Kaos ile Dans Etmek | Stoacılık Felsefesi
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=jBvpBv1oGVA.
Bir insan ömürü yaklaşık 70 sene civarında, Kiyo’da belli şanssız olaylara maruz kalmazsa, her insanın yaşadığı veya yaşayacağı fiziksel veya zihinsel sıkıntıları da hesaba kattığımızda, hayat epey zor ve karmaşık bir hale gelebiliyor. Tüm bunların üzerine şu soruyu soralım. Bir hayat nasıl yaşanmalı?
Ve bu soruyu cevaplamak için 2300 sene öncesine Antik Yunan zamanına gidelim. Kıbrıslı Zenon ismindeki zengin bir tüccar, bir gün gemisi ve gemide bulunan mal varlıkları ile seyahat etmektedir. Fakat o gün deniz hiç de sakin değildir ve en sonunda Zenon’un gemisi batar ve bu zengin tüccarın mal varlıkları da denizin derinliğine gömülür.
Zenon varlıklı bir iken kısa bir süre içerisinde fakirleşir. Bu talihsiz olay Zenon’u hayat üzerine düşünmeye ve araştırmaya iter. Belli kitapları okur, çevresindeki bazı filozoflarla sohbet eder ve en sonunda kendi felsefi üretisini geliştirmeye karar verir. Stoğacalık felsefesini ortaya atar ve bu üretiyi etrafına yaymaya başlar. Bu felsefe yalnızca Antik Yunan ile sınırlı kalmaz. Antik Roma’ya da sıçrar ve her türlü insan tarafından ilgi görmeye başlar.
Epiktetos, Seneca gibi filozoflar ve İmparator Marcus Aurelius da bu felsefeye yoğun ilgi gösterir. Bu videoda stoğacalık felsefesini ve bu felsefenin temsilcisi sayılacak filozofların konuya dair fikirlerinden bahsedeceğim. Stoğacılığın en temel ilkesi şudur ki bir insan doğaya uygun yaşamalıdır.
Felsefelerinde hareket noktası olarak bu ifadeyi seçerler. Burada öncelikle doğa dediğimiz kavramı yalnızca vahşi doğa veya insan doğası olarak düşünmektense evrensel kozmik bir doğa tabiri olarak düşünebiliriz. Ve stoğacıların panteist bir tanrı anlayışına sahip olduklarını da hesaba katarsak yani tanrının doğanın her yerinde olduğu ve sonuç olarak doğanın yüce ve ulvi bir değere sahip olduğuna varırız. Stoğacı filozofların doğa ile ilgili düşüncelerinde kendi kendine yeten, evrendeki her şeyi düzene sokan yaratıcı akıl ifadeleri geçer ve bu ifadelerden doğanın tanrı kavramına denk geldiğini anlayabiliriz. En üstün değer olan doğayı ve doğaya uygun yaşamayı bu felsefenin temeline koyduğumuza göre bu temeli hareket noktası olarak seçelim ve devam edelim. Odamızı insana getirip insanın doğa içindeki yerini düşündüğümüzde diğer canlılardan bizi farklı kılan ve özel yapan bir yetiye yani akla sahip olduğumuz ortaya çıkar. Bu akıl doğanın bize vermiş olduğu bir yetidir ve aklı kullanmak da doğanın bizden beklediği bir şey olacaktır. Böylece stoğacılığın temelinde olan doğaya uygun yaşamak aynı zamanda akla uygun yaşamaya bizi yönlendirecektir ve akıl aşamasına geldiğimize göre bir düşünce deneyi yapalım.
İki çeşit dünya olsun. Bu dünyalardan birisinde yaşayan insanlar iyi diye tanımlayabileceğimiz tüm özellikleri sergilesinler. Mesela adil ve bilgili olsunlar, akılcı işlerle uğraşsınlar ve suç işlemesinler. Ve bu dünyaya erdemli dünya ismini verelim. Diğer dünya ise bunun tam tersi olsun. Suçların işlendiği kaotik bir dünya. Bu dünyaya da erdemsiz dünya ismini verelim. Bu dünyalardan hangisi yaşanmaya değerdir?
İnsanların büyük bir çoğu için fakat özellikle konumuz olan stoğacı bir kişi için erdemli dünyayı seçmek daha akılcı olacaktır. Bu felsefenin temeli doğaya uygun yaşamaya dayandığı için ve stoğacılar içinde en yüksek değer olan doğa, yaratıcı, akıllı, düzenli ve iyi gibi kavramları içerdiği için stoğacı biri hayatının merkezine erdemli bir dünyaya ulaşmak ve erdemli bir insan olmak hedefini koyar.
Ve doğaya uygun yaşamak temeli ile başladığımız stoğacılık felsefesi doğadan akla ve oradan da erdeme uygun yaşamaya yönelir. Stoğacılık da erdem kavramı epey büyük bir öneme sahip. O yüzden bir dahaki bölümde erdemi detaylı bir şekilde inceleyelim. Erdemi nasıl tanımlayabiliriz? Stoğacılar erdemin tanımını dört temel madde üzerinden yaparlar. Bunlar bilgilik, ölçülülük, dürüstlük ve cesarettir.
Bu kavramların hepsi birbirleriyle ilişkilidir ve bu dört maddeyi de sağlayan kişi erdem sahibi biri olarak görülür. Stoğacılık ahlaki açıdan erdemi tek iyi kavram olarak görür. Erdemsizlik ise tek kötü olan şeydir. Bir kişinin hayatına dair alacağı her karar veya eylem erdem veya erdemsizlik açısından değerlendirilmelidir. Fark ederseniz stoğacıların sunduğu bu sınıflandırma bazı kavramları bulanık bir yerde bırakabiliyor.
Hayata dair başka kavramları mesela zenginlik, güç veya şöhret gibi şeyleri hangi sınıflandırmaya sokacağız? Stoğacılar erdem ve erdemsizlik dışında kalan tüm kavramları kayıtsız olarak isimlendirir. Mesela zenginliği ele alalım. Zenginlik yerine göre erdeme yardımcı olabildiği gibi yerine göre erdemsizliği de arttırabilir. Erdem veya erdemsizlik dışındaki tüm kavramlar sahip oldukları koşullara göre bu iki kümeye de dahil olabildikleri için kesin bir sınıflandırma yapılamaz ve kayıtsız olarak geçer. Kayıtsız kavramından bahsetmişken stoğacılıkta yine önemli bir yeri olan kayıtsız kalmak dediğimiz konseptten bahsedelim. Öncelikle kayıtsız kalmak tabirini bir açarsak, bir olaya kendini kaptırmamak, önemsememek şeklinde tanımlayabiliriz. Stoğacılık için özellikle acı karşısında kayıtsız kalmak önemli bir yere sahip. Daha iyi anlamak için önce stoğacıların iyimserliği olan bakış açısını inceleyelim.
Ölçüsünü kaçırmış iyimserlik, daha popüler tabiriyle toksik iyimserlik stoğacılığın reddettiği bir pratiktir. Hatta bu felsefe bizden kötümsel düşünceyi de hesaba katmamız gerektiğini ve bunun epey faydalı olduğunu belirtir. Mesela Marcus Aurelius her sabah negatif görselleştirme diyebileceğimiz bir tekniği uygular. Bu metodu ya her şey ters giderse şeklinde özetleyebiliriz.
Aurelius kendisine ya bugün cahil ve kaba insanlar yoluma çıkarsa, ordum savaşı kaybederse veya imparatorluğum yıkılırsa gibi senaryolar yöneltir. Ve tüm bu negatif ihtimaller üzerine kendisinden beklediği şey şudur. Tüm bu senaryolar gerçekleşirse halen başım dik bir şekilde isyan etmeden veya aklımı kaybetmeden davam olan erdem ve iyiliğe devam edebilir miyim? Dumura uğramadan kaybettikleri karşısında kendisini de kaybetmeden devam edebilmek Aurelius’un ulaşmaya çalıştığı bir seviyedir. Bunun için uyguladığı yöntem ise başına felaketlerin gelebileceği olasılığını ciddiye almaktır. Her şeyin var olanların ve olacakların ne kadar çabuk yitip gittiğini sık sık düşün. Aynı zamanda Seneca’da ona sıkıntılarını danışan kişilere bu metoda epey benzer bir çözüm önerisi sunar.
Sahip olduklarını kaybetmeye dair endişesini dile getiren bir kişiye, olabilecek en kötü senaryoyu hayal etmesini ve bunun gerçekleşeceğine dair kendisini ikna etmesini söyler. Ve tüm bunlara rağmen başına ne kadar kötü olaylar gelirse gelsin, bunlara tahammül edebilecek beceride olduğunu kişiye göstermeye çalışır. Negatif görselleştirme pritiğini bir toparlarsak, kişi kendisini olabilecek en kötü senaryoya hazırlar ve bu durum kişiyi kötü senaryoya tahammül etme yetisi verir.
Ve eğer böyle bir senaryo gerçekleşirse, kişi en az hasarla bu olayı atlatacaktır şeklinde özetleyebiliriz. Ve böyle bir durumda kişinin başına gelen talihsiz olayların yorumlanma biçimi de değişiyor. Bana göre talihsizsin. Çünkü hiçbir zaman talihsiz olmadın. Karşına çıkacak hiçbir muhalif olmadan hayattan geçtin. Neler yapabilecek kapasitede olduğunu kimse bilmeyecek. Sen bile. Stoğacılığın talihsizlik karşısındaki tavırlarına ve negatif görselleştirme pratiğine dikkat edersek, bu felsefede neyin insan kontrolünde olup neyin olmadığı ayrımının önem teşkil ettiği ortaya çıkar. Ve sıradaki bölümde stoğacılık ve kontrol arasındaki ilişkiyi daha detaylı inceleyelim. Stoğacılıkta kontrol ikilemi denilen bir kavram var. Kontrol ikilemini şöyle özetleyebiliriz. Bu hayatta bazı şeyler bizim kontrolümüzdedir, bazı şeyler ise kontrolümüzün dışındadır. Stoğacılığın en temel prensiplerinden biri insanın neyi kontrol edip neyi edemeyeceğinin ayrımını yapabilmesidir. Yenilmez insan kimdir sorusunu sorar Epiktetos. Ve bu soruyu şöyle yanıtlar. Seçim alanının dışında kalan hiçbir şey karşısında kaygılanmayan biri.
Kontrol ikileminin en güzel pratiği kaygılanmak karşısında ortaya çıkar. Bu mantığa göre kontrol edemediğimiz şeylerden endişe duymak gereksizdir. Çünkü zaten kontrol edemiyoruzdur ve endişe duymak hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Kontrol ettiklerimizden endişe duymak da gereksizdir çünkü kontrolümüzün altındadır ve endişe duymak yerine kontrol etmeye çalışmak yapılması gerekendir. Şimdi biraz da stoğacılığın bizden neyi kontrol etmemizi istediğinden bahsedelim. Bu felsefede duygular spesifik olmak gerekirse negatif duygular istenmeyen sınıfındadır ve bunlardan olabildiğince uzaklaşmak gerekir. Negatif duyguları örneklendirmek gerekirse korku, kıskançlık ve özellikle öfke gibi duyguları gösterebiliriz. Stoğacılığın insanı bu negatif duygulardan uzaklaştırmak istemesine karşılık olarak şöyle bir argüman sunulabilir. Sonuçta negatif duygular da insanın doğasında olan hatta yeri geldiğinde faydalı da olabilen şeylerdir.
Ayrıca insanın doğan ve yabancı birini korumak için bir savaşçının öfkeli olması onu daha agresif ve cüretkar yapabilir. Veya ilkel zamanlarda yaşayan bir insan korku duyması sayesinde çevresinden gelecek tehditlere karşı kendini koruyabilir. Zaten negatif duyguları sıfıra indirmek ve insan tabiatından çıkarmak mümkün değildir. Bu duygular çoğu zaman bir refleks misali bizim kontrolümüzün dışında ortaya çıkar. Bu da bir şey değilse kişi bir an önce kontrol edip o duygunun artmasına fırsat vermemelidir. Stoğacılığın bu konuda argümanı şudur ki negatif duygular aklı örter. Bu felsefenin akla uygun yaşamaya verdiği önem sebebiyle duygusal aşırılıkların aklın önüne geçmesi kaçındıkları bir durumdur. Zihin duygusal aşırılıklardan arındığı vakit ancak esnek ve sakin olduğu müddetçe doğru çalışacaktır.
Bu bağlamda yeniden düşündüğümüzde bir savaşçının anlık öfkesi normal karşılanabilir. Fakat bu öfke ne kadar devam ederse o savaşçının aklı da bir o kadar kapanacaktır. Zira savaşmak eylemi de aklın kullanıldığı ve taktiksel yapıda olan bir şeydir. Ve zihnin duygusuz, dingin bir halde olması savaşçının daha iyi kararlar almasını sağlayacaktır. Korku örneğine geçersek bir insanın tehlike anında refleks olarak korku hissetmesi normaldir.
Fakat bu korku ne kadar uzun sürerse kişinin aklı kapanıp strese girecek ve o an yapması gereken şeyi mesela güvenli bir yere kaçıp saklanmak bile zorlaşacaktır. Stuvacılık negatif duygulara karşı olan tavrını net bir şekilde ortaya koyuyor. Peki pozitif duygular diyebileceğimiz aşk, sevgi veya saadet gibi duygulara stuvacılığın bakış açısı nasıl? Öncelikle stuvacılığın pozitif duygulara karşı olan tavrı negatif duygulara kıyasla daha alımlı.
Bu duyguların belli bir sınır kadar tecrübe edilmesinde bir sıkıntı yok. Fakat bu duygular yoğunlaşıp girer, arzu, ihtiras veya tutku gibi biçimlere girdiği vakit bu seferde o duygulardan kaçınmak stuvacı bir pratik olacaktır. Bir duygu ne kadar iyi olursa olsun belli seviyeyi açtığında yine aklın sağlıklı çalışmasını engelleyecektir. Ve bu durum stuvacılığın temeli ile ters düşecektir. Stuvacılığın kontrol ve duygu kavramları arasındaki ilişkisini inceledik.
Sıradaki kısımda kontrol dışında kalan durumları inceleyelim. Dinden birini düşünelim. Bu kişi başına gelen ve anlam vermekte zorlandığı bir olayı, özellikle acı verici bir olayı kader kavramıyla yorumlayabilir. Başına gelenler Tanrı’nın kurduğu bir planın parçasıdır ve bir kul olarak da Tanrı’dan gelen iyi veya kötü şeylere boyun eğmek zorunda olduğunu bilir. Bunun ayrıcında bu dünyanın bir imtihan olduğunu, çektiği acıların bir ilahi test görevi gördüğünü ve eğer bu testi geçerse ahirette bunun bir mükafatını alacağını düşünür. Teizmde görülen Tanrı ve kul arasındaki bu teslimiyet bir açıdan stuvacılıkta da mevcut. Bu felsefede ahiret inancı olmasa da kaderci taraflara sahip olduğunu ve bu açıdan teizm ile benzerlik gösterdiğini söyleyebiliriz. Başına ne gelirse gelsin zamanın başından beri olmayı bekliyordu. Yaratılışın ve yaşayacakların, kaderin ipleri ikisini birlikte örüyor.
Bu felsefenin temelinde olan doğaya uygun yaşamak, bir açıdan doğaya boyun eğmek, ona teslimiyet göstermektir. Bahsettiğim negatif görselleştirme veya kayıtsız kalma pratiklerinin temelinde bu teslimiyeti görebiliriz. Kişi başına gelen felaketleri kabullenemediği takdirde bu sefer bir isyan ve inkâr hali ortaya çıkabilir. Burada isyan duygusunun da negatif duygulardan sayılacağını yani aklı örten bir yapıya sahip olduğunu belirtmek gerek.
Stoğacalıkta kader ve teslimiyet kavramları ile ilgili Epiktetos’un söylevlerinde şu cümleler geçer. Doğaya uygun yaşam, hayatı bir yolculuk gibi yaşamak demektir. Şöyle ki, geminin kaptanını, tayfasını, yolculuk gününü ve zamanını belirleyebilirsin. Sonra bir fırtına kopar. Senin üzerine düşen yalnızca sana ait olanı korumaktır. Gerisi ise kaptanın görevidir. Gemi batarsa ne yapabilirsin? Yalnızca elinden geleni, korkuya kapılmadan, çığlık atmadan, tanrıyı suçlamadan ve var olan her şeyin bir gün mutlaka yok olacağını bilerek, ölümsüz bir varlık değil küçücük bir insan olduğun için tıpkı bir günün herhangi bir saati gibi sıran geldiğinde hazır olmalı ve sona ermen gerektiğinde sona ermelisin. Bu bölümde stoğacılığın pratiğinden ve yakın tarihimize etkilerinden bahsedelim. Stoğacılık özellikle psikoloji ve psikiyatri gibi alanlarda ciddi etkilere sahip ve etki gösterdiği alanlardan biri de akılcı duygusal davranışçı terapi. Bu terapinin nasıl çalıştığına geçmeden önce bu yöntemin kurucusu olan Albert Ellis ile stoğacılığın ilişkisini inceleyelim. Ellis bir okumasında stoğacı filozof Epictetus’un şu cümlesiyle karşılaşır. İnsanın hüsranı başına gelenlerden değil başına gelenleri yorumlayışından kaynaklanır.
Bu söz Ellis’in epey ilgisini çeker ve geliştirdiği terapi metodunun temel felsefesi olarak bu sözü seçer. Kendisine gelen ve psikolojik rahatsızlığı olan hastalardaki asıl problemin de onlardaki bu yorumlayış kusurundan kaynaklandığını düşünür. Ben onların başına gelen olayları değiştiremem. Fakat onların yorumlama biçimlerini değiştirmek için çabalarsam yaşadıkları hüsranı çözebilirim şeklinde bir yaklaşım sergiler. Ellis’in terapi metodunu bir örnek üzerinden anlatmak daha iyi olur. Diyelim ki bir sunum yapacaksınız fakat sunumdan önce yoğun bir kaygı hissediyorsunuz. Bu terapi yöntemi kaygı, anksiyete veya panik atak gibi durumların nedenini akılcı olmayan inançlar sınıfına sokar. Bu sınıfın birkaç tane maddesi var. Mesela bunlardan birisi genelleme. Sunum örneği üzerinden gidecek olursak sunum öncesi kaygı duyan kişi daha önce yaptığı bir sunumda başarısız olduğundan bir genellemeye gider ve önceki sunumu başarısız ise
bu sunumu da başarısız olacak şeklinde bir sanrıya kapılır. Akılcı olmayan inançlar için diğer bir madde ise abartarak felaketleştirme. Bu senaryoda ise kişi kötü bir sunum yaparsa etrafındaki herkesin onunla dalga geçeceğini, bir daha insan yüzüne çıkamayacağını düşünmesi abartarak felaketleştirmeye bir örnektir.
Belirttiğin bu iki madde ve daha fazlası akılcı olmayan inançlara girer ve Alice kişideki bu akılcı olmayan inançları elimine etmeye yani kişinin yorumlayış biçimini değiştirmeye çalışır. Bu açıdan baktığımızda Epiktetos’un sözünün psikoterapiye uyarlanmış halidir. Stovacılık ile bağlantı kurabileceğimiz başka bir kişi de Viktor Frankl.
Bu pek trajik bir hayat hikayesine sahip olan Frankl’ı özel yapan durum ise geliştirdiği logoterapi metodunu bizzat kendi hayatında uygulamış ve başarılı olmuş birisi olması. Ama önce kendisinin yaşadıklarından kısaca bahsedip hayatı üzerinden logoterapi metodunu inceleyelim. Sene 1942. Frankl o zamanlar 37 yaşında. Karısıyla evleneli birkaç ay olmuş ve gelecek vaat eden bir psikiyatır. Ama tam bu senelerde Avrupa’yı etki altına alan bir oluşum var.
