"Enter"a basıp içeriğe geçin

El-Alî, el-Kebîr ve el-Mütekebbir isimlerinin insan ahlakına yansımaları – Esma’dan İnsana 8.Bölüm

El-Alî, el-Kebîr ve el-Mütekebbir isimlerinin insan ahlakına yansımaları – Esma’dan İnsana 8.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=R3X8x6VOeEA.

Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler.
Esmadan İnsan’a programımıza hoş geldiniz. Şeytanı Rabbimizin emrine direnip, kafirlerden olmaya iten sebep neydi? Ya da Ebul Hakemi, Ebu Cehil yani cehaletin babası yapan neydi? Şeytanı aşağılara sürükleyen ruh hali, ben ondan daha üstünüm, çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan cümlesinde mi ifade bulmuştu? Peki alemlere rahmet ve uyarıcı olarak gönderilen Peygamberimiz, yanı başında olmasına rağmen Ebu Cehil’i hakikatten fersah fersah uzaklaştıran, Kureyşî bakış açısı, bu Kur’an büyük bir kişiye indirilseydi ya ayetiyle ifade edilen yanılgı mıydı? İşte bizde bugün hakiki, baki üstünlük ve büyüklüğün sadece alemlerin Rabbi olan Allah’a ait olduğunu ifade eden, böylece yaratılmışlara hakiki konumlarını, sınırlarını hatırlatan esmasından,
el-Mütekebbir, el-Aliy ve el-Kebir isimlerini dinleyeceğiz hocamızdan. Kıymetli hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk, sizi sevgiyle selamlıyorum, ekranları başındaki bütün izleyicilerimize merhaba diyorum. Teşekkür ederiz hocam. Hocam bugün Rabbimizin el-Aliy, el-Kebir, el-Mütekebbir isimlerini inşallah dinleyeceğiz sizlerden. İlk olarak bu esmanın anlamlarına dair neler söylemek istersiniz izleyenlerimize?
El-Aliy yüce demek, ulu demek, hatta Ali ve ulu Türkçe’mizdeki kelime benzeşmesinden de anlaşılacağı üzere, Allah’ın yüceliğini, ululuğunu, üstünlüğünü, en üstün oluşunu anlatan ismi. El-Kebir ismi ise Allah’ın büyüklüğünü, yine benzer şekilde azametini, saltanatını ve gücünün otoritesinin büyüklüğünü anlatan ismi.
El-Mütekebir ismi ise Allah’ın bu büyüklüğünü insanlara ve kainata hissettirişini, bu büyüklüğünü her halde, her olayda, her durumda, her duruşta, dünden yarına kıyamete kadar insanlara hissettirişini anlatan ismi. Dolayısıyla bunlar birbirlerini çok tamamlayan, birbirlerine çok bağlantılı isimler olarak,
Allah’ın yüceliğini bir başkasıyla asla ölçüştürülemeyecek kadar, asla üstüne gelinemeyecek, asla da Allah’ın o büyüklüğünü aşamayacak kadar büyük ve yüce oluşunu bize anlatan isim ver. Hocam, peki Kur’an-ı Kerim’de Ali ve Kebir isimlerinin geçtiği ayetleri biz toplu olarak okuduğumuzda, düşündüğümüzde hem Rabbimizin eşsiz büyüklük ve yüceliğinin vurgulandığını ama beri yandan da insanların şirkten sakındırıldığını görüyoruz. Şirk nedir? Bizi Allah muhafaza şirke götürebilecek telakiler, davranışlar nelerdir? Aslında en başta geleni insanı şirke sürükleyen yanlış davranışlardan kibirdir.
İnsanın kendini bir şey zannetmesidir, insanın büyüklenmesidir, insanın gösteriş içine girmesi ve hep daha fazlasını istemesidir. Bu aslında bir süre sonra insanda kendisinin en büyük olduğu gibi bir yanılgıya sebep olur. Oysa biz mümin olarak Allahu Ekber deriz. Allah en büyüktür, en yüce olan Allah’tır. Tekbir getiririz. Tekbir demek Allahu Ekber demektir. Allah’ın en büyük olduğunu, hayal bile edemeyeceğimiz, aklımızın ermeyeceği kadar yüce, ulu ve aşılmaz olduğunu kabul etmektir. Allahu Ekber demek. İnsan bunu unuttuğu zaman kendisini en büyük, hatta kainatı idare eden güç olarak konumlandırdığı zaman, işte bunun adı şirkidir. Allah’a ortak koşmaktır. Allah’la yarışmaya, Allah’a karşı kafa tutmaya başlamaktır. Bu husus Allah’ın elbette bütün insanları sakındırdığı ve insana haddini bilmesini ısrarla tavsiye ettiği, insana dini göndererek, peygamberleri göndererek hakikate ve hidayete davet ettiği noktadır. Dolayısıyla şirk aslında Allah’ın karşısında insanın kul olduğunu, aciz olduğunu, ona muhtaç olduğunu unutması demektir. Ve Allah’tan başka ilahlar, başka güçler, başka otoriteler kesinlikle aşılamayacak, kesinlikle her şekilde doğru yaptığına inandığı
idareciler bulmaya çalışmasıdır. Oysa insanoğlu yanılır, kimi zaman hata edebilir. Hiç kimse kusursuz değildir. Mükemmel olan bütün sıfatlar Allah’a aittir. Dolayısıyla bunu bilerek davranmak ve Allah’ı Rab olarak razı olup kabul etmek, ona iman edip de tevhidi beslemek her insan için vazgeçilmez bir sorumluluktur. Burada şirk’teki kibir insanı helake sürükler. O şirk dediğimiz unsur sadece puta tapıcılıkla olmaz. Bir şekilde önünüze bir putu alıp ona ibadet etmeye başlayan
çoktanrılı dinlerde, uzak doğu dinlerinde her tanrıları için ayrı ayrı putlar yapıp onlar önünde dilek tutup kurban kesen toplumları görmüşsünüzdür. Bu şirkin bir çeşitidir, evet. Ama onun dışında insanın hayatta kendisinin kul olduğunu, yaratıcı değil, yaratılan olduğunu unutmaması
ve bunun aksine davranmaması gerekir. Eğer bunun aksine davranıyorsa kendisini haşa yaratıcı konumuna koyduysa, kendisini haşa tek idareci gibi görmeye başlamışsa ve kendinden daha yüce, daha aliy, daha kebir, mütekebir olan bir kudretin olduğunu
artık unutmuşsa bu da şirktir. Dolayısıyla günlük hayatta da her birimiz aslında bizim üstümüzde eşsiz bir gücün olduğunu, bizden daha yüce yaratıcı olduğunu, kesinlikle bizden daha zengin, daha varlıklı, her anlamıyla mükemmel bir Rabbimiz olduğunu aklımızda tutmak zorundayızdır. Bunu unutarak davrandığımız her seferinde ayağımız kayar ve şeytanı memnun ederiz. Oysa Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak tevazudan geçer. Kibirli olup burnunu dikip insanları ezmekten değil, mütevazi olup boynunu büküp Allah-u Teala’nın kudretine ve onun rızasına uygun işler yapmaktan geçer. Hocam, şirk ile küfür arasındaki ilişkiden bahsetmişken Kur’an-ı Kerim’deki kıstalarda da buna çok sık rastlıyoruz. Firavun ile Hz. Musa aleyhisselam’ın kıssasında, Medyan halkıyla Şuaib aleyhisselam’ın kıssasında. Sanki inkar edenlerin ortak özelliği kibir. Peki Peygamberimizin kibirle ilgili uyarıları, vurguları hakkında
neler söylemek istersiniz? Haklısınız. Mesela Firavun Kur’an-ı Kerim’de belirtildiğine göre En-rabbükümü’l-a’la diyordu. A’la bakın en yüce demek. Ben sizin en yüce Rabbinizim diyordu. Kendini tanrı konumunda gösteriyor ve bütün halkı da kulları gibi görüyordu.
Hz. Musa ve Hz. Harun ona gidip de âlemlerin Rabbine iman etmesi gerektiğini, onun da diğer insanlar gibi sadece bir yaratılmış kul, bir aciz olduğunu söylediklerinde çok öfkelenmişti. Çünkü birisi onun gücünü sorguluyordu. Birisi onu korkutuyor, tehdit ediyor ve başına gelebilecek kötülüklerden bahsederek aslında hesaba çekiyordu.
Ve bu Firavun’u son derece öfkelendirmişti. Bu açıdan bakıldığı zaman kibirli insan, tarih boyunca da bu günde kendisine hidayetle ilgili, hakikatle ilgili, doğruyla ilgili, iyi ve güzelle ilgili nasihatta bulunulduğunda rahatsız olur. O nasihati istemez. Sanki kendisinin nasihate hiç ihtiyacı yok. O zaten mükemmel.
Bir başkasının onu uyarma konusunda en ufak bir hakkı yokmuş. Buna hiçbir şekilde kalkışamazmış gibi davranır. Bu kibir, işte insanı helake sürükler. Çünkü daha iyi, daha olgunu, daha güzeli, sevap olanı, Allah’ın hoşuna gideni, insanların hayrına olanı öğrenme ve uygulama şansı olmaz. Tıpkı şeytan gibi ben çok üstünüm.
Çünkü benim yaratılış malzemem, sizin de az önce okuduğunuz ayeti kerimide olduğu gibi, ateştir. Beni ateşten yarattın, insanı topraktan, çamurdan yarattın. Ben çok üstünüm deyip de kibirlendiği an kaybeden şeytan gibi iyiliğe davet edildiği an kaybeder. Dolayısıyla bizim bu tarih boyunca yaşananlardan alacağımız ders hiçbir şekilde kendisine üstün gelinemeyecek, hiçbir şekilde tesir edilemeyecek yegane gücün Allah olduğunu kabul etmemiz gerektiğidir. Allah-u Teala herkesi yaratmıştır, bütün varlıkları yaratmıştır ama o yaratılmamıştır. Allah-u Teala herkese etkiler,
bütün varlık alemini etkilemekte ve yönetmektedir ama kimse onu etkileyemez. Dolayısıyla Allah-u Teala’nın o kainat üzerindeki varlık, üzerindeki yüceliği, o üstünlüğü insana ibret olarak geri dönmek zorundadır. İnsan kebir ismi Allah-u Teala’nın
ya da el mütekemmel bir isimleri büyüklüğünden bahseder dedik. İnsan hep daha büyük evler ister, hep daha büyük arabalar ister, hep işte boy daha uzun olsun ister, insan daha büyük mal varlığına sahip olayım ister, hep büyük ve işinde koşar. Halbuki hatırlaması lazımdır ki ne kadar gayret etse dağların boyunu aşamaz, ne kadar gayret etse ağaç kadar verimli olamaz,
ne kadar gayret etse başı bulutlara ermez, hiçbir zaman toprak kadar bereketli ve verimli ve zengin olamayacaktır. Dolayısıyla insan haddini bilmeli, büyüklenmemelidir. Evet insanoğlu elindeki imkanlar sayesinde büyük fırsatlar verilmiş kendisine ve büyük işler yapıyor olabilir ama mutlaka bunun bir sınırı, mutlaka bunun bir haddi, hududu vardır ve sınırsız büyüklük ancak Allah-u Teala’ya aittir. Hocam kibirden bu kadar bahsetmişken ism-i ahlakında sanki bunun şifası da var, tevazu. Peki Peygamberimizin örnekliğinde de düşünürsek, onun örnekliğinden hareketle düşünürsek, tevazunun ne olduğu, sınırlarının ne olduğu konusunda neler söylemek istersiniz? Doğru siz bir önceki sorunuzda da Peygamber Efendimiz kibir konusunda neler söylemişti ve nasıl davranırdı dediniz. Onunla bağlantılı olarak bunu da beraber düşünebiliriz Canan Hocam. Peygamber Efendimizin bir hadis-i şerifi var. Allah-u Teala bu dünyada kibirlenenleri öbür dünyada çok mini minnacık, ufacık karınca büyüklüğünde yaratacak diye. Bu ilk okuduğumda bana çok ilginç gelen bir hadis-i şerifti. Sonra suçun cezasının suçla ilgili ve orantılı olduğuyla ilgili bu koku okudukça aklıma bu hadis geldi. Bu adamın suçu neydi? Kibirlenmek, büyüklenmek, kendisini bir şey zannetmek. Allah-u Teala onu kıyamette o kadar minnacık yaratacak ki ve etrafındaki diğer insanlar o kadar büyük olacak ki o ezikliği derinden yaşayacak diyor Peygamber Efendimiz.
Bu gerçekten çok düşündürücü ve Peygamber Efendimiz elbisesini kibirle sürükleyen, hava atarak, caka satarak dolaşanlar yerin kaç kat dibine çekilip gidecek kadar günahkardır diyor biliyorsunuz. Kibirliği insan cennetin kokusunu alamayacaktır diyor. Bunlar gerçekten çok ciddi uyarılar ve azamet ve kibriyanın bu ikisi birlikte kullanılan iki büyük kelime
iki etkili vurucu ifade azamet ve kibriya bu akıl bile edemeyeceğiniz kadar haşmetli, büyük, aşılamayacak kadar yüce demektir. Ancak Allah’a ait olduğunu Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde söylüyor.
Ve biz namaz kılarken Subhane Rabbiyal Ala diyoruz. Öyle değil mi? Her rekatta tesbihimizde. Subhane Rabbiyal Ala, Ya Rabbi, Ala olan, yücelerin yücesi olan Rabbim seni tesbih ediyorum diyoruz. Dolayısıyla kendimize aslında yüceliğimizin bir sınırı olduğunu, şerefimizin, onurumuzun, gücümüzün, fırsatlarımızın bir sınırı olduğunu hatırlatıyoruz.
İnsan rüküya eğildiği zaman Subhane Rabbiyal Azim diyor. Ama secdeye vardığı zaman, alnını yere koyduğu zaman, yere kapaklandığı zaman kul olarak perişan, muhtaç, aciz, zavallı, affedilmeye, rızıklandırılmaya, korunmaya ihtiyacı olduğunu itiraf edip de yere kapandığında secde de diyor ki Subhane Rabbiyal Ala.
Yani ben böyle yerlerde sürünen başını secdeye vermiş, alnını seccadeye dayamış, sana yalvaran kulum ben acizim. Subhane Rabbiyal Ala en yüce olan ise Rabbim sensin. Dolayısıyla bu yücelik, büyüklük meselesinde insanın kendisini, sınırlarını, haddini, az önce dediğim gibi kapasitesini, bilmesi ve kul olduğunu asla unutmaması gerekiyor.
Burada tevazu çok önemli bir kavram ve Peygamber Efendimiz inanılmaz derecede mütevazi bir insan fakat tevazuyu hiçbir zaman acizlikle karıştırmamak gerekiyor.
Herhangi bir şekilde bir kötülük yapıldığında, bir yanlışlık yapıldığında, bir adaletsizlik, hukuksuzluk, bir ahlaksızlık yapıldığında Peygamber Efendimiz derhal müdahale eden, son derece güçlü bir şekilde kötünün karşısında duran, asla acizlik göstermeyen bir insan.
Ama müminler arasındayken son derece mütevazi, arkadaşlarının arasında otururken onlar gibi oturan, onlar gibi yiyen, onlar gibi içen bir insan. Bana şöyle ayrı bir yerde güzel bir sofra kurun da ben orada yiyeyim. Bana şöyle biraz yüksekçe bir taht, koltuk yapın da, sedir yapın da ben orada oturayım dememiş hiçbir zaman.
Diyor ki çölden, köylerden Araplar Peygamberimize ziyarete gelirdi şehrin dışından. Bakarlar hanginiz Muhammed derlerdi. Yani bu muhteşem bir tevazu. Arkadaşların arasında seçilmeyecek kadar mütevazi. Giyemiyle, kuşamıyla, konuşmasıyla, oturuşuyla onlardan biri olduğunu hissettirecek bir insan.
Bu aslında Peygamber Efendimizin yüceliğine aykırı değil. Peygamber Efendimiz orada, o toplumun peygamberi, o toplumun şehrin idarecisi, şehrin hakimi, ordunun komutanı. Peygamber Efendimiz orada aslında hem yönetici, hem hakim, hukukcu, hem muallim herkese öğreten dinini en üstün vasıflar Peygamberimize toplanmış durumda.
Ama bunlar Peygamberimiz de kibre sebep olmuyor. Ezici davranmıyor. Üzücü, incitici davranmıyor. Karşısına çıkan insanın kendisini kötü hissedeceği biçimde kibirli davranmıyor. Aksine karşısında birisi çok heyecanlanıp böyle titreyerek ne diyeceğini şaşırdığında diyor ki korkma ben de senin gibi diyor güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum diyor. Senin annen de güneşte et kurutur yerde. Benim annem de güneşte et kurutur yerde. Bu kadar mütevazi oluşu aslında onun değerini artırıyor. Onun için Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki sadaka malı azaltmaz. Kim mütevazi davranırsa Allah da onun ancak izzetini artırır.
Yani tevazu da insanın şerefini azaltmaz. Mütevazi oldun, ezik büzük oldun, zavallı oldun şimdi seni dinlemeyecekler. Otoriten sarsıldı biraz şöyle elimaşalı ol biraz insanlar üzerinde hükmün olsun. Disiplin denilen şeyi kibirle karıştırmak tam bir felaket. Bu tarz öğütler hiçbir işe yaramaz. İnsanlar size saygı duymaz, sevgi göstermez dediğinizi yapabilirler ama size gönülden bağlanmazlar. Peygamber Efendimiz’in hayatındaki o eşsiz tevazu o el aliy el kebir el mütekabbir olan bu isminin sahibi olan Allah karşısında kul olduğunu bilmek ve diğer kullar arasında da onlarla sağlıklı diyaloglar kurabilmek için son derece etkileyici bir örnek. Hocam Cenab-ı Hakk’ın büyüklük ve yüceliğinin kalpte zuhur etmesi için bugün konuştuğumuz isimlerimiz esmamız kadar Rabbimizin isimlerinin tecellisi olan eserlerini de bilmek şüphesiz ki çok önemli. Peki Rabbimizin azametini, yüceliğini, büyüklüğünü Derya’dan bir katre anlayabilmek için bize hangi eserlerini, işaretlerini veya ayetlerini örnek vermek istersiniz? Allah-u Teala’nın kudreti, azameti için, o yüceliği için aslında insanın sadece kendi vücuduna, yaratılışına bakması bile yeter. Bir gözün nasıl gördüğü, bir kulağın nasıl işittiği, bir elin nasıl çalıştığı ve bir bedenin nasıl ayakta durup da her türlü hareketi, canlılığı, aktiviteyi göstererek yaşamını sürdürdüğü gerçekten başlı başına bir mucizedir. Ve bunun kendiliğinden oluvermesi, tesadüfen ortaya çıkıvermesi, evrimleşerek bu hale gelmesi mümkün değildir. Bunu kesinlikle bu kadar mükemmel bir şekilde planlayan, yaratan, şekillendiren ve yöneten bir kudret vardır. O en yüce gücü anlamak için aslında bu insanın kendi bedenindeki nitelikler, bu işleyiş, bedenin mucizeleri yeter de artar bile.
Ben hatırlıyorum çok ilginç bir cümleyi. Uluslararası şöhrete sahip bir Karaciğer profesörünün sadece Karaciğer üzere çalışmalar yapmış ve yazdığı kitaplar bu alanın en temel eserleri kabul edilen Amerikalı bir profesörün o Karaciğer atlasının ilk sayfasına yazdığı bir cümle.
İngilizce bir cümle bu. Diyor ki, 40 yıl boyunca Tanrı’nın varlığını inkar etmek için uğraştım, bir Karaciğer hücresi beni yendi. Bu muhteşem bir şey. Tek bir hücrenin nasıl çalıştığı, ne gibi fonksiyonlar üstlendiği ve bir bütün olarak düşündüğümüzde
o hücrelerden oluşan Karaciğerin, onun etrafındaki akciğerin, kalbin, böbreğin bu insanın asıl hayatiyetiyle ayakta tuttu. Tam bir mucize ve siz ne kadar Allah-u Teala’nın büyüklüğünü inkar ederseniz ya da kendinizi en büyük zannederseniz zannedin, sonuçta bir Karaciğer hücresi sizi yenecek. Bu bakış aslında insanoğlunun sadece kendi bedenine değil çevresine de gözünü çevirip baktığında ne muhteşem bir düzenle, ne muhteşem bir ahengle kainatın döndüğünü gördüğünde tekrar kendine dönüp kendini hesaba çekmesi için çok önemli. Çünkü Allah-u Teala Kuran-ı Kerim’de diyor ki başını kaldır şu yedi kat semaya bir bak diyor. Bir boşluk, bir çatlak, bir yarık, bir bozukluk görebiliyor musun diyor.
Hadi bir daha kaldır gözünü bir kere daha bak bakalım. Var mı bir bozukluk? Yok. Dolayısıyla ne kadar kusur bulmaya çalışırsan çalış diyor. Yorulup yine kendine döneceksin. Acizliğini fark edeceksin. Geceyle gündüzü nasıl birbirinin ardından getirdik. O dağ gibi gemileri nasıl sularla yüzdürdük. O denizin tabanında bir tarafta tatlı suyu bir tarafta acı suyu, bir tarafta sıcak akıntıyı bir tarafta soğuk akıntıyı.
Nasıl yan yana akıttık inciler mercanlar çıkarttın. Hiç mi düşünmezsin? Bütün bu ayeti kerimeler insanoğluna aslında yüceler yücesi Rabbimizin sınırsız kudretinin ve büyüklüğünün birer yansıması olarak tekrar dönüp kendisine bakıp
Peki ben neredeyim? Peki ben ne yapıyorum? Peki ben bu Yüce Rabbimizin karşısında gerektiği yerde durup gerektiği gibi ona iman edip ona sevgiyle bağlanıp ibadetlerimi yerine getirip güzel ahlaklı yaşayan bir insan mıyım diye kendini sorgulaması gerektiğini gösteriyor.
Allah-u Teala kainatla ilgili pek çok ayeti kerimeyi biliyorsunuz. Kuran-ı Kerim’de kevni ayetler dediğimiz anlatır izah eder. Hep sonrasında der ki bir düşün bunları kim yarattı? Düşünün der. İçtiğiniz suyu toprağın derinliklerine çekip götürsek, suyunuz çekilse gitse, size içecek suyu tekrar kim getirecek?
Büyüklük olarak bu yetmez mi? Bu tarz ayeti kerimeler Allah-u Teala’nın el-Mütekebbir isminin tecellileridir. Kendi büyüklüğünü insana hissettiren, meydan okuyan, insana kainatla ders veren, çevresiyle tabiatla insanı eğiten el-Mütekebbir isminin tecellileridir.
Ve insan bunun karşısında bir şöyle titreyip kendine gelmek zorundadır. Öyle değil mi? Ben kiminle muhatabım? Ben kendimi ne zannediyorum ve ben nerede olmalıyım? Bütün bunları bir arada düşündüğümüz zaman insana düşen mütevazi olmaktan başka bir şey değildir. İnşallah o hakkımızı, sınırlarımızı bilmeyi nasip etsin Rabbim. Amin, amin canım. Hocam bu güzel sohbetimizi toparlamak adına el-Ali, el-Kebir, el-Mütekebbir isimlerin bir de insandaki yansımalarını sizden istirham etsek, bu isimlerin, esmanın insana tecellisi ne olmalıdır?
İnsana tecellisi, az önce de dediğim gibi, görece bir şekilde kendisinden daha küçük olanlara, daha zayıf olanlara, daha fakir olanlara karşı mütevazi olmak. Onlara karşı merhametli olmak. Onların hakkını, hukukunu çiğnemeden yüce olmanın aslında affedici olmayı, büyük olmanın aslında merhametli olmayı ve cömert olmayı gerektirdiğini fark ederek yaşamasıdır.
Allah-u Teala yücelerin en yücesidir. En ulu, en büyük Ekber olandır. Peki Allah-u Teala nedir? Cömerttir. İnsanoğluna sınırsız rızıklar ve nimetler verir, eli açıktır. O zaman insan, dünya hayatında her birimize farklılıklarımız var, kademelerimiz var.
Yaşı küçük olanlar, büyük olanlar var. Parası az olan, çok olanlar var. Mesleğim, makamı, mevkiyi yukarıda olanlar var. Bir şekilde bu farklılıklar, kademeler, basamaklandırmalar bizi kibre sürüklememeli. Allah-u Teala nasıl cömertse, cömert olmalıdır büyük olan. Allah-u Teala nasıl affedici ise affedici olmalıdır. Öğretmen affedecek öğrenciyi.
Anne baba affedecek evladını, öyle değil mi? Bir şekilde güçlü olan, elinde imkan bulunan ya da birtakım üstün nitelikleri Allah-u Teala’nın kendisine bahşettiği,
birtakım büyük fırsatlar eline geçmiş olan, büyüklenmeden bu fırsatları iyilik yolunda kullanıp kendisinden görece olarak daha aşağıda olanlara karşı daima merhameti, adaleti, affediciliği, hoşgörülüğü elinde tutmak zorundadır. Biz Allah-u Teala’nın ahlakıyla ahlaklanmak dedik ilk programımıza başladığımızda. Allah-u Teala’nın isimlerini, sıfatlarını öğrenelim ki, Rabbimizin rızasına uygun davranmak için, onun vasıflarını acaba biz nasıl elimizden geldiğince, insan olarak üzerimize düştüğünce karşılayabiliriz bakalım dedik.
Burada da yücelik dediğimiz şeyin, yüce bir makamda oturan bir idarecinin yapması gereken şey nedir? Cenab-ı Hakk’ın adaletle hükmettiği gibi hükmetmek, merhametli olduğu gibi merhametle, şefkatle kucaklamak, affedici olduğu gibi bağışlamaktır. Dolayısıyla elimizdeki fırsatları hiçbir zaman Allah muhafaza bizi şirke kadar sürükleyecek kötülüklere ve isyana değil,
her zaman bizi cennete götürecek iyiliklere ve tevazuya dönüştürmektir. Hocam bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz. Ben çok teşekkür ediyorum Cennan Hocam.
Kıymetli izleyenlerimiz, bugün Rabbimizin şanının yüce ve azametinin çok büyük olduğunu ve dahi büyüklenmeye kalkan zalimlere kahrı ve galebesiyle yaratılmışların hakiki konumunu hatırlatan bir izzetin, hükümranlığın sahibi olduğunu ifade eden el-Aliyye-i El-Kebir ve el-Mutekkebir isimlerini dinledik Hocamızdan.
Gerçek anlamdaki büyüklüğün, yüceliğin Rabbimize mahsus olduğunu idrak etme, tekabürden kaçınarak tevazuyu yukuşanma. Böylece Allah için tevazuyu gösteren kişiyi Allah ancak yüceletin müjdesine mazhar olma niyazıyla bir sonraki programda görüşmek üzere esen kalın.
Hakiki ve baki izzet ve yüceliğin üstünlük, büyüklük ve azametin sadece sana ait olduğunu hakkıyla idrak etmeyi nasip eyle bizlere. Sen ki övgüye değer bütün müsbet sıfatların, mutlak kemalin yegane sahibisin. Şanına yaraşmayan her türlü eksiklikten, kusurdan, acizlikten münezzehsin.
Seni hakkıyla övmeyin, sana hakkıyla şükretmeyi lütfeyle Rabbimiz. Allah’ım, takva ve ilmi kuşanmayı, böylece izzet ve ikrama nail olmayı, kibir ve tekabürden kaçınarak tevazuyu kuşanmayı ihsaneyle, sadece sana kulluk ederek, sadece senden yardım dileyerek yücelmeyi nasip eyle bizlere.
Altyazı M.K. Altyazı M.K.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir