"Enter"a basıp içeriğe geçin

Frank Lampard Hikayesi | “ATOM MÜHENDİSİ BİLE OLABİLİRDİ”

Frank Lampard Hikayesi | “ATOM MÜHENDİSİ BİLE OLABİLİRDİ”

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=NEBYid0W578.

Sadece… Ne yapamayacağımı söyleme. Ne yapamayacağımı söyleme. Ne yapamayacağımı söyleme.
Ne yapamayacağımı söyleme.
Aslında çok tanıdık bir hikaye geldi değil mi?
Sanırım bir işi başarmak için etrafımızda sadece bize cesaret veren, bizi yüreklendiren insanlara değil, bize başaramayacağımızı söyleyen insanlara da ihtiyacımız var.
Ein electoral roaming Frank James Lampart 20 Haziran 1978 Rams f gym Fred Launders
Babası Frank de tıpkı onun gibi West Ham United forması giyen profesyonel bir futbolcuydu. Eniştesi ise İngiltere’de ünlü bir futbol figür olan menajer Harry Rednap. Frank birçok futbolcunun aksine okulda da oldukça başarılı bir çocuktu. Notları çok iyiydi hatta sınıf birincisiydi. Fakat yine de küçük yaşlardan itibaren futbol için büyük bir tutkuya sahipti. Frank babasının desteği ve sıkı çalışmasının bir sonucu olarak futbol oynama hayali için ilk adamını 1994’te West Ham United altyapısına girerek attı.
O sıralarda babası West Ham menajer olan Harry Rednap’ın asistanlarından birisiydi. Bir saniyeliğine onun ailesi bakımından şanslı bir çocuk olduğunu düşünebilirsiniz. Ama Lampard’ın ardında bıraktığı efsane bir futbol kariyeri şanstan çok daha fazlasına sahip olduğunun bir kanıtı. 1995’te klübüyle profesyonel sözleşmeye imza atan Lampard aynı sezon tecrübe kazanması için alt ligi ekiplerinden Swansea City’ye kiralanmıştı. Ertesi yıl West Ham’a takımın bir parçası olarak dönüş yaptı ve 96-2001 yılları arasında 5 sezon boyunca forma giydi.
Lampard’ın en dikkat çeken özelliği kuşkusuz devamlılığıdır. Verilen görevi kusursuza yakın şekilde yerine getiren ve görev aşkıyla yanıp tutuşan kötü performansını ancak 3 ya da 4 yılda bir falan denk gelebileceğiniz türden bir makine. Motoru hiç durmayan, sürekli çalışan ve arıza yapmayan türden bir makine. Genç Lampard o günlerde bile çağının çok ilerisinde bir oyuncuydu. Oyunun iki yönünü de oynayabiliyordu ve bu o dönemler için çok nadir bulunan sıradışı bir stildi. Belki hiçbir şey mükemmel yapamıyordu ama her şeyi yapabiliyordu. Kuvveti ve temposu sayesinde ikili mücadelerde ayakta kalmayı biliyor, topu ayağına aldığı zaman oyunun hızını belirgin bir şekilde arttırabiliyordu. Bir orta sağ oyuncusu için üst düzey bir gol sezgisi vardı. Uzaktan şutları kadar ceza sahasına yaptığı sürpriz koşularla da golu koklayan, skoral bir oyuncuydu. 20’li yaşların başındaki bir oyuncu için sağda o kadar rahat, o kadar soğuk kalma gözüküyordu ki sanırım oynadığı hiçbir takımın tarafları o sağda oldukça inancını kaybetmemiştir. Lampard sağda olduğu her an doğruları yapan, yaşından beklenmeyecek kadar olgun ve güven
veren bir oyuncuydu. Weston’da geçirdiği 5 sezonda toplam 166 maça çıktı, 29 gol attı. 2001’in yaz aylarında 16 milyon euro karşılığında Londra ekibi Chelsea’ye transfer oldu ve efsane olacağı yere ilk adımını attı. Stamford Bridge’e tam 13 yıl boyunca evimleyecekti ve oradaki başarıya aç kalabalığın
en imkansız görünen hayalleri bile Frank’le birlikte gerçeğe dönüşecekti. Chelsea İngiltere futbolunda 2000’li yıllar başlayana kadar tam bir asansör takım konumundaydı. Kulüp tarihindeki ilk ve tek şampiyonluk 1955 yılında kazanılmış ve o tarihten Premier Lig’in kuruluşuna yani 1992’ye kadar tam 4 kez alt lig’e düşmüşlerdi.