Nazi Almanya’sı. Avrupa’da Yahudi avına çıkan Nazilerin eline Yahudi kökenli biri olan Frankl da düşüyor nihayetinde. Frankl ailesi ve eşiyle birlikte toplama kampına getirilir. Burada Frankl’ın babası açlık ve zatürreden hayata gözlerini yumar. Annesi ve kardeşi gaz odasında, karısı ise başka bir toplama kampında hayatını kaybeder. Frankl tüm bunların üzerine bir de kampta Nazilerin kendisine uyguladığı türlü zalimliklere maruz kalır. Peki Frankl tüm bu acılar ile nasıl mücadele edebilmiştir? Öncelikle Frankl’ın sınandığı acılar o kadar yoğun ki, su acıların uyguladığı negatif görselleştirme pratiğini bile aşabilecek bir durum. Böyle bir acı insanın başına gelene kadar hayal etmesi, zihinde canlandırılması da zor. Dolayısıyla bu senaryoya önceden kendini hazırlaması ve bu hazırlık ile tahammül yetesi kazanması da pek mümkün gözükmüyor. Frankl muhtemelen böyle bir acıya hazırlıksız yakalandı.
Fakat kendisinin bu acılara tepkisi, su acılık öğretileri ile son derece benzer. Kendisinin toplama kampından kurtulduktan sonra yazdığı insanın anlam arayışı kitabında şöyle bir cümle geçer. Bir insandan her şeyi alabilirsiniz. Tek bir şey dışında, bu insan özgürlüklerinin sonuncusudur. Koşular her ne olursa olsun kendi tutumunu belirlemek. Ve Frankl toplama kampı sırasında tecrübe ettiği acı deneyimlere tam da bu şekilde yaklaşır. Gördüğü bu zulme karşı bir öfke veya hayata karşı bir isyan arzularını dizginleyebildiği kadar dizginler. Çünkü bu olaylar onun kontrolünde olmadan gerçekleşiyordur. Tüm odağını sınandığı ve kendi kontrolünde olmayan acılara odaklamaktansa, kontrol edebildiği tek şey olan kendi tutumuna yöneltir. Toplama kampında geçirdiği süre boyunca sakin ve bütüncül kalmaya özen gösterir.
Frankl’ın neyim kendi kontrolünde olup neyin olmadığı ayrımını yapması stoğacalıktaki kontrol ikilemi ile aynı mantıkta. Ayrıca Frankl’ın hayatının merkezine koyduğu bir anlam da mevcut. Ve bu kısım için biraz logoterapiden bahsedelim. Logoterapiye dair dikkat çeken şey şu ki, stoğacalıkta doğaya atfedilen logos kelimesi burada da kullanılmış. Logosu stoğacılar yaratıcı ve akıl gibi tanımlamalarda kullanırken, Frankl logos kelimesini anlam mayiyetinde kullanır.
Ve logoterapi anlam yoluyla terapi ifadesine denk gelir. Kişi hayatının merkezine anlam verdiği bir değeri koyduktan sonra kendisinden uzaklaşıp bu anlama kendisini ne kadar adarsa, sahip olduğu sıkıntılara tahammül yetisi de o derece artacaktır. Ve terapi genel hatlarıyla bu şekilde işler. Fakat stoğacılığın logosu ile Frankl’ın logosu arasında biraz fark var. Bir stoğacı için anlamı doğaya, akla veya erdeme uygun yaşamak olarak gösterebiliriz.
Frankl ise anlamı daha esnek ve kişisel bir çerçevede tutar. Bir kişinin inandığı din, ürettiği veya geride bırakacağı eser, değer verdiği kişiyle yaşadığı deneyim de bir anlam yani logos yerine geçebilir. Kendinden bir nebze vazgeçmek, duyguların, arzuların ve ihtirasların esaretinden kurtulup, daha yüce olan bir davaya kendini azamak ve kontrol dışı olan felaketlere karşı ise kabullenici bir biçimde yaklaşmak, stoğacılığın temel taşlarını oluşturmakta. Asırlar önce ortaya çıkan bu öğreti bir zamanlar köle olan birine de yardım etmiş, aynı zamanda bir imparatora da. Yaklaşık 2300 yıl önce inşa edilmeye başlanan bu felsefenin 20. yüzyıldaki psikoterapiye veya toplama kamplarına kadar düşmüş birinin hayatına dokunabilmesi,
ne kadar geniş bir etkiye sahip olduğunu ortaya koyuyor.
İlk Yorumu Siz Yapın