"Enter"a basıp içeriğe geçin

DENİZ BAYKAL İLE BOSNA SAVAŞI. MOSTAR’DA BOMBA ALTINDA ALİYA İLE BULUŞMA

DENİZ BAYKAL İLE BOSNA SAVAŞI. MOSTAR’DA BOMBA ALTINDA ALİYA İLE BULUŞMA

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=BlT226QZdfQ.

Takvimlerin 9 Kasım 1989’u gösterdiği gün Berlin Duvarı çöktü. Berlin Duvarı’nın çöküşü benim kuşalma açısından tarihi bir kırılma noktasıdır. Hani şimdi gençler Covid-19’dan sonra dünyanın yeni bir paradigmaya yöneliceğini vesaireyi konuşuyorlar. Haklılarda biz de üç aşağı beş yukarı buna ait yorumlar yapıyoruz ama
Berlin Duvarı’nın çöküşü öyle zamana yayılmış bir paradigma değişikliği falan değil, ikinci dünya harbinden sonra kurulmuş bir sistemin resmen büyük bir gürültüyle çöküşüydü. Şanslı bir kuşa aitim gazeteci olarak çünkü Berlin Duvarı yani diğer adıyla Utanç Duvarı’nın olduğu Berlin’de yıkıldıktan hemen sonraki Berlin’i görme fırsatı, orada çalışma fırsatı elde ettim. Gerçekten tarihe tanıklık eğer buysa uzun uzun anlatacağın bir başka mevzudur. Ama bugünkü konumuz o değil. Berlin Duvarı’nın yıkılması biz de Sovyetler Birliği’nin de er geç yıkılacağının izlenimini doğurmuştu.
Ben zaten 1988-1991 arasında Dağlık-Karabağ Savaşı’nda fiilen ilk kez Türkiye’den giden gazeteci olarak Ebu Feze Elçibey’le Omuz Omuza onları da anlatacağız. Gazetecilik yaparken Sovyetler Birliği’nin Afganistan’da yaşamakta olduğu büyük üzran nedeniyle dağılacağını kendi intibarlarım olarak yazmış bir genç gazeteciydim. Nitekim Berlin Duvarı’yla beraber 1989’da biliyorsunuz Afganistan’daki Sovyet işgalite bitmiştir. Bütün bunları niye hatırlatıyorum? Çünkü biz esasında bütün dikkatimizi Sovyetler Birliği ve Varshova Paktı’nın dağılmasına
ve daha bütünsellik kazanmış bir Avrupa ile beraber insanlığın nükleer dehşet dengesinden kurtulacağına ve hatta savaşlarda da belirgin bir yavaşlama ve zamanla bir yok oluş yaşanacağına inanıyorduk. Bunu ilk kez Francis Fukuyama biliyorsunuz Japon yazar. O 1992’lerde bir kitap yazdı hemen Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra The End of the History diye yani tarihin sonu. Öyle bir iddia ki artık liberal sistem kazandı, başka da kimse kalmadı. Ondan sonra artık tarih yazacak bir şey kalmadı falan diyordu. Değilmiş tabii ki. Biz o sırada uyanamamışız.
Niye uyanamamışız? Çünkü sonradan tabii çok meşhur olan bir akademisyen, bir araştırmacı Samuel P. Huntington 1992 yılında neokonsiyonist dobinin o ünlü stratejik araştırma şirketi American Enterprise Institute’da bir konferansta bir kağıt okudu. Kağıt okuma paper dediğimizce kitaplaşmadan önceki hali bir fikri. Ve orada başlık The Clash of Civilizations’tı yani medeniyetler çatışması. 1992 yılında bu Amerika’da Washington’da neokonsiyonist lobbi tarafından ve tabii ki Paul Hanzel, Graham Fuller, Alexander Benningsen’in evlatları, İsraildeki Efraim Imbar profesör ve işte ne bileyim onlara bağlı herkes tarafından ve bu arada FETÖ tarafından da yüksek ihtimalle dile getirilen bir kaygı, bir ideolojiye dönüştü.
Ve tabii bunun devamında da dinler arası, diyalog falan gibi son derece yapay, insanlığın fıtratıyla pek alakası olmayan başka formülerle devreye sokuldu. Konu bu da değil. Buna da geleceğiz. Gördüğünüz gibi çok yoğun bir çalışma yapacağız bu evde kalb günlerinde. Konu Bosnersek Savaşı.
Çünkü bu medeniyetler çatışması denilen sonradan Rand Corporation, Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı vesaire tarafından para ile desteklenmiş ve neokonsiyonist lobbi ve İsrail’i birlikte hazırlamış, pişirmiş. Ve 1996 yılında da kitap haline getirilmiş bu çalışmanın büyük bir belanın başlangıcı olabileceğini ilk başta düşünemezdik. Kabul ediyoruz. Bunu hiç kimse düşünemezdi. Ama Amerika’da belli ki birileri bunu çoktan düşünmüştü. Ve esasında Samuel P. Huntington, 1927 doğumlu bir adam, 2008 yılında öldü. Ve eşinin Ermeni asıllı olmasından ve zaman zamanda sözde Ermeni soykırımıyla ilgili lafları kendi tezini destekleme mahiyetli kullanmasından dolayı Türkiye’ye karşı da bir aşağılık kompleksi taşıdığını hepimiz biliyoruz. Sözde Ermeni soykırımı meselesini işte Müslüman Osmanlığı’yla zavallı Ermeni azınlığı meselesi açısından çok değerlendirmiştir ama bunda tabii eşinin ve ailesinin de büyük katkısının olduğunu ifade edebilirim. Samuel P. Huntington, Alexander Benningsten’in aynı ekolünden ama çok fazla içli dışlı bir şey olmayan bir başka CIA, Amerikan denilin devleti adına. Onun görevi Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hemen sonra düşmansız kaldığı için ciddi savlantıya geçecek olan NATO ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yeni bir savaş, yeni bir mücadele, yeni bir düşman unsur kazandırmaydı ve ağırlıklı olarak onun bütün kozmogonistinde bütün fikirlerinde gördüğümüz ne yazık ki İslam’la diğer kültürlerin çatışmasına göre planlanmış bir beyin kimyasıydı. Yani medeniyetler çatışması dediği şey ne yazık ki fitile ateşlenmiş, kurgulanmış ve esas olarak da İslam’ın bir yerde zapturapt altına alınması veya belirli coğrafyalardan da silinip atılmasına ilişkin bir çalışma idi. Niye?
Çünkü 1980’li yılların başlarından 1991’e kadar Amerika Birleşik Devletleri Ehli Sünnet’i dışlayan, buna mukabi, Suudi Arabistan topraklarındaki ve körfez
ülkelerindeki VHB, gelenliği anlayışı, selefist akımları güçlendiren, silahlandıran, savaşa hazırlayan, Afganistan’da savaştıran, devamında da Çeçenistan’da savaştıracak olan bir yapı aynı unsurların tarihsel işleminin bitmesi halinde yok edilmesi
ve bu, günümüzde, bugün, Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, Libya, Hindistan, Myanmar, Sincan, Kafkasya, Balkanlar, bütün bu coğrafyalardaki İslam toplumlarının,
Müslüman toplumlarının en önemlisi, hiçbir radikal harekete karışmamış terörizmle hiçbir bağ olmayan Ehli Sünnet toplumları bir anda hedefe oturtulması anlamına geliyordu. İşte, bunun ilk laboratuvar çalışması ne yazık ki 1993 yılında kesin olarak patlak veren,
esasında 92’de patlak veren, Yugoslavia’nın dağılma sürecindeki, o Bosna-Hersek katliamıdır, soykırımıdır, savaşıdır. Çünkü Samuel P. Huntington’ın medeniyetler savaşı dediğimiz, bu olayın bir patlamaya ihtiyacı vardı. Bunun ilkini, daha Sovyetler Birliği yıkılırken, benim de gazetecilerim olarak çok yakından şahit olduğum Dağlık Karabağ’da bir provaya dönüştürmüşlerdi
ve o savaşta da Ermenilerin yanında Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa’daki Ermeni diasporası yer alıyordu. En son bu 92 sonu, 93 başında büyük bir kan gövdesine dönüşen Bosna-Hersek savaşıyla zaten insanlık, medeniyetler savaşının tam içine girmiş oldu. Ve bu Avrupa coğrafyasında, 2. Dünya Harbinden sonra, tıpkı Auschwitz toplama kampları gibi, Sırp faşist çetnik grupların Müslümanları toplama kamplarında
aç susuz bırakarak ölüme terk ettikleri, insanları katlettikleri ve kadın tecavüzleriyle de tarihin en kirli savaşlarından birini gerçekleştirdikleri bir sürecin de başlamasıydı. O dönem ki Fransız ve İngiliz yönetimlerin burada büyük suçu vardır.
Özellikle François Mitterrand’ın, Fransa’nın o dönemdeki Cumhurbaşkanı, Sırplarla geleneksel nitelikteki Fransız işbirliğini aşırı kalk koruyup kollaması, ne yazık ki Bosna-Hersek savaşının dallanıp budaklanmasına yol açtı.
Bu savaşla ilgili görüşlerimi ve Dağlıkkarabağ’da yapmış olduğum gazeteciliği zaman içinde anlatacağım. Burada Türkiye açısından önemli olan bir başka tanıklığımı aktarmak istiyorum. Burada 1992 Aralık ayında dönemin Cumhuriyet Halk Partisi Genelbaşkanı Deniz Baykal ile beraber bir heyet halinde Bosna-Hersek savaş bölgesine yapmış olduğumuz ziyarettir. Ben o sırada çok yeni kurulmuş,
bulardan sonra ikincidir veya Flash TV’yi de katersek belki üçüncüdür. HBB diye bir televizyon vardı. Google’a girerse gençler onun da ne zaman nasıl yayın yaptığını, sonra nasıl yok olduğunu falan öğrenirler. Önemli değil, uzatmayacağım. Onun Ankara haber müdürüydüm ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden gelen bir talep doğrultusunda kabul ettim.
Ve kameraman arkadaşım, kulakları çınlasın Bülent Kördemirci ile beraber biz Deniz Baykal’ın liderliğindeki CHP heyetine gazeteci olarak katıldık. Şaban Sevinç de vardı o heyette. Mehmet Sevigyan vardı, Hasan Fehmi Güneş vardı, diğerleri de vardı. Böyle bir heyet alarak önce Zagreb’e gittik, oradan işte Mostar’a geçtik. Mostar’dan da ta Tuzla cephesine kadar gittik. Çok zorlu bir görevdi. 12 gün sürdü. 12 günün her günü ölüm tehlikesi içinde yaşadık. Baykal başta olmak üzere.
Hatta Sırbistan’a en yakın nokta olan Tuzla cephesine nihayet vardığımızda uzun karlar içinde, normal şartlar altında hiçbir aracın geçemeyeceği dağlık bir yoldan,
Tuzla’ya Çetniklerin roket atışları altında vardığımızda ve o cepheye gittiğimizde bir ara Sayın Baykal ile beraber yoğun ateş altında kaldık. Yere yapıştık beraber yan yana. Kameramanın Bülent Kördemirci sağ olsun o görüntüleri de kaybetmişti. Vuruluyorduk yani Baykal ile beraber.
Çünkü keskin nişancılar varmış. Onlar da bizi askeri heyet zannetmişler. Sonra Sırplar’ın şeyinden, Türk’ü komutanlardan biri öbürüne bağırdı. Burada televizyon kameralarını görmüyor musunuz? Tabii aynı dili konuştukları için savaşan taraflar çok rahat anlaşabiliyorlardı telsizlerle falan. Bütün bunları gördük ve Baykal’ın ben o sırada Türkiye’nin ulusal menfaatleri doğrultusunda Bosna-Hersek’te nasıl bir çalışma yürüttüğüne, Türkiye’nin bayrağını oraya nasıl taşıdığına Cumhuriyet Halk Partisi lideri olarak ve nasıl bir milli duruş sergilediğine şahidim.
Ben bu şahidliği burada söylemek zorundayım. Ve gerçekten özellikle Mostar’da 2. Dünya Harbinden kalma bir Alman sığınağının içinde
ve Aliye Hizmet Begovic ile yaptığımız buluşma, gerçekleştirdiğimiz buluşma inanılmazdı. O sırada Mostar Köprüsü yeni havaya uçurulmuştu veya uçurulmak üzereydi öyle bir gün. Biz oralardayız sonuç itibariyle.
Aliye Hizmet Begovic hiç unutmuyorum. Baykal’a sarıldı, çok duygulandı Baykal’ı ve bizi görünce. Yani Türkiye’nin nefesini hissetmek bile o dönemde Bosna kardeşlerimiz için, Aliye Hizmet Begovic için çok değerli bir konuydu. Üzerinde hiç unutmuyorum rütbesiz bir askeri üniforma gibi bir şey vardı.
Bizdeki çavuş üniformalarına benziyor. Ve bize uzun uzun anlattığı savaşın gelişimini vesairesini. Demirel’e çok teşekkür etti. Çünkü Süleyman Demirel o sırada Hırvat lideri olan Franjo Durttuçman ile çok düzgün bir iş yapmış.
Aliye Hizmet Begovic’i beraber bir araya getirmiş ve Sırp saldırganlığına karşı Türkiye Hırvat, Boşnak birliklerinin oluşmasını sağlamıştı. Şimdi tabi bu Samuel P. Huntington’ın medeniyetler çırtışmasına tabamen zıt bir durum. Niye?
Çünkü Ortodoks Sırp saldırıyor. Kime saldırıyor? Katolik Hırvat ile Müslüman Boşnak’a saldırıyor. Ama Türkiye ile Hırvatistan liderleri bir araya geliyorlar. Aliye’yi oradan söküp alıyorlar. Çok zor durumda. Ve Katolik Hırvatlar ile Müslüman Boşnak’la Ortodoks Çetnik, Sırp Çetniklere karşı ittifak oluşturuyor.
Bütün yolumuzun üzerinde güvenli Boşnak ve Hırvat bayraklarının birlikte sallandığı bu ortak askeri birlikler sağlıyordu zaten. İşte o zaman anlıyorsunuz ki Amerikan İmperyalizmi birtakım şeyleri zorluyor ama hayatın gerçekleri başka.
Hayatın gerçekleri Demirer ile Tocman’ın ve Aliye İzzetbegov için bir araya gelmesine dayanıyor ve ondan sonra ortaya çıkan tablaya dayanıyor. Ve aç kaldık dönüş yollarında. İnanın bana Baykal’ın ve beraberindeki heyetin siyasiyeler olarak o günlerde yaşadıkları bütün o zorlukları benim bugün gençlere anlatmam gerekiyor.
Çok değerli bir silah arkadaşlığı gibidir bizim Baykal’la. Sonradan çok zaman zaman buluştuğumuzda vay silah arkadaşımla karşılaştım falan derdik. Kendisini sağlıklı bir ömür diliyorum. Çok üzüldüm tabii. Yaşamış olduğu bu hastalıktan dolayı o biraz böyle geriye çekilmek zorunda kaldı. Ve tabii ki bir FETÖ kumpası sonucunda siyasi mücadelesinin darbe yemiş olmasından dolayı da çok hepimiz rahatsız olduk. Ve Bosnia-Herzegdeki bu gelişmeler Samuel P. Huntington’un bu medeniyetler çatışması çerçevesinde geliştirdiği bu gelişmelerin sonrasını da hep beraber gördük.
Ben Bosnia-Herzegdeki ilgili anılarımı daha detaylı anlatabilirim ama bu bölümde esas olarak bir muhalefet liderinin açık konuşacağım veya herhangi bir siyah seçcinin
yeri geldiğinde milli politikalar doğrultusunda nasıl hareket etmesi gerektiğine ilişkin önemli bir tanıklıktır benimki. Ve tabii devamında gerek Türkiye’deki yeşil kuşak yapılanmasına ve gerekse çevremizdeki savaşların alarma olması açısından
bu Bosnia-Herzegdeki tıpkı Afganistan Savaşı gibi önemli bir unsurdu. Ben bu olaya devam edeceğim.
Çünkü iyi bir yer yakaladık. Birazdan ikinci bölümde daha iyi anlayacaksınız.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir