İslâmiyet Öncesi Türk Destanları
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=0yeXV9MLGjs.
Bu video daha önce paylaşmış olduğum İslamiyet öncesi Türk Destanları videolarının tek bir videoda birleştirilmiş bir versiyonudur. Birinci bölüm. Destan, tarih ve efsaneler. Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır.
Türk edebiyat geleneği içinde destan terimi birden fazla nazım şekli ve türü için kullanılmıştır ve kullanılmaktadır. Eski Türk edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum hikayeler, anonim edebiyatta ve aşık edebiyatında koşma veya mani dörtlükleriyle yazılan veya söylenen, ferdi, sosyal, tarihi, acıklı veya gülünç olayları, tahkiye tekniği ile çeşitli üsluplarla aktaran nazım türünü ve bu yazıda ele alınan kainatın, insanlığın, milletlerin yaratılışını, gelişimini, hayatta kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve nesnelerle ilgili sebep açıklayan ve batı edebiyatında epope terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde destan adıyla anılmaktadır. Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar çeşitli konularda yaratılış hikayeleri yanında
milletlerin hayatında da büyük yankılar uyandırmış, bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayelesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikayeleridir. Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini, ortak değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde yorumladığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve geleceğini temsil ettiği için dünya edebiyatının en ülkücü eserleri olarak kabul edilirler.
Destanlar her zaman tarihi gerçekleri doğru biçimde nakletmezler. Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar milletin ortak bilinçaltının, vicdanının, istek, beklenti, doğruları ve değerleri ile idealleştirilir ve eski hatıralarla birleştirilerek tarihi gerçekmiş gibi anlatılır. Destan bütün dünya edebiyatlarında aynı mantığı barındırır. Toplumda büyük etkiler uyandırmış kişiler, savaşlar
veya olaylar hayal unsurlarıyla biraz da mitoloji ile desteklenerek halk arasında uzun manzum eser şeklinde anlatılırlar ve dilden dile yayılırlar. Destanlar Araplarda Esatır, Batıda Mit, Yunanda ise Epope olarak adlandırılır. Destanlar dediğim üzere hem tarihi karakterlerle alakalı hem de tarihi savaşlarla alakalı olabilir veya direkt mitolojik bir karakterin hikayesini anlatıyor da olabilir.
Bu yüzden destanlar hayal unsurlarıyla süslendiği için onları tarihsel bir kaynak veya gerçek belge olarak ele alamayız. Eğer tarihle alakalı, bir milletle, bir dinle veya bir olayla alakalı bir araştırma yapacaksak, destanlar bizim ilk kaynağımız olamazlar ki zaten destanları kaynak olarak kullananlar da genelde ruhbank isimdir.
Bunlar mitolojik veya okültist bazı geleneklerini, bazı inanışlarını eski destanlara veya dilden dile aktarılan bazı olaylara bağlarlar. Örneğin Truva Savaşı’nı anlatan Homeros’un İliada Destanı tarihsel olaylardan yola çıkılarak oluşturulmuştur ama içinde periler, tanrılar ve tanrıçalar barındırır. Hem Türk destanları hem de dünyadaki bütün destanlar aynen böyledir ve destanları iki kategoride ayırabiliyoruz.
Doğal Destanlar ve Yapay Destanlar Doğal Destanlar şöyle özetlenebilir. Doğal Destanlar üç aşamadan oluşur. Birinci aşamada toplumu etkileyen önemli bir olay ya da durum bir şair tarafından manzum destan olarak anlatılır. Zamanla söyleğini unutulur ve destan dilden dile söylenerek halk dilinde yaşamını sürdürür. Her söyleyen kendinden bir parça ekleyerek destanı anonim duruma getirir.
İkinci aşamada destanı ilk söyleyen unutulur ve neyin gerçek neyin doğru olduğu şüpheli duruma gelir. Destanın farklı versiyonları da çıkmaya başlar. Üçüncü aşamadaysa bir şair halk dilinde söylenen destanın farklı çeşitlerini toparlayarak yeniden düzenler. Bu şekilde meydana gelen milli destanlar için örnek vermek gerekirse az önce adını andığım Homeros’un İliada ve Odisea Destanına veya Firdevsi’nin şeyhnamesine bakabiliriz. Bunlar doğal destan örnekleridir. Yapay destanlar ise bir şairin toplumu etkileyen bir olayı manzum ya da nesir olarak anlattığı destanlardır. Bu destanlar belli bir süreç geçirmezler. Destanı yaratan kişinin söylediği biçimde kalırlar. Söyleyenler ya da yazanlar unutulmazlar. Bu şekilde tespit edilen destanlar için finlilerin Calaveras’ına bakabiliriz.
Lernroth adlı bir hekim uzun yıllar fin köylüleri arasında yaşayarak onların milli türkülerini toplamış, bunları sınıflandırarak ve düzenleyerek fin milli destanını bir bütün halinde ortaya koymuştur. Ancak Türk destanları bir şair tarafından veya bir folklorcu tarafından derlenmediği ya da ortaya atılmadığı için bunları bir belge gibi göremiyoruz. Tam olarak emin olamıyoruz çünkü yaratılış destanının bile birçok farklı versiyonu var.
Dolayısıyla iş Türklerin destanlarına geldiğinde bırakın bunları belge olarak görmeyi, direkt olarak Türklere ait bir kaynak bile bulamıyoruz. Genellikle hem Türklerin tarihi hem de onların destanlarıyla alakalı anlatımlar Çinlerde, Araplarda ve diğer kaynaklarda bulunabiliyor ve diğer milletlerin kaynaklarına bakarak neleri nasıl değiştirdiğimizi veya nereden nasıl geldiğimizi, örneğin nasıl göç ettiğimizi ya da nasıl türediğimizi anlamaya çalışıyoruz.
Türkler göçebe bir millet olduğundan dolayı kentleşmek, kültürünü kalıcılastırmak ve tarihini kaydetmek açısından zayıf kalmış bir millettir. Milad öncesi ve milad dönemi Türk devletleri ile alakalı kaynakları hep yabancı milletlerin arşivlerinde buluyoruz. Bu arada tabi ki milattan sonra 7. yüzyıla dair Türk kaynakları da var ama bunlar dediğim üzere birinci yıl ana kaynaklar değiller. Genellikle Altay Destanları ve diğerleri yani direkt olarak bize ait olan destanlar Çinlilerden, Araplardan, diğer milletlerden duyulan, ulaşılan, öğrenilen şeylerin Türklere göre tekrardan yorumlanmasıyla ortaya çıkmış şeylerdir. Giryaznov’a göre milattan önce 7. yüzyıldan milattan sonra 1. yüzyıla kadar Orta Asya ve Doğu Avrupa’da atlı göçebe milletler arasında yayla ve hayvan sürüleri ele geçirmek için savaşlar durmadan devam ediyordu.
Bu sürekli savaş hali halk kahramanlarını yarattı. Bunlar en cesur ve kudretli savaşçılar olan alplerdi ve halkın ilham kaynağıydılar. 2. Bölüm Yaratılış Destanı Türklerin yaratılış efsanesi ile Tevrat’taki yaratılış birbirine çok benziyor. Gerçi birçok mitolojide zaten Adem ve Havva gibi hikayeler veya 6 günde yaratmak gibi şeyler var.
Bu yüzden Türk mitolojisini aslında İskandinavlara ve hatta Yunanlara bile benzetebiliyoruz. Ben size Türk yaratılış destanını iki üç farklı versiyonuyla anlatacağım ve arada diğer mitlerle benzerlikler varsa bunu da kısaca belirteceğim. Ayrıca Türkler’deki tanrı kavramı öyle her şeye gücü eten tek yaratıcı motifine dayanmıyor. Daha panteist, daha şaman bir inanış var, daha doğaya tapınma var yani birçok tanrı, birçok yaratılış var.
İlk olarak Verbitski inderlediği, onun yayımladığı Altayların yaratılış destanına bakalım. Yer, gök, hiçbir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız suların üstünde durmadan uçuyordu. Tevrat’a göre de her şeyden önce tanrının ruhu suların üzerinde gezmektedir.
Göklerden gelen bir ses Ülgen’e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Gök’ün emriyle oturacak yer bulan Ülgen, ki sembolik anlamda bu yer, zamandır, artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle söyledi. Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım. Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım. Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayım.
Su içinde yaşayan Ak-Anna su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen’e şöyle dedi. Yaratmak istiyorsan Ülgen, yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren. De ki hep yaptım oldu, başka bir şey söyleme. Hele yaratırken yaptım olmadı deme. Ak-Anna tıpkı ol der olur ifadesinde belirtildiği gibi bunları söyledi ve kayboldu. Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç gitmedi. Tanrı Ülgen aşağı bakarak, yaratılsın yer. Yukarı bakarak, yaratılsın gök diye buyurdu. Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış oldu. Ülgen çok büyük üç tane balık yarattı ve dünya bu balıkların üzerine konuldu.
Tanrı Ülgen, dünyayı yarattıktan sonra tepesi aya ve güneşe deyen ama etekleri dünyaya değmeyen büyük altın dağın başına yani kaf dağının başına geçip oturdu. Dünya 6 günde yaratıldı ve 7. günde ise Ülgen yorgunluktan uyuyakaldı. Tanıdık geldi mi? Tıpkı Tevrat’taki gibi 6 günde yaratıp dinlenmeye çekilen bir Tanrı görüyorsunuz. Ülgen uyandığında neler yarattım diye baktı.
Ayla güneşten başka fazladan 9 dünya. Hepsine de birer cehennem ve bir de yer yaratılmıştı. Tıpkı İskandinavlardaki İdgrasil ağacı gibi evren 9 dallı 9 budaklı bir şekilde ortaya çıkmıştı. Günlerden bir gün Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü ve insanoğlu bu olsun.
Bu doğan insanlara baba olsun dedi ve toprak üstündeki kil birden insana dönüştü. Ülgen kendine benzeyen bir varlık yarattı. Kendinden üfledi. Ülgen bu ilk insana Erlik adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik’in yüreği kıskançlık ve hırsla doluydu. Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olamadığı için öfkelendi. Ülgen kemikleri kamıştan etleri topraktan 7 insan yarattı.
Erlik’in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire adlı bir kahraman daha yarattıktan sonra 7 insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi. Yakutlardan yani sakalardan derlenen yaratılış testanı Altaylar’ınkine biraz benziyor ama tabii ki farklılıklar var. Sonuçta Türkler birçok boya ayrıldı. Maniheisti vardı, şamanı vardı, budisti vardı. Birçok inanca yönelmiş birçok Türk topluluğu vardı ve bunlar bazı kitabeler bıraktılar. Bazı kültürlerden bazı dinlerden etkilenerek kendi destanlarını da biraz tekrardan yorumladılar. Bu sebeple bakın kesin olarak şu destan daha orijinaldir, daha Türktür demek doğru değil çünkü bunları bilemiyoruz. Farklı farklı varyantlar var, farklı farklı yorumlar var.
Ancak Bahiyyettin Ögel Türk Müterojisi kitabının 1. cildinde en başarılı ve doğru olan destanın Radlov’un çevirdiği Altay yaratılış destanı olduğunu söylüyor ki bu da biraz önce dinlediğiniz destana göre birtakım farklılıklar içeriyor. Daha hiçbir şey yokken Tanrı Kayrahan’la uçsuz bucaksız sular vardı. Ay, güneş veya toprak yoktu. Tanrı Kayrahan’ın canı sıkılıyordu.
O yalnızlık içindeyken su dalgalandı. Ak ana sudan çıktı ve ona görünerek yarat dedi. Sonra yine suya gömüldü. Bunun üzerine Kayrahan kendine benzer bir varlık yaratarak Kişi adını verdi. Kayrahan’la Kişi sonsuz suyun üzerinde iki siyah kaz gibi rahatça uçmaya koyuldular. Ancak Kişi kendisini yaratandan daha yüksekte uçmak istedi. Fakat uçamadı. Suya düştü. Bu olmak üzereyken Tanrı’ya yalvardı. Kayrahan yükselt emrini verdi. Kişi batmaktan ve boğulmaktan kurtuldu. Kayrahan dünyayı yaratmayı düşündü. Kişiye suya dal toprak çıkar emrini verdi. Fakat Kişi bu seferde kötülükler düşünmeye başladı. Toprağın bir kısmını ağzında sakladı. Kendine göre bir yer yaratacaktı. O da yaratan olacaktı. Abucundaki toprağı su yüzüne serpince Tanrı toprağa büyü emrini verdi. Bu toprak dünya oldu. Fakat bu emirle Kişinin ağzındaki toprak da büyümeye başlamıştı.
Kişi Tanrı’ya yalvardı. Tanrı tükür diye buyurdu. Kişinin ağzından dökülen ıslak toprak yeryüzüne serpildi. Yeryüzünde tepecikler oluştu. Buna kızan Tanrı, kişiyi kendi aleminden kovdu ve ona Erlik yani şeytan adını verdi. Burada bir bakıma Erlik’i Vikinglerin Loki’siyle veya Yunanların hadisiyle bağdaştırabiliriz.
Şimdi devam edelim. Mitin devamı şöyle. Evren dokuz dallı bir ağaç gibiydi ve yerde de dokuz dallı bir ağaç bitti. Tanrı her dalın altında ayrı bir adam yarattı ve dokuz millet olsun dedi. Ki Türklerin dokuz Adem’den dokuz boydan türemesi ve dokuz guz tanımı da buradan gelmektedir. Şimdi daha fazla ayrıntı bilgi vermeden devam edelim.
Erlik bu insanları kıskandı. Onları kötülüğe sürükleyecekti. Böylece Erlik yeniden lanetlendi. Toprak altındaki karanlıklar aleminin üçüncü katına sürüldü. Tanrı kendisi içinde göğün on yedinci katında bir nur alemi yaratarak oraya çekildi. İnsanların büsbütün başıboş kalmaması için onlara gök oğlu yani Maite-Re’yi gönderdi.
Erlik Kayra Han’ın katına çıkmak istedi. Gök oğlu Tanrı’ya bunun için yalvarmaya razı etti. Kendisine mühlet ve izin verilen Erlik kendisi için gökler yaptı. Kendisine bağlı olan kötü ruhlarla birlikte gökle yer arasında dünyada yaşayan insanlardan daha iyi bir hayat sürüyordu. Bu durum Kayra Han’ın canını sıktı. Erlik’in dünyasını yıkmak için kahraman Mandişere’yi gönderdi.
Mandişere güçlü mızrağıyla vurarak korkunç şimşek ve gök gürültüleri arasında bu dünyayı parça parça etti. Bu parçalar insanlar için yaratılan ilk dünyanın üzerine düştü. Eski düz dünya artık engebeli bir hal aldı. Tanrı Erlik’i yeniden cezalandırdı. Onu yerin en alt katına sürdü. Dünyanın sonuna kadar orada kalmasını emretti.
