"Enter"a basıp içeriğe geçin

Çok Önemli Dini Soruların Cevapları

Çok Önemli Dini Soruların Cevapları

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=0icOw–FOwY.

Dinler Genelde dindarlar dinsizlere karşı ön yargılı oluyorlar. İnanmayan herkesi yoldan sapmış, şeytan tarafından kandırılmış, yanlış yola sürüklenmiş kişiler olarak görüyorlar ve dinsizler de inananları cahil veya yeterince sorgulamamış, araştırmamış kişiler olarak nitelendiriyorlar. Biri dinden çıktığında bir aydınlanma yaşadığını düşündüğü için dinden çıkmamış olan herkesi karanlıkta görüyor. Sebeplerini uzun uzun konuşacağız. Merak etmeyin. Öncelikle bir dindarın mantığını anlamamız gerekiyor. Bir dindar için din en kıymetli şeydir, değil mi? Yani neticede öldükten sonrasını ilgilendiren bir konu. Hayatınızda yapacağınız her şeyi din belirliyor. Nasıl kurban keseceğinizi, nasıl oruç tutacağınızı, nasıl dua edeceğinizi, ibadetlerinizi nasıl yapacağınızı her şeyi din belirliyor. Ve birçok kişi ahlak anlayışını bile dinden alıyor. Yani din sadece inanılan değil aynı zamanda yaşanılan ve güvenilen bir şey. Sadece bu dünya için değil ahiret içinde güvendiğiniz bir şey. Biz bu dünyada bile ufacık bir sıkıntıyla karşılaştığımızda katlanamıyoruz. Kolay yollarını arıyoruz. En basiti video izlemek bile bununla alakalı. Kitap okumak zor geliyor, saatlerce araştırma yapmak zor geliyor ama yarım saatte birisi anlattığı zaman hoşumuza gidiyor. Basit yoldan bilgiye ulaşmış oluyoruz.
Bu dünyada bile her şeyin kolay yolunu arıyorken, zorluklara katlanamıyorken, öbür dünyada aklımızın alamayacağı bir zorluk var. Sonsuz bir azap ihtimali var. Dinden çıkarsak, din düşmanı olursak veya dine göre yaşamazsak, aklımızın almayacağı bir ceza bekliyor. Dolayısıyla böyle bir risk almak kolay bir şey değil. Din sadece sizi değil, yakınlarınızı da etkiliyor. Mesela siz dinden çıkarsanız siz yanıyorsunuz ama sizin çocuklarınızın da dinden çıkma ihtimali var.
Peki bu riski göze alabilir miydiniz? Çocukları olanlar bilirler, benim çocuğum yok ama varsayarak konuşuyorum. Çocuğunuzun dizi kanasa işiniz acıyor değil mi? Çocuğunuz her şeyin en iyisine layık, en azından size göre. Her konuda başarılı olsun, hayatında problemleri olmasın, iyi bir eşi olsun, iyi bir işe olsun. Birisi gelse, çocuğunuzu dövse sinirden köpürürdünüz, karşılık vermeye çalışırdınız. Veya çocuğunuza bir haksızlık yapılsaydı çok zorunuza giderdi.
Peki şimdi farz edin ki birisi çocuğunuzu esir alıyor ve yıllarca ona işkence ediyor. Ve siz de buna göz yummak zorunda kalıyorsunuz. Birisi çocuğunuzun diri diri yanmasına, ayetlerde yazdığı gibi topuğundan kızgın kancalar geçirilmesine, ağzından zif dökülmesine, zebâniyer tarafından işkenceye uğramasına sebep oluyor. Yani birçok problemle karşılaşmasına sebep oluyor. Elin adamı gelmiş, çocuğunuzun bütün hayatını karartmış.
Şimdi bunu engelleme şansınız olsaydı engellemez miydiniz? İşte bir dindara göre dinsizler aynen bunu yapıyorlar ve dindarlar kendilerini ve ailelerini korumaya çalışıyorlar. Burada en önemli sebep öldükten sonra hesap verecek olmanız. Hani bugün birçok ateist diyor ya, Kardeşim ben ölsem ve Allah’ın karşısına çıksam, niye inanmadın dese şöyle şöyle konuşurum, inandırsaydın derim, mantıksız bir din yollamışsın, ayetlerin hepsi üstü kapalı, anlayamadım. Ben anlayamıyorsam inanmıyorsam bu senin problemin derim diyorlar ya, işte bu imkansız bir şey. Yani teoride dersin ama gerçekten öyle bir şey olsa apışıp kalırsın, ağzını bile açamazsın. Niye böyle söylüyorum onu da açıklayayım. Bugün işten atılmaktan korktuğun için patronuna karşı sesini çıkaramıyorsun değil mi? Veya arkasından küfrettiğin birisi karşına geldiğinde işi tatlıya bağlıyorsun, kavga etmekten çekiniyorsun.
Ya da askerde komutanın sana eziyet ediyor, adama gıcık oluyorsun, arkasından var ya komutan bir gelsin şunu şunu söyleyeceğim, karşısına geçeceğim diyorsun. Ama komutanı gördüğünde ağzını açamıyorsun. Komutanla alakalı ileri geri konuşmak kolay ama adamla karşı karşıya geldiğinde yemiyor. Benim yemişti gerçi ama sonra ceza almıştım, onlar da ayrı konular. Ama bu bahsettiğim hani arkadan konuşup da yüzüne gelince bir şey söyleyemeyen tipler hem iş yerinde, hem okulda, hem askerde, hem de şu an YouTube’da her yerde var. Biz genellikle lafa gelince aktif, icraata geldiği zaman pasif kalan varlıklarız. Mesela bugün bana İslam’la alakalı git biraz daha konuş, sert konuş, İslam’ı bitir, korkma kardeşim ağzına geldiği gibi anlat, çürüt diyorlar. Ama kendileri hiçbir yerde İslam’la alakalı hiçbir şey söylemezler. Ve ben bugün mahkemeye gidecek olsam başıma bir şey gelse kimse arkamdan gelmeyecek. Şimdi bir düşün, bu dünyadaki olaylarla alakalı bile yeterince cesur olamıyoruz.
Patronumuza karşı gelsek en fazla işten atılacağız, belki 1-2 ay maaş alamayacağız, problem yaşayacağız. Veya birisine içimizden geldiği gibi karşı gelsek, ağzımıza geldiği gibi küfretsek en fazla kavga edeceğiz ve olsa olsa belki dayak yiyeceğiz. Askerde komutana karşı gelsek, küfretsek veya adama yumruk atsak en fazla olacak şey ya ceza yiyeceğiz ya da askerliğimiz uzeycek. En fazla bunlar olabilir ve bu kadar küçük şeyler karşısında bile korkan varlıklarız.
Yine rahatımızın peşindekiden varlıklarız, problemlerle karşı karşıya gelmek olunca istemiyoruz. Şimdi karşında senin gibi insan olan, dövme ihtimalin olan veya konuşarak haklı çıkabileceğin bir varlık yok. Direkt olarak seni yaratan kişi var. Hiçbir şekilde cevap veremeyeceğin, hiçbir şekilde haklı olamayacağın, hiçbir şekilde kandıramayacağın bir varlık var. Allah seni senden daha iyi tanıyor ve aklından geçen her şeyi de biliyor. Söyleyeceğin her şeyi, yaptığın her şeyi, bütün kötülüklerini biliyor. Üstüne tam da önünde cehennem var ve oradaki ateşi görüyorsun, çığlıkları görüyorsun. Sonsuza kadar orada kalma ihtimalin var ve herhalde böyle bir şeyi istemiyorsun. Konuşmaya gelince kolay ama böyle bir durumla, sizi yaratanla karşı karşıya kalsanız ve karşınızda cehennem olsa, etmedik tövbe bırakmazdınız. Öyle artistlik yapmak söz konusu olmazdı.
Hatta tek düşüneceğiniz şey tövbe etmek olurdu. Affedilmek için söylemeyeceğiniz şey kalmazdı. Şimdi bir de o ateşe çocuğunuzun girme ihtimali var. Hadi siz kendinizi kurtardınız ama evladınızın oraya girme durumu var. Onu da kurtarmak isterseniz tabii ki. Adamın biri yüzünden birisi çıkıp dini eleştiriyor, bir şeyleri kafasına göre yorumluyor veya kendince bir kusur buluyor diye yoldan çıktı, yanlış fikirlere kaydı ve şu anda cehenneme girecek. Sen çocuğunu koruyamadın, ona gerçek dini öğretemedin veya o yoldan çıkarken onu gerçek yola iletemedin ve şimdi çocuğun cehenneme girecek, onun da vebali üstüne kalacak. Bakın bir dindarın aklından geçen şeyler tamamen bunlar. Bunların yaşanmaması için her şeyi yapmak zorunda. Çünkü dini doğru düzgün yaşamamak ayrı bir şey. Yani namaz kılmıyorsundur ama hala inanıyorsundur. Tövbe edersin, kurtulma ihtimalin vardır. Hala affedileceğini umabilirsin. Ama dinden çıkmak veya din düşmanlığı yapmak kesinlikle affedilemeyecek bir şey. Tanrı bile bu konuda merhamet göstermiyor. İşte böyle bir durumun ihtimali bile sizi korkutmaya veya dininizden olmayanların kafasını kesmeye götürebiliyor. Bir dindar için din hayattaki en önemli şeydir, tekrardan hatırlatayım. Siz Allah’a inanıyorsanız, Allah’ı biliyorsanız ve sizden bir şeyler istediğine eminseniz, karşınızda hastalıklarla veya ev kirası ile geçecek 70 yıllık bir hayat değil, sonsuz ödüllerle veya sonsuz işkencelerle geçecek bir hayat vardır demektir ve bu hayatta tabi ki işkenceye maruz kalmamak için her şeyi yapmanız gerekir. Bu durumda tek kurtuluş, tek ümit Tanrı’ya dua etmek, ondan af dilemek ve tövbeye güvenmektir. Çoğunuz ibadetini yapmayacak ama benim kalbim temizdir diyecek, iyi biri olmaya çalışacak ve affedilmeyi umacak. Din anadan babadan önce gelecek, zaten bu yüzden hadislerde falan işte Muhammed’i, Allah’ı kendi ailenden daha çok sev, ilk önce onlara bağlan diyor. Çünkü annen veya baban veya evladın başka bir dine gidebilir, yanlış ola sapabilir ama sen sapmayacaksın ve saptırmaya çalışanlardan uzak duracaksın. Dinine bağlı olan biri, ibadetini yapan ve Allah’a güvenen biri, bunu riske atacak olan her şeyden kaçmak zorunda.
Biri kafanızı karıştırıyorsa dinlemeyeceksiniz, mesela bilim, dininizi yalanlıyorsa veya bir ayetle çelişiyorsa bilimle ilgilenmeyecek veya bilimi değiştireceksiniz. Bilimi dininize uydurmaya çalışacaksınız. Sizin imanınızı sarsacak her şeyi ya yok edecek ya da keyfinize göre değiştireceksiniz. İşinize gelince hadisler yalandır diyecek, işinize gelince peygamberin hayatıyla veya namazın nasıl kılınacağıyla alakalı hadislere bakacaksınız. İşinize gelince evren genişliyor, bilim bunu kanıtladı diyeceksiniz ama işinize gelince eğer ayetlerle uyuşmuyorsa evrim yalandır, bilim bizi kandırır, bilim bugün bu doğrudur der, yarın başka bir şey doğrudur der, bilimle hiçbir şeyi anlayamayız diyeceksiniz. Bir yere kadar soru soracak sonrasına karışmayacaksınız çünkü bir adım ilerisi uçurum olabilir. Fazla soru sorarsanız dinden çıkma ihtimaliniz var ve dinden çıkarsanız cehennem var.
Hani bugün diyorlar ya ateist olmak güzel tabii, oh Allah’ı düşünme, hiçbir şeyi düşünme, keyfine göre yaşa, ananı sat, kız kardeşinle yat, ahlakada ihtiyacın yok, hiç alakası yok arkadaşlar. Bakın birisi ateist olduğunda dinden çıktığında bir cennete girme ihtimalini kaybediyor, iki 70 tane huri alma ihtimalini kaybediyor. Yani kimse isteye isteye cehenneme girmiyor, dur dinden çıkayım da şeytana uyuyorum demiyor.
Burada bir başarısızlık söz konusu. Din bazı insanlara mantıklı gelmiyor, bazı insanlar fazla araştırıyor ve soğuyor ve dinden kopuyor. Keyfimize göre ya varsa diyerek inanma şansımız olsa, hadi inanayım bari diyerek inanma şansımız olsa ve kendimizi kandırabilsek zaten inanacağız. Ama inanmadığınız zaman niye inanmadığınızı ve aradaki çelişkileri veya size göre olan hataları anlatıyorsunuz ve bu başka insanların da inancını zedeleyebiliyor.
Bu yüzden şeriat ülkelerinde mürted olanlar öldürülüyor. Bu yüzden en ufak eleştiri getirdiğinizde ya taşlanıyorsunuz, ya kırbaç yiyorsunuz ya da tonla problemle uğraşıyorsunuz. Bu yüzden İslami örgütler sağa sola bomba atıyorlar, bu yüzden papalık, haçlı seferleri düzenliyor. Çünkü burada tek düşman dinsizlik değil veya bilim değil. Aynı zamanda diğer dinler de kendi dininize göre düşman oluyor.
Çünkü bir din en mutlak gerçeğin kendisi olduğunu söyler. Yani hak din olduğunu iddia eder. Eğer hak din İslam’sa Budizm yalandır. Gerçek din İslam’sa eğer pagan inançlar sapkın olur. Zamanında Hristiyanlık belki hak dindir ama artık değildir. Şeytan Hristiyanları saptırmıştır ve doğrusu gelmiştir. Dinin mantığı bu olduğu için din kendini şampiyon görmelidir ve diğer dinlere tahammül edememelidir ve onların da büyüklüğünü kabul etmemelidir. Çünkü tek bir büyük olabilir, tek bir gerçek olabilir. Her din başka bir din için tehlike teşkil ediyor ve zaten bu yüzden bir din diğerini yalanlıyor. Şöyle düşünün, birisi İslam’ı terk ettiğinde illa da ateist olacak diye bir şey yok. Belki de adam Hristiyan olacak. Bu durumda Hristiyanlığın eli güçlenecek çünkü Hristiyanlığa bir kişi katılmış olacak. İslam’dan da bir kişi çıkmış olacak.
Yani burada taraftar çalma durumu var. Bir din zayıflamaya başlıyor, diğer din güçlenmeye başlıyor. Din otoritesini korumak adına bunu engellemek zorunda kalacak, dinden çıkacak insanları engelleyecek. Ya da dinden çıkmamaları için onların şüphelerini giderebilmek adına başka mezhepler, başka ekoller veya daha açık, daha sorgulayıcı dinler gösterecek. Tabii ki bu dinler esasen tek bir dini sembolize edecek. Mesela tasavvuf, mesela kelamcılık, mesela bilmem ne. Onlarca mezhep, onlarca ekol, 1400 yıldır gelen alimler aklınızı karıştıracak ve 1400 yıldır kimse bilemedi de sen mi bildin diyecekler. Sorgulayan birtakım İslam filozoflarını göstererek sizi bazı kitaplara bağlayacaklar. Mesela kitap sadece okumakla anlaşılmayacak.
Kitaba abdest almadan dokunulmayacak veya bu kitap Arapça öğrenmeden anlaşılamayacak. Hadi Arapça öğrendin, hadisleri bilmeden olmayacak, şunu bilmeden olmayacak, bunu bilmeden olmayacak. E kimse o kadar bilmeyeceği için kimse araştırmayacak, kimse dinden çıkmayacak, hep aklının bir tarafında bir şüphe kalacak ve mecburen iman edecek. Siz bilime meraklıysanız veya sorguluyorsanız hemen bütün sorularının cevabı Risale-i Nurlarda var diyecekler.
Bin sayfa bile tutmayan bir Kur’an için 10 bin sayfa tefsir yapacaklar. 30 cilt, 50 ciltlik kitap serilerini göstererek işte bütün bunları okuman lazım diyecekler. Ve o kitapların hepsi üstü kapalı anlatım yapacaklar. Okuduğunuzda ya hiçbir şey anlamayacaksınız ya da bu kitapların başka dinlerden çalındığını anlayacaksınız ve dinden çıkacaksınız. Ama tabi ki o kadar okuduktan sonra bütün bir kitap serisine veya 1400 yıla karşı gelmek yerine onları baş tacı yapmak daha mantıklı olacak. Bu sefer dine değil tarikatlara bağlanacaksınız. Cehennem korkusunu şeyhlerle aşacaksınız. Şu şeyh, şu kişi bana şefaat edecek diyeceksiniz. Yani iş dinden çıkmaya geldiği zaman dinden çıkmamak için her şey mübah olacak ve dinden çıkmayın diye size akıl verecek ya da keramet gösterdiği iddia edilen birçok kişi örnek gösterilecek ve kafanız karıştırılacak. Her din için diğer dinler veya bizi dinden çıkarabilecek olan bütün potansiyeller bir şeytan olacak.
Şöyle düşünün şimdi birisi geldi bize küfür etti, sopayla vurdu bir şeyler yaptı, bize saldırdı. Bu durumda karşılık verirdik değil mi? Oturup kimse tamamdır abi sen beni döv ben burada bekliyorum diyecek değil. Peki birisi bizi sonsuza kadar yanma riskiyle baş başa bıraksa yani bize yapabileceği en büyük kötülüğü yapsa, bizi sonsuz bir çukura fırlatsa bu durumda ne yapardık? Yani öyle bir kişiye nasıl bir tepki verirdiniz? İşte din de ateistlere veya diğer dinden insanlara karşı aynı tepkiyi veriyor. Zaten cihatlar veya din savaşları bu yüzden ortaya çıkıyor. Din güçsüzken seninki sana benimki bana inancıma karışma diyebilir ama güçlendiği yanda benim dinin bütün dünyaya hakim olana kadar savaşın şeklinde ayetler gelecektir.
Sıkıyorsa bir benzerini getirin diyecektir ama benzerini getirmeye çalışanların da kellesini kesecektir. Bugün diniyle çok fazla samimi olmayan birisi şüpheleri olduğu için ya inanmıyorsan da saygı duy falan diyecektir çünkü bazı problemlerin olduğunu o da bilecektir ama kafasının karışmasını istemeyecektir.
Bugün layık bir ülkede yaşadığımız için hoşgörü reklamları yapabiliyoruz ama şeriat gelse işin gerçek yüzü ortaya çıkacak. Özetle din hayatta kalmak zorunda ve nasıl hayatta kaldığı çok da önemli değil. Bir dindar da ahirette hayatta kalabilmek istiyor dolayısıyla dinine sıkı sıkıya bağlanmalı ve bütün rakipleri elemeli. Bu yüzden ben bugün bir video çektiğimde yorumlarda milleti saptırma, yanlış ola yöneltme, insanların kafasını karıştırma diyenler türüyor.
Çünkü verecek bir cevapları yok ve bunu kabullenemiyorlar. Yani adamlar kaynaklarımı veya söylediğim şeyleri çürütemiyorlar ve ne yapıyorlar ya varsa o zaman ne yapacaksın. Yani onlar da kendilerine göre haklı. 3-5 tane akıllı çıkıp bir şeyler anlatıyor ve bu adamlar yüzünden 10 binlerce kişinin ahireti yanıyor veya gözü açılıyor. Bu ilüzyondan kurtuluyorlar. Her türlü büyük bir dert. Bu insanlara kızmıyorum çünkü dediğim üzere onlar kendilerini ve yakınlarını korumaya çalışıyorlar.
Onlar korktukları için işi garantiye almak istiyorlar. Diyokest 2’de ve 3’de bunlara değmiştim zaten o yüzden çok fazla uzatmayacağım. Ama bize göre dinini savunan, bize sus diyen insanlar yobaz görünüyorlar. Biz böyle adamlara cahil diyoruz, cühella diyoruz, bilimden haberi yok, tarihten haberi yok, gelmiş bana işimi öğretmeye çalışıyor diyoruz. Ama zaten yapmaları gereken bu. Dinlerini tebliğ edecekler, insanlara duyuracaklar, çekebildikleri kadar kişiyi dinlerine çekerek dinden çıkaran tipleri de durduracaklar, buna mecburlar. Sabahtan beri sürekli dindarların mantığını anlatıyoruz. Biraz da ateistlerin mantığına bakmak lazım. Millet niçin islamofobik hale geliyor? Biraz da bunu konuşalım. Şimdi nasıl ki dindarlar dinsizleri şeytanın uşağı olarak görüyorlarsa, dinsizler de dindarları cehaletin uşağı olarak görüyorlar. Bir dinsiz hayatının 20 yılını inançlı bir şekilde geçirdi. Hristiyanlı, Müslümanlı veya başka bir dini vardı. Annesi, babası neye inandıysa o da öyle inanmıştı. Hatta belki ibadet etmişti, kutsal kitabını okumuştu, bir zamanlar dinine bağlıydı. Hatta dinsizleri eleştiriyordu, millet ne kadar gerizakalı nasıl inanmıyorlar diyordu ama şimdi kendisi de inanmıyor. Ona tonla masal anlattılar, ailesi, arkadaşları ona bir şeyler öğrettiler ama o kendine göre dindeki hataları gördü, fark etti, bir aydınlamla yaşadı, kandırıldığını anladı ve başkaları da kandırılmasın istiyor.
Bir dinsize göre dindarlar kendilerini kandırmış ve başkalarını da kandırmaya çalışan varlıklar. Hatta bu adamlar bilimin, akılın, felsefenin her şeyin önünde engeller. Yani zombi gibiler. Zombiler nasıl ki ölüler ve bilinçsiz bir şekilde başkalarını da öldürmeye çalışıyorlar. Tek dertleri başkalarını da kendileri gibi zombi yapmak. İşte bir dinsizin mantığına göre dindarlar da aynen böyle.
Dindarlar zombi gibi, herkesi zombi yapmaya çalışıyorlar ve bütün insanlar onların inandığına inansın istiyorlar. Yani herkes onlar gibi olacak. Onlara göre diğer bütün dinler, bütün inançlar, her şey boş. Tek doğru onların doğrusu, tek din onların dini. Bunu derken de o diğer bütün inançları araştırmıyorlar. Diğer bütün kitapları okumuyorlar. Hatta kendi inandıkları dini bile bilmiyorlar.
Ama sadece korkuyorlar, böyle öğrenmişler ve dinlerine bağlı kalıyorlar. Başka insanları da bağlamaya çalışıyorlar. Yani bir bakıma at gözlüğü takıyorlar veya zehirli mantar gibi ürüyorlar. İşte bir deiste veya ateiste göre dindar en büyük tehlike. Çünkü dindar cehaleti yaymakla görevlendirilmiş ve bunun önüne geçilmesi gerek.
Dindarlar kafası çalışmayan robotlardır. Sadece iman ediyorlar, soru sormuyorlar, işlerine geldiği gibi her şeyi değiştiriyorlar. Dinsiz ise 20 yıl boyunca kandırılmıştı, gerçek olmayan şeylere inandırılmıştı. Bu dindarlar onun aklına girmişlerdi. Şimdi ise dinsiz artık bu ilüzyondan kurtuldu ve gerçeği bildiğini düşünüyor. Kabuğunu yırttığını, karanlıktan çıktığını düşünüyor ve tıpkı zombilerin diğer varlıkları zombi yapmaya çalıştığı gibi, dinsiz de karanlıkta olanları aydınlığa çıkarmak istiyor.
Tabi ki bir dindara göre aynı şekilde ateistler diğer insanları ateist yapmaya, yani Allah’ı bilmeyen, hakkı tanımayan robotlara çevirmeye çalışıyor. Aslında iki tarafta birbirini aynı şeyle suçluyor. Tek doğrunun kendi olduğunu ve karşıdakinin yanlış olduğunu söylüyorlar. Aralarında pek de bir fark yok. Dindar nasıl ki dinini kurtuluş olarak görüyorsa, dinsiz de inanmamayı kurtuluş olarak görüyor. Dindar dinini tebliğ ediyor, dinsizler ise dinin yalanlarını gösteriyorlar.
Dinsize göre din en büyük engeldi. Bilime engeldi, akıla engeldi, öğrenmeye engeldi. Binlerce yıldır ezberlenen birtakım hikayeler vardı ve din bunlardan ibaretti. Hatta birçok kişi bu dini kullanarak insanları yönetmişti, kandırmıştı ve sömürmüştü. Bugün bile bazı politikacılar dini kullanarak başa gelmişti, yükselmişti.
Birçok cemaatte, birçok tarikatta insanlar dini kullanarak küçük çocukları istismar ediyorlardı, tecavüz ediyorlardı, din üzerinden para kazanıyorlardı ve milleti dinle kandırıyorlardı. Daha örnek veremeyeceğim birçok şey vardı. Çünkü din sadece din olarak kalmadı. Normalde din tanrı ve kişi arasında olması gereken bir şey. Yani ben ve Allah arasındaki bir ilişki, bir diyalog. Ama bugün din bireysel olmaktan çıktı, toplumsal oldu ve bir gelenek haline geldi.
Bugün din bir inanç değil, bir silah olmuş oldu. Zenginler için din bir kırbaçken fakirler için bir afeon haline geldi ve artık kaldırılması gereken bir şey oldu. En azından bir dinsiz aynen böyle düşünecektir ve bunu düşünmekte sonuna kadar haklıdır. Dinsiz artık gerçekleri bildiğini zannediyor. Bu yüzden akrabaları, arkadaşları, herkes gerçeği bilsin istiyor. Dinsiz hayatı boyunca dinle yaşamıştı ve yine etrafında dindarlar var. Yaşadığı toplumda herkesin bir inancı var. Dinsiz kendisi dinden kurtulmuş olsa da bununla yetinmeyecek. Başkalarını da kurtaracak. En başlarda cahil olduğu için Allah yok dinler yalan falan diyerek Facebook’ta gezecek. Sonrasında biraz felsefe öğrenecek ve dindarlarla tartışacak. Daha sonra tartışmanın da pek bir işe yaramadığını görecek.
Ya yorulacak ve kimseyle uğraşmayacak ya da dinsizliğin niçin mantıklı olduğunu göstermek adına kitaplar yazmaya başlayacak. Dindar kendine göre doğru olan için savaşıyordu, bir yandan kendini korumaya çalışıyordu. Dinsiz de kendine göre doğru olan için savaşıyor ve bir yandan kendini korumaya çalışıyor. Çünkü dinsizlerin sayısı ne kadar artarsa, dinsizler o kadar güvende olacaklar, kimse kolay kolay kafalarını kesemeyecek ve din baskısı o kadar azalacak.
Dindar nasıl ki elinde olsa dinsizleri bir kaşık suda boğacaksa, dinsiz de elinde olsa bütün dinleri kaldıracak. Ama halk için gerekli olan başka bir sistem getirecek. Belki sosyalizm, belki başka bir şey ama dinin halkı yönetmek adına iyi bir araç olduğunu bildiği için dinin yerine geçebilecek başka bir şeyler bulacak. Tabi buralar ayrı konular. Özetle dinsize göre yobazlar son derece tehlikeli ama aslında yobazlar yapmaları gereken şeyi yapıyorlar.
Dindara göre de dinsizler son derece tehlikeli ama dinsizler yapmaları gereken şeyi yapıyorlar. Olay bundan ibaret. Nereden baktığınıza, hangi tarafta olduğunuza göre işler değişiyor. Mesela bugün Moğollara sorsanız Cengiz Han ulusal bir kahramandır, büyük bir liderdir. Ama Avrupa’ya sorarsanız şerefsiz, cani, şeytanın tekidir. Bugün Atatürk bizim için bir liderdir, büyüktür. Ama şeriatçılara sorarsanız din düşmanıdır, deccaldir, İslam’a zarar vermiştir.
Hatta şu anda cehennemde yanıyordur. Bana bile diyorlar o arkanda koyduğun fotoğraf, o Atatürk seni kurtarmayacak. Öldükten sonra neyin ne olduğunu anlayacaksın. Bakalım Atatürk yardımcı olabilecek mi? Falan filan. Yani millet mal, özetle böyle. Bakın iki taraf da kendine göre hem haklı hem de değil. Onların doğrusu o, bunların doğrusu bu. Yapacak bir şey yok. Peki doğru ne? Yani bu işin doğrusu ne? Ne yapmak gerekiyor? Bana göre evrensel bir doğrusu yok çünkü doğru da değişken. Bana göre doğru olan size göre yanlış olacak. Aksi takdirde herkes aynı fikirde olurdu. Tek bir din olurdu, tek bir siyasi parti olurdu. Herkes aynı şeyleri söylerdi. Arkadaşlar, insanlık tarihi boyunca hiçbir konuda fikir birliği sağlayamadık ki şimdi sağlayalım. Benim verebileceğim tek tavsiye şu. Herkesin kendi işine bakması. Kimse kimseyi dinden çıkarmaya veya çekmeye çalışmasın. Anlatacak bir şeylere olanlar çıkıp anlatsın. Ben mesela bir video çektim diye Ahmet Dindan mı çıkıyor? İnsanları saptırıyor muyum?
O zaman Mehmet de gitsin başka bir video çeksin. Milleti inancına davet etsin. Çıkan çıkar giren girer yani. Ben kimseye zorla bana inan demiyorum. Tek gerçek benim söylediklerimdir demiyorum. Siz de demeyeceksiniz. Kimseye neye inanması gerektiğini söylemeyeceksiniz. Herkes kendi özgür iradesiyle, aklının yettiği kadarıyla bir şeyleri kabul edecek. Ben bugün Kuran’ı eleştiren bir video çekiyorsam siz de öven bir video çekeceksiniz. Millet kendi karar verecek. Ama bunu yaparken yalan söylemeyeceksiniz. Eğer bir iftira atarsanız veya bir yalan söylerseniz bunları da ortaya çıkarmak gerekiyor. Bu zaten insanlığın boynunun borcu. Ha din komple bir yalan da olabilir ama dini yalanlamak ayrı bir olay. Yani senin dinin yalan sahte inanma saçmalık demek terbiyesizlik oluyor. Din bir kutsaldır, bir inançtır, hassas bir duygudur. Din direkt olarak yalanlanmaz ama dini kanıtlamak adına birileri bir yalan söylüyorsa veya bir şeyleri yanlış anlatıyorsa bunları söylemekte hiçbir beis yok.
Siz oturup da dünya düzdür diyebilirsiniz ama bilim bunu kanıtladı derseniz iftira atmış olursunuz. Bilim adamları kanıtladı nasıl bizi kandırıyor falan dediğiniz anda yalan söylemiş oluyorsunuz ve insanları kandırmış oluyorsunuz. Siz evrimi kabul etmeyebilirsiniz kitabınızda yazmıyordur. Bana göre evrim yoktur dersiniz her şeyin doğrusunu Allah bilir dersiniz olabilir. Ama bilim adamları evrimin gerçek olmadığını kanıtladı araformlar yok derseniz iftira atmış oluyorsunuz. Milleti kandırmış oluyorsunuz.
Yani özetle neye inanmak istiyorsanız inanma hakkınız var ama inancınızı güçlendirmek için yalan söylerseniz bilimi veya başka şeyleri alet ederek milleti kandırırsanız aynı şekilde dinsizler de buna karşılık verebilir, yalan söylüyorsunuz diyebilir. Tabii ki aynı şekilde dinsizler de emin olmadıkları konularda sürekli dine saldırıp düşmanlık yaratmamalılar. Bilmedikleri konularda biliyormuş gibi davranıp sırf inanıyor diye milleti küçük görmemeliler. Yani hoşgörülü olmalılar.
Çünkü bugün ben Kuran’ı okudum biliyorum diyen birçok kişi Kuran’ı hayatında bir sayfa bile okumadı, okuyor gibi davranıyor. Bugün ben bilimsel araştırmalar yapıyorum, ben araştırıp öğreniyorum diyen birçok kişi Kuran’da mucize olduğunu iddia eden ve bunu bilimle kanıtlamaya çalışan birçok kişi araştırmalarını cemaat sayfalarında yapıyor. Gidiyor Harun Yahya’dan bilim öğrenmeye çalışıyor. Yani kendini kandırıyor. Arkadaşlar bakın insanlar kendi kendini kandırmaya meyilli varlıklardır. Bu normaldir.