Geride kalan 10 yılda ise en iyi dereceleri 3. lüktü. Londra’nın mavi tribünleri basata o kadar alışmıştı ki 50 yıla yakın süredir kazanılamayan şampiyonluk artık bir hayal bile değildi. Ranieri yönetimindeki Chelsea Lampard ve yeni takım arkadaşlarıyla çıtayı yavaş yavaş yükseltiyordu. Takımda Gianfranco Zola, Jimmy Floyd Hazlebank ve Marcel Dözey gibi tecrübeli yıldızların yanı sıra John Terry ve Frank Lampard gibi genç yetenekler vardı. Premier ligde bir kez 6. Bir kez de 4. sırayı alarak kendi çapında başarılı iki sezon geçirdiler. Chelsea için dönüm noktası hiç şüphesiz Rus iş adamı Roman Abromovic’in klübü satın aldığı 2003 yazıydı. Henüz 40 yaşına bile basmamış olan bu genç adam aynı zamanda oldukça hırslı biriydi. Mevcut servetini Chelsea’yi paha biçilemez hale getirmek için kullanmaya öyle hevesliydi ki içeri adım atar atmaz o dönemin en iyi futbolcularını kadrosuna kapmak için duda kucuklatacak paralar ödemeyi göze aldı. Edgar Davids’ten Trezeguet’ye, Christian Viera’den Nesta’ya, Henry’den Patrick Viera’ya belli bir şöhrete sahip aklınıza gelebilecek her oyuncuya teklif götürdü.
Ancak kısa süre içerisinde futbol dünyasında işlerin bu şekilde yürümediği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacaktı. Çok parası olması istediği her oyuncuya alabileceği anlamına gelmiyordu. Yine de Chelsea büyük bir transfer operasyonu yürüttü. Lampard, Terry, Galas, Deuxaille ve Hazelbank’ten oluşan mevcut takım omurgasını Hernán Crespo, Juan Sebastián Verón ve Claude Matalela gibi yıldızlarla güçlendirdiler. O sezon Premier Ligi Naama Loop tamamlayan Arsenal’ın arkasında ikinci sırayı alarak son 49 yılın en iyi derecesine ulaştılar.
Fakat bu kadar roman için yeterli değildi. Menajer Claudio Ranieri’ye kapıyı gösterdi ve Porto’yla geçen 2 yılda birer kez UEFA kupası ve Şampiyonla Ligi kazanarak görülmemiş başarılara imza atan Jose Mourinho’yu takımın başına getirdi. Chelsea’nin romanla birlikte geçireceği ikinci yaz transfer operasyonu pek onun umduğu gibi olmasa da çok daha sağlıklı, çok daha planlı bir operasyon olacaktı. Jose Porto’dan Ricardo Carvalho ve Paolo Ferreira’yı yanında getirdi. Didier Drogba, Peter Cech ve Arjen Robben gibi genç başarıyı aç oyuncuları transfer
ederek hem kaliteli hem de oldukça dengeli bir takımı oluşturdular. Yapılan bunca transferlere rağmen Lampard bırakın ilk omeldeki yerini kaybetmeyi her geçen gün performansıyla biraz daha büyüyor ve yerini sağlamlaştırıyordu. Zaten Lampard için en yerinde benzetme boğulurdu sanırım. Kaya gibi sağlam. Hem sahadaki duruşu ve fiziksel yapısı hem çok az sakatlanması sürekli aynı çizgide devam eden performansı her zaman takımın en çok koşan oyuncusu olarak Lampard kısa sürede Jose’nin en güvendiği 2-3 isimden biri olmayı başarmıştı.
Sezon boyunca 59 resmi maçın 52’sinde ve tamamı ilk 11’de olmak üzere forma giydi. Ligde ürettiği 13 gol ve 16 asistle Chelsea tarihine tam 50 yıl aradan sonra gelen Premierlilik şampiyonluğunun başrol oyuncusu olarak adını yazdırdı ve İngiltere’de yılın futbolcusu ödülünü kazandı. Aynı yıl balon dolu ödülü için finale kalan 3 adaydan biri olmayı başardı ve Ronaldinho’nun ardından 2. sıraya aldı.
Ertesi yıl Chelsea Premierlikteki egemenliğini sürdürdü ve Manchester United’ın 8 puan önünde üst üste 2. şampiyonluğunu kazandı. Böylelikle başarılarının tesadüf olmadığını kanıtlamışlardı. Lampard ise bu performansının ardından Chelsea ile imzaladığı yeni kontraz sayesinde o dönem için dünyanın en çok kazanan futbolcusu olmuştu. Elbette bunda Roman Abramovic’in sahibi olduğu bir kulüpte futbol oynuyor olmasının büyük bir payı vardı ama o güne dek hep kontraz olmalıydı.
Aldığı ücret tartışılıyor bu parayı ancak dünyanın en iyi oyuncusunun kazanması gerektiği savunuluyordu. Evet belki dünyanın en iyisi değildi. Sağda attığı çalımlarla rakibinin belini kıran spektaküler bir oyuncu değildi. Dergilerin kapaklarını süsleyen, posterleri duvarlara asılan ya da milyon dolarlık reklam anlaşmaları yapan biri hiç değildi. Ama Lampard bu ünvanın altında ezilicek birisi de değildi. Gerçek şu ki o yıllarda futbol tüm dünya genelinde bir değişim oldu. Lampard çağının epey ilerisinde bir oyuncuydu ve futbol modernleştikçe Lampard ve onun gibi çok koşan, mental ve fiziksel açıdan bir kaya gibi sağlam ve dayanıklı, oyunu iki yönüyle oynayan ve her alana katkı yapan oyuncuların değeri de gitgide artacaktı. Lampard işte bu profildeki oyuncuların öncüsüydü diyebiliriz. Sanırım nasıl bir istikrar abidesi olduğunu o dönem sakatlık veya ceza sebebiyle maç kaçırmadan üst üste 164 müsabakaya çıkarak reklam alınan bir oyuncu oldu.
Devam eden süreçte Jose Mourinho’nun ayrılışıyla Chelsea’de istikrar kaybolmuş gibi gözüküyordu. Klüp takip eden 6 sezonda 6 farklı teknik adamla çalıştı. Chelsea hiçbir zaman ilkaltının dışında kalmamış olsa da Abramo için transfer konusundaki açlığı ve her gelen teknik adamın yeni oyuncular istemesi hem kadroda büyük değişiklikleri hem de oyun planında keskin dönüşleri beraberinde getiriyordu. Fakat ne ikmezse Lampard’ın ilk 11’deki yeri hiç değil.
Bunun sebebi elbette Lampard’ın her türlü oyun planına ve formasyonuna uyum sağlayabilen türde bir oyuncu olmasıydı. Her teknik adamın kadroda bulunmasını isteyeceği türden bir oyuncu hatta hatta tahtaya yazılacak ilk birkaç adamdan birisiydi. Jose Mourinho onun için tüm kariyerinde çalıştığım en profesyonel oyuncuydu diyor. Elbette bu süreklilik arz eden performansı başka kulüplerin de ilgisini çekiyordu. Örneğin farklı dönemlerde hem Barcelona hem de Jose Mourinho’nun yeni takımı Inter
Lampard’ı kadrosuna katmak için ciddi girişimlerde bulunmuştu. Ama Lampard oyun tarzı olarak ne kadar çağının ilerisindeyse karakter olarak bir o kadar antikaydı. Chelsea klübü para babası sahibi ve yaptığı astronomik transferlerle sevimsiz bir kulüptü o dönemlerde. Kazandıkları başarılara rağmen Manchester United ve Helmandet ya da Barcelona gibi dünya çapında bir hayran kitlesine sahip değillerdi. Hatta İngiltere’de en nefret edilen kulüptü diyebiliriz. Fakat Lampard bu şehri ve bu takımı seviyordu. Onlardan komik bir şey. Daha şöhretli bir takıma gidip daha büyük kupaları oynamaktansa takım arkadaşlarıyla birlikte tarihini baştan yazdığı bu kulüpte eksik kalan kupaları müzeye getirmek istiyordu ve başaracaktı da. 2008 yılında Lampard Chelsea ile 5 yıllık bir nikah tazeledi ve transfer dedikodularını susturarak yeniden sahaya odaklandı. Lampard’ı farklı ve özel yapan şeylerden birisi de kuşkusu sahaya kutlu bir takım.
Lampard’ın bu takımı seviyordu ve bu takımı seviyordu.
Lampard’ı
çok enden rastlanacak seviyede bir zekâya sahipti. 20. yüzyılın en önemli kuransal fizikçisi Albert Einstein’in 160 IQ’ya sahip olduğunu düşünürsek Lampard’ın nasıl bir DH olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Onu anlatırken çok üst düzey futbol yeteneklerinden, sihirbazlıktan falan bahsedemiyoruz. Fakat Lampard’ın geliştirdiği futbol tekniği üstün zekâsıyla çok alakalıydı. Oyun algısı farkındalığı oldukça yüksek, kafası sürekli yukarıda gözü devamlı takım arkadaşları ve rakiplerin üzerindeydi. Daralandı kendine has bir adam geçme kabiliyeti vardı ki bunun yetenekten ziyade bir çalışma ve zekâlin olduğu çok açık. Her zaman hızlı düşünüp çabuk ve doğru karar verebilen, topa hükmetmeden, 10’la fazla oynamadan da oyuna etki edebilen çok ilginç bir stil vardı. Uzun metrajlı paslar konusunda en az milliye kürisi Steven Gerrard kadar iyi, belki David Beckham’dan bir parça aşağıdaydı. Çok gösterişli bir oyunu yoktu ama her zaman doğru olanı yapardı. Ne pasın ya da çalamın estetiğini ne de golün göze hoş geleni aramazdı. Mümkün olan ensel şutu atabilmek için uğraşır, ille de köşeye gitsin diye çabalamazdı.
Bu sebepten kalecileri geçmekten çok onları topla birlikte içeri sokmaya maçlıyor gibiydi. Lampard kariyerindeki üçüncü ve son premierlik şampiyonluğunu Ancelotte yönetimindeki Chelsea’li 2009-2010 sezonunda kazandı. O sezon ligde kaydettiği 22 golle kariyer yılını yaşamıştı.
Aradan yıllar geçmiş 20 yaşlarda bile sahadaki olgunluğuyla dikkat çeken Lampard artık 30’unu devirmişti. Ama performansı düşmek bir yana gittikçe daha etkili bir hale geliyordu. Üstelik artık adıyla eş anlamına hale gelen devamlılığından da hiçbir şey kaybetmemişti. Her sezon en az 50 maçı rahatlıkla çıkartıyor, yorulmak, tükenmek bilmiyordu. Football Manager serisi oynarken, oyunda çoğu kimsenin dikkatini bile çekmeyen, oyuncu aratırken genellikle parametreler arasına eklenmeyen, hakkı verilmeyen bir özellik vardır. Natural Fitness. Sanırım Türkçe karşılığı doğal form durumu gibi bir şey olsa gerek. Bu özelliğin faydaları tam olarak bilinmese de, oyuncunun fizik kondisyon olarak ne kadar çabuk maç oynamaya hazır hale gelebileceğini, sakatlık dönüşlerinde, sezon başlarında ya da uzun süre oynamadığı dönemlerden sonra fiziğini ne kadar çabuk toparlayabileceğini ifade eder. Kısacası, sanki oyuncuya başledilmiş olan özel bir doğuştan oynamaya hazır olma durumudur. Lampard’ın Natural Fitness puanını sanırım tahmin etmişsinizdir.
O sezon Manchester United’ın bir puan önünde mutlu sona ulaşan Chelsea artık Avrupa’nın en büyük kupasına gözünü dikmişti. Fakat sonraki yıl Ancelotti yönetiminde bu hayali gerçekleştiremedikleri gibi, birlikte de şampiyonluğu Manchester United’a kaptırdılar. Sezon başında İtalya Onca takımından ayrılmış ve yerine Jose Mourinho’nun eski yardımcısı Portekiz’de André Villas Boas getirilmişti. Ne var ki boynuz kulağa geçemedi. Chelsea kabus gibi bir sezon geçiriyordu. Ligin 28. haftası geldiğinde artık şampiyonluk yarışına çoktan hava atmışlardı. Portekiz’de işini kaybetti. Roberto Di Matteo takımın başına geçtiğinde artık önlerinde konsantre olmaları gereken tek bir hedef kalmıştı. Şampiyonlar Ligi Son 16 turunda İtalyan temsilcisi Napoli’yi çeyrek finalde ise Benfica’yı geçmeyi başardılar. Yarı finaldeki rakipleri son şampiyonlar ligi şampiyonu Barcelonaydı. Londra’daki ilk başta Chelsea kalesini cengaverce savundu. İlk yarının bitimine saniyeler kala Lampard orta sağda kazandığı topla Sol koridorda hareketlenen Ramirez’in önüne minimetrik bir top attı. Ramirez çevirdi, draw bak olü yazdı. Kalan dakikalarda Barcelona ataklarına biraz şans, biraz da Peter Cahill’i savuşturan Chelsea avantajı kapmıştı. İkinci maç tıpkı 2009’un bir ruansi gibiydi. İçinde bolca drama, bir taraf için mucize diğer taraf içinse trajedi barındırıyordu. Barcelona maça hücum üstüne hücum yaparak başladı. Chelsea kalesi abluk altındaydı ve baskıya ancak 35 dakika dayanabildiler. Luzgetz skoru 1-0 yaptı. Sadece bir dakika sonra kaptan John Terry kızardı ve Chelsea artık sağda 10 kişiydi. 42’de Messi’nin pasıyla hareketlenen Iniesta, kamp oğlu da Chelsea için kötü anıları canlandırdı. 10 kişi ile Neukamp’da 2-0 gerideydiler. Üstelik tarihin en iyi takımlarından birine karşı. İmkansız gibi gözüküyordu. Fakat ilk yarının bitimine saniyeler kala Lampard yine enfes bir pasla Barça savunmasının arkasında sarkan Ramirez’i gördü ve avantajı tekrar Chelsea’ye getirdi. Maçın ikinci yarısı Chelsea yarısasında değil resmen Chelsea ceza sahasında oynanmıştı. Umutlar henüz taze iken 47. dakikada Barcelona penaltı kazandı. Messi topun başına geçti. Kusursuz sol ayağıyla, çeyin üstünden topu kaleye yolladı ama sessizlikle yankılanan bir pat sesi Chelsea’yi hayata döndürdü. Pozisyon üzerine pozisyon, shoot üzerine shoot, corner üstüne corner. Ama Barcelona golü atamadıkça Londra ekibinin direnci de artıyordu. 90 artı bir geldi çattı. Barcelona bir corner kullandı. Uzaklaştırılan topu önünde bulan Torres artık tamamen boş halde olan Barcelona yarı sahasına doğru topu sürmeye başladı. Katalan tribünlerinin korku dolu çığlıkları arasında ilerledi. Kaleciyi geçti ve Chelsea’yi kabustan uyandırdı.
Finaldeydiler. 2002 Şampiyonlar Ligi finali Chelsea ve Almanda’yı ve Bayern München karşı karşıya getirdi. 83’te Bayern München Thomas Müller’in golüyle öne geçti. Fakat Chelsea’nin söyleyecek sözü bitmemişti.
88’de Drogba score eşitledi ve maçı uzatmaya götürdü. Drama bitmiyordu. İlk uzatma devresinde Bayern penaltı kazandı. Chelsea’nin kupaya uzanan yolculuğu mucizelerle dolu olacaktı. Maç penaltılara gitti. Üçüncü vuruşlar için Bayern’de topun başına manuel Neuer geldi ve durumu Bayern München adına 3-1 yaptı. Lampard’ın kaçırması demek umutların tükenme noktasında gelmesi demek. Ama Lampard hata yapmadı. Petterche üst üste yaptığı iki kurtarışla bir kez daha Chelsea’yi hayatta tuttu
ve son penaltı için topun başına Drogba geldi. Nefesler tutuldu. Chelsea Avrupa’nın en büyüğü oldu. Frank Lampard Chelsea forması ile son büyük kupasını 2013’te UEFA Avrupa Ligi’ni kazanarak kaldırdı. Yine Chelsea’ye yakışır şekilde bir son dakika golüyle epik bir galibiyeti. Artık 35 yaşındaydı. Süreleri yavaş yavaş azalmaya başlamıştı
ama ne zaman bir hedef maça çıksalar yine ilk 11’de kendine yer buluyordu. Sebebi açıktı. O her zaman güvenilir bir adam olmuştu. 2013-2014 sezonunda mavi formayı son kez giyecekti. Chelsea de bırakmayı umuyordu ama yönetimle sözleşme uzatmak için yaptığı görüşmelerden bir sonuç çıkartamamıştı. Jose Mourinho tekrar Chelsea’nin başındaydı. Eğer bir sezonluk daha kontrat yapabilseydi o görkemli kariyerine bir premiyelik şampiyonluğu daha eklemiş olacaktı ama olmadı. Hala yeterli enerjisi olduğunu, hala oynayabileceğini bu seviyede rekabetçi olabileceğini biliyordu. Ama Chelsea ona bu fırsatı vermedi. City Futbol gruptan MLS ligi takımı New York City ile sözleşme imzaladı ve hemen ardından tüm İngiltere’yi şoka eden bir transferle City grubunun İngiltere şubesi Manchester City’ye kiralandı. Frank Lampard Chelsea yönetimine hala oynayabileceğini söylemişti ama aldığı cevap yapamazsın ne olduğunu da onları haksız çıkartmak istemişti. Tıpkı 30 yıl önce küçük bir çocukken yaptığı gibi.
Sezonun ikinci maçında Chelsea karşısında 13 dakika kala oyuna girdi. 5 dakika sonra skoru eşitledi. Etiyatta bulunan alsaydaki Chelsea taraftarları onu alkışlamıyordu ama ona kızamıyorlarlardı sanki. Maç bitiminde Lampard Chelsea taraftarlarının olduğu tribüne yürüdü ve onları alkışladı. Tribünde ona aynı şekilde karşılık verdi. Bu hikayede küslük olmayacaktı. Her şeye rağmen Lampard onların efsanesiydi ve bunu hak ediyordu. Ligin ikinci yarısında bu kez Stanford Bridge’de oynanan maçta son 15 dakikada oyuna girdi.
Tribünlerde açılan bir pankart ona duyması gereken her şeyi sessiz bir şekilde fısıldıyordu. Sen bizden birisin. Ona çok yakışan lakabıyla Super Franky, MLS’de iki sezonda top oynadıktan sonra 2016’da aktif futbol yaşantısına nokta koydu. Yalnızca bir Chelsea efsanesi olarak değil, bir premierlik efsanesi olarak futbolu heda etti. Gareth Berry ve Ryan Giggs’in ardından en çok premierlik maçına çıkan üçüncü oyuncu oldu. Tüm kariyerinde orta saha oynamasına karşı peş peşe 10 sezon boyunca çifthaneli gol rakamlarına ulaşarak 147 golle açık ara gelmiş geçmiş en gollü Chelsea oyuncusu oldu. İngiliz Profesional Football Association tarafından üç kez yıllın 11’ine seçildi, bir kez yılın oyuncusu oldu. Üç premierlik şampiyonluğu, dört FA Cup, iki lig kupası, iki community shield, bir şampiyonlar ligi ve bir UEFA Avrupa Ligi kazanarak kulüp tarihinin en çok madalya kazanan oyuncusu oldu ve Londra’nın mavi ekibinin tarihine baştan yazdı. Lampard bugün 41 yaşında. Futbolculuk dönemindeki fit görünümünden hiçbir şey kaybetmiş değil. Hatta bugün itibariyle teknik direktörlüğünü yaptığı Chelsea’nin iddianlarında hala en çok koşan adamın o olduğu söyleniyor. Kendisine verilen iş her ne olursa olsun en iyi şekilde yerine getirmek için çalışan görev aşkıyla yanıp tutuşan bir adam. Sahip olduğu genç kadroya da bu tutkuyu aşılamaya çalışarak an itibariyle Premier Lig’in izlemesi en keyifli takımlarından birini yaratan adam. Bu göreve gelirken elbette onun yetersiz olduğunu düşünenlerde oldu.
Başaramayacağını söyleyenler oldu. Başaracak mı şimdilik bilemiyorum. Ama eğer bir gün başarırsa sebebini şimdiden hepimiz biliyoruz.
Eğer bir gün Frank Lampard ile karşılaşırsanız onu asla yapamazsın demeyin.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir