Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? 3.Bölüm | (Kazuo Ishiguro)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=JiE5wM47qzk.
Müzik Merhabalar hoş geldiniz. Nereden Başlamalı’nın 3. bölümünde ben Ehlil Görmüş karşınızdayım.
Bu bölümde sizlere Japon yazar Kazuo Ishiguro’yu anlatacağım. Bir şart düşmek istiyorum. Bundan önceki bölümleri izlediyseniz şayet. Ishiguro benim en sevdiğim yazarlardan biri değil. Elbette ki seviyorum. Ama bundan önceki iki bölümdeki coşkumu burada bulamayabilirsiniz. Biraz da özellikle seçtim. Bu arada böyle söylüyorum ama en sevdiğim yazarlardan değil falan diye gördüğünüz gibi yazılmış bütün kitaplarını da okudum. Bu da benimle ilgili bir şey yani. Neden okudum o zaman?
Son kitabı hariç Clara ve Güneş. Mayıs ayında çıktı çok yeni. Henüz onu okuma şansım olmadı. Ishiguro Japon asıllı bir İngiliz yazar. 1954 doğumlu Nagasaki’de doğuyor fakat 5 yaşından sonra İngiltere’ye taşınıyorlar ailesiyle beraber. Dolayısıyla aslında Batı edebiyatında sayabiliriz bence kendisini. Zaten kendisinde söylediği bir şey var. Eğer ben başka bir isimde yazıyor olsaydım kimse benim Japon olduğunu düşünmezdi diyor.
Bu soru yani Japon edebiyatı özellikle hakim olduğum bir alan değil ama okuduğum Japon edebiyatı eserlerinden ise Batı edebiyatına daha yakın olduğunu düşünüyorum bende. 2017 yılında Nobel edebiyat ödülüne layık görüldü Ishiguro. Zaten eserleri 50’den fazla dile çevrilmiş durumda hala hazırda. İsveç akademisi, Krali Nobel akademisi ödülü verirken şöyle bir şey söylemişti.
Dünya ile bağların aldatıcılığının altındaki boşluğu ortaya çıkaran, büyük duygusal gücü bulunan romanlar yazan yazar. Bu cümle önemli bence. Dünya ile bağların aldatıcılığının altındaki boşluk kesinlikle Ishiguro’nun meselelerinden biri. Kendiyle barışan, kendi dünya ile ilişkisini sorgulayan ya da barışmaya çalışan diyelim karakterler okuyoruz. İlk iki eseri Uzak Tepe’ler ve Değişen Dünyada bir sanatçı Japonya’da geçiyor.
Sonraki kitapları kimi belirsiz mekanlarda ama büyük çoğunu Avrupa’da, Amerika’da, Batı’da geçiyor yani. Şimdi nasıl anlatmalı Ishiguro’yu? Öncelikle bence en önemli özelliklerinden biri ritim meselesi. Çok, ritmi çok yüksek kitaplar yazıyor Ishiguro. Bu tabi oldukça önemli bir şey. Hatta kimi zaman içerikten bile önemli olduğu söylenir ritmin. Buna katılmıyorum ama edebiyatta, romanda ritmin çok önemli olduğunu düşünüyorum ben de.
Ritmi, temposu asla düşmeyen, harika ilerleyen, biraz böyle lahana gibi diyeceğimiz böyle katman katman açılan kitaplar yazan, gizemi her zaman esrare yüksek eserler veren bir yazar. Dolayısıyla çok sürükleyici yani okurken hakikaten elinizden çok kolay bırakabileceğiniz kitaplar değil bunlar. Şöyle ben Ishiguro’nun çok iyi bir romancı olduğunu düşünüyorum. Fakat çok iyi bir yazar mı işte ondan emin değilim. Burada bir nüans var bana sorarsanız.
Roman olarak çok iyi romanlar ama sanki bir şeyi daha arıyorum onu çok büyük bir yazarı olarak nitelemek için. Fakat yine de söylediğim gibi okumaya da devam ediyorum yani. Şimdi kendisi Dostoyevski ve Proust’tan etkilendiğini söylüyor. Tabi bu demek değil ki yani eserlerinin Dostoyevski ya da Proust’un eserlerine benzeyeceği anlamına gelmiyor elbette. Biraz bu Proust meselesiyle ilgili konuşmak istiyorum. Şimdi Ishiguro’nun eserlerinde bence en temel olarak karşımıza çıkan temalardan biri bir musallat olunma hali.
Ne demek ne kastediyorum? Dadanmak, dadananlar var. İnsanın kendisi. Yani insanın kendisinin kendisine dadanması gibi bir meselesi var. Yani bu da onu unutmak, hatırlamak, bellek, hafıza, gizemler buralarda dolaşmasına sebebiyet veriyor. Bütün kitaplarında bu konuları üç aşağı beş yukarı görebiliyoruz. Bu arada şey de söyleyeyim. Gömülüdev hariç bütün kitapları birinci tekil şahıstan neredeyse yazılmış.
Şimdi bu birinci tekil şahıs kendini anlatınca onların ağzından bir hikaye dinliyoruz. Fakat Ishiguro’nun karakterleri konuşarak kendilerini açığa çıkarmak yerine aslında kendilerini aldatmaya meyilli karakterler. Kendilerini ortaya çıkartmanın yerine kendilerini kandırmaya, aldatmaya ve tabi bizleri de okuyucuyla çalışan karakterler. Yani bu romanlarda okuduğumuz geçmiş, kişilerin geçmişi ortaya böyle bir ikna edici, bütünlüklü bir geçmiş tablosu çıkarmak yerine
bireylerin kendilerini anlattıkları kendi geçmiş hikayelerini nasıl çarpıttıklarını ve kendi geçmişimizi çarpıtarak kendimizi nasıl yeniden inşa ettiğimizi anlatıyor. Biraz karmaşık bir şey söylüyorum ama yani insanın kendini kandırarak, kendine olduğundan başka türlü anlatarak olmayan bir kendi yaratma çabası. Bence Ishiguro’nun bütün karakterlerinde neredeyse pek çoğunda bunu görüyoruz. İşte Pruss meselesine de burada gelmek istiyorum. Şu anlamda Prussçu ve Prussçu değil bence Ishiguro. Şimdi Pruss yani evet mesela Kayıp Zaman’ın izinde. Ve karakterler ne yapıyor? Geçmişi arıyorlar, tarıyorlar, çözmeye çalışıyor oradaki ana karakter ve geçmiş üzerinden, geçmişi keşfetmek üzerinden bir hikaye anlatmaya çalışıyor. Şimdi Ishiguro’nun karakterleri geçmişte neyi hatırlamamız gerektiği değil, hayatta kalmak için neyi unutmamız gerektiğine odaklanan karakterler ve toplumlar. Yani çok fazla toplumsal değil eserleri ama birkaç öyle. Burada ben bunu çok enteresan buluyorum. Bu biraz da böyle şeyde bir tartışma. Hep denir ya bir toplumun panzehiridir hafıza. Hafızasız toplum hayatta kalamaz falan filan. Şimdi Ishiguro bu anlamda yok bu böyle değil demiyor ama şunu görüyoruz. Geçmişteki bazı şeyleri unutmak ve kendimize yeniden anlatmak ve başka türlü anlatmak zorundayız. Aksi halde hayatta kalamayız. Kendi ruhsal bütünlüğümüzü korumak için kendimizi kandırmak zorundayız diyen birtakım karakterleri var. Bu insanın kendini nasıl konumlandırdığı, kendini anlattığı hikayenin kendisine nasıl iyi ya da kötü geldiği meselesi çok kafa yorduğu bir şey. Ve tabi dediğim gibi hafıza ve bellek yani hep sürekli oralarda dolanıyor. Neyi hatırlıyoruz, nasıl hatırlıyoruz, neden hatırlıyoruz ya da neden hatırlamıyoruz? Neyi unutmalıyız? Bunlar çok temel sorular Ishiguro’nun edebiyatında. Bir diğer sık görebileceğimiz tema Ishiguro’da şu. İçmekan, ciddi bir içmekan derdi var. Kitapların çoğu içmekanda geçiyor ve çok detaylı içmekan tasvirleri var. Aslında bu anlamda mesela Japon edebiyatına benzediğini düşünüyorum. Japon edebiyatında da okuduğum kadarıyla böyle bir şey vardır böyle çok detaylı içmekanlar. Şimdi Ishiguro’nun içmekan tercihini şu açıdan önemli buluyorum.
Bu hafıza ve bellek meselesiyle beraber düşününce kamusal alana değil, özel alana, mahrem alana koyuyor karakterlerini sıklıkla. Ve o orası üzerinden anlatıyor. Aslında o kapalı mekan tercihi de bir anlamda. O hafıza ve bellek ve mahrem alan, insanın kendine sonuçta içine açıldığımız kapalı mekanları da biz yaratıyoruz. Nasıl ki Ishiguro’nun karakterleri kendilerine bir hikaye yaratıyorlar, bir hayat yaratıyorlar.
Aslında yarattıkları içmekanlar da bu anlatıyı desteklemek ve kendilerini kandırmak üzere biraz o kurgunun parçası gibi geliyor bana. Çok ilginç buluyorum Ishiguro’nun. Mesela işte gündem kalanlardaki o aşırı detaylı malikane ya da değişen dünyada bir sanatçıda gördüğümüz çok detaylı o Japon evi tasvirleri falan hep bana bunu çağırıştırıyor. Bu unutmak meselesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ve alınacak çokta dersi olduğunu düşünüyorum.
Hatırlamayı seçtiklerimiz kadar unutmayı seçtiklerimiz de sanırım kendimize anlattığımız hikayenin başrolünde yer alıyor. Ve kendimizi kandırarak yarattığımız insanlara ne kadar benziyoruz aslında bu da bir soru. Yani Ishiguro’nun karakterleri dediğim gibi kendilerini kandırırken bizi de çok güzel kandırıyorlar. Yani okuyorsunuz ha bu böyle olmuşsunuz. Sonra kitap ilerledikçe dediğim gibi katman katman katman bir dakika bu böyle olmamışa varıyorsunuz. O karakter belki varmıyor oraya ama sizi puçlarını alıyorsunuz.
Ve bu da bir gizem yaratıyor. Bu anlamda çok enteresan buluyorum. Aslında Japon edebiyatı insanı çok didik didik eden ve çok karanlık yerlerinde neşen bir edebiyat. Yani çok rahatsız edici, sınırları olmayan şeyler okuduğum Japon edebiyatı şeyleri böyle bunları da bilmek istemiyorum dediğim. Özellikle cinsellikle ilişki anlamda. Ishiguro’da bu yok. Bir yandan da Japon kültüründe hep de bir mesafe var. Yani karak insanların birbirleriyle ilişkisi biliyorsunuzdur üç aşağı beş yukarı. Ciddi bir mesafeli bir ilişki o yani böyle çok açmıyorlar kendilerini. Aslında belki Ishiguro’da da bunu görüyorum gibi hissediyorum. Hep bir mesafe bir yerde beni durduran bir şey oluyor. Belki bir Japon etkisi olarak bu söylenebilir. Ama dediğim gibi bir fikri olan varsa bana yardımcı olacak şu yüzden tam olarak olmuyor diyen lütfen buyursun. Buraya geldikten sonra artık sanırım nereden başlamalı sorusuna birazcık değinebiliriz.
Şimdi bu sefer bir değişiklik yapacağım ve nereden başlamamanız gerektiğini söyleyeceğim. O da şu. Ishiguro’nun avunamayanlar kitabı ile başlamayınız. Yani bu gerçekten uzun zamandır kafamı bu kadar karıştıran bir kitap hiç olmamıştı. Okurken bazen nefret ettim kitaptan. Dayanamıyorum, iğrenç falan gibi bir duygu geldi. Ve sonra bazı anlarda da of ne acayip ya bu filan gibi de bir haz verdi. Yani bu kadar arada kaldığım bir kitap hiç olmamıştı çok uzun süredir. Mesafeler uzuyor, kısalıyor, zaman aralıkları değişiyor filan dolayısıyla takip etmesi çok zor. Ve gerçekten ya 530 sayfa bir anksiyete gibi okudum ben bu. Yani şöyle zaten bir karakterimiz var, piyanist. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Siz de onunla birlikte bir endişe ve kaygı halinde fakat adam ölmek üzere neden oraya gitmiyor diyorsunuz. O sırada yazarın 3 sene önce atladığını sonradan fark ediyorsunuz filan. Çok zor, çok deneysel fakat. Teknik edebiyat olarak çok enteresan olduğunu düşünüyorum ama iyi mi kötü mü ya cevabım yok. Ama şunu biliyorum doğru bir başlangıç olmaz. Çok zorlanırsınız ve muhtemelen de devamını getirmezsiniz. O yüzden bunu not etmek istedim. Ardından artık nerden başlayalım gelecek olursak. Değişen Dünya’da Bir Sanatçı ilk kitaplarından size söylemiştim. Japonya’da geçiyor. Bu çok ilginç bir kitap. Arka planda savaş sonrası, 2. Dünya savaş sonrası Japon toplumunun dönüşümü. Orada o toplumda işbirlikçiler diyelim o zamanki hükümetle. Ve böyle insanın kendi itibarını ya da itibarsızlığıyla nasıl yaşayabileceği üzerine. Yani o değişen dünyaya adapte olamayan bir dönemin itibarlı bir şahsiyetinin mücadelesini, kendiyle mücadelesini okuyoruz. Çok dokunaklı gelmişti bana buradaki karakterin, onunun hikayesi. Bu bence iyi bir başlangıç. Küçük de bir kitap. Ishiguro’yu sezmek ve hissetmek için doğru olacağını düşünüyorum. Ardından çok sevilen romanlarından biri Günden Kalanlar. Bu kitabın filmi de yapıldı. İngiltere’de bir malikhanede yine aslında benzer bir tema göreceksiniz. Bir baş uşak. Artık baş uşakların çok da önemli olmadığı bir çağda kendiyle ilgili bir hikaye anlatmaya çalışan, bu söylediklerin bağlamında okumaya çalışırsak bir karakteri okuyoruz. Stevens. Çok etkileyici ve çok hoş anlatılmış bir hikaye bu da. Yine böyle katman katman bir gizem de var. O konağın içinde olup bitenleri anlamaya çalışıyorsunuz. Böyle hayal kırıklıkları, duygular, özlemler. Bence Ishiguro’nun tarzını gösteren eserlerinden bir tanesi bu. Sonra ardından Beni Asla Bırakma. Bu sanıyorum en meşhur kitabı diyebiliriz.
Time tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman arasında gösterildi. Bunun da filmi var. Bunu çok anlatamayacağım çünkü spoiler’ı vermek istemiyorum. Buradaki gizem gerçekten acayip bir gizem yani. Fakat en toplumsal romanı bu. Yine kendi geçmişini anlamaya, bulmaya, hikayesini çözmeye çalışan karakterleri okuyoruz. Buradaki mesele şu. Bir toplum toplumun iyiliği için bireylerini ne kadar harcayabilir? Yani toplumun iyiliği nedir? Eğer bireyler iyi olamıyorsa birtakım bireyler sorusunu soruyor. Sonrasında da Gömülü Dev. Son kitabı Yanılmıyorsam. Bence çok iyi bir kitap bu. En sevdiğim kitabı. Şimdi burada böyle bir şeydeyiz. Biraz bilinmeyen bir zamandayız gibi aslında. Yani romalılar Britanya’yı terk ettikten sonraki dönem. Bu biraz fantastik unsurlar da barındıran, biraz böyle masalsı bir kitap. Şimdi bu kitabı neden önemli buluyorum?
Çünkü bence Işigüre’nun bu bellek hafıza hatırlamak unutmak diye özetlediğim derdinin en somut olarak görülebildiği roman. Hatta somut derken gerçekten somut bir şey kastediyorum. O da şu. Bu kitapta çok mistik bir sis var. Bu sisin içinde yaşayan insanlar hatırlamıyorlar. Yani şu somutlaştırmak. Hafıza meselesinin sis metaforuyla da somutlaştığını
ve Işigüre’nun derdinin hatırlamak ve hafıza ve bellekle ilgili derdinin fiziksel bir form aldığını görüyoruz. Sis formu. Bu sisin içinde yolculuk eden yaşlı bir karı koca’nın öyküsünü okuyoruz ve hatırlamaya çalışıyorlar. Ama hatırlamak istiyorlar mı ya da hatırlarlarsa hayatta kalabilecekler mi? gibi bir soru var. Neyi unutmaya çalıştıklarını söylemeyeyim. Fakat burada karakterlerden biri yaşlı adam karısına şöyle bir şey söylüyor.
Bütün hatıralarımız sonsuza dek yok olmuş olamazlar. Bu sisin içinde, bu garip sisin içinde bir yerlerde duruyorlardır mutlaka. Yavaş yavaş onları bulacağız. Zaten bu yolculuk da böyle bir şey değil mi diye soruyor. Evet öyle. Bu yolculuk hayat yolculuğu. Sis de aslında bizim kendi yarattığımız bir sis ve ondan çıkmak mümkün. Bu hafıza meselesini çok iyi anlattığını düşünüyorum bu kitabın. Bunun sonrasında da aslında diğer kitaplarına zaten yine hep aynı lafı ettiğim lafı edeceğim. Buraya kadar geldiyseniz yolunuzu bulursunuz. Ama şuna da değinmek istiyorum. Müzikle çok ilgili bir yazar işi gru. Hatta böyle söz yazmışlığı filan da var. Bu Nocturnal’ler Müziğe ve Günbatım’la Dair Öyküler diye bir öykü kitabı. Bence özellikle çok iyi bir kitap değil ama tatlı hoş bir kitap. Bunu da okuyabilirsiniz.
Bir de yani Müziğe ve Günbatım’la Dair Öyküler de hani olabilecek en güzel kitap isimlerinden biri bendir. Bayılmıştım ismine. Öyküler de tatlıdır. Buradan da devam edilebilir diye düşünüyorum. Benim işi gru ile ilgili anlatacaklarım bu kadar. Bir yol açmıştır umarım diye düşünüyorum. İşi gru çok korkmadan yaklaşabileceğiniz bir yazar bu arada. Dediğim gibi çok zor değil kitapları rahatlıkla okuyacağınız ama ilk okumanın ötesine geçiştiğinizde yani o…
Şunu söyleyeyim belki şu bir uyarı olabilir başlamadan önce işi gru’ya. Ritim çok iyi dediğim gibi hikaye çok sürükleyici ama anlattığı şey o hikayeden ibaret değil. Arkasında anlatmaya çalıştığı şeyi de duymak lazım. Yani bazen bir macera romanı okurmuşçasına insan heyecanlanıyor çünkü. İşi gru ondan ibaret değil. Onu çok iyi yapıyor olması arkada bir derdi olduğunu ve size bir şey söylemeye çalıştığını unutturmasın.
Kendinizi ritme kaptırıp şarkının sözlerini duymamazlık etmeyin diyeyim. Bugünlük de benden bu kadar. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Teşekkürler.
İlk Yorumu Siz Yapın