Gök 17. katında kendisi, 7. katında gün ana, 6. katında ay ana oturmaktaydı ve Erlik artık yerin en altındaydı. Şimdi çoğunuz şöyle düşünebilirsiniz. Ya bu Erlik’i öldürsün kurtulsun. Niye bu kadar uğraşıyor ki? Niye bunu biz çekiyoruz ki? Fakat bunu biz İslami mantıkla düşünerek böyle söylüyoruz. Monoteist inançlar öncesinde şeytan da tanrı da aslında eşit karakterlerdir. Dualite mantığı vardır yani iyi varsa kötü olmak zorunda, karanlık varsa aydınlık olmak zorunda gibi gibi. Yani şeytan da gereklidir. O bir dengeyi sağlıyordur. Bu yüzden böyle mitoslarda mutlaka bu figürleri temsil edecek varlıklar bulunur. Böylece kaos, kozmosa dönüşür ve yaratılış meydana gelir. Burada bahsettiğim ve sonra bahsedeceğim destanlar, milattan sonra 700’lere dayanan kitabelerden tercüme edildi. Ama tabi ki bu kitabeler yokken de böyle inanışlar, destanlar halk arasında vardı. Zaten bu yüzden bu anlatımlar Hristiyanlığa, Yahudiliğe veya Zerdüştüiliğe benziyorlar. İran mitinde bile Hürmüz gökte oturan ve iyilik dağıtan tanrıdır. Ehrimen ise yerde duran ve kötülük yaratan tanrıdır. Tevrat’ta da Yahve isimli baştanrı gökte oturur ve insanları izler. Yılan ise yeryüzüne sürülmüştür ve insanları saptırır. Bu mit Türklere de taşınmıştır fakat bu sefer yerdeki tanrı yer altına sürülen bir tanrıya dönüşmüştür. Tıpkı Hades gibi. Ama burada şöyle önemli bir nokta var. Biz mitolojilere baktığımızda ne görüyoruz? Genelde bir baştanrı var, iyilik tanrısı, evreni ve her şeyi o yaratıyor ve onun yarattıklarından birisi kötü bir varlığa dönüşüyor. Şeytan oluyor, iblis oluyor vesaire. Fakat aslında bu böyle değil. Antik dinlere baktığınızda bütün bu şeytan mitlerinin kökenine baktığınızda aslında iyi veya kötü diye sıfatlandırılmış varlıklar yok. Şeytan da tanrı kadar gerekli ve önemli. Evrendeki denge için şeytan da tanrı ile birlikte var olan, yani biri birini yaratmayan ikisi de mecburen zaten ezelî ve ebedî olan iki varlık vardır. Zira okültist dönemlerde ve inançların sembollerle ifade edildiği zamanlarda, iyi veya kötü kavramı varlıklara ait değildir. İyi de olması gereken, kötü de olması gereken. Bu tanrılar evrenin başlangıcından beri zaten varlardır, sadece sıra sıra uyanırlar ve ilk uyanan en eski tanrı olur ya da baştanrı olur.
Ya da şöyledir bunlar gece ve gündüz gibi sürekli savaşan iki varlıktır. İkisinin de kendi kavmi vardır, birinin cinleri iblisleri vardır, diğerinin melekleri vardır, insanları vardır ve bir dönem birisi galip gelir, gece oluşur. Bir dönem diğeri galip gelir, gündüz oluşur. Yani bazen iyilik hakimdir, bazen kötülük hakimdir. Şimdi son bir yaratılış destanı örneği daha vereceğim fakat bunu kısa keseceğim çünkü yine yaratılış benzer şekilde ilerliyor fakat bir fark var. Bu sefer insanları erlik yani şeytan yaratıyor. Grigori Potanin de o Çerki Severo’nun derlediği Türk mitoloji ve yaratılış destanında insanlar şöyle hayat buluyor. Ülgen insanoğlunu yaratırken etlerini topraktan, kemiklerini de taştan yapar ve taslağı oluşturur. Sonra erkeğin kaburga kemiklerinden kadını meydana getirir. Fakat bunların bir ruhu yoktur. Bir ruh bularak bunları canlandırması gerekir ve nasıl yapacağını düşünmek için yola çıkar. Bu esnada erlik gizlice bu insanların yanına gelir ve eline aldığı bir kamışı insanların arkasına saplar. Sonra nefesini, ruhunu üfleyerek insanları şişirir. Önceden bir kukla gibi duran bu iki insan artık canlanmıştır.
Erlik orayı terk eder ve Ülgen geri döndüğünde bu duruma oldukça sinirlenir. Bunları öldürüp yeni bir insan mı yaratayım yoksa bunları kendi halinde mi bırakayım diye düşünmeye başlar. Bu esnada ortaya bir kurbağa çıkar ve Ülgen’e şöyle bir tavsiye verir. Onları yok etmen neye yarayacak? Bırak, yaşayanı yaşat, öleni de öldür. Ülgen bu öğüdü dinler ve insanları kendi hallerine bırakıp gider. Bu yüzden insanlarla ilgilenen, onlara tanrılık yapan, onları yöneten varlık Ülgen değil, erlik olur. Bu mantıkla bakarsanız aslında dünyadaki bütün mitolojiler ve bütün dinler aslında erliğin yani şeytanın gönderdiği dinlerdir ve insanlar Allah’a tapıyorum diye şeytana tapıyorlardır.
Üçüncü bölüm. Alpertunga Destanı. Alpertunga Destanı’nı anlamak ve Türk sözlü geleneğinin de dilini inceleyebilmek açısından alp tipini öğrenmek gerekiyor. Alpler, halk kahramanları veya liderlerdir ve örnek alınacak insanlardır. Böyle aktarılırlar ki Alpertunga’da adından anlaşılacağı üzere bir alptir.
Dolayısıyla destanın içeriğini ve gidişatını bilebilmek, anlayabilmek, bize verdiği mesajları özümseyebilmek adına alp tipini bir tanıyalım. Alp, Türkçe’de kahraman, yiğit, cesur anlamlarına gelen bir sözcüktür. Eski Türklerin yiğitlerini bu adı vermelerinin ilk koşulu yiğitlik, cesurluk, kişisel üstünlük ve kahramanlık ile asalettir. Boy içinde asil bir aileden doğmayana bu ad verilmez. Garipnameye göre alp kişi de sağlam yürek, pazı kuvveti, gayret, iyi bir at, özel bir giysi, iyi bir kılıç, süngü, yay ve kader birliği ettiği iyi bir arkadaş olmak üzere dokuz özellik bulunması gerekir. Ki bu dokuz özellik, Türk mitolojisindeki evrenin dokuz dallı bir ağaç şeklinde yaratılması motifine dayanmaktadır ve bu kutsal dokuzu barındıran insanlar yeryüzünde tanrıyı temsil etmektedir.
Kişilikleri ve davranışlarıyla bir ülkünün peşinde olan alpler, kişisel tutkuların üstünde topluma mal olmuş kişilerdir. Bu kişiler fiziksel olduğu kadar ruhsal açıdan da derin bir kişiliğe sahiptir. Alp, halkının özgücünü sembolize eder. Mücadelesi uğruna geri çekilme, kaçma, yığma gibi davranışlar göstermez.
Türk destanlarındaki yaşam ve bu yaşamın önemli bir parçası olan doğa, özellikle göçebe yaşadığımız, sürekli göç ettiğimiz, yeni bölgelere gittiğimiz, yani bir yerde sabit kalarak rahat edemediğimiz bir yaşam tipi, bizim destanlarımıza, kişiliğimize, karakterlerimize kadar işlemiştir ve alp tipini zaten bu koşullar sağlamıştır. Alp tipini yaratan, onu sürekli oradan oraya koşturan, at sürdüren, fetih yapmaya gönderen ve güçlü, çevik sağlam bir iradeyi ona baş eden varlık, Türk inanışına göre doğanın kendisidir. Alplerin yaşam anlayışının ve kişiliğinin oluşmasını sağlayan doğa, yorucu ve yıpratıcı yapısını göçebe insanlara aktarmıştır. İnsanın bütün yaşamı doğanın ona verdiği yeteneklerin geliştirilmesiyle mümkündür. Türklerdeki göçebe yaşam tarzı, hareketli ve aktif olmayı gerektirir. Bu nedenle Türk destanlarında kadın ve erkeğiyle akıncı, avcı tipler daima ön plana çıkmış ve alplik geleneği sürüp gitmiştir. Bu yüzdendir ki Türklerde kadınlar da erkek kadar değerlidir ve kadınlardan da alp karakterine sahip kişiler çıkabilir ki Tomris Hatun da bunun örneklerinden biridir. Türk destanlarında görülen alp tipi genellikle bir tanrıya inanır hatta ona sıkı sıkıya bağlıdır çünkü alpe verilen bütün o insanüstü kuvvet ve irade tanrıdan bir lütuftur. Siz bunu kullanarak tanrının isteğini yerine getirerek otağınızı büyütecek, bölgenizi genişletecek ve kendinizi kanıtlayacaksınız ve bunu yaptıktan sonra da görevinizi yerine getirmiş olacaksınız.
Ki zaten bu yüzden Oğuz Kağan başarılarından sonra gök tanrıya olan borcumu ödemiş oldum şeklinde bir söylemde bulundu. Türkler İslamiyet’i kabul edip yerleşik hayata geçince alplik, battalgazi, danişmentgazi, satukbura han gibi Anadolu’yu Türkleştirmek ve islamlaştırmak için mücadele eden kahramanlara yani alperenlere dönüştü.
Alplerde cesaret gibi karakteristik özelliklerin yanı sıra bir de fiziksel kuvvet gerekliydi yani pazı kuvveti ve insanüstü bir güce sahip olmanız gerekiyordu. Çünkü bu sayede verilen görevleri başarabilecektiniz ki Tarkan zaten buna örneklerden bir tanesidir veya battalgazi, malkoçoğlu gibi filmlerde gördüğünüz oradan oraya zıplamak insanüstü bir başarıya sahip olmak bu özelliklerden bir tanesidir. Çünkü alpler yenilmezler veya yenilseler bile en sonunda yenilemeyecek bir varlık haline gelirler ki bu aslında bütün kurguların baş karakterlerinde görülür. Yani siz sürekli dayak yiyen ezik bir karakteri baş karakter yapmazdınız. Böyle bir karakter varsa bile bu en sonunda en başarılı, en güçlü varlığa dönüşecektir ve bakın nereden nereye geldi mesajı verilecektir.
Ancak tabi ki alplerde böyle nereden nereye bakın eziğindeki gibi şimdi en güçlü varlık oldu gibi bir mesaj göremiyorsunuz çünkü alpler daha doğuştan zaten karakterleriyle geliyorlar, fiziksel kuvvetleriyle geliyorlar. Tıpkı herkül efsanesindeki gibi hani herkül de bebekken daha bebek olmasına rağmen iki tane yılanı elleriyle boğarak öldürmüştü hatırlıyorsanız bununla alakalı video yapmıştım. Alpler de böyle çocukluklarında belirli başarılarla, cesaretle veya üstün kuvvetle alp olduklarını kanıtlıyorlar. Alpler genellikle isim verme törenlerinde bu alp adını alırlar ve onlara yeteneklerine göre bir mahlas verilir. Örneğin çok iyi at binen, çok iyi ok atan birisiniz bununla alakalı bir isim alacaksınızdır fakat Oğuz Kağan’da durum farkıdır. Oğuz Kağan ona isim verilmesi için yapılan bir törende benim adım Oğuz olacak, ben Oğuz’um demiştir ve ondan sonra ona Oğuz denmeye başlanmıştır. Dede Korkut destanında Boğaç Han’a Boğa’yı öldürdüğü için Boğaç Han adı verilmiştir ki bu Boğa’yı öldürme mitide Mitraizm’den gelmektedir. Zira destanlar sadece tarihten değil mitolojilerden de etkilenirler. Yine Manas destanında Manas, oğlu Semete’ye at koyarken doğuşunda görülen olağanüstü ibareler nedeniyle ”Beş yaşında yurt yıksın, on beşinde ok atsın, büyük iller alsın.” diye dua etmiştir. Köroğlu’nun tasviri yapılırken de kendisi kaynamış kara demir gibi kulakları kalkan gibidir. Omuzunda 24 kişinin oturabileceği genişlik vardır. Kalkanı dövebilecek, çeliyi çiğneyip püskürtecek kadar kuvvetlidir. ”Nârası dağları gümbür gümbür inletir.” ifadesi dikkat çekmektedir. Dede Korkut Destanlarında Alplerle alakalı sürekli atlarının yanında oldukları ve atları olmadan hiçbir yere gitmedikleri özellikle belirtiliyor. Zaten bu yüzden Türkler çadırda doğar, at üstünde ölür şeklinde bir deyim çıkmıştır. Alpler tek atışta düşmanını vurur ve genellikle tek hamleyle düşmanlarını yenirler. Fakat burada şöyle bir ayrıntı var. Alplerin düşmanları da Jamoka gibi insanüstü varlıklardır. Yani gidip öyle normal bir köylüyle savaşmıyorsunuz. Karşınızdaki de zaten yarı tanrı gibi aşırı kuvvetli bir varlık oluyor. Şimdi Alpertunga Destanında bu bahsettiğim özellikleri fazla bulamıyorsunuz. Örneğin 40 kişiyle gezen birini görmüyorsunuz. Çünkü Alpertunga bir hükümdar zaten. Veya sadece at üstünde gezen, tek okla herkesi indiren bir kişi değil. Ama Alpertunga’nın yaşayışı, onun bazı hareketleri ve bir motif olarak, lider olarak tarihe kendini kaydettirmesi, onun bir alp olarak hatırlanmasına ve Alpertunga adına ağıtlar, sagular yani bunun gibi şeyler yazılmasına sebebiyet verdi. Ki bu Destan da zaten böyle ortaya çıktı. Genellikle alp tipinde şöyle bir özellik vardır. Yalan söylemez, malını esirgemez, evine konuğu gelir yani saygı duyulan birisidir.
Hem acımasız biridir hem de oldukça merhametlidir. Duruma göre çok sert davranabilir veya çok yumuşak duyulu da olabilir. Yani aslında bir insanda olması gereken özellikleri ayarında barındırır. Fakat alplerin karıları da yani eşleri de tanrısallık ya da böyle özellikler barındıran varlıklardır. Onların beraber evlenecekleri, çocuk yapacakları kişiler de en az onlar kadar önemlidir ve tanrı tarafından seçilirler.
Oğuz Kağan’ın ilk eşi gökten inen mavi bir ışık içinde Oğuz’un önüne çıkmıştır. İkinci eşi de bir ağaç kubuğunda bulduğu bir kızdır. Alpler eşlerini hep kahraman, mücadeleci ve yiğit kadınlardan seçerler. Manas da eşi Kanıkeyi bir mücadele sonucu almıştır. Dede Korkut Destanında Bamsı Beylek, Banu Çiçek’le evlenebilmek için ava çıkar, at yarıştırır, ok atar, güreşir ve bu yarışları kazandıktan sonra evlenir.
Alp kişilerdeki temel özellikler genellikle yurt sevgisi, vatanını milletine son derece bağlı olmak ve canını feda etmekten çekinmemek, af dileyenleri affetmek, insanlara merhamet göstermek, zayıflara ve parası olmayanlara güçsüzlere dokunmamak, yardım etmek fakat yeri geldiğinde de düşmanına asla acımamak ve son derece çelikten sinirlere sahip bir şekilde bir vatanı, bir milleti, bir orduyu yönetebilmek.
Yani güçlü bir iradeye sahip olmak. Burada Alplerin iki özelliği ortaya çıkıyor aslında. Birisi mütevazilik, dürüstlük, cömertlik, konukseverlik gibi karaktere dayanan özelliklerdir ki bunlar Dede Korkut hikayelerinde erdemli sözüyle işaret edilir. Diğeri de baş kesmek, kan dökmek, ata binmek gibi özellikler olup, hünerli kavramıyla işaret edilmektedir.
Şimdi Alpertunga Destanı’na daha rahat bir şekilde girebiliriz ki bu destandan bahsetmeden önce kaynağından bahsetmem lazım. Şimdi Alpertunga Destanı’nda Turan yani Türk ordusuyla İran ordusu arasında yaşanan bazı mücadereler, savaşlar aktarılır ve bazı liderlerden bahsedilir. Ancak bunun kaynakları İran tarafından gelmiştir. Yani Türklerin nasıl bir karaktere ya da liderlere sahip olduğunu düşmanlarımız kaydetmişler.
Ki Alpertunga Destanı ile alakalı en geniş kaynakta Firidevsi’nin şeyhnamesinde yani yine bir İran kaynağında bulunuyor. Alpertunga, Asur kaynaklarında Maduba, Heredot’ta Madıyas, İran ve İslam kaynaklarında da Efrasiyab adıyla anılmaktadır. Orhum yazıtlarında 9 Oğuzlar yani 9 Guzlar arasında Ertunga adına yapılan Yuh merasiminden de söz edilmektedir. 11. Yüzyılda yaşayan Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılmış Divani Lugati Türk’te Ertunga birçok defa anılır. Hatta onun ölümü konusunda söylenmiş bir Sagu yani Ağıt da Kaşgarlı Mahmud tarafından yazıya geçirilmiştir. Alpertunga İran’ı, Mısır’ı, Anadolu’yu fethetti, Kafkasları geçti ve Saka Devletini kurdu. Tarihte gerçekten yaşamış olduğuna inanılıyor ki bununla alakalı kaynaklar var ve hayatı savaşla geçmiş birisi olduğu için de ona Alp demişiz.
Alpertunga Türkler açısından son derece önemli çünkü birçok Türk Hükümdarı Alpertunga’nın soyundan geldiğini iddia ettiler. Böylelikle kraliyet haklarını ortaya koydular ya da Hanlık hakkı mı diyeyim artık hangisini kabul ediyorsanız. Sonuçta birçok Türk Devleti Ertunga’nın soyundan geldiğini söyleyerek meşruiyet kazanmaya çalıştı. İslamiyeti kabul eden Karahanlı Devleti Hükümdarı kendilerinin Efrasiyab yani Ertunga sülalesinden geldiklerine inanmış
ve bunu ifade etmişlerdir. Mogul tarihçisi Cüveyni de Uygur Devleti’nin Hükümdarı’nın Efrasiyab soyundan olduğunu yazmıştır. Şejere-i Terakime’ye göre de Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasiyab soyundan kabul ederlerdi. Tarihçi Mesudi de milattan sonra 7. yüzyılın başındaki Köktürk Hakanı’nın Efrasiyab soyundan olduğunu yazmıştır. Kutakdubilik’te Alpertunga hakkında şu bilgi verilmektedir. Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur İkbal-i Açık olan Alpertunga idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahipti. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adamdı. Zaten alemde ferasetli insan bu dünyaya hakim olur. İranlılar ona Efrasiyab derler. Bu Efrasiyab akınlar hazırlayıp ülkeler zafretmiştir. Dünyaya hakim olmak ve onu idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lazımdır. İranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir. E kitapta olmasaydı onu kim tanırdı? Buradaki İran kaynakları büyük ölçüde Firidevsi’nin şeyhnamesine dayanıyor zaten ki Firidevsi de aslında bu anlattığı şeyleri birkaç yüzyıllık hatta bin yıldan fazla daha eskiye giden bazı kaynaklardan derleyerek anlattı. Ki Firidevsi’nin verdiği Ertunga Destanı’nın özeti şöyle yapılabilir. Turan ile İran birbirine komşu ve düşman iki devretti. İran ülkesinin tahtında Minucer, Turan ülkesinin tahtında ise Alper Tunga’nın babası Peşenk Kağan vardı. İran hükümdarı Minucer ölünce Peşenk, oğlu Alper Tunga’ya şöyle dedi. Bu İranlıların bize yapmadığı kötülük yoktur. Şimdi Türk’ün ölç alma zamanı gelmiştir. Alper Tunga da bunu istiyordu. Arslanlarla bile çarpışacak güçteyim ve İran’dan ölç alacağım diyordu. Peşenkin öbür oğlu Alp Arıs İranlılarla savaşmak yalnız değildi. Fakat karar verildi ve Alper Tunga savaş hazırlığına başladı. Alper Tunga’nın oğulları ve kızları da vardı. Kızlarından birine bir Kaz kadar güzel olduğu için Kaz adını vermişlerdi.
Babası ona ile suyuna akan büyük bir çayın kenarında bir saray yaptırmıştı. Kaz orada oynayıp yüzüyordu. Onun için Türkler bu suya Kaz suyu dediler. Daha sonra Kaz’ın oturduğu oynaya oynaya büyüdüğü yerde büyük bir şehir oldu. Bu şehrede Kaz oyunu adı verildi ki orası bugünkü Kazv’in şehridir. Alper Tunga arslan yelili, servi boyluydu. Saldırırken timsah kadar cesur, av yakalarken erkek arslan gibi çelik, vuruşmada savaş fili kadar kuvvetliydi. Yürüdüğü zaman yeri sarsıyor, ard arda attığı oklar vınlayarak göğü inletiyordu. O hiddetlenip savaşa girecek olsa ayak basıp toz kaldırdığı yerde ova, kandan bir ırmağa dönerdi. Dostlarına umut veren, kut veren dili düşmanları için keskin bir kılıçtı. Bilgelikte de ondan üstünü yoktu. Yüreği derya kadar geniş, eli ise yağmur yağdıran bulut kadar cömertti. Alper Tunga ordusuyla İran üzerine yürüdü. İki ordu Dehistan bölgesinde karşılaştılar. Birbirlerine girdiler ve o güne kadar görülmemiş derecede şiddetli bir savaş oldu.
Bu savaşı Alper Tunga kazandı. Meydan ölen İranlılarla doldu ve İran Padişahı geri çekilip Dehistan kalesine sığındı. Fakat Alper Tunga kaleyi kuşattı ve sonunda İran Padişahını tutsak etti. Bundan sonra İran’a bağlı Kabil ülkesinin kahramanlığıyla ünlü Padişahı Zal, İranlıların yardımına geldi. Ani bir hücumla Türk ordusunu dağıttı. Buna pek kızan Alper Tunga tutsak aldığı İran Padişahını öldürttü.
Öbür tutsakları da öldürecekti ama kardeşi Alp Arız buna engel oldu. Tutsakları Sarı şehrine gönderdiler. Daha sonra bu tutsakların kaçmasına göz yumduğu için Alper Tunga kardeşi Alp Arız’ı bile öldürtecekti. Alper Tunga yine İran’a saldırdı ve galip geldi. İranlılar ise öldürülen Padişahlarının yerine zevki getirdiler. İki ordu tekrar savaştılar ve savaş sırasında büyük bir kıtlık oldu. İran 7 yıl boyunca açlık ve sefalet çekti. Bunun üzerine savaş ve kıtlık insanlığı bitirmesin diye barış yaptılar. İran’ın kuzey eyaletleri de Turan’ın yani Ertunga’nın yönetimine geçti. Yıllar geçti. İran Padişahı Zev öldü ve barış yine bozuldu. İran’da savaş hazırlığı başladı. Alper Tunga buna fırsat vermeden saldırıya geçti. İranlılar yine Zal’dan yardım istediler. Zal artık kocadığı için kahramanlıkta kendisini bile aşan oğlu Rüstem’i gönderdi. Zal oğlu Rüstem ve Türk ordusu arasında onlarca savaş yaşandı. Bazılarını Rüstem bazılarını ise Ertunga kazandı. Sonunda Rüstem Türkleri büyük bir bozguna uğrattı ve İran tahtına Keykubad’ı çıkardı. Alper Tunga ordusunu tekrar tekrar harekete geçirecekti fakat kötü bir rüya görmüştü. Bunu yorumlattı ve savaşa girerse bütün birliğinin dağılacağı kehanetini aldı. Emin değildi. Beylerin de fikirlerini sordu ve oy birliğiyle İran’la barış imzalandı. Bu anlaşmayla Buhara, Semerkand ve Çat şehirleri İranlılara bırakıldı. Bu barışı istemeyen Keykavus, Rüstem’e ve oğlu Siyavuş’a kötü muamelede bulunarak onları küstürdü. Rüstem kendi ülkesine çekildi. Siyavuş ise Türklerin o zamanki başkenti olan Gang şehrine giderek Alper Tunga’ya sığındı. Siyavuş Turan’da bulunduğu sırada bir Türk gibi davrandı ve kendisini herkese sevdirdi. Sonunda da bir Türk beyi olan Pir’an’ın kızıyla evlendi. Ondan bir oğlu oldu. Siyavuş oğluna Keyhüsrev adını verdi. Ertunga bütün bunlar olurken uzun yıllar Turan’da hükümdarlık etti.
İranlılar Siyavuş’un oğlu Keyhüsrev’i kaçırarak İran tahtına oturttular. Keyhüsrev, Zaloğlu Rüstem ile iş birliği yaptı ve doğup büyüdüğü toprakları fethederek Türkleri yok etmek için mücadeleye başladı. Bölgeyi iyi bildiği için nereden adamsızdıracağını da biliyordu. Keyhüsrev en ünlü kahramanlarından biri olan Bijen’i gizlice Türklerin arasına gönderdi.
Fakat Bijen, Tunga’nın kızı menijeye aşık oldu ve görevini unuttu. Tunga’nın kızını da alıp birlikte kaçtılar. Düşmanın kendi sarayına kadar ajan gönderebildiğini gören Tunga sinirden küplere bindi. Emrindeki kuvvetleri de alıp tekrardan savaşa yürüdü. Kükremiş arslanlar gibi saldırıyordu. Çok kocamış olmasına rağmen İran’ın en ünlü pehlivanlarından birkaçını teke tek vuruşmada öldürdü. Nihayet Keyhüsrev ile Alper Tunga karşı karşıya geldiler.
Alper Tunga Keyhüsrev’e teke tek dövüşmeyi teklif etti ve atını ileri sürdü. Fakat Trump ehlivanları onun İran Padişahı ile dövüşmesini istemediler ve atının dizginini tutup geri getirdiler. Zaten Keyhüsrev de bu teke tek dövüşme fikrine pek yanaşmamıştı. Keyhüsrev en güçlü çağında olmasına rağmen Alper Tunga ile dövüşmekten çekinmişti. Savaşlar devam etti ve diğer milletler de saf tutmaya başladılar.
Birçok ülke İran’ı destekledi. Çin ise Türklerin yanında olduğunu bildirdi ve kapılarını açtı. Türk ordusunu davet etti fakat sonra Çin Hakanı sözünde durmadı ve Keyhüsrev ile anlaşma imzaladı. Türk ordusu dağıtıldı. Bu hainlik üzerine Alper Tunga Keyhüsrev’e bir mektup yazarak insanlardan uzakta ve kendisinin beğeneceği bir yerde teke tek dövüşmeyi teklif etti.
Fakat en güçlü çağında olan Keyhüsrev, ihtiyar Alper Tunga ile teke tek dövüşmeye cesaret edemedi. Yandaşlarının sırt çevirmesi ve çeşitli hainlikler yüzünden ordusuz kalan Alper Tunga perişan bir halde Zere Denizi’ne girdi ve bu derin denizi geçerek Gangdizi şehrine ulaştı. Peşinde İran ajanları vardı. Su başında bulunanlar onu kurtarmak istediklerini söyleyerek onun destekçisiymiş gibi davranarak
kanırdılar ve sudan çıkar çıkmaz öldürdüler. İşte onlarca yıl boyunca kocaman topraklara hükmeden cesur Alper Tunga bu şekilde öldürüldü. Şimdi videonun başında Alp yenilmez demiştik ama gördüğünüz üzere Alper Tunga birçok savaşta yeniliyor ve en sonunda da öldürülüyor. Ki öldürülmesiyle alakada da farklı versiyonlar var. Onlara da geleceğim. Ama öncelikle şu yenilme muhabbetine bir bakalım. Alper Tunga’nın hayatına baktığımızda onun birçok İran hükümdarıyla sıra sıra dövüştüğünü görüyoruz. Birini yeniyor başkası geliyor. O yeniliyor başkası geliyor. Sürekli yeni hükümdarlar geliyor ve hepsi eninde sonunda pes ediyor. Rivayete göre Alper Tunga 140 yıl yaşadı ve asla pes etmedi ve en sonunda da yaşlandı artık kocamaya başladı.
Güçten düşmeye başladı ve yine de onunla birebir dövüşmeye cesaret edebilen birisi ortaya çıkmadı. En güçlü pehlivanları bile kolaylıkla indirebildi. Ene yaptılar hainliklerle arkasından bıçaklayarak ya da Çin’in bazı sahte oyunlarıyla bir şekilde pusuya düşürülerek öldürülmesi sağlandı ve Alper Tunga böyle hayata veda etti.
Bu arada Alper Tunga’ya İran ve Arap dilinde Efrasyap dendiğini söylemiştik ki Efrasyap’ta eski İranlıların kötülük ilahlarına verdikleri isimdir. Yani Ehrimen veya Deva gibi kötü şeytani bir varlıktır. Belki de Alper Tunga bu İran padişahlarını o kadar bezdirdi, o kadar yenilmeye uğrattı ki adama kendi kaynaklarında şeytani bir isim vermek zorunda kalmışlar. Öh artık yeter demişler ve bunu böyle ifade etmişler.
Size videonun başında Alper Tunga’nın farklı milletlerde farklı isimlerle anıldığını söylemiştim. Dolayısıyla hayatıyla alakalı bir takım farklı rivayetler de var ki ölümüyle alakalı olanlar en önemlileri. Örneğin bir rivayete göre Alper Tunga İran padişahı tarafından ziyafete çağrılıyor bir barış yemeği verelim deniliyor ve Alper Tunga yemekte bıçaklanarak hainlikle öldürülüyor. Tıpkı Game of Thrones’daki Kızıldüğün muhabbetinde olduğu gibi izlemeyenler varsa spoiler vermiş olduk ama neyse artık. Bu ölümüyle alakalı rivayetlerden biriydi. Diğer bir rivayet ise az önce söylediğim sudan çıkarken yine kandırılarak öldürülmesi idi. Başka bir rivayete göre de yine ordusu suskalıyor ve dağlara mağaralara çekilerek ibadet etmeye, tanrısıyla konuşmaya çalışmaya başlıyor ve bu esnada birkaç İran askeri onu keşfedip kim olduğunu anlayıp üstüne saldırıp öldürüyor. Fakat her türlü bütün versiyonlarda Alper Tunga ölüyor. Alper Tunga destanı İslamiyet’ten önce var olan bir destan olduğu için içinde Türk Şaman geleneklerinde barındırıyor. Örneğin Türkler’de Alpler öldüklerinde hemen gömülmezler. Bunlara yuğur törenleri yapılır, bedenleri bir süre bekletilir. Yanında atlarıyla bazı savaş aretleriyle, kıyafetleriyle yani özellikleriyle gömülür ve bunlara bazı ağıtlar yakılır ki Alper Tunga’nın ağıdı da bunların en meşhurlarından biridir. Türkler de ölü bir çadıra konur, yakınları önce çadırın önünde at ya da koyun kurban ederler, sonra atlarına binip çadırın çevresinde 7 defa dönerler yani tavaf yaparlar. Dönerken ağlayıp çağırışırlar, sagular söylerler, bir yandan da yüzlerini bıçakla çizerek kanatırlar. Bu ilk törendir.
Asıl yuğu töreni daha sonra geniş bir hazırlıkla yapılır. Yiğit ilkbaharda ya da yazın ölmüşse ölüyi gömmek için yaprakların dökülmesi yani sonbahar beklenirdi. Sonbaharda ya da kışın ölmüşse bu kez de yaprakların, çiçeklerin açması yani ilkbahar beklenirdi. Gönme döneminde genellikle ölüye bir cenaze töreni hazırlanır ve buraya kişinin yakınları,
akrabaları, arkadaşları çağırılır ki bunlara yuvucular denilir. Ve bunun yanında eğer ölen kişi önemli bir karakterse, örneğin bir alpse, bu sefer onun arkasından ağlayacak, ağıt yakacak insanlar yani Sığıtçılar çağırılır ki bunlar da bizim bugün Türk nazın biçimiyle sagu dediğimiz şeyleri oluşturmuşlardır. Ki Alper Tunga’ya özel yazılmış olan sagu da bu örneklerden en önemlisi sayılır.
Ben zaten bu sagunun günümüz Türkçesiyle okunan versiyonunu seslendireceğim size ama ekranda öz Türkçe versiyonunu yani eski halini de göreceksiniz. Alper Tunga öldü mü? Kötü dünya kaldı mı? Ferek öcünü aldı mı? Şimdi yürek yırtılır. Ferek fırsat gözetti, gizli tuzak uzattı. Beyler beyini şaşırttı, kaçan nasıl kurtulur? Erler kurt gibi uludular, bağrışıp yakalarını yırttılar, ıslık gibi sesle ağıt yaktılar, gözler yaşlarla örtülür. Beyler atlarını yorarak geldiler, kaygı onları durdurdu, benizleri yüzleri sarardı, sanki safran sürüldü. Zaman bütün bütün bozuldu, zayıflar, tembeller yüklendi. Erdem yeniden azaldı, dünyanın beyi böylece yok oldu. Feleğin günleri çabuk geçer, insanın gücünü zayıflatır, dünyadaki insanları azaltır, kaçsalar bile geçilirler. Bilgili ve akıllı olanlar kötüleşti, evrenin atı azmaya başladı.
Edep ve Erdem’in eti çürüdü, yere deyip sürüklendiler. Dünyanın geleneği böyle, gerisi bütünüyle bahane, o gelip bir ok atsa dağların başı kertilir. Onun ölümü gönlümü yaktı, 70 yaş yaşlandırdı. Gönlüm geçmiş günleri arıyor, gece gündüz o günler aranıyor. 4. Bölüm Kaan Şuh Destanı
Şuh Destanı, milattan önce 330 ila 327 yılları arasında yaşanan olayları aktaran bir Saka Destanıdır. Ki bu destan Türkler açısından son derece önemlidir. Çünkü bizim ilk kültürel etkileşmemizle alakalı bir takım ögeler barındırıyor. Destanı adını veren Şuh’un yaşadıkları ve onun hayatı etrafında gelişen olaylar yaklaşık 1300 yıl boyunca dilden dile aktarıldılar. Ve 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud tarafından bunlar ilk defa derli toplu ve olabildiğince açık bir şekilde ifade edildiler. Hatta Şuh Destanı ile alakalı en sağlam kaynak Kaşgarlı Mahmud’un Divani Lugati Türk adlı eseridir diyebiliriz. Ki dediğim üzere Kaşgarlı’nın Destanı nakletmesi ile Destanın kökeni arasında 1300 yıl vardır.
Yani Destanın orjinal kaynakları bize ulaşabilmiş değildir ki Kaşgarlı’nın anlatımı da Destanın ancak özeti olabilmiştir. Bu Destanda Türklerin yayılışı, bir takım aile ve boyların gelişmesi ve Türk kavimlerinin ortaya çıkmasına dikkat çekilir. Kaşgarlı Mahmud eserinde Türkmen maddesinde bunlara Türkmen denilmesinde bir sebep vardır. Açıklayayım diyerek konuya girer ve Destanın konusunu düz yazı olarak kendi anlatımıyla eserine aktarır. Size uzun metni okuyacağım zaten ama önce Destan’dan kısaca bahsedeyim. Büyük İskender, Türk memleketlerini ve İran’ı fethetmek için yola çıktığı zaman, Türkistan’ın başındaki Hakan, Şuh isminde bir gençti ve Şuh İskender ile savaşmaya pek de niyetli değildi. Hem zaten İskender’in gelip geçici bir adam olduğunu düşünüyordu. Bu bölgeleri alarak pek bir şey kazanmayacak, onun niyeti batıya gitmek diye düşünüyordu ve bu savaştan elinden geldiğince az kayıpla ayrılmak istiyordu. Bu yüzden de halkını toplayarak kendisi önde, halkı arkada Çin’e doğru göç etmeye başladı ki daha sonra geri dönecekti. Bu göç esnasında 22 aile yurtlarını bırakmak istemediler ya da bırakamadılar ve doğuya gidenlere katılamadılar. İskender herhangi bir zorlukla karşılaşmadığı için bölge ile fazla ilgilenmedi ve tam da düşünüldüğü gibi geldiği geçti. O dönemde çoğunlukla çadırlarda yaşayan Türkler İskender’in seferinden sonra şehirler kurdular ve yerleşik hayata geçmenin adımlarını attılar. Destanların tarihi olayları olduğu gibi aktarmadığını biliyoruz ama tarihi olaylardan son derece beslendiğinin de farkındayız. Şimdi biz büyük İskender tanıdığımız ve gerçekte yaşamış olan büyük bir karakter olduğu için bu destana baktığımızda anlatılan şeyleri tarihsel bir gerçek olarak algılama eğilimindeyiz. Ama böyle yapmamalıyız çünkü dediğim üzere kaynaklarımız sağlam değil. Destanlar aslında bize tarihi, milattan öncesini anlamak açısından birtakım kapılar açarlar ve bu yorumlamalarla, bu kapılarla biz geçmişimizle alakalı birtakım mesajlara, fikirlere ulaşırız.
Ki şu destanı bu tip fikirler vermek açısından özellikle bizim yayılışımız açısından son derece önemli bilgiler veriyor. Ama şimdilik lafı fazla uzatmayayım ve Kaşgarlı Mahmut’tan alıntı yapmaya başlayayım. Arapların Zülkarneyn dedikleri İskender, Semerkand’ı geçip de Türk yurduna yöneldiği zaman Türklerin hükümdarı Şu’ydu. Şu genç bir hükümdardı ve elinde büyük ve kuvvetli bir ordu vardı. Balasagun yakınındaki Şu kalesini yaptırmıştı. Her gün Balasagun’daki sarayının önünde ordu beyleri için 360 defa nöbet tabulu vuruluyordu. İşte o zaman bu hükümdara diyorlar ki, İskender yaklaştı, ne emredersin? Onunla savaşalım mı? Bize buyruğun nedir? Şu’nun gönlü rahattı. Daha önce Hucand Irmak’ı yıllarına 40 tane kumandan göndermişti ve çevreyi gözetiyordu. Bu 40 kişi kimseye görünmeden gittiği için ordunun bile bundan haberi yoktu. Bunlar karakolda geceleyecek ve İskender’in yaklaştığını görünce haber vereceklerdi. Hakan’ın gümüşten bir havuzu vardı. Bu havuzu her yere taşıtır, seferlerde bile yanında bulundururdu. Konakladığı yerlerde içine su doldurur, suya kazlar, ördekler salar, yüzdürürdü. Kendisini bize buyruğu nedir, ne yapalım, savaşalım mı denildiği zaman, Şu bu havuzu göstermiş, şu kazlara, ördeklere bakın, nasıl da suya dalıyorlar demişti. Bu söz orada bulunanların yüreğine ateş düşürdü. Hükümdarın savaşmak veya bir yere çekilmek için hazırlıklı olmadığını düşündüler. İskender, Hucand suyunu geçince gönderilen adamlar hızla Şu’ya haber verdiler. Vakit gece yarısıydı. Hükümdar göç tabulunu çaldırıp doğuya doğru yürüdü. Önceden hazırlıklı görünmeyen Hakan’ın ansızın yürüyüşü halkı şaşırttı. Halkın içine ürküntü düştü. Binecek hayvan bulanlar kendilerini bu hayvanların sırtına bırakıp Hükümdar’ın arkasından gittiler. Herkes birbirinin hayvanını almıştı. Sabah olduğunda Ordugah bölgesi düz bir ovaya dönüşmüştü.
O çağlarda Türk illerinde Taras, İzbicat, Balasagun ve benzeri şehirler kurulmamıştı. Halk çadırlarda yaşıyordu. Hakan ordusuyla savaşıp gittikten sonra orada çoluk çocuklarıyla 22 kişi kalmıştı. Bunlar Kınık, Salgur ve başkalarıydılar ki Oğuz boyları bu kalanlardan doğmuştur. Bu 22 kişi yayan olarak gitmek veya oldukları yerde kalmak için düşünür derken yanlarına iki kişi daha geldi.
Ve 24 oldular. Bunlar ağırlıklarını sırtlarına yüklemişler, aileleriyle birlikte gelmişlerdi. Yük taşımaktan yorulmuş terlemişlerdi. İlk 22 kişi yeni gelen iki kişiyle görüşüp tanıştılar. Onlara dediler ki Erler, İskender gelip geçici bir adamdır. Bir yerde durmaz. Nasıl olsa buradan gider. Biz de yurdumuzda kalırız. Böyle dedikten sonra o iki kişiye durun, kalın, eğlenin anlamında kalaç sözünü söylediler. Sonra bu iki kişiyle çocukları kalaç diye anıldılar. İki kabile kalaçların kökü oldular. Nihayet İskender geldi. O 22 kişiyi gördü ve baktı ki bunlar uzun saçlı insanlar.
Üzerlerinde Türk alametleri var. İskender hiç kimseye sormadan bunlar için Türkmenent yani Türke benziyor dedi. Bu söz de o adamlara ad oldu. 24 kabile olan Türkmenler bu ismi taşıdılar ve Türkmenent yani Türkmen diye anıldılar. Bununla beraber adı kalaç olan iki aile onlardan ayrıldıkları için tam olarak Türkmen sayılmazlar.
Hakan Shu’ya gelince o ordusuyla birlikte Çin tarafına geçti. İskender arkasından yürüdü. Çin’e yani Uyghur iline yaklaştıkları zaman Shu, İskender’le vuruşmak için bir bölük asker yolladı. İskender de bir öncü kuvveti göndermişti ve Türkler İskender’in öncülerini bir gece baskınında bozguna uğratmayı başarmışlardı. Bir Türk bir İskender askerini kılıçla ikiye böldü. Ölünün beline altın dolu bir kemer bağlanmıştı. Bu kemer parçalandı. Kana bulanmış altınlar yere döküldü. Ertesi gün Türkler kanlı altınları gördüler ve birbirlerine Altın Kan dediler. Bu sözler o çevrede bulunan bir dağın adı oldu. Bugün oraya Altun Han deniliyor. Sonra İskender Türk Hakanı ile barıştı. Zira gitmek istediği bölge daha uzaktaydı. Hatta bu esnada Uyghurlar için şehirler bile yaptı ve bir zaman kaldıktan sonra geriye döndü. O zaman Shu Balasagun’a gelip şimdi Shu ismiyle anılan şehri yaptırdı. Oraya öyle bir tılsım koydu ki bugün hâlâ leylekler bu şehre kadar gelir fakat şehri aşıp da daha ileri gidemezler.
Bu duyduklarınız destanın Kaşgarlı Mahmud tarafından eserinde aktarılan özetiydi. Fakat Türkolog Zeki Veriditogan’a göre aslında Shu İskender ile aynı dönemde yaşamış bir insan değil. Hatta milattan önce 7. yüzyılda yaşamış bir Türk hükümdarı ve ona saldıran da İskender değil Aryani bir topluluk. Yani aslında buradaki savaş ve kişiler karıştırılmış. Fakat zaten bizim bu destanda görmemiz gereken şey İskender veya başka bir lider değil. Türklerin diğer milletlerle etkileşimi yani İskender gibi bir adamdan kaçıyorsunuz Çin’e gidiyorsunuz. Çin’le ilişki kuruyorsunuz. Geliyorsunuz bu sefer çadırları bırakıp kareler yaptırmaya başlıyorsunuz ve yerleşik hayata geçiyorsunuz ki Türkler yerleşik hayata geçmeye başlayarak daha büyük devletler yaratmışlardır. 5. Bölüm Oğuz Destanı
Birçok tarihçiye göre Oğuz Kağan Destanı aslında milattan önce 209 ila 174 yıllar arasında yaşamış olan bir Hun hükümdarı olan Mete Han’ın hayatını anlatıyor. Tabii ki sadece bunu bir tarih gibi anlatmakla kalmıyor. İçine sembolik bazı ögeler, mitolojik kavramlar da katılarak efsanevi bir hayat hikayesi görmeye başlıyorsunuz.
Ama diğer bütün destanlarımızda da olduğu gibi bu destanın ilk versiyonu yani orijinal metni günümüze kadar gelebilmiş değil. Oğuz Kağan’ın hayatını anlatan bu destan aslında çıkış tarihinden çok sonra yazıya geçirilebildiği için destanın orijinal versiyonundaki gerçek hikayeler nasıldı bunu bilemiyoruz. Destanın oluşumuyla alakalı iki önemli görüş vardır. Birincisine göre destan milattan önce 209 ila 126 yılları arasında büyük bir devlet kuran Hiong Nûl’lara aittir. İkinci görüşe göre ise milattan önce 7. yüzyılda Orta Asya’da bulunan Saka Devleti ile birkaç asır sonraki Indo-İskid Devleti zamanındaki olaylara dayanıyor. Alper Tunga gibi kahramanlardan yola çıkılarak Alp karakterini tam olarak ortaya koyan bu destana daha sonra bazı tarihi hadiseler de eklenmiş olabilir.
Bugün Oğuz Kağan Destanı ile alakalı elimizde dört farklı kaynak var. Bunların en meşhuru bugün Paris Ulusal Kitaplığında Türkçe yazmaları bölümünde 1001 numarada kayıplı olan destandır ve Uygur harfleriyle yazılmıştır. Oğuz Destanı’nın Paris nüshası diye bilinen bu metini ilk olarak Türkolog Wilhelm Radloff Kutakduvilik ile birlikte 1891 yılında yayınladı. Bu destanın en bilinen şekliydi. İkinci şekli ise Reşidüddin’in Cami-ü Tevarih kitabının ikinci cildindeki Tarihi Oğuz’an ve Türka’an kısmındaki metindir. Anlatım Farsça’dır ve İslami varyantların ilkini temsil etmektedir. Üçüncüsü Uzun Köprü’de ele geçen Çağatay’ca yazılmış metindir ve Namık Orkun’un Oğuzlara dair adıyla 1935’te yayınladığı yapıttır. Dördüncüsü Ebul Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terakimesindeki anlatma parçadır.
Bu da Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerin ve en eski metinlerin toparlanması ile oluşturulan bir yazmalar bütünüdür. Bu destanlar İslamiyetten önce ve İslamiyetten sonra olmak üzere toparlandıkları için aralarında bir takım farklar barındırıyorlar. Ama genellikle ana konu ve hikaye bütünü aynı. Örneğin Oğuz Kağan tamamen alp karakterine sahip bir kahraman. Çok güzel bir bebek olarak doğuyor, 40 günlükken yürümeye başlıyor, kendi adını kendi koyuyor, konuşmaya başlıyor. Halka eziyet eden bir canavarı öldürüyor ve kahraman oluyor. İleride bütün milletleri kendi bayrağı altında toplamaya başlıyor, elçiler gönderiyor ve yaşlandıktan sonra da bütün bu toprakları, bütün bu Türk yurtlarını 6 oğlu arasında paylaştırıyor. Şimdi bütün versiyonlarda bu hikaye böyle anlatıldığı için ben hepsini teker teker seslendirmeyeceğim. Genel bir özet olarak bunu size aktarmaya çalışacağım ve aralarındaki kısa farkları da seslendirmeden sonra zaten belirteceğim. Şimdi destana girmeden önce kısa bilgiler verelim ve ilk olarak Oğuz’un babasıyla başlayalım. Uygur cemetine göre Oğuz’un babasının adı Ay Kağan’dır. Ama Batı Türklerine göre ise örneğin Raşidüktlinin tercimesine göre ise bu kişiye Karahan denilir. Yani burada bir ikilem var.
Şimdi biz biliyoruz ki Uygurlar milattan sonra 763’ten itibaren Mani dinini kabul etmişlerdi ve bu sözlü geleneklerini de baya bir etkilemişti. Örneğin Türkler de Gök ve Güneş kutsaldı ve ilk sıradaydılar fakat Mani Heyzm’e geçilince Ay birinci sıraya yerleşti. Çünkü Manilere göre Ay kutsaldır. E böyle olunca Oğuz Kağan’ın da Ay Kağan’dan doğduğu anlatılmaya başlandı ve bu böyle bilindi.
Tıpkı İsa’nın Tanrı’nın eliyle Meryem’den doğması gibi. Zira şu da var. Türkler de Ay erkek, Güneş sedişidir. Yani diğer toplumlarda olduğu gibi Güneş öyle baştanrı veya erkek tanrıyı temsil etmiyor. Hatta Hanname’de geçtiğine göre Ay ışığı pencereden girerek bir kadını hamile bile bırakıyor. Aybekülde ve Dârin’in anlattığına göre bu çocuğa da yani bu Ay ışığından doğan çocuğa da Ay Atam adı veriliyor. Ama bunlar başka videoların konusu fazla konuyu dağıtmayalım. Günlerden bir gün Ay Kağan’ın gözü parladı. Doğum ağrıları başladı ve bir erkek çocuk doğurdu. Bu çocuğun yüzü gök ağzı ateş gibi kızıl, gözleri elâ, saçları ve kaşları karaydı. Perilerden daha güzeldi. Doğan çocuğa Oğuz adı verildi. Bu çocuk anasının göğsünden bir kere süt emdi, bir daha emmedi. Çiğ et, çorba ve şarap istedi.
Dile gelmeye başladı. Kırk gün sonra büyüdü, yürüdü ve oynadı. Ayakları öküz ayağı gibi, beli kurt beli gibi, omuzları samur omuzu gibi, göğsü ayı göğsü gibiydi. At sürüleri güder, ata biner ve avlanırdı. O çağda orada büyük bir orman vardı. Gürül gürül akan derelerin, soğuk ırmakların çahıltısı duyulurdu bu ormanda. Bu ormanın içinde büyük bir canavar olmasa o çevrede yaşamak güzeldi aslında. Yaman bir canavardı bu. At sürülerini ve halkı yerdi. Oğuz Kağan gözü pek ve yiğit bir kişiydi. Bu canavarı avlamak istedi. Günlerden bir gün kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanla ava gitti. Ormanda bir geyik ele geçirdi. Onu söğüt dalıyla bir ağaca bağladı ve oradan uzaklaştı.
Tan ağırırken gelip gördü ki canavar geyiği yemiş. Sonra Oğuz Kağan bir ayı tuttu. Onu altın kuşayla ağaca bağladı. Tan ağırırken geldiği zaman canavarın ayıyı da yiyip gittiğini anladı. Bu kez o ağacın dibinde kendisi durdu. Canavar geldi ve başıyla Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz kargıyla canavarı öldürdü. Kılıcıyla da başını kesti, alıp gitti.
Sonra tekrar geldiğinde bir aladoğanın canavarın bağırsaklarını yediğini gördü. Yay ve okla aladoğanı öldürdü ve başını kesti. Canavar geyiği ve ayıyı yedi. Demir olduğu için kargım onu öldürdü. Canavarın bağırsaklarını aladoğan yedi. Bakır olduğundan yayım ve okum onu öldürdü. Diyerek oradan uzaklaştı. Artık bir kahramandı.
Yine günlerden bir gün Oğuz Kağan bir yerde Tanrı’ya yalvarmaktaydı. Karanlık bastı ve gökten bir ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlak mavi bir ışıktı. Oğuz Kağan oraya yürüdü ve gördü ki ışığın içinde yalnız başına oturan bir kız var. Başında teli ve parlak bir beni var. Kutup yıldızı gibi. O kız öyle güzeldi ki gülse Gök Tanrı gülüyor, ağlasa Gök Tanrı ağlıyordu. Oğuz Kağan onu görünce aklı gitti, sevdi ve aldı. Günlerden ve gecelerden sonra kız üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine gün, ikincisine ay, üçüncüsüne yıldız adını koydular. Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Göl ortasında ağacın kabuğunda yalnız başına oturan çok güzel bir kız gördü. Gözleri gökten daha uçuk mavi, saçları ırmak gibi dalgalı, dişleri inci gibi beyazdı. Oğuz Kağan onu görünce aklı başımdan gitti. Onu da sevdi ve aldı. Bu kız da günlerden ve gecelerden sonra üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine gök, ikincisine dağ, üçüncüsüne deniz adını koydular. Bundan sonra Oğuz Kağan büyük bir şölen verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı. Türlü yemekler, türlü şaraplar, tatlılar ve kımızlar yiyip içtiler. Şölenden sonra Oğuz Kağan beylere buyruk verdi.
Ben sizlere oldum Kağan, alalım yay ile kalkan. Nişan olsun bize uğur, bozkurt olsun savaş parolası. Demir kargı olsun orman, av yerinde yürüsün kulan. Daha deniz, daha nehir, güneş, bayrak, gök, çadır. Bundan sonra Oğuz Kağan dört yana buyruklar yolladı. Bildiriler yazdı ve elçilere verip gönderdi. Bu bildiriler de şöyle yazıyordu.
Ben Uygurların Kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin Kağan’ı olmam gerekir. Sizden itaat diliyorum. Yine o zamanlarda sağ yanda Altun Kağan adında bir Kağan vardı. Bu Altun Kağan Oğuz Kağan’a itaat etti. Sol yanda Urum Kağan vardı. Askerleri ve şehirleri oldukça fazlaydı. O itaat etmedi. Oğuz Kağan gazaba gelerek onun üzerine yürümek istedi. Bayrağını açarak askerleriyle ona karşı yürüdü. Kırk gün sonra Buzdağı adında bir dağın eteğine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağan’ın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü ve gök yeleli erkek bir kurt çıktı. Bu kurt Oğuz Kağan’a hitaben şunları söyledi. Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun.
Ey Oğuz, ben senin önünde yürümek istiyorum. Gök tüylü ve gök yeleli bu büyük erkek kurt birkaç gün sonra durdu. Burada İtil Müren adında bir deniz vardı. Savaş başladı. Boğuşma ve vuruşma öyle yaman oldu ki İtil Müren’in suyu baştan başa kıpkırmızı oldu. Oğuz Kağan yendi ve Urum Kağan kaçtı. Sonra Oğuz Kağan askerleriyle İtil ırmağına geldi.
İtil büyük bir ırmaktır. Oğuz Kağan onu görünce bu İtil’in suyunu nasıl geçeriz diye askerlerine sordu. Askerler arasında iyi bir bey vardı. Onun adı Ulu Ordu Bey idi. O akıllı bir erdi. Gördü ki bu yerde pek çok dal ve pek çok ağaç var. O ağaçları kesti ve bir sal yaptı. Bu ağaçlara yattı ve suyu geçti. Oğuz Kağan sevindi. Güldü ve şunu söyledi.
Sen buraya bey ol. Senin adın Kıpçak Bey olsun. Yine ilerlediler. Oğuz Kağan yine önünde gök tüylü, gök yerili kurtla birlikte Hint, Tangut ve Suriye taraflarına kadar yürüdü. Pek çok vuruşmadan ve pek çok çarpışmadan sonra onları aldı ve kendi yurduna kattı. Oğuz Kağan’ın yanında ak sakallı, kır saçlı, tecrübeli bir ihtiyar da vardı. O anlayışlı ve asil bir adamdı. Adı Ulu Türk’tü.
Günlerden bir gün uykuda bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay gündoğusuna üç ok da şimale doğru gidiyordu. Uykudan uyanınca düşte gördüğünü Oğuz Kağan’a anlattı ve şunları söyledi. Ey Kağan’ım, senin ömrün hoş olsun. Ey Kağan’ım, senin hayatın hoş olsun. Gök Tanrı düşünde verdiğini hakikate çıkarsın. Tanrı bütün dünyayı senin uğruna bağışlasın.
Oğuz Kağan Ulu Türk’ün sözünü beğendi ve onun öğüdüğünü dinledi. Sabah olduğunda büyük ve küçük oğullarını çağırttı ve şunları söyledi. Benim gönlüm ablanmak istiyor. İhtiyar olduğum için benim artık cesaretim yok. Gün, ay ve yıldız, doğu tarafına siz gidin. Gök, dağ ve deniz, sizler de batı tarafına gidin. Doğuya gidenler yolda bir altın yay buldular.
Batı’ya gidenler de üç gümüş ok buldular. Bunları getirip babalarına verdiler. Oğuz Kağan yayı üçe böldü ve şöyle buyurdu. Ey büyük oğullarım, yay sizlerin olsun. Yay gibi okları göğe kadar atın. Daha sonra okları da üçe bölüştürerek şunları söyledi. Ey küçük oğulları, oklar sizlerin olsun. Yay oku attı, sizler de ok gibi olun.
Bundan sonra Oğuz Kağan büyük kurultayını topladı. Halkını çağırttı ve yurdunu boz oklar ve üç oklar diye anılan oğulları arasında paylaştırdı. Son olarak da şunları söyledi. Ey oğullarım, ben çok açtım, çok vuruşmalar gördüm. Çok kargı ve çok ok attım. Atla çok yürüdüm. Düşmanları ağlattım, dostlarımı güldürdüm. Ben gök tanrıya borcumu ödedim.
Şimdi yurdumu size veriyorum. Destanın genel özeti böyleydi. Şimdi aradaki farklara bakabiliriz. Örneğin ilk fark olarak şuna bakabiliriz. Burada Oğuz’un adının verildiği yazıyor fakat nasıl verildiği yazmıyor. Bir ayrıntı belirtilmiyor. Halbuki genel kanı yani herkesin mutabık olduğu konu Oğuz’un kendi adını kendi aldığıdır. Yani bu bir istisnadır.
Ama bunun haricinde işte çocuklarına ülkeyi bölüştürmesi, üç oklar, yay, bunun gibi olaylar aynıdır. Ve yaratığı öldürme konusu da bütün destanlarda aynı geçiyor. Fakat bu yaratığın bir gergedan olduğu söyleniyor. Ama şunu da unutmayalım, destanın ilk versiyonu elimizde yok. Ve zaten bu destanın büyük bir kısmı da kayıp. Dolayısıyla bunu tercüme edenler, toparlayanlar, aradaki boşlukları kendileri ince tekrardan doldurmak zorundalar. Örneğin Ebul Gazi Bahadır Han tercüme ederken, İslami birtakım fikirleri de destana katmak zorundaydı. Bunu bütün destanlarda yapıyoruz. Dolayısıyla biz artık destanları inceliyorken aradaki farklardan ziyade benzerliklere bakmak zorunda kalıyoruz. Örneğin 40 günde yürümek veya canavarı öldürmek gibi şeyler bütün versiyonlarda olduğu için bu orijinalinde vardı diye düşünebiliriz. Ama diğer ayrıntılara baktığımızda muhaddislik yapmak zorundayız. Ve bu destanın en büyük ak ve kara konusu Oğuz Kağan’ın kimliği ile alakalı karşımıza çıkıyor. Çünkü dediğim üzere bunun kim olduğu ile alakalı çok bir bilgiye sahip değiliz. Birçok kişi Oğuz Kağan ile Mete arasında bağlantı kuruyor. Ve Bahyettin Ögel de bunu savunuyor. Fakat şöyle bir yorum getiriyor. Oğuz Kağan destanı zaten vardı. Bu Çinlilerde yaygındı. Fakat Mete ortaya çıktıktan sonra Türkler bu Çin destanını Mete ile birleştirdiler ve buna Oğuz Kağan destanı demeye başladık. Çünkü Çin kaynaklarında yüzü ve doğumu ile alakalı Oğuz Kağan’la tıp atıp aynı bilgiler verilen Mohan Kağan adlı birinden bahsediliyor. Fakat Oğuz ile Metenin aynı kişi olduğunu düşünenlerin sayısı da baya fazla. Özellikle bunlar arasında Joseph de Guins ve bir Rus sinologu olan Nikita Bichuring gibi kişiler de var.
Birçok kişiye göre Oğuz Kağan destanı Mete’den önce olan bir destan değildi. Mete’den sonra onun hayatını aktaran bir destan olarak karşımıza çıkmıştı. Yani tamamen Mete üzerine kurgulanmıştı. Ziya Gökalp’te Milli Tetebbular Mecmahasının birinci cildinde, Eski Türkler’de Mantıki Tenazurlar başlığında Mete ile Oğuz benzerliğine değinmişti zaten.
Bunun yanında yine de Oğuz Kağan’ın Mete ile pek bir alakasının olmadığını, aslında Oğuz Kağan’ın Uygurlar’daki Bögü Tekin veya Bögü Kağan denilen birisi olduğunu iddia edenler de var. Ki Türkolog Radlof da bunlardan biridir. Ama tabii ki birçok tarihçi bunun sadece Mani dinini övmek için önesürülmüş bir teori olduğunu düşünüyorlar. Dolayısıyla pek de ciddiye almıyorlar. Ama biz işi iyice bulandıralım. Kimileri de örneğin Rıza Nur gibi kişiler sırf dikkat çekmek adına Oğuz Kağan’ı Büyük İskender ile karşılaştırıyor. Ayrıca Destan’ın parçalarının büyük bir kısmı yakın tarihte ortaya çıkarıldığı için, Oğuz Kağan’ı Cengiz Han ile birleştirenler de var ki başlarda bundan bahsetmiştim zaten. Konu tarih oldu mu abartmayı ve uydurmayı seven bir milletiz. Dolayısıyla en ufak konuyla alakalı bile 20 tane versiyon, 20 tane farklı anlatım ortaya çıkıyor. Dolayısıyla özellikle Destan’ları böyle antik zamanları inceleyen şeyleri konu alacaksak, bütün farklı versiyonlarına bakmalıyız ve etraflıca bunları araştırmalıyız yoksa doğru sonuçlara varamayız. Ki bu da biraz zahmetli bir iş ama merak etmeyin ben zaten birçok farklı çeviriyi açıklama kısmında kaynak olarak belirttim. Dolayısıyla araştırma yapmak isteyenler kolaylıkla bunlara erişebilir.
Bu arada şunu da söylemem lazım, zaten Destan’ları biz kaynak arayacaksak bunu gerçek tarihten yapmamız pek de doğru olmaz. Çünkü Destan’lar her ne kadar tarihten yola çıkılarak oluşturulmuş olsalarda, bunların temel kurguları mitolojilerden yola çıkılarak oluşturulmuştur. Örneğin Oğuz’un parçalamaya çalıştığı gergedan, Marduğ’un parçalamaya çalıştığı paymatla aynıdır. Ya da bunu daha yenilere getirirsek, Herkül’ün öldürdüğü Nimea aslanıyla bunu karşılaştırabiliriz. Veya Oğuz alametlerinden anlayacağımız üzere daha bebekken yürümeye çalışması veya işte böyle yaratıkları öldürmesi gibi konularla karşımıza tanrısal bir karakter olarak çıkarılıyor. E bütün milletlerde, bütün hikayelerde, efsanelerde, bütün mitolojilerde böyle tanrısal karakterler var. Üzerinde tanrının elinin olduğu, yardım ettiği bazı karakterler görüyoruz ki bunlar genellikle Alplik özelliği barındıran bazı liderlerin böyle efsanelerle daha da yüceltilerek millete gaz verme amacıyla büyütüldüğü ve dilden dili aktarıldığı hikayeleri barındırıyorlar. Yani her ne kadar bunlar gerçek tarihe dayansalar da aslında bu tarihsel özelliklerini zamanla kaybediyorlar. Bunlar genellikle bir kişinin bak ne yiğitti, ne kadar kuvvetliydi, zamanında biz ne kadar büyüktük, şevkinde mesajlarla halka yedirilmesi için oluşturulan şeylerdir.
Vikingler nasıl ölünce Valhalla’ya gideceklerine ve büyük savaşçılar olacaklarına inanıyorlarsa bizim de böyle şeylere inanmamız gerekiyordu. Ya da gökten Oğuz’a eş olması için gönderilen mavi ışıklı kızın başındaki ben, kutup yıldızı kadar parlak bir mücevher olarak aktarılır. Ki bu da Sirius yıldızını yani köpek takım yıldızını ifade eder ve buna da Demir Kazık denilir.
Ki Demir Kazık Türk mitolojisine ve diğer mitolojilere göre de tanrıların bulunduğu bölgedir. Bu kızın mavi bir kurt şeklinde sembolize edildiği ve ona Ashina veya Asena denildiği de bilinmektedir. Destanda sembolik olarak dikkat çeken konulardan biri de Oğuz doğduğu zaman babasının gözünün ay gibi parlamasıdır. Bu da onun İsa’yı haber vermeye gelen üç kral gibi Oğuz’un doğumundaki mucizeyi ilettiği anlamına geliyor. Fakat aslında biraz şöyle mistisizmi bırakıp da gündelik kafayla bakarsak daha basit sonuçlara da ulaşabiliriz. Eski Türklerde ve mitolojilerde genellikle güzel haberler, iyilikler, ay ışığıyla sembolize edilir. Hatta evliyalar falan da böyle nur saçarak ışıklar içinde inerler. E bugün bile biz bir çocuk doğduğunda bebek için nur topu gibi diyoruz yani ışık topu gibi.
Ya da birisi iyi bir haber aldığında gözün aydın diyoruz. Dolayısıyla Oğuz Kağan’ın babası da böyle bir evlada sahip olduğu için gözü aymış olabilir. Yani aslında bu abartılan bir konu olabilir. Ki bunun bir benzerini de şöyle görebiliriz. Örneğin İslami versiyonlarda Oğuz’un babasına Karahan denildiğini biliyoruz. Ve İslami versiyonlarda Oğuz’un Müslüman olduğunu, babasının ise Müslüman olmadığını ve bir türlü Allah’a iman etmediğini görüyoruz.
Dolayısıyla Oğuz sürekli babasını imana getirmeye çalışıyor. E bunu da birtakım çevreler işte Müslüman olan ve olmayan, Ak olan ve Kara olan şeklinde ayırmak için babasına nasıl olsa bizden değil diyerek Karahan adını vermiş olabilirler. Yani bunlar bu kadar basit şeyler bile olabilirler.
Destanlar bir halkın dininin nasıl zamanla değiştiğini gösteren ve bu halkın içinden nasıl kahramanların çıktığını biraz sembolik biraz da mitolojik tasvirlerle ortaya koyan, aslında halkların kimliklerini oluşturan ve saklayan birer araçtırlar. Başka bir şey değiller.
Dolayısıyla Destanlarımıza ve tarihimize bakacaksak önce kendimize önce günümüze bakmayı unutmayalım çünkü iki yüzyıl önceki Türkler de şimdiki Türkler gibiydi ve halkın kafa yapısı hemen hemen aynıydı. 6. BÖLÜM BOS KURT DESTANI İslamiyet öncesi Türk Destanlarında iki ayrı türe iş destanı var. Bunların birisi Göktürklere, diğeri ise Uygurlara ait.
Aslında bu iki destanın da ortak noktası kurt motifi. Bunların birinde dişi bir kurt olan Aşinadan, diğerinde ise erkek bir kurt olan Börteçineden türüyoruz. Fakat her türlü kurttan türüyoruz. Göktürklerin türe iş destanına göre Türkler savaşırlar ve yenilirler ve sadece bir çocuk hayatta kalır. Düşman askerleri bu çocuğun kollarını ve bacaklarını keserler ve bir bataklığa bırakırlar. Daha sonra bir kurt bu çocuğu bulur, bu dişi olan kurttur, asenadır ve çocukla ilişkiye girer. Onu iyileştirdikten sonra 10 tane çocukları olur ve Türkler de bu boylardan meydana gelirler. Daha sonra bu Türkler güçlenir, toparlanır ve geri dönüp intikamını alırlar. Yani Türklerle savaşacaksanız bir kişiyi bile sağ bırakmayın yoksa o bir kişi ne yapar eder bir şekilde tekrardan örgütlenir ve gelip öcünü alır şeklindeki rivayet aslında buradan geliyor.
Uygur türe iş destanındaysa Hakan’ın bir kızı vardır ve son derece güzeldir. Bu kız erkek bir kurtla ilişkiye girer ve Türklerin soyunu devam ettirir. Hakan kızını sadece Tanrı ile evlendirmek istediği için hiçbir erkek ona sahip olamasın diye kızını bir kuleye kapatıyor. Yani Rapunzel misali kız gelip onu kurtaracak olan Tanrı’yı bekliyor. Sonunda gökten mavi ve parlak bir ışığın içinde gök tüylü gök yerel bir kurt iniyor ki bu kurt Sirius yani köpek takım yıldızını ifade eder. Sirius aynı zamanda Türk inancına göre Tanrıların bulunduğu yerdir. Dolayısıyla gökten inen kurt Tanrı’yı sembolize etmektedir. Kız gökten inen bu varlığın Tanrı olduğunu anlıyor ve onunla ilişkiye giriyor. E bunun sonucunda doğan çocuklarda kurt gibi atılgan ve çevik oluyorlar ve bunlara da Uygur Türkleri deniliyor. Yani aslında biraz bir adım geriye çekilip baktığınızda gördüğünüz tablo şu. Bir grup gök Türkler daha göçebe daha sürekli yer değiştiren savaşan bir millet ve bunlar bizden tek bir kişi bile kalsa ne yapar eder? Öcünü alır mantığıyla bir erkekten yola çıkarak ateer kil bir destan oluşturuyorlar. Diğer grup ise yani Uygurlar artık yerleşik hayata geçmişler, tarım toplumu olmaya başlamışlar, sürekli doğurgan olan doğa ile birlikte yaşıyorlar. Toprak onlara bir şeyler veriyor, kadınlar artık daha önemli bir konuma geliyor. Dolayısıyla Türe-iç Destanını kadınlardan yola çıkarak oluşturuyorlar. İki türlü de kurttan türüyoruz. Her türlü kurt kutsal oluyor. Tek fark erkekten mi yoksa kadından mı geldiğimiz. Destanın ilk versiyonuna göre Hun ülkesinin kuzeyinde So adı verilen bir ülke vardı. Burada Hunlarla aynı soydan olan gök Türkler oturuyordu. Bir gün gök Türkler So ülkesinden ayrıldılar. Bu sırada başlarında Kaan Pu adlı bir yiğit vardı. Kaan Pu’nun 16 kardeşi bulunuyordu ve 16 kardeşten birinin annesi bir kurttu. Annesi gök Türklerin en kutsal yaratıklardan biri olarak gördüğü bir kurt olduğu için bu çocuk rüzgarlara ve yağmura söz geçirebiliyordu. Bu iki kuvveti buyruğu altında tutabiliyordu. Yani doğaya hükmedebiliyordu. Bununla beraber bir gün So ülkesinden ayrılan gök Türkler düşmanların baskınına uğradılar. Bu baskında düşmanlar bütün gök Türkleri yok ettikleri gibi 16 kardeşten 15’ini de öldürdüler. Sadece birisi kurtulabildi. Kurtulan delikanlı, annesi kurt olan kişiydi. Bu delikanlının da birisi yaz, diğeri de kış tanrısının kızı olan iki tane karısı vardı. Baskından sonra her ikisinden ikişer oğlu oldu. Zamanla kalabalıklaşıp çoğalan halk, çocuklardan en büyüğünü kendilerine Hakan seçtiler. O zamanki adı gök Türk dilinde değildi. Adı Notuleşe idi.
Hakan seçilir seçilmez gök Türkçe olmayan bu adını bıraktı ve Türk adını aldı. Türk 10 kadınla evlendi. Birçok çocuğu oldu. Çocuklarına tanrıça olan annelerinin isimlerini verdi. İçlerinden Ahienşe isimli olanı Asena adını aldı ve tahta geçti. Onun boyuna da Aşinaboyu denildi. İkinci versiyonsa şöyledir.
Onların bir boyu olan ve adına Asina denilen Türk boyu Hazar denizi’nin batı taraflarına yerleşmişti. Türklerin ilk katası olarak biliniyorlardı. Rahat ve huzur içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanların baskınına uğradılar. Baskının sonunda kimse sağ kalmadı. Türkler tamamen yenildiler. Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış ve bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu da gördüler fakat cılız ve küçük bir çocuk olduğu için kimse ondan korkmadı ve ona aldırmadılar. Hatta içlerinden acıyanlar bile çıkmıştı. Ama düşman yine de her ihtimali düşünüp çocuğu öldürmektense kolunu bacağını kesip orada öylece bırakmayı uygun gördü. Düşündükleri gibi de yaptılar. Kollarını ve bacaklarını kesip yarı ölü hale getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir sazlığa fırlattılar.
Orada bırakıp gittiler. O sırada nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi bozkurt göründü. Geldi, çocuğu emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti. O günden sonra da avlanıp getirdiği yiyeceklerle çocuğu besleyip büyüttü. Gücünü, kuvvetini arttırdı. Günlerden bir gün baskın yapıp aşina soyunu yok eden düşman başbuğu kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını bir şekilde öğrendi.
Adamlarını gönderip durumu öğrenmek eğer sağ kaldıysa çocuğu öldürtmek istiyordu. Düşman başbuğunun gönderdiği askerler geldiklerinde kolu bacağı kesik olan bu gencin yanında bir dişi bozkurt gördüler. Dişi bozkurt tehlikeyi sezmişti. Dişleriyle genci yakaladığı gibi denizin öte yanına geçirdi. Altay dağlarına doğru yürüdü. Orada her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yayla da bir mağaraya yerleşti. Çocukla evlendi ve ondan 10 tane oğlan doğurdu. Mağaranın bulunduğu yayla yeşillik bir bölgeydi. Serin gür suları, meyve ağaçları, av hayvanları vardı. Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir boy türedi. Bunlardan birinin adı da önceki atalarının olduğu gibi Asenaydı. Yani aşina. Aşina kardeşlerinin içinde en akıllı, en gözüpek, en yiğit olandı. Bu yüzden sıradaki tür kakanı o olacaktı. Soyunu unutmayacaktı. Çadırının önüne her zaman tepesinde bir kurt başı bulunan bir tuğu dikecekti. Aradan çok yıllar geçecekti ve aşina boyuna Asenç’e adlı bir başka yiğit hakan olacaktı. Onun zamanında da aşina boyu bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurtlara yerleşeceklerdi. Tabii ki bunlar bizim kurttan türediğimizi göstermeye çalışan destanlardı. Bunların ergenekonla bağlantısını sağlayan destandaysa başlangıç şöyle oluyor. Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türke boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler. Türklerin üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar. Çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma başladı. 10 gün savaştılar ve sonunda Türkler üstün geldi. Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları ve beyleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki, Türklere hile yapmazsak halimiz yaman olur. Onları bir şekilde kandırmamız gerekiyor. Ve bir plan yaptılar. Tan ağardığı zaman baskına uğramış gibi ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler ise bunların gücü tükendi, kaçıyorlar diyerek arkalarından koştular. Düşman, Türkleri görünce birden döndü ve vuruşma başladı. Türkler yenildi. Kıskaca alınmışlardı. Düşman, Türkleri öldüre öldüre çadırlarına kadar geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler. Küçükleri ise tutsak ettiler. O çağda Türklerin başında il kağan vardı. İl kağanın da birçok oğlu vardı. Ancak bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı yani Kayan adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl kağanın biride Tokuz Oğuz yani Dokuz Oğuz adlı bir yeğeni vardı. O da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oğuz tutsak olmuşlardı. 10 gün sonra ikisi de karılarını aldılar ve atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler ve koyunlar buldular. Oturup düşündüler. Dört bir yan düşman dolu. Dağların içinde kimsenin yolunu bulamayacağı bir yer bulup orada yurtlarını kurmayı planladılar. Bütün sürüleri alıp dağa doğru göç ettiler. Geldikleri yoldan başka bir yolu olmayan bir yere vardılar. Türklerin vardıkları ülkede akar sular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler ve avlar vardı. Böyle bir yeri görünce Ulu Tanrı’ya şükrettiler. Kışın hayvanların etini yediler ve derilerini giydiler. Yazın ise sütlerini içtiler. Bu ülkeye de Ergenekon adını verdiler. Diğer İslam öncesi Türk destanlarını işledik ve sonunda sıra Ergenekon Destanı’na geldi. Ama Ergenekon Destanını son video olarak seçmemin tek sebebi kronolojik sırayla ilerlemek değildi.
Bu video vasıtasıyla söylemek istediğim bazı şeyler var. Çünkü Ergenekon Destanı artık siyasi bir destan olarak görülmeye başlandı ve hatta birçok kendini bilmez yazar. Bazı gazetelerde yazdıkları yazılarda Ergenekon Destanının Cumhuriyet’ten sonra uydurulan bir destan olduğunu söylediler. Yani Ergenekon Destanını Cumhuriyet uydurmuş. Kendimize böyle yalandan bir destan yaratmışız. Şimdi biliyorsunuz Cumhuriyet kurulduktan sonra yapılan ilk iş eğitim sektörüne el atmaktı.
Türk tarih kurumu kuruldu. Tarihimizi araştırmak için heyetler ayarlandı. Meksika’ya bile Muğ kıtasını araştırsın diye Tahsin Mayatepek ve yanında 60 kişi gönderildi. Türk tarihiyle alakalı kitaplar büyük bir heyet tarafından tercüme edildi. Bir yandan Atatürk kendisi tarihle alakalı çalışmalar yapıyordu. Hatta Güneş Dil teorisi konusunda baya bir zaman harcamıştı ki Medeni Bilgiler kitabını da zaten bir tarih kitabı olarak yazmıştı. Ama onlara sonra geliriz.
Özetle Türk ve Türk tarihi önemliydi çünkü ülkenin adını Türkiye koymuştuk ama Türk neydi bunu anlamak lazımdı. Biz tarihimizi Osmanlı ve Selçuklu’dan ibaret zannediyorduk. Hun Türkleri, Göktürkler, Uygurlar bunları isim olarak biliyorduk ama elimizde ne bir belge vardı ne de gerçekten okullarda bunu öğrenemiyorduk. Dolayısıyla Türk tarihiyle alakalı çalışmalar yapılması gerekiyordu ve Ergenekon Destanı gibi destanlar da zaten bu dönemde çevrilmeye başlandı. Aslında bizim Türk mitolojisi ve Türk destanları Bahiyettin Ögel gibi insanlar tarafından tercüme edildi. Hatta Rıza Nur gibi insanlar bunları çevirdi ama bunları yapabilmelerinin sebebi böyle bir ortam oluşturmuş olmamızdı. E tabii ki bazı insanlar abarttılar. Yani bugün nasıl ki işte Çin’deki beyaz piramitler veya 70.000 yıllık Uygur İmparatorluğu gibi hikayeler varsa o dönemde de işte Sümerliler Türktür onlar Türktür bunlar Türktür diyen herkesi Türk yapmaya çalışan tarihçiler vardı. Ama bunlar kendi fikirleriydi yani devlet oturup da Türk tarihi 15.000 yıllık bir tarihdir falan demiyordu. Bunu diyen insanlar vardı. Tıpkı bugün kendince tarih uyduranlar gibi. Dolayısıyla insanlar böyle bir iki hataya bakarak şunları söylüyorlar.
Şöyle bir konuda eğer hata yapılabiliyorsa demek ki destanlar da uydurma olabilir demek ki şunlar da uydurma olabilir. Hadi biraz daha ileri gidelim. Çanakkale Savaşı da uydurma olabilir. İnönü Muharebeleri de uydurma olabilir. Kurtuluş Savaşı da abartı olabilir ki bunları görmüyor muyuz? Şu anda birçok yerde bunlar bahsediliyor. İşte Sakarya Savaşı’na 200 kişinin savaştığı meydan savaşı falan diyorlar alay etmeye çalışıyorlar.
Birçok yalan belge ortaya atılıyor ve yalan tarih yazanlar yalan tarih anlatanlar niyeyse kafasına fes takıp ünlü olabiliyorlar. Şu anda böyle biraz kirli bir durumda olduğumuz için insanlar Türk tarihinde kusur aramaya meraklılar. E tabi ki ne ben ne de gerçekten işini hakkıyla yapan tarihçi ve araştırmacı insanlar buna izin vermeyecek. Bu videolar zaten bu yüzden önemli. O yüzden diyorum Türk destanlarını ve Türk mitlerini bilmek gerekiyor. Ancak bu mantıkla eğer araştırmalarımızı yaparsak, İslamiyet öncesi Türkleri de görür ve tanırsak bazı geleneklerimizi, bazı adetlerimizi, hatta bugün farkında olmadan yaptığımız kurşun döktürme, nazar taşı takma gibi şeylerimizi daha iyi anlayabiliriz. İşin daha güzelliği yanı tarihimizi iyi anlayabiliriz. Çünkü bütün destanlar birbiriyle bağlantılı ve komiktir ki tarihimizde de hakikaten bağlantılı var. Yani destanlar gerçek tarihi vermiyorlar. Eyvallah bu doğru fakat gerçek tarihten ögeler barındırıyorlar ve biz eğer milat öncesi Türklerle alakalı bilgi almak zorundaysak e bunu destanlara bakarak yapabiliyoruz. Destanlar, kitabeler, diğer kaynaklar, özellikle savaştığımız milletlerin kaynakları bize İslam öncesi Türklerle alakalı bilgileri veriyor. Özellikle eğer Türk tarihi araştırılacaksa ilk olarak Çin kaynaklarına daha sonra da Rus kaynaklarına bakmak gerekiyor. Çünkü biz herkesle savaştık ama nasıl savaştığımızı kaydetmedik. İnsanlar, işte Türk diye bir millet var bunlar ata binerler, ok atarlar, gelir bize şöyle şöyle şeyler yaparlar diye kaydetmişler. Hatta Atilla’yı bile tam olarak aslında Romalılardan öğreniyoruz. Dolayısıyla bir yandan biz bu hikayeleri alıp destanlaştırırken, abartırken aslında
gerçek tarihi de dilden dile geçirmiş oluyoruz. Öncelikle Ergenekon Destanının öyle tek bir destan olmadığını söyleyeyim. Hatta bu başka bir destanın devamıdır. Öncelikle Ergenekon Destanının uydurma olup olmaması konusuna bakalım. Çünkü bu önemli bir konu ve biliyorsunuz 10 yıl öncesiyle alakalı bile yaşanan olayları bugün değiştirip anlatıyoruz. Yani tarihimizi sürekli değiştirmeye veya kıvırmaya meraklıyız. Dolayısıyla 80 yıl önceki olayları da değiştiren veya beğenmediği şeyleri böyle kafasına göre siyasiyleştirip insanların aklını yıkamaya çalışan insanlar olabilir. Ergenekon Destanına atılan iftiralar, Yakup Kadri’nin Ergenekon Kitabına dayandırılır. Halbuki Ergenekon Kitabı, kurtuluş savaşını anlatan bir kitaptır. Destanla alakası yoktur. Dolayısıyla bu zihniyettekilerin asıl amacı destanı değil kurtuluş savaşını yalanlamaktır. Ancak bugün 13 adaları Lozan’da verdik. Lozan’la ülkemizi yabancılara sattık ya da harf devrimiyle bir gecede cahil kaldık diyen tipler yüzünden insanlar internette yanlış bilgi edinebiliyorlar. Zaten bu yüzden ben bu videoda direkt destanı anlatmaya başlamak yerine yarım saat oraya buraya giydirmek zorunda kalıyorum. Yani güzel güzel bir destan bile anlatamıyoruz çünkü bunlar ya çarpıtılıyor ya hakkında tonla iftira atılıyor e bunları da ayıklamak gerekiyor. Bir de şunu da söylemem lazım hazır hızımızı aldık böyle taşlama videosu gibi saldırıyoruz. Şimdi bu bir gecede cahil kaldık diyenler var ya onlara da aslında hak vermiyor değilim yani bir bakıma haklılar.
Onlar gerçekten bir gecede cahil kalmışlar yoksa bu kadar saçma sapan şeyler söylemezler ya hep cahillerdi ama bir gecede bunu fark edebildiler ya da o güne kadar uzay çağında yaşıyorlardı alimlerdi mükemmel insanlardı. Ne olduysa bir gecede böyle cahil kalmışlar yazık. Allah’tan biz o bir gecede cahil kalan tiplerden değiliz okuyup araştırıp öğrenebiliyoruz.
E buna da şükretmek lazım. Neyse sanırım yeterince konuştuk şimdi destandan bahsetmeye başlayabiliriz bakalım bu destan bize neyi anlatıyormuş veya ne kadar gerçekmiş. Bazı kişilerce iddia edildiği gibi Ergenekon Destanı bir Türk efsanesi olarak Kurtuluş Savaşı sırasında Yakup Kadri tarafından uydurulmadı.
Şeceri-i Türk’ün kazan baskısı içinde yer alan Ergenekon Destanı ilk olarak Ahmet Vefik Paşa tarafından 1864 yılında Tasviri Efkar gazetesinde neşredilmişti. Hatta Tasviri Efkar gazetesinin şu anda kitap şeklinde yayınlanan versiyonları var. Mesela bu benim elimdeki Çanakkale Savaşları’nı anlatıyor. Çanakkale Savaşları sırasındaki bütün gazete yayınlarını burada veriyor sayı sayı. Dolayısıyla araştırma yapmak için de facili şeyler belirtmiş olayım.
İsteyenler diğer versiyonlarına falan da bakabilir. Şimdi şunu da söyleyeyim Vefik Paşa bu makarelerini yazılarını daha sonra kitap haline getirdi. Ama yine de o dönemde Yakup Kadri daha doğmuş bile değildi. Hani Yakup Kadri uydurdu diyorlar ya işte o daha doğmadan önce zaten Ergenekon anlatılıyordu. Yakup Kadri 1929’da Ergenekon diye bir kitap yazdı ama bu öyle tarih kitabı veya ne bileyim edebiyat kitabı değildi.
Kurtuluş Savaşı sırasında kendi yazdığı birtakım yazıları makareleri kitap haline getirmişti. Yani aslında bir özetti bu. Yakup Kadri bizim milli mücadelemizi Ergenekon Destan’ına çok benzettiği için kitabına bu ismi vermişti ki bunu zaten kitabın ön sözünde kendisi de söylüyor. Ama tabii ki biz kitabı okumak yerine böyle kapağına adına bakarak teori uydurmayı seven bir milletiz. Ve nasıl oluyorsa böyle uyduruk teorileri de bazı resmi yerlerde yayınlayabiliyoruz artık nasıl onaylıyorlar onu da bilmiyorum. Şimdi Yakup Kadri’nin kitabıyla Ergenekon Destan’ı arasındaki ilişkiden bahsedeyim. Göktürk Destan’ına göre Türkler yok olmanın eşiğine gelirler ve sadece bir çocuk hayatta kalır. O da yeniden Türk ulusunu kurar, Ergenekon bölgesine saklanır ve güçlendikten sonra dönüp öcünü alır. Dikkat ederseniz milli mücadelemiz de aynen böyledir. Türkler ufacık bir toprak parçasına sıkıştırılır ve yok olmak üzereyken bir Türk evladı çıkar, yeniden ülkeyi toparlar. O bir kişinin arkasından giden millet düşmanları yenir ve özgürlüğünü kazanır. Yakup Kadri’nin milli mücadele kitabına Ergenekon adını vermesinin sebebi de budur. Hadi Yakup Kadri’yi bırakalım.
Ondan önce de Ergenekon Destan’ıyla alakalı bir sürü yayın var. Dolayısıyla bunu iddia etmek zaten cahilliktir. Zira Yakup Kadri’den önce Ziya Gökalp Ergenekon adlı bir şiir yazmıştı ve şiirini önce 1912’de Türk Yurdu Dergisi’nde daha sonraysa 1914 yılında Kızı Delma adlı kitabında yayınlamıştı.
Yine Ömer Seyfettin, Halka Doğru Mecmuası’nın 9 Nisan 1914 tarihli 15. sayısında Tarhan Müstehar adıyla Ergenekon’dan çıkış yeni gün başlıklı bir şiir yazarken, diğer taraftan Celal Sahir de Uyanık Takma adıyla Ergenekon Destan’ını ve Nevruz’u anlatan bugün Türklerin Kurtuluş Bayramı adlı bir yazı kaleme almıştı. Daha sayayım mı?
Neyse sanırım artık Ergenekon Destan’ı ile ve bunun kaynaklarıyla alakalı anlatımlara başlayabiliriz. Destan’ın 5 farklı versiyonu var ve bunların ilk en eski versiyon, milattan sonra 557 ile 581 yılları arasında Çin’deki Zhou yani Zhou Hanedanı’nın yıllıklarında görülüyor. Orada bu destanda Türkler için Tu Kue yani Gök Türkler deniliyor.
İkinci versiyonsa milattan sonra 581 ile 618 yılları arasında Çin’deki Sui Sülalesi tarihinde yer alıyor. Her iki versiyonda da Gök Türkler Lin adlı bir kavim tarafından bir savaşta mağlup ediliyorlar. Türklere bir katliam yapılıyor, kimse sağ bırakılmıyor fakat tek bir çocuk kollar ve bacakları kesilerek bir bataklığa atılıyor ve o şekilde bırakılıyor. Düşman nasıl olsa biz bunun kolunu bacağını kestik, kaçamazdı, bırakalım kendi kendine ölsün diyor ve çocuğu bırakıp gidiyorlar. Daha sonra ağaçların arasından bir kurt çıkıyor ve kurt çocuğu alıp iyileştirip kanayan yerlerini yalayıp onu büyütüyor. Çocuk büyüdükten sonra da onunla ilişkiye giriyor ve 10 tane çocukları oluyor. Bu 10 çocuk da Türk soylarının devamını sağlıyorlar ve bunlara Aşin’a deniliyor.
Şimdi 3. versiyon yine Cöv Sülalesi’nden, Cöv Ailesi’nden geliyor fakat burada bir fark var. Destanın devamı olarak bunu yapıyorlar ama Han’ın nasıl seçildiği konusunu biraz değiştiriyorlar. Bu kaynağı kısaca özetliyim. Hunların kuzeyinde bulunan Soğu ülkesinden çıkan Gök Türklerin ataları bir kurttan doğmuş olan İçin-i Sütu’ya dayanır. Yağmur ve rüzgara hükmeden İçin-i Sütu’nun 4 oğlundan en büyüğü ateşi bulmuş ve kavmini soğuktan kurtarmıştır. Bu büyük kardeşe diğerleri Türk yani Tu Kuyu adını vermişlerdir. 10 tane hanımla evlenen Türk’ün çocukları kendi aralarında yükseğe atlama yarışması yaparak hanlarını seçmişlerdir. Son hanımın en genç oğlu en yükseğe sıçrayarak gök Türkleri kuran Aşin’a ailesini teşkil etmiştir.
Şimdi sizi yine teknik bilgiye boğmak zorundayım ama bunları yapmak gerekiyor. Çünkü dediğim üzere Ergenekon Destanı sadece bir destan olmaktan çıktı. Siyasi bir obje haline geldi ki zaten 10 yıl önceki Ergenekon olaylarını hatırlayanlar bunu daha iyi anlarlar. Destanın kaynak metinlerini Vasili Vladimirovich Bartholdt, Nikita Bichurin, Bahayettin Ögel ve burada saysam sıkılacağınız kadar birçok isim zaten yayımlamıştı. Dolayısıyla Ergenekon Destanı gerçek bir destandır arkadaşlar. Cumhuriyet tarafından uydurulmuş bir destan değildir. Ki zaten Türk geleneğinde uzun yıllar yaşayan bu destanın İslam coğrafyasında Arap alfabesiyle Reşid-i Düddin tarafından 14. yüzyılda Farsça olarak ele alındığını ve Hiwe Han’ı Ebulgazi Bahadır Han tarafından da 17. yüzyılda Çağatay Türkçesiyle kacdildiğini yani Çin’e göre daha yeni iki versiyonu daha olduğunu da biliyoruz.
Reşid-i Düddin’in tespit ettiği Ergenekon Destanı zaten onun dünya tarihi olarak tasarladığı Camiyut Tevarih adlı eserinde yer alıyor. Reşid-i Düddin bu eseri Türk ve Moğollardan fayda ederek kaleme almıştı ve 1312’de de bitirerek Olcayto Han’a sunmuştu. Reşid-i Düddin İl Hanlıların emrine giren Gazan Han döneminde büyük bir nüfus kazanmıştı ve bu Camiyut Tevarih eserinde de Türk ve Türkler maddelerine Oğuz nameleri de eklemişti.
Yani birtakım Moğol olaylarını da Türk tarihine katmıştı. Hatta Ergenekon Destanı’na birkaç ekleme çıkarma falan yaptığı da biliniyor ama asıl olaya dokunmuyor. Yani aslında şunları söyleyebiliriz Ergenekon adını Reşid-i Düddin veriyor. Ama bütün olaylar eski Çin yıllıklarında belirtildiği gibi tamamen aynı şekilde aktarılıyorlar. Yani bir iki kısa isim verme alma olayları haricinde herhangi bir fark yok.
Şimdi Ergenekon Destanı bir kurt tarafından büyütülen bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Bize bu garip gelebilir yani kurt alacak da çocuk büyütecek falan ama bunlar Türk tarihinde yaygındır. Hatta aslan tarafından büyütülenler bile vardır. Dede Korkut hikayelerine baktığınız zaman Basat ve Tepegöz mücadelesi vardır. Basat bir Türk kahramanıdır ve bir aslan tarafından büyütülmüştür. Dolayısıyla baya güçlü kudretli bir şeydir hani Tarzan hikayesinde olduğu gibi. İşte bu gibi olaylar aslında Türk tarihinde çok yaygındı ve normal karşılanıyordu. Hatta şeyleri hatırlayın. Tarkan ve Kurt filmleri var biliyorsunuz veya Cüneyt Arkın’ın bir aslan tarafından büyütüldüğü bir film var. Pençe falan takıyor. İşte bu hikayeleri bildiğiniz zaman o filmleri izlemek daha da güzel oluyor. Çünkü nereden geldiğini biliyorsunuz. Reşid-i Düddin’den bahsettik bir de Bahadır Han’dan bahsetmek lazım. Çünkü bu destanın günümüze kadar ulaşabilmesinde onun büyük bir payı var.
Bahadır Han 1663 yılında ölmüştü ve Şecre-i Türk yani Türklerin soykütüyü eserini tamamlayamamıştı. Ondan sonra oğlu Enuşe’nin bu eseri bitirdiğini biliyoruz. Bu eserde de Ergenekon Destanı anlatılıyor. Fakat hiçbir katma çıkarma yapılmıyor. Destan olduğu gibi tamamen kopya ediliyor. Yani her ihtimale karşı bulunsun diyerek bunu meşrediyorlar. Ve bugüne kadar ulaştırmayı başarıyorlar. Şimdi şeyi diyeceksiniz, iyi de ben 500 yıl önce yazılmış kitabı nasıl okuyacağım? Bunun tercimeleri var mıdır? Var arkadaşlar. Hatta bir tanesini göstereyim. Bakın İlgi Kültür Sanat Yayınları. Ufak bir kitap. Bunda zaten direk madde madde olayları bulabiliyorsunuz. Hatta ben direkt destanın burada anlatıldığı şekliyle size bir okuyayım. Daha sonra diğer versiyonlarına geleyim. Kıyan ve Nokuz’un Ergenekon’a çekilip birleşmeleri. Bölüm bu.
Sayfa 41 Sevinç Han, Moğol’u yağmaladıktan sonra memleketine dönmüştü. İlhan’ın oğulları bu muharebede ölmüşlerdi. Ancak en küçüğü olan Kıyan kalmıştı. Kıyan o sene evlenmişti. İlhan’ın İnis’inin oğullarından biri olan Nokuz da henüz o sene evlenmişti. Bunların ikisi de aynı bölükten olan iki adama düşmüşlerdi. Muharebeden 10 gün sonra bir gece atlanıp karılarıyla birlikte kaçtılar. Muharebeden evvel ordu kurdukları yere geldiler. Düşmandan kaçıp dört türlü mal, deve, at, öküz ve koyun buldular. Hasbihal edip, burada kalsak bir gün olur düşmanlarımız bizi bulur. Bir kabileye gitsek etrafımız hep düşman kabilesi. En iyisi dağlar arasında hiç kimsenin daha yolu düşmemiş bir yere gidip oturalım. Dediler ve sürülerini alıp dağlara doğru yürüdüler. Yabani koyunların yürüdüğü bir yoldan tırmanarak yüksek bir dağın boğazına vardılar. Orada tepeye çıkıp diğer yanına indiler. Çevreyi iyice incerediler. Gördüler ki geldikleri yoldan başka yol yok ve o yolda öyle bir yol ki bir deve ve bir keçi bin güçlükle ancak yürüyebilir. Eğer biraz ayağı sürçse düşer parça parça olur. Vardıkları yer geniş ve uçsuz bucaksız bir ülkeydi. İçinde akarsular, kaynaklar, türlü otlar, çayırlar, meyveler ve türlü türlü av hayvanları vardı. Bunu görünce Tanrı’ya şükrettiler. Kışın mallarının etini yediler, derilerini giydiler, yazında sütünü içtiler. Buraya Ergenekon adını verdiler. Ergenekon’un manası bir dağın zirvesi demektir. Orası da dağın en yüksek yeriydi. Burada Kıyan ve Nokuz’un oğulları çoğaldı. Kıyan’ın oğulları ötekinden daha fazla oldu. Kıyan’ın oğullarına Kıyat, Nokuz’un oğullarının bir kısmına Nokuzlar, bir kısmına da Dorlukin dediler. Kıyan dağdan şiddetle inen sel demektir. İlhan’ın oğlu güçlü ve tez bir adam olduğundan ona bu ismi vermişlerdi. Kıyat Kıyan’ın çoğuludur. Bu iki kişinin nesilderi uzun bir süre Ergenekon’da kaldılar. Çoğaldıkça çoğaldılar. Kabileler meydana geldi. Her aile Uruk namıyla bir Umak teşkil etti. Umak evsi, Sungak demektir ki Türkler birbirine hangi Umaktansın derler, hangi ırktansın demezler. 400 sene sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki artık oralara sığamadılar. Bunun üzerine müzakere ettiler ve babalarımızdan işitirdik ki Ergenekon’un dışarısında geniş ve güzel bir memleket varmış. Atalarımız orada otururlarmış. Tatar baş olup başka kabileler bizim okumuzu kırıp yurdumuzu almışlar. Artık Tanrı’ya şükür düşmandan korkarak dağda kapanıp kalacak halde değiliz. Bir yol bulup bu dağdan çıkalım. Bize dost olanla görüşür, düşman olanla dövüşürüz dediler. Herkes bu fikri beğenip yollar aradı. Ancak bir yol bulamadılar. Bir demirci, ben bir yer gördüm. Orada demir madeni var. Zannedersem bir kattır. Eğer onu eritirsek yol bulabiliriz dedi. O yeri gidip gördüler ve demircinin sözünü uygun buldular. Millete odun ve kömür vergisi saldılar. Herkes vergisini getirdi. Bir sıra odun, bir sıra kömür olmak üzere dağın böğründeki çukura istif ettiler. Dağın tepe ve diğer yanlarında da odun ve kömür yığdıktan sonra deriden 70 körük yapıp 70 yere kurdular. Ateşleyip hepsini birden körüklediler. Tanrı’nın kudretiyle demir eridi ve yüklü bir devrin geçebileceği kadar bir yol açıldı. O ayı, o günü, o saati belleyip dışarı çıktılar. İşte o gün Moğollarca bayram sayıldı. O tarihten beri bu kurtuluş günü Moğollar bayram yaparlar. O gün bir demir parçasını ateşte kızdırırlar. Demir kıpkırmızı olunca evvela Han bir maşayla demiri tutup, örsün üstüne koyar ve çek içine vurur. Ondan sonra bütün beyler de aynısını yaparlar. Bu güne çok itibar edip, zindandan çıkıp ata yurdumuza geldiğimiz gün derler. Ergenekon’dan çıktıkları zaman Moğolların padişahı, Kıyan neslinden ve Korlas urukundan olan Börteç’i neydi? Bütün kabilelere elçiler göndererek Ergenekon’dan çıkıp geldiğini bildirdi. Kabilelerin bazısı memnun olduğu bazısı da olmadı. Özellikle Tatarlar bunların üzerlerine yürüdüler. Saf bağlandı, savaş oldu. Moğollar galip gelip Tatarların büyüklerini kılıçtan geçirdiler. İşte 400 yıl sonra böylece intikamlarını aldılar. Mallarını zapt ettiler ve ana yurdunda oturdular. Ve bütün kabilelere baş oldular. Hatta bir kısmı Moğol uruğundan olmadığı halde Moğoluz diyerek Moğollarla birleştiler. Bu Ergenekon Destanı’nın biraz Moğol etkisinde yazılmış ve Moğol hanlarına beğendirilmeye çalışılmış bir versiyonu. Ama hikaye tamamen aynı. Hiçbir fark yok. Tek fark arada isimler değişiyor.
Zaman geçti. Çağlar aktı. Kayı ve Tokuzoğuz’un birçok çocukları oldu. Kayı’nın daha çok çocuğu oldu. Kayı’dan olma çocuklara Kayat dendi. Tokuz’dan olma çocuklarınsa bir bölümüne Tokuzlar, diğer bölümüne de Türülken diye seslendiler. Yıllar boyunca bu iki yiğidin çocukları Ergenekon’da kaldılar. Çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan 400 yıl geçti.
400 yıl sonra kendileri ve sürüleri o denli çoğalmıştı ki Ergenekon’a sığamaz olmuşlardı. Çare bulmak için Kurultay’ı toplamışlardı. Kurultay’da şunlar söylenmişti. Atalarımızdan işittik. Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerdeymiş. Dağların arasını araştırıp yol bulmak lazım. Gelin, göçelim, Ergenekon’dan çıkalım.
Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım. Kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım. Türkler Kurultay’ın bu kararı üzerine Ergenekon’dan çıkmak için yol aramaya başladılar. Ama bulamadılar. O zaman bir demirci şunları söyledi. Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benziyor. Demirini eritebilirsek belki de dağ bize bir geçit açar.
Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun ve kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp yetmiş yere koydular. Odun ve kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrının yardımıyla demirdağa kızdı, eridi, akı verdi. Yüklü bir devenin çıkabileceği kadar geniş bir yol açıldı.
Sonra gök yerili bir Bozkurt çıktı ortaya. Nereden geldiği bilinmeyen bir kurt onlara yol gösterecekti. Bozkurt geldi, Türk’ün önüne dikildi. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü ardından da Türk milleti onu takip etti. Ve Türkler Bozkurt’un önderliğinde o kutsal yılın, kutsal ayının kutsal gününde Ergenekon’dan çıktılar. Türkler o günü, o saati, iyi bellediler.
Bu kutsal gün Türklerin bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır, bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kağını kıskaçla tutup örse koyar, çekişle döver. Sonra öteki Türk beyleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar. Ergenekon’dan çıktıklarında Türklerin kağını Kayı Han soyundan gelen Börteçine yani Bozkurt idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi.
Türklerin Ergenekon’dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki eskisi gibi bütün iller Türklerin buyruğu altına girene kadar. Bunu kimileri iyi karşıladı, Börteçine’yi, Kağanları bildiler. Kimileri de iyi karşılamadı, karşı çıktılar. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. İntikamlarını aldılar ve Türk devletini dört bir yana egemen kıldılar.
Hatırlarsanız Oğuz Kağan Destan’ında gökten bir kurt iniyordu ve Oğuz’a yol gösteriyordu. Kurt önde, ordu arkada, her tarafı fethediyorlardı. Şimdi yine bir kurt geliyor ve bu sefer Türklere yine yol gösteriyor. Ve Türkler Ergenekon’dan çıkıp yine her tarafı fethediyorlar. Başka bir konuya değineyim. Burada Türkler Ergenekon’dan iniyorlar. Yani dağdan inmek ve dünyaya yayılmak var. Bu da Türklerin Altay Dağlarından inmesini konu alıyor.
Zira bizim ana vatanımız Altay Dağlarıydı. Hadi bir tane daha bilgi vereyim. Şimdi burada Türkler Ergenekon’dan çıktıktan sonra kutlama yapmaya başladılar ya o günü bayram ilan ettiler. Ve Türk hanları çıkıp orada kılıç dövmeye başladılar ateşin üstünde. Bu şu anda Nevruz olarak kutlanıyor. Neyse fazla uzatmayalım. İslamiyet öncesi Türk Destanları serisinin sonuna geldik. Ergenekon son videoydu. Umarım başarılı bir seri olmuştur. Umarım işinize yaramıştır, beğenmişsinizdir.
Şimdilik bu kadar. Ben Daimond.
Görüşmek üzere.
İlk Yorumu Siz Yapın