Prof. Dr. Kasım Küçükalp – Protestan Dindarlık Üzerine – Cumartesi Sohbetleri (19)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ItL7MQlMers.
Özellikle problemimizin bir varoluş problemi olması, haastaten bir bilgi problemi olmaması hususunda da Müslümanların bir nevi bir teclidi, iman gibi, siz ona bir nevi bir hicret ismini verdiniz. Burada o zaman bu dünya oyununa yönük düşen Müslümanlar veya direk insanlar diyelim, burada kendi nefsî hazzını veya taleplerini tatmin etmek için aslında tam manasıyla da o gayba inancı da bir kenarda tutarak, onun yanında modern veya postmodern özgürlük, cinsiyet eşitliği vesaire tarzındaki kavramları da hani dini bir manada kendini ahlaki veya psikolojik olarak ikna edecek bir unsuru olarak sanki görüp, bir taraftan da bu modern kazanımları da aynı şekilde,
yani bu ikisini de cem etme hali, nevrotik bir şey gibi de geliyor insanın aynı zamanda. Nevrotik değil de şirofrenik bir şey, parçalamış bir şey. Yani şunu söyleyeyim, hakikat de Allah da kıskançtır. Bir kalpte ikinci olmak istemez. Tabii ki şey yapmasınız, o kalbin hak ettiği yeri,
asıl anlamıyla buluşabilmesi demek Allah’la buluşması demektir, Allah’la olması demektir, Rasulü ile olması demektir. Yoksa siz aynı kalbin içerisine dünyalığa kadar dünyayı yerleştirip, arada bir yere de Allah’a sıkıştıramazsınız. Sığmaz oraya, girmez de. Hakiki bir ontolojik irtibat noktası kuramazsınız. Yani çözümme dediğimiz şey aslında işte Hristiyanlığın protestanlaşmasıyla
başlayan protestanvari bir dindarlık fikri, modern düşünceyle karşınızda çıktı. Orada işte modern dünyanın ufkunda daha çok işlere indirgenmiş bir din anlayışı. İşlerini indirgenmiş, fonksiyonunu indirgenmiş. İnsan rahatlatan, deşarj eden, gazını alan bir din. Din iman meselesi denilir.
Ama din hayatla bağını koparmıştır. Pireysel vicdani bir menzuya dönüşmüştür. Kosmoden zamanlarda ise bunun da ötesinde spiritualizm, parapsikoloji, new age religious, yeni dini akımlar falan ön plana çıkar ve burada artık söylem büyük ölçüde bir çeşit ruhçuluk,
bir çeşit evrenle bütünleşme tarzındaki söylemlere evrilir. Ve bu denetleyecek hiçbir mekanizm olmadığı için öğretiler bolluğuyla karşı karşıyaydı. Aslında tam da kosmoden zamanların ruhuna uygun bir şekilde. Müslümanlar dinilerinin dünya için ne kadar iktialı bir söyleme sahip olduğunun farkında değiller. Yani İslam şeylerden bir şey değil, bir seçenek değil İslam.
Yani bu dünyadaki insan varoluşunun yegane imkanı. Bu yani bir şeylerle kıyaslanabilecek, şurada şu din var, şurada şöyle bir prati var, burada başka bir şey var, onlardan biri de İslam. Diyeceğiniz bir mevzu değil İslam. Yani gayplar, insan arasındaki irtibatı sünnet ile kuran yegane imkandır.
Ve bu sadece Müslümanların imkanı değildir. Yeryüzünde yaşayan ne kadar insan varsa herkesin yegane imkanıdır bu. Bu bilinçle ben o yüzden İslam’ın bu çağ teklifini bizim dert edinip bu çağla buluşturmak gibi bir mükellefiyet içinde olmamız gerektiği kanısındayım.
Aksi takdirde kendi içimizde eklektik parça parça bir araya getirilmiş, yamalı bohça gibi duran öğretilerle iftifaydı. Kendi asli ikinliğimizi, kendi ontolojik anlam meselemizi, varoluşumuzun anlamı, amacı meselesini, bu aslında insan varoluşunun yeryüzündeki anlamı meselesidir bu.
Yani insan bu dünyada niçin vardı sorusunun cevabını bizim bu çağa söylememiz gerekiyor. Bu çağın idrakini sunmamız gerekiyor. Böylece çarptıkmadan, eğip bükmeden, bizlerin ontolojik kompleksi, psikolojik güvensizliği kendi kendini oriyantalize eden bir söylemleri çoğalttı.
Anlatsabiliyorum yani Arif Dillik hocanın güzel bir şeyidir, self-orientalizm tabiri vardır. Onun Postcolonial Aura kitabının yazarıdır Arif Dillik hoca. Üçüncü dünya entelektüelleri oriyantalisten suç ortaklardırdır. Yani bizim ne yazık ki kendi içimizden çıkan birtakım entelektüel zümre kendi ontolojik kimliğiyle epistemolojik bir ilişki kurmaya çalıştığı için şaşı bakmaya, şaşı görmeye başladığını,
kendisini ontolojik ayarlarıyla oynanmış halde epistemolojik söylemlerle bir şeyler üretmeye çalışan ve de farklı teorik bakış açılarına ayarlanmış söylem pratiklerine angacı olan bir durumda buldu. Yani bizim bu anlamıyla bakıyorsunuz mesela tarih boyunca hiç olmayan şeylerle karşı karşıya kalıyorsunuz. Hadisleri reddeden bir hadisçi çıkmıyor. Temel itikadi şeylerle ilişkili kafası karışık bir tefsirci bir keramcı çıkabiliyor. Bunu kıramak için veya şey yapmak için söylemiyorum.
Burada şahsi olarak kimseye alıp veremediğim yok ama burada biz neye maruz kaldık, bize ne oluyor sorusunu sorabilmemiz gerekiyor ki gerçek bir yüzleşme ve hesaplaşmanın sonucunu da görebiliriz.
İlk Yorumu Siz Yapın