Tarih Söyleşileri | İbrahim Halil Üçer & Taha Yasin Arslan | 28. Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=qvg5EM1fK_c.
Müzik Merhaba sevgili seyirciler. TRTK ekranlarından, Tarih Söyleşileri programından hepinize sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Canlı yayında Tarih Söyleşileri’nde sizlerle birlikteyiz. Sanıyorum ekran görüntülerinden nerede bulunduğumuzu, hangi ortamda sizlere seslendiğimizi sizler de fark ettiniz. Evet, TeknoFest İstanbul’un festival alanından, canlı yayından sizlere sesleniyoruz. Ve bugünkü konumuz Türk Bilim ve Teknoloji Tarihi. Aslında millet olarak bilim ve teknoloji tarihine katkılarımız nelerdir? Tarihin akışı içerisinde, bilim tarihinde nerede var olduk, nerede durduk, hangi katkıları sağlandık, neleri biliyoruz, neleri unuttuk, niye unuttuk veya öğrenmenin faydaları neler? Bunları konuşacağız.
İbrahim Halil Üçer ve Tahâ Yasir Aslanla zaman zaman bazı sistemler oluyordu. Coşkun Hocam, programa baktığımız zaman genelde yaşı belli bir Kemal Eremiş Hocalarla sohbet ediyorsunuz. Biraz yaşlı bir grup gibi diye takılmalar oluyordu. Ben de cevap veriyordum. Zaten tarihi konuşuyoruz, tarihi ancak tarihçilerle ve tarih olanlarla.
Ama buyurun bu akşam işte bu taleplere bir cevap veriyoruz aynı zamanda iki tane çok genç arkadaşımız. Bundan bizim haberimiz yoktu ama hocam. Eyvallah. Ama benim vardı. Ve hani şunu söylesem yeridir neredeyse bir tanesinin yaşı benim yarı yaşıma yakın desem abartmamış oluruz. Evet. Hürmetler hocam. Hoş geldiniz İbrahim Halil Bey. Hoş bulduk, bir sefalar bulduk. Sağ olun, var olun. Ve Tahâ Yasir Aslan hoş geldin. İyisiniz. Allah iyilik versin. Allah razı olsun. Evet sevgili seyirciler, TekmeFest İstanbul Festival alanından canlı yayında sizlerle birlikteyiz. Biliyorsunuz yarın bu festivalin başlangıcı var. Biz de bu akşam canlı yayında biraz tarihi alka planı konuşalım istedik. Şimdi İslam tarihine baktığımızda İbrahim Hoca çok hızlı bir ilerleme görüyoruz.
Yani neticede 610’da vahiy geliyor. 7. yüzyıla ulaştığımızda 650’lere 660’lara ulaştığımızda Müslümanlar neredeyse bilinen coğrafi alan önemli bir kıtasına hakim oluyorlar. Hatta 660-680’de bulunduğumuz şeyin İstanbul’un kapılarına kadar geliyorlar.
Ebeyüve Lensari’de o seferlerin hatıralarından birisi. Bizans’a büyük tarifeleri indiriyorlar. İran tarih sahnesinden çıkıyor ki. Bizans ve İran dünyanın en büyük iki gücü o dönemde. Afrika’da büyük bir ilerleme var. Neticede 8. yünün başlarına doğru gelirken de Avrupa’ya doğru hızlı bir ilerleme var. Daha bu vatdeyeye kadar 8. ortalarında Fransa önlerine kadar geliniyor.
Yani ilk yüzyıla baktığımızda İslam tanrı ilk yüzyıla baktığımızda siyasi alanda, siyasi hakimiyet alanda çok hızlı bir fütuhat devriyle karşılaşıyoruz. Buna bağlı olarak aynı zamanda Müslümanlar farklı medeniyetlerin, farklı inançların, farklı milletlerin de birikimleriyle, örfleriyle, adetleriyle, kültürleriyle, medeniyetleriyle ve eserleriyle karşılaşıyorlar.
Kolumuz açısından ele aldığımızda Grek tarihi başta olmak üzere Hint, Roma ve farklı hemen hemen hakim oldukları her coğrafyanın bilimsel birikimiyle tanışıyorlar.
Merak edip nasıl bir ilişki var diye baktığımızda çarpıcı bir ilişki tarzıyla karşı karşıya kalıyoruz. Girdikleri alanlar neticede savaştıkları, çarpıştıkları, düşman olarak adettikleri milletlerin alanları.
Ve onların ürettikleriyle karşılaşınca da tam tersi bir tavır, yani bir savaş yerine bir merak, bir inceleme, tanıma, bu nedir diye görme, alma ve kabullenme görüyoruz. Yani bilimtane baktığımızda aslında Müslüman bilim adamlarının ahlaki erdemi, bilime saygıları, ilim insanına hürmetleri, esere vefaları olmasa bugün pek çok antik, Yunan klasiğinin dünümüze ulaşmaması gerekirdi.
Çünkü batı tersinde görüyoruz. Merak ettiğim şu, tanışma, alma, intikal etme ve özümseyip yeniden üretme gibi hızlı bir devirle karşı karşıyayız.
Müslümanları, düşman milletlerin ürettikleri eserlerle karşılaşmış olmalarına karşın onlara adeta kendi üretimleri gibi kabullenip bunu kabullenirken de üretilene durma saygın ifadesi olarak müellifin hukukunu da koruyarak, yani inkar etmeyerek benimsemelerini neye borçluyuz? Nasıl bir anlayış?
Eyvallah, teşekkür ederim. Aslında çok anlamlı bir yerden başlamış olduk. Fakat müsaadenizle bu sorunun cevabına geçmeden önce şu manzaraya ilişkin birkaç cümle söylemek isterim. Ben felsefeciyim, felsefe bölümü öğretimiyesiyim. Taha Yasin hocam, bilim tarihi hocası. Önünde efendim, müzakere ettiğimiz manzara bir akıncı zannediyorum.
Silahlı insansız hava aracı ve Türkiye’nin gerçekten son dönemde yüzümüzü ağartan, efendim söyleyeyim, göğsümüzü kabartan başarılarını ızhar eden bazı efendim şeyler var burada, füzeler var.
Biz ne yapıyoruz burada? Bu soru enteresan bir soru. Yani bir felsefeci, bilim tarihçisi sadece teknoloji tarihi ve bunların uygulamalarıyla ilgili bir hikayeyi tahki etmenin ötesinde bu manzaranın önünde ne yapıyor sorusu kritik bir soru esasında.
Şunu ifade etmem gerekir. Biz aslında şu an 18. yüzyıldan itibaren Türkiye’de, genel olarak İslam dünyasında veya batı dışı toplumlarda ne yapmalıyız, nereye doğru gitmeli sorulara etrafında gerçekleştirilmiş bütün kültürel, bilimsel, kurumsal, iktisadi, idari reformların kaynağında bulunan bir güç arayışının, simgesinin önünde konuşuyoruz şu an.
Bu simgesel düzen esasında konuşmamızın ilerleyen safahatinde söyleyeceklerimiz de tayin edecek.
Şunu demek istiyorum. Esasen bizim son 200 yılımıza belki 250 yılımıza damgasını vuran ve bizim arayışlar dönemi olarak adlandırdığımız 17. yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkmış siyasi, iktisadi, özellikle askeri gelişmelerin doğurduğu meydan okumalara karşı bir cevap arayışı müşahede ediyoruz.
Bu cevap arayışına Müslümanları, özellikle Osmanlıları, genel olarak Müslümanları, daha genel olarak batı dışı toplumları böyle bir cevap arayışına iten şey, esasen her şeyden önce iktisadi ve askeri yenilgiler. Dolayısıyla hemen arkamızda gördüğümüz manzarayı çoğaltacak, zenginleştirecek, derinleştirecek bir güç arayışı.
Yani önünde durduğumuz manzara çok basit anlamıyla bir savunma sanayi sahnesinin önünde durmuyoruz. Bizim 200 yıllık arayışımızı felsefe, bilim, iktisat, kurum sahnelerinde yönlendiren, tayin eden bir simgesel düzenin önünde duruyoruz.
Biraz aslında konuşmalarımız buraya doğru da intikal edecek. Bu mesebelerimiz sadedinde. Programla alışverişe bu noktaya doğru geleceğiz ama kısaca ifade etmek gerekirse insan isterse başarabilir. Hiç kuşku yok. Bu sorunuza gelmek istiyorum şimdi başta sorduğunuz. Önce ben şu manzarayı bir yorumlayayım dedim. Benim açımdan önemli.
Hepimiz için önemli. Evet, yani şöyle biz arayışlar dönemini İslam dünyasında, özellikle Osmanlı’da modernleşme hikayesini anlatırken hiç kuşkusuz 2. Viyana’ya atıfta bulunuruz.
Karlofçı’ya atıfta bulunuruz. Küçük Kaynarca’ya atıfta bulunuruz. Bu atıflar askeri efendim, esasen başarısızlıklardır. Ve biz neler olup bittiğinin farkına biraz da bu askeri başarısızlıklar üzerinden varmışızdır. Programdan önce Taha Yasin hocamla konuşuyorduk. Dedim ki Osmanlılar Avrupa’da neler oluyor sorusuna John Locke’u, David Hume’u okuyarak varmadılar bu soruya. Bizzat bu yenilgiler üzerinden vardılar. Dolayısıyla cevapları da bu yenilgilerle çok yakından ilişkiliydi. Buraya doğru yine geliriz.
İslam dünyasında Müslümanların miladi 7. yüzyıldan itibaren nasıl olup da oldukça kısa bir süre içerisinde küre ölçeğinde efendim, hakim ve kurucu bir rol elde ettiğini sordunuz esasında.
O hakim ve kurucu rol oynarken karşılaştıkları, düşman olarak savaştıkları milletlerin ortaya koyduğu ilmi, bilimsel ürünlere, eserlere ve ulemaya yaklaşırken ki o hürmet duyan, saygı duyan, üretene, müelifine aidiyetini teslim eden anlayışın temelini, yaklaşımını sormuştum.
Evet. Şimdi, birincisi böyle bir merakı, mümkün kılan bir özgüvenin bulunması gerekiyor. Yani Müslümanlar şunu ifade edelim, tarihsel bir bilgis adedinde siz de ifade buyurdunuz.
Hz. Peygamberin vefatı miladi 632, Hz. Ali’nin vefatı ise miladi 661. Efendim, Hz. Ali’nin vefatı ile Hz. Peygamberin vefatı arasında hocam 29 yıl var. Bu 29 yıl içerisinde Müslümanlar, dünya tarihçilerinin İslam mucizesi olarak adlandırdıkları bir başarıya imza atıyorlar.
Nedir bu? Binlerce yıllık tarihi olan ve dönemin iki süper gücünden biri olan Sasani İmparatorluğu’nu Nihavend Savaşı’nda tarihten siliyorlar ve Bizans İmparatorluğu’nu,
Bizans İmparatorluğu’nun daha Hz. Ömer döneminde bizi Malazgirt Savaşı ile aşacağımız sınırı doğru gerileterek çökertiyorlar. Bu biraz önce Mekke’de, Medine’de, Tırnak içerisinde bir kabile hüviyetinde olan bir grubun nasıl olup da bu iki süper güçten birini tarih sahnesinden silip, diğerini çökertecek aşamaya getirdiği açıklanamaz bir yolgu olarak görülüyor.
Bununla ilgili verilen birçok cevap var işin doğrusu. Beşeri sahiplere, şartlara, müracaatla üretilen fakat bu cevaplardan benim için en anlamlı olanlardan biri şu. Müslümanlar bir teklife muhataptılar, ilahi bir teklife. Sizler insanlık için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyinin, doğrunun ve güzelin bilgisi size verilmiştir. Onları insanlara götürmekle mükellefsiniz.
Kötünün, çirkinin ve yanlışın bilgisi de size verilmiştir ve bunu da insanlara götürmekle mükellefsiniz. İyinin bilgisi şuna ya da bu zümreye göre değil, kendinde iyinin bilgisidir ve bizzat iyi ve hayra tekabül eder. Müslümanlar buna samimiyetle inandılar ve bulundukları küçük coğrafyadan ayrılarak Horasan, Maveraun Nehir, Harezm, İskenderiye, Mısır, Anadolu coğrafyasına doğru intikal ettiler. Bu intikal sadece bir askeri başarıyla özetlenemez. Burada toparlayacağım söyleyeceğimi. Şayet 29 yıl içerisinde Müslümanlar gerçekten bir askeri başarıyı sadece gerçekleştirmiş olsalardı. Bunu biz Moğollarla karşılaştırabilirdik. Moğollar da çok kısa süre içerisinde büyük bir Kara İmparatorluğu inşa ettiler. Fakat Müslümanlar bunu yapmadılar.
Müslümanlar 29 yıl içerisinde fethettikleri bu bölgeyi o bölgede üretilmiş büyük bilimsel miras içerisinde asimile olmadan, bilakis ifade buyurduğunuz üzere o mirası içselleştirip yeniden bütün insanlığa tercüme edecek bir biçimde üreterek geliştirdiler.
Yani orada asimile olmuş büyük kadim kültürler içerisinde erimiş bir tekliften ziyade bu büyük derin ve uzun süreler içerisinde inşa edilmiş bilimsel birikimi içselleştiren ve onu bütün insanlık için anlamlı bir şekilde yeniden üreten bir dille yüz yüze geldik.
Burada benim dikkat çekmek istediğim ustalar ben bilse İbrahim Hoca bu içselleştirme ve bu dili oluştururken de müellif hakkına riayet peki ahlaki erdemi bugün en çok hani o intihar davaları sonraki yüzyıllarda Müslüman bilim adamların kaldığı muameleyi. Yani buna Kindi’nin tek bir cümlesiyle bunun örneğini verebiliriz hocam.
Kindi diyor ki ben miras aldığım bilimsel birikimi üretenlere anne ve babamdan daha fazla minnet borçluyum. Çünkü onlar benim beşeri varlığımın sebebidirler.
Ama bu birikimi kendilerine miras aldığım Babililer, Mısırlılar, Yunanlılar, Keldaniler tüm bu kadim efendime söyleyeyim medeniyetin mensupları benim için beşeri fiziksel anne babamdan daha fazla hürmete layıktır. Onlar benim aklen, manen annem babam ve ceddim sayılırlar. Onlara hürmetsizlik ancak böyle anne babaya yönelik bir hürmetsizlik anlamına gelir diyor. Kindi söylüyor. Miladi 9. yüzyılın başında. Mesela muallim evel olarak. Zaten çok ciddi bir açlık var hocam. Yani bir şeyleri alabilmiş olmanın verdiği bir haz var. Daha önce öğrenemedikleri bir bilginin, kendi topraklarında kendi kültürlerinde eğitim olarak öğretmedikleri, öğrenmedikleri ve çok geçmişi olan, çok güçlü kültürlerde pişmiş olan bilginin kendilerine geçmiş olmasından da bir şey. Kendilerine geçmiş olmasından sonra onu tamamıyla kapsayabilme kuşatabilmiş olmanın getirdiği bir açlık da var. Bu açlığı kaybetmemiş olmaları da önemli. Yani sadece bir şeyleri alalım, onlardan lazım olan alalım değil. Ne kadarının lazım olduğundan da haberdar değiller başlangıçta. Bu anlamda bütününü alalım, kullanabileceğimizi kullanalım ve bunu geliştirmeye bakalım diye bir şeyleri var.
Tabi benim burada asıl belki şahsi özel ilgi alanım olduğu için şimdi devam edeceğiz ama ahlaki bir sorumlu bul. Hakkı sahibine teslim yani nasıl aldıkları, niye aldıkları, nasıl istediklerden ziyade o üretimi, o telif hakkına hürmet duygusu çok belirleyici. Şimdi şöyle devam edelim isterseniz, müsaadenizle. Yani büyük bir askeri fütahat olarak ilerlediler.
Farklı medeniyetler ki biraz önce sizin bir cümleniz çok üstü kapalı geçti ama aslında o son derece önemliydi. Yunan, Babililer, Mısırlar diye saydınız. Bugün hep konuşurken sanki bir Yunan kültür ve medeniyeti var ve bilimler tarihi sadece onlardan neşet ediyor gibi bir algı var. Öyle de değil aslında Hindin’den, Mezopotamya kültüründen, Anadolu kültüründen, Muaveler öneriden, farklı bölgelerden katkılar var ve Müslümanlar bunları meczedebiliyorlar aynı zamanda.
Şimdi daha önce sizden öğrenmek istediğim için biraz teknoloji tarihine doğru kayalım. Tabi aranızda pastafalarda yapabilirsiniz. Şimdi Müslümanlar bu bilimlerle tanıştılar. Bu aynı zamanda aslında bu söylediğimiz söz, dünya bilim tarihinde köşe taşlarının olmadığını, keskin köşelerin olmayıp bir sürekliliğin olduğu.
Yani bugün geldiğimiz nokta aslında Hz. Adem’den bu güne bu alanda hizmet veren farklı inanç ve kültürlerin, milletlerin girikiminin bir sonucu olduğunu da teslim etmemiz gerekiyor. İslam bilim adamlarını yaklaşımda bunun tabi göstergilerinden birisi. Müslümanların öncülük yaptığı bilim alanları, teknolojik alanlar, isimler biraz bize bunlardan bahseder misiniz? Bu süreçte 9. yüzyıl bizim için çok önemli oluyor. Daha öncesinde birkaç eserin tercüme edilmiş olması, o bilginin kullanılmaya başlamış olması mümkünse de, 800’lerin başından itibaren inanılmaz bir tercüme hareketiyle dediğiniz gibi Hind, Pers ve özellikle Yunan eserlerinin tercümesi ve bu tercümelerin çok hızlı bir şekilde Arapça termolojiye katılmasıyla birlikte hiç vakit kaybı olmadan çok şaşırtıcı bir şey. Bu özellikle sizin bu şey için roket yapımı ile alakalı konuştuğumuz şeyle de alakalı söylemek istiyorum. Yani 10 yıl daha öncesinde böyle bir şey hayal edemezken, 10 yıl sonrasında şu anda önünde oturabiliyoruz bunların. Aynı bunun gibi 800’lerin öncesinde belki bu kadar hızlı bir gelişme beklenemezken,
800’ü daha 30’a gelindiğinde bütün dünyadaki bilimsel bilginin neredeyse toplanabildiği yahut onun üzerine yeni fikirlerinin geliştirilebildiğini görüyoruz. Bu aşamada Halife Memun dönemindeki tercüme hareketlerinde, Kinnide zaten onlardan bir tanesi, tercüme hareketlerine süpervizörlük yapanlardan bir tanesi, bir anda geometrinin ve matematiğin birbiriyle eşleştirildiğini görüyoruz.
Yani cebirsel formüllerle, geometrik formüllerin aynı çatı altında ilk defa dünya tarihinde, İslam dünyasında 800’lü yıllarda harezmi ile toplandığını görüyoruz. Belki kemali erdirmesi Ömer Hayyama kadar sürecektir. Yaklaşık bir 100 yıl, 200 yıl içerisindeki Sabit Bin Kurrelerin yapacağı çalışmalar ve işte bu formüllerle matematiğin çok güçlü hale gelmiş olması zaman alacak belki ama matematik güçlenmesi için ki attığı her adımda…
Harizmi çok erken bir vakit. 820’ler 850’ler arasında. Cebir ilminin kurucusu sayılıyor. 820 deyince biraz daha farklı. Evet, 9’un doğru. Bir şey ister amca’m, sevgili hocam. Şimdi üçümüz aramızda sohbet ediyor değiliz, bir televizyon izleyicisini hitap ediyoruz. Doğru. Kavramlar, isimler, örneklendirmeleri kullanırken biraz daha televizyon izleyicisinin durumunu dikkatli olarak… Alışkolumum onu verdikse alakmayın. Estağfurullah. Henüz daha teknik kavramlara gelmedi hocam. Yani bu olabildiği kadar… Gidiyoruz da başına hatırlatayım. Olabildiği kadar sakin davranmaya çalışıyorum. Formülasyon falan gibi şeyler geçitiriyorum. Aslında çok karmaşık bir yapı. Bir de yani inceliği orada anlaşılıyor. Yani teknik detayında anlaşılıyor aslında. Yani baktığınız zaman tarih bilgisi gibi okuduğunuz zaman çok bir şey yapılmamış gibi görülüyor ama… İnanılmaz çarpıcı bugün işte kalkülüsten bahsediyoruz. Kalkülüsün keşfi olmayabilir belki ama kalkülüsü hazırlayacak olan bütün zemini… Gerçi İslam dünyası zaten sağlıyor. Bu anlamda mümkün olduğu kadar sakin iş yapmaya çalışırım. Sadeleştirmeye çalışayım. Bu arada siz biraz isterseniz bir yudum su alırken… Ben bir hatırlatmada bulunayım. Sevgili seyirciler biliyorsunuz. Biz canlı yayında siz sevgili seyircilerimizin sorularını da yer vermeye çalışıyoruz. İbrahim Halil Hoca ve Taha Yasir Hoca ile beraber kendi hatırlatalım. Konuştuğumuz konuyla ilgili bilim ve teknoloji tarihimize dair…
Sormak istediğiniz sorular olursa Twitter üzerinden bize yönlendirebiliyorsunuz. TRT2 Tarih Hashtag’ı evet TRT2 Tarih Hashtag’ını kullanarak bize ulaşabilir. Sorularınızı yönlendirebilirsiniz. Biz de burada canlı yayında bunlara cevap bulmaya cevap aramaya çalışıyoruz. Evet buyurun. Şu teknolojik ve bilim alanında örneklemelerle geçecekler. Anladım yani işte bu matematiğin gelişimi bizde burada çarpıcı.
Çünkü matematiğin gelişmesiyle birlikte artık doğadaki bilginin yani doğadaki görülen olayların… kontrol edilebilir olduğu yahut tekrarlanabilirliğinin ispat edildiğini görüyoruz. İşte bu astronomiği geliştiriyor mesela. Astronomi de bütün gezegenlerin hareketlerini hesaplamaya yardımcı olacak olan… rastahane kurulmasını sağlıyor. İlk zaten rastahanelerimiz bizim yine Bağdat’ta Halife Memun’un sarayının içerisinde kuruluyor. Ve devasa büyüklükteki aletlerle bir dereceyi iki dereceyi hesaplayabilecek… büyüklüklerde aletlerle ölçümler yapılıyor. Aşama aşama bunların çok daha ilerlemesi gerektiği ortaya çıkıyor. Mesela daha büyük bir rastahanenin ve daha uzun süreli yapılacak bir çalışmanın… en hassas sonucu vereceği ortaya çıkıyor ve buradan işte 14. yüzyıla 13. yüzyıla… Mesela ilk rastahaneyi Müslümanların kurduğu.
Bu çok doğru bir şey değil ama ilk sistematik gözlemin bu kadar net bir şekilde… günümüze ulaşan bilgisi gerçekten de İslam dünyasından ama. Yani Mezopotamya’da bile çok ciddi düzenli gözlemlerin yapıldığı… Babililer döneminde… Babililerde özellikle bu ziggurat denilen tapınaklarının zaten bir gözlem evi gibi kullanıldığını ama… bunun bizim düşündüğümüz seviyede matematik altyapısın da olmadığını söyleyebiliriz.
İslam dünyası bu problemi çözüyor işte matematiği çözdüğü andan itibaren… aynı şekilde matematik sadece astronomiye değil mekaniğin gelişimine de yardımcı oluyor. Çünkü bir hareketi nasıl hesaplayabileceğinizi geometrik olarak… ölçebilir hesaplayabilir hale geldiğiniz andan itibaren bir anda daha iyisi nasıl yapılabilir… sorusu da gündeme gelmeye başlıyor. Bu da ne oluyor? Benû Musa diye üç kardeşin adının birleştirildiği bir kardeşler grubu… tercüme hareketlerine yine memnun döneminde ve sonrasındaki 50 yıl içerisinde dahil olduklarında… Yunan döneminden kalma yahut ondan önceki etkilerden kalma mekanik kitaplarını tercüme ediyorlar ve kullanıyorlar. Ve kendileri bunu geliştirecek ne yapabildiği sorusuyla bir hiyel geleneği başlatıyorlar. Bu hiyel geleneği aslında geneline baktığınız zaman sarayda hareketli otomatların olduğu…
eğlence için kullanılan makinelerden oluşan bir gelenek gibi görülebilir. Ama bu gelenek Benû Musa ile 800’lü yıllarda başlıyor, 1200’lü yıllarda Cezeri’ye kadar devam ediyor… ve Cezeri’den sonra da Taku İddin ile birlikte Osmanlı’ya kadar ulaşıyor. Ve bu ulaşan diye bahsettiğimiz şey temelde sadece teknik bilgi değil, aynı zamanda da bizim işimize yarayabilecek olan…
mesela su pompalama yöntemlerini geliştirmiş olmaları, ağırlık kullanarak normalde suyun olabileceğinden daha… fiziksel gerçeklikten daha yüksek bir noktaya ulaştırabilmiş olması, fiziksel doğal yollarla ulaşabileceğinden çok daha yükseğe ulaştırabilmiş olması… aynı zamanda mesela Endülüs’te kullanılır hale geliyor. Endülüs’te sarayların yapıldığı yüksek bölümlerde hiç suyun olmamasına rağmen benzer yöntemler kullanılıyor…
ve teknoloji bir anda hayatın bir parçası haline gelebiliyor. Belki her konuda, her yerde göremeyebiliriz, yani değirmenler gibi yaygın olmayabilir belki ama Cezeri’nin aletleri… yine de tercümerlerle Osmanlı Türkçesi’ne tercümerleri var yahut kopyaları ile birlikte Taku İddin’e kadar ulaştığını biliyoruz… ve Taku İddin’in enteresan bir şey yaptığını biliyoruz. Ben özellikle Taku İddin’in rahatsızlığının Türkiye’de çok tanınan İstanbul Rahat Hanesinin kurucusu olduğu için… mutlaka bu konuya ilgisi olan bir insanın adını duyduğu bir insan olarak biliyorum. Ve kendisi bir deha değil, daha çok çalışan, sürekli olarak öğrendiği bilgiyi sorgulayan bir insan. Ki bizim bilimsel bilgiyi kullanmış olmamızda zaten bize de gerekli olan şeyden bir tanesi bu. Bir şeyi okuduğu zaman bunun hayranlık uyandıran tarafını görmüş olmak…
ama bundan ibaret kalmıyor nasıl çalıştığını sorgulayıp, anlayıp, bunun daha ilerisine nasıl götürebiliriz. Bunu da sorgulanmış olması gerekiyor ki Taku İddin aynen bunu yapıyor… ve Cezeri’nin aletlerinin neredeyse birebir kopyalarını çok daha gelişmiş ve birden çok işlevi olacak şekilde ortaya koymaya başlıyor. Evet, sizin bu konuda İbrahim Hoca ilave etmek istedikleriniz… ilk asırlarda 9. yüzyıl, 8. yüzyıl, 10. yüzyılda… Beytül Hükme geleneği, düşünce alanında, bilim alandaki üsumalar, öncülik ettiği bilimler, icatlar konusunda ilave etmek istediğim üsullar. Birinci sorunuza bağlayarak birkaç şey ilave edeyim. Nasıl oldu da Müslümanlar oldukça kısa bir süre içerisinde, bin yıllar içerisinde geliştirilmiş… bir bilimsel birikimi miras alıp onun üstüne çıkacak her alanda, felsefede ve bugün efendim fen bilimleri dediğimiz sahada… bunun üstüne çıkacak bir birikim meydana getirdiler. Bu çok dikkate değer bir soru. Bugün söz gelip hani şöyle düşünün, yani Türkiye’de modern bilimin alımlanma sürecini biz birkaç yüzyılla ifade edebiliyoruz değil mi?
Yani 200 yıla yakın bir süredir biz modern bilimi alımlama süreci içerisindeyiz. Tercümeler vesaire yoluyla değil mi? Hatta 1700’lerde başlıyor. Tabii, yani 300 yıl diyelim. Üçüncü Ahmet Devri’nde… Şimdi peki, hali hazırda biz, şu soru çok kritik, hali hazırda biz ve İslam toplumları modern bilimi bütünüyle temellük edecek,
yani miras alacak, kendi malı haline getirecek ve üzerine kendisinden bir şey koyarak üstüne çıkacak bir tecrübe henüz geliştirebildiler mi? Aşağı mı? Bunun gayreti içerisindeyiz ama henüz bunun eşiğinde olduğunu ancak söyleyebiliriz Müslümanların, İslam toplumlarının. Fakat enteresan bir şey, bakınız Müslümanlar fetihler ertesinde tercüme hareketlerinin 8. yüzyılın başında başladığını biz söylüyoruz.
Değil mi? 100 ya da 120 yıl içerisinde, yani bir asırlık, bir süre içerisinde ilk İslam filozoflarından biri Kindi’dir. Kindi ile karşılaştırılabilecek bir filozof önceki 200 yıl içerisinde yok. Müslümanlar bunu nasıl başardılar? İbn-i Sina ile karşılaştırılabilecek bir filozof birkaç yüzyıla alır bu, önceki neredeyse 1000 yıl içerisinde yok.
Bu soru çok kıymetli bence. Yani bugün bizim muhatap olduğumuz meydan okumalarla nasıl başa çıkacağımız sorusuyla da ilintili. Müslümanlar, Tahâ hocamın aktardığı bilimsel birikimi, yalın, sade, boş bir zihinle, yüz yüze gelmediler o birikimle.
Müslümanlar bu birikimi tevarus etmeye yönelik bir meraka sevk eden kendilerine ait bir hayat görüşü ve o hayat görüşünün beraberinde getirdiği bir teklif, o teklifle ilintili bir biçimde oluşmuş bir tarif ve tasavvur alanı vardı.
Şöyle diyeyim yani söz gelimi siz veya herhangi bir öğrenci üniversitede hiç adını bile duymadığı, bağlamını bile bilmediği bir konuyla ilgili konferansa girebilir mi? Ya da ben efendim size hiç yani lafzen anlamını bile bilmediğiniz bir kelime sarf edip bununla ilgili bir konferans olduğunu söylesem merakınız uyanır mı bununla ilgili?
Uyanmaz, bir şeyle ilgili merakınızın uyanabilmesi için en azından yönelediğiniz şeyin yarısına dair bir malumatınızın, idrakinizin olması ve buna yönelik bir sorunuzun bulunması gerekir. Özetle şunu söylemek istiyorum, Müslümanlar karşı karşıya kaldıkları antik, helenistik, kadim birikimle boş bir zihin halinde karşılaşmadılar. Böyle olsaydı yaratıcı bir etkinlik içerisine, ilişki içerisine giremezlerdi.
Asimilasyon olurdu hocam. Bununla ve sadece asimilasyon olurdu. Şimdi şu soruyu soralım, acaba biz yani özellikle son 150 yılımızı hesaba katalım, modern bilimsel birikimle hangi verili ilmi, gelenek zemininde ilişki geliştirdik?
Acaba bu bilimsel birikimle ilişkimizin yaratıcı, onu aşan bir etkinliğe dönüşememesinin sebepleri arasında bizim bu ilişkiye zemin teşkil edecek tarihsel birikim ve geleneğe olan atıfları kaybetmemizin bir etkisinden bahsedebilir miyiz? Veya yaygın meraksızlığımızın arkasında böyle bir zeminden yoksulluğumuz bulunabilir mi?
Doğrusunu bana soracak olursanız Müslümanların ilk asırlarda geliştirdikleri yaratıcı, bilimsel etkinlikle karşılaştırıldığında bugünkü durum hususunda böyle bir cümleyi kurma imkanımız bulunduğunu düşünüyorum. Çünkü insalleştirmek mümkün olmuyor. Tabii. Bize ait olduğu hissi vermiyor.
Evet, karşılaşmanın kendisi üzerinde gerçekleştiği bir hafıza zemini olmadığında ne bir meraktan ne yaratıcı bir münasebetten bahsedebiliriz. Bir kimlik meselesi, bir kişilik meselesi. Evet ve aynı zamanda bir özgüven meselesi. Yani şayet durduğunuz bir yer yoksa, felsefi bilimsel metafizik anlamda, tutum anlamında aynı zamanda durduğunuz bir yer yoksa karşı karşıya kaldığınız şeyle ilgili olarak sadece iki tutum geliştirebilirsiniz.
Ya hayran olursunuz ona. Ya da nefret edersiniz, düşmanlık beslersiniz. Hayranlık beraberinde asimilasyonu, taklidi ve sadece yani bu tür efendim bilimsel faaliyetler söz konusu olduğunda teknisyenlik düzeyinde bir bilimsel etkinliği doğurabilir. Hayranlık.
Hayranlık geliştirmezseniz ya da karşı istikametinde düşmanlık geliştirirsiniz. Düşmanlık nefreti ve oluşturan birikimi kendinde değerlendirmeye mani bir engeli ortaya çıkartır. Müslümanlar muhatap oldukları birikime ne baştan sona hayranlık duydular, ne de o birikime baştan sona karşı çıkarak göz ardı ettiler.
Müslümanlar sahip oldukları teklif, metafizik ilkeler ve hayat görüşü zemininde muhatap oldukları birikime dönelik güçlü bir bilimsel merak içerisine girerek onu tevarus edip içselleştirip yeniden bütün insanlık için anlamlı bir biçimde üretme imkanı buldular. Burada asıl olan şey o hafızanın sağladığı özgüven zeminiydi. Bunu hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Şimdi İbrahim Hoca arkadaşlarımız bir veterayak kısa film hazırlamışlar. Eyvallah. Bu merakın sonucunu aslında ortaya koyan bir film. Müslümanların bilim tane katkıları ne değer diye biz programda kısa böyle filmler gösteriyoruz bir iki tane. Güzel bir hazırlık yapmışlar. Onu izleyelim sonra sohbetimize devam edelim. Sevgili seyirciler TRT2 ekranlarında Tarih Söyleşişleri programında, canlı yayında Tekmefest İstanbul Festival alanından sizlere sesleniyoruz. Ve programımıza arkadaşlarımızın hazırlamış olduğu kısa bir film izleyerek devam ediyoruz. Bu arada sizden TRT2 tarih eştekiyle cevaplandırılmasını istediğiniz soruları da bekliyoruz efendim. TRT2 tarih eştekiyle Twitter üzerinden bizlere sorularınızı yönlendirebilirsiniz.
Şimdi hep birlikte kısa filmimizi izliyoruz. Buyurun lütfen. İslam âlimleri asırlar boyunca Kur’an’ın emri doğrultusunda bilimin peşinde koştu. İlim Çin’de de olsa Al’ınız hadisi onlara rehber oldu.
Müslüman bilim insanları Batı’nın bilimsel olarak bunalımlı yıllarında, astronomiden, kimyaya, tıptan, matematiye kadar pek çok alanda bilimin önünü açtı. İslam bilginlerinin en göze çarpan özelliği birden fazla konuda ihtisas yapmalarıydı. Tıp alanındaki çalışmalarıyla tıbbın babası sayılan Ebni Sina, batılılarca ortaçağı modern biliminin kurucusu, hekimlerin öndeli olarak ünlemli ve büyük üstad lakabıyla anıldı. Günümüzde de kullanılan pek çok tedavi yöntemi geliştirdi. Kitapları Batı okullarında ders kitabı olarak okutuldu. Yine tıp alanında ihtisas sahibi olan Razi, çiçek hastalığını keşfetti ve kimyayı tıbbın hizmetinde kullanan ilk âlim oldu. İbn-i Rüşt, gözde ki retina tabakasının işlevini bilimsel açıdan ilk izah eden bilim insanıydı. Cerrahinin babası olarak bilinen Ebul Kasım Ezzev âilinin icat ettiği iki yüzün üzerinde ameliyat aleti halen kullanılmakta. İkinci İbn-i Sina olarak bilinen İbn-i Nefisi akciğer ve kroner dolaşımı keşfetti. Bu sebeple dolaşımsal fizyolojinin babası olarak anıldı. Ammar bin Ali Mesvidi ilk katarakt ameliyatını gerçekleştirdi. Ali bin Abbas ilk kanser ameliyatını yaparak cerrahide çığır açtı. İbn-i Cesarsa cüzham hastalığının tedavisini buldu. Matematik alanında yaptığı çalışmalarla Cebir’in babası olarak ünlenen Halizmi, sıfırı ilk kullanan bilim insanıydı.
Sabit Bin Kurra ise geometri ve trigonometri alanındaki çalışmalarından dolayı batılılarca Arapların Ökbidi olarak tanımlıydı. Cebir’i ilk kez geometriye uygulayan kişiydi. Ayrıca dünyanın yarı çapını küçük bir sapmayla hesap etmeyi başarmıştı. Ömer Hayyamsa binom açılımını ilk kullanan ârimdi. Gıyasettin Cemşit ise ondalık kesir sistemini keşfetmişti.
Taku Yiddin bin Manif, Sinüs, Kosinüs, Tanjant ve Kortanjant’ın tanımlarını verdi. Kanıtlamalarını yaptığı ve cetvellerini hazırladı. Ebu Kami Şuca batıya matematiği öğreten hesap uzmanı bilim insanı olarak ünlendi. Abdurrahman el-Hazini ise yel çekimi kanununun ilkelerini keşfetti. İslam bilim dünyasında astronomi alanında ihtisas yapmış birçok ârimde çıktı. Ünlü astronom Biruni, çağdaş astronominin temellerini attı.
Dünya çekirdeğinin çapını 15 kilometre sapmayla buldu ve dünyanın döndüğünü ispat etti. Batılılarca, albatanius olarak alınan el-Battani, 10. yüzyılda güneş yılını 365 gün, 5 saat 46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmeyi başardı. Bu başarılarından dolayı aydaki bir kraterede onun adı verildi. Ali Kusru ayın ilk haritasını çıkardı. Güneş saati attı.
El-Zerkali dünyanın güneşi uzaklığını hesapladı. Fergani ise güneşin de hareketli olduğunu ve saat yönünde döndüğünü ilk keşfeden ârim oldu. Güneş tutulmasını önceden tespit eden bir yöntem de buldu. Aydaki alfraganus kraterinin adı ona ithafen belirmişti. Ayda kratere ismi verilen bir diğer bilim insanı ise İbn-i Finnaz’tı. İlk bilimsel uçma girişiminde bulunmasıyla önlemişti. Cabir Bin Hayyan ise atomun parçalanabileceği fikrini öne attı. Atomun bu parçalanması sonucu meydana gelebilecek gücün Bağdat’ı yerle bir etmeye yeteceğini söylemişti. Modern kimyanın kurucusu sayılan Cabir Bin Hayyan ilk kimya laboratuvarını da kurmuştu. İbn-i El-Haysam ise optik bilimin temellerini atan âlimdi. Kamera obskura yani karanlık kutunu muciziydi. Bu sayede modern fotoğraf makinelerinin çalışma prensibini ortaya koymuştu. El-Cezeri ise robotik bilimin kurucusuydu. Makineler ve otomatik aletler üreten El-Cezeri, krank ve piston kolu kullanarak devir hareketini doğrusal harekete çevirmeyi başardı ve teknoloji dünyasında çığraştı. Farabi ise asıl alanı felsefe olmasına rağmen çok yönlü İslam bilgilerinden biriydi. Birçok bilim dalında eserler veren Farabi, ilimler sınıflandırdığı, sesin, fiziğiyle ilgilendi. Müzik aleti yapımında gerekli olan ölçüleri ortaya koydu.
Eşerif Ali’dir İyisi 12. yüzyılda dünya haritasını çizmişti. İbn-i Fazıl ise ilk kağıt fabrikasını kurdu ve böylece ilimin yaygınlaşmasını sağladı. Bu veriler bugünkü bilimin anavatanının aslında İslam düşünce tarihi olduğunun açıkça göstergesidir. Sevgili seyirciler, Tel Atikya ekranlarından canlı yayında Tarih Söylüşleri programında sizlerle birlikteyiz.
Türk bilim ve teknoloji tarihini, Türk bilim ve teknoloji tarihini, İslam bilim ve teknoloji tarihinin tarihi gelişimini, dünya bilim tarihine katkısını, öncülerini, örneklerini konuşmaya anlatmaya çalışıyoruz. Aslında biraz millet olarak, devlet olarak, toplum olarak, bir inancın mensubu olarak
bilimler tarihinin akışında biz neredeydik, nerede durduk, neler yaptık ya da neler yapamadık sorusuna cevap aramaya çalışıyoruz. İbrahim Halil Üçer ve Tahâ Yasir Arslan hocalarla birlikte. Tahâ hocam, arkadaşlarımız biraz önce hazırlamış oldukları kısa filmde, Müslümanların bilim tane katkılarından bazı örnekler sundular.
Buna ilave etmek istediğiniz veya aktarmak istediğiniz böyle bir şahıs örneklerle birkaç konuyu değerlendirmenizi rica etsek. Yani şu anda bizi izleyenlerin kullanabilecekleri, değerlendirebilecekleri, sohbetlerinde materyal olarak kullanabilecek ya da itiraz edebilecekleri her neyse konuları bize aktarır mısınız? Daha önce, veteren öncesinde yaptığımız konuşma ile irtibatlı olarak,
yani bilimsel bilginin gelişimindeki o merak diye bahsettiğimiz şeye sahip olmakla birlikte, biz bilim tarihine baktığımız zaman gelişime etki eden ikinci bir unsur daha var, bu da eleştirel bakış açısı. Ve eleştirel bakış açısı bizim bilimsel gelişimlerin her birinin altyapısını oluşturuyor. Bunun örnekleri zaten sizin istediğiniz örneklerle aynı oluyor bizim için. Çünkü mesela Zehravi’yi örnek verdiğimiz zaman Endülüs’te tıpla uğraşan bir bilgin ve gerçekten de kendisinden önceki Yunandan kalma yahut daha önce eskiden herhangi bir medeniyetten kalmış olma aletlerin tıbbi prosedürler için yetersiz kaldığını fark ediyor ve bunu net bir şekilde söylüyor. Diyor ki benim hastaları kurtarabilmiş olmam için, daha sağlıklı, verimli şekilde çalışabilmiş olmam için, yeni aletlerin tasarlamasına ihtiyaç var diyor ve kendisi yüzün üzerinde aleti tasarlıyor.
Her birini resmediyor, nasıl imal edileceğini söylüyor ve nerede kullanılacağını söylüyor. Bu olağanüstü bir şey ve 13. yüzyıldan itibaren İslam dünyasında Zehravi’nin oluşturduğu bir gelenek başlıyor. Ve bu Endülüs’te yazılmasına rağmen Osmanlı’ya kadar ulaşıyor ki Şerafet’in Sabuncuoğlu da Amasya’da aynı bilgileri minyatürlerle zenginleştirerek daha iyi bütün aletlerin nasıl kullanılabileceğini gösteren cerahi yöntemlerden, basit yöntemlerden hepsinden bahsetmeye başlıyor. Ben kısa bir ara hatırlatma yapayım sizin sözünüzle destek olsun diye Tahâ Hoca. Mesela Zehravi’nin tıp alanındaki o cerrahi aletlerin tamamını yakına görmek isteyebilirsiniz değil mi? Evet. Nerede göreceksiniz? Görmek için de Gülhane’ye, İslam Bilimler Tepkocu Tarihi Müzesine girecek.
Şerafet’in Sabuncuoğlu’nun Cerrahiye Tulkhaniye adlı eserinde çok kapsamlı bir eser resmen… Süleymaniye’de yazma eseri var. Yazma eserinin kendisi Süleymaniye’de eserlerin örneklerini görmek için de Amasya’ya gideceğiz. Evet. Şerafet’in Sabuncuoğlu Tıp Medresesi’ne. Medresesi, evet. Evet. Yani İslam Bilimler Tepkocu Tarihi Müzesine ziyaret edenler aslında yaklaşık 7-800 civarında
Müslüman bilim adamların öncülük yapmış oldukları tıp, astronomi, fizik, kimya… Savaş aletleri. Savaş aletleri. Geometri hepsinden görmüş olanların önü mü? Evet. Tabii. Mutlaka ziyaret edilmesi lazım. Bilim tarihine azıcık merakı olan bir insanın mutlaka bunları görmüş olması lazım. Sadece tabii tıbda değil dediğiniz gibi astronomi de biz, astronomi bizim için ben astronomi tarihi üzerine daha yoğun çalışıyorum. Bu anlamda daha iyi anlatabiliyoruz, daha çok fazla şeyi biliyoruz bu konuda. Alet de yapıyorsunuz diye biliyorum ben. Evet. Bilimsel aletleri de replikalarını orijinal yazma eserdeki bilgiyi kullanarak mümkün olduğu kadar orijinal ile uygun şekilde de replikalarını… Yazma eserleri inceliyorsunuz tarihlere bakarak. Evet. Bu Fuat Sezgin Hoca’nın kuruşçu olduğu İslam Bilim ve Tekmoloji Tarihi Müzesi’ndeki teklif tarihi. Deki gibi. Kaç eser yaptınız şimdiye kadar? Yüzde yakın aletim mi oldu benim şu ana kadar? Ama tabii çeşitli farklı yerleri oluyor. Bu en son CZD için yapılan bir sergi olmuştu. Oraya yine birkaç alet yapılmıştı. Oxford Bilim Tarihi Müzesi için replikalar yapmıştık. Nereler dediniz? Oxford. Oxford Üniversitesi Bilim Tarihi Müzesi’nin kendi elinde bulunan iki üç aletinin replikasını yaptım. Onlara teslim etmek üzere. CZD sergisinden yaptınız. CZD sergisi için özellikle daha eski mekanik aletler üzerine, Archimedean vidası
gibi aletler üzerine falan replikalarım oldu. Çok fazla değil yani yüze yakın yaptım. Yani biraz öyle yani. Bu aletleri ben özellikle kendim doğrusu bilginin nasıl üretildiğini anlamış olmak için yapmaya başladım. İlk yaptığım sebebi oydu. Dolayısıyla yani bir insan kalkıp da elinde bugünkü teknoloji olmaksızın bu formülleri nasıl gerçekten hayata dökebiliyor ve bu hassasiyeti nasıl sağlayabiliyor anlayamıyoruz.
Mesela en büyük örneklerden bir tanesi. Evin S. Rajdır bizde 14. Yüzyılda yaşamıştır. 13. Yüzyılın sonları yani belki 1280ler 1320ler arasında yaşıyor ve ama doğumlu Halep’te çalışıyor. Kendisi bir deha gerçekten sadece kendisi zamanına ulaşmış olan usturla pürü aletleri
ya da mukantara türü aletleri kullanmıyor ben bunları nasıl en iyi hale getiririm diye hesaplıyor ve bu aletlerden bir tanesi yaptığı aletlerden bir tanesi evrensel usturla püründe bir alet usturla pürü dediğimiz alette ne işe yarar tabi bir gündüzleri güneşten geceleri de yıldızların konumlarını ölçmek üzere herhangi bir enlem derecesinde yani herhangi bir şehirde bulunduğunuz sırada yıldızın yüksekliğinden ya da güneşin
yüksekliğinden anlık olarak saati tespit eden ve ondan sonra bütün göğün hareketini ortaya koyabilen bunun içinde ne zaman namaz vakitleri ortaya çıkacak güneş ne zaman batacak ne zaman doğacak tamamını sadece bir yıldızın yüksekliğini ölçerek hesaplayabileceğiniz bir mekanik bilgisayar uzaydaki boşluğu mesafeyi hareketi yani o dönem tabi yani mekanik algısında bütün yıldızlar aynı uzaklık da varsayılıyor perspektif açısından yanlış bir tarafı da yok çünkü ne kadar uzak olduğu fark etmeksizin yıldızların konumları arasındaki değişim çok güçlü değil yani 100 yıl sonra fark edebileceğimiz bir fark var. Yıldızlar dediğimiz çok boyutlu çok fonksiyonlu asurma açısından temel aletlerden birisi evet. Evet en temel alet ve bu aletin bir takım handikapları var mesela üzerinde sadece
birkaç tane şehirde kullanılabilecek özellikler var. Bunu geliştirip bütün dünyanın her yerinde. İşte bu 13. Yüzyılda çalışan bütün dünyada kullanılabilecek özellik de evrensel diye kullanıyoruz biz bunu tabir alalım ama ve Halep’te Halep’te çalışıp yaptığı bir alet var ve günümüze ulaşmış bir alet bu ve bugün Yunanistan’da Benaki Müzesi’nde Atina’da Benaki Müzesi’nde sergileniyor aletin nasıl çalıştığı alakalı sadece bir mesela risale var. Risale henüz çalışılmamış durumda. Ben inşallah nasıl bilirse çalışma niyetim var. Bütün özelliklerini bilmiyoruz. Bu yüzden yani alet muhteşem bir şeye sahip. Bunun dışında usturlabın dışında genel itibarıyla baktığımız zaman matematik bilgisini geliştirebilecek olan trigonometrik formülleriyle uğraşmadan işi kolaylaştıracak olan birtakım materyaller geliştirdiklerini biliyoruz. Mesela Sinüs Kadrani diye bir alet türü var ve artık siz oturup kağıt kalem kullanarak matematik işlemi yapmanız yerine o aleti kullanarak doğrudan size formül sonuçlarını veren bir alet var mesela. Bu astronominin en çok kullandığı iki üç aletten bir tanesi bu ikisi ve her zaman geliştirilmeye müsait bir tarafı var. Enteresan bir şekilde günümüz değerleriyle eğer hesaplayacak olursanız da hakikaten ben mesela bazı aletleri günümüz değerleriyle, günümüz yıldız konumlarıyla yapıyorum hala namaz vaktini doğru hesaplayabiliyorsunuz hocam. Böyle bir tarafı da var bunun yani. Tabii denizcilik var. Evet. Müslümanların çok güçlü olduğu hala Amerika’nın keşfinde bile tartışılan Amerika’ya ilk giderler kimlerdi sorusuna rahmetli… Fatsız Gün Hoca’nın. Fatsız Gün Hoca ondan önce de Hamidullah hocanın yazdığı konulu. Haritacılık konusu var. Evet. Tusula konusu var değil mi? Gemi teknolojisi var. Haritacılıkta da zaten yani anlatacak o kadar çok şey var ki insanın… Evet buyurun hocam. Biruni’nin bir dünyanın çapını hesaplama formülü var. İnsanın aklı almıyor gerçekten. Yani şu anda bildiğimiz dünyanın çevresiyle arasında sadece 250 kilometre civarında bir farkla bütün dünyanın tamamını ki 40 bin kilometre çapında olduğu, çevresinin 40 bin kilometre olduğunu biliyoruz. İnanılmaz bir hassasiyetle ölçebiliyor olmuş olması. Yani şöyle diyelim bu anlattığımız örnekleri burada anlatma ihtiyacı hissediyor olmamız bile aslında İslam medeniyeti açısından bir zulh. Yani bu şu anlama geliyor.
Biz bu bin yılı aşkın bir süre boyunca üretilen ve üretildiği esnada küre ölçeğinde yegane merkezi ifade eden bu birikimi tamamen unutmuş durumdayız. Ne yazık ki. Sanki Müslümanların işte efendim haritacılıktan, gemiciliğe, gemicilikten, matematiğe, astronomiye, mekaniye herhangi bir alanda bir başarı elde etmelerinin sürpriz ve şaşkınlık uyandırıcı bir şey olduğu fikriyle bunları anlatmaya çalışıyoruz. Çok net bir şekilde sunu söyleyelim. Yani bunun bir sebebi şu. Biz hocam Amasya’ya gitmiştik vakti zamanında. Ben Cerrahiyatül Kaniye eserini inceleme imkanı bulmuştum.
Şerafettin Sabuncuoğlu’nda biliyorum. Tıp medresesini ziyaret etmek istedik. Diyor dedik ki rehberimize tıp medresesine gidelim. Ya dedi tıp medresesi neresi acaba dedi. Şerafettin Sabuncuoğlu tıp medresesi dedim. Bu dedi ileride dedi eskiden Amasyalıların dedi efendim deli hastanesi dedikleri bir yer vardı dedi.
Sonra bir adam buldular dedi efendim onun adına müze yaptılar. Müzeye mi gitmek istiyorsunuz dedi. Şimdi bir Amasyalı için ilgili yüzyıllarda sadece Anadolu’da ya da Darül İslam’da değil bütün dünyada cerrahî tekniklerin en incelikli bir biçimde uygulandığı ve ilgili aletlerinin üretildiği bir merkez unutulmuş. Tarihin karanlık sayfalarına atılmış durumdayken bizim onu hatırlatmamız ancak bir sürpriz olabilir. Şunu yeniden tekrar edelim. Yani biz İslam medeniyeti dediğimizde neden bahsediyoruz. Milattan sonra 7. veya 8. yüzyıllar ile milattan sonra 18. yüzyıl arasında yaklaşık bin yıl boyunca küre ölçeğinde
aklınıza hangi saha gelirse gelsin, bilimsel disiplin gelirse gelsin o disiplinle ilgili üretimin, zirve metinlerinin daima orada bulunduğu bir medeniyetten bahsediyoruz. Yani biyoloji alanında 14. yüzyılda İslam dünyasında ne vardı demek yanlış. Biyoloji alanında 14. yüzyılda ne varsa İslam dünyasında vardı. Astronomi alanında 13. yüzyılda ne varsa İslam dünyasında vardı.
Matematik alanında 15. yüzyılda ne varsa İslam dünyasında vardı. Yani İslam dünyası bugün nasıl ki bilimsel bilginin zirve seviyede üretimini kendisine nispet ettiğimiz bir Batı Avrupa geleneği varsa bin yıl boyunca Müslümanlar İslam dünyası bütün bu bilimsel gelenekler itibariyle tam da bunu ifade ettiler.
Yani Merak Arasat Hanesini mesela düşünün 13. yüzyıl Nasruddin Tusi, Efendim Çin’den astronomlar buraya geliyorlar. Bizans İmparatorluğu, Kostantinopolis’ten astronomlar buraya geliyorlar. Davet ediliyorlar. Vurgulayarak yeniden ifade edelim. Ne vardı sorusu? Aslında bizim ne kadar büyük bir unutma ve hafızasızlıkla malül hale geldiğimizi maalesef ifade ediyorum. İbrahim Hocam sizin editörlüğünü yaptığınız güzel bir çalışma var. İslam Düşünce Atlası. Keşke bugün burada olsaydı, göstermiş olsaydık. Üç yıldık. Ve yeni baskısını hazırlıyorsunuz diye biliyorum. Mesela orada ortaya konuluyor bunlar. Yani ne varsa İslam dünyasında vardı derken şu soruyu ister istemeye soruyor. Hadi söyle de görelim. Tabii bunlar saatler tutacak ama birkaç kaynada hatırlatmakta fayda var. İşte sizin o İslam Düşünce Atlasını bu konuda bu kaynağa bakabilirler. Elinizdeki Fuat Sezgin Hoca’nın İslam’da Bilim ve Teknik kitabına bakılabilir. İslam Bilim ve Teknik isim 5 cilti katalog eserini. Masamızın üzerinde gördüğümüz bu benim elimdeki esere burada zikredebiliriz. Yine o meşhur 10-18 ciltlik, Türkiye’de daha yeni tercüme ediliyor eserini. Ve hemen yine bir örnek olarak İslam Bilim ve Teknoloji Tarihimizin Gülhane Parkı’nda gelip ziyaret edilebilir ve görülebilir.
Bu özgüven hocam dedik ya yani teklif sahibi olmak, hafıza sahibi olmak aynı zamanda duracağı yeri bilmek demektir. Özgüven sahibi olmak demektir ve karşılaştığı şeye ilgili eleştirel bir değerlendirme imkanına sahip olabilmek demek. Sevcilerimizden bazı sorular gelmiş. Teşekkür ederim sevgili seyirciler. Bizi yalnız bırakmamıştığınız sorular göndermişsiniz. Arkadaşlarımız onları bana iletler.
Ben şimdi bu soruları kısaca sizlerle paylaşayım. Sor olmasın hocam ama. Onu artık hep birlikte bakacağız. Sohbetin akışı içerisinde bu sorulara da hemen şimdi değil ama akış içerisinde cevap vermeye çalışalım. Bir sorulardan bir tanesi, İS mahlalısını kullanan Twitter’dan geliyor. Müslümanlar 12. yüzyıldan sonra bilimsel zihniyeti neden kaybettiler?
Bu düşünceyi nasıl geri getirebiliriz? Zaten gündemimizde olan bir konuydu. İslam düşünce atlası bu sorunun yanlış bir soru olduğunu göstermek üzere yazıldı. Amaçlarından biri buydu. Ama biz burada sözün cevabını bekliyoruz. Şimdi şöyle diyelim. Bunun cevabını vereceğiz ama şu diğer soruları bekleyelim isterseniz. Çünkü birbirini destekleyen sorular var.
Kadim zamanda Müslüman ilim adamları üretmiş. Şu an İslam dünyası popülasyon olarak daha fazla ama nitelik yok. Sebebi İslam anlayışının bozulması olabilir mi diye bir soru var. Bir diye bu soruyu kim sormuş affedersiniz. Not edelim bunları değil mi? Heysem sormuş. Not alalım lütfen.
Selami Özturan bir soru soruyor. Bilim tarihi ve bilim felsefesinin elzemliği hakkında birkaç cümle ediniz lütfen. Hemen her sahada ilim yoluna giren özellikle genç kardeşlerimiz alanı ile ilgili tarihi sürece ilişkin bilgi ile o ilmin felsefesi neden sahip olmalıdır diye bir soru sormuş.
Ferdinand Koyuncu astronomi alanındaki büyük keşifler olan İbrahim Hakkı Hazretleri ile ilgili bilgileri unutmamak lazım diyor. Her 23 Eylül’de oluşan tümlodaki ışık hadisesini anlatıyor.
Ahmet Tuncel İslam dünyası bilimin temellerini atıp öncü durumdayken nasıl günümüze teknolojiyi kullanan geriden takip eden konuma geldi soru soruyor. Diğer sorular da var. Şimdikilerde yetinelim.
Ve bu noktada önce şunu konuşalım. Hep söz ediliyor evet Müslümanlar bu bilim ürettiler dünyada öncü bir seviyeye geldiler ve bir cazibe merkezi oluşturur.
Tabii burada biz çok fazla öncü bilim adamlarımızın mesela İbn-i Sinai, İbn-i Rüştü falan zikredilebilecek onlarca eser var ama İbn-i Sinai bunun çok çarpıcı örneklerinden birisi. Eseri daha 15. 16. yüzyılda Avrupa’da çok tercüme edilen, çok müracaat edilen isimlerden birisi. Onunla bir Runi var başka pek çok isim var. Bu İslam dünyasının ortaya koyduğu, Müslümanların ortaya koyduğu bir bilimlerden, icatlardan batı dünyası ya da hristiyan dünyası nasıl etkilendi, nasıl istifal ettirildi? Soruyla ben isterseniz bunu takviye edeyim. Mesela Endülüs var. Dünya medeniyet tarihinin çok kökü, çok önemli, çok öncü yani mimaride, bilimde, düşüncede, sanatta, edebiyatta hakikaten insaf sahibi her oryantalistin, her müsteşikin, her araştırmacının da aklına teslim ettiği büyük bir medeniyet.
Bu medeniyet işte İspanyollar tarafından ne hale getirdiği de ortada. Hani dünya tarihinde hangi millet, hangi milletle karşılaşıp, hangi medyaya karşılaşıp nasıl bir akıbete uğradığını merak edenler, örnek olarak Endülüs’ü alabilirler. Bir de bizim İstanbul’u fethemizi alabilirler.
Batı’nın İslam bilim ve medeniyetiyle karşılaşması, İslam bilim ve medeniyetin batıya etkisiyle ilgili kısa bir değerlendirme rica edeceğim ikinizden daha. Sadece şunu söyleyeyim hocam. Burada da ayrıntılı cevaplar için çeşitli kitaplar var İslam medeniyetinin batıya etkisiyle ilgili. Sizin masanızda da var. Evet, bu. Eski bir kitaptır ama ilgililer için bir başlangıç sadedinde.
Fuat Sezgin hocanın çevirisi. Uzun yıllar böyle bir başvurucu. Gösterebilirlerse. Arkadaşlar gösterirler. Arkadaşlar Avrupa’nın üzerine doğan İslam güneşi aslında. Eski çevirisi öyleydi. Yeni çevirisi Avrupa’nın üzerine doğan Allah’ın güneşi diye çevirmişler. Evet, buna bakılabilir. Bu Fuat Sezgin’in çevirisi. Tabii bunun altını özellikle çizmek lazım. Ben bu eseri okudum ama mütercimin Fuat Sezgin olduğunu sonra. Ben de bilmiyordum hocam. Sonra da öğrendim sevgili seyirciler. Fuat Sezgin biliyorsunuz. Dünya bilimtahni çok önce bir ismi. Çevirmeni bile eserin ne kadar önemli olduğunu ve örneğini gösteriyor. Şimdi hocam İslam düşüncesinin batı düşüncesine etkisi önemli bir bahis. Çok çalışma var bu konuda. Ama ben biraz radikal bir şey söyleyeyim. Biz İslam düşünce atlasında böyle yaptık. Devam eden çalışmalarda da böyle yapmaya niyetimiz var. Doğrusunun da bu olduğunu düşünüyoruz. Bugün Türkiye’de efendim felsefe bölümlerinde hocam üretilen felsefi literatür ya da tezlerin İslam düşüncesinin mi yoksa batı düşüncesinin mi bir parçası olduğunu söylersiniz.
Aslında batı düşüncesi. Büyük ölçüde batı düşüncesinin değil mi? O dönem için efendim 11. 10. yüzyılla efendim 16. yüzyıl arasında neredeyse batı dünyasında üretilen bütün birikim İslam düşüncesinin bir parçası olarak okunabilir. Evet. Yani İslam düşüncesinden ayrı bir şekilde batı düşüncesi var da İslam düşüncesi buna etki ediyor mülahazası. En azından felsefi nazarî seviyede biraz aksak bir soru esasında. Doğru. Yani yeniden tekrar edeyim ve örnek verelim. Ortaçağı batı dünyasında hakim iki büyük felsefi akım ya da okul vardı. Bir insi avisenizm, diğerisi averroizm. İbn-i Sinacılık, İbn-i Rüşçülük. Nasıl biz bugün birisi için Kantçı, Marksist, Hegelci diyorsak o dönemde de felsefeyle, metafizikle, nazarî ilimlerle uğraşan zümreler iki gruba ayrılmışlardı temelde. İbn-i Sinacılar, İbn-i Rüşçüler.
Esasen metafizikle iştigal etmek, mantıkla iştigal etmek, tıpla iştigal etmek, fizikle iştigal etmek, İbn-i Sinan’ın, İbn-i Rüştün ya da İbn-i Heysem’in ya da diğerinin mirasını aynı terminolojik bağlam içerisinde ilerletip geliştirmek anlamına geliyordu.
Şimdi Batı dünyasında, Hristiyanlar da, Yahudiler de Doğu dünyasında ürettikleri fikriyat İslam dünyasında teşekkül etmiş felsefi, bilimsel terminoloji ve yöntem içerisinde gerçekleşti.
Hatta 16. yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşen büyük bilimsel devrimler ve bilimsel yöntem ve ilgili büyük dönüşümlerin muhatabı bugün zannedildiğinin aksine doğrudan Aris-i Feteles değil, bizatihi İbn-i Sinai’di. Yani İbn-i Sinan’ın ajandası, gündemi, yöntemi, külliyatı doğrudan doğruya Batı üniversitelerindeki fikriyatı belirliyordu. Somut bir örnekle verelim. Yani bir cümle ile şunu demek istedim. İslam düşüncesinden bağımsız bir Batı düşüncesi zaten tahayyül edilemez. Bu yüzden ayırıp o dönem için etkisi nedir sorusunu sormak yine hafızasızlıktan geldi. Yani aslında nasıl Müslümanlar kendilerinden önceki bilimsel gelişmeden bağımsız, sıfırdan ortaya bir varlık koyan bir medeniyet mensupları olarak değerlendirilemeyebilecekleri gibi……Batı düşünce veya bilim tarihinde aynı şekilde Müslümanlar da içine alan bir süreçte tarihin geçmiş birikimine borçludur. Yani biz düşünce tarihini şöyle yazmamız lazım. İslam düşünce tarihini biz Millat’tan sonra 7. yüzyılda, 18. yüzyılda arasında hikaye ediyoruz. Thomas Aquinas, İbn-i Meymun Maimonides, bunlar İslam düşünce tarihinin parçası olarak zaten okunmalıdır.
Örnek mesela 12. yüzyıldan sonra arkadaşımız İslam düşüncesinde ne oldu sorusunu soruyor. Sadece bir örnek vereyim. Yani bu hikaye bir soruya da dolaylı yoldan cevap vermiş olduk hocam. Bu biraz kritik, kışkırtıcı bir soru. Kendime alamadım cevap vermekten. Zaten cevaplansın diyor soru. Evet. 12. yüzyıldan sonra İslam düşüncesi kötürümleşti cümlesi düşünceyi sadece Yunanla münasebeti cihetinden anlamlı bulan bir bakış açısının ifadesi olabilir. Batı Eksendi bir bakış açısı. Avrupa merkezci Batı Eksendi. Bir Fransız Kardinali Öztrenan ve bir Yahudi efendime söyleyeyim.
Bu Macar Yahudisi Ignas Golziyer’in Orientalist’in ortaya attığı ve İslam dünyasındaki felsefi bilimsel yaratıcı etkinliği Yunanla temasa sadece bağlayan bir bakış açısının gazali sonrasını kötürümleşme olarak değerlendirdiği bir çerçeve.
13. yüzyılda Konya’da 25 yıllık kadılık yapmış büyük bir alimimiz var. Metaliül Enzar. Metaliül Envar özür dilerim. Kitabının müellifi Siraceddin Urmevi. Konyalılar bunu Kadı Siraceddin olarak bilirler hocam. Kadı Siraceddin Memlükliler tarafından Roma İmparatoru 2. Friyadri’ye değil mi elçi olarak gönderiliyor Sicilya’ya.
Tabii büyük bir mantıkçı, felsefeci Kadı Siraceddin Urmevi aynı zamanda burada yaklaşık 3 yıl kalıyor sarayda. Bulunduğu esnada Friyadri Paris’ten Roma’ya kadar Avrupa’daki tüm felsefecilere ve mantıkçılara efendim ferman yayınlayıp Urmevi’nin burada olduğunu ve ondan ders almaları gerektiği yönünde davetler gönderiyor.
Ve sarayda 3 yıl Batı Avrupalı Avrupalı filozoflar ve mantıkçılara ders veriyor Urmevi. Bir şey soracağım 13. yüzyıl bu Konya’da ve kabri de Konya’dadır Siraceddin Urmevi’nin hali hazırda. Konya’nın Erba Rükrü’nden kabul edilen isimlerden. Tabii yani Konya’nın sadrettiği Konyavii Mevlana Kadı Siraceddin Urmevi en önemli isimlerden.
Yani şimdi soru şu tersinden şöyle bir soru soralım. Mesela ben düşünüyorum Thomas Aquinas yani bugün Ortaçağ felsefesi dediğimizde aklımıza gelen ilk isim değil mi? Evet. Aquinas Thomas Aquinas o esnada 10’lu yaşlarda 11-12 yaşında ve Sicilya’da Urmevi’nin bulunduğu yerde. Şimdi ben şöyle bir şey tahayyül ediyorum. İbn-i Sinai Buhara’da doğdu. İbn-i Sinai’nin 10’lu 11’li yaşlarda olduğu esnada bir yunan filozofu bırakınız Buhara’ya. Merve aşağıya, Tuz, Nişabur bölgesine falan bile gelseydi uğrasaydı uğradığının adı geçmiş olsaydı İbn-i Sinai’yle ilgili hiçbir özgünlükten bahsedemezdik. Felsefe tarihi şöyle yazılırdı. İşte mesela Simplicius filanca yunan filozofu Buhara’ya geldi dersler verdi. İbn-i Sinai bütün fikriyatını Simplicius’ten aldı. Hiçbir özgün tarafı yoktur. Bütün çalışmalar İbn-i Sinai’ye Simplicius’e indirgemek üzere yapılmış olurdu. Ama biz bugün Aquinas’ı biliyoruz fakat Sirace de Nurmevi’den habersiziz.
Habersiz olmakla kalmıyor 12. yüzyıldan sonra kötürümleşme söylemiyle bilim ve düşünce tarihinde Sirace de Nurmevi’de tarihin çöplüğüne atmaya kalkıyoruz. Şimdi sorumun iki cephesi vardı. Bir cephesine kısmen cevap verdiniz ama bir cephesi yarım kaldı. Batı medeniyeti, İslam medeniyeti, İslam bilim tarihi ve çevreyle karşılaştığı nasıl bir tavır geliştirdi diye sordum.
O cevapsız kaldı. Mesela Endülüs’e girdi İspanyollar Endülüs bilimiyle nasıl bir imtihan verdiler? Tutu bahanesiyle, mimariyle, eserleriyle. Birkaç örnek verilebilir aslında. Şimdi özellikle tarih okumasına yani böyle okumuş olmasına sebep olan ya da Batı’da İslam dünyasındaki altın çağın 9. ve 12. yüzyıllar arasında olduğu ibaret,
ibaret olduğu algısına sebep olan şeylerden bir tanesi de nasıl İslam dünyasındaki bilim ile muhatap oldukları ile alakalı. Ve aslında Batılılar içinde talihsiz bir şeydi söz konusu bazı bilimdarları bağlamında. İslam dünyasıyla muhatap oldukları ve İslam dünyasındaki bilgiyi edindikleri üç ana kaynak mevcut. Bir tanesi Bizans, ikincisi Roma, üçüncüsü de Endülüs.
Endülüs’ün kuzeyindeki Kastil krallığının, Endülüs’teki Müslüman devletlerle ilişkisi, zaman içerisinde Endülüs devletini ele geçirdikten sonra, Endülüs’teki devletleri ele geçirdikten sonra oradaki bilgi birikimini yavaş yavaş İspanyolca’ya tercüme etmesi, sonra Vatikan’ın Kuzey Afrika üzerinden elde edebildiği ya da Suriye’deki ticari ilişkiler bağlamında elde edebildiği bilgiyi Viyana’daki ya da Roma’daki merkezlerde tercüme ettirmiş olması.
Yahut Bizanslıların Grekçe’ye tercüme ederek kullanmış olması ana kaynakları oluşturuyor. Problem şu ki Bizans’ın yıkılma döneminde Avrupa’yla irtibatı azalıyor. Roma’nın bilgileri her yere yayılmaya izin verecek bir şeye sahip değil. En çok yayılan bilgi genellikle İspanya üzerinden yayılıyor. Çünkü sadece Latinciye değil, diğer dillere tercüme edilmesine de izin veriyor.
İbn-i Rüşçülüğün, İbn-i Sinaycılığın başladığı dönemlerden bir tanesinde Madrid’deki bir merkezden başlıyor. Sonra Paris Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi arasında bir zaten geçişli gidişler oluyor. Bu neye sebep oluyor? Endülüs’te hangi düzeyde bilgi vardıysa bütün Müslümanların o seviyede bilgiye sahip olduğu gibi bir algı da var o dönemde hocam.
Yani oradaki felsefe güçlü olduğu için İbn-i Rüştüler’in de yaşadığı bir dönem olarak inanılmaz bir iblüt feyiller, İbn-i Rüştüler felsefeyi güçlü aldılar ama mesela astronomi konusunda, teorik astronomi değil belki ama pratik astronomi, matematik astronomi de Endülüs güçlü bir İslam dünyasının en güçlü tarafı değil. Böyle olunca da Endülüs’teki bilgiyi, İslam’ın unsuru, İslam’da öğrenebilecek en kaliteli bilgiyi burada diye aldım.
Bundan sonraki İslam’la irtibatları, İslam medenatiyle irtibatları kısmen kesiliyor. Bunu niçin söylüyorum ben? Bizde 12. yüzyıl sonrası en yüksek kalite bilginin örneklerinden bir tanesi Gıyasettin Kashi’dir mesela. Semerkand Rasathanesi’nde sadece ağırlıklı olarak matematiksel bilimlerin verildiği Ender medreselerden bir tanesinin kurulduğu Semerkand’da medrese de de çalışan, aynı zamanda da Rasathane’nin de müdürlüğünü yapan ve yaklaşık 30 yıldan uzun süre çalışan bir Rasathane bu Rasathane. Ve bütün satürnün bir yörünge, güneşin etrafına dönüşü olan 30 yılı tamamlayabilmiş ve döneminin en hassas bilgilerini verebilmiş bir Rasathane. Bu ki buradan çıkan verileri yaklaşık 400 yıl sonra, 350 yıl sonra Newton bile kullanmaya devam ettiğini biliyoruz. Ve bu Ali Kuşçu’nun risaleleri. Tabii bu Ali Kuşçu falan diyoruz ama bu şundan önemli. 12. yüzyıl dedik ya, aslında Ali Kuşçu dediğiniz Fatih Sultan Mehmet devri haline. 1470’lerde burada ölüyor. Mezar-i İb Sultan türklerinden alınmışlar. Hocam bu 12. yüzyıldan sonra ne oldu acaba sorusunu soranlar? Şunu desinler, Türklerin tarih sahnesinde rol sahibi olmaları kaçıncı yüzyıldan sonradır? Tam 15. yüzyılda evet.
12. yüzyıldan sonradır değil mi? Nemluklarla başlar, Karahanlar, Gazanerler, Selçuklular mesela atladığımız gibi. Biz Türkler Anadolu’da, Orta Asya’da, Mısır’da hiçbir zaman tarihte kurucu bir rol üstlenmedik. Bugün de üstlenemeyeceğiz demek isteyenlerdir esasında.
Yani bu hususta bu 12. yüzyılda ilgili gerileme söyleminin ilmi değil politik bir ciheti olduğunu akıdan çıkarmamak lazım. Buna bir itirazım var. Siz o konuda oturarak bir arka plan bilgisine ve bu konunun uzmanı olarak konuşuyorsunuz. Ama biz bu konunun uzmanı değil ve bir bilgi propagandasına ve bir hakim kültüre ve hakim söyleme maruz kalan insanlarız. Biraz önce programı üste konuşurken dedik hala orta çağ diyoruz.
Orta çağ deyince bu ortamda neyin kastlediğini çok iyi biliyoruz. Ama orta çağ demeden de orta çağı tanımlayamıyoruz. Halbuki geri kalmışlığın bir ifadesi. İşte hocam Ali Koçik’i de bahsediyor efendim. Hayır hayır şunu söyleyeceğim. Bu konuda bizim sorumluluğumuz da az değil hocalar olarak ya da yazarlar olarak. Daha çok anlatmalıyız. Bir soru var Tahabe’ye mesela. Tam da bu söylediğiniz noktada anlam taşıyor. Diyor ki Oxford’da replika eserler yaptığını söyleyen Tahabe’ye sorun. Sorum şu. Batı’nın İslam coğrafyasındaki bu bilim tarihi hakkındaki çalışmalarıyla ülkemizdeki çalışmalar karşılaştırıldığında bizler ne durumdayız? Onlar bizim coğrafyamıza bu kadar ilgileyken biz neden bu durumdayız diyor. Hatırlarsınız rahmetli Fuat Sezgin’in de en önemli iddialarından bir tanesi. Ben Müslüman çocukları, bu ülkenin çocuklarını kendi bilim tarihindeki birikimlerden haberdar etmeyi de önemli bir vazife biliyorum demişti. Yine Müslümanların bilim tarihindeki öncülüğünü ne yazık ki bir kısmın en azından orientalistlere, müsteşiklilere borçluyuz. Bu konuda hem bu sorunun cevabını beklemem hem de kendi konumuzu da biraz sorgulamalıyız diye.
Hocam hafızamızı biz hani şunu itiraf etmeliyiz. Hafızasını kaybetmiş bir milletiz. Biz hafızasını kaybetmiş bir milletiz. Bir insan hafızasını kaybettiğinde buna da diyoruz biz o insana. Buna da diyoruz. Hafızasını kaybeden kişi nerede olduğunu bilemez, nereden geldiğini bilemez, nereye gideceğini de bilemez. Ona bu söylenir. Nereden geldiğini ikna edilirse oradan geldiğini düşünür.
Nerede olduğu söylenip yer tayin edilirse orada durur. Nereye gideceği yönündeki telkin itibariyle de oraya yönelir hafızasını kaybetmişse. Biz hafızasını kaybetmiş bir milletiz. Doğrudan ya da dolayı operasyonlar dolayısıyla veya bir tercih dolayısıyla. Biz hafızamızı yeniden kazanmadığımız sürece esasında nereye döneceğimiz, nereye bakacağımız, nereye bakmamız gerektiği hususunda da bir gaflet içerisinde olacağız. Bizim İslam düşüncesi çalışmalarının seyri gidişatı hep oryantalist bakış açısı tarafından belirlendi. Biz kendi gözlüklerimizle kendi hikayemize bakamadık. Birçok sorunun problemin arkasında bu veresi aslında. Yani henüz efendim İslam düşünce tarihini yeni yeni başlıyoruz biz kendi bakış açımızda yazmaya. Ya da bir bilim tarihimiz varmış sorusunu var mı sorusunu cevap alın.
Ama ümit var olmak lazım hocam ben belki öyle bir cevap vermek isterim çünkü. Önce şu sorunun cevabını verirseniz. Evet bu bağlamda zaten yani şimdi yurtdışında özellikle bu konuya teveccüh göstermiş olmaları da zaten herkesin sürekli yaptığı bir şey değil. Özellikle ben 19. ve 20. yüzyıldaki felsefe tarihinin anlatımlarındaki o yanlı anlatımda İman Alkan sanki yaşarken bile çok önemli adam sayılıyordu ve bütün Avrupa’da kasıp kavuruyordu gibi bir algıyla anlatılıyor. Kendisinin ölümünden sonra kantçılığın başladığını düşünecek olursak 20-30 yıl sonra aslında Avrupa’da da herkesin sürekli bütün halk düzeyinde bir bilgiyi paylaştığı ve inanılmaz bir şekilde yaygın bir bilimsel bilginin insanlara ulaştığı gibi bir şey söz konusu değil. Bizim problemimiz şu neden toplumumuz bunu bilmiyor gibi bir algıyla üzülüp bunun üzerine bir tembelliğe gidiyoruz. Ben aslında çok ümit varım bu konuda çünkü dediğimiz gibi eğer ki kendimizi batı okumasından batı yanlı okumasından sıyırabildiğimiz andan itibaren bu ülkede kendi dilini yahut orijinalindeki Arapça dilini ya da Osmanlı Türkçesini iyi bir şekilde öğrenerek hiçbir batı kaynağına başvurmak zorunda kalmadan öğrenebileceğimiz kaynaklarımız mevcut burada.
Kendi çalışmamızla yapabileceğimiz bir şey. He, teveccühün olmuş olması bağlamında Avrupa’da önünü kesecek insanlar da karşılaşabiliyorsunuz. Özellikle Oxford Üniversitesinde yani sizin yaptığınız çalışmalara değer vermeyen burs vermeyen insanlar da karşılaşabiliyorsunuz. Ama aynı zamanda da yaptığınızın karşılığını veren insanlar da bulabiliyorsunuz.
Evet. Şimdi tabi programın son dakikalarına doğru ilerliyoruz. Biraz zamanı hızlı işletme durumundayız. Örneklerde verdik aslında 8. yüzyılda Müslümanlarla başlayan bilim tarihine gelişme, Gaznerler’de içine alan, Karahanlılar da içine alan, Memluklular mesela çok uzak, yakın ama uzak bildiğimiz bir coğrafya. Önemli bilimsel gelişmeler var, Eyyubiler var. Selçuklular zaten ayrı bir hikâye ve uzun uzun konuşulması gereken bir dönem. Osmanlılar en çok atıp yaptığımız dönem ve 17. yüzyıla doğru bir dengede tersi dönüş var. Yani Batı’nın bilimsel anlamda, teknolojik anlamda bir ilerleyişi ve İslam dünyasının buna ayak uyduramayışı.
Buna mukabil işte 17. yüzyılda, 18. yüzyılda özellikle tazimatla birlikte bilim tarihi, teknoloji tarihinde Batı eksenli bir arayış, bir üretim ve bir gayret çalışması var. Bu Cumhuriyet döneminde de devam ediyor. Tabii Cumhuriyet döneminde kendi içinde gelişmeler var. Arkadaşlarımız Cumhuriyet dönemindeki bilim tarihi çalışmalarla ilgili biraz önce İslam Bilim tarihiyle ilgili hazırladıkları gibi kısa bir film hazırlamışlar.
Hep birlikte onu izleyelim sonra da sözü toparlayıp veda edelim. Sevgili seyirciler TRTK ekranlarından canlı yayında, Technofest İstanbul Festival alanında tarih soyunleşimine ki birlikteliğimiz, arkadaşlarımızın Cumhuriyet dönemindeki bilimsel gelişmelerle ilgili hazırlamış oldukları kısa bir film izlemesiyle birlikte devam ediyor.
Buyurun lütfen. İslam Bilim Dünyasında yaşanan Fetre döneminin ardından Batı’da bilim ve teknolojinin hızlı gelişimi 17. yüzyılda başlamıştı. Osmanlı Türkleri ise bu değişimi 18. yüzyıldan sonra ayakoyurmuştu.
1773’te Mühendisaneyi Bahri-i Humayun, 1795’te Mühendisaneyi Bari-i Humayun, 19. yüzyılda Askeri Tıp Okulu Dariül Funun Maden Mektibi açıldı. Cumhuriyetin ilanından sonra Dariül Funun 1933 üniversite reformuyla birlikte İstanbul Üniversitesi olarak yeniden açıldı ve uluslararası bir hale getirildi.
Burada birçok bilim insanı yetişti. Osmanlı’dan biri astronomi alanında çalışmalarını sürdüren Kandilli Gözlem Evi’nden sonra İstanbul Üniversitesi bünyesinde de bir gözlem evi kuruldu. 1999 yılında Kayseri Erciyes Üniversitesi’nde bir radyo teleskop faaliyetine başladı ve Türkiye’de ilk defa bu alanda çalışma yapılmış oldu. 1963 yılında Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu kuruldu. Kısa adı TÜVİTAK olan bu kurumun bünyesinde bilimsel ve teknolojik araştırmalar hız kazandı.
Yine TÜVİTAK bünyesinde 1997 yılında TÜVİTAK Ulusal Gözleme Evi açıldı. Cumhuriyet döneminde tesis edilen bilim araştırma kurumları maden Teknik Arama Genel Müdürlüğü, Makine ve Kimya Endüstri Kurumu, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’dur. Bu kurumlar Türkiye’de bilimin gelişmesine büyük katkılar sağladı. Bilhassa son dönemde savunma sanayinin gelişimi, yerli ve mili teknoloji ürünlerimiz kayda değer hale geldi. Cumhuriyet dönemi bilim insanlarımız dünya bilim tarihinde derin izler de bıraktı. Onlardan biri, deri hastalıkları üzerine ihtisas yapan Prof. Dr. Hurusi Behçettir. Uluslararası tıp literatörüne Behçet Hastalığı adıyla geçti. Bugün 10 yıralık banknotlarda resmine yer verdiğimiz matematikçi Prof. Dr. Cahit Arf’sa literatüre Arf Sabiti, Arf Halkaları ve Arf Kapanışları gibi terimleri kattı.
Prof. Dr. Feyzar Gürse ise maddenin temel partikülleri alanında önemli adımlar atarken bunun matematiğine inerek anlaşılmasını kolaylaştırdı. Nobel’den sonra en önemli bilim ödüllerinden biri olan Wigner Ödülü’ne layık görüldü. Astrofizikçi Prof. Dr. Dilhan Ergürtsa NASA tarafından 1969 yılında Aya ilk iniş için yaptığı katkılar nedeniyle Apollo Barış Ödülü’ne layık görüldü.
Yale Üniversitesinde en genç profesör olan Oktay Sinanoğlu 1988 yılında laboratuvar ortamındaki kimyasaların nasıl tepki vereceklerini matematiksel olarak öngören Sinanoğlu indirgemesini geliştirdi. Prof. Dr. Gazi Yaşargil ve Prof. Dr. Mehmet Öz Dünya tıp tarihine ilk defa geliştirdikleri cerrahi yöntemlerle öncülük ettiler. Prof. Dr. Fuaz Sezgin Dünya’da İslam Bilim Tarihi literatürünün büyük bir bölümünü kendi çabasıyla inşa etti.
Prof. Dr. Halil İnalcik ise Osmanlı Tarihi ile ilgili çalışmalarıyla Cambridge’de bulunan Uluslararası Biografi Merkezi tarafından dünyada sosyal bilimler alanındaki 2000 bilim insanı arasında gösterildi. Yine bir başka profesörümüz Aziz Sancar da DNA onarı mekanizmaları konusunda yaptığı buluşlar sayesinde 2015 yılında Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü. Bu veriler bize üzücü bir gerçeği de haykırıyor. Son dönemde Türk Bilim Tarihi’ni adını yazdıran isimlerin birçoğunun yurtdışında eğitim görmesi ve yaşaması, ilim ve bilimde olan eksen kaymasının en bariz örneği olarak karşımıza çıkıyor. Sevgili seyirciler, Ferit iki ekranlarından Tarihi Söyleşileri programında canlı yayında sizlerle birlikteyiz. Tabi neredeyiz? Technofest İstanbul’un festival alanından zaten ekran görüntülerinden de bunu farkındasınız. Yarın da bu festivalin açılışı var.
Evet Cumhuriyet Dönemi’deki Bilimsel Gelişmelerle ilgili arkadaşlarımızın hazırlamış olduğu kısa bir film ama iyi bir hatırlatma oldu diye düşünüyorum. Maşallah tebrik ediyorum hakikaten editor arkadaşları yapım ekibindeki iki VTR’de hakikaten çok dikkat çekici çok güzel hazırlanmış VTR’lerdi sağ olsunlar ellerine sağlık. Bunu biz söyleriz ama siz söylemeniz daha önemli. Hem uzman hem kendi alanınıza giriyor bir de. Bu bağlamda zaten sona doğru anladığım kadarıyla yaklaşıyoruz. Benim söylemek istediğim bir şey var. VTR’de de gördük aslında birçoğu çalışmalarının büyük çoğunluğunun daha kaliteli yapabilecek yerlere gitmişler.
Üniversitesi’ne Cambridge’e gitmişler, Almanya’ya gitmişler var. Ben şunu düşünüyorum son dönemdeki gelişmeler her ne kadar iyi görünmüyor gibi görünseler aslında burada yapılabilecek bir noktaya gelmiş durumdayız. Küreselleşmenin getirdiği bir şey belki de elektronik yapının internetin getirdiği bir katkılar belki ama yabancı bir ülkeye gitmediğimiz zaman kaliteli bir şey yapamayız algısından bizim insanımızın vazgeçmesi.
Ve ümitliliği bir şekilde aktif bir şekilde çalışkan bir şekilde bu işleri yapabileceğini farkına var olarak adım atmış olduk. Bu çok imdialı bir cümle oldu biraz altını doldurursan. Ben yani şöyle bir örnek verebilirim. Ben başka bir örneğe vermeye ihtiyaç hissetmiyorum genelde çünkü ben İstanbul Üniversitesi’nde doktora yaptım. İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisans doktora yaptım ve Türkiye’de yaptığımız çalışmalar sırasında Oxford Üniversitesi’yle irtibata geçebildim. Şimdi de Medeniyet Üniversitesi’ne.
Yani illa başka bir yerde olduğunuz için bir şey olması gerekmiyor. İhsan Hoca ile aynı ki. İhsan Fazloy ile aynı birlikteyiz hocamla. Zaten bölümümüzün de başkanı. İki bölümümüzün de başkanıdır hocam ve kanımız aynı o zaman da. Ben yani yapacağım sadece benim çalışmalarından ibaret değil tabii ki ama belki dışarıda fark edilmesi gerekecek noktaya gelmeden önce Türkiye’de yapılması gereken üst düzey çalışmayı zaten yapabilmemiz mümkün.
Burada ilgi görebileceğimizi de düşünüyorum ben. Zaten yani özellikle tamam sadece silah sanayinde böyle yüksek bir çalışma yapılıyor gibi görünebilir ama emin olun çalışkan bir insanın her zaman yardımcısı oluyor. Bu anlamda ben genç arkadaşların da herhangi bir şekilde başkalarına bakmadan etrafına bakmadan kendisinin bir şeyi üstlenebileceğini ve bu işi yapabileceğini görmelerini ve bunun altına herhangi bir taş ne hangi taş olursa olsun o taşa eline altınları koymaları gerek.
Eline altınları koymalarını tavsiye ediyorum. Sen de gençsin canım öyle genç arkadaşa falan değil mi? Daha genç diyelim o zaman. Biz çünkü yani taşın altına elimizi koyduğumuz kanaatiyle bu işe girdik. Dediler ki çok çalışman lazım o zaman çok çalışırız dedik. Onun için şu anda yani elimizden geldiği kadar çalışmalar inşallah daha güzel çalışmalar da hepimizi bekliyor. Mesela Fuat Sezgin işte programda geçiyor Allah rahmet eylesin. Bu sene aynı zamanda Cumhurbaşkanımız tarafından Fuat Sezgin yılı ilan edildi. Burada da hatırlatalım Fuat Sezgin’in Türkiye’ye gelen eserlerin tamamının yeri aldığı Fuat Sezgin ve Urusulat Sezgin Bilimler Tarihi Kütüphanesi de yine Gülhane’de araştırmaya açıldı.
Bu konunun uzmanları o koleksiyonundan istifade edebiliyorlar. Bilim, teknoloji, tarih, müzesine. Hocanın hep söylediği şey şu idi. İşte hocama gittim 13 saat yetmez 17 saat.
17 saat çalıştım. Hakikaten de mümkün 17 saat çalışmak. Ve Türkiye’de varlığını ispat edip üniversite atıldıktan sonra batıdan mektuplara talep ediliyor. Yani dışarıdan olup Türkiye’ye gelen değil Türkiye’den olup dışarıya giden ama tekrar dışarıdayken Türkiye’de kıymeti bilinen. O da bizim paradoksal durumumuz diyor.
Ben birkaç bir şey ekleyeyim son olarak. Önce bizim birkaç cümle çok kısa olarak İslam düşünce geleneğinin bilim genel, bilim tarihindeki yeriyle ilgili birisi tikel örneklere müracaat etmeksizin bunlar neyi başardılar acaba sorusunu cevap istiyorsa şu birkaç cümleyi aklında tutabilir.
Milattan sonra 10. yüzyılda İbn-i Sina tarafından inşa edilen bilimsel rasyonalite ve yöntem fikri içerisinde ancak 6 yüzyıl boyunca bütün bir bilimsel faaliyet mümkün hale geldi.
Yani tikel örneklerinden bağımsız olarak bizatihi bilimsel etkinliğin fizik, metafizik ve mantıklı etrafında gelişen bilimsel etkinliğin kendisi içerisinde gerçekleştiği yöntem İbn-i Sina tarafından inşa edilmişti.
Matematiksel bilimlerle ilgili bir 700 yıl boyunca sonrasında gerçekleşen bütün bilimsel faaliyetler İbn-i Heysem ile başlayarak devam ederek Ali Kuşçuğ’a kadar gelen yöntem altında icra edildi. Devam et yani bizatihi bilimsel faaliyetin kendisi gerçekleştiği yöntemler, rasyonalite ve çerçeve burada inşa edilmişti. Biz bunları anlatıyoruz İslam dünyasında neler olup bittiğini bin yıl boyunca birçok örneklerle anlatılabilir. Derdimiz esasen bir nostalji, bir geçmişe hayranlık, yoksulluğunu çektiğimiz hal-i hazırda kendisinden mahrum olduğumuz bir şey dolayısıyla geriye doğru hayranlıkla yeniden bir bakış ve kendisini tatmin etme arzusu kesinlikle değil.
Ve insanları da buraya dönmeye de davet etmiyoruz. Mesele buraya dönerek de çünkü bir şey elde edemeyiz. Bunlar artık önemli bir kısmı aşılmış, geliştirilmiş ve yeni formayla ortaya çıkmış unsurlara tekabül ediyor.
Burada İslam düşünce tarihi ile ilgili önem istediğimiz şey şudur. Müslümanlar bunu hangi sahikler, hangi yöntem, hangi merak çerçevesi ve motivasyonlarla gerçekleştirme imkanı buldular buna dikkat etmemiz gerekir. Kendisinden önceki bilimsel geleneklerle hangi yollarla ilişkiye geçtiler.
Bugün bu soru etrafında baktığımızda son cümlemi söyleyeyim, vaktimiz daralıyor zannediyorum. İslam dünyasında gerçekleşen bilimsel ve teknolojik faaliyetin bir teknisyenliğin ötesine geçerek
mevcut birikimi tevarüs edip üstüne çıkacak yaratıcı bir etkinliğe dönüşebilmesi bu yeni teknolojik ve bilimsel faaliyetin, uzun oluyor cümle ama devam ediyorum, arkasında yatan ve bize onunla birlikte dayatılan metafizik paketle yüzleşmekten geçer. Bitireyim böyle hocam. Yüzleşmekten kaçmamak lazım.
Kesinlikle. Hem bu modern bilim ve teknoloji ile birlikte kaçınılmaz bir ek paket olarak önümüze konulan yeni metafizikten yani sekülerleşme, ilerleme, insan merkezcilik gibi aslında metafizik unsurları barındıran ek paketle yüzleşeceğiz. Hem de kendi geleneğimizle yüzleşip eleştirel bir okumasını yapacağız.
Ancak bunu yaptığımızda mevcut birikimi, teknolojiyi kendimize mal ederiz ve bu milli teknoloji hamlesi gerçekten milli bir ruha dönüşür. İnşallah. Ve yaratıcı bir etkinlik halinde devamı gelir. Herkese ile bu programı hem düzenleyenlere hem burada gerçekleştiren etkinliğe katkıda bulunanlara çok teşekkür ediyoruz. Çok teşekkür ediyoruz. Biz de sizlere çok teşekkür ediyoruz.
Geldiniz, vaktinizi bizimle paylaştınız ve güzel bir program hazırlanmasına katkıda bulundunuz. Sevgili seyirciler, Hüla Asa geçmişte üretmenin ortaya özgün eserler koymanın pek çok örneği var. Çok şükür bugün de bu örnekleri hep birlikte izliyoruz. Yarın bunu katlamak pekala mümkün. İşte hocaların anlattıklarından çıkan sonuç. Efendim gelecek günün bu günü aratmayacak kadar mazide hasretle ve özlemle andığımız günleri de geride bırakacak. Nice güzelliklere nice zaferlere nice başarılara ve bizlerin hayırla anılmasına vesile olacak.
Gelişmelere vesile olması niyazıyla temennisiyle hepinize TeknoFest İstanbul Festival alanından, TRT2 ekranlarından, tarih söyleşileri canlı yayından hayırlı akşamlar, hayırlı ömürler niyaz ediyoruz.
Hoşça kal.
İlk Yorumu Siz Yapın