Abdülaziz Aygün – Timur Dönemi ve Sonrası Kaynakların Sıhhati – 2
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=Gml5LeVLxYo.
1637’li yıllarda Ebu Talip Hüseyin Türbeti diye birisi Hicaz’dan dönerken yolu Yemen’e düşmüş. Orada Cafer Paşa’nın misafiri olmuş bir şekilde kütüphanesinde böyle bir eser bulmuş. Açmış bakmış, bu Timur’u ya, bu Timur’u anlatmış, kendini anlatmış, prensiplerini anlatmış. Melfuzat denen bir kısmı da var. Aslında o iki kitap, iki kitabın birleşimi.
Melfuzat kısmı biraz da hadiselerin, bakaların olduğu, çizikat kısmı da kengeşler ve tedbirler. Aslında hem bazı hususlardan misal verdi, hem de prensiplerini anlattığı devletin idare sistemiyle ilgili yaptığı bazı nasihatleri bahseden bölüm. Bunu tutuyor, o dönemde Bağbirlü Şah’ı Şah Cihan’a getiriyor. Ben diyor böyle bir eser buldum. Bu dedeniz Timur’un, çok kıymetli.
Tabii çok ilginçtir. Şah Cihan eseri alıyor, bakıyor. Tabii bu eserin aslı Türkçe bulduğunda, Çağatay Türkçesi muhtemelen bunu Farsça’yı çeviriyor, Türbet’i. Ancak Farsça şeklini okuduğu zaman Şah Cihan olmayan işler yazıyor orada. Yani hiç tarihte olmamış orada var. Tarihte olmuş olup burada olmayan şeyler var. Bu sefer Eftel Buhari isminde ilim sahibi birisi var Şah Cihan’ın yanında. Bu eseri ona teslim ediyor.
Diyor ki bunu al, bu zafernamelerle mukayese et. İçinde çok da efendim doğru olmayan, hayal mahsul olan yerleri çıkar efendim. Geçmişte vaka olarak yaşandığı bir realite olan ve eserlerde, kaynaklarda bulunan hususlarla da bunu takviye et. Ve bu eseri bir şekle büründür. O dönemde saray tarihçisi Kazvini var. Bazı ifadelerin ve ıslahların tercümesi Farsça noktasında sıkıntı yaşamamak için. Kazvini ile beraber ortaya Türbeti’nin eseri üzerinde yapılmış bir ameliyatla bir ikinci tüzükat çıkıyor. Ortada iki tane tüzükat oluyor bu sefer. Daha sonra tevhubu 1780’leri 1800’lere kadar o dönemde biraz şöhret buluyorsa da hiç kimsenin aslında esere itibar ettiği yok nereden biliyoruz? Hemen Kazvini’den sonraki Lahori Bağgürlü Sarayı’nda saray tarihçisi yine kendi dönemine kadar olan tarih hadiseyi kaleme alacağı bir eser çalışması yaparken
hangi kaynaklardan istifade edeceği noktasında eserinde beyan ettiği eserlerin içerisinde tüzükat yok. Yani aslında çok büyük bir keşif olması ihtiya ederdi. Ama geçmişe bağlayan hiçbir şey yok. Yani o güne kadar hiçbir eserde adı geçmediği gibi Türbeti bu eseri buldum dedikten sonra da ortada hala o günden bugüne bu eserin Türkçesi de yok. Yani buldum demilen Nüsha da yok.
Ve 232 yıl boyunca bu eserin nerede saklandığı, kim tarafından muhafaza edildiği ve ne şekilde Cafer Paşa’nın kütüphanesine gittiği, yemeğine kadar gittiği hiçbir şekilde doğru bir mantıksal zemine oturtulacak bir kurgu ile izah edilemiyor. Edilecek gibi de görünmüyor. Evet, bu söz ettiğiniz muvacahesinde şunu söyleyebiliriz ki iki asır boyunca
ne şifahi olarak ne de kitabı olarak esere dahil bir herhangi bir hale yok. Sonra da bunu birileri diyor ki bu kaynaktır. Ya bunu ortaya çıkaran ilk tercümesini yapan İngilizler, sonra Fransızlar ve ilk bunun orijinal olmadığı noktasındaki tartışmaları da ortaya atıp tahlil ve değerlendirip ya bu orijinal değil bu uydurma diyenler de yine onlar. Yine müsteşrikler. Evet, daha sonra bu tabi Ruscaya da tercüme ediliyor. Tekrar bu Fransızcaya tercüme eden kişi başka eserlerden de faydalanarak böyle bir eser ortaya çıkarıyor. İranlı Mansur ismin de birisi yine bunu Farsça’ya çeviriyor. Sonra o Farsça’dan birisi yani Tavşan’ın suyunun suyunun suyu tekrar Özbekçeye tercüme edilerek Özbeklerin Sovyet tasallutu altından kurtulmasının ardından bir milli şuur efendim hareketi icabı biraz da timuru zemine alarak bir politika yol haritası çiziyorlar kendilerine.
Orada tabi bu çizikat meselesi bir patlama yapıyor ama bunu ilk defa yine Özbekçiye çeviren kişiler de bu kurgusal bir romandır. Gerçekten gerçekçi bir tarihi kaynak olarak değerlendirilemez benzeri mealinde söylüyorum. Cümleyi şimdi tam hatırlamıyorum. Kitabın giriş kısımda da yazarak neşediyorlar. Bu hususla alakalı olarak Şami Zafername’de Timur’un verdiği ilk evrim yosun ve yasak
kaydelerinin yürürlüğe konması olgunuz diyor. Aslında Timur için tüzükattan ziyade Cengiz yasalarını kaynak olarak göstermek belki daha yerinde ve muvaffa olacağız. Ya muhakkak bir de şöyle bir şey var. Şimdi tüzükatı Timur’da merhubat kısımında Timur’un ölümü de var. Yani peki ölmüş olan bir adam kendi dilinden nasıl yazdırabilir bunu sözde vasiyet etmiş ölüm döşeğinde.
İşte kendinden sonraki veliahtı tayin etmiş, hanedanla ilgili bir şeyler söylemiş ve vasiyetinden birisi de ölümüyle ilgili olan kısmında kaleme alınıp o güne kadar tüzükatta ya da merhubatta yazmış olduğu eksik kalan kısmı eklenmesi, tüzükatla merhubatın birleştirerek tek kitap haline getirilmesi. Bu da vasiyetlerinden biriymiş. Düşünün ki siz Timur’sunuz böyle bir vasiyetiniz var. Her şey yerine getiriliyor ama ortada yine böyle bir kitap yok. Yani bu kitap o gün için çoğaltılmamış olabilir ama hanedandan birinde olur değil mi? Ya da saraya yakın ilmiyeden birinin elinde olur. Ya da bir şekilde böyle bir eser vardı ne oldu bilmiyoruz deyip bir eserde adı geçer. Hiç böyle bir şey yok. Şimdi bunun tarihi kronolojik olarak bir kaynak olarak kullanılamayacağının şu anlattığım serencamın seyri seferi dışında bir de muhteviyatıyla ilgili sıkıntılar var. İlginçtir yani burada çok fazla misal verilebilir ama bununla ilgili daha derinlemesine malumat almak isteyen seyirciler özellikle tüzükat bir kaynak olarak kullanılabilir mi isminde bir makale var. İnternetten bunun pvp’ine de ulaşabilirler. 40 kişisi sayfada bir makaledir. Çok güzel bir şekilde de meseleyi izah etmiş. Oradan daha da ayrıntılarını ve çok fazla misallerine tüzükatın zafernamelerle
karşılaştırılması tüzükatın timurun tarzı hareketleriyle karşılaştırılması neticesinde onun otantikliğini çözmeye çalışan çok güzel bir çalışma. Şimdi diyor ki en büyük oğlu Cihangir’e tüzükattaki tembihi 12 bin askerlik. İşte daha küçük oğlu Ömer Şeyh’e 10 bin askerlik. Daha küçük oğlu Miran Şah’a 7 bin askerlik.
9 bin, en küçüğüne de Şahruat’a 7 bin askerlik ulufe miktarında iktihalar verilmesi. Şimdi bakıyorsunuz Cihangir Şah’ın vefatı 1376. Şahruf’un tevellüdü 1377. Şimdi eğer tüzükata Timur bu efendim tembihini, emrini ya da fermanını her ne derseniz
eğer Cihangir Şah döneminde yaptıysa henüz daha doğmamış olan Şahruf’a don biçmiş oldu. Yok eğer Şahruf döneminde bunu bu esere tercih etti ise henüz yanlış olduğu o gün için vefat etmiş olan darbekaya irtihal etmiş olan Cihangir Şah için iktihar vermiş oldu. Yani eserin muhtevasında aslında tarihi realiteye tetabuk etmem bir takım nakiller var.
Bunun dışında birçok hususta devletin seyir idarelerinde dair vezirlik makamından ve vezirlik makamının selayetlerinden benzeri şeylerden bahsediyor. Timurlu dönemiyle ilgili, Timurla ilgili, Timurlu değil Timurla ilgili kendi devri saltanatında bir vezirlik müessesetinin olmadığı, Gezginin Zafernamesinde sadece tek bir yerde vezir ifadesinin geçtiği, onun da bizim bildiğimiz Osmanlı’da, Selçuklu’da, Safaviler’deki vezirlik ve onun bulunduğu
makamın selayet sahasını ifade eden bir makam olmadığı anlaşılıyor. Zira Timur’un yapmış olduğu istişarelerde topladığı devlet erkanı yine Zafername’de yazılırken
burada vezir adında bir makam sahibi yok.
İlk Yorumu Siz Yapın