Prof. Dr. Kasım Küçükalp – Gayba İman, Hakikat ve Dünya – Cumartesi Sohbetleri (19)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=BCVE-Yag508.
Peki, o eşyanın hakikatinin aslen gayba ilişkin bir şey olduğunu söyledik. Bugünün Müslümanları, bu gayba olan inançlarında mı bir problem yaşıyorlar ki bu çağ veya hakikatin önemsizleşmesi olarak ifade ettiğimiz vaka bizi aslında hayatın içerisinde daha fazla ferdi,
daha fazla her şeyi bilebileceğimiz veya hakikati kuşatabileceğimiz, ona belli bir odaklarda şiddet dahi uygulayabileceğimiz, üretebileceğimiz bir vehme sürüklüyor bizi. Yani Müslümanların inançlarında da bir problem oluştu.
Ya fil hakika bu düşünme pratıyla alakalı bir şey. Yani mesela ben bizim, biz Müslümanların mevzusunun aslında epistemolojik bir mevzu olduğunu düşünmüyorum. Ontolojik bir mevzuyla karşı karşıyayız. Yani varoluş konusundaki kararsızlık, hakikat konusundaki şaşılığı meydana getiriyor.
Yani Müslümanlar Müslüman oluşu, ontolojik düzeyde her şeyden daha kıymetli, daha ehemmiyetli ve Müslüman olarak ölmekten gayrı bir dert,
bütün dertlerin anlamsız olduğu inancıyla, ki ontolojik şeylerdir bunlar, hemhal olmadıkça neyi arzu ediyorsanız onun kulusunuzdur. Yani burada bir aslında istemediğimiz bir şeyle karşı karşıya değiliz bizler. Allah bize arzu ettiğimiz şeyler veriyor. Biz bu dünyayı çok seviyoruz, Allah da bu dünyayı veriyor. Arkadaşlar mevzu, epistemolojik bir mevzu değil yani Müslümanın aslında ontolojik ayarlarıyla ilişkili bir şey. Sizin Müslümanlar dünya oyunu oyuna yenik düştüler diye bir sözünüz var mı? Yani din, ontolojik statüsü itibariyle dünyaya oyun bozmak için gelmiştir. Yani dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir der ayet. Yunus Emre merhum da nazar ettim şu dünyaya, kurulmuş tuzağa benzerdir. Şimdi bu aslında bir ayetin şerhidir.
Dolayısıyla Müslüman dünyada bir vazifeyle, vazifelendirilmiş bir şekilde bulunmak durumundadır. Muvakkaten buradadır, hakikati burası değildir. Asıl kaybettiklerini içine düştüğü, dünyadan bulduklarıyla telafi edemez.
Dolayısıyla bu dünyada herhangi bir şeye sahip olma hevesinin adıdır dünya oyunu dediğimiz oyun. Peygamberler oyun bozuculardır. Onların ümmetleri de oyun bozmak için vardırlar. Dolayısıyla bu imajdır, itibardır, mülkiyettir. Yani adına ne derseniz deyin her türlü maliklik iddiasının aslında bir yanılsamı olduğunu.
Her türlü rütbenin bir yanılsamı olduğu, her türlü sahiplik iddiasının bir anlamının olmadığı, ilim ve mülkün Allah’a ait olduğu bilinci içinde varolma pratiğinin adıdır İslam. Bu vuruş, bu duruş ve bu vurgulu bakış açısı dünyadaki itibari varoluş pratiklerinin maskelerini düşürür.
Bu yüzden siz Müslümanı mesela hiçbir şeyi kaybetmekle tehdit edemezsiniz. Müslüman kaybetme korkusunu kaybetmiş kişidir. Çünkü mülkün Allah’a ait olduğu bilinci burada kazanılacak hiçbir şeyin olmadığını. Burada kazancın, asıl kazancın Allah ve Resulün olan iman olduğunu ve o doğrultu da var olmak olduğunu.
Bilen birisi için, dünya kendisi için mücadele edilecek bir varlık alanına tekabül etmez.
Öyleyse ben bugün Müslümanların düşünme pratikleri itibariyle, varoluş pratikleri itibariyle köklü bir hicrete talip olmaları gerektiğini düşünüyorum. Yani bizim beşeri varlığımızın, arzularımızdaki istikameti bir şeylerden alıp başka bir şeye doğru yönlendirmemiz gerektiği kanısındayım. Bunun asıl adı hicrettir. Yani kalbin istikametini değiştirme meselesidir.
Biz Müslüman oluşu, İslam’ı ve onun bütünlüğünü her şeyden daha çok önemseyip sevmedikçe, istemedikçe bize bu bahşedilmez.
Bugün mesela yaşadığımız kapitalist yaşam pratik içinde Müslümanların has, tutku, arzu, şehvet, kalite ve konfor gibi müptela bir varoluşa talip oldukları birtakım arzun esnelerinin yeşile boyanmışlığıyla tatmin olmaya hazır olduklarını görürsemiz şaşırmıyor.
Siz bunu istiyorsanız bundan fazlasına erişmeyi ummak pek makul gelmiyor bana. Mesela neyi istiyorsanız onunla hemhal olursunuz. Bugün yaşadığımız çağda hani ne yazık ki bütün global düzende, bütün insanlığı vuran bir şeyle karşı karşıyayız.
Postseküler bir dünya ile karşı karşıyayız. İmajinatif gerçeklikle karşı karşıyayız. Simülasyon dünyasıyla karşı karşıyayız. Yani bizler oturup adam akıllı mesela sinema üzerine düşünmedik. Televizyon üzerine düşünmedik. Yani hiç şunu sormadık kendimize. Yani yeşil sinemanın derdine düştük ama Müslüman rol yapar mı diye hiç çok konuşmadık.
Yani şaka bile olsa yalan söylemeyin diye Peygamber’in ümmeti rol yapar mı? Yani etkileme etkilenme diyalektinin parçası olabilir mi? Hakikatle hakiki bir irtibat bedel ister. Şimdi siz bir kanalımın başına geçip bedel ödemeden aşk, bedel ödemeden kahramanlık, bedel ödemeden şehadet,
bedel ödemeden dini duygu, bedel ödemeden sevgi, bedel ödemeden huzur. Bunlar ancak sizin insan oluşu imkanlarınızın ertelemesi demektir. Yani hakkı verilmiş anlamla bütünleşmek demek, o anlama talip bir var oluşa sahip demektir.
Bedel ödemektir. Bilmiyorum anlatabiliyor muyum?
İlk Yorumu Siz Yapın