"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 12. Seminer

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 12. Seminer

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=0qIw8sX9O2I.

Geçen hafta yoktum beni izleyen sayın arkadaşlar. Bu hafta varım ama. Hepinize hoş geldin diyorum. Geçen hafta niye yoktum? Gıcık olmayın diye bir açıklama yapayım. Şöyle geçen Çorum’daydım ben, Hattuşa’da. Hattuşa biliyorsunuz ki Hititlerin başkenti. Ve müthiş, olağanüstü bir yerdir. Ben tabii Türkiye’de pek çok antik yeri gezdim veya çalıştım falan. Ama bunların içerisinde beni en çok etkileyen kesinlikle Hattuşa. Hattuşa’da işimiz vardı bizim. Birkaç gün orada olmak durumundaydık. Dönüşte de birkaç arkadaş, sanat tarihçisi arkadaşlar falan. Çok da güzel, çok da konforlu ve büyük bir arabayla İstanbul’a dönüşe geçtik. Fakat yolda bu düzce falan o taraflarda gece böyle küçük bir şey atlattık. İşte lastik patladı, kendimizi biraz sağa zor attık falan. Ve ormanda yani bir saat kadar kaldık ve bayağı ıslandık. Dolayısıyla tam o gündü benim dersim. Fakat o yağmur, o gerginlik falan vaktim olacak gibi değil. O yüzden gelememiş bulunuyorum. Gerçekten bir mazeretim vardı. Yoksa yani her hafta yazın geleceğim. Tabi azimle bu sıcakta, ondan sonra bu kadar kıyamet arasında hala bizi izlemeye devam ediyorsunuz. Çok güzel, hepinizi tebrik ediyorum. Şimdi kaldığım yer şurası. Hala tablet 1’deyim, unutmayın. Tablet 1’in hangi cümlesindeyim? 134’te kaldım.
Ve bugün şöyle yapacağız. 134-196 arasını yapacağım ben size. Fakat onu şöyle bir mantıkla anlatacağım. 134 ve 150 arasını okuyacağım. Yani cümle cümle okuyacağım. Her zaman yaptığım gibi biliyorsunuz artık. Fakat 150’den sonra yani 150 ve 196 arasını yine daha önce söylediğim gibi özetmeyeceğim. Çünkü 150-196 arası tekrardır.
Yani bu benim bazen okuyacağım kısımların tekrardır. O yüzden bir bölümü özet yapacağım. Ama 134-150 arasını kaldığım yerinden itibaren tek tek okuyacağım ve gerekli olan yerlerde de size yorumlu yapacağım. Şöyle, en son kaldığım şey kontekst yani konu konteksi şuydu. Gılgamış bir kere yani sahneye sunuldu. Yani Gılgamış’ı artık tanıdık biz destanın başından itibaren. Enkiduyu, ikinci kahraman Enkiduyu aslında ufak ufak tanıyoruz. Fakat bu süre içerisinde senaristin veya kurgucuların Enkiduyu devreye sokabilmesi için aradaki figürlere ihtiyaç vardı. Bu figürlerden bir tanesi bir avcıydı. Yani en son orada kaldım hatta. Bir avcının hikayesinde kaldım. Avcı ile Enkidu’nun hikayesinde kaldım. Şimdi bu avcı Enkidu ve Gılgamış’ın hikayesini bağlayacak bugünkü anlatmaya çalışacağım konu.
Şöyle biliyorsunuz ki senaryonun içerisine dahil edilen avcı Enkidu’nun kendi tuzaklarını yani av tuzaklarını bozmasından şikayet edecektir. Yani avcının kurduğu tuzaklar vardır. Bu tuzakları Enkidu gelmekte ve yıkmaktadır ya da bozmaktadır.
Ve dolayısıyla avcı Enkidu’ya karşı bir çare, bir formül aramaktadır. İşte tam bu noktada durdum. Şimdi buradan itibaren şöyle devam ediyor hikaye. Şimdi 134. cümleyi okuyorum. Yani önce Akatya’sından okuyorum sonra Türkçesi’ni ondan sonra da açıklamasını yapıyorum. Aslında bugün açıklamasını yapacağım yer baya spekülatif.
Bu arada çok daha önemli bir konu. Hani neyi, nerede, nasıl açıklayacağım birazdan göreceksiniz ama üzerine normalde uzun zamanlar konuşulabilecek bir bölüm burası. Fakat sanıyorum benden sonra hemen bir ders var değil mi? Bir ders var. Yani burası böyle şimdi siz sadece beni burada yalnız görüyorsunuz falan ama burası baya bir üniversite gibi olmuş. Hakikaten benden önce bir hoca var, o geliyor, ben çıkıyorum başka bir hoca geliyor.
Adreneli yükselmiş. Bana benim gibi hiperaktif adamı ancak böyle şeyler kesiyor. Dolayısıyla çok hoşuma gitti. Bugün baya bir hareket vardı burada. O yüzden benden sonra bir hocanın derse daha olduğu için biraz kısa kesebilirim açıklamayı veya onu haftaya bırakabilirim. Şimdi 134. cümle ve Akatya.
Abuşu, pâşu, ipuşma, ikabî, izakkara, ana, şadur. Türkçelerine geleceğim tabii. 135. cümle. Bu cümle aslında biraz kırık ama işte okunabildiği kadarıyla. Mari, uruk, giş, gimmaş. Buradaki giş, gimmaş daha önce anlattığım gibi gılgamışın başka bir yazılışı. 136 yine kırık. Okunabilen bir iki kelime var. Elu, şerruşu. Ama çoğunlukla kırık bir cümle bu. 137 şu. Kima, kişri, şa, dingir, anim, dunnunu, emu, kaşu. Bunun üzerine birazdan konuşacağım. Ne demek? Bunlar 138. cümle.
Şabad, urha, ina, libbi, uruk, şukun, panika. 139 biraz kırık, biraz da bayağı kırık. O yüzden onu geçiyorum. 140. alik, mari, ittika, harimtu, şamhat, urma. Bu 140. cümle biraz tartışmalı bir cümle. Yani yorumu biraz tartışmalı.
Aslında önemli bir konu. Fakat bunu açıklamaya bırakıyorum. Birazdan geleceğim üzerine. 141 yine kırık ama okunabildiği kadarıyla kima, dannu diye bir şey var. Kima gibi falan demektir. Dannu güç, kudret falan anlamına geliyor. Birazdan söylerim. 142 enuma bulu, işan nikku ana maşkil. 143 şii, lişrut, lubi, şişama, lipta, kuzupşa. 144. immar şiima, itteka, ana şaşi. 145 inna kurşi bulşa şa irbu eli şeruşu. 146 ana milki şa abinşu. 147 şaadu itallak. 148 işpat urha, ina libi şa uruk, iştakan tanişu.
149 ana şari, giş, gimmaş ve 150 işten etlu şa illika ana put başki. Şimdi 150’ye kadar okudum. Şimdi 150’ye kadar Türkçesini okuyacağım. Sonra yorumunu yapacağım. Sonra da 150 ile geriye kalan kısmı özetleyeceğim.
134 yani ilk cümleye geri döndüm Türkçesine. Babası konuşmak için ağzını açtı ve avcıya şöyle dedi. Buradaki istantene şu. Avcı tuzaklarının Enkidu tarafından bozulması dolayısıyla babasına şikayet de bulunur.
Aslında bu eski yakın doğu yani bizim mezopotamya’da falan baba ve oğul arasındaki diyalog bir türdür. Bir edebi türdür. Şimdi bir bilgi size. Şimdi 134’e dönmek üzere yani Türkçe birinci cümleye dönmek üzere bir bilgi. Arada sırada böyle bilgiler verme ihtiyacı hissediyorum.
Şimdi normalde yakın doğuda bizim bildiğimiz literatür yani yazılı literatür. İşte bir destanlar var gördünüz. Başka literatür, yazılı literatür. Mitler var, mitoslar var. Aslında aşağı yukarı Hellenistlik döneme kadar yani milattan önce dördüncü yüzyıllara kadar falan.
Çoğunlukla eğer kutsal kitap literatürünü bir yana bırakırsanız o dönem için. Yani o dönem için dediğim dönemde Hellenistlik dönemi öncesi süreçten bahsediyorum. Kutsal kitap dediğimde de Yahudilerin kutsal kitabını kastediyorum. Ve Zerdüşlerin kutsal metinlerini kastediyorum. Normalde Hellenistlik döneme kadar insanların içli dışlı olduğu literatür daha çok ya destanlardır ya efsanelerdir. Destanlar ayrı bir konsept. Mitler başka bir konsept. Mitoslar başka bir konsept. Yani iki tane ayrı konsepte dayalı bir literatürle iç içe insanlar. Tabii Hellenistlik döneme doğru buna kutsal kitap literatürünü ve o usluğu da ekleyebilirsiniz. Orada da tabii iki tane temel metin çıkacak karşımıza. Bir tanesinin Zerdüşlerin metilleri çıkacak. İşte Gatalar, Avestalar neyse. Ve bir de kutsal kitap yani Yahudilerin kutsal kitabı, eski ayet, en azından eski ayetin bir kısmı karşımıza çıkacak. Öyle de bir terminolojim ve literatür oluşacak.
Fakat Hellenistlik döneme girdiği biz andan itibaren burada anlatması çok uzun olacak bir şekilde yavaş yavaş insanlar aslında eskiden de var olan fakat çok önem verilmemiş olan veya çok konteksi olacak bir anlam dünyasına henüz kavuşmamış olduğu için önem kazanmayacak olan bir başka literatür karşımıza çıkacak bizim.
Yani M.Ö. 300’lerden itibaren Hellenistlik döneminden itibaren ki Roma döneminde mesela bu daha da zirvesine varacak. İşte bu literatüre de biz oracles, kahanetler veya apokaliptik literatür diyoruz. Yani bizim gılgamışımız Destan terminolojisinde tamam. Sizin bildiğiniz pek çok öykü mitos içerisinde tamam. İşte kutsal kitapları biliyorsunuz tamam. Ama Hellenistlik dönemde itibaren yeni bir janer, yeni bir konsept ve yeni bir literatür türü çıkacak karşımıza. Eskiden var olan ama çok fazla güncelleşen bir şey olacak.
O da şu, kahanetler literatür ya da oracles literatür veya apokaliptik literatür denilen yeni bir janer ortaya çıkacak Hellenistlik dönemden itibaren. Bu janerin özelliği ne? Bu janerin özelliği şu, yani bu tip eserlerin özelliği şu. Bunlar gelecek hakkında bilgi verdiğini söyleyen, dünyanın nereye gittiğini söyleyen kahanet türünden metinler. Aslında oracle denilen şey yani kahanet denilen şey şüphesiz ki bizim mezopotamya da var orada var burada pek çok yerde var zaten. Fakat bunlar bireysel kahanet metinleri ya da literatür.
Yani işte yarın ne olacak? İşte savaş yapsak mı yapmasak mı? Yani geleceği okuma sanatı. Fakat benim bahsettiğim Hellenistik dönemden itibaren ortaya çıkan bu apokaliptik literatür bambaşka bir şey. Ve o şu, dünyanın kötü bir sona doğru gittiğini ve bu kötü sona doğru gidişte insanın neler yapması gerektiğini veya bu kötü sondan nasıl kurtulacağını
ve bu kötü sonun gelişinin şizofrenik işaretleri nelerdir bunu anlamaya çalışan bir literatürden bahsediyorum. Yani bu kahanet literatürü denilen şey apokaliptik denilen hikaye böyle bir şey. Bu literatür yani bu apokaliptik ya da kahanet literatürü neden ortaya çıktı bu dönem çok büyük ihtimalle.
Dördüncü yüzyıldan itibaren Hellenistik dönemde doğunun batının karşılaşması, işte Yahudiliğin birinci diaspora yaşaması ve birinci diasporadan sonra Yahudi kültürünün Akdeniz coğrafyasına şöyle bir dağıtılması, İran’daki birtakım şeyler Pers devletinin ortaya çıkışı, karışıklıklar.
Yani Hellenistik dönem hem kültürel anlamda hem siyasal anlamda içi dışına geçen bir dünya oluşturmuştur. Ve de bu dönemin insanı daha önceki süreçlerdeki mentaliteden aslında daha gelişmiş bir kültür ortamıyla karşı karşıya kaldığı için veya olduğu için
biraz daha şeydi yani biraz daha hayatın anlamı, dünya, insanın yeri bu konular üzerinde daha fazla durma ihtiyacı hissetti. Bu kaotik ortamda, buna benzer şu an anlatamayacağım, kaotik ortamda insanlar geleceğin nasıl olduğunu anlama çabasına düştüler. Ve buradan da bir literatür bir terminoloji doğdu. Mesela modern zamandaki şeye çok benzetiyorum ben bunu. Yani şu an bizim içinde yaşamış olduğumuz şu dünyada yani şu son birkaç yıldan beri müthiş bir apokaliptik retorik var. Yani dünya medyasına bakın yani işte insanlar nereye gidiyor yani müthiş böyle bir korkutma janrı veya retori içerisinde oluşturulan bir terminoloji var.
Özellikle son birkaç yıldan beri. Aslında apokaliptik literatür veya apokaliptik psikoloji denilen şey ve o janrı oluşturan insan tipi normalde çok baskılanan ve baskılandığı için de bütün evrendeki her şeyi
bir şizofrenik işaretler dizgesi etrafında algılayan insan tipidir ve onun ürettiği bir janrıdır bu. Yani geleceğin bir felakete doğru gittiği janrı eğer işin içerisinde modern dünyada şu an olduğu gibi siyasal manipülasyonlar yoksa uluslararası bağlamda
bu janrı tetikleyen şey insanın baskılanmış bilincinin bilinç düzeyine çok sert bir şizofrenik bağlamda çıkışı ve evrendeki her şeyi bir işaret olarak algılaması.
Yani Tanrı’nın işareti, kıyamete doğru gidişin işareti, iyinin ya da kötü’nin işareti buna zaten dinler tarihinde sign teoloji denilir. Yani işaret teolojisi denilir. İşaret teolojisi denilen kavramda özellikle, tamam hellenistlik dönemde bu janrı etrafında ortaya çıkan bir insan tipi eyvallah, bu işaret teolojisi ama hala bir takım inançların içerisinde var. Mesela özellikle prüten hareket yani protestan kökenli ama İngiltere’de ortaya çıkmış ama Amerika’ya geçtikten sonra şekil bulan ve bizim prütenizm demiş olduğumuz dini hareket tam bir şeydir. İşaret teolojisi üzerine oturur. Kalvinist kökenli bir harektir zaten. Şizofrenik bir kurgusu vardır.
Modern Amerika’yı oluşturan insanlar bu prüten kültürden gelirler. Bu prüten kültürün İngiltere’den itibaren baskılanmış bu prüten kültürün geleceği anlama çabasını yansıtan bu işaret teolojisi modern Amerika’da prüteniz kökenli özellikle radikal Amerikan protestanlığında hala vardır.
Yahudilerde de vardır. Yani Yahudi inancında da bu sign teoloji, işaret teolojisi denilen hikaye çok güçlüdür. Genellikle baskılanmış olan kimliklerde ya da baskılanmış olan kültürlerde bu işaretler denilen şey, her şeyden bir şeyler çıkarma ihtiyacı veya arzusu ki bu arzunun dibinde derin korkular vardır. Geleceğin nereye gittiğinin bilinmediği derin korkular ve o korkuların hayatta durabilmesi için insana birtakım şeyler vermesi gerekiyor. Yani kalıcı birtakım yaslanabileceği alanlar tanıması gerekiyor. Onun için de işaretlerin değerlendirilmesi lazım. Başınıza gelen bir felaketin neye işaret olduğu falan.
Modern dönemlerde bakın hala son birkaç yıldır özellikle işlenen bir şey. Ben mesela işaret teolojisi denilen kavramın tarihsel bir fenomen olduğunu biliyorum. Ben şahsen mesela vesileler denilen bir kavrama çok inanıyorum. Yani tabi şu an çok ayrı bir şeyden bahsediyorum da kaldığım yere döneceğim, biraz ufuk açmaya çalışıyorum.
Yani derdim vizyon vermek aslında size. Yani derdim ufkunuzu dinler tarihine asıl salarak şey yapmak, çoğaltmak. Ben mesela vesileler denilen kavrama inanıyorum ama işaret teolojisi ya da işaretler kavramı bana çok obsesif ve çok şizofrenik geliyor.
Ama böyle bir inancın ya da böyle bir doktrinin üzerine oturan inançlar var. Ve bu inançlar da büyük oranda hellenistlik döneminden itibaren ortaya çıkmaya başladı. Çünkü insanlar varlıklarını sürdürebilmek için bir şeyin neye delal ettiğini anlamak ihtiyacı içerisindeydiler. Tıpkı bugün de olduğu gibi. O yüzden de geçmişle günümüz arasında hiçbir fark yok ben size söyleyeyim. Yani bunun yeni dünya falan diyorlar ya, hepsi hikaye. İnsan eğer biyolojik ve psikolojik şeyi fiziksel olarak değiştirilmediği müddetçe çok da değişmiş değil. Şimdi fakat bu şey yani bu janrı, bu oracle ya da kânet janrı belki siz daha çok bunu apokaliptik, Yahudi Hıristiyan apokaliptik literatüründen biliyorsunuz. Yani işte Yahudilikte Enoh, Baruch gibi eserler, Hıristiyanlıkta Yuhanna’nın vahyi gibi yeni ayetin içindeki metinler falan daha çok buralardan falan tanıyorsunuz. İşte bu literatürle birlikte yani böyle bir literatürün ortaya çıkmasıyla birlikte dini şey, dini terminolojiler farklılaşmaya başladı.
Ve destanların insanlara sağlamış olduğu işler, bilinçsel ve bilinçsel işler, mitlerin, efsanelerin insanlara sağlamış olduğu bilinçsel şeyler, aslında bilinci tedavi ediyorum derken daha da tehditlerden çekine bir hale getiren, daha obsesif hale getiren yeni bir canra insanlar kendilerini teslim ettiler.
Ne zamandan itibaren, işte bu Hellenistlik döneminden itibaren. O yüzden de destanlar ve mitler her ne kadar devam ettiyse bile, onların insanın bilinçsel süreci içerisindeki ve ruhsal süreci içerisindeki şeyler, etkiler, fonksiyonlar, daha çok bu kehanetlere yerini bıraktı.
Ama bu tabi bambaşka bir konu. Şimdi geldik yeniden bizim destanımıza. 134. cümledeyim, yani Akatça’nın tercümesini yapıyorum. Babası konuşmak için ağzını açtı. Bunun bir tür olduğunu söyledim ve buradan zaten yola çıktım az önce. Yani avcı ve babası arasında bir konuşma var. Mesele tuzakların yıkılmasını veya kaldırılışını engellemek ve babası avcıya şöyle söylüyor, 134. cümle. Babası konuşmak için ağzını açtı ve avcıya şöyle söyledi. 135. Burası biraz kırk söyledim.
Oğlum, Uruk, Gılgamış. Herhalde burada şunu kast ediyor, kırk olduğu için tam anlamıyoruz ama yani Uruk, kralı Gılgamış’a git. Yani buna benzer bir ifade var olmalı. 136. cümle kırk ama huzuruna yani orada bir kelime okunabiliyor huzuruna. 137. cümle şu, onun gücü yani onun gücüyle kastı Gılgamış’ın gücü.
Yani baba avcı oğluna Gılgamış’ı öneriyor ve Gılgamış’ı anlatmaya çalışıyor. Onun gücü gökten düşen kaya topağı veya göktaşı her ikisi de olabilir. Akatçası bunun kişri kelimesi yani göktaşı anlamına da geliyor kişri kelimesi. Onun gücü yani Gılgamış’ın gücü gökten düşen kaya topağı, göktaşı yani kişri kadar büyüktür.
Bunun üzerine biraz konuşacağım çok az. 138. yola koyul oğluna söylüyor yani. Yüzünü Uruk’a çevir. Yani Uruk Gılgamış’ın krallığını yaptığı şeyi biliyorsunuz zaten. 139. kırk geçiyorum. 140. git oğlum. Fahişe Şam hatı getir.
Şimdi burada Fahişe Şam hatı yani Fahişenin karşılığı kullanılan kelime Harimtu kelimesi. Akatçı Harimtu. Harimtu Şam hatı getir. Şimdi burada böyle bir ifade var. Burada bu cümlede bu Harimtu ve Şam hatı yani popülar bağlamda şöyle şeyler var biliyorsunuz. Bir tapınak fahişeleri denilen veya kült kadınları denilen veya tapınakta kült kadınları adıyla bilinen bir terminoloji ve bir kadro var. Fakat böyle bir kadro gerçekten var mı ya da yok mu meselesi tartışmalı. Yani hakikaten Harimtu yani ne demek Harimtu işte kutsal fahişeler yani bir kültle ilgili kutsal fahişeler olduğu kabul ediliyor. Hakikaten böyle bir kült personeli var mı yok mu birazdan geleceğim. Cümle şunu söylüyor. Git oğlum fahişe Şam hatı getir. Tabii niye Şam hatı getir diyor. Ama birazdan anlayacaksınız. 141. cümle yine kırk yani geçiyorum. 142. şu. Sürüler su kaynaklarına indiğinde yani avcının o sürüleri avlamak için tuzaklar kurduğu su kaynaklarına indiğinde sürüler hayvanlar. 143. cümle Şam hat cazibesini göstermek için soyunacak.
Tabii ben burada kelimeleri biraz seçerek kullanıyorum. 144. cümle Enkidu yani tuzakları yıkan ve birazdan bizim Vılgamış’la aslında düşmanken kanka olacak olan ikinci figürümüz Enkidu onu görecek yani Şam hatı görecek ve ona gidecek.
145. onun içinde yaşadığı sürüsü artık onu terk edecek. Yani şunu söylüyor. Enkidu hayvanlarla birlikte yaşıyor. Yani Enkidu henüz insanlaşmamış. Dersinin en başında anlattım size. Enkidu henüz insanlaşmamış ve hayvanlarla birlikte yaşıyor.
Enkidu’nun bertaraf edilebilmesi için tuzakları bozmasını engellemek için baba ve oğul bir plan yapıyorlar. İşte o planın çekirdeğinde de bu Harimtu birazdan açıklayacağım Harimtu Şam hat denilen bir figür bir dişi bir kadın figürü bulunacak. 146. babasının öldüğüne uyarak 147. avcı yola çıktı. 148. avcı yola koyuldu. Yüzünü Uruk’a çevirdi. 149. avcı Kral Gılgamış’a şöyle söyledi. Şimdi avcı Gılgamış’a geliyor ve derdini Gılgamış’a anlatıyor. Ve 150. şu su kaynaklarına gelen biri var.
Yani avcı Gılgamış’a su kaynaklarına gelen biri var derken enkiduyu kast ediyor. Ve ona karşı nasıl bir önlem alabileceğini ve kendisine nasıl yardım edebileceğini danışıyor. 150. cümle. Şimdi 150. cümleye kadar olan kısmı bazı yerlerine yorumlayacağım. Ondan sonra 150 ile 194 arasını özet yapacağım.
Çünkü tekrarlar var demiştim. Şimdi şöyle 134 yani ilk cümle. O da tabi abu… Bazen böyle mukayeseler vermek istiyorum. Bu karşılıklı kelimeleri mukayese etmek falan önemli aslında.
Abu kelimesi 134. cümlede abu kelimesi geçer. Yani baba demek Akatça. Tabi bunun Semitik diller olduğu için hepsi. Suriyancası, Ugaritçası veya diğer Semitik diller içerisindeki birbirine çok benziyor telaffuzlar. Suriyancada aba, İbrancası ab zaten. Ugaritçada ab yine.
Baba kelimesi şeydir, Semitikler de çok yaygın ve ab herhalde etimolojik kökü ab ile ilgili. Yani en dip kelime o. Bizde de abu yani Akatça da abu. Sonra abu şu babası demek tabi. Yani abu baba demek abu şu babası. Yani avcının babası anlamında abu şu babası anlamına gelir.
Şadu, şadu avcı demek 134’te geçen yine bir kelime. Tabi orada şey diyor yani ana şadu avcıya doğru 134’te öyle bir ifade var. Yani babası oğlu avcıya doğru bir şeyler söylüyor. İşte onu söylerken ana şadu diyor. Ana kelimesi Akatça’da prepozisyon bunlar.
Yani 4 tane temel prepozisyon var zaten yön bildiri anlamda. Bir tanesi ana. Ana e doğru falan demek. Ondan sonra ishtu var. Ishtu yani from İngilizce’deki bir şeyden dışarı yani bir şeyden dışarı. Ondan sonra ina var mesela. Ina içinde veya arasında ortasında falan gibi bir şey.
İtti var. İtti de birlikte yani hep birlikte veya yan yana falan gibi anlamları var. Ondan sonra yine burada 134’ün cümlede kullanılan Akatça ağız kelimesi pe. Tabi pe kelimesi de Semitic dillerin hepsinde neredeyse aynı. İbrancası pe ve diğerlerinde yani. İzakkara var yine diğer Semitic dillerle ortak. İbrancı zakar yani söylemek. İzakkara söyledi. İbrancı da zakar. Semitic diller de yine çok benzer. Ondan sonra şimdi burada 137. cümle üzerine bir şey söyleyeceğim.
137. cümle şu. Onun gücü gökten düşen kaya toparı yani gılgamışın kasediyor. Onun gücü gökten düşen gök taşı kadar büyüktür. Şimdi bu ne demek? Bu ne demek? Bunun üzerine konuşalım. Şimdi kişri kelimesi az evvel söylediğim gibi orada kullanılan kişri kelimesi gök taşı anlamına geliyor. Ama tabii kişri kelimesi aynı zamanda gök tarrısı Anu. Yani mezopotamya’da gök tarrısı An veya Anu. Dingir Anu yani göklerin tarrısı için de kullanılan bir şey. Onun da özelliklerinden birisini de ifade ediyor. Ve gök tarrısının cinsiyet uzvunu belirtiyor aynı zamanda. Yani hem gök taşı hem de gök tarrının cinsiyet uzvunu belirtiyor. Burada kullanılan kişri kelimesinin yani gök taşı kelimesinin bir söz oyunu ile mezopotamya’da bu söz oyunları çok yapılır. Bunun üzerine yazılmış çok çalışma var zaten. Yani söz oyunları hani sizin de bildiğiniz şeyler bizim Akad literatüründe çok yaygın.
Şimdi burada kişri kelimesi ile kezru kelimesi arasında bir söz oyununu yapılmış gibi görünüyor. Yani kişri ve kezru. Kezru şu. Yine tapınaklarda bulunduğu varsayılan ve erkek tapınak görevlisi ama bunların görevleri tırnak içerisinde kutsal faişelik.
Yani ileri sürülen savlardan bir tanesi böyle. Dolayısıyla bu kişri kelimesi ile kezru kelimesinin yani o tapınakta görevli külterkeklerinin arasında bir ilişki kurulduğu bir söz oyunu olduğu düşünülüyor. Bu söz oyunun da maksadın enkidu ile gılgamış arasında bir homoerotik ilişki olduğunu ileri sürenlerin dayandırmak istediği bir tez bu.
Yani gılgamış ile enkidu arasında bir homoerotik ilişki vardı diyenler var. Bunun için birtakım destandan çıkarılan ipuçlarının olduğunu kabul edenler var. İşte gılgamışın iki tane rüyasından çıkartılan birtakım ifadelerden böyle olduğu varsayılıyor. Veya buna benzer birtakım kelimelerden, söz oyunlarından yola çıkılıyor. Veya gılgamış enkidu öldüğü zaman enkidunun yüzünü şöyle bir ifade var orada. Enkidunun yüzünü bir gelinin duvarına benzer şekilde örttü ve gözyaşları aktı diye buna benzer ifadeler var.
Buradaki ifadelerden enkiduyla gılgamış arasında bir pederastik ilişki veya homoerotik bir ilişki olduğunu ileri sürenler var. Yani bu olsa tuhaf olmaz. Çünkü antik dünyada bu konsept olan bir konsept. Ama ben gılgamış ile enkidu arasında böyle bir ilişkinin destandan çıkarmanın biraz zorlanalı olduğunu düşünüyorum.
Yani bütünüyle reddet edemem ama sırf bunlar aslında yetmiyor. Çünkü başka bir şey var, öyle pek olmadığına dair. Ama önemli değil. Ben sadece bir perspektif vermeye çalışıyorum. Olaylara nasıl yaklaşabilirsiniz?
İki tane kelimeden yola çıkararak bir konsepti, delillendirme metodolojisi nasıl oluşturabilirsiniz? Derdimi biraz onlara işaret etmek. Sonra, esas da bir mesele. Daha çok 140’taki cümle. Yani 140’taki cümle şu.
İşte babasının avcıya yani oğluna söylediği şey, git oğlum Harimtu Şam hatı getir. Bu ne demek? Oradaki Harimtu Şam hat ne? Şimdi şu.
Biz biliyoruz ki eski mezopotamya tapınaklarında, diğer aslında antikçayın pek çok tapınanında olduğu gibi birtakım kadın görevlilerin külp personelinin olduğunu biliyoruz. Yani çalışan bir külp personeli var. Şimdi dinler tarihi çalışmalarında bu antik dünyadaki önemli kavramlardan birisi olan hieroskamos yani kutsal evlilik denilen bir konsept üzerine çok çalışma, araştırma vardı. Yani hieroskamoslar. Ne demek hieroskamos? Kutsal evlilikler.
Şimdi kutsal evlilik ne demek? Çok bunun üzerinde duracak değilim yani çok dağılıkmamak için. Kutsal evlilik, hieroskamos denilen şey şu.
Evrenin bereketliliğinin sürmesi için tarihi ve tarihçayı temsil eden birtakım külp personellerinin, tapınaklardaki külp personellerinin kendi aralarında evlilik yapmaları, geçici bir evlilik veya tamamen külp pratiğine yönelik bir ilişki kurmaları. Yani böyle bir şey var, anlayış var.
Şimdi bu böyle bir şey, hieroskamos denilen bir hikaye var mıydı? Bana göre var. Hieroskamos denilen bir şey var yani. Peki şöyle bir hikaye var mı? Terminolojide biraz kaba bir terim de yerine başka bir şey bulamadığım için söylüyor. Yani kaba derken hani daha böyle ince bir kelime aradım ama bulamadım.
İşte bir külp faişe, kutsal faişesi, şimdi böyle bir şey gerçekten var mı? Hani bunu karşılayacak bir külp personeli gerçekten oldu mu ve böyle bir şey yaşanır mıydı tapınaklarda? Yani insanlar belirli dönemlerde gelirler ve bu külp personeliyle ilişki kurarlardı kadınlarla. Böyle bir şey var mıydı?
Şimdi bunun üzerinde biraz duralım. Şimdi bu gibi külp personelleri yani harimtu gibi harimtu bir şeydir orada, bir ünvan. Haram kelimesinden gelir, ayrılmış olan, bir şey için saklanmış olan. Kelimenin etimolojisi semitik dillerde öyle zaten.
Şimdi tamam bir harimtular var demek ki, harimtular denilen bir personel var. Enkiduyu baştan çıkaracak olan Şam hattı bir harimtu. Peki bunun dışında başka külp personeli var mı? Yani tapınakta eylemsel görev yapan külp personeli kadınlar var mı? Var.
Mesela kim onlar? Entu’lar, Ugbaptum’lar. Yani Entu ve Ugbaptum’lar. Ki bunların sümercesi Nindingir. Yani bunlar sümerlerde de var, Akat daha sonraki Akat Asu Babil geleneğinde de var. Yani eğer varsa tabi birazdan geleceğim. Demek ki Entu’lar var, Ugbaptum’lar var. Bunlar da sümercede Nindingir diye karşılanıyor. Nindingir şey demek, dingir tarih demek, nin kadın hanım demek yani tarih’ın kadınları. Öyle düşünün. İştarihtu var. İştarihtu. İştarihtu da tarihçe iştardan geliyor. Bu da bir ünvan. Yani bu ünvan taşıyan külp personelleri var. İştarihtu kelimesi de tabi Akatça. Bunun sümercesi de Nugik.
Yani Kezertu var. Kezertu var. Bunun sümercesi de Mi Suhurla denilen bir şey. Sonra Kulma Şitu var. Bu yine Akatçası. Sümercesi Nubar denilen bir şey. Mesela bizim daha çok duyduğumuz popüler bilgilerden Nadi Tula’y var. Lukur sümercesi.
Bir de Kadiş Tula’y var. Kadiş, kutsal olanlar yani ayrılmış olanlar. Bunlar da sümerce Nugikler deniliyor. Şimdi bunlar kadro ünvanları. Fakat şimdi bu kesin yani bunda hiç kimsenin şüphesi yok. Yani böyle bu ünvanı taşıyan kadınların tapınaklarda, burada anlatması çok uzun olacak şekilde
çeşitli fonksiyonlarda şeyleri var. Görevleri var bundan eminiz. Fakat mesele şu. Bunlar gerçekten veya bunların içinde hiç olmazsa bir kısmı gerçekten bu külfahişeliği denilen şeyi ya da hiyeroskanos denilen bir evlilik türünü icra ediyorlar mıydı? Yani böyle bir şey gerçekten var mıydı? Onun için de tabii şuraya gelmek gerekiyor.
Yani nereden peki biz bunu söylüyoruz? Madem şüpheli bilgi nereden kaynaklanıyor? Şuradan kaynaklanıyor. Normalde çivi yazılı metinlerde bu gibi kadro ünvanı taşıyan kadınların buna benzer bir eylem yaptığına dair rivayetler çok net yok. Aslında dolaylı imalı var yani ama çok net yok.
O yüzden de buna karşı çıkanlar var yani ciddi ciddi karşı çıkanlar da var. Peki biz nereden biliyoruz? Nereden bu kadar eminiz ki böyle bir harimtu kadrosu var falan nereden peki biliyoruz? Burada bu bilgiyi bize veren aslında Herodot.
Yani birkaç tane klasik çağ yazarı bize çok açık bir şekilde bu bölgelere gittikleri ya da yaptıkları ziyaretlerde bu eyleme şahit olduklarını söylüyorlar.
Yani tapınaklardaki bu kült kadınlarıyla birtakım erkeklerin para karşılığında hem kutsal bir yanı olan hem de böyle seküler bir yanı olan bir eyleme şahitlik ettiğini söyleyen yazarlar var. Biz onlardan aslında bu bilgiyi ediniyoruz. Bunlardan ilki ve en önemlisi ve en uzun bilgiyi veren tabii Herodot. Herodot 1.191’de yani 1. kitabın 191. cümlesinde bundan bahsediyor bize. Sonra Strabon var. Strabon’da 16-1-20’de ve 18’de veriyor bu bilgiyi. Strabon’da biliyorsunuz klasik çağ yazarı. Sonra 4. yüzyıl milattan sonra Samsatlı Lukian var. Samsatlı Lukian’da Dea Siria diye çok önemli.
Yani Atargatis’in Kuzey Suriye ve Anadolu’nun Güneydoğusu’ndaki kültünü anlatan çok önemli eseri Dea Siria’da yani Suriyeli Tarinçalı adlı kitabında Lukian bize böyle bir bilgi veriyor. Ve bir de aşağı yukarı milattan sonra işte 1. yüzyılda falan bir latin retorikçi var. Kurtius Rufus adıyla bilinen. O da onun kitabının da 5’e 1 36-38 arasında bilgi veriyor. Bu bağlamda bilgiler veriyor. Şimdi o yüzden bizim popüler bağlamda bu harimtuluk mesleğinin olduğuna dair net bilgilerimiz aslında buradan kaynaklanıyor. Fakat işte bazı yazarlar son yıllarda özellikle bunlar çoğunlukla dinler tarihinde feminist akım vardır. Yani bu son 50’lerden sonra falan Gimbutas falan gibi. Yani bazı kadın yazarlar, arkeologlar bunlar çoğunlukla. Bu kadın meselesini ele almışlar.
Bunlar işte feminist kadınlar falan yani feminist kadınların arkeolojiye yaklaşımı falan yani öyle bir konsept bu. Onların yaptığı çalışmalarla ve onlar yaptıkları bu çalışmalarda bir tanesi işte Stefania Budin diye birisidir son yıllarda. Onlar diyorlar ki ya ne Herodot’tu. Zaten diyor Strabo Herodot’u tekrar ediyor. Lukian’ın da nerede doğru nerede yalan söylediğini bilmiyoruz. Rufus da zaten öncekileri tekrar ediyor.
Herodot’a geldiğimizde de Herodot da öyle şey bir adam. Yani hani nerede doğru nerede yalan söylediği, yanlış söylediği belli olmayan bir cins adamdır. Deyip bu klasik yazarları eleştiriyorlar. O yüzden de bunlar her ne kadar tapınaklarda kadınların olduğu bir kadronun olduğunu düşünseler bile bu kadronların bir hieros gamos eylemi yaptıklarını pek şey yapmıyorlar, kabul etmiyorlar. Ama tabii şöyle problemler var orada. Mesela eski ayidin içerisinde yani terratın içerisinde bazı hem tekvinde hem koşeyada yani eski ayidin bazı metinlerinde
hem terratın içerisindeki bazı bölümlerde tekvin falan gibi hem de terrattan daha geç kitaplarda, koşeya veya diğerlerinde. Böyle bir eylemin mezopotamya’da yapıldığına dair referanslar var.
Ve orada tabii Yahudiler Kuzey İsrail’de bazı İsraililerin bu putperest eylemleri yaptığı için, yaptıkları için eleştiriyorlar. Yani güneyli Yahuda Yahudileri ya da Yahuda İsrailileri, Kuzey’deki Kuzey İsrailileri bu pagan gelenekleri yaptıkları için eleştiriyorlar.
Şimdi oralarda birtakım imalar var. İşte Tesniye 23-17, ondan sonra Tekvin 38-6-26, Koşeya 4 falan gibi birtakım metinlerde böyle imalar var. Çünkü İsraililer eski mezopotamya topluluğu ve herhalde böyle şeylere şahit olmuş olmalılar. Dolayısıyla bunun olduğunu yani böyle bir icraatın olduğunu savunanlar eski ayitten de faydalanıyorlar. Ya bakın burada böyle referanslar var falan diyorlar. Ben mesela böyle bu tip eylemlerin, yani Hieroskamos’un yapıldığını düşünüyorum ama bütün kült kadınlarının böyle bir şeye katıldığını pek sanmıyorum. Sadece Harinto adıyla bilinenlerin böyle bir şey yaptığını düşünüyorum.
Yani daha önce saydığım Nadito’lar, Kadishto’lar falan bunlar pek böyle değiller. Yani bunlar kendilerini doğrudan doğruya tapınağın tarihisi ya da tarihcasına adımışlar.
Ama mesela Kulmaşito gibi, Harinto gibi tipler de, Kezerto gibi tipler bu gibi eylemleri sanki yapıyorlar gibi bir ima var, yani bir bilgi var aslında.
Yani tabi benim önümde şu an çok metin var da yani evet, iyi bir şeyler. Tabi bu ünvanlar Mezopotamya’da var ve bu karolar Mezopotamya’da var. Bu karolar Anadolu’da da var bizim yani Hititler döneminde Anadolu’da da var.
Yani Anadolu’da böyle kült kadınları var bu doğru. Fakat Hieroskamos hikayeleri var mı? Hani bundan pek emin değiliz.
Ama bazı Hitit metinlerinde bu Hititlere ait böyle kadroların olduğunu biliyoruz ve o kadrolar karşılığında Hititler daha çok Sümerce ya da Akatça kelimeleri kullanmışlar. Yani Hititçe de biz bunlara ne dendiğini bilmiyoruz. Ama mesela Hititler işte ne demiş? Meş-karkidu. Karkidu kelimesi Sümerçe bir kelime yani Harinto’nun bir versiyonu. Bu karkidunun veya buna benzer diğer birtakım Hitit metinlerinde geçen kült kadın personelinin yaptığı ritüellerden falan mesela bir dans ritüelinin yaptığını biliyoruz.
İşte bir tane kadın böyle bir kadroya ait bir kadının bir havuz içerisinde elinde bir hançer tutarak bir kült şeyi yaptığını biliyoruz. Hareketli jesti yaptığını biliyoruz. Bunlar Anadolu’nun Hititlerinde falan da var ama Anadolu’da mesela böyle bir Hieroskamos hikayesi var mı yok mu şahsen ben bilmiyorum.
Yani okudum daha karşıma çıkmadı herhalde olsaydı gördüm diye düşünüyorum. Benim de bu konudaki şu an mesela önümde açık makale son yayınlardan bir tanesi Turgut Yiğit’in yani Hititologlar tabi bunlar.
Study of Munchmesh Karkid in the Hitait-Kuneyi Fronteks makalenin başlığı bu. Orientalia’da yayınlanmış. Noah Series 77, Noah 1’de yayınlanmış. Mesela en son benim okuduğum makale buydu Hititler’de yani böyle bir hikaye var mı yok mu diye. Böyle ünvanlar var ama böyle bir Hieroskamos pek yok gibi Anadolu topraklarında.
Ondan sonra acaba. Evet, dolayısıyla şey bunu bilin yani bunu bilin böyle bir kadro var ama bu biraz tartışmalı.
Mesela şey falan var tabi bunlar enteresan. Bu kadınları tasvir ederken çivi yazılı Metinler bu kadınların bulunduğu yerleri işaret etmek için kullandığı kelime mesela Akatça’da suku kelimesi suku yani Akatça’da bu kadınlar nerede duruyorlardı.
Akatça’da suku kelimesini kullanmışlar. Sümerce sila kelimesini kullanmışlar. Tabi suku ve sila kelimeleri sokak anlamına geliyor. Fakat buradaki tabi bu sokakların böyle klasik anlamıyla bir sokak mı yoksa bir şehrin bir yeri mi olduğu net değil.
Mesela Eştanmu denilen bir mekan var yine bu Metinlerde geçen Eştanmu. Eştanmu da şey demek ne diyeyim ona mesela böyle bar gibi bir şey yani Eştanmu ve bu kadınların bir kısmı buralarda Eştanmular’da görev yapıyorlar.
Ve işin enteresası Eştanmular tapınakların yanında yani tapınakların bir odası gibi yani düşünün. Dolayısıyla hani bu tip eylemlerin yapılma ihtimali büyük.
Buradaki sokak denilen şey de yani suk veya sula kelimeler de sokak da herhalde daha çok şehir kapılarını işaret eden bir şey yani şehrin herhangi bir sokağından ziyade şehrin kapıları.
Çünkü şehir kapıları antik dünyada çok fonksiyoneldir. Yani şehir kapıları ritüellerin yapıldığı alanlar şehir kapıları mahkemelerin yapıldığı alanlar şehir kapıları ticaretin yapıldığı alanlar.
Mesela Hattuşa işte dedim az önce dersin başlangıcında mesela Hattuşa’da şu an üç tane büyük alıtsal kapı var. Tabii bu antik çağda şehirler üzerine çok çalışma vardır.
Yani şehirler ve şehirlerdeki kapılar özellikle. Benim mesela en son okuduğum makalelerden bir tanesi bir doktor atezimden üretilmiş makaleydi. İsrail’deki antik şehirlerdeki o kapı kültürünü anlatıyordu. Yani kapılarda neler yapılıyor bundan bahsediyordu.
Kapılar önemli. Hattuşa’da mesela Hititlerin başkenti Hattuşa’da üç tane büyük anıtsal kapı var. İşte aslanlı kapı, yer kapı ve kral kapısı. İki tane biraz daha şehrin dışına doğru iki tane anıtsal bir şey en azından şimdilik bulunmayan iki kapı daha var. Tabii bir de poterler var. Bazı Hitit şehirlerinde, Alacayuk’ta, Ugarit’te bile var hatta belki Hitit dönem, yani Hitit etkisiyle o. Poterler alt geçitler ve alt kapılar. Muhtemelen ritüellerin yapıldığı geçitler onlar. Şimdi kapılar çok enteresan işleri var antik dünyada. Bir kere bir kapı akşam olduğu zaman güneş battığında kapıların hepsi mühürleniyor. Yani kapılar mühürleniyor kil tablet üzerine. Artık kimse dışarı çıkamaz ve içeriden dışarıya kimse giremez. Bir ritüelle tabii kapatılıyor ve yine bir ritüelle açılıyor kapılar. Kapıların en temel fonksiyonlarından birisi giriş çıkış dışında ritüellerin yapıldığı alanlar olması. Mesela Hattuşa’da. Hattuşaya gidin bakın ben size söyleyeyim.
Hattuşa’ya biraz şey yapayım yani kültürel bir reklam yapayım yani. Hattuşa şey anlıyorum, deniz meniz yazmaz geldi abi ölüyoruz falan sıcaktan. Biz de yandık piştik de abi sahiller falan da şey yani insan kaymıyor yani denize mi giriyorsun ne yaptığımı belli değil yani.
Fakat İç Anadolu falan çok bakir, yazları falan inanılmaz güzel. Hattuşa, Hititlerin baş geniti Çorum’da Boğaz Kale denilen bir ilçenin içerisinde. Hattuşa’da, kapılarda yapıldığını tahmin ettiğimiz birkaç tane ritüel var.
Mesela bunlardan bir tanesi ben mesela böyle düşünüyorum. Şimdi hani çok da böyle şimdi şu an ben biraz dinler tarihi biraz arkeoloji ikisinin arasında gidip geldiğim için çok arkeologların alanlarına girmek istemiyorum ama. Mesela Hattuşa’da yerkapı, kral kapısı ve aslanlı kapı arasında Peterneve’nin daha önce işaret ettiği gibi çeşitli yayınlarında bir şey yolu var, ritüel yolu var. Zaten Hititler bu yürümeli güzergahları ya da yürümeli haç rotalarını veya ritüellerini çok seviyorlar. Şehir kapılarının en önemli fonksiyonlarından biri şehirleri, içerisine kötü güçlerin girmesini engellemek için yapılan ritüeller. Bu ritüeller de çoğunlukla şehrin etrafını dönerek yapılıyor. Mesela ben bu magic circle yani sihirli çember, sihirli dönüş denilen bir şey üzerine çalıştım bayağı.
Bu konu ne? Bu konu şu. Antik çağda şehirlerin etrafı dönülüyor. Yani belirli dönemlerde şehirlerin etrafı dönülüyor. Tabii o dönüşlerin temel sebebi koruyucu apotropik olması, şehirleri koruması yani. Fakat onun mantığının dibinde yatan hikaye şu.
Bir daire çizmeniz demek arketipsel olarak bir şeyi tamamlamanız sıfıra dönmeniz, aborigineye geri dönmeniz ve saflığa geri dönmeniz anlamına gelir. Ama daha büyük boyutta bir daireyi tamamlamanız sizin kozmik hareketliliğin tamamlamanız anlamına da gelir.
Yani şimdi dünya, güneş, ay, yıldızlar geliyor gidiyor, bitkiler, yağmur, ilkbahar, yaskış müthiş bir kozmik düzenlilik var. Bu kozmik düzenlilik ilkesinin ökli diyen yanı işte bu şeylerde, sihirli dönüşlerde kendisini gösteriyor. O mekan etrafını dönerek kozmik dönüşe katkıda bulunuyorsunuz.
Aksi taktirde kozmik dönüş ortadan kalkabilir. Şehir kapılarında bu çok önemli. Şehir kapılarında mahkemeler çok önemli. Çünkü mesela bütün antik dünyada mahkemeler şehirlerin kapısının dışında yapılır. Yani şehrin içinde değil yani şehrin kapısının dışında yaparsınız.
Bunun gerekçesi şu, çünkü şehirler günahtan ve suçtan arınmış… Daha vaktimiz var değil mi biraz daha? Şehirler günahtan falan arınmışlardır ya da arınmış olmalıdırlar. Eğer bir suç varsa suçun şehrin dışında değerlendirilmesi gerekir. Çünkü şehrin içerisine onu sokmamanız gerekir. Bundan dolayı da mahkemeler şehir dışında ama kapıların tam yanlarında yapılırlardı. O yüzden bu böyle bir yanı var. Ondan sonra ticaret yanı var. Tüccarlar geliyor mallarını orada değişiklik okuşuyor bilmem ne.
Ve bir de tabi bu genellikle genel ev türünden şeyler, kültürler de çoğunlukla şehir kapılarının dışında daha çok realize ediliyorlar.
Yani şehirlerin içerisinde tapınak alanlarında bu hiyeroskanosa ait birtakım özel alanlar var mı yok mu çok emin değiliz. Var da olabilir yok da olabilir ama buna benzer birtakım eylemler daha çok şehir kapılarının hemen dışında icra ediliyor.
Bazı mesopotamya örneklerinden biliyoruz. Yani şehir kapısının daha böyle çölelere bakan kısmında birtakım böyle ilkel barınaklarda icra edilen bir eylem bu. Antik dünyada bu tip eylemler.
O yüzden bu sokak terminalesi yani Sümerce ve Akatça metinlerde harimtuların bulunduğu sokak terminalesi büyük ihtimalle deyimsel bir ifade. Ve herhalde kapı dışındaki birtakım alanları işaret ediyor olsa gerek. Dışarıdan şehre gelen yolların üzerinde herhalde öyle bir şeyi ifade ediyor olsa gerek. Bunlar tabi hepsi ayrı ayrı çalışılacak mesele yani. Ben hani uğraşıyorum falan ama bunlar kadro işi ya. Baya eleman olacak ki. Evet şimdi geldik şeye geri kalan kısmı da hani özet yapacağım dedim ya. Şimdi o kısmı özeti yani 150 ile 196 ile özet yapacağım dedim çünkü biraz tekrar var orada.
Şöyle 150 ve 160 arası avcının Gılgamış’a gelişi enki düğü şikayet etmesi. Hazır ver söyledim zaten. Av tuzaklarını nasıl bozduğunu Gılgamış’a anlatması. Yani 150-160 arası bunu anlatıyor.
161-166 arası Gılgamış’ın avcıya öğütleri işte Gılgamış şunu söylüyor yani yanına bu harimtu şam hatı al. Yani şam hatı yanında götür çünkü enki düğü onu görünce baştan çıkacak ve dolayısıyla enki düğü artık senin tuzaklarına musallat olmayacak. Ve 166-196 arası avcı ve şam hatının tuzak alanlarına geri dönmesi ve şam hatın enki düğüyü baştan çıkartması ve şam hatla enki düğünün 7 gün birlikte olması. Yani 196’ya kadar bunu anlatıyor.
Burada mesela enteresan bir nokta şu. Aynı yani bizim şeyin yani bu standart versiyonun sanıyorum 7. tabletindeydi. Standart versiyonun 7. tabletinde enki düğü kendisine şam hatın yapmış olduğu çünkü burada mesele şu bakın. Şam hat yani bir kadın arke tipi aslında yontulmamış bir adamı yani enki düğü aslında yola getiriyor. Yani burada tabii bir dönemin üzerinden baktığınızda bir medenileşme proseslerinden bir tanesi var.
Yani kalas bir insan, bir erkek ve bir kadın tarafından medenileşme içerisine dahil edilmiş. Yani şimdi olayın arkasında bu arke tipsel cilveleri oyunları görmeniz lazım.
Esasta arke tipsel olarak yatan bu. Yani kadınların, erkekleri adam edişinin mantığı en azından o dönemler için.
Fakat burada şöyle bir şey var. İşte bu 7. tablette standart versiyonun 7. tabletinde enki düğü bu şam hatla yaşadığı ilişkiden çok pişmanlık duyar ve lanet eder. Orada bir cursing lanetleme formülasyonu yapar. Yani enki düğü şam hatı lanetler.
Lanetlemesinin sebebi şu, ilişkileri bittikten sonra enki düğü artık şunu fark eder. İçerisinden gelmiş olduğu yaban hayata bir daha geri dönemez. Ve içerisinden gelen yaban hayatının içerisindeki o hayvanlar artık enki düğüden kaçarlar. Şimdi böyle bir enteresan retorik var yani.
Ve enki düğü o dünyadan yani o piramitif dünyadan işte bu mesela biraz da Metin yazarlarının medeniyete o dönemde nasıl baktığıyla da ilgili. Yani tamam işte evcilleştik, kadınlar geldi bize adam etti, kalastık, iyi olduk falan da ama çok da iyi olmadık herhalde demenin bir başka hali.
Ve enki düğü tabiattan bu koparılışı dolayısıyla şam hatı lanetleyecektir. Öyle bir lanet formülasyonu vardır yedinci tablette. Onu oraya geldiğimde yeniden değerlendiririm. Evet, bugün de size Gılgamış’ımızın sevgili Gılgamış’ımızın öyküsünü anlatmış bulunuyorum.
Efendime söyleyeyim sizce arkadaşlar Gılgamış’ın benim anlattığım kısmımı yeterince anlamış olabilir mi hanımefendi? Değil mi anlamışlardır. O zaman bu sıcakta akşam vakti bende sonra dersleri var yani. Sizi çok fazla oturuyorum. Vallahi bende çok sıcak yani bende yanıyorum açıkçası. Ondan sonra bende dersi kapatıyorum ve hepinize hoşçakalın. Tabi bayramda ders var mı? Yok mu? Yok tamam bayramdan sonra.
O zaman bayramdan sonra görüşürüz hoşçakalın hadi bakalım.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir