeyin bulunmamasından kaynaklanan bir garip haz Kundera’nın bütün romanlarına sinmiş durumda.
Söylediği en temel şeylerden biri, Kundera’ya nasıl başlamalı, nereden başlamalı sorusunu yanıtararken kesinlikle değinmemiz ve kendinizi eğer ilk defa Kundera okuyacaksanız hazırlamanız gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Ahlak meselesi. Kundera’nın romanlarında ahlak aramamamız gerekir. Kendisi şöyle diyor, Ahlaki yargıyı astıya almak, romanın ahlaksızlığı değil ahlakıdır. Ahlaktan uzaklaşan roman, ahlaksız roman ahlaklı bir roman olur diyor. Çünkü şöyle söylüyor, Romancı yargılamaz, o sizin işinizdir isterseniz buyurun. Roman bu yüzden romandır. Burada şöyle bir kırılma var, bu röriyi biraz açmak gerekirse. Şimdi bildiğimiz anlamda batı romanı elbette ahlakla biraz iç içe yani nedir? Yazar bir tür yargılayıcı konumundadır. Yani karakterlere ahlaksızlık belki yapar ama bunu belirtme ihtiyacı tasvip etmediğini belirtme ihtiyacı duyar. Klasik batı romanına gidersek. Belki Thomasman’ın büyülü daha bu anlamda bir kırılma sayılabilir. Zaten edebiyat tarihinde de öyle kabul ettiğimiz eserlerden biri. Bunu biraz sorguluyor ama ondan önceki döneme bakarsak 1900’lerin başına kadar diyelim. E yani oldukça ne bileyim Anna Karenina’lara onu bunu düşünüp son derece ahlaklı karakterlerden oluşan ve yazarın da bir ahlak mesajı varmaya çalıştığı bir şeyden bahsediyoruz.
Kundera bunu yapmıyor hatta bunu reddediyor. Ben hep şunu söylerim. Çok kendimi çıplak hissediyorum Kundera okurken. Çok çıplak hissediyorum ve çok zorlanıyorum. Bunu biraz daha ileride açacağım. Şimdi bu çıplaklık hali tabii ki insana bir psikolojik bir soru getiriyor. Şimdi Kundera’nın romanları sıklıkla psikolojik roman diye tanımlanır. Ben bunu kabul etmiyorum. Ya benim ne düşündüğüm çok da önemi yok.
Kundera’nın kendisi de kabul etmiyor zaten dolayısıyla. Bence Kundera’nın romanları psikolojik romanlar değil. Kundera’nın romanları psikolojinin, sosyolojinin ve ideolojinin bir araya geldiği nasıl demeli modern dünya ile meşgul romanlar. Psikoloji elbette ki bunun bir parçası. Şimdi size birkaç cümle okumak istiyorum. Bana diyeceksiniz ki içinde böyle cümleler olan kitaplar ne demek psikolojik değil.
Çünkü Kundera insan psikolojisine dair olağanüstü tespitler yapan biri. Ama yine de neden öyle olmadığını anlatmaya çalışacağım. Mesela yaşam başka yerde den bir cümle. Şefkat, yetişkinlik çağının bize esrinlediği bir ürküntüdür. Ya da roman sanatından bir cümle. Bu burayı çok seviyorum çok aklımda kalmıştı okurken. Yabancı bir dilde küfretmenin ya da müstehcan konuşmanın ne kadar komik hissettirdiğini anlatıyor. Yani hiç ilişki kuramıyorsunuz, ağzınızdan çıkanı anlatamıyorsunuz, o size o duyguyu vermiyor falan dedikten sonra şu tespiti yapıyor. Müstehcanlık bizi vatanımıza bağlayan en derin köktür diyor. Ben bunu çok acayip bulmuştum. Çok sık üstüne düşündüm. Ya da var olmanın dayanılmaz hafifliğinin küt kitabının en akılda kalan cümlelerinden biri. Hayatı hafife almaya gücü yetmiyordu cümlesi. Ya da bilmemek kitabından ki bu kitabı dergiye de, kafa dergisine de yazdım. Aşk şimdiki zamanın coşkuyla yüceltilmesidir cümlesi. Şimdi bunlar insan psikolojisine dair acayip tespitler bence. Daha nicelerini bulabilirsiniz kitaplarında. Ama neden o zaman Kundera’nın romanlarına psikolojik roman diyemiyoruz?
Bence çünkü Kundera’nın insan psikolojisine dalıyor olmasının sebebi psikolojik romanlar yazıyor olması değil. Kundera diyor ki romanın bir tane varoluş nedeni vardır. O da sadece romanın söyleyebileceği şeyleri söylemektir. Şöyle bir şey, Kundera’nın romanlarında iç monolog yoktur. Bir tariha anlatıcı olur. Ya o her şeyi görür, bilir, tespit eder ve bize aktarır.
Dolayısıyla bildiğimiz anlamda psikolojik romanlardaki gibi bitmek bilmeyen tespitler, monologlar insanın kendiyle kavgasını görmüyoruz. Son derece bireyseldir romanlar. Toplumculuğa karşı biraz da o komünist bir ülkede yetişmiş olmanın tepkisiyle toplumculuğa karşı tepkilidir Kundera, bireylere odaklanır. Hatta bunu da söyleyeyim, var olmanın dayanılmaz hafifliği ilk yayınlandığı zaman mesela Türkiye’de, dünyada doğmuştur ben Türkiye’de olanı biliyorum, o dönemin sol entelektüelleri çok eleştirdi bu kitabı. Şeyden ötürü. Efendim işte ne kadar bireyci bir roman, ne kadar kişilere odaklanıyor ama dava, ama işte toplum falan. Şimdi o toplumcu gerçekçilikten çok büyük bir kırılma çünkü Kundera’nın eserleri. Biraz böyle bir tarafı var. Bir de şu var, benim çok hoşuma gidiyor. Açıkçası dünyanın en basit şeyi belki ama ben Kundera parmak basana kadar fark etmemiştim. İngilizce’de novel kelimesi roman anlamına gelen, aynı zamanda özgün ve yeni anlamına gelen bir sözcük. Bu anlamda da kullanılıyor, hatta asıl anlamından biri bu. E bu şöyle çok ilginç, roman çok yeni bir şey aslında bakarsanız. Yani 250 yıllık neredeyse bir geçmiş olan ve diyor ki Kundera, roman eskidiği zaman ne yapacağız? Biz işte şimdi onu düşünelim. Yani şu anda bizi kurtarıyor ama roman şöyle bir şey söylüyor. İnsanlar bundan önceki yüzyıllarda aslında şimdiki gözüktüğünden çok daha özgürdü diyor şu anlamda. Bir ülkeyi terk edip ya da bırakın ülkeyi, şehir değiştirin. Üç şehir ötedeki yere gidin, orada yepyeni bir insansınız. Yeni bir hayatla, yeni bir kimlik kurula, yepyeni bir şeye başlayabilirsiniz. Bundan 150 yıl, 200 yıl öncesine kadar böyleydi. Şu an böyle değil. Yani hepimiz ismi, adı, soy adı numarası olan şahıslarız. Ve diyor ki bu yüzyılda dünya apansız üzerimize kapanmıştır. Kaçacak hiçbir yerimiz yok. Roman bu yüzden var. Kaçmak için. Kendimize, kendi içimize, kendi dışımıza kaçmak için. Bütün bunlardan sonra söylediği son bir şey, roman dünyanın bizi inandırmak istediğine karşı bir başkaldırıdır diyor. Şimdi Kundera bence çok acımasız bir yazar. Dediğim gibi kendimi çok çıplak hissediyorum. Görüyor, bakıyor, acayip gözlemliyor. Ve gördüğü şeyleri parçalıyor. Çok ürkütücü, çok rahatsız edici. Ve ahlaksız, ahlak meselesine de geri dönelim. Şu anlamda insan ruhunun karanlığına çok fazla giriyor. Kundera’nın ahlaksız karakterlerinde kendimden bir şeyler buluyorum. Bence herkes buluyor ve çok rahatsız oluyorum. Kundera okumak böyle çok ağır bir terapi seansından karşınızdaki terapistin sizi paramparça ettiği ve yüzleşmek istemediğiniz pek çok şeyle yüzleşmek zorunda kaldığınız bir seansdan çıkmak gibi bir şey. Çok zor ve fakat kesinlikle insana çok şey katan. Ben var olan dayanma zafifliğini ilk okuduğumda 22 yaşındaydım. Mahvoldum. Ben dedim ki ben buna ne yapacağım bu bilgiyle? Kendimle ilgili öğrendiğim bu kadar şeyle ne yapacağım diye baya bir tür depresyon yaşadım. Şimdi şu noktada yayını kesip bu ne ya biz bu adamı okumayalım noktasına gelmiş olabilirsiniz. Yapmayın. İnsanın kendisiyle yüzleşmişsinde şüphesiz ki cesaret verici bir taraf da var eğer becerilebilirse. Bildiğimiz her şeyi sorgulayan eserler bunlar. Sadakat, ahlak, bağlar, kökler, ait olmak vesaire sizi çok çıl çıplak bırakıyor. Aslında hep söylediği şey modern dünyadaki varoluşsul karmışa benim derdim bu diyor. Bu romanlar bu anlamda aslında varoluşsuluğa da yakın duran romanlar. Ve fakat bütün bunlar olurken olağanüstü bir dil, o kıvraklığı. Yani müthiş bir dil kullanma yeteneği ben çok çok etkileyici buluyorum.
Yani şöyle bir şey hastalık gibi oluyor. Beni mahvediyor kitap ama o kadar güzel ki estetik anlamda bir güzellikten bahsediyorum. Bırakamıyorum. Sonunda böyle ya mesela iki Kundera kitabını üst üste okuyabileceğimi hiç zannetmiyorum. Bunları okudum 7-5-6 yılda ve böyle araları aralar koyarak okudum. Çünkü hepsi böyle bir bittiğinde bir nefes alma ihtiyacı yaratan. Dediğim gibi bunlar zor kitaplar değiller. Size yaptığı şey zor.
Ve yani bir yazarın bunları yapabiliyor olmasını da çok acayip buluyorum açıkçası. Eğer hala Kundera okumayı düşünüyorsanız nereden başlamalısınız sorusuna yanıt verebilirim artık. Benim ilk önerim yine söylediğim gibi dergeye de yazdığım bilmemek kitabı olacak. Bu küçük bir kitap. Aslında Kundera’nın da en siyasi eserlerinden biri. Prakbahar’ından sonra yine ülkesini terk edip fakat yıllar sonra kendisinin aksine dönen birini anlatıyor bu kitapta. Yurtsuzluk, bellek, yalnızlık, yabancılaşma üzerine bunlar Kundera’nın çok temel konularıdır zaten. Buralarda dolaşan bir kitabı bu. Çok çok seviyorum. Sonra arkasına Yavaşlık Gelir. Bunu Kundera’nın mizahını anlamanız için, hissetmeniz için seçtim. Saydığım bütün konulara uygun birtakım eserler seçtim aslında bu listeyi yaparken. Yavaşlık tam bir ciddiyetsizlik yani. Bir şaka, bir acayip geveze bir kitap.
Böyle belki biraz dağınık ama çok komik içine girdikten sonra. Şimdi üç tane temel şey saydığım hatırlarsanız. Mizah dedim, siyaset, toplum dedim. Bir de işte duygular, insanı çırılçıplak bırakması. Bu da onun için bir örnektir. Kimlik. Burada da bir yıpranan bir ilişkiyi canlandırmaya çalışan bir çiftin o ilişkiyi nasıl daha da karabasana çevirdiğini okuyoruz.
İliskiyen, ilişkilerini, aşklarını sorgularlarken kendi kimliklerini kaybettiklerini fark edip bunu sorgulamaya başlıyorlar. Ve çok acayip böyle bir psikolojik bir şeye varıyor hikaye. Bu da üçüncü önerim. Şimdi üç temel başlıkta da biraz Kundera’yı tanıdığımıza göre var olmanın dayanılma zafifliğine gelebiliriz. Bu üzerine çok çok yazılmış, çizilmiş bir film uyarlaması da olan. Juliet Binoş oynuyor filmde yani. Bu çok bayağı bir şey yaratmış, büyük bir sensasyon yaratmış bir kitap. Boş yere de değil. Çok fazla soru soran, çok fazla yanıt da veren ama bir o kadar daha soruyu doğuran aslında bir çiftin ilişkisini okuyoruz. Ama tabii mesela bu ilişki ve bu ilişkideki sadakatsizliğin çok ötesinde. Sahip olmak, ait olmak, bedensel haz, bireyin kim olduğu, anneden kopmak ya da terraza özelinde başkarakterlerden. Bir sürü bir sürü bir sürü yani insan ruhunun hakikaten en derinlerine giren bir kitap. Çok güçlü bir kitap. Bu kitaba baktığımda koku hatırlıyorum. Çok sık referans verilen bir koku var. Bu kitap benim zihnime koku nakşetti yani bu bence acayip bir güç gerçekten. O yüzden çok heyecan verici yani böyle edebiyat açısından son 50 yılda olmuş en heyecan verici şeylerden biri olduğunu düşünüyorum var olmanın dayanımıza hafifliğinin. Daha da fazla övmeme gerek yok herhalde. Sonrasında da beş olarak da yine böyle kült kitaplarını anka blödülen Gülüşün ve Unutuşun kitabını söyleyeceğim. Burada yedi tane aslında birbirinden bağımsız ama birbiriyle ilişkili övkü var.
Konular karakterler ilişkili değil ama size söylediğim modern dünyadaki var olutsal karmaşa ekseninde bağlı övküler bunlar. Burada artık oradan sonrası yol sizin için açıktır diye düşünüyorum. Umarım faydalı bir bölüm olmuştur. Biraz böyle ya sen bu adamı seviyor musun nefret mi ediyorsun gibi bir soru doğmuş olabilir. Seviyorum çok seviyorum aşırı seviyorum beni zorluyor olması onu ona sevgimi azaltmıyor aksine daha da kıymetini arttırıyor. Umarım bu vesileyle siz de kendisiyle tanışır okur ve seversiniz.
Çok teşekkürler.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir