Prof. Dr. Ömer Türker – İslam Geleneği Üzerine
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=RXAU-vRncRs.
Hocam şimdi gelenek nedir diye soracağım ama malum gelenek dediğimiz zaman uzun uzun izah gerektirir. Sayfalarca yazmak, saatlerce konuşmaya gerektirir. Şu şekilde soruyu daraltabiliriz diye düşünüyorum. Modern düşünce ortaya çıktıktan sonra gelenek bir kenara bırakıldı malum. Modern düşünce bağlamında bu doğru mu yapılmıştır hocam? Yani gelenek bir kenara bırakılması gereken bir şey midir yoksa biz onun içerisindeyiz? Bu zor bir soru tabii. Yani bir tarafa bırakılması gerekiyor muydu? Gerekmiyordu tabii ki de.
Aslında süreci şöyle tasavvur edersek daha doğru bir manzaraya ulaşabiliriz. Şimdi biz gelenek deyince zihinimize daha ziyade bir tasavvur geliyor. Yani sanki böyle tek yekpare bir şeymiş gibi bir tasavvur geliyor. Tam düşünce geleneği böyle bir şey değil. Öncelikle şunun altını çizelim. Ekseriyetle bu konular konuşulurken gözden kaçırılan bir husus.
Miladi 7.8. yüzyıldan 18. yüzyıra kadar yani yaklaşık 10 asır boyunca dünya tarihinde yeryüzünde Müslümanlardan başka bir akademiye yok gerçekte. Bir ilmi gelenek yok. 10 asrı bin yıllık süre içerisinde. Hani biz bazen Batı Bilim tarihini okurken 1640’lardan, 50’lerden başlatıyoruz ama bunun da dünyadaki ilgililere hitap edecek şekilde gelişmesi Osmanlı topraklarını, Osmanlı coğrafyasını, genel olarak İslam’ın diğer bölgelerini etkilemesi 18. yüzyıda gerçekleşiyor. Dolayısıyla bin yıllık bir sürede Müslümanlardan başka ilmi temsil eden bir grup, ilmi temsil eden bir medeni havza yok. Bu sebeple İslam geleneği sözünü şöyle anlayalım.
Elin içinde felsefesi olan, kelamı bulunan, hukuku bulunan, topluma ilişkin bilimleri bulunan felsefeyi tabii biz felsefeden cidden bugün aklımıza böyle metafizik bilgi teorisi falan geliyor. felsefede dediğimizin içine zooloji giriyor, botanik giriyor, meteoroloji, astronomi, geometri, matematik, yani fizik ve matematik kapsamında değerlendirebileceğimiz, yöntem bilimleri kapsamında düşündüğümüz mantık bütün ayrıntıları ile giriyor.
Dolayısıyla İslam düşünce geleneği mantıktan metafiziye kadar, ahlaktan, hukuka ve siyasete kadar alanların tamamında birbirinden oldukça farklı akımları, eğilimleri ve bilim adamları zümresini içeren devasa bir gelenek.
İslam’dan önce de hiçbir medeniyette bu denli yazılı bir kültür ortaya çıkmamıştı. Yani yazılı kültürün bu denli gelişmesi bütün şehir ahalisini kuşatacak şekilde tabiri caizse köylere de sirayet edecek şekilde kitap üzerinden geniş bir ağ yayılması İslam döneminde oldu. Bu Müslümanların ortaya çıkardığı bir şey. Dolayısıyla İslam aynı zamanda kendisiyle hesaplaşılarak bir dönemin kapatılmasına çalışıldığı bir fail, özne yani bir kurucu özne bu. Batı düşüncesindeki değişimler, biz böyle batı düşüncesi tarihini okuyunca sanki bu insanlar Yunan’la hesaplaştığı gibi bir hisse kapılıyoruz.
Onlar da bize öyle anlatıyorlar. Hayır Yunan’la hesaplaşmadılar. Bu insanlar Farabi ile, İbn-i Sina ile, İbn-i Rüşt ile, İbn-i Bağdci ile yani veya Gazali gibi düşünürlerle İslam düşünürleriyle hesaplaştılar. Dolayısıyla modern düşüncenin kendisine karşı kurulduğu ana özne İslam. Ana özne İslam. Şimdi modern düşünce yani modern batı medeniyeti özellikle fizik dünyanın açıklanmasında mukayese edilemez bir başarı sağladı. Tırnak içinde başarı sağladı. Bu başarıyı tırnak içine küçümsemek için almadım. Yani başarı kriterlerini müzakere ettiğimiz zaman farklı bir mana anlaşılabilir diye aldım.
Dolayısıyla bu düşüncenin gelişimi bizi etkilemeye başlayınca Müslümanlar geçmişe dönük muhasebe yaptıklarında öncelikle tabi ki medeniyetin kalkınmasına vesile olan ilimleri suçladılar.
İlimlerin temsilcisi olan şahısları suçladılar. Fakat buna bir şey eşlik etti. Bu suçlamadan bu denli yaralı bir bilinç ortaya çıkmayabilirdi. Yani İslam dünyasında şu anda ortaya çıktığı haliyle yaralı bir bilinç ortaya çıkmayabilirdi. Buna dünya tarihinde görülmedik bir şekilde bir sömürge organizasyonu eşlik etti. Yani sömürge meselesini insanlar zaman zaman siyasi hakimiyetle karıştırıyorlar.
Bütün dönemlerde güçlü olan topluluklar zayıfları siyasi egemenliği altına alırlar. Yani modern dönemde söylenenin aksine uygulamada, teoride değil ama belki, uygulamada milletlerin kendi kendini yönetme hakkı tanınmamıştır.
Böyle bir şey yok. Klasik dünya milletlerin kendi dillerini konuşmasını, kendi kültürlerinde sürekliliğini, kendi dillerinde eğitim yapmasını, hayatın bütün alanlarını üretmesini kabul etti. Din, dil özgürlüğünü kabul etti. Ama yönetme özgürlüğünü kabul etmedi. Bu milli mesele değil onlar için. Biliyorsunuz hanedanlıklar meselesi.
Yani güçtahanedanlıklar kuruluyor, diğerlerinin egemenliği altına alıyor. Fakat bu bir sömürü faaliyeti değil eski dünyada. Yani bunların klasik dünyada Moğol baskınları gibi daha önceden Roma’nın bazı dönemindeki uygulamalar gibi çok acı tecrübeleri var. Yani böyle bir topluluğu zaman zaman yok etmeye varan, medeni hayatı tahrip etmeye varan acı tecrübeleri var. Ama bunlara eşlik eden güçlü bir kültürel sömürge yok. Modern dönemde biz bunu yaşadık.
Yani siyasi ve kültürel üstünlüğe sömürge faaliyeti eklerince hem içten gelen talepler hem dıştan gelen baskı İslam medeniyetinin kendi kazanımlarını ya küçümseme,
yahut hayatı kuran bir unsur olarak dikkate almama, hayatın kurucu unsurlarının dışına itmekle niticelendi. Böyle olunca da yani fıkıh eski işlevini kaybetti. Yani toplumsal hayatı, bireysel ve toplumsal hayatı kurma işlevini kaybetti. Kelam zaten fizik kısmıyla açıklama gücünü kaybetmişti. Bir bütün olarak disiplin eski konumunu muhafaza edemedi.
Zaten Batı medeniyetindeki bilimlerin gelişimiyle birlikte eski açıklama gücünü önemli ölçüde kaybetmişti. Fakat süreç felsefenin metafiziğine, kelamın akaidine, fıkkın teklif kavramına uzandı. Yani toplumun en ince, en temelinde bulunan esaslarına uzandı ve İslam düşünce geleneği eski konumunu böylece yitirdi. Yani içten ve dıştan çabalarla eski konumunu kaybetti.
Tabii biz bazı talihsiz şeyler de yaşadık kanaatimce. Yani modernleşme süreci, biz bunu Cumhuriyet ile daha ziyade bağdaştırıyoruz ama 1800’den başlayan bir süreçten Cumhuriyet’in sonuna kadar gelinceye dek bir yeni gelişme ortaya çıktı. Bu süreç eski Türkçenin elenmesi. Şimdi bizim dilimiz özellikle 1400’den 1800’e kadar süreçte dünya dili haline gelmişti. Yani büyük bir dil haline gelmişti. Dilin bu kazanımları kaybedildi.
Biz Türkçe üzerinden Yunan düşüncesiyle, eski İran düşüncesiyle, kadim kültürlerle ve İslam’ın kendine özgü kazanımlarıyla irtibat kurabiliyorduk. Artık bunları kaybettik. Bakın dikkat edin biz yabancı diller olmadan Yunan ile irtibata geçemiyoruz. Başka dillerin aracılığı olmadan İslam mirasıyla dahi irtibata geçmekte zorlanıyoruz. Bu kadar aslında kendi içinde sorunlu, tabirimi hoş görün, pesvayı olmak zorunda değildik zinen. Ama dediğim gibi biraz önceki unsurların bir araya gelmesi işi bu noktaya vardırdı. Fakat yine bizim kaybetmediğimiz birkaç damar var onu söyleyelim yani. Bir tanesi İslam’ın hala ve Müslümanların hala dünyadaki varlıkları için yani iddialı varlıkları için zemin oluşturan unsur. Bir tanesi akide.
Bu akide bizi klasik dünyanın metafiziğine bağlıyor. Yani eski metafizik düşünceyi yeniden ele alıp değerlendirmemize sadece imkan vermiyor, mecbur ediyor. Yani bu sadece imkan olarak değil, bizi mecbur ediyor. Bir diğeri her ne kadar hukuki ciheti zayıflasa da ahlaki ciheti güçlü bir şekilde devam eden fıkı alanı.
Yani fıkın evet hukuki ciheti en azından bizim toplum söz konusu olduğunda gündeme getirilen bir şey değil yani ama hayatın kurucu unsurlarından birisi olarak devre dışı bırakamadığımız unsurlardan birisi olarak varlığını idame ettiriyor.
Bir diğeri de modern düşüncenin Hint hiç nüfuz edemediği bir alan. Tasavvuf-ul Mahrem alanı. Bakın tekke değil ha karıştırmayalım bunu yani bir tarikat örgütlenmesi değil oraya nüfuz edebiliyorsunuz ama dini tecrübe dedikleri modern dönemde onun mahrem bir alanı var. Tasavvuf da bu çok daha bariz ortalama bir Müslümanın da Allah’la ilişkisinde ortaya çıkan mahrem bir alan. Buraya hiçbir güç müdahil olamıyor. Tedeyyün alanı yani.
Bence bu Müslümanların modern dünyadaki en güçlü üç esasını ifade etmek için yeterli. Biz buradan hareketle yeni baştan İslam geleneğiyle irtibatımızı tesis etme imkanına sahibiz.
Aslında o noktaya da gelmeye başladık işin doğrusu. Yani çok pek çok unsurun katkısıyla yani Türkiye’deki cemaat yapılanmaları, ilahat fakültelerinin organizasyonu, üniversitelerdeki eğitim sürecinin aynı zamanda Türkiye’de mesela geçmişle irtibatın hiç kaybedilmediği alanlardan bir tanesi tarihtir. Tarih çalışmaları. Bunlar bizi yeni baştan klasik İslam medeniyeti ve düşüncesiyle karşılaşma ve onun kazanımlarını tekrar elde etme çabasına getirdi. Yani öyle bir durumdayız.
Biz bütün de yani şey değil, kötü bir durumda değiliz. Öyle bir umutsuzluğa kapılmamak gerekir yani.
İlk Yorumu Siz Yapın