İsteyen istediği gibi inanabilir, kendini kandırabilir. Buna kimse karışamaz ama gidip de başkalarını kandırmaya başlarsanız burada problem çıkar. Aslında bütün olay bundan ibaret. Yani yobazlık dediğimiz şey kendini kandırıp daha sonra başkalarını da kandırmayı misyon edinmekten ibaret. Bugün benim takipçilerimden birisi gelse ve dese ki Diamond ben gittim budist oldum eskiden ateistim ama artık budizme inanıyorum tek gerçek bu. Ben bu adamla alay etmem. Saçmalama oğlum budizm ne demek demem yani.
Hayırlı olsun derim. Kendini böyle mutlu hissediyorsan böyle yap derim. Karışmam yani. Herkesin inanç özgürlüğüne yani inanma ve inanmama özgürlüğüne saygı göstermek lazım. Ortada şiddet, hakaret veya tahrik edici bir şey olmadığı sürece kimseye karışmamak lazım. Siz karşınızdaki görüşlere saygılı olduğunuz sürece hiçbir problem kalmıyor. Ama saygı da her görüşe gösterilmiyor yine şartlarla alakalı. Karşınızdaki dinsizlik köpek, şeytan yoldan sapmış, mahlukat diye adlandırıyorsa öyle bir görüşe saygı göstermeye gerek kalmıyor. Ben Allah’ın varlığına inanıyorum. Allah yoksa hiçbir şey kaybetmem. Varsa da kazanırım. Sen inanmıyorsun. Eğer Allah yoksa yokluğa gidersin. Ama varsa hesap vereceksin. Eğer varsa ben hiçbir şey kaybetmeyeceğim ama sen yanacaksın.
Yani sen varsa da yoksa da kaybedeceksin ama benim en azından kazanma şansım var. Şimdi bu sözler bin yıldan fazladır ortalıkta geziyor. İlk olarak bunları kimin söylediğiyle alakalıda tonlar rivayet var. Onları not aldım. Hatta bir bakalım. Razi bu söz için şairin birine aittir demiş. Anonimdir demiş. Gazali bu sözler için Ebu’l-Ala el-Mari’ye ait olduğunu söylemiş. İbn-i Aşur bu sözlerin Hazreti Ali’ye ait olduğunu iddia etmiş. Ki zaten çoğunlukta bunun böyle olduğunu inanıyor. Ama tarihe baktığımızda yabancı kaynaklara baktığımızda bu sözlerin ilk olarak milattan önce Lucretius tarafından söylendiğini görüyoruz. Ben Tanrı’ya inanırım çünkü eğer yoksa ona inanmakla hiçbir şey kaybetmeyeceğim. Ama eğer varsa inanmamakla çok şey kaybedeceğim. Lucretius’un bu sözlerinden sonra benzer mantıkla işte bu kumar hatta Pascal’ın kumarı denilen şey oluşturuldu. Anlayacağınız üzere arkadaşlar görebildiğimiz kadarıyla en eskiye dayandırdığımızda bu sözlerin 2000 yıldan fazla bir süredir söylendiğini biliyoruz. Peki 2000 yıldır buna kimse bir cevap getiremedi mi? Yani 2000 yıldır kimse buna bir şey söyleyemedi de mi hala bunu gelip televizyonlarda falan söylüyorlar? Hala böyle maden bulmuş gibi bak işte ben bu mantıkla inanıyorum diyorlar. Merak etmeyin bunu da zaten bu podcast içinde göreceksiniz. Öncelikle şuna bir değinmek lazım. Şimdi inançlı insanlar ben inanmakla hiçbir şey kaybetmem diyorlar ya aslında bir şeyler kaybediyorlar ama farkında değiller. Çünkü eğer bu mantıkla inanıyorsanız bir kere dürüstlüğünüzü kaybediyorsunuz. Bu kafayla inanmak ne kadar mantıklı veya ne kadar geçerli buna bir bakmak lazım. Pascal gibi bir adam bile ya varsa diyerek inanmayı tercih etmişti. Zaten az önce söylediğim üzere artık bu ya varsa muhabbeti daha çok Pascal’ın kumarı diye biliniyor. Çünkü bu mantık bir kumardır.
Ya varsa, varsa ben kazanacağım. Ben kazanan ata oynamalıyım ki her hali karda her ihtimale karşı kendimi garantiye alayım. İyi de bu mantık ticari bir mantıktır. Yani ya varsa inanayım bari kazançlı çıkarım diye inanmak tüccar mantığıyla inanmaktır. Yani samimi ve kalpten bir inanış değildir. Aslında bu iman etmek demek değildir. Bu sadece öldüğünüzde karşınıza tanrı falan çıkarsa ya ben sana inanmıştım işte diyebilmek adına paçayı kurtarmak için inanmaktır. Ki bu durumda da zaten tanrıyı kandırmak için inanmış oluyorsunuz ve bu hiçbir işe yaramıyor. Tanrıyla ticaret yapmaya kalkıyorsunuz. Ha şunu diyeceksiniz. İyi de din zaten bir ticaret. Yani zekat veriyorsun, kurban veriyorsun, karşılık bekliyorsun. Veya namaz kılıyorsun. Namazın karşılığında Allah’a dua ederek yine karşılık bekliyorsun. Ha Allah benden hiçbir şey kazanmıyor. Onun bana ihtiyacı yok. Ama ben Allah’tan çok şey kazanıyorum. Benim Allah’a ihtiyacım var. Benim zaten inançtan bir çıkarım var. Allah benden hiçbir şey almıyor aslında. Ben zekat verdiğimde insanlara veriyorum. Veya kurban kestiğimde yine bu kurbanı insanlar yiyor. Ama Allah’ın verdiği bana geliyor. Allah almıyor. Sadece veriyor. E Allah bunun için bizden dua istiyor. Yani bizi affetmek için bizden bir çaba bekliyor. Biz hak edeceğiz, kendimizi kanıtlayacağız, ona bir adım gideceğiz ki o da bize 10 adım gelecek. Yani bu durumda insan kendi çıkarına göre yaşadığı için zaten Allah’a inanması ve ibadet etmesinde kendi çıkarına hizmet var.
Doğru, bakın burada haklısınız aslında. Buna bir şey demiyorum. Neticede ödül ve ceza sistemi varsa zaten burada bir yarar ve zarar muhabbeti vardır. Cennet yaptıklarınızın karşılığında verilen bir ödüldür. Cehennem ise yaptıklarınızın karşılığında alacağınız bir cezadır. Ama bu durumda şunu kabul etmiş oluyorsunuz. İnançlı kişi Allah’ı bildiğinden veya kalp gözü açık olduğundan değil, hidayete erdiğinden değil, ödül almak için inanmış oluyor.
Bu durumda eğer cennet vaad edilmeseydi kimse inanmayacaktı anlamına geliyor bu. Bakın bunu ben söylemiyorum, az önce söylediğim şeyleri savunan sizler söylüyorsunuz. Yani ben cenneti kazanmak veya Allah’ın rızasını kazanmak için inanıyorum diyorsanız pazarlık yaptığınızı zaten kabul ediyorsunuz. Halbuki iman, inanç bu içsel bir şeydir. Fedakârlık gerektirir, bağlılık gerektirir.
Eğer siz muhtaç olduğunuz için inanıyorsanız yani başka çareniz olmadığından zarara uğramamak için inanıyorsanız bu durumda bu imanda samimiyet yoktur zaten. Yani sizin inanışınız bir ateistin inanmayışıyla tamamen aynıdır. Ateist sadece inanmadığını kabullenmiştir, kendine yalan söylemiyordur. Bu mantıkla ya varsa diyerek inanan bir insan ise sadece kendini kandırıyordur. Bu kafayla inanan bir insan ancak korktuğundan veya ödül beklediğinden inanıyordur bunu bir anlamak lazım.
Tanrı size değneği göstererek diğer tarafa da şekeri koyarak sizi yönlendiriyor. Eğer bu şekilde inandığınızda bu kabul görecekse zaten kimse değneği seçmeyecek. Sonuçta inanmayan insanlar geri zekalı değil. Yani kimse keyfinden böyle cenneti falan reddetmez sonuçta. E madem kimse cenneti reddetmiyor, herkes cenneti biliyor veya iyilik yaptığınız zaman karşılık alacağınızı inanıyorsunuz. E o zaman kötülük niye var? Şimdi inançlı bir insan Allah’ı bildiğinden ve cezayı da bildiğinden kesinlikle kötülük yapmaz diye düşünürseniz bu durumda sadece inanmayanlar kötülük yapar diye düşünmeniz lazım. Yani ateistlerin hepsi ahlaksız ve kötü kalpli olur diye düşünmeniz lazım. Halbuki gerçekte böyle mi? Yani bugün inançlı olan, namaz kılan, cemaat kuran birçok insan küçücük çocukları badeliycem diye istismar etmiyor mu? Bugün kaç kişi insanları Allah’la kandırıyor?
Bugün hacdan dönen kaç ev sahibi kirasını bir ay geciktiriyor diye insanları kapı dışarı ediyor? Bugün namazında niyazında kaç kişi kızı yaşında insanlara kötü gözle bakıyor? Bu insanlar eğer sırf inanıyorlar diye bir dini temsil ediyorlarsa bu durumda bu o dini veya ideolojiyi de kötü yapmıyor mu? Yani bu din insanlara böyle kötülükler yapsınlar, kötü gözle baksınlar diye mi emrediyor? Eğer din bunu emretmiyorsa niye inançlı insanlar kötülük yapıyor? Biliyorum onlar gerçek Müslüman değil diyeceksiniz. Gerçekten inanmış insanlar Allah’tan korkar ve böyle davranmazlar diyeceksiniz. Kalbinde Allah korkusu olan birisi böyle bir iş çevirmez, istismarda bulunmaz diyeceksiniz. Bu kafasına takke takan, cüppe giyen tipler, mümin görünen insanlar aslında münafıktırlar diyeceksiniz. Onlar aslında inanmıyorlar ya da yanlış inanıyorlar diyeceksiniz. Ama ben buna bir ek daha yapmak istiyorum. Siz de öylesiniz. Bakın aslında aynı fikirdeyiz.
Eğer birisi Allah’a kesinlikle iman etse, her hareketinin kaydedildiğini ve kötülüğünün karşılığını alacağını bilse, kötülükten kaçar. Ama dikkat edin. Bu insan ya varsa diye inanmaz. Bu insan zaten olduğuna emindir, biliyordur. Ama bilmezseniz, inanırsanız ya da geleceğinizle alakalı şüpheleriniz varsa bu durumda inanmanın da, tanrının da pek bir anlamı kalmaz. Örneğin şöyle söyleyeyim. Sigara ve alkolün zararlı olduğunu herkes biliyor ama yine de kullanıyor. Çünkü kimse ben 100 yaşına kadar yaşarım diyemiyor. Yarın ölüp ölmeyeceğimizin garantisi yok. İçen de ölüyor, içmeyen de ölüyor. Ya yarın bana otobüs çarparsa, ya yarın ölürsem, e o zaman içmediğimle kalırım. Boşu boşuna bu zevklerden mahrum kalırım diyorlar. Eğer siz 100 yaşına kadar yaşama garantisi alsanız ve içtiğiniz her sigarada hayatınızdan 20 dakika 30 dakika gittiğini bilseniz, ağzınıza bile sigara sürmezdiniz. İlle de içiyorsanız hani yılda bir kere falan keyfini içerdiniz.
İşte bu durum kötülük içinde geçerli aslında. İnsanlar kötülük yapmaya meyilli çünkü hepimiz aslında kötü insanlarız. En iyi kalpli olanımızın bile içinde kötülük var. Buna dinler şeytan diyorlar, nefs diyorlar veya başka isimler veriyorlar, orası fark etmiyor. Ama insanın fıtratında ve doğasında çıkarcılığın ve bencilliğin olduğu bir gerçek. İnsanlar kötülüklerini dizginlemeyi öğrenebildikleri zaman toplum olmaya başladık. Yasalar geliştirdik, kurallar geliştirdik. En basit kabile sisteminde bile namus kavramı geliştirdik. Sen benim karıma dokunma ben seninkine dokunmayayım veya sen benim malımı çalma ben seninkini çalmayayım diyerek yasalar koyduk. Yani bu 10 emir ilk defa Musa ile ortaya çıkmadı. 10 emir zaten her toplumda vardı. 10 emir dediğimiz şeyler, yasaklar, içimizdeki şeytanı bastırmanın bir yöntemiydi sadece. Ama kimileri içindeki şeytanı kendi mantığıyla da bastırabilir. Herkes illa da birileri tarafından yönetilmek zorunda değil. Mesela, ya şimdi ben birine kötülük yaparsam bu kötülük keşfedilir veya birileri duyar ve başkası da bana kötülük yapabilir. Ya da işte karma mantığıyla ne yapıyorsam aynısı başıma gelebilir. Veya daha objektif bakalım, işte ben birine kötülük yaparsam yakalanma ihtimalim var. Ceza alabilirim ya da rezil olabilirim insanlar bunu duyabilir. Bunu diyerek de insanlar kötülük yapmaktan vazgeçebilirler ya da kötülük tabiatına ters geliyordur. Herkesin içinde kötülük olsa bile o insan saygı duyulmak istiyordur, sevilmek istiyordur.
Bu yüzden de insanlara iyilik yapmayı ve insanlar tarafından saygı görmeyi istiyordur. Önemli birisi olmak istiyordur. Ancak bunu yaparken de yav ya Allah varsa mantığıyla yapmaz. Sadece ortama ayak uydurur ve kendi isteklerinin peşinden gider. Şimdi Platon’un devlet kitabında Giges’in Yüzüğü diye bir hikaye var. Zaten agnostik felsefesi videosunda bunu anlatmıştım. Hikayenin mantığı şu, siz dünyadaki hangi insanı alırsanız alın, en iyi insanı bile alsanız,
ona nasıl bir suç işlerse işlesin, ceza almayacağı ve o kadar özgür kalacağı bir ortam sağlarsanız suç işleyecektir. Her insan eğer eline fırsat geçerse, izin verilirse kötülük yapmaya meyillidir çünkü insan kötülük yapmaktan keyif alır. Mesela görünmezlik yeteneği kazandıran bir yüzüğünüz olsa, yüzüğü taktığınız zaman kimse sizi görmese, duymasa, koklayamasa, yani kimse varlığınızdan haberdar olmasa, ne yaparsanız yapın, yanınıza kar kalacak olsa, yapmayacağınız kötülük kalmaz. Çok büyük kötülükler yapmasanız bile en azından kötülük dediğimiz şeyleri yaparsınız. Mesela marketlere girip istediğiniz şeyleri alırdınız ya da ne bileyim bankaları soyabilirdiniz. Başlarda bunu yapmak zor gelirdi, yapmayayım derdiniz ama zamanla ufak ufak aşırmaya başlardınız çünkü kolay yoldan kazanç cazip gelecekti. Ya insanlar niye kumar oynuyor zannediyorsunuz? Niye millet gidip de sayısal loto oynuyor, ne bileyim iddia oynuyor ya da niye millet ya varsa diyerek inanıyor? Çünkü kolay olanı bu zaten.
Şimdi oturup dürüstçe bir kendinize bakın. Elinizde böyle bir yüzük olsa ve ne yaparsanız yapın, hiçbir ceza almayacak olsanız ve kimse bundan haberdar olmayacak olsa, kadınları gizlice takip ederdiniz, uygunsuz zamanlarında onları izlerdiniz yani röntgencilik yapardınız, belki de tecavüz ederdiniz. Veya daha basitten gidelim, sevmediğiniz insanları görünmezliğiniz sayesinde döverdiniz, kendi tiranlığınızı ortaya koyardınız, belki de öldürmeye çalışırdınız.
Üstelik başlarda bu zor gelse bile bir süre sonra bundan keyif almaya başlardınız. Şimdi hayır ben bunları hayatta yapmam, ben o yüzüğü kullanmam derseniz eğer, bu sefer de enayilik yapmış oluyorsunuz. Yüzüğün yeteneği ve size verilen bu özgürlük bir lütuf aslında. Yani yüzüğü kullanmamak onu israf etmekle aynı şey ve israf haramdır. Neyse fazla ince espriyi yapmayalım, stand-up’a döndürmeyelim olayı, devam edelim.
Özetle, insana imkan verdiğiniz zaman, kötülük yapacaktır, bu insanın doğasıyla alakalıdır, bunu kabul etmeyecek hiçbir insan yoktur. Yani eğer buna karşı geliyorsanız zaten demek ki tam olarak psikolojiyi bilmiyorsunuz ya da yaşınız küçük henüz insanları tanımamışsınız veya kendinizi daha tanımamışsınız. Sonuçta bütün dinler insandaki bu kötülüğü kabullenmişler, bu yönelime nefs veya şeytan demişler ve bunu engellemek için de kurallar ve korkutmalar ortaya koymuşlar.
Bugün birisi size artistlik yaptığı zaman, üstünüze yürüdüğü zaman ona karşılık vermiyorsanız ya ondan korkuyorsunuzdur, yani adam beni dövebilir diye korktuğunuzdan karşılık vermiyorsunuzdur ya da ya şimdi elimden bir kaza çıkar diyerek hapse girmekten korkuyorsunuzdur. Ama hapse girmeyecek olsanız veya karşınızdakini kesinlikle dövebileceğinizi bilseniz karşılık vermekten çekinmezdiniz. He çekinirseniz bunun tek bir sebebi olabilir.
Tamam kimse görmüyor, kimse bilmiyor ama Tanrı görüyor, Tanrı biliyor. Yani yine de gören bir varlık var, yine de hesap verilecek bir şey var. Lakin buraya geldiğimiz zaman yine başa dönüyoruz. Eğer Tanrı’dan korkuyorsanız kötülükten kaçarsınız. E şu anda teistler Allah’a inandıklarını, Allah’ın her şeyi gördüğünü iddia ediyorlar. Ben Allah’tan korkarım diyorlar. E peki dünyada hayatında hiç günah işlememiş birini bulabiliyor muyuz? 7-8 milyar kadar insanın hepsi kötülük yapıyor değil mi? Koskoca dünyada bir kişi bile inanmıyor mu ya? En basiti siz inanmıyor musunuz? Yani siz de kötülük yapıyorsunuz. Siz de mi gerçek Müslüman değilsiniz? İnançlı insanlar zaten Allah’ın gördüğünü biliyorlar. Allah’ın gördüğünü bile bile nasıl günah işliyorlar? Demek ki arkadaşlar kimse gerçek anlamda her hareketinin izlendiğine veya hesap vereceğine inanmıyor. Sadece yasalara, adalete güvendiği gibi bir yaratıcaya güveniyor ve ya varsa diyerek yaşıyor. Bu bir ihtimal sadece. Herkes fıtratına boyun eğiyor ve bunun inançla falan alakası yok. Yani inanmayan insanlar da inançlı insanlar kadar ahlaklı olabilir ve genellikle zaten böyledir. Çünkü inançlı insanlar genellikle günaha, kötülüğe ve iftiraya devam ederler ama bir yandan da ya varsa diyerek inanırlar. Buradaki ya varsa sadece Allah’ın var olması anlamına gelmiyor. Allah’ın merhamet edebileceği anlamına da geliyor. Eğer varsa zaten ona inandığım için beni affeder.
Yani sizler aslında Allah’ın var olma ihtimaline değil, sizi affetme ihtimaline güveniyorsunuz. Kendinizi, kötülüğünüzü, bütün pisliklerinizi kabullendiniz, ne kadar kötü olduğunuzu biliyorsunuz ama bir yandan da eğer varsa beni affetsin diyerek garantiye oynamaya çalışıyorsunuz. Bugün Facebook’a girin, tartışma gruplarına bakın. 10 mü’minden 9’u, ya ben ateist olsaydım yapmayacağım kötülük kalmazdı diyor. Madem inanmıyorsun o zaman anana bacına dayan gözle bak, seni alı koyan nedir?
Bunun gibi şeyler söylüyorlar. Çünkü onlar yapardı. Onlar o karakterde insanlar. Böyle diyenlerin ahlakı da zaten sembolik bir ahlak. Yani lafta. Çünkü onların eline imkan geçse her türlü kötülüğü yapacaklar. Ki yapıyorlar da zaten. Dolayısıyla inansalar da inanmasalar da insanlar her şeyi zaten yapıyorlar. Ama inançlı insanlar joker hakkı kullanarak affedileceklerine de inanmaya başlıyorlar. Veya bunu daha da ileri götürüyorsun ve diyorsun ki inançlı insanlar cehenneme girseler bile eninde sonunda oradan çıkarlar. Biraz tekrar düşüyor gibi oluyorum ama şunu bir türlü insanlar anlamıyor veya anlamak istemiyorlar. Dolayısıyla iyice akıllara yerleştirelim. Bakın ateistler ya varsa diyerek affedilmeyi umarak yaşamıyorlar. Aslında tek fark bu. Yani ateistler eğer Allah varsa hiçbir şey kaybetmeyecek aslında. Onlar ya varsa diyerek affedilme umuduyla kötülük yapmadılar. İçlerinden geldiği için iyi oldular veya zaten kötü oldukları için kötü davrandılar ve bunu kabullendiler. İnançlı insanlarsa zaten kötüler ama affedilme ümidiyle kötülüklerini kılıf arıyorlar, bahane uyduruyorlar. Kendilerinde sırf inandıkları veya inanıyor gibi göründükleri için tövbe hakkı gördüler ve kötülük yapma hakkını buldular. Bir dürüst olmak lazım. Yani bugün hayatında hiç içki içmemiş, sigara içmemiş, kendisine zarar verecek hiçbir şey yapmamış veya keyfine göre mastürbasyon yapmamış, başka insanları cinsel olarak düşünmemiş, hayatı boyunca kimseye cinsel gözle veya kötü bir gözle bakmamış veya hayatı boyunca kimsenin arkasından konuşmamış, yalan söylememiş ya da bir şeyleri bilerek saklamamış insan var mı? Hiç bir günah işlemeyip Hz. İsa gibi tertemiz gelip gideceğini iddia eden birisi var mı şu anda? Böyle bir insanın olma şansı yok. Hristiyanlık mesela bunu kabul etmiştir. Siz şu anda bir kiliseye gidin, hangi mezhebden olduğu fark etmez bir papaz, vaiz veya pastör inanmanız için size şu gerekçeyi gösterecektir. Hayatında kötülük yaptın mı? Affedilmen gereken bir şey görüyor musun veya bir pişmanlığın var mı? Eğer kendinde kötülük görüyorsan inan çünkü seni her türlü affedecek bir varlık var ve affetmesi için sadece onu kabul etmen lazım. Eğer hayatında hiçbir kötülük yapmadıysan, melek gibi olduğunu iddia ediyorsan,
yine de tabiatında kötülük var, düşüncelerinde kötülük var veya atalarında Âdem ve Havva’da kötülük var. Dolayısıyla yine de affedilmeye ihtiyacın var. Şimdi kimisi bunu kabulleniyor, kimisi dizginliyor. Kimisi de bunu kullanmak için bir bahane uyduruyor. Bunu kabullenenler zaten onu yaratanın da öyle yarattığını düşünüyorlar. Durumunu kabullenenler yani ben zaten kötüyüm diyenler Allah beni böyle yarattı diyorlar. Öyleyse tabiatım neyse ya bununla mücadele edeceğim ya da kabullenip ona göre yaşayacağım.
Şimdi böyle bir durumda yani dürüst olduğumuz zaman zaten insanların tabiatına göre yaşadığını ve kendilerine engel olmaya çalışsalar da eninde sonunda bir yerde yenileceklerini varsaydığınız zaman ve gerçekten de Tanrı varsa öldüğümüzde karşısına çıkacağımızı düşünürsek böyle bir durumda Tanrı samimiyete mi bakacak yoksa yalakalığa mı bakacak? Tanrı eğer yalakalığa bakıyorsa sadece inanıp inanmıyor olmanıza bakıyorsa bu onu adil bir Tanrı yapar mı yoksa onun aciz olduğunu mu gösterir?
Yani Tanrı samimiyete, kalbinize, amellerinize bakmıyorsa bu durumda Tanrı merhametli bir Tanrı olabilir mi? Bu gibi soruların cevabını vermeden Tanrı nedir, ahlak nedir, amaç nedir bunları bilmeden ya varsa demek ya varsa diyerek insanlara bir şeyleri kanıtlamaya çalışmak aslında kendi topuğunuza sıkmak demek. Ya şu kadarını bile anlayacak zekâya sahip olmayan insanlar Tanrı adına ahkem kesmeye çalışıyorlar
ve ya varsa o zaman ne yapacaksın diyerek böyle ağızlarının kenarından hafiften gülerek ateizmi çökertmeye çalışıyorlar. Bakın eğer Allah varsa ve eğer Allah adilse kaybedenler ateistler olmayacak şunu bir anlamak lazım. Çünkü ateistler zaten inanmadıkları için içlerinden geldiği gibi yaşıyorlar ve kabullenmişler. Adam kötüyse zaten kötü, inansaydı bile yine kötü olacaktı ve bu kötülüğünü tövbe etme hakkıyla ve affedilme umuduyla kullanacaktı.
Yani kötülüğüne yine devam edecekti ama Allah affeder diyecekti. Ateist kendini kabul etmiştir ama toplumdan çekindiği için kurallara, yasalara göre yaşamaya çalışmıştır. Düzgün bir birey olmaya çalışmıştır ya da öz eleştiri yapmıştır ve kendi yolunu seçmiştir. Ha eğer bir ateistin eline güç geçerse diğer bütün insanlar gibi o da bir diktatör olabilir, katliamcı olabilir ama bunun ateist olmasıyla alakası yoktur.
İnsan olması ile alakası vardır çünkü inansaydı da yine aynı şeyleri yapacaktı. Sonuçta inandığınız zaman hayrına inanmıyorsunuz. İnandığınız şey karakterinizi yansıtıyor, size iyi geliyor ki inanıyorsunuz. Pedofili birine ona küçük kızlarla evlenmeye hak tanıyan bir din sunun kabul edecektir. Ya da psikopat birine insanları öldürmekten keyif alan birine ya da kendisi gibi olmayan herkese düşman gözle bakan birine
kelle kesmeye, cihat yapmaya, onları öldürmeye hak veren bir din verdiğini zaman kabul edecektir. İnsanlar dinlerini onlara uygun geldiği takdirde kabul ederler. Eğer birisi kötüyse bu durumda dini için, tanrısı için veya inancı için adam öldürecektir. Hiçbir dine inanmadığı takdirde de zaten kötü olduğu için yine öldürmeye devam edecektir. Mesela Ted Bundy gibi keyfinden insan öldürecektir. Bunun dinle imanla alakası yoktur. Karakterle alakası vardır.
Dolayısıyla ya varsa diye sorduğunuz zaman aslında inancı ve inanma özgürlüğünü değil, etik ve ahlakı tartışıyorsunuz. Hatta tanrının karakterini tartışıyorsunuz. Ya varsa tanrı iyiliğe mi bakacak yoksa yalakalığa mı bakacak? Şimdi tanrıyı bırakalım bizden devam edelim. Mantıklı bir şekilde ele aldığımız zaman ve dürüst olduğumuz zaman eğer inanıyorsak bunun üç tane sebebi var.
Bir, dininiz kişiliğinizi yansıtıyordur, size uyuyordur, mesela tek eşli olmak istemiyorsunuzdur ve din size dört tane eş alma hakkı veriyordur ve işinize gelir. İki, korkuyorsunuzdur, ya varsa o zaman yandık diye tırsıyorsunuzdur, bu durumda dini bir joker hakkı gibi kullanırsınız. Üç, boşluktasınızdır, ben niye varım gibi sorulara cevap bulamamışsınızdır. Anneniz, babanız, eşiniz, dostunuz neye inandıysa, doğduğunuz ülke hangi dini kabul ettiyse siz de otomatik olarak onu kabul edersiniz. Bugün Türkiye’de doğunca Müslüman, İngiltere’de doğunca Hristiyan olursunuz. Yani aslında sorgulamadan size verilen şeyi kabul edersiniz çünkü inanma ihtiyacınız vardır ve bu eksikliği bu boşluğu gidermek zorunda hissedersiniz. Dolayısıyla bunun da aslında tanrıyla veya ya varsayla alakası yok, tercihle alakası var. Yani bugün çıkıp herkes diyor, ben başka bir ülkede de olsaydım yine araştırıp bulurdum Müslüman olurdum. E iyi de kardeşim bir akıllı sen misin? Kalan 6 milyar insan hiç araştırmıyor mu? Ya da sen araştırdın mı gerçekten? Yani hayatında bir kere bile kitabı okumayıp iki tane ilahiyatçıdan argüman ezberleyip inançlı olduğunu mu iddia ediyorsun? Ya varsa diyerek kendini kandırdığın zaman gerçekten araştırmış öğrenmiş mi oluyorsun? Bak doğuştan Müslümansın, hak dine ulaşmışsın bedavadan.
Peki bunu gerçekten anlamak için ne yaptın? Kitabını okudun mu? İslam tarihini okudun mu? Hadisleri okudun mu? Siyeri biliyor musun? Veya yorumlamaları biliyor musun? Mes’epler tarihini öğrendin mi? Yani gerçekten kitabını her manasıyla öğrendin mi? Hatta üşenmeyip gidip bir de Arapça öğrendin mi? Çünkü işinize geldiği zaman Arapça bilmeden bu kitap anlaşılmaz diyorsunuz değil mi? E dolayısıyla sen bedavadan kazandığın bu dini bile tam olarak öğrenmediysen, hayatını buna adamadıysan,
başka bir ülkede doğup Hristiyan olduğunda da böyle bir çaba göstereceğini nereden biliyorsun? Şu anda bile yapmamışsın o zaman niye yapasın ki? Onlar da zaten kendi inançlarının doğru olduğunu düşünüyorlar. Onlar da tıpkı senin gibi okumadan iman etmeyi tercih ediyorlar. Ya da akıllı birkaç tane insanı görüp ya bu zeki bir adam bu inanıyorsa ben de inanayım diyorlar. Yani mantık aynı mantık. İteat mantığı, boyun eğme mantığı veya bunların hepsini bırakarak
ya varsa diyerek bir kumar oynuyorsunuz ve şansınıza güveniyorsunuz. Şimdi şey diyeceksiniz hayır bak araştırıp Müslüman olan bir sürü insan var. Bazı Hristiyanlar veya işte yabancı ateistler araştırıp Müslüman oluyor. Hatta bunun reklamları yapılır böyle bir kişi Müslüman olduğunda hemen 50 tane yerde bunun haberi yapılır. Herkes bunu kanıtmış gibi gösterir. E iyi de Türkiye’de bile her gün Hristiyanlığa geçen veya en basiti ateist olan bir sürü insan var. Belki de onlar gerçeği buldu belki de onlar araştırıp doğruya ulaştı.
Ya varsa sorusunun çıktığı bütün kapılar sizi dürüstlük problemine götürecek. Ya varsa? Eğer varsa dürüst olan kazanacak. Kendine Allah’a millete yalan söyleyen değil tabiatı gereği iyi olanlar kazanacak. Eğer bu böyle olmazsa eğer sadece iman edenler kazanırsa bu durumda zaten problem Allah’tadır. Onu da bir anlamak lazım. He buna şöyle cevaplar getiriliyor kendince insanlar akıl yürütüyorlar.
Şimdi sen bir kitap yazsan karşında öğrenci bu kitabı okusa ve gelse kitabından hiçbir şey anlamasa. Ne anlattığını bilmese ama dese ki bak kitabın rengi şu, kitabın boyutu şu, kitabın özellikleri bu. Bütün özellikleri iyi bir şekilde ortaya koysa ama kitaptan hiçbir şey anlamasa. Sana dese ki kitabın 500 sayfa, kitabında işte 5 milyon tane kelime var, kitabında 500 tane noktalama var vesaire. Bunları söylese işine yarar mı? Yani sen bu adamın kitabını okuduğunu ve anladığını düşünür müsün?
Aferin oğlum der misin? Demezsin. Dolayısıyla eğer bir insan çok iyi kalpli biriyse, çok araştırıp öğreniyorsa ama Allah’a inanmıyorsa aslında kitaptan bir şey anlamamıştır. Dolayısıyla o insan ödüllendirilmeyi hak etmiyordur. Böyle bir durumda öğrenciye ceza veren, onu ödüllendirmeyen ya da ona kızan bir tanrı egosundan kızar. Ya ben o kadar yazdım, çizdim, ettim, burada bir şeyler söyledim. Çocuğa bak hiçbir şey anlamamış.
Burada insanın egosu, kendini beğenmişliği devreye girer, dolayısıyla insan böyle bir tepki verir. E Allah’ın böyle bir tepki vermesi normal mi? Bu durumda Allah ego’ya, kendini beğenmişliğe sahip olmuyor mu? Onlar da ayrı konular. Eğer tanrı varsa içindeki kötülüğü, şerefsizliği tanrıya güvenerek kullananlar değil, yani tanrıyı bahane olarak gösterip de kötülüğüne kılıf arayanlar değil, kendini dizginleyenler kazanacak, doğuştan iyi olanlar ya da iyi olmayı öğrenenler kazanacak. E bu durumda doğuştan kötü olanlar, tabiatına karşı gelemeyenler ya da hayatın ona getirdiği yüklerle mücadele edemeyip intihar etmek zorunda kalanlar, ki dine göre Allah kimseye kaldıramayacağı yükü vermez ama kimseye kaldıramayacağı yükü vermezse kimse intihar etmez. İnsanlar intihar ediyorsa kaldıramadığı bir şeyler vardır. İşte bunun gibi şeylerin de hesabını tanrıya sormak lazım. Bu durumda özgür iradeyi ve kaderi tartışmak lazım ama onlar başka videoların konusu.
Aslında bugün hani hem layık hem de Müslüman olmaya çalışanlar, Allah benim niyetime bakar, kalbime bakar, ben namaz kılmasam da kalbim iyiyse beni affeder diyorlar ya, işte ya varsa mantığına göre böyle insanlar kazanmak zorunda. Tabi şunu da belirtmem lazım, tıpkı din adamlarının sizi Allah’la kandırması gibi, şeytan da eğer varsa sizi Allah’la kandıracaktır. Özellikle de Allah’ın merhametiyle kandıracaktır. Size Allah kalbinize bakar, ibadete gerek yok, kitaplara okumaya gerek yok diyecektir.
Çünkü Allah kitaplarında açık açık emirlerini vermiş ve ne istediğini zaten belirtmiş. Ama siz yine de niyet önemli canım diyorsanız bu durumda Allah’ın merhametiyle kendinizi kandırmış oluyorsunuz. Burada anlamanız gereken şey ya varsa diyerek inanmanın yanlış olduğu ve dine de uygun olmadığı. Zaten bu bir kere samimi değil yani bundan bahsettik. Dolayısıyla birine ya varsa o zaman yanarsın hadi iman et demeniz hiçbir şeyi değiştirmiyor.
Eğer bir insan böyle bir argüman yüzünden gerçekten de ya varsa inanak bari derse, bu aslında bu insanı bir mümin yapmaz. Sadece çıkarına hizmet eden kendini kandıran birisi yapar. Bilmem anlatabildim mi? Ya varsa önermesi çaresizlikten ortaya çıkmış bir önermedir. Yani inanmak istiyorsunuz, inanma ihtiyacınız var. Kafanızda birtakım çelişkiler var ama risk almak da istemiyorsunuz. Korkuyorsunuz ve ya varsa diyorsunuz. Ya varsa o zaman ne yapacağım? İşte bunu sormak bile aslında şüpheye düştüğünüzü gösteriyor. Dolayısıyla kalpten iman eden ve hiçbir şüphesi olmayan bir insan zaten argüman olarak böyle bir soruyu yönetmez. Ya varsa diyen insanlar zaten kendileri de Allah’ın varlığından emin değiller. Şimdi şey diyeceksiniz zaten emin olamazsın, güvenirsin, inanırsın. Allah bilinmez ancak idrak edilmeye çalışılır falan filan. Yani ille de inanmak istiyorsanız bu şekilde kendinizi kandırmak istiyorsanız inanın diyecek bir şeyim yok. Şunu da söylemek lazım.
Ya varsa deyip inanacağız tamam ama neye inanacağız? Ya varsa diyerek iman etmeye karar verdiğiniz zaman iman etme şansınız yok. Sıfır. Yani gerçekten de ben Allah’ı bulayım, gerçek dini bulayım dediğiniz zaman bunu bir insan ömründe yapma şansınız yok. Çünkü yüzlerce binlerce din var. Sizin ya varsa diyerek bir tanrıya ulaşmanız için bütün tanrı profillerini, bütün dinleri bilmeniz ve en iyi şekilde bunları anlamanız lazım. Aralarında kıyas yapmanız en mantıklı gelen hangisi ise onu seçmeniz lazım. Ya da işte vahiy ile bir şeyle gerçekten sizi bir şeyin etkilemesi lazım. Şimdi vahiy hepimize gelmiyor. Çıkıp hepimiz karşımızda melek görmüyoruz. Gerçekten bilimsel bir şekilde bunu kanıtlayamıyoruz da dolayısıyla bunu geçiyoruz. Burada ya varsa veya tanrıya inanma konusunu araştırıp öğrenmekle sınırlandırmak zorundayız. Kitabı bileceksin, dinleri bileceksin, tanrıyı bileceksin, ihtimalleri bileceksin, gerçeği bileceksin ve iman edeceksin.
Ama dediğim üzere buna ömür yetmiyor. Çünkü oku oku bitiremiyorsunuz. Şimdi siz ya varsa diyerek araştırmaya başladınız, bütün dinleri çok iyi öğrendiniz ve gittiniz Kur’an’a iman ettiniz. Ama öldüğünüzde karşınıza Osiris çıktı, Anubis çıktı veya ne bileyim Zeus çıktı. Bu durumda yanlış dine inanmış olduğunuz için daha büyük bir sıkıntıya düşersiniz. Ya en azından inanmış olmak için inandım dersiniz ama ya bu cevap tanrıyı tatmin etmezse?
Sen benim düşmanım olan sahte bir dine inandın derse ama hiç inanmamışsanız ya yeterli kanıt göremedim, risk almak da istemedim, aklıma güvendim dersiniz. E o aklı sana zaten ben verdim demek ki o kadar kullanabiliyorsun diyerek tanrı en azından anlayış gösterebilir. Hiç değilse bu tavır, bu cevap daha dürüst bir cevap olur. Dolayısıyla ya varsa dedikten sonra iş bitmiyor. Ya Zeus varsa ya Osiris gerçekse. Bu durumda bütün dünya mitolojilerini derinlemesini bilmeniz gerekiyor ve emin olmanız gerekiyor. Arkadaşlar ya varsa diyorsanız ama tek bildiğiniz din kendi dininizse bu zaten kendi inancınızla bile çeliştiğiniz anlamına gelir bunu anlamanız gerekiyor. Yani bu şöyle bir şey aslında okuma yazma bilmeyen birisinin bu kitapta şu yazmıyor demesi gibi bir şey. Kardeşim sen okuma yazma bilmiyorsun, kitabı okumamışsın içinde ne yazıp yazmadığını nereden bileceksin? Ya da kör birinin hayatında hiç güneşi görmemiş birisinin bir resimle alakalı yorum yapması gibi. Bu tabloda güneş yok. İyi de nereden biliyorsun? İşte ya varsa diyerek ama sadece bir kitabı öğrenerek bir kitabı kanıtlamaya çalışanlar da diğer bütün kitaplardan, diğer bütün renklerden habersiz, sadece kendi gördüğünü ya da daha doğrusu göremediğini gerçek zanneden insanlardır. Ya varsa diye inanmak bir yana birisine gidip küstahça ya varsa o zaman ne yapacaksın demenin de kendi içinde tonla çelişkisi var. Çünkü ya varsa diye ahkem kesecek olan insanların önce felsefe tarihini bilmesi, etik, ahlak gibi konulara hakim olması, bütün dünya mitolojilerini bilmesi ve anlaması ve mukayese edebilmesi ve aynı zamanda böyle bir zekaya da sahip olması lazım. Öyle daha iki kelimeyi bir araya getiremeden sağda solda ayetler var diye koşturduğunuz zaman sadece komik duruma düşüyorsunuz. Hani bugün bazıları diyor ya Kuran’ı anlamak için Arapça bilmek şart. Şunu bilmek şart bunu bilmek şart bilmem ne bilmem ne.
İşte kardeşim senin de Allah’ı bilmek için az önce benim saydığım bütün o şeyleri de bilmen şart. Bugün iki tane bilimsel dinci çıkıp böyle modası geçmiş argümanları televizyonlarda savuruyor. Siz de bunlara inanıyorsunuz ya da her din felsefesi yapıyorum diyerek profesörlük alana güveniyorsunuz. Bakın bugün elinde gücü, çevresi, mevkisi, makamı ya da imkanı olan insanlar çıkıp hala daha 2000 yıl önce cevabı verilmiş soruları ısıtıyorlar, gündeme getiriyorlar ve bugün kimsenin ciddiye almadığı argümanlarla tanrıyı kanıtlamaya çalışıyorlar. Veya adamlar gerçekten bilmiyorlar orası ayrı. Ama bırakın onlar rezil olsun. Siz neyin ne olduğunu bilmeden niye bunları kabul ediyorsunuz? Niye bodoslama atlıyorsunuz? Yani böyle sorularla gelmeden önce bir cevaplarına bakmayı akıl etmeniz lazım. Bugün hala benim videolarımın altına ya varsa ne yapacağım diğer insanlar var. Gerçi kızamıyorum sonuçta haklısınız. Hani diyorum ya bugün eğitim veren, kitap yazan,
okullarda öğrenci yetiştiren insanlar, 50 yaşına gelmiş sözde din felsefecisi olan insanlar hala bu ya varsa argümanını kullanıyorlar. Televizyonlarda çıkıp ya birisi beni telefonla arasa ve evimin yandığını söylese yapabileceğim iki şey var. Ya adam yalan söylüyordur deyip otururum ya da kalkıp eve koşarım. Eve koşarsam ve ev yanmıyorsa bir şey kaybetmem. Ama oturursam ve evim yanıyorsa çok şey kaybederim. O halde en mantıklısı eve koşmak. Çıkıp sözde 20 yıldır felsefe okuyan ve felsefeye hakim olan insanlar bunu söylüyorlar ve millet de öyle ağzını açarak bakıyor. İyi de kardeşim seni tek bir telefon aramıyor. Yaklaşık 4 bin telefon arıyor ve hepsi de bir iddiada bulunuyor. E o zaman sen her ihtimalle karşı 4 bin tur koş, öyle evine gidip gidip gel ondan sonra konuşuruz. Tabi bu 4 bin turdan sonra konuşacak halin kalır mı onu bilemiyorum. Daha Tibet’in ölüler kitabı var, Mısır’ın ölüler kitabı var, Avesta var, diğer Budist kitaplar var, farklı felsefeler var. Herkesin kafasında bir tanrı, her toplumda farklı bir din var. Ve hepsi telefonla arayıp evinin yandığını söylüyor. Neyse ya fazla uzatmaya gerek yok zaten yeterince konuştuk. Ve bu konuyla alakalı söylenmesi gerekenleri de söylediğimi düşünüyorum. Aslında daha karmaşık önermelerle de gelebilirim ama gerek yok. Zaten anlayan anlamıştır diye düşünüyorum. Ben burada anlaşılabilmek için, hiç felsefeden anlamayan insanların bile böyle sorularla kandırılmaması için basit anlatımlar yapıyorum.
Söylediğim şeylerinde hedefine ulaştığını düşünüyorum. Umarım öyle olmuştur. Zaten aslında şu kadarını anlasak problem kalmayacak. İnanmak bir tercih değildir. Hadi ben şuna inanayım diyerek inanamıyorsunuz. O yüzden ya varsa diyerek bir dine inanmak mümkün değil zaten. Bu sahtekarlık olur, kendini kandırmak olur, yalandan münafık takılmak olur. Son bir şey daha söylemek istiyorum. Şimdi, şu anda 5 tane göze olan, 20 tane kolu olan yeşil bir dev uzayda geziniyor.
Bu dev bana vahiy veriyor ve sizi dinine çağırmamı istiyor. Bakın benim hiçbir mucizem yok ve size bu devi asla kanıtlayamam. Dev de kendini kanıtlamayacak, herhangi bir mucize göstermeyecek. Çünkü dev görülemez, hissedilemez, saptanamaz ve bilinemez. O ezeli ve ebedi bir varlık. Evreni O yarattı ve bizim her hareketimizi her saniye görüyor. Şu anda bu devi kanıtlayabilecek hiçbir şey yok elimde. Hatta siz şu anda bütün evreni gezseniz, her tarafa baksanız bile onu bulamayacaksınız. Çünkü bulsaydınız iman etmenize gerek kalmayacaktı. Sınav diye bir şey kalmayacaktı. Bu dev bizi bir imtihana gönderdi. Bakalım gerçekten ona inanacak mıyız? Bakın eğer bana inanmazsanız, öldüğünüz zaman sonsuz bir işkenceye maruz kalacaksınız. Ha inanırsanız da sonsuz ödüller var. Şimdi bir düşünün bakalım. Eğer bu dev gerçek değilse ben hiçbir şey kaybetmeyeceğim. Ama eğer gerçekse siz çok şey kaybedeceksiniz. Ya hâlâ mı iman etmiyorsunuz?
Ya varsa o zaman ne yapacaksınız? Mr. Marimo nikneğimli bir üyemiz, soru cevap videoları için kendini Müslüman zanneden deistler hakkında konuşur musun? Gözlemlediğim kadarıyla çoğunluk deist ama Müslümanım diye geziyorlar demiş. Ben de biliyorsunuz son zamanlarda her soruya özel video paylaşıyordum ve bu soruya da özel bir video paylaşacaktım.
Ama sonra lan bundan podcast yapsam daha iyi olur ya diye düşündüm ve bu soruya bir diokest yapmaya karar verdim. Şimdi evet non-teist arkadaşlar genelde teistleri hep deizmin argümanlarını kullanmalarıyla ya da atıyorum bir Müslümanın Hristiyan argümanlarıyla Tanrıyı kanıtlamaya çalışmasıyla eleştiriyorlar. Yani bir yerde bu çelişkili görünüyor. Ama öte taraftan bir teist, iyi de ben Tanrıyı kanıtlamaya çalışıyorum. İster Hristiyan argümanıyla olsun, ister deizmin argümanlarıyla olsun, Tanrıyı ispatladıktan sonra bence pek de bir önemi yok diye düşünüyorlar. Peki bu ne kadar mantıklı? Öncelikle bence mantıksız değil. Mesela ben bir Müslüman olsaydım ve amacım Allah’ı ispatlamak olsaydı buna önce Kur’andan bahsetmekle başlamazdım. Neticede karşımdaki adam Tanrı fikrini reddediyor. Yani İslamiyet’i veya Hristiyanlığı değil. İlk reddettiği şey Tanrı. Haliyle ben ona önce Tanrıyı ispatlamak zorundayım. Adam Tanrı’ya inanacak ki hangi Tanrı gerçek, hangi din gerçek, örneğin tamam Tanrı var ama niçin İslamiyet gerçek olsun ya da niçin Kur’an gerçek olsun diye düşünmeye başlayacak. E yani cehenneme inanmayan bir adamı cehennemle korkutmaya çalışmak saçma olacaktır. Zira adam zaten inanmıyor. Korkması için önce inanması lazım.
Bu yüzden de önce Tanrı yoktur fikrini kırmak gerekiyor. Ardından da eğer Tanrı varsa bizle ilgileniyor mu yoksa ilgilenmiyor mu veya Tanrı varsa din yollar mı yoksa yollamaz mı? Bu sorunu çözmem gerekiyor. Ve en sonunda Tanrı bizimle ilgilenir ve ilgileniyorsa din göndermesi lazımdır. Peki din gönderiyorsa bu hangi dindir? Şu şu sebeplerle benim dinimdir.
Gibi taktiklerle muhatap olduğum kişiyi kendi inandığım dine çekmem gerekiyor. Bu açıdan bence bir teistin deist argümanlarıyla uğraşmasında pek bir sakınca yok. Sakıncalı olan şey kendi inançlarıyla çelişen argümanlar kullanmaları. Örneğin Roma veya Yunan mitolojisine inandıysan oturup da Allah tektir türünden bir argümanı savunmazsın. Çünkü inancına ters. Ama bugün din ve inanç o kadar birleşmiş vaziyette ki ve ayrıca insanlar inandıkları dini o kadar az biliyorlar ki dinlerine tamamen ters olsa da bazı argümanları savunabiliyorlar. Mesela burası imtihan dünyası. Bizler hiçbir şekilde Tanrı’yı ispatlayamayız. Çünkü kanıt olsaydı imtihan olmazdı. Herkes zaten Allah’ı bilirdi ve bu durumda iman etmek bir kıymet kazanmazdı.
Diyorlar ama tasarım argümanlarıyla ya da hassas ayar gibi argümanlarla kanıt getirmeye çalışıyorlar. E iyi de eğer kanıt diye gösterdiğin şey gerçekten de kanıt olsaydı bu durumda imtihan kalmıyor. E öyleyse sen bir kanıt göstermeye çalışarak diğer bir ifadeyle imtihanı kaldırmaya çalışıyorsun. Yani resmen dine karşı geliyorsun. Bak eğer bir deist olsaydın problem kalmayacaktı.
Çünkü bir deist sen Tanrı vardır diye biliyorsun ve herhangi bir imtihandan veya cennet cehennemden bahsetmen gerekmiyor. Ama bir deist olduğun takdirde mesela Müslüman olduğun takdirde bunu yapman Allah’a karşı gelmen demektir. Mesela her resmin bir ressamı vardır. Her arabanın da bir mühendisi, bir tasarımcısı vardır. Yani her şeyin bir yapanı vardır. E öyleyse evrenin de bir yapanı yani tasarlı yanı.
Yaratanı vardır. Diğer bir ifadeyle Said-i Nursi’nin de dediği gibi Bir iğne ustasız olmaz, bir köy muhtarsız olmaz, e bu koca kainat, nasıl olur da vs. vs. Şimdi en başında makul görünüyor ama değil çünkü sen en başından beri yaratılmış kabul ettiğin varlıklardan bahsediyorsun. Mesela ressam bir insandır ve insan doğrulmuştur. Yani yaratılmıştır veya tasarlanmıştır. En azından inanca göre böyle ve tasarımcı zaten yaratılan ya da doğrulan yani eksik olan bir varlıktır. Ya da köy. Zaten köy insan yaşıyorsa köydür ve köyler, kasabalar, şehirler insanlar tarafından meydana getirilmiştir. Örneğin balta girmemiş bir orman köy veya kasaba değildir ve orada bir muhtara da ihtiyaç yoktur.
Haliyle sen neyden bahsettiysen bunlar daha en başında yaratılmıştı. E sen onlara baktın ve onlar şöyle şöyle yapıyor öyleyse Allah da böyle yapmıştır dedin. Ama bu durumda Allah bizim gibi yaratılmış olur. Ya da en azından bizim gibi yaratılmış eksik ve ölümlü varlıkların yaptığı şeyleri yapmış olur. Yani Allah bize benzer ama inandığın dine göre Allah yarattığı şeylere benzemezdi.
Allah eşi benzeri olmayandı. Özetle bu argüman Allah’ı ispatlamaktan ziyade ufaltıyor. Kaldı ki ulan ben bu kadar basit bir argümanla eğer Tanrı’yı ispatlayabiliyorsam bu durumda Tanrı o kadar da yüce, o kadar da anlaşılmaz, o kadar da mükemmel bir varlık değilmiş diye düşünmen gerekir. Her bideistin buna inanma hakkı vardır. Çünkü onun bir dini yoktur. Bu yüzden de serbesttir. Ama eğer inandığın bir din varsa veya bir kutsal kitabın varsa ve o kitapta Tanrı ile alakalı bir şeyler yazıyorsa bu durumda inandığın Tanrı ile uyuşmayan argümanlardan bahsetmeyeceksin. Çünkü bunu yaptığın takdirde dinden çıkmış oluyorsun. Buna reformizm yani dini yeniden yorumlamak ya da kendi anlayışına göre dini güncellemek denir.
Ve eğer bu türden argümanlarla şeriatın hakim olduğu bir ülkeye gidersen ve orada ”Bakın ben şunla bununla Allah’ı kanıtlayacağım” dersen kafir veya dinsiz damgası vururlar. Zira kanıt getirmek şüphe ettiğini ispatlayan bir şeydir. E yani mantığken şüphe olmasaydı kanıt göstermeye de gerek kalmayacaktı. Bu yüzden de birisi ”Ben 10 tane ispatla Allah’ı ispatlayacağım” dediği takdirde ehl-i sünnet biri ”Vah vah” demek ki 10 kere şüphe etmiş.
Yazık olmuş diye düşünecektir. Bu yüzden de bir teist eğer Tanrıyı ispatlayacaksa kendi kitabıyla ispatlamak zorunda. Ki bunu yapmaya çalışanlar da genelde bilimsel gelişmelerden pay çıkarmaya çalışıyorlar. Yani işte ”Bilim şunu şunu kanıtladı, bu da bizim kutsal kitabımızda zaten yazıyordu, öyleyse bu bizim kutsal kitabımızın gerçekten de Allah’tan geldiğini gösteriyor.” Vay efendim Zariyat suresinde böyle diyor, aha Hubble teleskopu da bunu gösteriyor, zaten Zümer suresinde de neler neler vardı da kimse bilmiyordu ama ”Bilim adamları bugün bunu kanıtlıyor” gibi şeyler. Tamam biraz çaresizce ama yine de makul bir çaba. Neticede kutsal kitaplar öğüt doludur ve size hem şöyle yaşayın, şöyle davranın derler hem de doğayla alakalı bir takım açıklamalar sunarlar. Yani ”Yıldızlar şöyledir veya güneş böyledir, zaten dünya da şöyle şöyle yaratılmıştır” vs. vs. Dolayısıyla sizin, eğer şüphe duyuyorsanız doğayı araştırmanız ve ”Acaba kitap gerçekten de doğruyu mu söylüyor yoksa uyduruyor mu?” diye araştırma yapmanız gerekebilir. Bazen gerçekten de kutsal kitapta yazan bazı şeyler doğru çıkar bazense yanlış olur. Ve eğer gerçekten de doğru çıkan bir şeyler varsa elbette ki bir mümin bundan fayda edecektir, reklam yapacaktır. ”Gördünüz mü işte benim inandığım din gerçekmiş, hıhıhıhı” falan diyecektir. Bu gayet normaldir. Yanlış olan şey tersi yaşandığında bunu görmezden gelmeleridir. Mesela kutsal kitapta dünyanın düz olduğu ile alakalı ifadeler varsa bir mümin bunu mecazi yorumlayacaktır.
Ya orada onu demek istemiyor aslında. Zaten başka bir ayette bununla uyuşmayan başka bir şey söylüyordu ama bu kesinlikle çelişki değil. Burada anlam derinliği var. Allah ”Biz anlayalım” diye böyle anlatıyor ya da oradaki o bilmem ne kelimesi Arapça’da zaten 9.855.000 anlama geliyor.
Bu yüzden de burada belki ”düz gibi görüyor” olabiliriz ama esasında dünya ”elipstir, geoidtir, yuvarlaktır ya da dikdörtgendir” demek istiyor. İllaki biri tutuyor. Yani bu böyle gidiyor. Peki ben bir teist olsaydım ne yapardım? Yani onu yapma bunu yapma bu yanlış bu çelişkili e ne yapacağız hiç mi konuşmayacağız diye düşünüyorsak
ben eğer bir teist olsaydım bilimle ya da sezgiyle tanrıyı ispatlamaya çalışmazdım. Çünkü eğer tanrı bilimle ispatlanabiliyor olsaydı bilim maddeyle yani dini mantıkla söylersek yaratılmışla uğraşan bir alan ve eğer bilim tanrıyı gösterebiliyorsa ya da onunla alakalı bir ipucu veriyorsa bu durumda tanrı bilimin konusu olacaktır. Yani araştırma konusu olacaktır ve tanrı herhangi bir yöntemle veya taktikle her daim ulaşabileceğimiz, kontrol edebileceğimiz, o belli yöntemle gözlemleyebileceğimiz bir varlığa dönüşecektir. Ve bu türden bir tanrı Olimpos dağında oturan Zeus gibi ya da diğer paganların birtakım tapınaklar yoluyla ulaştıkları kusurlu ama bize göre daha kuvvetli bir varlık olacaktır. Fakat Müslümanlığın tanrısı ya da Hristiyanlığın tanrısı bu türden bir tanrı değildir. Devam edersek Allah’ı başka hangi yöntemlerle ispatlayabilirim? Mesela Sezgi ile. Peki bu gerçekten de mümkün mü? Yani Allah bir tecrübe ile, bir Sezgi ile veya ibadet ile ulaşılabilir mi? Bence bu da mümkün değil çünkü Sezgi kişisel bir şeydir ve Sezgi’den gelen bilgi ancak ve ancak benim ulaşabildiğim bilgidir.
Yani ben kalp gözüm açıldığı takdirde ya da Allah bana hidayet verdiği takdirde sadece ben aydınlığa kavuşuyorum. Bu bir tek beni ilgilendiriyor çünkü o vahiye veya ilhama bir tek ben ulaşmış oluyorum. Ve bunu başka insanlara gösteremiyorum, ispatlayamıyorum. Anca işte ben gördüm, şöyle erdim, vay efendim şu türden bir tecrübe yaşadım da Allah’ın gerçek olduğunu gördüm.
E hadi sen de gör, ya sen inanmıyor musun bak söylüyorum işte bana güven ya ben doğruyu söylüyorum gibi şeyler söyleyebiliyorum. Yani vaatlerde bulunuyor, insanlara bir şeyleri ispatlayamıyorum. Kaldı ki zaten Sezgi ispatlanmaz. Zira bu ispatta birtakım deliller, nedenler, sonuçlar, gelişimler ve özellikler bulunur. Dolayısıyla bunlar tespit edildiği takdirde her insan belli bir yöntemle Sezgi’ye ulaşmış olur.
Halbuki Sezgi bize verilen bir şeydir. Yani Tanrı tarafından bahşedilen bir şeydir. Ve Sezgi direkt Tanrı’dan geldiği için imtihan ortadan kalkar. Zira Tanrı %100 vardır. Bu yüzden de ben eğer Tanrı’yı kanıtlayacaksam bunu akılla yapmaya çalışırım. Ama akıl akıldan üstündür. Bu yüzden de 90 IQ birisi ile 150 IQ birisi aynı argümandan aynı şeyi anlamayacaktır.
Haliyle akılla ulaşılan bir Tanrı kişisel olmaya mahkumdur. Ve aynı zamanda benden daha akıllı birisi benden daha mantıklı bir argüman ya da iddia sunabilir. Bu durumda önümde iki yol var. Ya benden daha akıllı olan kişi hangi argümanla geldiyse ve bu argüman gerçekten de benimkinden daha iyiyse bunu kabul edeceğim ya da reddedeceğim.
Veya ben bir argümanla öne çıktığımda ve insanlar buna karşı geldiğinde bunlar mal o yüzden de anlamıyorlar diyeceğim. Nitekim tasavvuf halimleri zaten bunu yapıyorlar. Bu yüzden de tasavvuftan anlayana havas yani üstün tabaka anlamayanlara ise avam yani cahil. Diğer bir ifade ile halk diyorlar. Peki Tanrı’yı akıl yoluyla kanıtlamak mümkün mü? Öyle veya böyle kişisel veya değil.
En azından birtakım argümanlardan bahsetmek gerekse öne sürebileceğimiz neler var. Aslında pek bir şey yok. Zira akıl ispatla değil mantıkla yani gerekçeyle çalışır. Haliyle akıl Tanrı’yı kanıtlamaz. İnanmaya uygun bir mertebeye çekmeye çalışır. Mesela Anselmus’un ontolojik argümanı ya da Descartes’ın mükemmellik anlayışı buna örnektir.
Zaten daha sonra Leibniz veya Spinoza gibi insanlar da bu argümanları savundular. Basitçe özetlersek şöyle. Şimdi benim aklımda her şeyi gücü yeten ve tartışılmaz bir üstünlü olan bir Tanrı fikri var değil mi? Tanrı gerçek olsun veya olmasın problem yok. Böyle bir fikir var. Ve eğer Tanrı her şeyi gücü yetense bu durumda Tanrı hiçbir şeyden soyutlanamaz. Mesela Tanrı gerçek değilse yalnızca aklımda olacaktır.
Yani dış dünyada veya gerçek ortamda değil. Yalnızca hayalimde var olacaktır. Ama bu durumda bir bardak bile bu Tanrı’dan daha üstün olur. Çünkü bardak hem dış dünyada yani gerçekte hem de hayalimde vardır. Ve bu her şeyi gücü yeten Tanrı fikriyle çelişir. Çünkü bir tek fikirde olsa bile eğer Tanrı her şeyi gücü yetense bu durumda her şeye gücü yeten varlık yalnızca zihnimde değil, gerçekte de var olmak zorundadır.
Ve bu her şeyi gücü yeten Tanrı fikrini kendi kendine ispatlar. Çünkü daha bu türden bir Tanrı kurguladığımız anda otomatikman onun var olduğu sonucu ortaya çıkar. Bu argümana şöyle itirazlar getiriliyor. E iyi de ben şimdi her şeyi gücü yeten bir beş kafalı inek düşünsem bu durumda hayalimde var diye gerçekte de var olmak zorunda mı? Eğer her şeyi gücü yetense evet. Ve zaten bu inek her şeye gücü yetense bu durumda Tanrı kadar kudretli olmaya da gücü yetecektir. Ve bu durumda bu inek zaten Tanrı olacaktır. Yani esasında pek bir şey değişmiyor. Ya da şöyle diyelim bizim kafamızda mükemmel bir varlık figürü var değil mi? Tanrı mükemmeldir. Zaman üstüdür. Sonsuzdur. Ezelî ve ebedidir. Onda hiçbir kusur yoktur. Peki bunu nereden biliyoruz?
Bu bir muamma çünkü biz ne biliyorsak ya duyup öğrendik ya da görüp öğrendik. Ya da genlerimize işlenmiş doğuştan gelen bazı bilgiler var ve bizler de bu yüzden bazı şeylerden korkmaya bazı şeyleri bilmeye ya da öğrenmeye muktedir varlıklarız. Öte yandan biz ne biliyorsak onu benzerleriyle biliyoruz. Ya da diğer varlıklardan ne kadar farklı olduğuyla bu türden bir ayrımla onun ne olduğu hakkında konuşabiliyoruz.
Örneğin bardak bardaktır. Çünkü bardak dediğimizde kafamızda canlandırdığımız bir fikir var. Ya da bardak masa değildir. Çünkü masa bambaşka bir şey. Masanın ne olduğu ile alakalı iyi kötü bir fikrimiz var. Peki her şeye gücü yeten, her şeyden azade olan mükemmel bir varlıktan bahsettiğimizde bu türden bir kurgu yaptığımızda bu kurgu nereden geliyor? Biz her şeye gücü yeten bir şeyi gördük mü? Hayır.
Yani dış dünyada her şeye gücü yeten bir şey yok ve bizler de her şeye gücü yeten değiliz. Yani bu bilgi bizden de gelmiyor ve her şeye gücü yeten fikrini her şeye gücü yetmeyen varlıklara bakıp bu sayede bilmiş de değiliz. Zaten öyle bulsaydık bu durumda otomatikman bu iddia ispatlanmış olurdu. Mademki her şeyin zıttı var ve gördüğümüz şeyler her şeye gücü yeten değiller, o zaman bunların zıttı her şeye gücü yetendir ve o da vardır.
Ya da bu fikir bizatihi tanrıdan geliyordur. Yani zaten mükemmel olan, her şeye gücü yeten varlığın kendisinden geliyordur. Zaten mükemmel olmayandan mükemmel bir şeyin çıkması mümkün değildir. Haliyle mükemmel bir şeyden bahsediyorsak demek ki mükemmel bir şey vardır. Bakın bu tür gerekçelendirmeler İslamiyete veya başka bir teist anlayışa ters değil ve bunlar esasen deist argümanlar. Zira Allah’tan veya Zeus’tan bahsetmiyorlar. Tanrı fikrinden bahsediyorlar ama en azından savunulmaya uygunlar. Ve bir Müslüman veya Hristiyan bu türden bir argümanla ortaya çıkabilir. Bunların da elbette kusurlu tarafları vardır, bunlar da eleştiriye açıktır ama en azından bir anlamları vardır. Sizler bu türden argümanlarla birini önce tanrı fikrine inandırıp ardından da kendi inandığınız dinin doğruluğunu göstermeye çalışmalısınız. Öyle daha kutsal kitabınıza bile bakmadan, kendi inandığınız dini bile anlamadan bir iki tane medya maymununa bakarak ezbere argüman savunmamalısınız. Yani adamın biri çıkıyor biraz bilimsel terimler kullanıyor. Ontolojik, teleolojik, epistemolojik, kelamın, kozmolojik bilmem necacık bir şeyler söylüyor. Ardından da bir iki tane isim veriyor işte Gazalidir, İbni Sinadır, Farabidir. Sizler de hemen ooo ne kadar mantıklı ya baksana bir ondan bahsetti, bir bundan bahsetti kesin çok mantıklı konuşuyor diyerek adamın argümanlarını kopyalıyorsunuz. Ondan sonra da millete madara oluyorsunuz zira adamın anlattığı şeylerle alakalı hiçbir fikriniz yok. Tabi aynı şeyi bazı ateistler de yapıyorlar. Ateizmden gram çakmıyorlar, tek dertleri İslamiyete veya belli bir dine inanmamak,
tek dertleri esasında politikaya veya siyasal inanca karşı gelmek ya da marjinal görünmek ama maalesef temeller sağlam değil. Bu yüzden de bir iki tane hadisten, ayetten ya da mucize iddiasından bahsedildiğinde hemen afallıyorlar. Ulan acaba gerçekten de var mıydı ya, acaba hata mı ettik ya da işte ben 10 yıl önce ateistim çok da araştırıyordum ama bir gün aydınlandım ve İslam’a geldim ya da şu dine girdim, hakikati gördüm. Bu yüzden hani ateist arkadaşlar bakın ben de sorguluyorum ha cahil falan değilim zamanında çok güzel sorgulamıştım. Ne olduysa bir yerde sorgulamayı bıraktık kafa durduk ama neyse yani ama özetle hani ben de bilgiliğim diyorlar. Komik yani diyecek bir şey bulamıyorum. O yüzden özetle neye inanıyorsanız inanın bu hususta bilinçli olmaya çalışın. Yoksa öbür türlü ya zaten dini anlamadan dinden çıkmış oluyorsunuz ya da hiç anlamadan, hiç ibadet bile etmeden anca bir iki tane Arapça dua ezberleyip işte kul huvallahu ehad allahu samet falan deyip kendi kendinize nasıl derler, duygusal bir mastürbasyon yaparak mümin takılıyorsunuz ve bu durumda eğer gerçekten de Allah varsa ulan bir kitap gönderdik, onu bile okumadın üstüne dini komple yanlış anladın, üstüne bir de yorum getirmeye çalıştın diyerek pek de hoşunuza gitmeyecek şeyler yapabilir diye düşünüyorum ama tabi en doğrusunu Allah bilir. Ama bir düşünmek lazım gerçekten de zira hiç inanmasan zaten inanmadığın belli. Dürüstsün yani bir kıvırma yok, yalan yok ben inanmıyorum ikna olmadım şu şu yüzden imanım zayıf yani olmadı.
Bu bence tahammül edilebilecek bir şey ama inanıyorum deyip de dini tahrif ediyorsan bu durumda esasında kendi inancına savaş açmış oluyorsun. Yani sen kitapta şunları söylemişsin ama bence bunu söylemek istemişsin o yüzden de böyle yaptım. Bu bence pek de görmezden gelenecek bir hata değil fakat bilinçli bir şekilde kendi inancınla çelişmeyecek argümanlardan bahsetmen,
önce Tanrı’yı ispatlamaya, en azından inancında samimi olmaya ve onu bulmaya çalışıyorsan, işin sonunda inansan da inanmasan da hiç değilse bu çabayı göstermiş olman bence takdire şayandır. Ve bunu yaparken eğer yalan söylemiyorsan, bilimsel gerçekleri çarpıtmıyorsan ya da dini eğip bükmüyorsan inanmanda veya inanmamanda hiçbir sakınca yoktur.
Bu seferki konumuz 1400 yıldır kimse bilemedi de sen mi bildin sorusu. Çünkü bu soruyu hem inanmayanlara hem de inançlı insanlara söylüyorlar. Yani 50 yıldır İslam’ı araştırıyor olsanız bile eğer radikal fikirleriniz varsa ne bileyim bilimsel İslam ya da başka türlü bir İslam anlayışınız varsa,
hemen yahu bu kadar alim geldi geçti kimse anlayamadı sen mi anlıyorsun, bir tek sen mi akıllısın diyorlar ve bunu Yaşar Nuri’ye, Mehmet Okuyan’a veya Caner Taslaman gibi insanlara da söylüyorlar. Ehli sünnetçi diyebileceğimiz tipler veya İslamiyet’in genel inancına uygun kişiler böyle azınlık görüşleri veya farklı yorumları niyeyse işte bu adamlar kendini akıllı zannediyor, 1400 yıldır kimse bunları düşünemiyor bunlar da gelmiş kendilerince dini yorumluyor diyerek küçümsüyorlar.
Genellikle bu sözleri daha çok inançlı insanlar duyuyor çünkü kimse gidip de bir ateiste ya 1400 yıldır kimse bilemedi falan filan demiyor. Çünkü zaten bir ateistin veya deistin oturup dinle alakalı yorum yapmasına gerek yok ama eğer inanıyorsanız inancınızı gündeme göre, bilime göre veya birtakım etkenlere göre yorumlamanız gerekiyor.
E ne kadar yorumlarsanız o kadar yeni görüş, o kadar aykırı tutum veya o kadar eleştirilebilecek bir şeyler sunmuş oluyorsunuz ve 1400 yıldır kimse bilemedi de sen mi bildin sorusuna maruz kalıyorsunuz. Ki genellikle bunu söyleyenler zaten yobaz tipler oluyor ama bunu muhtemelen bütün inançlı insanlar kendi gibi düşünmeyen herkese karşı söylüyorlar. Bugün bir cemaatteki, bir görüşteki bir inançlı başka birine göre o gerçek Müslüman değil o Kur’an’ı tam olarak anlamadı diyor.
E diğer azınlık görüşlerde çoğunluğun görüşüne karşı aynı şeyi söylüyorlar. İşte bunlar gelenekçilik yapıyor, bunlar oturmuş da ataları ne yapıyorsa onu taklit ediyor. Vesaire vesaire. Fark ettiyseniz bu video aslında inançlı insanların daha çok işine yarayacak çünkü dediğim gibi inanmayanlar zaten bununla pek ilgilenmiyorlar. İlk önce şu 1400 yıldır kimse bilemedi mi muhabbetinin çok da yeni bir şey olmadığını anlamak lazım. Hatta 1400 yıldır aynı şeyler sürekli söyleniyor. 1400 yıldır yorum getiren herkese aynı şeyleri söylüyorlar, aynı şekilde susturmaya çalışıyorlar ve bunun hiçbir faydası yok. Bunun niye faydası olmadığını zaten konuşacağız ama önce başka bir konuya bakmak istiyorum. Çünkü malum burada dini anlamaktan bahsediyoruz. Ki bu tavrım klişelerinden biri genellikle işte Arapça bilme konusu. Birisi eğer dini eleştiriyorsa hemen Arapça biliyor musun, neye göre konuşuyorsun falan diyorlar.
Ama eğer eleştirmeyeceksen, sadece inanacaksan veya savunacaksan Arapça bilmeye gerek kalmıyor. Hatta Arapça bilmediği halde Kur’an’dan mucize uyduran, kendine göre dini bilimselleştiren tiplere usta diyorlar, alim diyorlar veya felsefeci diyorlar. Ama oturup dindeki kusurları göstermeye çalışınca kendinizce bir şeyler yakaladığınızda, ya o öyle değil, onun başka bir manası var ama bunu anlamak için Arapça biliyor olmak lazım. Sen Arapça bilmeden bu dini eleştirme, yanılgıya düşersin diyorlar.
Çok klişe şeyleri konuşuyoruz, hepinizin de başına gelmiştir muhtemelen. Özellikle benim başıma çok geliyor hani şu Kur’an videosundan sonra, gelen geçen sen Arapça biliyorda mı konuşuyorsun falan diyor. Ama Arapça bilmediği halde kuantum ve Allah, bilim ve Allah tarzında kitaplar yazanlar, niyeyse bu insanlar için bir alim, muhteşem bir deha. Yani burada bir mantık hatası var.
Yahu kardeşim bak, eğer bilmeden inanabiliyorsan, Arapça bilmeden tapabiliyorsan hatta Arapça bilmediğin halde Arapça inen bir kitabı savunabiliyorsan, hatta ve hatta anlamını bilmediğin halde Arapça dualar ezberleyip bir de onları ibadet sırasında söylüyorsan, e bir başkası da Arapça bilmediği halde eleştirebilir, Arapça bilmediği halde inanmayabilir, Arapça bilmediği halde bu kitabın kutsal olmadığını söyleyebilir.
Dini övmeye gelince kimse Arapça sormuyor. Sen Arapça biliyor musun da Allah’a tapıyorsun demiyor. Ama eleştirmeye gelince Arapça, Arapça, Arapça ve bunu söyleyen adamlar da Arapça bilmiyorlar. Arapça’nın kutsal olduğunu veya Arapça bilmenin mecburi olduğunu söyleyenler niyeyse kendisi de Arapça öğrenmiyor. Veya en azından gidiyor Kur’an kursunda Arapça okumayı ezberliyor ama okuduğu şeyin de ne anlama geldiğini bilmiyor. He biliyor olsa da pek bir şey değişmeyecek zaten.
E düşünün, biz Türkiye’de yaşıyoruz, Türk’üz, Türkçe konuşuyoruz, hayatımız Türkçe ile geçiyor ve Türk okullarına gidiyoruz. Ama çoğumuzun Türkçe dersi zayıf, dil bilgisi zayıf, paragraf sorularını çözemiyoruz, okuduğumuz şeyleri anlayamıyoruz. Bugün raporlara göre 10 kişiden 7’sinin Türkçe dersi zayıf. Yani okuduğu metne anlam vermede ana fikri yakalamada zayıf bir milletiz. Ki bu sadece bizimle alakalı değil yani İngilizler de böyle, İtalyanlar da böyle, Araplar da böyle. Eğer 70 yıl yaşadığın, konuştuğun, içinde büyüdüğün dili bile tam olarak bilmiyorsan, anlayamıyorsan, ek bir dil öğrenip bunu tam olarak anladığını iddia etmende saçma olur. Yani gidip Arapça iki tane cümle kurabildin diye veya gırtlaktan farklı sesler çıkarıp Arap gibi görünebildin diye, bu Arapça bildiğini veya Arapça inen bir kitabı tamamen anlamış olduğunu göstermiyor. Zaten öyle olsaydı dini en iyi Araplar yaşardı çünkü adamlar zaten Arap. Ama Arap camiasında da 1400 yıldır bu dini adam akıllı yaşayan yok. Daha doğrusu yaşıyorlar ama biz onlara gerçek Müslüman değil diyoruz. Aynı şekilde Araplar da bizim için, ya Türkler gerçek Müslüman değildir diyorlar. Yani burada bir kısır döngü var. Ha şu olabilir, yurtdışından gelen biri bizim dilimizi bizden daha iyi konuşabilir. Mesela ben Arnavut’um ama Türkçeyi beni Arapça ile eleştiren birçok insandan daha iyi konuşuyorum ve Türkçe dersimde muhtemelen hepsinden daha iyi geliyordu.
Dolayısıyla belki bizim Türklerden de bazıları çıkıp Arapçayı mükemmel öğrenebilir, eski Arapçaya vakıf olabilir ve belki de Kuran’ı çok daha iyi yorumlayabilir. Ama bunu yapmaya kalkanlara da işte o gerçek Müslüman değil, o dini yanlış yorumluyor, o Yahudi ajanı falan diyorlar. Örneğin Yaşar Nuri’ye baktığınız zaman, adam 50 yılını Arapçaya vermiş, Kuran’a vermiş ve adam kendince güncel yorumlar getirmeye çalışmış veya Kuran’ı günümüze yorumlamış.
Ama aynı şekilde Yaşar Nuri için de 1400 yıldır kimse bilemedi de sen mi bildin? diyenler vardı. O adamı da eleştirenler vardı. Dolayısıyla burada Arapça bilmek veya 50 yılını Kuran’a vermek veya hafız olmak hiçbir şeyi değiştirmiyor. Yaşar Nuri tek örnek değil. 1400 yıldır bu din ayakta ve 1400 yıldır 1400 kere bu dine karşı gelindi, 1400 kere bu dinle alakalı yorumlamalar yapıldı ve 1400 yıldır da 1400 kere ya kimse bilemedi sen mi bildin? denildi. Bugün de böyle söyleniyor, yarın da böyle söyleyecekler. Bu tip cahil tipler asla bitmeyecekler. Niye cahil diyorum? Çünkü burada gerçekten de bir cehalet var. Bakın ben sadece inanıyor diye birisini cahil olarak yaftalamıyorum. Yani bu adam inanıyorsa demek ki gerizekalı falan demiyorum. Öyle bir iddiam yok. Ama inandığı dini bile tam olarak bilmeyip bir de hayatını bu dine adayanlara oturup 1400 yıldır kimse bilememiş diyorsanız eğer bu demek oluyor ki 1400 yıllık bir dileneğe güveniyorsunuz kendi dininize değil, atanıza, babanıza, amcalarınıza, bin yıl önce yaşamış insanlara güveniyorsunuz. Yani aklınızı çoktan ölmüş tiplere emanet ediyorsunuz. Dolayısıyla pek bir akla sahip değilsiniz. Bu kadar basit. Biliyorum biraz sert bir podcast oldu veya işte konuştuklarım agresif geliyor olabilir ama ben burada bir zihniyete eleştiriyorum ve bu zihniyet gerçekten de eleştirilmesi gereken bir zihniyet ki eminim zaten o kafadaki insanlar ben burada ne kadar iyi konuşursam
konuşayım anlamayacaklar. Yine başka şekilde yorumlayacaklar ki örneklerini diğer videolarda gördük zaten. Ben burada kafası çalışan tiplere hitap ediyorum. Çünkü biliyorum ki çok ibadet etmese de gerçekten Allah’ına bağlı benim kalbim temiz diyen veya kendince bir anlayış geliştiren tonla insan var ve başka dinleri, dinsizliğe veya başka görüşlere karşı hoşgörülü olan insanlar var. O insanlar zaten çıkıp böyle 1400 yıl muhabbeti yapmıyorlar veya ya madem evrim
gerçek o zaman niye şimdiki maymunlar insan olmuyor demiyorlar. Bunu söyleyenler genellikle bazı cemaatlerin müritleri bazı adamların peşinden giden kendi aklını kullanamayan tipler e bunları da eleştirmek gerekiyor. Ben bugün konuştuğumda bana 1400 yıldır kimse bilemedi mi diyenler 100 yıl önce konuşanlara da 1300 yıldır kimse bilemedi mi diyorlardı. Çünkü 100 yıl önce de eleştirenler vardı veya 1800’lere baktığımızda o zamanki
tasavvuf alimleri kendilerince bir yorum getiriyordu ve onlara da 1200 yıldır kimse bilemedi sen mi bildin falan diyorlardı. Yani bunun sonu yok. 1000 yıl öncesine gidin bugün alim dediğimiz, mezhepler kuran, tarikatlar kuran, bugün insanların işte bazı sırlara vakıf olduğunu düşündüğü insanlara gidin. Onlara da aynı şekilde 400 yıldır kimse bilemedi mi sahabe göremedi mi sen mi gördün diyenler vardı. Bunun sonu yok. Çünkü gerçekten de kimse bilemedi arkadaşlar.
Özellikle İslam’da kimse İslam’ın ne olduğunu bilemedi anlayamadı. Çünkü hiçbir dinde İslam’da olduğu kadar farklı yorum yok ki Kur’an’da özellikle fırkalara bölünmeyin, birlik olun, başka yorumlar getirmeyin, kitap apaçık bir kitaptır şeklinde birçok atıf var, birçok uyarı var. Yani Ali İmran suresi 103. ayette veya Enam suresi 159. ayet gibi bölümlerde bunlar sürekli tekrarlanıyor ama maalesef kimse dinine bağlanmıyor.
Herkes bazı hocalara, atalara veya yorumlara bağlanıyor ki bunu da pek yadırgamıyorum çünkü zaten bütün bir toplumun gidip tek bir dine aynı şekilde inanması mümkün değil. Bakın din kişi ile tanrı arasındaki ilişkiyi belirliyor hatta tanrı demeyelim kişi ile inandığı tanrısı arasındaki ilişkiyi belirliyor. Çünkü herkesin tanrısı herkesin inanma şekli farklı. Bugün 1 milyar kişi bir dine inanıyorsa eğer bu demek oluyor ki o dinin 1 milyar farklı yorumu var o dine 1 milyar farklı şekilde inanan 1 milyar farklı insan var. Tekerleme gibi oldu ama bu gerçekten böyle. Bir babayla oğlu bile tam olarak aynı inanmıyorlar. Herkesin dinden anladığı farklı, herkesin kafasındaki Allah tanımı farklı, herkesin ibadet anlayışı bile farklı. Bugün yolda 10 tane adam çevirin ve bunlara İslam nedir Allah nedir diye sorun hepsi farklı bir şey söyleyecek. Temelde benzer şeyleri söyleyecekler.
Belki ezberlemiş oldukları bir iki şeyi dile getirecekler ama bir iki cümle daha ek yapacaklar çünkü o o insanların inandığı şekli. Hani ayette diyor ya senin dinin sana benimki bana bunu başka bir amaçla söylüyor normalde ama bu eğer böyle yorumlarsak doğru. Herkesin dini kendine din içinde felsefeyi barındırıyor. Biraz olsun bilimi barındırıyor, sorgulamayı barındırıyor ve sorulara cevaplar vermeye çalışıyor.
Bu sayesıyla ne kadar çok sorarsan, ne kadar çok felsefe yaparsan, ne kadar çok yorumlarsan o kadar farklı bir din ortaya çıkıyor. Zaten bu yüzden bazı ayetler yoruma açık bazıları kapalı. Mesela adam öldürme adam öldürme derken ne kadar öldürme yarım mı öldürmeyeyim diye sormayacaksın veya mal çalma ne kadar çalmayayım 5 liramı çalmayayım 10 liramı çalmayayım bunu sormazsın ama ibadetle alakalı inançla alakalı veya ahiretle alakalı
bir şeyleri yorumlayabiliyorsun çünkü tam olarak sana belirli bir profil vermiyorlar. Çok yorumlayanlar, çok felsefe yapanlar veya en azından yorumlarını birçok insana kabul ettirebilecek olanlar farklı mezhepler oluşturdular. Bir dinden kendi anladıkları şekliyle bir kol ayırdılar ve millet o yolda o tarikatta ilerledi. Burada sadece Şii olmaktan veya Sünni olmaktan bahsetmiyorum. Eşari’si var, mağduridisi var, kelamcısı var, farklı farklı tonla inanma şekli var
ve bunların hepsi İslam’ın kolu ve bunların hepsi gerçek İslam olduğunu iddia ediyor. Hasan Sabah bile kendine göre bir İslam anlayışındaydı yani o adam dini sadece silah olsun diye kullanmıyordu. Gerçekten de dinde bu inanca uyacak şeyler buluyordu ve bunu kullanıyordu. Belki de gerçekten tam bir mümindi kendi inancına göre bunu bilme şansımız yok. Bugün Işid’de kendine göre bir din yaşıyor. Işid’e sorsak onlar gerçek İslam’ı savunuyorlar, cihad yapıyorlar, şeriat getirmeye
çalışıyorlar, Allah’ın onlara emrettiği gibi din bütün dünyaya hakim olana kadar savaşıyorlar. Tabii ki Işid’i belki Amerika finanse ediyordur, belki onlara silahlarını başka ülkeler sağlıyordur. Işid bir piyon olabilir, bir proje olabilir ama fark etmiyor. Işid de dindeki boşluklardan besleniyor, biz de dindeki boşluklardan besleniyoruz. Işid’e sorsak Türkler gerçek Müslüman değil yanlış yorumluyorlar. Türkler’e sorsak Işid gerçek Müslüman değil yanlış yorumluyorlar. Bu bugün de böyle, bin yıl önce de böyleydi.
Özellikle tasavvuf zaten tamamen dini yorumlamak üzerine kurulmuştu. Sufizm de diyebiliriz buna ki tasavvuf zaten Türk İslam sentiziyle ortaya çıkmıştı. Orası ayrı. Çünkü Türkler de İslam’ı tam olarak almamışlardı, kendi inançlarına göre yorumlamışlardı. Maniheist olanı var, Budist olanı var, göktanrıya tapan var. Hepsi kendince bir görüş ortaya atıyor ve birçok âlim ortaya çıkıyor. Rabbani ayrı konuşuyor, Arabi ayrı konuşuyor, Mevlana ayrı konuşuyor. Herkes kendine göre yorumluyor.
Bir yerde Bektaşi’ler var, diğer yerde Alevi’ler var, Yesevi’ler var, farklı farklı görüşler var. Bu kadar çok görüşün olması ve zamanında bunların hepsinin hak din veya hak görüş olduğunu iddia etmesi, insanların bunun peşinden gitmesi, bu dinin tam olarak anlaşılamadığını kanıtlıyor zaten. Bakın din eğer bir tablo olsaydı, yani bir resim olsaydı, bu resimle alakalı sanatsal yorumlar yapardık. Herkes kendine göre bir şeyler söylerdi. Bence sanatçı burada bunu temsil etmeye çalışıyor.
Bence burada şöyle bir mesaj vermeye çalışıyor derdik, doğru olurdu ama din bir tablo değil. Çünkü hiçbir tablo size 24 saatte yapacağınızı söylemez. Karınla şöyle yatağa gir, malını böyle bölüş, hayatını şöyle yaşa, bana böyle ibadet et, bunun gibi şeyleri söylemez. Biz elimizde olan bir varlığı, bir inancı farklı şeylerle yorumlamaya çalışıyoruz. Başka şeylere benzeterek kendi fikirlerimizi empoze ediyoruz. İşimize gelince din bir tablo oluyor, yorumlanmayı açık oluyor, işimize gelince bir silah oluyor.
Herhangi bir yorum getirdiğinde kafana sıkıyor. Dolayısıyla burada dinin gerçek veya mutlak anlayışını bildiğini iddia etmek zaten saçmalık. 1400 yıldır bunu yapmaya çalıştıkları için zaten 1400 yıldır kimse bilemedi mi diyorlar. Çünkü bu dinin birçok bilinen formu var. İşid’de doğru, Türkler’de doğru, 1000 yıl önceki tasavvuf alemleri de doğru. Ama dediğim gibi bugün nasıl bize diyorlarsa 1000 yıl önce onlara da kimse bilemedi de sen mi bildin diyorlardı.
Buna örnek olarak sahabeler bilemedi sen mi bildin derlerdi, peygamber bilemedi sen mi bildin, namaz nasıl kılınacak sen mi anladın derlerdi. Ve gerçekten de öyleydi. Çünkü sahabeler de bilememişti. Emin olun halifelere de sahabelere de, hepsine hatta peygambere bile kimse bilemedi sen mi bildin diyorlardı. 1400 yıldır gerçek bir İslam anlayışı olsaydı 1400 yıldır birileri gerçekten bilseydi emin olun ki bunu görürdük. Emin olun ki başka meseplere gerek kalmazdı çünkü gerçek tektir. 2 artı 2, 4 yapar. 2 artı 2, 15 yapar diyen birisini ciddiye almıyorsunuz. Çünkü gerçek belli bir matematik var. Ve eğer bir din bir kitap varsa bu da anlaşılabilecek bir kitap olmalıdır. İdrak edilebilecek bir kitap olmalıdır ama maalesef 1400 yıldır demek ki kimse akıllı değilmiş, kimse 1400 yıldır bunu idrak edememiş. Çünkü 1400 yıldır kimse bilemedi mi derken bir bakıma 1400 yıldır kimsenin bilemediğini kabul etmiş oluyorsunuz. Çok mu hızlı konuşuyorum ya biraz yavaşlatayım bari öyle konuşayım.
Bakın din otorite tarafından kabul ediliyor ve otorite bunu kullanmaya başlıyor. Yani Diyanet işleri gibi veya şeriat kanunlarını kendince yerine getiren din liderleri gibi. Sen ya otoriteye boyun eğeceksin, otoritenin dini neyse yorumu neyse onu yaşayacaksın, düşünmeyeceksin ki bu durumda mürit oluyorsun. Ya da düşüneceksin yorumlayacaksın ve bu durumda da aykırı olacaksın. Ama ne otoritenin inancı ve yorumu ne de senin inancın ve yorumun gerçek inancı temsil etmeyecek çünkü gerçek inanç diye bir şey yok. 800’lerde yaşayan muhaddislere de yani hadis toplayanlara da kimse bilemedi de sen mi bildin diyenler vardı. Hatta hadis yazarları bile birbirine sen bilmiyorsun sen yalan söylüyorsun falan diyordu. Örneğin biz bugün Buhari’yi güvenilir bir kaynak olarak kabul ediyoruz. İlahiyatçılara bu okutuluyor öğretiliyor ama Buhari’ye bile o dönemdeki diğer muhaddisler yalancı diyordu.
Kafir diyordu insanları kandırıyor diyordu. Aynı şekilde Buhari de diğer insanlara karşı aynı şeyi söylüyordu. Bütün hadis yazarları birbirine yalancı diyordu. Zaten Kütübisit’te gibi kitaplarda bunu görebiliyoruz. Herkes bir olayı farklı anlatıyor. Muhaddisler kendilerine göre bir hadis buluyorlar, tetkik ediyorlar ve bunu gerçektir diye kabul ediyorlar. Bir başkası da çıkıp yav 200 yıldır o kadar sahabe geldi geçti böyle bir şey söylemediler. Sen mi söylüyorsun diyorlardı. Bir bakıma haklılardı çünkü hadislerin çoğu uydurmadır. Neyse burayı çok da uzatmanın mantığı yok herhalde ya. Zaten benzer şeyleri söylüyoruz. Hani ana fikri yakalamış olmanız lazım. Bugün 1400 yıldır kimse bilemedi mi diyorlar. 1400 yıl önce de ya bizim atalarımız bilemedi mi diyorlardı. Yani 600’lü yıllarda da aynı muhabbet vardı. Ama şu bir gerçek yani evet 1400 yıldır belki de kimsenin bilmediği bir şeyi bugün Ahmet veya Mehmet bilebilir. Bu bir ihtimaldir. Yani araya 1400 yıl koyunca bir ilüzyon koymuş oluyorsunuz. 1400 yıllık bir tarihi karşıya alıyorsunuz ve 1400 yıl boyunca gelip gidenler mi yoksa bu adam mı diyorsunuz. Tabi ki 1400 yıl daha oturaklı geliyor. Ama bilim tarihi 1400 yıldır kimsenin bilmediği şeyleri bilenler sayesinde ilerledi. Dolayısıyla bu mümkündür. Burayı videonun sonuna bırakayım daha iyi anlatmak adına ve şimdi bir önceki konuya döneyim. Bakın düşündüğünüz zaman peygamber 1000 yıldan uzun süredir putperest olan bir topluma geldi değil mi? Yani orada insanların birçok ilahı vardı. Kendilerince bir tapınma yöntemleri vardı.
Hatta Kur’an’da birçok ayette sen bütün ilahları tek bir ilah mı yapmak istiyorsun Muhammed tarzında eleştiriler vardır. Yani aynı şeyler peygambere de söylenmiştir. 1400 yıldır kimse bilemedi sen mi bildin diyenler vardır. Ebu Cehil, Velid bin Muire veya Ebu Leheb ya da Muaviye gibi adamlar zaten bu kafayla ortaya çıkan insanlardı. Eleştiri getiren tiplerdi veya direkt olarak İslam’a karşı savaş açan insanlardı. Çünkü onlara göre de Muhammed peygamber 1400 yıldır kimsenin bilmediğini, gerçeği bulduğunu iddia ederek ortaya çıkan biriydi ve yalancıydı. Arap toplumu tamamen putperesti, tamamen atalarına inanıyordu. Yani biraz gelenekçilik vardı diyelim. Benim babam ne yaptıysa ben de onu yaparım diyorlardı ki birçok hadiste atalarının dinine yüz çevirme, atalarının inandığına uy diyorlardı. Bu zaten Kur’an’da birçok ayette geçer. Sât Sûresinde vesaire bunlar anlatılıyor.
Dolayısıyla bugün gelip de 1400 yıldır kimse bilemedi sen mi bildin? Ben 1400 yıldır insanlar ne söylüyorsa ona inanıyorum. Diyorsanız eğer bu durumda tamamen Arapların yaptığını yani müşriklerin yaptığını yapmış oluyorsunuz, gelenekçilik yapmış oluyorsunuz. Kendi aklınıza değil atalarınıza uymuş oluyorsunuz. Ha şunu diyenler çıkacaktır. Hayır ben bir tek Kur’an’a uyuyorum. Kur’an ne diyorsa onu yapıyorum. İyi de Kur’an fırkalara bölünmeyin diyordu.
E fırkalara bölünmezseniz yani mezheplere veya hadislere bakmazsanız bu durumda Kur’an’ı anlayamıyorsunuz. Kur’an apaçık bir kitaptır vesaire diyeceksiniz. E apaçık bir kitaptır ama namazı bile tam olarak anlayamıyorsunuz. Bugün hala namaz günde 3 kere mi 5 kere mi bu tartışılıyor. Veya namazı nasıl kılmalıyız bunu tartışıyoruz. Halifelerin hayatına baktığımızda, abbasilere, emevilere falan baktığımızda hadislere bakmak zorunda kalıyoruz. Eğer hadislere bakmıyorsanız İslam tarihi tamamen ortadan kalkıyor.
Eğer hadislere bakmazsanız hiçbir ritüel kalmıyor. Dolayısıyla ben bir tek Kur’an’a bakarım dediğiniz zaman öyleyse peygamberin hayatıyla alakalı veya hatta miraçla alakalı hiçbir şey söylemiyor olmanız lazım. Çünkü bunların hepsi size göre uydurma. Yani bütün çatısı, bütün iskeleti uydurma şeylere dayanmış bir kitaba inandığınızı söylüyorsunuz ki bu zaten bir mantık hatası. Ama videonun konusu bu değil. Konuyu fazla uzatmak istemiyorum. Zaten bu konuda ne söylesek birilerine batıyor.
Her konuda objektif oluyorsun. Her konuyu çeşitli kaynaklarla ve görüşlerle aktarıyorsun problem yok. Ama iş din’e geldiği zaman en ufak bir eleştiri, en ufak bir yorum insanlar için düşmanlık olarak algılanıyor. Bakın anlayacağınız üzere peygambere de söylendiği gibi peygamber öldüğünden beri 1400 yıldır kimse bilemedi mi muhabbeti sürekli dönüyor. Dolayısıyla 1400 yıldır kimse bilemiyor. Zaten bilmeye çalışanları da susturuyorsunuz yani bir yenilik getiren, yorum getiren, kendince dini bilimle birleştirmeye çalışan, gündeme uyarlamaya çalışanlara dini kullanıyor, dini değiştiriyor, bu adam Yahudi ajanı falan diyerek direkt kapı dışarı ediyorsunuz. Dolayısıyla 1400 yıldır sürekli aynı şeyler söyleniyor. Ama 1400 yıldır söylenen şeyler de 1400 yıl önce peygamberi söylenen şeyler. Yani aslında burada 1400 yıldır değil 3000 yıldır kimse bilemedi mi gibi bir muhabbet var. Ama tabii ki pek de buraları fark etmenizi beklemiyor. Zira her şeyi de açık açık söyleyemiyoruz, bir yere kadar söyleyebiliyoruz malum sebeplerden dolayı. Ben bir noktaya kadar muhabbeti getiriyorum ondan sonrasını bırakıyorum. Neyse burayla fazla vakit kaybetmeyelim çünkü bugün 1400 yıldır diyorlar, 100 yıl önce 1300 yıldır diyorlardı, ondan önce öyle öyle gidiyordu. Bilim tarihinin böyle ilerlemediğini söylemiştim hatırlıyorsanız. Bakın bilim tarihinde hiçbir zaman birisi yeni bir fikirle ortaya çıktığında ya sen Arşimet’ten, Aristodan daha mı iyi bilecen demediler. Ha diyenler vardı ama diyenler din adamlarıydı. Gene kendilerince bilimi kabullenemeyen tiplerdir. Bilimde böyle bir olay yoktur. Tabii ki bilimi de dinleştirmemek gerekiyor orası ayrı. Ama bilimin en azından bu konuda objektif ve açık fikirli olduğunu kabul etmek gerekiyor. Çünkü ya bilim değişir, bilim bugün şunu söyler, yarın başka bir şey söyler diyen adamlar işlerine geldiği zaman bilimi kullanıyorlar. Bugün Kuantum’la Allah’ı kanıtlamaya çalışan tipler iş evrim teorisine geldiği zaman yav evrim böyle olmayabilir, bilim yalan söyler, yarın tam tersini söyleyebilir, bak Kur’an’da böyle yazıyor diyorlar. Yani bilimi de bir silah olarak kullanıyorlar. Tabii ki aklı başında hiçbir insan bunları yemez orası ayrı ama sonuçta yaşı küçük olanlar veya tam olarak bu konulara hakim olmayanlar maalesef bu şekilde kandırılabiliyor, kandırılamamaları için de birilerinin çıkıp bunları söylemesi gerekiyor.
Gerçekten tarifte bir bilim adamı çıkıp da yav sen Newton’dan daha mı iyi bilecen demişse bile o adama deney ve gözlemle bir şeyleri kanıtladığınız zaman en azından kabul ediyor. Bana ne ben her şey bunu kanıtlıyor olsa bile inanmıyorum benim inandığım başka bir kitap vardır demiyor. Einstein kendi teorileriyle ortaya çıktığında ona da yav Newton bilemedi de sen mi bildin diyenler vardı, ciddiye almayanlar vardı ama Einstein gidip yaptığı deneylerle tezini kanıtladığı zaman millet paşa paşa kabul etmek zorunda kaldı.
Gerçi Newton tam olarak yanılmadı ama teorisi eksikti yani buna da belki başka bir video içinde değinebiliriz. Eğer 100 yıl önceki bilim adamları yav bugüne kadar kimse bilemedi de biz mi bildik mantığıyla baksalardı bugün teknolojimiz bugün bilimimiz hala 100 yıl öncesinde olacaktı. Çok basit bir şey yani 2 artı 2 eşittir 4. Eğer Tesla, floresanlarla, telsizlerle veya elektrikle ortaya çıktığında yav koskoca da Vinci bilemedi de sen mi bildin gibi şeyler söyleselerdi
bugün elimizdeki elektronik cihazların bir çoğunu kullanamayacaktık belki elektriği daha yeni yeni keşfediyor olacaktık. Hadi o dönemde yine Edison gibi insanlar kendilerince ampul vesaire kullanmaya çalışıyorlardı ama sonuçta elektriği nasıl daha yararlı kullanırız ve elektronik aletleri nasıl tasarlarız bunun mimarı Tesla idi. Ki burada sanki kimse karşı gelmemiş gibi anlatıyorum sanki bilimin önü çok açıkmış her yeni teoriyle ortaya çıktığınızda böyle kabul ediyorlarmış gibi anlatıyorum ama tabi ki bu da öyle değil.
15. 16. asıra baktığınız zaman yüzlerce bilim adamının sırf yenilik getirmeye çalıştı veya bilim yapmaya çalıştı diye öldürüldüğünü göreceksiniz. Hatta insanların, doktorların vesaire cadıymış büyücüymüş gibi kazıklara oturtulduğunu yakıldığını göreceksiniz. Ama hatırlatayım bunu yapanlar da yine kiliseydi bunu yapanlar da yine din adamlarıydı bilim adamları değildi. Bunun benzerini yapan bir bilim adamı vardı birkaç tane vardır ben bir tane örnek vereyim mesela Pisagora bakalım. Pisagora’nın denklemleri artık dinleştirilmeye başlanmıştı yani bu adamın buluşlarıyla bu adamın fikirleriyle tanrının dilini anlayabiliriz evrendeki her şeyi çözebiliriz diyorlardı. Ama daha sonra hipasus çıktı bir öğrenci ve irrasyonel sayıları buldu. Bulunca hop sen daha mı iyi bilecen diyerek adamı öldürdüler. Daha doğrusu daha iyi bildiğini biliyorlardı ama hatalarını kabul edemiyorlardı ve bu şekilde bilimin önünü kesiyorlardı.
Ki bunu yapanlar da bilim adamlarıydı ama bilimi dinleştirmiş bilim adamlarıydı. Bu yüzden diyorum bilimi dinleştirmemek gerekiyor çünkü bilim 1400 yıldır kimsenin bilemediğini bilenler sayesinde ilerleyen bir alan. Bunu iyi kaydetmek lazım bu yüzden tekrar ediyorum ki akıllara yerleşsin. Çünkü bazı insanlar tek seferde laftan anlamıyor 5-10 kere söylemek gerekiyor. Hani bugün bazı kanallar var ya hala evrimle alakalı araformlar yok falan diyorlar.
Bu tezler çürütüldüğü halde hala sanki cevabı verilmemiş gibi aynı şeyleri söylüyorlar. Bunun tek sebebi insanlara bu gibi kalıpların yerleştirilmesi. Evrimle alakalı hiçbir fikri olmayan bir adam bile demek ki araformlar yok diye düşünecek veya hala NASA bizi kandırıyor dünya düzdür diyecek. Adam astronomi bilmeyecek matematiği bilmeyecek 19 vardır diyecek ama bu gibi kalıpları ezberleyecek.
Belirli bir zekanın altındaki insanları bu şekilde uyutabiliyorsunuz veya en azından sempati duymalarını sağlayabiliyorsunuz. Ben de bu şekilde bazı şeyleri tekrar edeyim ve belki bilime sempati duymalarını sağlayabiliyim. Amacım bu zaten. Çünkü eğer değişebilir olursak objektif olursak ilerleyebilirsek bu gibi saçma sapan sorularla zaman kaybetmeye gerek kalmayacak. Eğer Graham Bell gibi insanlar çıkıp da telefonu bulduğunda onlara
”Ya ne gerek var kardeşim biz 5000 yıldır güvercin uçuruyoruz, posta gönderiyoruz” deselerdi bugün telefonda Instagram’a, Facebook’a hatta YouTube’a nah girerdiniz. Newton fizik yasaları denklemlileriyle ortaya çıktığında fikirlerini açıkladığında ”Ne gerek var Aristo bize yetiyor” deselerdi bugün hala karanlık çağda olacaktık. Veya Galileo gibi insanlar çıkıp da dünyanın yuvarlak olduğunu söylediklerinde onlara ”Benim kitabımda düz olduğu yazıyorsan yalan söylüyorsun” deselerdi bugün hala dünyanın düz olduğunu zannedecektik. Ki gerçekten bugün hala dünyanın düz olduğunu zannedenler var onlara da yapacak bir şey yok. Ve burada sanki karşı gelmemişler gibi anlatıyorum tekrardan belirteyim. Evet bu adamlara da karşı gelindi. Onlara da ”Hayır yanlış söylüyorsun” diyenler vardı. Birçok kişiyi bu şekilde öldürdüler ama sonuçta kazanamadılar. Kimsenin bilemediğini bilenler kazandı, bilim kazandı ve bugün en azından teknolojimiz bayağı bir gelişti. Yani bugünkü konforumuzu, teknolojimizi, rahatlığımızı biz bu insanlara borçluyuz. 1400 yıldır kimse bilemedi mi diyenlere değil, bilenlere borçluyuz. Bunu da görmek gerekiyor. Öbür türlüsü nankörlük etmek olur. Öbür türlüsü cehalet olur. Zaten bu videoda böyle insanları eleştiriyorum. Hani bu yüzden dedim her inanan kişiyi eleştirmiyorum. İnanç ayrı bir olaydır. Ama yobazlık yapanları eleştiriyorum çünkü bu yobazlıktır. Biz bir üyeli kaldığımızda, bir siteye kaydolduğumuzda veya bir ürün alacağımız zaman karşımıza bir sözleşme çıkar. Upuzun böyle oku oku bitmeyecek bir şey çıkar ve biz bu kullanıcı sözleşmesini okumadan kabul ederiz. Çünkü üşeniriz yani. Direkt tıklarız ve okudum kabul ediyorum deriz. Halbuki orada yazan şeyleri bilmiyoruz. Hukuki olarak bir problem çıkarsa farkında bile olmayacağız. Neye imza attığımızın farkında değiliz. Çoğumuz bunu yapıyoruz. Aynı taktiği dinlere inanıyorken de yapıyoruz. Karşımızda bir din var, bir kitap var ama okumuyoruz. Sözleşmesini bilmiyoruz. Kurallarını bilmiyoruz. Ne anlattığını, ne beklediğini, bizden ne istediğini bilmiyoruz ama inanıyoruz. O üyeliği alıyoruz, orada gezinmeye başlıyoruz ve bu sözleşmeyi okuyanları kendince bak burada böyle bir şey diyormuş diyenleri kafir diye adlandırıyoruz, cahil diye adlandırıyoruz. 1400 yıldır kimse okumadı da sen mi okudun diyoruz. Dolayısıyla burada biraz aptallık yaptığımızı fark etmek gerekiyor.
Karşındaki adam kimsenin bilmediğini bilmiyor olabilir, yanlış yorumluyor olabilir ama adam en azından yorumluyor, en azından okuyor. Sen okumadın, bakmadın, direkt kabul ettin, içinde ne yazıyor bilmiyorsun. Hatta Arapça olmadan bunu anlayamam diyorsun ama Arapçam da yok ve anlamış olduğunu iddia ediyorsun. Daha iyi bildiğini iddia ediyorsun, hidayete erdiğini iddia ediyorsun ve karşındakine de hidayet diliyorsun.
Allah sana akıl fikir versin, umarım doğru yolu bulursun diyorsun ama sen de doğru yolda değilsin, bunun farkında değilsin. Bin yıl önce doğru yorum, hak mesep, gerçek din zannettiğimiz birçok inanç bugün yok. Aynı şekilde bugün inandığınız mucizevi sistemler veya bazı risale öğretileri bin yıl sonra da kalkabilir ki muhtemelen kalkar zaten. Yeni yorumları getirilir ve onlara da 2400 yıldır kimse bilemedi, sen mi bildin derler ve bir süre sonra onun gerçek olduğunu düşünürler.
Aynı şekilde 3000 yıl sonra aynı muhabbetler yine döner. Din bitene kadar bunlar devam eder çünkü din, dediğim üzere içinde felsefeyi barındırır ve felsefe sürekli konuşup, tartışıp, tez, antitez ve sentez yapmayı gerektirir. İNTRO Öncelikle Taha suresinde yazdığı üzere aynı soruyu Firavun da Musa’ya sormuştu.
Bizden önceki nesillerin hali ne olacak demişti ve Musa’nın cevabı ise Allah unutmaz ve şaşırmaz olmuştu. Yani bunları biz düşünebildiysek Allah da düşünmüştür değil mi? Tevhidin gitmediği toplumların akıbetiyle alakalı bir plan yapmıştır. Hali ile bu planla alakalı gerek ayetlere gerekse hadislere bakabiliriz ve konuyu farklı açılardan ele alabiliriz. Çünkü İslamiyete göre İslam’ı bilenlerle bilmeyenler aynı sorguya çekilmiyorlar. Tamam bu dünya imtihan dünyası ama herkesin de imtihanı aynı değil. Kimisi zengin doğuyor, kimisi fakir. Kimisi 10 yaşında ölüyor, kimisi 90’ı görüyor vesaire. Aynı şekilde kimisi hak dinine tanışıyor, hatta bir peygamberle karşılaşıyor. Kimilerinin de bunlardan hiç haberi olmuyor. İşte dine göre İslam’ı bilmeyenlerin yaşadığı döneme Fetret dönemi deniyor.
Burada Fetret kesinti, aralık, fasılama analarında kullanılıyor ve iki peygamber arasında geçen zamanı ifade ediyor. Örneğin İsa ve Muhammed arasında 600 yıl var ve bu iki peygambere de yetişemeyen kuşaklar, örneğin 3. veya 4. yüzyılda doğanlar, arada kalmışlar. Yani Fetretteler. Bu arada Fetret, latince de interregnum yani kaos veya kargaşa anlamında da kullanılıyor ve zaten biliyorsunuz, Osmanlı zamanında da Padişah’ın Timur’a kaybetmesi ve esir alınmasıyla Fetret dönemi diye ifade ettiğimiz bir duraklama, hatta gerileme devri başlamıştı. Fakat bu Fetret’le bizim din manasında kullandığımız Fetret aynı şeyler değil. Ve bizim başlıkta ele aldığımız İslamiyet’i tanımayanlar veya hak dini görmeyenler ne yapacak? diye ifade ettiğimiz o kabile veya gruplar Fetret ehli diye ifade ediliyor. Mektubatı Rabbani’de yazdığına göre ücra köşelerde yaşayıp da dinden haberi olmayanlar, yani hiç teknoloji görmemiş Afrika kabileleri gibi olanlar, imanlı olmadıkları için cennete giremezler. Fakat Allah’ı ve cehennemi duymadıkları ve haliyle inkar da etmedikleri için cehenneme de giremezler. E öyleyse bu kişiler nereye gidecek diye sorarsak, bunlar kıyamet gününde dirildikten sonra bütün hayvanlar gibi yok edilecekler. Çünkü İslam inancına göre ilahi yükümlülük, peygamberlerin gönderilmesiyle başlar ve onlardan haberdar olmakla yüklenilir. Yani peygamber gönderilmişse sorumlusun ama peygamberi yetişemediysen ve duyamadıysan sorumlu değilsin. Sonuçta Allah verdiği nimetin hesabını sorar değil mi? Nasıl ki size vermediği 10 milyar doların hesabını sormuyorsa, bildirmediği hakikatin, dinin ve ibadetin de hesabını sormayacaktır.
Bununla alakalı İsra suresi 15. ayete bakabiliriz. Ayet şöyle diyor, Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir. Kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Biz bir resul göndermedikçe azap da etmeyiz. Yani buradan peygamber gönderilmeyen toplumların azaba uğramayacakları sonucunu gayet de çıkarabiliriz. Tabii bu yeterli bir cevap gibi gelmeyebilir. Çünkü sadece peygamber ulaşmamışların akıbeti meçhul değil.
Çocukken ölenler, doğuştan zeka geriliği olanlar veya hem kör hem de sağır doğanlar gibi tebliğin yapılamadığı insanlar var değil mi? Şimdi bunlara tebliğ bir şekilde ulaşmış olsa bile bunlar tebliği ne kadar idrak edecekler? Örneğin bir çocuk ne kadar iradeye sahip de sorguya çekilecek veya bir deli yaptığı şeyleri ne kadar idrak ediyor da cehennemle yargılanıyor. Kimileri deliler veya bebekler ahirette yok olacaklar.
Onlar cennete taş toprak yapılacaklar çünkü onlar sadece bizi imtihan etme amacıyla yaratıldılar falan diyorlar ama bu kaçamak bir cevap. Çünkü bu insanlar da insanlar. Ayrıca ben bugün hafızamı kaybetsen veya başıma bir darbe alıp da akli melekelerimi yitirsem öldükten sonra sorgulanmayacak mıyım? Ya bu son 10 yılda delirmişti boşver diyerek cehenneme gitmem gerektiği halde göndermeyecekler mi veya cenneti hak ettiğim halde bu hakkı elimden mi alacaklar?
He dersek ki deli olduğun dönemle alakalı sorguya çekilmeyeceksin ama delirmeden önce ne yaptıysan onların hesabını vereceksin. E iyi de ben hayatımın son 10 yılında deli olacağıma aklım başımda olsaydı belki de iman edecektim ve ahiretimi kurtaracaktım. Veya 2 yaşında ölen bebek bedavadan cehenneme girmekten kurtuluyor da ben neden 30 yaşına kadar yaşayıp da böyle bir risk alıyor. Bana kalsa cennette cehennemde olmasın. Ölünce yok olayım daha iyi.
Ya cennette istiyorsan 7 milyon huri ver. Öte yanda akıl almaz bir azap varken sonsuz ateş varken böyle bir kumarı oynamak istemem. Sonsuz zevk ve sonsuz acı ihtimalleri varken sırf zevk almak uğruna, sırf ya belki de zevk alırım diye düşünerek sonsuz acı riskini göze almam yani. Anlaşılacağı üzere İslam’ı hiç duymamış olanlar ne olacak sorusu tek bir soru değil çünkü bu soru birçok soruyu daha beraberinde getiriyor.
Eğer Müslüman argümanlarıyla bunları cevaplamak gerekiyorsa evet fetret ehli sonsuz cennete veya sonsuz cehenneme atılmayacak ama bu boşa yaratıldıkları anlamına gelmiyor. Biz nasıl ki bir çiçeğin bir hayvanın varlığını gereksiz görmüyorsak veya bir mikrop bile doğada bir görevi ifa ediyorsa işte İslamiyet’ten haberi olmadığı için hidayeti bulamasa da herkesin bir görevi vardır. Öldüğünde yok olacak olanların nihayi görevi bizim imtihanımıza yardımcı olmaktır. Onlar sayesinde ibret alacağız ki kendimizi düzelteceğiz. He o fetret devrinde yaratılan ve bu yüzden yok olacak olanlar fetret olmayan bir dönemde yaratılmış olsalardı belki de cenneti kazanacaklardı ama şimdi ellerinden o şans da alındı. Peki bu adil mi diye sorarsak ona bir şey diyemeyeceğim. Gerçi diyeceğim aslında ama bunu başka bir konuyu konuşuyorken ele alacağım.
Sırf biz bir iki ibret alacağız diye Tanrı milyonlarca insanı yok yere yaratıyor ve örneğin bir çocuğu iyileşmesi mümkün olmayan hastalıklarla yaratarak hayatı boyunca yatalak bırakıyor. O çocuk öldüğünde toprak olacak, hiçliğe karışacak, hiçbir ödül almayacak ama bu hayatta boşu boşuna yıllarca eziyet çekecek. Çünkü onu büyütenler ibret almalı. Yani yazık diyecek bir şey yok.
Bir de şöyle bir husus var kişinin İslam’ı duymaması veya peygamberle tanışmaması kesinlikle dinsiz olacağı veya yanlış yola sapacağı anlamına gelmiyor. Çünkü her gün dini duyanlar da yine dine gelmeye biliyorlar. Yani burada olay sizin yapınız bence. İnanacak adam bir yolunu bulur yine inanır. Dinden çıkacak adam da zaten çıkar veya çıkmasa da zaten sağlam bir imana sahip olamaz.
Zira kişi kendini belli ediyor. 10 yaşında özgür irade var mı, kader nedir diye sorgulayan biriyle, Firavun mal mı kardeşim, Musa’nın suyu ikiye böldüğünü gördüğü halde niye peşinden gidiyor, tuzak olduğu bes belli yani, diyen çocukla, 40 yaşına geldiği halde daha kitabına 2 dakika göz atmayan ve ne sorsan ona benim aklım ermez evladım diyenler aynı değiller. Şöyle bakmak lazım. Biz bugün günde 5 vakit ezan sesi duyuyoruz. Her yer cami, her yerde din programları ve din adamları var ama yine de birçok kişi inanmıyor değil mi? Demek ki her yer dinken dinden çıkmak mümkün. E böyle bir şey mümkünse hiçbir yerde din yokken Tanrı’yı bulmak da mümkün olabilir. Ayrıca İslamiyete göre Nuh’un oğlu veya Lut’un karısı peygamberle akraba oldukları halde inanmamışlardı. Yine din derslerinden de hatırlayacağınız üzere Muhammed’in öz amcası Ebu Talip iman etmemişti. Ve yine Muhammed’in akrabası olan Ebu Leheb İslam’ı kabul etmemişti değil mi? E peygamberi gördüğü halde ve söylendiğine göre çeşitli mucizelere şahit olduğu halde inanmayanlar varsa demek ki olay tebliği almakla bitmiyor. Dine göre Musa geliyor, onlarca mucize gösteriyor ama Firavun buna büyücülük diyor ve inanmıyor. İsa geliyor, söylendiğine göre ölüyü diriltiyor, hastayı iyileştiriyor, suyun üzerinde yürüyor ama adamı sihirbaz diyerek öldürmeye çalışıyorlar. Yani dini tanımak sizi cehennemden kurtarmayacak. Cehenneme gidecek adam bir şekilde bir yolunu buluyor çünkü. Sizi amelleriniz kurtaracak. Ayrıca İslamiyete göre Allah onu bir arayana bin gider. Yani halk ağzıyla söylersek arayan Mevlasını bulur.
Bu da demektir ki İslam yokken bile Allah’ı tanımak mümkündür. Ha elbette Kuran’ı, yaratılışı, orucu, namazı bilmezsiniz ama sezgiyle veya ilhamla yaratıcıyı hisseder ve iman eder, onun istediği gibi yaşarsınız. Ki bu yönelime zaten fıtrat diyoruz ve bu fıtrat vicdanla harekete geçiyor. E Kuran yokken vicdan yok muydu?
Elbette vardı. Millet öldürmenin, aldatmanın, çalmanın kötü olduğunu Kuran’la veya Musa’nın 10 emriyle öğrenmedi. Vahiy ile öğrenmedi. Bu tür yasalar zaten insanlık var olduğundan beri varlar. Hem zaten Allah inanca göre bizleri ruhundan yaratmışsa veya bize ruh üflemişse, hatta Tevrat’ta yazdığına göre bizi kendine benzer bir şekilde yaratmışsa, bu demek oluyor ki biz Allah’ı öyle veya böyle buluruz. Yine aynı şekilde Allah’tan kopacaksak da etrafımız din kaynasa bile yine de koparız. Bu Allah’ın hükmündedir. Çünkü Kuran’da İbrahim suresi 4. ayette, Kasas suresi 56. ayette ve daha birçok ayette yazdığına göre Allah dilediğini doğru yola iletir, dilediğini de saptırır. Yani esasında dinle tanışıp tanışmıyor olmak pek de önemli değil. Hayatı nasıl yaşadığımız önemli. Fakat bunu dediğim zaman olay benim kalbim temiz muhabbetine gelecek, biliyor. Zira bu epey popüler bir düşünce biçimi. Adam ben Müslümanım diyor, dinden imandan bahsediyor ama ne Kuran okuyor ne de beş vakit namazına bakıyor. O sadece ya Allah zaten kalbime bakar, ibadet etmesem de olur diyerek affedileceğini umuyor. Peki dine göre böyle bir şey var mı? Hayır. Burada esas sorulması gereken soru sizin sonunuz ne olacak?
Başkaları sırf Müslüman olmadıkları için kaybediyorlarsa siz de sırf Müslümansınız diye kazanacak mısınız? Siz kendinizi garantiye mi aldınız? Günahsız mısınız da başkalarına kafayı taktınız? Kuran’a göre Müslümanların kurtulacaklarının bir garantisi yok arkadaşlar. Ankebut suresi 2. ayette, İnsanlar hiç imtihan edilmeden sadece iman ettik demeleriyle kendi hallerine bırakılacaklarını mı sanıyorlar? Yazıyor. Yine cehenneme girenlerin bir daha çıkamayacaklarını, cennetin de cehennemin de sonsuz olduğunu söyleyen başka başka ayetler de var. Oraya bir defa girenler bir daha çıkamayacaklar. Halbuki halkın böyle bir şeyden haberi yok. Herkes ya biz birkaç yıl yanarız sonra çıkarız kafasında. He Allah dilediğini çıkarabilir o ayrı konu ama Kuran size bunun garantisini vermiyor. Siz eğer Müslümansanız ve cennete girmek istiyorsanız,
Faizin, içkinin, kumarın vesaire haram olduğunu, layıklığın ve putperestliğin de batıl olduğunu söylemek zorundasınız. Zira bunlar din ile uyuşmuyorlar. Hem Müslüman hem layık olunmaz. Lafıyla alay ediyordu millet ama bence bu gayet doğru bir tespit. Yine değinmek gerekirse örneğin, polisler veya askerler bizim için şehitler. Ama dine göre şehit değiller. Çünkü cihat ederken ölmediler.
Ya da İslam devletini korumak için savaşmadılar. Çünkü Türkiye şeriatla yönetilmiyor. Daha bir çok örnek verebilirim yani vay bikini giyen Müslüman olmaz, vay kumar oynayan Müslüman olmaz, vay efendim Allah’ın ona verdiği bedeni, sigara içerek çürüten Müslüman olmaz, Allah’ın ona verdiği tipi değiştirmeye, estetik yaptırmaya çalışan Müslüman olmaz, olmaz oğlu olmaz yani baya bir var. Ama biz böyle düşünmüyoruz.
Biz ılımlı İslam veya bilimsel İslam gibi yorumları kabul edip vicdanımızı rahatlatıyoruz. Ve kalbimiz temiz olsa yeter diyoruz. Sanki Allah o kadar ibadeti, o kadar kuralı boşuna koymuş ve milyonlarca Müslüman boşuna ibadet ediyor. Bu düşünce biçimi çok tehlikeli çünkü Kur’an’da da yazdığı üzere şeytan sizi Allah’la kandırır. Allah zaten affeder diyerek yaşamak bir bakıma kendini kandırmaktır. Yani millet ben zaten Müslümanım, cehenneme girsem de illaki bir gün çıkacağım diye düşünüyor. Şimdi kabul bunu söyleyen hadisler var. Bazı hadislere ve rivayetlere göre sırf Müslüman olduğunuz için 10.000 yıl dayansanız, sonunda cehennemden çıkacaksınız ve cennete gireceksiniz. Ama Kur’an bunun tam tersini söylüyor. Kaldı ki söylemese bile sonunda çıkarın mantığı zaten yanlış. Ya Cem Yılmaz’ın söylediği gibi 10 dakika bronzoşup da gelmeyeceksiniz farkında mısınız?
Milyonlarca yıl yanmaktan bahsediyoruz. Şurada birkaç ibadetten kaçacaksınız veya zina yapacaksınız diye bu riski nasıl göze alabiliyorsunuz? Aman ya 10 gün yanarım ne olacak ki? Diyerek nasıl kul hakkı yiyebiliyorsunuz? Bence siz cehennemin ne olduğunu tam anlayamamışsınız veya gerçek manada inanmıyorsunuz. Sadece ya varsa inanmakla bir şey kaybetmem diyerek işi garantiye alıyorsunuz ki bu konuyla alakalı da video kest yapmıştım.
Yani arkadaşlar bence siz önce kendi ahiretinizi kurtarmaya bakın. Diğer insanları sonra düşünmeye başlayın. Siz eğer sırf doğuştan müslümansanız, sırf anne babanız müslüman diye müslüman olmuşsanız zaten ahireti hak etmiyorsunuz söylemiş olayım. Çünkü taklidi imandasınız, tahkiki değil. Çok görüyorum böyle tipleri yani benim videolarımın altına da yanacaksın Allah belanı verecek falan yazıyorlar. Youtube’da, Facebook’ta, zalimler için yaşasın cehennem, ateistler sizi öbür dünyada göreceğim, siz yanarken cennetten izleyeceğim falan diyerek hoşgörülü bir şekilde milleti taciz ediyorlar. Ama eğer Allah adaletliyse önce bunları cehenneme atar diye düşünüyorum. Çünkü bu tipler bu dini fanatik gibi sırf saldırganlık için kullanıyorlar ve hatta insanları bu yobaz hareketleriyle dinden soğutuyorlar. Ha, sırf bir iki tane cahil gördü diye kimse dinden çıkmamalı o ayrı konu ama az önce söylediğim şeyleri de bir dikkate almak lazım. Eğer gerçekten hoşgörü dinine mensupsanız, bu dini lekelemek yerine güzel göstermeniz gerekiyor bence. Sanki siz cenneti garantiylemişsiniz gibi caka satıyorsunuz ama sırf bu şımarıklık yüzünden bile cenneti kaybetmiş olabilirsiniz. Zira kişinin ahireti Allah’ın elindedir ve siz kimin nereye gideceğini bilemezsiniz arkadaşlar. Belki de bugün kafir görünen adam 5 sene sonra imana gelir ve dinin en büyük savunucusu olur. Bu hareketiyle de Allah’ın rızasını kazanır ve cennete layık olur. Olur mu olur yani nereden bileceksiniz? Bir müminin böyle şeylerle karşılaştığı zaman takınması gereken tek bir tavır var. O da Allah bilir tavrı. Çünkü biz gaybı bilmiyoruz ama Allah biliyor. Allah kimin yanacağını, kimin döneceğini, kimin 50 yıl kafir yaşayıp 51. yılda imana geleceğini, kimin de 50 yıl mümin yaşayıp 51. yıl dinden çıkacağını biliyor. Bu sebeple birini çocukken öldürmesi bu ilahi kaderin bir parçası oluyor. Biz nasıl ki hayatta kalmak için tavuk yiyor, süt içiyor yani hayvanlardan faydalanıyorsak,
onların kaderi umurumuzda değilse kendi işimize bakıyorsak Allah da kendi ilahi planı için bazen böyle fetrette kalacak kavimler veya yok olacak insanlar yaratabiliyor. Burada gaybı bilmediğimiz için en doğrusunu Allah bilir demek gerekiyor. Aslında hemen her sorgulamada kafanıza takılan her konuda Allah bilir diyerek geçmek lazım zaten çünkü fazla soru sormak sizi imandan edebilir. Şimdi fetret ehline bir daha bakalım.
İslam alimleri fetret ehlini üç kısımda inceliyorlar. 1. Allah’ın varlık ve birliğini kendi aklı ve zekasının yardımıyla düşünüp bulan kişiler. Örneğin Firavun Akenaton. Bu adam Mısır paganizmini reddetmişti ve bir tane tanrı vardır demişti. 2. Tevhid inancını bozuk değiştiren, putperestiyi kabul eden ve kendilerine göre din uydurup insanları kendi çevresinde toplayanlar. Yani diğer mitolojiler.
Mısır rahipleri, Yunan kahinleri, Türk şamanları vesaire. Tabi burada din uyduranlar diyor. Yani bu dinleri ortaya atanlar sorumluymuş gibi bir hava var. Yoksa hiçbir şeyden haberi olmayan, sırf babası Zeus’a tapıyor diye Zeus’a tapanlar sorumlu değiller. Çünkü bunlar tamamen sizin gibiler. Anadan doğma belli bir inanca sahipler ve sorgulamıyorlar.
Siz nasıl ki bugün oturup da 20 tane dini sorgulayıp, onlarca mitoloji kitabı okuyup da dur ya en iyisi Kur’anmış diyerek iman etmediyseniz, ezbere iman ettiyseniz, bu insanlar da öyleydi. Siz ya ben Hristiyan bir aile içinde de olsam, araştırıp bulurdum, yine Müslüman olurdum diyebilirsiniz ama bu doğru değil. Çünkü Müslüman olmuşken bile kendi dininizi bilmediğinize göre Müslüman değilken hiç bilmezdiniz herhalde.
Bu arada Kur’an kursuna gitmek veya din dersinde beş almak veya Kur’anı okumak, bu dini araştırdığınız, sorguladığınız ve ona göre inandığınız anlamına gelmiyor. Zaten bedavadan inanmış olduğunuz dini, öğrenmiş olduğunuz anlamına geliyor. Çünkü sorgulamak ve araştırmak, diğer inançları, diğer mitolojileri öğrenmeden öyle bir tane kitaba bakarak ben araştırıyorum, ben sorguluyorum, ben biliyorum da inanıyorum demek mümkün değil.
Dolayısıyla ataları neye inandıysa tebliğ gelmediği için ona inanmaya devam edenler yanmayacaklar ama din uyduranlar yanacaklar. Üçüncü kesimse ne mümin ne de müşrik olan, herhangi bir batıl inancı sahip olmayıp, aklını ve zihnini bu tür meselelerle meşgul etmeyen kimseler. Yani dini merak etmeyen, sadece yaşayan kimseler ve paganizme inanmayanlar.
Yani bir bakıma ateistler, apateyistler veya nonteistler. Yani mantığken yanlış Tanrı’ya iman edeceğine hiç inanma daha iyi. Şimdi ikinci sınıftakiler putperest oldukları için cehennemlikler. Üçüncü sınıfa girenlerse yani bir bakıma nonteistlerse, gerçek manada fetret ehli olduklarından cehennem ehli değiller. Onlar kendilerine hak ve hakikati tebliğ edecek bir peygamber gelmediği için ve küfrü gerektirecek bir halleri de olmadığı için amellerine göre sorguya çekilecekler. Allah herkese iyi ve kötüye bilme kabiliyeti verdiği için bu insanlar dinle ilgilenmemiş olsalarda sevap ve günah işlemişlerdir. İşte bunlar tartılacak ve ona göre bir karara varılacak. Bu arada bütün ehli sünnet bu konuda ittifak etmiş durumda yani bu benim şahsi yorumum değil. Birinci sınıfta bahsettiğimiz Allah’ı kendi kendine keşfeden, örneğin Akenaton veya İbrahim peygamber gibi kişilere gelirsek bu kişiler ehli necattırlar. Yani cehenneme girmeyecekler. Lakin bu türden insanlar münferittirler ve belli bir peygambere bağlı olmadıkları için belli bir ümmet değildirler. Bu yüzden geçen binlerce yıl esnasında kendi kendine böyle iyi biri olmaya çalışan ve Allah’ı bulmaya çalışanlar,
kıyamette tek bir ümmet olarak toplanacaklar ve hepsi amellerine göre sorguya çekilecekler. Bu bakımdan antik filozofların bile bir kısmının cennetlik olduğunu varsayabiliriz. Çünkü adamlar her daim doğa ve tanrı üzerine düşünmüşler ve pagan tanrılara tapmamışlar. Tabii şöyle bir sıkıntı var. Allah adını bilmeyen kişi nasıl olacak da Allah’a inanacak değil mi? O kişi ancak bir yaratıcıyı tasavvur edebilir. Yani Kur’an yok, İncil yok, peygamber yok, sadece akıl var. Bu kişi aklını kullanacak ve ya birisi beni yaratmıştır diye düşünecek. E kendi düşündüğü yaratıcıya inandığı zaman da müşrik veya sahte tanrıya taptı diyoruz. Zira bu adam kendi uydurduğu veya bulduğu tanrıya kurban vermek istiyor, ibadet etmek istiyor, en kötü kendi ailesini bu inanca çekmek istiyor. Çünkü ona göre hakikat o. Zaten dinler de böyle ortaya çıkıyor aslında.
Bu adam daha önce saydığımız ikinci sınıfa yani kendi kendine din uyduranlara dahil oluyor ve cehenneme gidiyor. E iyi de adam bunu yaptığı için en başında cennetlikti. Şimdi nasıl oluyor da cehenneme gidiyor? Bu adam düşündü, sorguladı, aradı ve kendince bir tanrı olması gerektiği kararına vardı ve bu yüzden cenneti kazandı. Ama aynı zamanda bunu yaptığı için cehennemlik oldu. Bu bir çelişki yarattığına göre buradan şöyle bir çıkarım yapabiliriz.
Kendi kendine din uydursan da eğer tek bir tanrıya inanmışsan yani tevhidi bulmuşsan problem yok. Ama birden çok tanrıya inanmış veya puta tapmışsan problem var. Yani teslise inanan veya zamanında Amon Raya’ya inanmış olan insanlar cehenneme gidecekler. Fakat aynı zamanda tek tanrı inancını hiç duymamış ve peygamberlerle tanışmamışlarsa bu durumda cehennemlik değiller. Sadece yok olacaklar.
E iyi de biz her kavme uyarıcı gönderdik demiyor muydu? Bu durumda Japonya’ya da Amerika’ya da peygamber gitmiş olması lazım. Yani mantığıken bütün insanlar, bütün kavimler, en ilkel Afrika kabilesi bile bir peygamberle tanışmış olmalı. En azından haberdar olmuş olmalı. Dolayısıyla o peygambere iman etmemişse cehenneme gitmeli ki görüldüğü kadarıyla eden olmamış. Zira tek tanrıcılığın tarihi toplasan en fazla 4.000 yıl geriye gidiyor. Ondan öncesi hep şamanizm, animizm veya bilmem ne. Demek ki ya fetret ehli diye bir şey yok ya da bütün kavimlere peygamber gitmemiş ve bütün dünya hak dini öğrenmemiş. He bu arada Kur’an’dan önce İncil’i veya Tevrat’ı kabul edenler yine cennetlikler. Çünkü o zamanın hak dini onlardı. İsa’nın peşinden gidenler cenneti kazandılar.
Musa’nın ve İbrahim’in peşinden gidenler de yine aynı şekilde cenneti hak etmişlerdi. Çünkü o zamanın hak dini oydu. Fakat bu o dönem için geçerli. Şimdi ise tamamlanmış din, son din Müslümanlık olduğu için herkesin İslam’a inanması lazım. Dolayısıyla şu an mantığken bir Hristiyan’ın veya Yahudi’nin eğer İslamiyet’i duymuşsa iman etmesi gerekiyor. Sizin deyiminizde araştırması ve doğruyu bulması gerekiyor. Öbür türlü cehenneme gidecektir.
Ama şöyle bir şey de var. Kimse gül dağıtan bir İslamiyet görmemiş. Yani belki aranızda 3-5 kişi hoşgörüyle güzel bir şekilde dini anlatıyor olabilir. Ama genele baktığınız zaman halk, başta verdiğim örneklerde olduğu gibi, kendinden olmayana epey bir düşman. Bu gayet açık bir şey. Müslümanın Müslüman olmayana tahammülü kalmamış. Zaten kim bir kavmi dost edinirse, kim bir kavme benzerse o da onlardandır gibi ayetler.
Veya Hristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyin türündeki ayetler yüzünden, insanlar dışarıya karşı bir koruma mekanizması geliştirmişler. Şu an çoğu Müslüman’a göre Müslüman olmayan herkes cehennemlik. Ve Müslüman olmayan herkes şeytanın izinden gidiyor. E dolayısıyla algı bu olduğu için dışarıdan bakan biri İslamiyete sempati duyamıyor.
Ya El’in Avrupası’ndan, Cezayir’i, Arap ülkelerine gezmeye giden turistler, gencecik kızlar, 3-5 tane gerizekalı yobaz tarafından öldürülüyor, gencecik kızların kafası kesiliyor, tecavüze uğruyorlar, ya da IŞİD gibi gruplar etrafta terör estiriyorlar ve millet din buyusa ben almayayım diyor. E kimse İslamiyeti doğru düzgün öğretemiyorsa ve İslamiyet’in içinde onlarca mezhep oluşmuşsa, bu durumda suç gavurun mu? Bu durumda bu insanlar yine mesul değiller çünkü dinin iç yüzünü bilmiyorlar. Dini doğru düzgün tanıyacakları ve öğrenmek isteyecekleri bir durumla karşılaşmamışlar. Dolayısıyla burada suç Müslümanların olduğundan dolayı İslamiyeti kötü öğrendiği için İslamiyete girmeyenler ya amellerine göre yargılanacaklar, yani iyi bir kalbe sahiplerse cennete gidecekler ya da yok olacaklar.
Bu arada son bir şeye değineyim, hani hep anlattık ya şunu şunu yapanlar yok olacaklar veya şöyle şöyle düşünenler amellerine göre yargılanacaklar vesaire. E iyi de başta okuduğum şöyle bir ayet vardı. Biz bir peygamber yollamadıkça azap etmeyiz. Bu durumda peygamber ulaşmayan kavimler cehenneme gidemezler. Yani ya bu kavimler cennete gidecekler çünkü peygamber gitmediğine göre azap da göremezler ve azap göremiyorlarsa ya cennete girecekler ya da yok olacaklar. E öyleyse İslamiyeti veya onun kutsal kitaplarını duymayan bir seri katil veya tecavüzcü cennete girmese bile en azından yok olacak. Yani cehenneme girmekten kurtulacak. Bir bakıma yaptığı şeyler yanına kâr kalacak. Hani diyorsunuz ya siz yaptıklarınızın size kâr kalacağını mı zannediyorsunuz? Eğer ahiret yoksa o kadar kötülük işleyenler, onca haksızlığa uğrayan ne olacak?
Böyle adalet mi olur? İşte bu soruyu kendi inancınıza karşı da sormanız lazım. Çünkü ahiret varken bile görüldüğü kadarıyla bazıları bundan yırtıyor. He tabi bu sıkıntıyı 1400 yıldır ilk defa ben görmedim. Bunlar zaten tartışılan şeylerdi ve İmam Rabbani bu konuya şöyle bir açıklama getirmişti. Bu kişiler önce amellerine göre yargılanacaklar, sonra yok edilecekler.
Yani Allah’ı duymamış olsan da iyi veya kötü şeyler yaptığın için önce karşılığını alman gerekiyor. Bu durumda siz eğer iyi bir insan olduysanız bir süreliğine cennette kalacak, sonra tamamen yok edileceksiniz. Veya kötü birisi olduysanız bir süreliğine cehennemde yanacak ve cezanızı çekeceksiniz. Hani yok edileceğiniz yetmiyor, öncesinde bir de böyle aşamalardan geçiyorsunuz. Ki bence ikisi de kötü. Zira cennette 10 yıllığına kalsan bile o cennetin sona erdirilmesi zaten bir azaptır. Ya da yok olmadan önce yıllarca yanmak bu da enteresan bir şey. Zaten yok edeceksen ne diye adamı yakıyorsun. Dolayısıyla burası da yoruma açıktır ve Müslüman ağzıyla söylersek yine en doğrusunu Allah bilir. Zira Allah her ne kadar Kur’an apaçık bir kitaptır. Desede her şeyi apaçık anlatmamış ve bu yüzden onlarca mezhep, onlarca yorum ortaya çıkmış. Bu arada sabahtan beri sanki dinden imandan hiç haberi olmayanlar varmış gibi veya haberi olsa bile yanlış öğreniyorlarmış gibi bir varsayımla ilerledik. Halbuki Adem’den beri tek dinin İslam olduğunu söyleyenler de var. Bu görüşe göre Adem’den itibaren herkes hakkı ve Allah’ı biliyordu. Fakat şeytan bazı oyunlarla insanları saptırdı ve çeşitli dinler ortaya çıktı. Evet, seçtiğimiz konuyu direkt İslami görüşlere göre cevaplamaya çalıştım.
Umarım yeterli olmuştur. Olmadıysa da diğer inançlara girmediğim için olmamıştır. Çünkü bütün inançlar olaya böyle bakmıyorlar. Örneğin, spiritualizme göre iman etsen de etmesen de fark etmiyor. Çünkü nihayi amaç tekamül etmek ve eden bulur dünyasında yaşıyoruz. Spiritualizm reenkarnasyonu kabul ettiği ve karma felsefesine inandığı için toprak olmak veya yanmak yok. İyilik ettiysen bir daha dünyaya geldiğin zaman iyi yaşarsın.
Kötülük ettiysen de bir dahaki hayatında başına kötü şeyler gelir. Şu anda da başına gelen kötü şeyler önceki hayatında yaptığın kötü şeylerin bedeli. Ve yine bu hayatında başına gelen güzel olaylar da önceki hayatında işlemiş olduğun sevapların karşılığı. Dolayısıyla zaten ne yapıyorsan kendine yaptığın için mantığıken daha iyi bir hayat yaşamak için iyi biri olman lazım. Ama bunları zaten spiritualizm videolarında anlattığım için tekrara düşmeyeyim.
Zaten merak edenler gider bakar. Bu seferki konumuz kutsalıma saygı göster konusu yani inanmıyorsan da saygı duy muhabbeti. Biliyorsunuz ki dinle alakalı en ufak bir eleştiride hemen böyle şeyler söylüyorlar. Çünkü din insanlar için hassas bir konu ve ne kadar saygılı olursanız olun eleştirileriniz bir yerde batar. Çünkü her din her eleştiriyi kabul etmez. Neden her eleştiriyi kabul etmez diyorum. Çünkü tamamen eleştiriye kapalı olursa hiç soru soramadığınız, yorumlayamadığınız bir din olur. Ve buna inanmazsınız çünkü her insan kendince birtakım eklemeler yapmak ister. Ama biraz soru sorulabiliyorsa biraz mantık yürütebiliyorsanız dinime baksana soru sorabiliyorum, aklımı kullanabiliyorum. Ne kadar özgürlükçü. Hatta bana neredeyse inanmama hakkı bile veriyor gibi bir şeyler düşünmeye başlarsınız ve ufacık bir eleştiri bile sizde dini biraz bilimsel göstermeye başlar. Ki bu bir ilüzyondur. Öncelikle inancıma saygı duy derken inancın ne olduğunu anlamak lazım. İnanç nedir? Arkadaşlar inanç, evreni yorumlayışımızdır. Hayatımızı belirleyen kurallardır ve pratiklerdir ki bunları zaten biliyorsunuz. İnanç toplumları bir araya getirir, insanı yönetir. Belirli bir zümre için ahlakı bile belirleyen bir şeydir. Yani bir bakıma gelenektir çünkü inanç aslında babadan oğula bile geçiyor. Bugün siz doğduğunuzda aileniz hangi dine inanıyorsa ilk olarak o dinle tanışıyorsunuz.
Yani Türkiye’de doğup da 5 yaşında ben budist olacağım diyen birisi yoktur. Yaş ilerledikçe dini görüşünüz değişebilir veya dinden çıkabilirsiniz ama size ilk empoze edilen şey atalarınızın dini oluyor genelde. Bu dini terk etmek isterseniz de bir ton problemle, eleştiriyle veya sizi doğru yola çektiğini zanneden kişilerle uğraşmanız gerekiyor. Ki bu kötü bir şey değil aslında çünkü o insanlar kendilerince iyilik yapmaya çalışıyorlar.
Onlara göre onların inancı gerçek inanç ve kurtuluşun anahtarı onların inandığı dinde. O insanlar cennete gideceklerine veya gidebilme ihtimallerine güvendikleri için siz de bu şansı kaybetmeyin istiyorlar. Doğru yola çekmeye çalışıyorlar. Yani burada bir iyi niyet var ama aynı zamanda kabilecilik var. Kabile ne kadar kuvvetli olursa ne kadar büyürse o kadar güvende olursunuz ve ne kadar çok kişi aynı görüşteyse inancınızdan o kadar emin olursunuz. Bu biraz tabiatımızla alakalı yani eleştirilecek pek de bir konu yok çünkü hepimiz böyleyiz. Mesela bugün birisi yolda yürüyorken size gelse ve dese ki bir sokak ileride adamın birisi bir ton bench press yapıyor. Normalde bir ton bench press yapmak imkansız gibi bir şey yani hatta bugüne kadar yapan yoktur muhtemelen. Ama eğer 20 kişi gelip bunu söylerse herkes ben gördüm adam kaldırıyor aşırı iri yarı falan derse inanma ihtimaliniz artmaya başlar. Çünkü biz bir şeye inanacağımız zaman bazı etkenler var. Mesela kaç kişi inanıyor veya inandıkları şey benim bildiklerimle ne kadar uyumlu. Kimler inanıyor akıllı insanlar mı yoksa aptal insanlar mı veya inanırsam ne kazanırım ya da inanmazsam başıma neler gelir. Bunlar önemli etkenlerdir. Sizin saygı duyduğunuz biri bir partiye oy veriyorsa veya bir görüşü savunuyorsa o görüş sizin için kıymetli oluyor. Çünkü bu içgüdüsel bir şey.
Her şeyle alakalı ön kabullerimiz var tek fark bu ön kabuller bazen pozitif bazen negatif olabilir. Mesela sufizme bakıp İslam barış dinidir diyebilirsiniz ama aynı şekilde ışıda bakıp İslam tamamen savaşmaya dayalı bir din şeklinde bir görüş de oluşturabilirsiniz. İkisi de hem doğru hem yanlış.
Bunun yanında eğer inanacağınız şey bir din olacaksa yani öyle sadece bench press yapan bir adamdan ziyade sizi etkileyen bir şey olacaksa burada bir takım teşvik edici kurallar vardır veya etkenler vardır. Buradaki tek etken korku değildir yani inanmadığınızda kafanızı kesmeye çalışacak tipler değildir. İnanmadığınız zaman sonsuza kadar yanma ve işkence görme ihtimaliniz de var. Yani inansanız da var gerçi ama inanmayanların işkence göreceği dine göre en azından garanti.
İşte ama Allah affeder merhametlidir falan gibi şeyler inanmak için itekleyici bir etken oluyor ama genellikle dine inanmaktaki en büyük etken merhametten ziyade korku. Yani başıma neler gelecek korkusu. Hatta müminler bunu idrak ettirebilmek adına bir takım örnekler veriyorlar. İşte git elini çakmağa tut bakalım kaç saniye dayanacaksın. Buradaki ateşe bile 10 saniye dayanamıyorsan cehennemde binlerce yıl ne yapacaksın falan diyorlar. Hatta bazen buna o kadar inanıyorlar ki kendilerini bile kısıtlıyorlar. Mesela siz yaz sıcaklarında vıcık vıcık terliyorken böyle şort ve tişörtle bile pişiyorken kimileri çarşafla geziyor. Ya bunlar bu sıcakta nasıl dayanıyor diye düşünüyorsunuz ama eğer onlara sorarsanız şöyle bir cevap verecekler. Evet hava sıcak ama cehennem daha da sıcak. Cehennemde yanacağıma şimdi birazcık bunalırım daha iyi. Hani Cem Yılmaz reenkarnasyonla dalga geçerken diyordu ya çok fakir birinin şikayet ettiğini görüyorsan üzülme bir dahaki hayatına kralsın be oğlum diyorsun. Ve o adamın şükretmesini sağlıyorsun çünkü bu hayatında fakirse bir dahaki hayatında zengin olacak vesaire. Gerçi işin içine reenkarnasyon katmasanız da bu hayatınızda azap görüyorsanız ama iyi kalmayı başarabiliyorsanız öldüğünüzde cennete gideceksiniz yani kral olacaksınız. Mantık aynı mantık.
Tek fark burada sabrediyorsun ölünce kazanıyorsun veya öldükten sonra tekrar dirildiğinde kazançlı çıkıyorsun. İşte böyle baktığınız zaman Marx’ın din için bir afyondur demesinin sebebi bu oluyor. Çünkü gerçekten de şükür felsefesiyle insanları bir şekilde zapt edebiliyorsunuz veya fakirlerin fakir kalmasını garantiye alabiliyorsunuz. Arkadaşlar inanç birçok etkene bağlıdır ve son derece kırılgandır ama inanç bir motivasyon aracıdır.
Mesela burada seks yapmak yasaktır evlenmeden bir şey yaptığında zinaya girmiş oluyorsun ve bunun kırbaç gibi taşlanma gibi karşılıkları oluyor. Ama öldükten sonra sana sonsuz bir seks vaad ediliyor veya İslam’a göre burada içki içmek yasaktır. Yani haram diyenler var ama Kur’an’da haram geçmiyor necis geçiyor yani pistir diyor. Faydası vardır ama zararı daha fazladır diyor fakat biz haram diye kabul ettik.
İçki burada haramdır, yasaktır, problemli bir olaydır ama öldükten sonra ırmaklarından şaraplar akan her tarafta içki bulunan bir ortama gidiyorsunuz. Tabii ki o şaraplar içinde tatlı su falan diyenler var, kıvırdıkça kıvıranlar var ama Kutsal Kitap’ta eğer bu hayatta bir şey yasaklanıyorsa diğer hayatta garanti edildiğini görüyorsunuz. Ki bu biraz problemli bir konu. Mesela ben sadistim, insanlara acı vermekten hoşlanıyorum, insanlara işkence çektirmeyi seviyorum ama bunu insanların rızasıyla yapıyorum.
Yani kimseye zorla bir şey yapmıyorum. Benim karşımdakiler de mazaşist, gel beni döv diyorlar. Bu durumda ben çok iyi bir insansam, öldüğümde cennete gidiyorsam, sürekli işkence etmek istiyorsam, zevk aldığım şey buysa, etme şansım var mıdır? İşte bu gibi konularda farklı açıklamalar getiriyorlar. Kutsal Kitap’ta yazmayan şeyleri söylüyorlar. Mesela sen cennete girdiğinde sendeki bu kıskançlık gibi, nefs gibi bazı olaylar alınacak, sadece zevk olacak.
Ki bu robot olmaktan pek de farklı değil. Ama konuyu çok fazla dağıtmak istemiyorum çünkü burada inancıma saygı göster olayı var. Ben de inanç nedir, neye dayanıyor veya saygı nedir ya da her inanca saygı göstermeli miyiz? Bunun gibi olaylara değinmek istiyorum. Tabi ki bunu yapmadan önce biraz bazı şeylere değinmek gerekiyor. Bu verdiğim örnekler gibi birçok örnek verebilirim ama zannederim gerek yoktur. Zaten ana fikri hemen anlayacağınızı düşünüyorum.
Arkadaşlar inanç bir içgüdüdür ama inancı kutsallaştırırsanız bu bir anayasaya dönüşür. Yani kurallar bütünü olur. Her anayasa içinde birtakım maddeler barındırdığı için inanç toplumsal bir sistem haline gelir ve problemler de burada ortaya çıkar zaten. Çünkü bu yasalara bu sisteme saygı duymak zorunda kalırsınız. Peki saygı ne? Niçin saygı duyuyoruz? Mesela bugün kimlere saygı gösteriyoruz? Biraz da bunlara bakmak lazım.
Örneğin anne babanıza saygı gösteriyor musunuz? Onlara karşı saygı duyuyor musunuz? Eğer onlara bir saygınız varsa sizi büyüttükleri için, size baktıkları için veya onlardan geldiğiniz için saygı duyuyorsunuzdur. Ama anne babanız sizi dilendirse veya böbreğinizi satsa, sabah akşam size vursa, aşağılasa bu durumda saygı gösterir miydiniz?
Göstermezdiniz ama korkardınız. Ya da belki ileride iyi davranır diyerek bu ihtimale güvenerek onların gözüne girmeye çalışırdınız. Öğretmeninize saygı gösteriyor musunuz? Eğer çok iyi bir öğretmense, sizle ilgileniyorsa saygı duymak ihtimaliniz var. Ama çekilmez ve dogmatik bir adamsa, kötü biri ise saygı duymazsınız. Fark ettiyseniz şimdiye kadar saygıyı genellikle davranışlarla kısıtladım. Size şunu yaparsa saygı duyarsınız, yapmazsa duymazsınız dedim ama bazen karşınızdaki kişi çok kötü veya çekilmez bir tip olsa bile ona saygı duymak ihtimaliniz var. Örneğin öğretmen çok katı ve adaletsiz olabilir ama aşırı bilgilidir ve işinde mükemmeldir, adam gerçekten bir de hadır, süper zekâdır. Bu adama sırf yeteneğinden dolayı bile saygı duyulabilir. Kötü biri ama işinin ehli yani yiğit öldür, hakkını yeme.
Bu durumda saygınız öğretmeni değil, öğretmenin bir özelliğine ait oluyor. Mesela Atatürk’e saygı duyuyor musunuz? Eğer duyuyorsanız vatanı kurtardığından, kadınlara seçme seçilme hakkı verdiğinden, döneminin çok ilerisinde biri olduğundan ve burada sayamayacağım kadar çok etkenden dolayı adama saygı duyuyorsunuzdur. Ama Atatürk’ü tanımıyorsunuz, direkt olarak onunla konuşmadığınız bir arkadaşlığınız olmadı. Belki tanısaydınız adama gıcık olacaktınız, hatta ayağını kaydırmaya çalışacaktınız ama şu anda karakterine değil, kişiliğine değil, yaptıklarına bakıyorsunuz çünkü yaptıklarıyla onu biliyorsunuz. Yüz yıl önce yaptığı şeyler bugün hâlâ işinize yarıyor ve buna saygı gösteriyorsunuz. Peki niçin saygı gösteriyorsunuz? Çünkü dediğim üzere işinize yarıyor. Veya aynı fikirdesiniz, adam sizin gibi birisi olduğu için adamı seviyorsunuz. Örneğin ben bir şeriatçı olsaydım, sadece kendi dinime değer verip diğer herkesi kafir olarak görseydim, Atatürk’e saygı göstermezdim. Çünkü onun bütün reformları bana göre dinsizlik olacaktı, hatta düşmanlık olacaktı. Benim inancım bütün dünyanın Müslüman olmasını gerektiriyorsa, şeriatın önündeki her şey potansiyel bir şeytan olacaktı. Burada saygı duyma kavramı 1- aynı fikirde olmayı gerektiriyor, 2- aynı fikirde olmasanız bile saygı duyulacak kadar bir büyüklük gerektiriyor.
10 kişilik bir tarikat kimseye kolay kolay bulaşmaz ama o tarikatta 10 milyon kişi varsa, diktatörlük başlar ve 10 kişilik bir tarikata sus diyebiliyorken 10 milyon kişilik bir tarikata karşı daha sabırlı olmanız gerekir veya en azından o tarikatın başarılı olduğunu, büyük olduğunu kabul etmek gerekir. Neden mi? Çünkü din, kişi için en büyük şeydir. Din, 24 saatinizi belirleyen bir kavram arkadaşlar. Ananızdan babanızdan önce gelmesi lazım çünkü öldükten sonraki sonsuzluğu bile din temsil ediyor.
Din eğer kabul edilebilecekse, hayattaki en kıymetli şey olmak zorunda. Dolayısıyla dininizle uyuşmayan bir şeye saygı göstermeniz mümkün değil. Bakın siz burada toplam 70 yıl falan yaşıyorsunuz. Hadi 10 yıl çocuktunuz saymayın, kafanız çalışmıyordu. Kaldı 60, e günde 8 saat uyusanız 20 yıl uyuduğunuz anlamına geliyor. Kaldı 40, e bunun da en az 20’si okulla işle güçle gidiyor.
Yani kendinizi geliştirmek, dininizi öğrenmek, ibadet yapmak veya yetenek geliştirmek için toplamda olsa olsa 20 yılınız var. E bu 20 yılı da rahat yaşamanız lazım. Bu hem şansa bakıyor hem de diğer 50 yıldaki kayıplarınıza bakıyor. Vaktinizi nasıl değerlendirdiniz ve nasıl bir hayat yaşadınız? İşte bu kadar ufak ve muamma dolu bir hayattan sonra size öldükten sonra sonsuzluk vaad ediliyor. Buradaki ile kıyaslanamayacak kadar büyük zevkler var ama bir yandan da akıl almaz işkenceler var. Bakın bunun gerçek olmasına gerek yok bu arada. Yani gerçekten cennet varmış, cehennem varmış diye düşünmeye gerek yok. Sırf şu ihtimaller bile birçok kişinin inanması için büyük bir sebep. Daha doğrusu bir etken. Ama yalancı bir etken tabii ki. Mesela insanlar ahirete inandıklarını iddia ediyorlar ama hiçbir insan ölmek istemiyor. Örneğin din veya ülke adına ölmek şehitlik anlamına geliyor ve şehit olursan %100 cennete gidiyorsun. En azından inanç böyle ama hiçbir insan çatışmak, gazi olmak veya kendini öne atmak istemiyor. Burada bir çelişki var. Eğer sen %100 olarak ölünce cennete gideceğine eminsen, evde oturman bile hata, cihada katılman gerek. Çünkü ölmezsen ayrı sebep kazanacaksın, Allah yolunda savaştığın için ayrı bir mertebe alacaksın. Yani yine kazançlı olacaksın ama ölürsen de %100 olarak cennete gideceksin. Yani her halükarda sen kazanacaksın.
En azından dine göre böyle ve bunu askerde bile anlatamıyordum. Bir çocuk vardı, şeriatçı biriydi. Hatta bir dönem ışıda katılmayı falan düşünmüş yani o kadar dindar. Sürekli şehit olursam huriler gelecek, of nasıl bir zevk, hayal bile edemiyorum falan diyordu. Ağzı sulanmış bir şekilde bunları anlatıyordu ama nöbete gitmek istemiyordu. Yemekhaneci olayım, RDM olayım, tuvalet temizliyim ama bir şekilde görevden kaçayım. Tek derdi buydu çünkü tehlikeliydi. Sorsan %100 olarak dinine bağlı, günde 5 vakit namaz da kılıyor.
Ama işte iş icraate geldiği zaman can tatlı geliyor. Bakın bir dine inanıp da o dinin emirlerini yerine getirmiyorsanız bu o dine pek de güvenmediğiniz anlamına geliyor. Siz Allah’ın varlığından ve sizden istediği şeylerden %100 olarak eminseniz eğer ibadet etmeden duramazdınız. Yani cennetten veya merhametten emin olsaydınız ayette söylendiği gibi din Allah’ın olana kadar savaşırdınız. Ama buralar ayrı konular, şimdilik saygı kavramından devam edelim. Saygı kime gösterilir? Sizden düşük olanamı, eşit olanamı yoksa üstün olana mı saygı gösteriyoruz? Bizden düşük seviyede olanlara saygı göstermiyoruz, onlara acıyoruz. Mesela bizim iki bacağımız da yerindedir ama bacaklarını kaybeden birini gördüğümüzde iyi ki öyle değilim diye düşünmeye başlıyoruz. Adamı acıyoruz, yazık ya neler çekiyor diyoruz ama iyi ki ben o durumda değilim. İlk aklımıza gelen şey bu. İçgüdüsel olarak halimize şükretmek, kendimizi avantajlı görmek, kendimizi o insanla kıyaslamak durumu var. Siz kendinizden düşüklere baktığınız zaman üstünlüğünüzü fark ediyorsunuz. Ve kendinizden düşüklere, onların çabalarıyla alakalı bir saygı gösteriyorsanız eğer, adam en azından uğraşıyor falan diyorsanız bu durumda yine kendinize saygı göstermiş oluyorsunuz. Çünkü kendi büyüklüğünüzü idrak etmiş oluyorsunuz. Ben o adamdan yüksekteyim ve o adam benim olduğum yerlere gelebilmek için bir mücadele veriyor. Yani adam benim gibi olmaya çalışıyor. Örneğin siz 5 yıldır fitness yapıyorsunuzdur ve iri yarı kaslı bir adam olmuşsunuzdur. Sizden daha zayıf insanları görünce kendinizi tatmin olmuş hissediyorsunuz. Ben neymişim ya şu kollara bak falan filan diyorsunuz. Sizden düşük olan insanlar sizin gibi olmak istiyorlar, size akıl danışıyorlar, ağabey kaç ayda böyle olurum diyorlar ve sizi şımartıyorlar. Ve bu haklı olarak egonuzu tatmin ediyor çünkü burada bir başarmışlık olayı var. 50 kilo bir adamın kaslı olma çabasını takdir edeceksiniz, saygı göstereceksiniz çünkü geçmişteki kendinizi görmeye başlayacaksınız. O adam bir bakıma size öykünüyor olacak ve bu hoşunuza gidecek. Ama 50 kiloluk zayıf bir adam geldiğinde ve ya ben kaslı olmak istemem, ben kas sevmiyorum zaten. Kas ne ki iğrenç bir şey dese alay etmeye başlarsınız veya o adamı ciddiye almazdınız.
Hadi lan oradan derdiniz yani hayatında kaslı oldun mu da beğenmiyorsun. Onun irileşmemek isteği işini sahtekarlık olarak görecektiniz, yalancıdır diyecektiniz. Çünkü kendisi zayıf ve ulaşamadığı ciğere mundar diyor. Burada biraz aşağılık psikolojisi var ve kriter yine kendimiz oluyoruz. Eleştirinin ve fikrin bizimle uyuşması değil, bize yarayıp yaramaması saygı için bir etken oluyor. Dolayısıyla her eleştiriye ve her fikre saygı göstermiyorsunuz.
Şimdi siz karşınızdaki adamı sizin gibi olmak istemiyor diye küçük gördünüz ya. Diyelim ki böyle bir şey yok, gayet olumlu bir şekilde karşıladınız. Olabilir güzellik göreceli, herkes benim beğendiğimi beğenmek zorunda değil dediniz. Olgun bir davranış sergilediniz. Peki karşınızdaki adam, tipe bak robot gibisin ne kadar da iğrenç. Kaslı erkek nedir abi ya böyle tip mi olur? İyi ki senin gibi değilim var ya iyi ki zayıfım. Allah kimseyi kaslı yapmasın çok iğrenç bir şey. Böyle bir şey söylese ne yapardınız? Ya hadi lan oradan çiroz diye alay ederdiniz ciddiye almazdınız. Ya da ağzına bir tane vururdunuz kaslı olmanın avantajlarını, gücün avantajını göstermiş olurdunuz. Şu kaslı adam örneğinde hem zayıfın iriye saygı duymasını hem irinin zayıfı tatmin edici bir sebep olarak görmesini hem de burada tavrın tepkilerimizi ne kadar etkilediğini görmüş olduk. Peki iki tane iri yarı birbirine benzeyen adam yan yana gelmiş olsaydı ne olacaktı? Yani iki eşit arasında neler yaşanacaktı? İlk olarak karşınızdaki size denk yani adamı küçük göremeyeceksiniz. Ona büyüklük taslayamayacaksınız ama aynı zamanda ona imrenmeyeceksiniz çünkü adamda sizde olmayan bir şey yok. Karşınızdaki ulaşmak istediğiniz bir hedef değil. Bu durumda ya o adamla kendinizi yarıştırmaya her ağırlıkta onu geçmeye, ondan daha iri olmaya çalışacaksınız ya da ondan uzaklaşacaksınız. Daha önce bir tek siz iriydiniz ve dikkat çekiyordunuz ama artık iki tane iri adam var.
O adam da dikkat çekiyor, hayranlarınızı çalıyor yani size rakip oluyor. Ya adamı gönderecek ya da başka bir yere gidecek ve yine en iri olacaksınız başka bir çıkar yol yok. Eğer adamı göndermez ve başka bir yere gitmezseniz bu durumda yine en iyi olmanız lazım ve bunun için mecburen yine adamla yarışmanız lazım. Yani biriniz diğerine saygı duyana ve üstün olduğunu kabul edene kadar bu mücadeleye devam etmeniz lazım.
Şimdi burada başka alternatifler görenler vardır. Hayır ben olsam şöyle bir şey yapardım diyenler vardır. Ama din o dediğiniz şeyleri yapamayacak arkadaşlar çünkü yapısında yok. Din her daim haklı olmak zorunda, her daim şampiyon olmak zorunda. Bilime tamamen ters olsa bile, mantıksız olsa bile dinin söyledikleri evrensel kabul edilmek zorunda ve kıyamete kadar kalıcı olmak zorunda. Çünkü dinin iddiası bu.
Benim sözlerim, benim ayetlerim her şey bitene kadar değişmeyecek ve her zaman geçerli olacak. Dolayısıyla din rakip kabul etmiyor. Sıkıyorsa bir benzerini getirin falan diyor ama getirmeye kalkınca kelle gidiyor. Dolayısıyla burada bir ilüzyon var başta söylediğim üzere. Şimdi son bölüme gelelim. Her inanca saygı duyulur mu? Her fikre, her eleştiriye, her şeye saygı duyulabilir mi? Öncelikle şu, söylediğin şeylere katılmıyorum ama bunları savunabilmen için canımı veririm gibi aptalca ve hiç gerçekçi olmayan cümle kalıplarını bir kenara bırakmak lazım. Biz insanız, melek değiliz. Bizim bir şeyi sevmemizde bir bencillik var, saygı duymamızda bir ego var. Her hareketimiz içgüdüsel olarak hayatta kalmaya dayalı ve rakiplerimizden rahatsız olan varlıklarız. Çünkü böyle evrimleştik. Daha büyük bir kabile bizim için tehlike.
Ya o kabileye katılacağız ve onlardan biri olacağız, güvende olacağız ya da kaçacağız. Yabancı yırtıcılar ya da bizimle aynı görüşte olmayan yırtıcılar bizim için tehlikeli olacak. Ya saldırmak zorunda kalacağız ya da kaçmak zorunda kalacağız. Başka bir ihtimal yok çünkü bir arada yaşama şansınız yok. Biri diğerini sömürecek, eninde sonunda bitirecek. Gerek üremek, gerek birikim yapmak, gerek hayatta kalma çabalarımız, bunların hepsi yaşamı sürdürebilmek ve rahat etmek adına yaptığımız şeyler.
Her şeyimizi yarını hesaplayarak yapıyoruz. Tıpkı bugün çoğunuzun iyiliklerini ahireti hesaplayarak yaptığı gibi. İş ideolojiler ve toplumsal hayat olduğu zaman artık elimizde sapanla kuş vurmaya gerek kalmıyor. Veya mızrakla kendimizi korumamıza gerek kalmıyor. İş şehir hayatına indiği zaman rakipler bizim türümüz oluyor. Yani insanlar ve onların fikirleri. Çünkü tehlike artık yırtıcı hayvanlar değil. Yırtıcı fikirler. Tehlike karşı kabileler değil, karşı ideolojiler. Peki hangi fikirler yırtıcı, hangi ideolojiler tehlikeli? Bizimkine uymayanlar. Öyle olmasaydı hiçbir dinde mezhep ayrılığı yaşanmazdı, hiçbir ülkede birçok politik görüş olmazdı. Öyle olmasaydı farklı görüşlere gerek kalmazdı, herkes aynı fikirde olurdu. Bugün fikirleri birbiriyle uyuşanlar beraber hareket ediyorlar, uyuşmayanlar göç ediyorlar, kendileri gibi başka bir fikir arıyorlar. Bugün nüfusunuz kalabalık olursa ve topraklarınıza sığamazsanız, ya başka ülkeleri fethediyorsunuz, ya da nüfus kontrolüne gidiyorsunuz ve üremeyi engellemeye başlıyorsunuz. Bugün bütün ülkelerin, bütün toplumların sistemlerinde, ahlak kurallarında ve anayasalarında birtakım kırmızı çizgiler var. Ki bunların çoğu ortak. Bunları bozanlara cezalar veriliyor. Mesela birlikte yaşamak ve huzur bulmak adına hırsızlığı yasaklıyoruz, cinayeti yasaklıyoruz. Veya birisi cinayet işlediği zaman bunun bir geri dönüşü, bir cezası oluyor. Bu ilk defa 10 emirle ortaya çıkmadı, dünyanın her yerinde vardı zaten. Otoritenizi korumak adına yapmanız gereken bir şeyler var, toplumu ayakta tutmak adına yapılması gerekenler var ve bunlar yapılmazsa yaşanacak bazı şeyler var. Peki, eğer bu savaş, bu cinayet, bu hırsızlıklar, inançlar arasında yaşanırsa, yani fikirden fikre bu mücadeleyi yaşamaya başlarsak,
bugün bir din başka bir dinin tahtını sallıyor. Çünkü birisi dinden çıkınca ya başka bir dine gidiyor ya da komple dinsiz oluyor. Başka bir dine giderse o dinin yani rakip dinin elini güçlendirmiş oluyor. Dolayısıyla dinler dinden çıkmayı affedilmeyecek bir ceza olarak görüyorlar, mürtet ediyorlar sizi veya ellerine geçerse öldürmeye kadar gidebiliyorlar. Bugün bir görüş diğer görüşü eritiyor.
Bugün çok kaslı bir din mahalle abisi gibi rahat rahat yaşarken ve hoşgörü edebiyatı yaparken, kendine denk bir din gördüğünde onunla yarışmak zorunda kalıyor. İşte buna dinler savaşı diyoruz. Din kendinden küçük balıkları yutmak zorunda. Yani diğer dinleri değiştirmek zorunda, onları bünyesine katmak zorunda. Mesela Budizm sufizme dönüşmek zorunda. Panteizm vahteti vücuda, panenteizm de vahteti şuhuda dönüşmek zorunda. Çünkü herkes dinden kendine göre bir şey anlıyor ve din değiştikçe, toplum değiştikçe anlayışlar da değişiyor. Ama din kendinden büyük bir din gördüğünde benim dinim bana, seninki sana diyor. Bana bulaşma ben kendi halimde takılayım diyor. Gerekirse bölgeyi terk ediyor, hicret yapıyor. Din tam olarak insan gibi davranıyor çünkü dini insanlar yaşıyor. Din insana hitap ettiği için insan gibi bir karaktere sahip ve tanrı da insana benziyor zaten.
Ama dinin büyük olması onun kaliteli olduğu anlamına gelmiyor. Mesela ben bugün gelsem ve size ana avrat küfür etsem, her türlü eziyeti yapsam ve sonra bana saygı duyun desem duyar mıydınız? Bugün İslam’a veya başka bir dine saygı gösterilmesini bekleyenler aynı şekilde saygı gösteriyorlar mı? Bugün İslam veya Müslümanlar inanmayanlar için cehennemlik, kafir, babaları şeytan olan tipler diyorsa,
bugün İslam Müslümanlar için temiz, diğerleri için kirli diyorsa veya bugün bir mümin kendini hidayete ermiş ama diğerlerini yoldan sapmış görüyorsa buna saygı duyulabilir mi? İnsanları ayrıştıran, sınıflandıran, kendi hariç her inancı bozuk, değişmiş, tahrif edilmiş, yanlış ve sapkın gören bir din ne kadar saygı görebilir? Saygı gösterilmeye ne kadar layıktır? Ya da böyle bir dine kimler saygı gösterir? Ancak ve ancak o dinin karakterinde olan insanlar yani o dini kendine yakıştıran veya o dini işine göre kullanabilen kimseler. Mesela 4 tane kadın almak istiyorsunuz, 1 tane yetmiyor ve birden fazla kadın almanıza izin veren bir din işinize geliyor. Tabii ki böyle bir dini savunmanız gerekiyor. Bugün birisi sırf mine etek yiğidi diye bir kadına tecavüz etse veya sırf gücü yetiyor diye kendinden küçükleri dövse,
herkesin işine karışsa, küfretse bu adamın hoşgörülü olduğunu söyleyebilir miydiniz? Eğer bu adamı dövme şansınız varsa ağzını burnunu dağıtırdınız, kovardınız, mahallenizde böyle birine yer vermezdiniz ama eğer bunu yapacak gücünüz yoksa kendiniz mahalleyi terk etmek zorunda kalırdınız. Öbür türlüsü korkudan saygı duymak olurdu. Öbür türlüsü başka bir çare olmadığı için o adamla aynı yerde yaşamaya devam etmek olurdu. Yani katlanmak olurdu.
Bugün birisi dinden çıktığında ona kitapsız, ahlaksız, şerefsiz, namussuz deniliyor. Bugün bir insan dine inanmadığında o dinin Allah’ı bile tehditler savuruyor. Cehennemde yakacağım diyor, bir sürü şey söylüyor. O dine inananlar size aklı kıt, hidayete ermemiş engelli gözüyle bakıyorlar. E böyle bir dine inanmayan bir insanın saygı göstermesine gerek var mı? Size küfreden, aşağılayan, eksik gören, yoldan sapmış gören bir dine niçin saygı gösterirsiniz ki? Bakın insanların inanma hakkına saygı duyulabilir ama inandıklarına duyulmaz. Sizin inanıyor olmanız, inanmak istemeniz bu sineye çekilebilecek bir şey. Ama inancınız başka insanları kısıtlıyorsa, onlar üzerinde bir otorite kurmaya çalışıyorsa burada saygı göstermeye değer bir şey yoktur. Mesela, oruç tutabilirsiniz, en doğal hakkınız. İsteyen istediği gibi ibadet eder ama bana oruç tutturmaya kalkarsanız problem yaşarız.
Ya da ben oruç tutuyorum sen niye yemek yiyorsun diye yolda bana saldırırsanız burada saygı gösterilecek bir şey yok. Ben sizin oruç tutmanıza saygı gösteriyorum ve ağzınıza zorla yemek sokmaya çalışmıyorum. Orucunuzu bozmaya çalışmıyorum. İbadetinizi sabote etmiyorum. Ama siz ben tutmuyorum diye oruç tutmama hakkını sabote ediyorsunuz, yemek yem ediyorsunuz, dışarıda bir şeyler içme diyorsunuz ve işi kavgaya çeviriyorsunuz.
İnancınız, kutsalınız siz ve Allah arasında kaldığı sürece satanizmi bile saygı gösterilebilir. Ama bizim inancımıza veya inanmama hakkımıza saldırıldığı anda bu savunmaya döner. Bugün dinime saygı göster diyen adamlar başkalarının dinine saygı gösteriyor mu? Mesela, Hristiyanlığa bozulmuş bir din derlerken, Hristiyanları sapkın diye adlandırırken saygısızlık etmiş olmuyorlar mı? Bakın öyle inanabilirler ama karşındaki adama sen şusun busun dediğin anda bu tahrike giriyor.
Sataşmaya giriyor, hatta küfretmeye giriyor. Bugün bir imam gidip de sataniste saygı gösteriyor mu? O da senin hakkın öyle inan diyebiliyor mu? Demiyor. Eğer satanistin de inancına saygı gösterilmiyorsa burada çifte standart var demektir. Bugün satanistlere kedi kesiyor diyenler binlerce yıldır kendi inançları için kurban kesiyorlar. Kurbanın haklı olmasının gerekçesi etin yanması mı? Gerçekte satanizmde kedi kesmek diye bir şey yok, orası ayrı ama kedi kesenler eğer o kediyi çevirip yeselerdi laf etmeyecek miydik? Veya ben şu an diyoizm diye bir din kursam ve bu dinde her yıl 10 tane başka dinden bir adama saldırmak gerekse, yani benim ibadetim her yıl 10 tane başka dinden birini dövmek olsa, ben bu 10 kişiyi gasp etsem, bıçaklasam, hatta onların kadınlarına tecavüz etsem ve bu da benim ibadet anlayışım olsa, sonra da hey benim inancım bu, inancıma karışmayın, inanmıyorsanız da saygı gösterin desem bu adaletli olur muydu? Ya da mantıklı olur muydu? Cevap belli.
Şimdi siz iyi de biz böyle şeyler yapmıyoruz ki diyebilirsiniz ama Tanrı’nız yapıyo. Size güç verirlerse, şeriat gelirse kafa kesmek gibi bir çok şey yapacağınız garanti ama size bu güç verilmese de iddianıza göre Tanrı’nız zaten biz ölünce bize bunun bin katını yapıcak. Çünkü bizi şeytan tarafından saptırılan yanlış yola girmiş kişiler olarak görüyor ve bizi sonsuza kadar cehennemde yakmakla tehdit ediyor. Bu konular uzar gider ama burada saygının karşılıklı olduğunu anlamak gerek.
Bugün beni yoldan sapmış, sonsuza kadar yanmayı hak eden, şeytana uyumuş biri olarak gören bir insana veya onun inancına bir gram bile saygı göstermem. Eğer gösterirsem bu benim hoşgörülü biri olduğumu değil, enayi olduğumu gösterir. Bana iyi davranan, efendi olan birine karşı ben de öyle davranırım. Bana nasıl davranılıyorsa aynı şekilde karşılık veririm. Bana saldıran birine karşı ben de saldırgan olurum. Burada dine değil, tutuma saygı gösteririm.
Din saygıyı hak etmiyor arkadaşlar. İnsanlar saygıyı hak ediyorlar. İnanca saygı duyulmaz ama inanma hakkına saygı duyulabilir. Tıpkı inanmama hakkına da saygı duyulması gerektiği gibi. Ben bugün milletin başörtüsünü yırtmıyorsam, kimsenin camisini bombalamıyorsam veya zorla ağzına oruçluyken yemek sokmuyorsam, bu zaten inancınıza saygı gösterdiğim anlamına geliyor. Din dersi gerekli midir? Zorunlu din dersi faşizm midir veya bir ateistin din eğitimi alması zorunlu mudur? Öncelikle bu sorulara girmeden önce bir eğitimin ne olduğunu anlayalım ve tarih boyunca ne tür okullarda ne tür eğitimler verildiğine bir bakalım ki din dersi eğitimde yer almalı mı veya nasıl almalı? Bunu daha iyi anlayalım. Ayrıca video başlığı din dersi olsa da ben bu podcastte daha çok eğitim olgusu üzerinde duracağım. Onu da baştan söylemiş olayım. Şimdi, eğitim nedir?
Bunu kendi anladığım ve dünyada da uygulandığı kadarıyla anlatmaya çalışayım. Arkadaşlar, biz doğduğumuz andan itibaren hep bir eğitim içerisindeyiz. Örneğin önce emeklemeyi, sonra yürümeyi öğreniyoruz. Konuşmayı öğreniyoruz, anlaşmayı öğreniyoruz ve ailemiz bize tuvalet eğitimine kadar birçok eğitim veriyor değil mi? Fakat ailemiz çalışmak zorunda, para kazanmak zorunda ve bize bakmak zorunda. Ayrıca ailemiz her şeyin en iyisini bilemez. Bu yüzden her türlü eğitimi evde alamayız.
Dolayısıyla belli bir yaşa geldiğimizde eğitimi başka bir yerden almamız gerekir ki bunlara eğitim kurumları diyoruz. Bunlar sırasıyla kreş veya anaokulu, ilk öğretim, orta öğretim, lise veya üniversite yani yüksek öğretim şeklinde ilerliyor. Önce okul öncesi eğitimde arkadaş edinmeyi, sosyal ilişkiler kurmayı, daha sonra ilkokulda okuma yazmayı öğreniyoruz. Bunlar evde ailemizle kurduğumuz ilişkiden daha öte. Çünkü artık çevremiz daha geniş bir arkadaş ortamımız var ve düşündüklerimizi yazabiliyoruz veya merak ettiğimiz şeyleri bir yerlerden okuyabiliyoruz. Yani her şeyi illa da anne babaya sormak zorunda kalmıyoruz. Zaten evde sistematik bir şekilde hem matematik hem tarih hem dil hem de başka bir şey öğrenme şansınız yok. En fazla bir yere kadar öğrenebilirsiniz ve bu yetişkin olduğunuz zaman size epey bir problem çıkarır. Çünkü çağınızın ve kuşağınızın gerisinde kalmış olursunuz. İşte bu yüzden okulda size farklı öğretmenler tarafından farklı konularda eğitimler sunuluyor ve çeşitli testlere yani sınavlara tabi tutuyorsunuz. Böylece sizin seviyeniz ölçülüyor ve not ortalamanız da iyiyse bazı çeşitli kurumlarda IQ testi de yaptırarak mal mısınız yoksa akıllı mısınız bunu öğrenmiş oluyorsunuz. Çok akıllıysanız zaten size tıp veya bilim veya başka bir alanda onlarca burs onlarca avantaj sunuluyor ve büyüdüğünüzde başarılı birisi olmanız garantiye alınıyor.
Ha normal birisiniz de işte okuyorsunuz herhangi bir işte çalışıyorsunuz. Peki bütün bunların amacı ne? Gayet basit. Sizi hayata hazırlamak. Çünkü siz toplumsal yaşama çıktığınız zaman veya 25-30 yaşına geldiğiniz zaman hem kendinize bakabilmeli hem de topluma yük olmamalısınız zira devlet boş adamı sevmez. Devlet bütün vatandaşlarını kullanabilmek ister.
Çünkü vergi alacaktır ve eğer bir vatandaşı kullanamıyorsa veya bazı vatandaşlar yeterince iyi eğitim alamıyorlarsa örneğin suç işliyorlarsa bunları hapse atmak, onlara bedavadan yemek vermek, onlara ömür boyu bakmak gibi bir takım yükler de devletin sırtına binecektir ve bu devleti zayıflatacaktır. Ayrıca bırakın devleti zaten anne babanız da sizin iyi bir hayat yaşamanızı isteyecektir ve bunun yolu da eğitimden geçiyor. Peki siz mavi önlüğü bırakıp rişit yaşa geldikten sonra nelerle karşılaşacaksınız?
Birincisi işe gireceksiniz yani para kazanacaksınız, fatura ödeyeceksiniz veya kira ödeyeceksiniz yani para harcayacaksınız, bazen birikim yapmaya bazen de yatırım yapmaya çalışacaksınız. Yani finansal şeylerle uğraşacaksınız ve bu yüzden en azından basit seviyede bile olsa matematik bilmeniz gerekiyor değil mi? Yani 10 liralık şeye 30 lira vermemeniz gerekiyor veya para üstünü doğru hesaplamanız gerekiyor.
Ya elbette matematiğin tek amacı bu değil ama sırf sınavı geçmek için ezberlediğiniz onca formül ve onca geometri bilgisi şu anda işinize yaramıyor değil mi? Çoğunuz okul hayatınız boyunca full çektiğiniz derslerle alakalı bile neredeyse hiçbir şey hatırlamıyorsunuz. Yani aklınızda en fazla Malazgirt, Hammurabi kanunları, Birinci Dünya Savaşı hangi yılda başladı, Cumhuriyet ne zaman kuruldu vesaire sadece bunlar kaldı.
Ayrıntıları çoğunuz unuttunuz fakat iyi veya kötü en azından derdinizi anlatacak kadar bir şeyler biliyorsunuz. İşte bu açıdan hiç değilse hesap kitap yapacak kadar matematik biliyor olmak da küçük de olsa bir avantajdır ve okul en kötü öğrenciye bile bunu öğretecek kadar bir eğitimi garanti eder. Bu sizin için bir artı puandır. Yani Gauss Teoremi veya başka bir şeyleri hatırlamıyor olsanız da toplama, çarpma, bölme vesaire bunları biliyor olmak önemli. Tamam finansal konular ve basit matematik bitti yani herhalde kimse matematik gereksizdir ya ben öğrenmesem de olur falan demiyordur. Peki hayatta başka nelerle karşılaşacaksınız? Dünyada başka milletler, başka toplumlar, azınlıklar ve geçmişi dile getirip duran insanlar var değil mi? Bunlar bazen kendi akrabalarımız, bazen babamız, bazen dedemiz, bazense oy verdiğimiz politikacılardır.
En basitinden bir politikacı meydana çıkacak ve heyyy benim dedeme bunu yaptılar, heyyy şunu ettiler falan diyecek, oy toplayacak. Peki gerçekten de dedesine o heyyy yapılmış mı? Bunu nereden bileceğiz? Dedelerimizin yaşadığı o dönemi öğrenerek ki buna tarih diyoruz. Bu sadece dedeyi öğrenmekte bitmiyor tabii ki aynı zamanda sizi bilinçli bir birey yapıyor. Örneğin Türkiye’yi kuran kişinin Mustafa Kemal Atatürk olduğunu bilmek önemli bir şey çünkü burada yaşıyoruz. Yani sokağa çıkıp da 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkan kişi George Washington’dı falan derseniz gülerler yani. İşinize yarasın veya yaramasın. En azından kimliğinizin oluşması ve köklerinizin nereden geldiği konusunda bilinçlenmeniz için bir tarih eğitimi almanız gerekiyor. Alacaksınız ki ben şuyum, ben buyum, ben buradan geldim vs. vs diyeceksiniz ve kendinize toplumda bir yer bulacaksınız.
Ayrıca bu tarih eğitimi esnasında bizden önce yaşayan insanların binlerce yıl boyunca nasıl savaştıklarını, nasıl kazandıklarını ve nasıl kaybettiklerini yani hangi hataları yaptıklarını ve nelerden ders aldıklarını öğrenmek bizim de onlardan ders almamız açısından önemli. Çünkü öbür türlü hatalar tekerrür eder ve bu pek de iyi olmaz. Yani tarih esasında hem bir milli kimlik oluşturmak hem de geleceğe karşı hazırlıklı olmak yani hayatı anlamak için son derece önemli.
Siz nasıl ki bugün arkadaşlarınızı seçiyorsanız ve örneğin verdiğiniz borcu ödemeyen bir adama üçüncüye veya dördüncüye borç vermiyorsanız yani tecrübe kazanıp ders alıyorsanız, kime nasıl davranacağınızı böyle belirliyorsanız aynı şekilde bunu devlet boyutuna çıkararak ülkenizin hangi ülkeyle iyi anlaştığını veya zamanında hangi toplumla iyi veya kötü ilişkiler kurduğunu bilmek biraz mecburî bir şey. Ha bu 100 yıl önce savaştığımız ülkeyle bugün hala düşman olmamız gerektiği anlamına gelmiyor ama o ülkeyle bağ kurarken bilinçli olmamızı sağlıyor. Yani bu bir hazırlıktır, bir tanışmadır. Dününü bilmeyen bugünü anlayamaz ve yarını planlayamaz. Bu yüzden tarih herkesin ilgilenmesi gereken bir alandır. Siz nasıl ki bu ay hesabı kitabı iyi yapamadığınızda ve ay sonunu zar zor getirdiğinizde bunu bir daha yaşamamak adına sonraki ay daha dikkatli olacaksanız,
işte bunu daha geniş bir alanda uygulayabilmek adına bugünkü hatanızdan ders alıyormuş gibi 1000 yıl önceki hatalardan da ders alacaksınız. Fakat şunu da söylemek lazım, devletler birer kurumdur ve koca bir ülke bir bireyi temsil edemez. O yüzden burada devleti tek bir bilinç gibi düşünmemek lazım. Aslında örnekleri çoğaltabilirim ama siz din dersi mevzunu merak ediyorsunuz. O yüzden kısa kısa geçiyorum. Sanırım aranızda tarihin gereksiz olduğunu savunacak biri yok. Yani varsa da vay evladım bizi kandırıyorlar bütün tarih yalan, reptiliyanlar bizi yönetiyor, illüminati her şeyi planlıyor falan diyordur. Yani zaten tarihe itibar etmiyordur. E onlara da oturup burada nasihat verecek veya tarih felsefesi öğretecek halim yok. Zaten onlara göre onlar her şeyi biliyorlar ve gerçekte hepimiz kandırılıyoruz.
ÖZETLE TARİH YALNIŞ POLİTİKA İZLEDİĞİ İÇİN BATAN BİR ŞİRKETE BAKARAK İBRET ALAN VE AYNI POLİTİKALARI UYGULAMAYARAK BAŞARILI OLMAYA ÇALIŞAN BİR ŞİRKET MİŞÇESİNE HEPİMİZİN DİKKATI ALMAŞI GEREKEN BİR ALANDIR VE KONU KAPANMIŞTIR. Sırada ne var? Felsefe. Peki felsefe nedir? Felsefe etimolojik açıdan bilgelik sevgisi anlamına gelir ama asıl işlevine gelirsek hakikate giden bir yoldur.
Felsefe size neyin mantıksız neyin mantıklı neyin yanlış neyin doğru neyin iyi neyin kötü olduğunu söylemeye çalışan ve rahatça soru sorabildiğiniz ve beyin fırtınası yapabildiğiniz bir zemin sunar ki bu zemin zeki insanlar tarafından parlatılmıştır. Yeterince yürümeyi öğrenememiş olanlar bu zeminde kayıp düşebilirler ve felsefeyi yanlış anlayabilirler ama bu onların problemi.
Aslında felsefenin felsefesi üzerine 5 saat konuşabilirim o yüzden özet geçiyorum. Felsefe kandırılmamanızı sağlar. Sizin bir işe yaramanızı sağlar ve kafanızı çalıştırır. E insan olduğumuzdan dolayı elimizdeki en büyük gücün aklımız olduğunu varsayarsak bunu doğru bir şekilde kullanmayı öğrenmek yani felsefe yapmayı bilmek bence şart. Felsefe eğitimi almayan biri safsatalarla boğulur ve örneğin dolar çok yükseldiği ve ekonomi kötüye gittiği zaman yahu maaşınızı dolarla mı alıyorsunuz der. Telefon, televizyon, araba, bilgisayar gibi ülkeye giren hemen her ürünün dolarla alındığını ve paramız değer kaybettiğinde yani bize göre dolar yükseldiğinde bunun bize kat be kat girdiğini anlayamaz.
Zaten dolar yükseldi diye bir şey yok aslında. Dolar sabit. Bizim paramız değer kaybediyor ve paramız değer kaybettiği için eskiden 10 liraya aldığımız ürünü şu anda 20 liraya alıyoruz. Tabi ben biz diyorum ama bunu anlatım yaptığım için böyle yapıyorum yoksa bizden bahsetmiyorum çünkü biz zaten mükemmel durumdayız. Bizde eğitim de mükemmel, ekonomi de mükemmel, her şey mükemmel.
Ben Venezuela gibi eğitimsiz, her şeyi özelleştiren ve dışarıya satan, günden güne itibar kaybeden bir ülkeden bahsediyorum aslında. Yani arkadaşlar, devam edersek felsefe gerçeği öğrenmenin bir adımıdır ve genelde bilimin ve dinin de temeli yöntem bakımından felsefedir. Lakin bir noktadan sonra bunlar ayrışırlar ve ayrı alanlar olurlar.
Zaten bu yüzden bugün hakikati arayanlar, gerçeği bulmak isteyenler ve hayatını idame ettirirken bilinçli bir şekilde yaşamak isteyenler ya felsefeye ya dine ya da bilime ihtiyaç duyarlar. Haliyle bizim de bu üçünü iyi öğrenmemiz lazım. Tıpkı toplamayı ve bölmeyi öğrenen bir çocuk gibi, tıpkı tarih dersinde nereden geldik nereye gidiyoruz falan diye soran biri gibi, bizde hayatımız boyunca çeşitli konularla karşı karşıya kalıyoruz ve soru soruyoruz değil mi? Örneğin, niye buradayım? Hayatın amacı ne? Veya öldükten sonra ne olacak? Her ne kadar felsefe de bu soruları ele alsa da genelde bunların cevabını din vermeye çalışıyor. Bilime girmeyeceğim çünkü zaten kimya eğitimi, fizik eğitimi, biyoloji eğitimi gibi dersler alıyoruz ve bunların da önemli olduğunu biliyoruz. Yani tıp olmadan hayatta kalmak mümkün değil veya teknoloji olmadan hayatta kalmak zaten zor.
Biz nasıl ki teknolojik bir cihaz kullanmadan hayatta kalamıyorsak, en ilkel formda yaşasak bile çivi, çekiş, tekerlek gibi şeyler icad edip hayatımızı daha kolay hale getirmeye çalışıyorsak, yani hayatımız bilimle ve öğrenmekle çevrelenmişse, e aynı şekilde dinsiz bir dünyada yaşamadığımızında farkındasınızdır diye düşünüyorum. Yani siz deist veya ateist olabilirsiniz ama dünyanın çok büyük bir bölümü dindar.
Hepsi aynı dine inanmıyor ama neticede bir inançları var değil mi? Ve bu inanç hem onların hayatını hem de sizin hayatınızı etkiliyor. Örneğin bir dinin anlayışına göre yılın belli bir döneminde oruç tutmak gerekiyorsa ve siz bir esnafsanız o ay nasıl para kazanacağınızı hesaplamanız gerekiyor. Veya komple Müslüman olan bir ülkede domuz tüccarlığı yapmıyorsunuz. Ya da Sığır’ın kutsal olduğu bir ülkede Sığır eti satmıyorsunuz. Yani isteseniz de pek bir iş yapmaz zaten. Aç kalırsınız veya başınıza kötü şeyler gelir. Dolayısıyla siz yaşadığınız ülkenin halkını veya çevrenizdeki insanların inancını bilmek zorundasınız. Bu inanmak zorunda olduğunuz anlamına gelmiyor ama etrafınızdaki yaygın inançları basit seviyede olsa bile bilmek zorunda olduğunuz anlamına geliyor. Çünkü bu da hayata hazırlığın bir parçası. Nasıl ki matematik bilmeden aldığınız maaşı iyi değerlendiremeyecek veya ileriye dönük planlar yapamayacak, yatırım yapamayacaksanız,
dinleri bilmeden de insanlarla iyi ilişkiler kuramazsınız. Siz bugün yaşadığınız ülkeyi yöneten kişinin ne kadar diktatör veya ne kadar sansürcü olduğunu dikkate alarak internette geziyorsunuz değil mi? Yani YouTube’da falanca devlet adamına veya falanca politikacıya pek de bir eleştiri yapamıyorsunuz. Çünkü başınıza bela alırsınız yani işten atılma ihtimali, dava açılma ihtimali, hapse girme ihtimali falan var. İşte aynı şekilde dinlere karşı da bu bilinçte olmak lazım. Ha size münafık olun veya takıya yapın demiyor. Ben sadece bilmeniz gerektiğinden bahsediyor. Alkol satmayan bir dükkanla ticaret yapacağınız zaman alkol satmaya çalışmazsınız çünkü almayacaktır. Aynı şekilde karşınızdaki insanın da hangi dine ait olduğunu bilmek, ona karşı nasıl bir tavır almak gerektiğiyle alakalı önemli. Yani burada binlerce yıl boyunca uğruna savaşılmış, kan dökülmüş bir olgudan bahsediyoruz.
Oturup da sanki böyle şeyler hiç yaşanmamış gibi, dinin hiçbir önemi yokmuş gibi davranmak enayilik olur. Neticede bazı inançlar şu kişileri arkadaş edinmeyin, şu toplumla iş yapmayın, şunlara güven olmaz, şunlar üstün ırktır, şunlar aşağılıktır vesaire diyor. Yani zaten dinin diğer toplumlara veya diğer inançlara karşı bir tavrı var. Ve bu tutumu öğrenmek onlara karşı nasıl davranmak gerektiğiyle alakalı bir bilinçlenme yaratıyor. Şöyle söyleyeyim, karşınızdaki kişi diyelim ki pedofili ve pedofiliyi savunuyor. Şimdi siz çocuğunuzu bu adamla tek başına bırakır mısınız? Yani cevabı belli. Neyse, eğitimden devam edersek. Şimdi bir çocuğun yetişkin olması ve topluma karışması için o çocuğun sadece matematik öğrenmesi yetmez değil mi? O çocuğun hayatı boyunca karşılaşacağı şeylere karşı hazırlıklı olması gerekiyor. O çocuğun ahlaki olarak da eğitilmesi gerekiyor.
Çocuk büyüdüğü zaman nerede nasıl davranması gerektiğini öğrenmiş olacak ve en azından manipüle olmasın veya beyni yıkanmasın diye biraz yontulacak. Yani tamam eğitimin kendisi de bir yerde manipülasyonudur. Hatta eğitim kurumları bizzat sizi şekillendirirler. Örneğin devlet size inanmanızı istediği tarihi pompalar veya inandırmak istediğini öğretir. Ama siz neticede üç beş şey öğrendikten sonra kendiniz de doğruyu bulabilirsiniz.
Devlet size bisiklet sürmeyi öğretir ve şu yolda gitmen gerekiyor der ama bisikleti ne şekilde süreceğiniz ve başka yollar bulup bulmayacağınız size kalmıştır. Nereye geldiğimizi tahmin ettiniz değil mi? Demek istediğim, devlet sizi din konusunda hazırlamak isterken size sadece bir dini öğretebilir ve diğer bütün inançları önemsiz diyerek reddedebilir. Fakat siz 18 yaşına geldikten sonra kafanızı kullanma cesaretini gösterirseniz bunu aşmak mümkündür. Yani hayatınız müfredata göre şekillenecek diye bir şey yok arkadaşlar. Siz hayatınız boyunca bir çok insanla tanışacak, bir çok defa batacak, bir çok defa çıkacaksınız. Belki başka ülkelere gidecek, belki de yabancı milletlerden kişilerle arkadaş olacaksınız hatta yabancı biriyle evleneceksiniz. Yani hele hele bugünkü çağda hiçbir farklı kültürle tanışmadan veya hiç yeni bir şey öğrenmeden yaşamak zaten mümkün değil.
Zira bugün gerek televizyon, gerek internet, gerekse diğer medya organları bize bir şeyler öğretiyor ve iyi veya kötü ufkumuzu açıyor. 80 yaşına kadar küçücük bir köyde kalan ve hayatı boyunca köyden dışarı çıkmamış, okuma yazma öğrenmemiş ve hiçbir yabancıyla tanışmamış insanlar değiliz. En basiti şu anda internet kullanıyorsunuz ve bu podcaste ulaşıyorsunuz. İşte bu yüzden eğitim bu günlerde tarihte hiç olmadığı kadar önemli.
Çünkü çok uzun yıllar boyunca insanlar oy vermediler. Başlarında bir lord veya kral vardı, o ne diyorsa oydu. Halkın bir söz hakkı yoktu. Çok uzun yıllar boyunca insanlar kitap okuyamadılar çünkü matbaa yaygınlaşmamıştı ve bu lüksdü. Ayrıca okur yazarlık oranları da epey bir düşüktü, hatta Osmanlı’da bile %10’u geçmiyordu. Yani binlerce yıl boyunca insanlar seçim yapmak, oy vermek, düşünmek, eleştirmek ve tartışmak zorunda kalmamışlardı. Bunu ancak ve ancak çok ufak bir kesim yapabiliyordu ve insanların hayatı sabah güneş doğduğunda çalışmaya başlamak ve akşam güneş battığında uyumaktan ibaretti. Herkes ölmeden önce iyi veya kötü bir savaş görüyordu. Yani biz bugün çok rahat yaşıyoruz ama eskiden dünya böyle değildi. Bugün her mahallede bir market var. Gidip yiyecek alabiliyorsunuz. Eskiden o kadar çeşitli meyve sebze bulamıyordunuz. Hani abur cubur zaten yoktu da doğru düzgün bir yemek bile yoktu ondan bahsediyor.
Yine bugün hepinizin birkaç tane pantolonu veya tişörtü vardır. Ve buna rağmen of ya, giyecek hiçbir şeyim yok diyorsunuzdur ama eskiden aynı şeyi 6 ay giyiyordunuz. Özetle hayat şu son 200 yılda çok kaliteli hale geldi ve bundan önceki insanların hayatları gerçekten de basitti. Hatta zengin olmayan kesim insan gibi yaşamıyordu. Bu sebeple eğitime de önem verilmiyordu.
Genelde eğitimler ya kiliselerde, medreselerde yani dini kurumlarda ya da zenginlerin saraylarında veriliyordu ve belli bir kesim eğitim alabiliyordu. Zira çoğunluğun görevi belliydi. Halkın çok büyük bir bölümü işçi idi ve ya tarımla ya hayvancılıkla ya da başka şeylerle uğraşıyorlardı. Ama şimdi her şeyi fabrikalar yapıyor. Eskiye göre baya bir kalabalıklaştık. İnsan nüfusu epey bir arttı ve işsizlik de hat safhaya ulaştı.
Hani insanların çoğalması yetmiyor, insanlara ait olan işleri de makinalar yaptığı için milletin mecburen bir eğitim alması gerekiyor. Çünkü eğer bu kadar işsiz, bu kadar fakir ve bu kadar eğitimsiz bir arada olursa bir kaos oluşur. Zira eskiden 1000 kişi bir fabrikada çalışıyordu fakat şimdi 100 kişi yetiyor. Eskiden 100 kişi tarlaya bakıyordu. Şimdi iki traktör iki bilmem ne her şeyi yapıyor. E bu ne demek? Çok büyük bir nüfusun meşgul olacağı bir şey kalmamış demek. E insanlar bir şeyle meşgul olmazlarsa başkalarının derdine düşerler ve kıskanmaya, suç işlemeye ve düzeni bozmaya başlarlar. Dolayısıyla sizin bunu durdurmanız ve kendinizi güvenceye almanız lazım. Bunu yapmak için de önce hayata karşı hazırlıklı olmanız sonra da insanları hayata hazırlamanız gerekiyor. E bu hazırlıkta dini pas geçmek mümkün değil. Çünkü pek bir şeyi olmayan insanların en kıymetlisi din olur. En kıymet verdikleri şey dindir. Bu insanlardan dini de aldığımız zaman hiçbir şey bırakmamış oluruz. Dikkatli baktığınız zaman zengin insanların o kadar da dindar olmadıklarını göreceksiniz. Çünkü bir şey ummuyorlar. Zaten çoğu şeye sahipler. Ama fakir kesim dindar. Çünkü hep bir şey umuyorlar. Hep bir şeye ihtiyaçları var. Hep dua etmeleri lazım. E yani umut fakirin ekmeği. Ve bu kadar insan umutları olmazsa ne yapacak?
İşte nasıl ki askerde erkeği boş durmasın diye ot yolmakla, taş toplamakla, saçma sapan şeylerle meşgul ediyorlarsa çünkü boş kaldığında kavga etme ihtimali artıyorsa veya rahat batıyorsa, aynı şekilde hayatta da bazı otoriteler sizi bir şeyle meşgul etmek zorundalar. Yapabilirlerse düşük maaşla sizi 12 saat çalıştırırlar ve en büyük hayaliniz 30 yıl çalışıp bir ev almak olur. Ya da emekli olmak olur. Çünkü vizyonsuzsunuzdur. Bazı kesimler sizin vizyon sahibi olmanızı engellemiştir. Size risk alma, yatırım yapma veya daha yükseğe uçma şansı verilmemiştir ve zaten öyle bir fırsat gelse de bunu iyi bir şekilde değerlendirme şansınız kalmamıştır. Zaten asıl amacınız da bu dünya değil, öteki dünya olmuştur. İşte bu oyalama esnasında din gerçekten de bir uyuşturucu görevi görür. Bu açıdan din sistematizasyon için çok kıymetli bir araçtır ve halk için bir afyondur.
Fakat bu dinin uydurma olduğu anlamına gelmiyor tabii ki. Sadece kullanışlı olduğu anlamına geliyor ki zaten bu yüzden otoriteler genelde halkı dinle uyutuyorlar. Haliyle böyle bir dünyada yaşıyorken uyutulmamak veya en azından neyle uyutulduğunuzu bilmek için bence din eğitimi almanız şart. Ama bunun düzgün yapılması lazım. Maalesef bizde genelde din dersinde yaptırılan şeyler Arapça dua ezberletmek ve sınavda sürekli peygamberin hayatını sormak.
Üniversite sınavında bile tek bir dinden sorguya çekiliyoruz. Yani yıllar boyunca din dersi görüyorsunuz ama tek öğrendiğiniz süpanekeyi ezberlemek ve imanın şartlarını sayabilmek oluyor. Yani affedersiniz ama bir dini bile doğru düzgün öğretemiyoruz. Çünkü tarz yanlış. Din dersinde politeizm, panteizm vesaire sadece Türkçe tanımıyla veriliyor ve tüm tanrıcılık, tanrı tanımazlık vesaire şeklinde hemen geçiliyor.
Yine bugün ilahiyat mezunu olanlar bile yani yıllar boyunca din eğitimi almış, alanı, uzmanlığı bu olanlar bile Mısır mitolojisini veya İskandinav inancını bilmiyorlar. Hatta bu halkın eskiden neye inandığını bile bilmiyorlar. Bugün ilahiyat mezunu olup da şamanizmi veya tengriciliği bilen kaç kişi var? Maalesef bizde din deyince akla tek bir inanç geliyor ve sadece o öğretiliyor. Belirli peygamber kıssaları ve tufan hikayeleri gibi şeyleri öğreniyoruz ve din anlayışımız burada bitiyor.
Halbuki bunların birçok inançta birçok farklı versiyonu var. Ama haberimiz yok. Anlatanları da taşlıyorlar zaten. Aman onlar putperest, vay efendim onlar hikaye. Olur mu canım? Hak din bizimki, biz doğrusunu öğretiyoruz. Halbuki laik bir ülke hak dinden bahsedemez. Laik bir ülke din seçemez ve din eğitimi veriyorsa bunu eşit yapmak zorundadır. Ama bizde niyeyse böyle bir anlayış yok.
Zaten okulda ben hristiyanım, ben ateistim veya ben yahudiğim dediğiniz zaman muhtemelen öğretmenler bile dışlayacaklar. Bakın bence din eğitimi zorunlu olmalı ve herkes dinleri öğrenmeli. Ama dikkat ettiyseniz din demedim. Dinleri dedim yani birçok inancı öğretmekten bahsettim. Zaten öbür türlüsü beyin yıkamak olur ve buna eğitim denemez. Buna en fazla yetişmemiş zihinlerin suistimali uğraması, manipüle edilmesi veya asimile edilmesi denilebilir.
Şöyle düşünmek lazım. Şimdi diyelim ki size felsefe dersi veriliyor ve felsefe üzerine lisans yapıyorsunuz ama tek öğrendiğiniz gazaliyi. Yani size sadece gazaliyi öğretiyorlar. Platon yok, Aristo yok, Descartes yok, Kant yok, başka biri yok. Sadece gazaliyi öğreniyorsunuz ve bütün felsefeyi gazaliden ibaret zannediyorsunuz. Şimdi sizin objektif manada felsefe öğrendiğinizi ve felsefeden anladığınızı söylemek mümkün mü?
Veya siz tarih dersi alıyorsunuz ama sadece Osmanlıyı biliyorsunuz. Hunlar yok, Göktürk yok, Uygur yok, Selçuklu yok. Sadece Osmanlı. Şimdi siz tarih mi öğrenmiş oldunuz? Yani bence hocam bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak? Türündeki soruları burada sormak lazım. Bu eğitim değil ki. Bu oyalama. Bu müritleştirmedir. 2500 yıl önceki okullar bile bunu yapmamışlar biz niye yapıyoruz? Siz matematik öğreniyorken nasıl ki bir tek toplamayı öğrenmiyorsanız
zaten bölme, çıkarma veya bilmem ne öğrenmeden bunu öğrenmenin de pek bir mantığı yoksa aynı şeyi din konusunda da yapmamak lazım. Biliyorum aslında şu din eğitimi muhabbetine verilmesi gereken cevap en fazla 5 dakika ama ben işi basittan almak istemedim çünkü bunlar herkesin düşünmesi gereken şeyler ve herkesin iyi anlaması gereken şeyler. O yüzden biraz geniş geniş anlattım. Bakın bütün halk Müslüman olsun problem değil. Ama Müslümanlar Hristiyanlığı da öğrensinler.
Antik Yunan inancını da bilsinler. Bu bir avantajdır, bir erdemdir. Öbür türlü 1400 yıl boyunca diş fırçalamak orucu bozar mı diye soran tipler gibi oluruz ve 1400 yıl boyunca yerimizde sayarız. Ya günümüzden 4000 yıl önce bile taa antik Mısır’da okul sistemi vardı. Bütün memurlar okur yazar olmak zorundalardı ve Sinuhi’nin öyküsü gibi, Aypıvır’ın uyarıcı sözleri gibi halk hikayeleri okullarda öğretiliyordu. Elimize bunlarla alakalı tonla kopya geçti ve millet Sinuhi’nin öyküsüne bakarak diplomasiyi ve devlet yapılanmasını anladı. Aypıvır’a bakarak da kargaş ortamından nasıl çıkılacağını gördüler ve hatalarından ders aldılar. Bu Sümer gibi, Babil gibi birçok ülkede geçerli. Çünkü her ülke kendince halkını eğitmeye çalışmış. Yani 5000 yıl önce yaşayan insanlar da basit seviyede bile olsa eğitim almışlar. Bilimi, dini, tarihi öğrenmişler. Dolayısıyla bugün çıkıp da, yahu dinler gereksiz, hiç din eğitimi vermesek de olur. Ama diğerleri kalsın pek problem değil demek, bir kere gerçekçi değil. Günümüzden 2500 yıl önce Pisagor kendi okulunda matematiği ve geometriği öğretti ama aynı zamanda epey mitolojik bir felsefe anlayışıyla, ruh göçü gibi öğretilerle insanları hayata hazırlamaya çalıştı. Daha sonra Platon Akademiya adındaki okulunu kurdu ve insanlara bilim ve felsefe eğitimi verdi.
Yine yetmedi, kendi ideyalar kurumuyla metafiziksel diyebileceğimiz bazı öğretiler yaydı. Buradaki hedef de insanlara bir hayat amacı vermekti. Bu okullarda insanlar politika tartıştılar, ahlak tartıştılar, demokrasi tartıştılar ve biz bunların meyvesini bugün bile yiyoruz. Platon’un öğrencisi olan Aristoteles, hocasının izinden giderek ama daha rasyonel davranmaya çalışarak, Liseum dediğimiz kendi okulunu kurdu mesela. Bu Liseum, bugün lise sözcüğünün kökenidir. Platon’un akademiyası bugün akademi adıyla bilinir. Yani yüksek öğretim çevresidir ve bugün yüksek öğretim dediğimiz üniversite bile, kelime anlamı bakımından universitas yani birliktir. Bu insanları bir araya getiren ve onları ortak değerler altında toplayarak hayata karşı eğiten bir kurumdur. Kişi temel öğretimden, liseumdan ve akademiyadan geçerek aklını kullanma konusunda ustalaşmaya başlar. Matematik nasıl ki dört işlemden birisi olmadığı zaman eksik kalıyorsa, insanda bazı eğitimleri almadığı zaman eksik kalır. Ve binlerce yıldır insanlıkla bütünleşmiş olan bazı alanları, örneğin dini veya tarihi bu eğitimden çıkardığımızda eğitim yarım kalmış olur. İnsan inansa da inanmasa da bütün toplumu ilgilendiren konularda bir hazırlık sürecinden geçmelidir.
Bence bir gün bütün dinler kalksa ve diyelim ki bütün dünya ateist olsa bile, bence o gün bile din eğitimi devam etmeli. Tıpkı tarih öğretir, matematik öğretir gibi, ya zamanında millet böyle bir şeye inanmış diyerek mitolojileri anlatmalıyız. Ayrıca şöyle bir şey de var, Tanrı’nın varlığı veya yokluğu konusunda kesin konuşamıyoruz. Yani kimisi %100 vardır, kimisi de %100 yoktur diyebilir ama bu kişisel bir kanıdır yani felsefe ağzıyla söylersek, bir doksadır ve kişiyi ilgilendirir. Eğer objektif olacak, kesin yargıya varmadan halka eğirisiyle, doğrusuyla birçok inancı aktarmak lazım. Halkı bilinçlendirebilmek için bunu yapmak zorundayız zaten. Ama din politikaya veya başka bir şeye alet edilmemeli. Çünkü din içsel bir şeydir, hatta duygusal bir şeydir ve bazı insanlar inanmayı tercih ederler. Bazıları da inanmazlar. Bu gayet doğaldır. Ve unutmamalıyız ki gerçekten ahiret varsa ve o zaman bu dünyada ona hazırlanmak gerekiyor değil mi? Yani zaten sizin bundan haberdar edilmeniz ve uyarılmanız gerekiyor. Ha elbette bir sürü din anlayışı var, bir sürü ahiret kavramı var ve size hangi inancın doğru olduğunu söylemek öğretmenlerin görevi değil. Çünkü bu sizin tercihiniz olmalı ve kendi seçtiğiniz yolda ilerlemelisiniz.
Zira en iyi öğretmen size nereye bakacağınızı söyleyen ama ne göreceğinizi söylemeyen öğretmendir. Öyleyse din eğitimi bir lütuftur. Fakat yine söylüyorum, tek bir dini öğrenmek sıkıntılı. Çünkü siz B dinini hakikat diye gösteriyorsunuz. Halbuki hakikat B değil de C dini ise bu durumda sırf siz B’ye inandığınız için binlerce insanı yanlış bir dine inandırmış, hakikatten koparmış ve binlerce kişinin ahiretini yakmış olursunuz. Dolayısıyla elimizde öğretebileceğimiz kadar belge bulunan ve ne olduğu anlaşılan inançları sırasıyla öğretmeliyiz ve çok gerek kalıyorsa illa da bir dine inanmak gerekiyorsa, insanlar onlarca inancı öğrenip aralarından kendilerine en yakın bulduklarını tercih etmeliler. Yani siz okulda şintoizmide, budizmide, jainizmide birçok inancı doğru düzgün öğrenecek ve ondan sonra neye inanacağınıza karar vereceksiniz. Devlet veya okullar size bir inanç hariç bütün inançları bunlar şeytan tarafından bozduruldu, bunlar pagan, bunlara inanmayın, tek bir din vardır o da şu şudur, zaten sınavda da bunları soruyoruz falan diyerek bir bakıma din propagandası yapmamalılar. Ayrıca son bir tavsiye vereyim. Eğitim ailede başlar, evet. Okulla devam eder, evet. Ama okulla bitmez. Maalesef bizde böyle bir anlayış var. Hani okulu okuduk bitti, her şeyi öğrendik, eğitimli bir insan olduk. Birisi üniversite mezunuyorsa mesela tamamdır. Ama birisi ilkokul mezunuyorsa, lise mezunuyorsa, ya bu eğitim almamış işte cahil yani. Böyle düşünüyoruz. Halbuki bu çok yanlış. Tamam üniversite önemli bir şey ama 18-19 yaşına gelmiş birisi illa okula gitmeden de kendi başına bir şeyler öğrenebilir. Kitap okuyabilir, belgesel izleyebilir, kendini geliştirebilir. 4 yıl boyunca alacağı eğitimi kendi başına belki 1 yılda alabilir. Zaten üniversiteyi okumuş olsa bile yine de kişi kitap okumaya, araştırmaya, öğrenmeye devam etmek zorundadır. Yani eğitimin sonu yok. Eğitim bir yerde bitmiyor. Eğitim bırakın diploma almayı, profesör olduğunuzda bile devam ediyor. Kendini geliştirmeyi bırakanlar ve okuldan ne öğrendiyse onunla yetinenler, 5 bin yıldır devam eden eğitim ve okul mirasını bir bakıma heba etmiş oluyorlar.
O yüzden eğer okul bazı şeyleri size yanlış veya eksik öğretiyorsa bu açığı kendiniz kapatmaya çalışın. Ben bildiğiniz gibi herhangi bir dine inanmıyorum ama buna rağmen yayınlarımda maşallah, eyvallah gibi kelimeler kullanıyorum ve insanlar ya diamond agnostik değil miydi, neden maşallah dediğim, Müslüman mı oldu yoksa falan diye soruyorlar.
Ya da ayy bizim gibi inanmayan entelektüel insanlar artık böyle maşallah falan dememeli, bu kelimeleri komple tedavülden kaldırmalıyız falan diyenler var. Kısacası hem dinden çıkmış olan tayfa bu kelimeleri kullanmamdan şikayetçi, hem de konuyu anlamayan kesim her maşallah dediğimde iman ettiğimi zannediyor. Bu sebeple dine inanmayan biri eyvallah maşallah gibi kelimeleri kullanmalı mı, bunda bir sakınca var mı yoksa farkındalık yaratmak amacıyla illa da bu kelimelerin Türkçe versiyonlarını mı tercih etmeliyiz, buna bakacağız. Öncelikle burada konuşacaklarım tamamen kendi düşüncelerim ve bunlar bir doktrin falan değiller, bu sebeple illa da benim gibi düşünmek zorunda falan değilsiniz ve muhtemelen birçoğunuz zaten bana katılmayacaksınız ama bence isteyen istediği gibi konuşabilir. Yani kimse ateizmin ya da non-teizmin misyonerliğini yüklenecek değil, neticede herkesin yoğurt yiyişi başka. Ben dini kavramları hala kullanıyorum, evet. Çünkü bunları kullanmak bana rahatsızlık vermiyor. Her şeyden önce de önemli olan bu zaten. Eyvallah dediğinizde rahatsızlık duyuyor musunuz? Size batıyor mu? Eğer batmıyorsa bir problem yok. He başkaları bunu problem yapabilir, duyar kasanlar çıkabilir ama herkes kendi ağzından çıkandan sorumlu. Biz şu anda inanmıyor olsak da İslamiyet’in yaygın olduğu bir coğrafyada büyüdük ve belli bir yaşa kadar bu kavramları kullandık. Yani buna alıştık. Bu artık dinsel değil kültürel bir şey haline geldi. Mesela bana şimdi bir şeye inşallah demek varken umarım olur ya demek makul gelmiyor. Sanki tam karşılayamıyormuş gibi hissediyorum. Ya da eyvallah kelimesi hem bazen teşekkürler anlamında yani eyvallah kardeşim, iyi ki varsın gibi bazen de trip atma bağımında kullanılabiliyor. Yani vay eyvallah ne deyin eyvallah çoğu durumda cuk oturan bir ifade ve Türkiye’de kullanımları bu şekilde. Ya da maşallah demek varken aman ne güzel, aa ne hoş demek yeterli gelmiyor. Ki Türklerin İslami terminolojiyi kullanış şekli de zaten bir enteresan. Yani bizler zaten bunlara dini anlamda değil de kültürel anlamda alışmış durumdayız. Mesela bizde amin ecmain derler. Halbu ki böyle bir kullanım yok.
Cübbeli Ahmet de diyordu zaten teke tek programında mesela bizde nasılsın, iyisin inşallah diyorlar. Halbu ki bu da yanlış. İnşallah işi Allah’a bırakmak demek yani olursa olur, olmazsa da olmaz ne yapalım gibi. Ya da ooo işimiz Allah’a kaldıysa yandık diyor Müslümanlar. Halbu ki iş Allah’a kaldıysa o halde hakkında en hayırlısı neyse o olacak demektir. Yani yanmalık veya şikayet etmelik bir şey yok. Ama Müslümanlar sanki iş Allah’a kaldığı zaman iş yattı, istediğimiz olmayacak.
Allah hiçbir şey yapmayacakmış gibi davranıyorlar. Bu yüzden biri dinden çıksa bile dini kavramlar kullanmaya devam edebilir. Çünkü Müslümanlar da zaten bu kavramları doğru anlamda kullanmıyorlar. Mesela bizler, yeter ya bıktım artık anlamında illallah ettik diyoruz. Ama illallah Allah’tan başka ilah yok demek. Yani bir şeyden bıkmakla konuyla alakası yok. Yine en basiti kullandığımız isimler de böyle. Mesela bizde Aleyna ismi çok yaygın bir isim ve insanlar Kur’an’da geçiyor diye çocuklarına Aleyna ismini veriyorlar. Ki Murat Bardakçı da zaten buna bin defa dikkat çekti. Aleyna üzerimize demektir. Yani bir isim bile değildir. Ya da Vahide, Saniye, Selase, Rabia. Bu türden isimler birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü anlamındadır. İşte bu şekilde saçma çok şey var ve bunlar dini değil, kültürel olmuş vaziyetteler. O yüzden ben maşallah dediğimizde Araplaştığımızı falan düşünmüyorum. Ayrıca bu kadar duyarlıysak o halde adı Ahmet, Muhammed, Mehmet olan herkesin dinden çıkar çıkmaz mahkeme kararıyla ismini değiştirmesi gerekiyor. Ya da sünnet edilen her erkeğin cinsel organından utanması gerekiyor. Yani bence böyle şeyler o kadar da önemli değiller. Ha isteyen selam demek ya da merhaba demek yerine esenlikler de diyebilir.
Ya da nurlar içinde yatsın demek yerine ışıklar içinde uyusun da diyebiliriz. Ben size böyle ifadeler kullanmayın demiyorum. Ama bu kadar kasmaya gerek yok. Tabi neden bu kadar duyarlı olduğunuzun da farkındayım çünkü bir ateist her maşallah ya da eyvallah dediğinde dindar tayfa hemen kalkıp Aaaa işte gördünüz mü bakın ateist bile olsalar fıtratlarında Allah var. Allah söyletiyor. Sözde Allah’ı inkar ediyorlar ama hala inşallah diyorlar. Şeklinde boş yapıyor. Haliyle bunlara prim vermemek maksadıyla inatla bunların alternatif olan kelimeler kullanmak istiyorlar. Ki kendince tutarlı bir mantığı da var aslında ama sırf siz bu kavramları kullanmayı bıraktınız diye herkesin de sizin gibi davranması gerektiğini varsaymanız yanlış bir şey bence. Yani inatla Daymond sen inanmıyorsun neden bunları kullanıyorsun çok yanlış müslümanlara hizmet ediyorsun hiç yakışmıyor diyenlerden bıktım gerçekten.
İnsanlar kendi işine bakmayı öğrenmeli çünkü bunlar da hoşgörü özelliğidir. Siz o dine inanmıyor ve o dinin ilahını reddediyor olabilirsiniz. Lakin akrabalarınız yakınlarınız ve yaşadığınız toplumun büyük bir bölümü o dine inanıyor ve bu kavramları her gün kullanıyorlar. Sırf yabancı olmadığınızı aynı toplumun aynı ülkenin vatandaşı olduğunuzu aranızda dağlar kadar fark olmadığını idrak ettirebilmek amacıyla bile inanmasanız da böyle kelimeler kullanmanız normal olacaktır. Çünkü daha çocukluktan itibaren Hristiyanlar, Yahudiler ve Ateistler bize din düşmanı gibi şeytanın hizmetkarı gibi lanse edilmişlerdi. Ya ben çok iyi hatırlıyorum daha 9-10 yaşındayken yazın tatile gelen bir çocuk vardı ve Hristiyan’dı ve bütün arkadaşlarım o çocuğun kötü olduğunu, Hristiyan olduğu için onunla arkadaş olmamak gerektiğini ve bu türden şeyleri konuşuyorlardı.
Çünkü böyle öğretiyorlar. Bu yüzden de Müslüman kesimin eğitimsiz bölümü sizin de normal bir insan olduğunuzu unutuyor. Bu yüzden de kendimizi toplumdan inatla ayırmaya kalkışmamız faydadan çok zarar getirecektir. Müminler kendi inançlarında olmayan insanlarla da anlaşabileceklerini ve onlarla konuşabileceklerini görmeli. Aksi halde herkes kendini mükemmel görüyor zaten. Ben doğru yoldayım, ben çok akıllıyım, ben hakikati biliyorum, bu karşımdakilerde mal.
Size sırf topluma ayak uydurmak maksadıyla cuma namazına falan da gidin demiyorum tabii ki, sadece biraz anlayışlı olmaya çalışın diyorum. Mantığken yarın ben İngiltere’ye veya Amerika’ya taşınsam ve orada 20-30 yıl ikamet etsem oranın kültürüne ve konuşma tarzına alışacağım değil mi? Yani bazen çok mutlu olduğumda veya gerçekten istediğim bir şey gerçekleştiğinde, sevincimi ifade etmek maksadıyla belki de hallelujah falan diyeceğim.
Ya da bir şeye çok kızdığımda ah jesus christ gibi tepkiler vereceğim. Yani mantığken saçma. Bu Amerikanlar niye bir şeye kızacakları zaman İsa Mesih diye bağırıyorlar anlamak zor. Hatta adamın adını küfürle birleştirip jesus fucking christ hadi ama adamım lanet olsun falan diyorlar yani. Şu an saçma ama orada yaşadığımız takdirde belli durumlarda bu tepkiyi vermek mantıklı gelmeye başlayacak. Mesela bizde de bir şeye şaşırdığımızda Allah Allah demek var.
Halbuki Allah adı tekrar edildiğinde bir şaşırma ifadesi olmamalı. Ama diyorum ya bunlar dini değil kültürel şeyler. Mesela Türkiye’deki protestan hristiyanların çoğu bir Müslümanla konuşurken özellikle maşallah ya da inşallah gibi kelimeler kullanmaya özen gösteriyorlar. Çünkü aradaki buzları kırmak istiyorlar. Tabi bir yandan da hissiyatı önemli.
Mesela şu an kendime yeni bir şey aldığımda ve birisi güle güle kullan dediğinde ooo hayırlı olsun kardeşim demiş kadar etkili gelmiyor bana. Ama inatla neden hayırlı olsun demiyorsun ne demek tepe tepe kullan güle güle kullan falan diye sormam yani. Ki bence bir non-teistin inşallah ya da maşallah demesi bir Müslümanın küfretmesinden daha saçma değil. Adam Müslüman ama yeri geliyor ana avrat saydırıyor. Hani güzel söz söylemek adettendi. Hani küfürlü konuşmak günahtı ayıptı.
Hadi AMK gibi öyle herkesin ettiği küfürleri bırak senin Allah’ını bilmem ne yaparım diyen ve sorduğunda Müslüman olduğunu söyleyen insanlar var ya. Bence bu daha enteresan bir şey. Yani daha fazla uzatmanın anlamı yok bence. Çünkü bir ateistin ya da herhangi bir inançsızın içinde doğup büyüdüğü kültürün kavramlarıyla konuşmasında hiçbir sıkıntı yok. He isteyen özellikle dini kelimelerden uzak kalabilir ama bu tamamen o kişinin kararıdır.
Bence bu konuda illa da kurallar koymak ve bir dinsiz şöyle yaşamalıdır. Şöyle konuşmalıdır. Nokta. Demek bağnazlığın başka bir versiyonu olacaktır.
Neyse umarım derdim pardon inşallah derdimi anlatabilmişimdir.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir