"Enter"a basıp içeriğe geçin

Dini İstismar Edenler ve Dinde Samimi Olanlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 10.Bölüm

Dini İstismar Edenler ve Dinde Samimi Olanlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 10.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=fKv05VQXZ2U.

Süh, selamun aleykum bima sabartum feniyumu uqbeddar. Hak ve hakikat karşısında insanın takındığı tavır, onun Rabb’iyle arasındaki ilişkisini tayin eder. Öyle insanlar vardır ki az bir dünyalık bedel-e ahiretlerini satarlar.
Öğleleri de vardır ki Allah ve Peygamberi için canlarını ve mallarını hiç düşünmeden feda ederler. Bu cüzde dini istismar edenler ve kendi dünyalık menfaatleri için dini kullanan insanlara dikkat çekilir. Bununla ilgili üç grup insan gündeme getirilir. Bunlardan ilk ikisi dini tahrif eden kötü örnek olup,
üçüncüsü de Allah ve Peygamberi için canlarını, imanlarını şahit tutan ve mallarını da feda eden insanlardır. Söz konusu üç insan tipi şunlardır. Hâhamlar ve papazlar, müşrikler ve Hz. Peygamber’e var gücü ile destek olan fedakâr sahabilerdir.
Yahudi ve Hristiyanların hahamları ve papazları kendilerini tanrı gibi gösterdiler. İnsanlar da onları ilahlaştırdılar ve Rab edindiler. Bu durum bir ayette şöyle geçer. Yahudiler Allah’ı bırakıp hahamlarını, Hristiyanlarsa rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rab edindiler. Oysa bunlar da ancak bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır.
Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır. Burada Yahudi ve Hristiyanların Allah’ı bırakıp insanları Rab edinmeleri eleştirilmektedir. Yahudilerin ve Hristiyanların din alimlerini, din adamlarını Rab edinmeleri, onları tanrı benzeri bir otorite ile tanıdıklarını ifade eder. Nitekim adi binlerce bir ilah, bir Allah’ı bırakıp insanları Rab edindiler.
Nitekim adi bin hatim ile Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem arasında bu ayet hakkında şöyle bir konuşma geçtiği rivayet olunmuştur. Ya Resulallah, biz onlara kulluk etmiyorduk ki. Peki onlar size istediklerini helal, istediklerini haram kılıyorlar ve siz de onlara uyuyor değil miydiniz? Evet, işte burada söylenen de odur buyrulmuştur.
Yahudi din alimlerinden ve Hristiyan din adamlarından birçoğu dini istismar etmek suretiyle haksız kazanç elde ettiler. Çok daha kötüsü ise bu şekilde sağladıkları güçle insanları Allah’ın gösterdiği yoldan alıkoyma çabası içinde olmalarıdır. Bu kimseler din üzerinden çıkar sağlamak için hakikati çarptırdılar. Bunlar verdikleri hüküm için rüşvet almaları, ilahi kitapta değişiklik yapıp yazdıkları tahrip edilmiş nüsâları satmaları, Allah katında duaların kabulüne arıcı olacağı iznenimi vererek bağış almaları, günah çıkarma karşılığında bir gelir elde etmeleri ve birçok dolanbaşlı yollarda kendilerine mali kaynaklar oluşturmalarıdır. Ayrıca topluma iyi örnek olmak yerine bütün kişisel ihtiraslarını Rabbin rızasının önüne koyan bu kimseler, toplumun mübadele araçları olan altın ve gümüşü sırf kişisel servetlerini arttırmak için stok ederek toplumun da mahrumiyetlere maruz kalmasına sebep olmuşlardır.
Bu gerçek Kur’an’da şöyle geçer. Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin ve Hristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın-gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele. Elbette bu ayetler sadece Yahudi ve Hristiyan din adamlarını kapsamaktadır.
Ayrıca Müslüman din adamlarının ve âlimlerin dikkati çekilmekte, onların da aynı hataya düşmemeleri, dini istismar edip haksız yere insanların mallarını yememeleri ve kendilerini Allah ve Resulünün önüne geçirip tanrılaştırmamaları istenmektedir. Zira böyle yapanları korkunç bir azap beklemektedir. Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin ve Hristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın-gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele.
Allah hepimizi yeryüzünde özgür insanlar olarak yarattı. Doğru yolu bulmamız için bizlere elçiler gönderdi, rehberler gönderdi. Hepimizi dinimizin insanı kıldı. Hepimize yol ve yordam gösterdi.
İnsanlık tarihi boyunca Rabbimizin göndermiş olduğu o kutlu mesajları insanlığa duyurmak için elçilerin etrafında olan sahabiler vardı, havadiler vardı ve bu mücadelenin bir yerinde yer alan alimler ve abitler, dine ve dini hayata gönül vermiş insanlar vardı.
İnsanlık tarihi bu insanlar içerisinde dinin ve davanın yanında yer alıp ancak nefsinin kulu ve kölesi olan insanları da gördü ve tecrübe etti.
Rabbimiz Kur’an’da bizlere bu örneklerden de bahsetmektedir. Özellikle Yahudilerin din adamları, hahamları bizim için bir örnek olarak sunulmuştur. Papazlar bizim için bir örnek olarak sunulmuştur.
Bir kısım hahamlar ve bir kısım papazlar Allah’ın dinini kendi dünyevi heveslerinin ve dünyevi amaçlarının aracı haline getirmişlerdir. Rabbimiz Kur’an’da onlardan öfkeyle bahseder.
Ve der ki, ey insanlar sizin kimlerle yol yürüdüğünüze dikkat etmeniz gerekiyor. Kimlerin yanında durduğunuza dikkat etmeniz gerekiyor. Kimleri örnek aldığınıza kimlerin peşinden gittiğine dikkat etmeniz gerekiyor.
Şayet kiminle yol yürüdüğünüze dikkat etmezseniz, size yol gösteren insanlar sizi sapıklığa, kötü yola düşürebilirler. Bu öylesine tehlikeli bir yoldur ki insanı rehberlerinin peşine düştükleri insanların kulu ve kölesi haline getirebilir mi? Evet getirebilir.
Bununla ilgili sahabe hayatında, sahabenin peygamberimizle olan iletişiminde son derece ibretlik bir örnek vardır. Adi bin Hatim.
Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam insanlara Yahudi ve Hristiyanların din adamlarını tanrı edinmelerinden bahsettiği zaman, Adi bin Hatim şaşkınlık içerisinde, ey Allah’ın Resulü biz onları tanrı edinmiyoruz. Sorusunu yönelttiğinde, Adi bin Hatim’e Peygamberimiz siz onların helal dediklerine helal, haram dediklerine de haram demiyor musunuz?
Yani birilerinin elleriyle dinin ve dinin hükümlerinin değiştirilmesi, Allah’ın kitabında tahrifatın yapılması ve bunun insanlara din diye sunulması aslında tanrılığın, insanın kendi nefsinin yahut da tanrılaşmış nefslerin kulu ve kölesi olmasının tipik bir tezahür olarak
Peygamberimizin lisanından ve Rabbimizin ayetleriyle insanlığa duyurulmuş oluyordu. Değerli kardeşlerim, insanlar kiminle yol yürüdüklerine dikkat etmeleri gerekiyor.
İnsanlar nefislerinin kulu ve kölesi olma tehdidiyle her zaman karşı karşıyadırlar. Onun için Rabbimizin sürekli bizleri uyardığı bir tehdit ve tehlike vardır ki bu nedir? Şirk tehlikesi ve tehdididir. Buna düşmenin en kolay yolu insanın kendi nefsinin kulu ve kölesi olması yahut da tanrılaşmış nefislerin kulu ve kölesi olmasıdır.
Çünkü bu insanlar kendi maddi çıkarları için, dünyalıkları için Allah’ın ayetlerini aracı ve bir araç haline getirerek kendi dünyalıklarını inşa etme çabasındadırlar. Ve etraflarındaki insanlar onların bu çabasında adeta birer malzeme konumuna düşmektedirler. Allah hepimizi bundan korusun.
Allah’ın dinini satmaktan, Allah’ın dinini dünyalıklar vesilesiyle değişmekten ve dünyada altın, gümüş, para, mal, mülk biriktirip Allah’ın kutlu davasından yüz çevirmekten hepimizi Rabbimiz korusun. Zira kim böyle yaparsa, elim bir azapla, ağır bir azapla, yavm-ı kıyamette karşılaşacaktır. Bu cüzde dini istismar örneği olarak müşriklerin tutumlarına da yer verilmiştir. Müşrikler ekonomik menfaatleri sebebiyle savaşın yasak olduğu haram ayların yerini değiştirmişler, kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutmuşlardır. Hz. İbrahim ve İsmail’in dinlerine uygun olarak cahiliye dönemi Arapları da yılın dört ayını kutsal sayar. Bu inanışa saygının bir işareti olarak savaştan ve her türlü saldırıdan kaçınırlar. Zilkade, zilhicce, Muharrem ve recepten oluşan bu aylar haram aylar diye anılır. Kur’an’da haram aylarla ilgili şu ifadeler geçer.
Doğrusu Allah’a göre ayların sayısı Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına uygun olarak on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte doğru olan hesap budur. O aylarda kendinize zulmetmeyin. Müşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi siz de onlarla topyekün savaşın. Bilin ki Allah buyruklarına karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.
Müşrikler sadece savaş için değil, ticari menfaatleri için de ayların sayısı ve yeriyle oynamışlardır. Örneğin, zilhiccenin belirli günlerinde yapılan hac merasiminin değişik mevsimlere rastlaması çıkarlarına uygun düşmüyor. Haccı, havanın mutedil ve ticari ortamın müsait olduğu gün ve aylarda yapmak istiyorlardı.
Bunu sağlayabilmek için de değişik taktiklerle bazı yılları 13 ay’a çıkarıyorlardı. Bazen de savaş günlerinde mesela Recep ayı girerse onu helal sayıp, haramlığı Şaban ayına, savaş Muharrem ayına denk gelirse haramlığı Sefer ayına erteliyorlardı. Sonra da bu müşrikler insanlara da tanrılarınız böyle istedi diyerek kendi putlarını bu oyuna alet ediyorlardı. İşte bu ayette Allah’ın evrende var ettiği düzene göre ayların sayısının 12 olduğu belirtilmiş, dördünün de özel hükümleri olduğu hatırlatılıp buna aykırı davrananların kendilerine yazık ettiği belirtilmiştir. Kendi çıkarları doğrultusunda ayların sayısıyla ve yerleriyle oynamak, Kur’an’a göre inkârcılığı artırmaktan başka bir şey değildir. Aylara ek yapmak, inkârcılığı artırmaktan başka bir şey değildir. Inkârcıların daha da sapmasına yol açmaktadır. Onlar ayların sayısını Allah’ın yasakladığı aylara uyarlamak üzere bu eklemeyi bir yıl helal, bir yıl haram sayıyorlar ki, böylece Allah’ın haram kıldıklarını meşru hale getirsinler.
Bu yaptıkları kötü işler kendilerine güzel görünüyor. Allah inkârcılar topluluğunu doğru yola iletmez. Tarih boyunca dine samimi bağlananlar olduğu gibi, onu istismar eden kendi bireysel amaçları için kullananlar da hep olmuş.
Kur’an-ı Kerim bunun örnekleriyle dolu. Tabii pek çok örnek var ama özellikle bizim dikkat çekmek istediğimiz örnekler müşriklerle ilgili. Biliyorsunuz Allah’a şirk koşmak, onun yanında başka Tanrıların olduğunu kabul etmek ve onun tekliği üzerinde ısrarcı olmamak çoğu zaman bir insan zaafı olarak karşımıza çıkıyor. Doğrusu tarih boyunca insanlar, böyle düşünen insanlar hep olmuş ve Kur’an kıssaları bu insanların sonunun ne kadar hüsranla bittiğini bize anlatıyor. Müşrikler özellikle cahiliye döneminde de Putperest Araplar haram aylar konusunda bir tartışma başlatmışlardı.
Diyorlardı ki haram aylar aslında zikredildiği gibi değil. Yani başka aylar da haram ayı olarak değerlendirilebilir. Bunu Peygamberimiz döneminde haram aylarıyla ilgili özellikle servet sahibi, ekonomik statü sahibi, insanlar bu aydaki yasaklara uymamak için bir gerekçe olarak da kullanıyorlardı.
Çünkü haram ayları evet Kur’an-ı Kerim’de sayılıyordu. Ayların sayısı bellidir diyordu Kur’an-ı Kerim’deki ilgili ayet ve o aylarda özellikle o aylarda savaşmamayı, barış içerisinde yaşamayı öneriyordu. Tabii sadece o aylarda mı barış esastır? Kur’an-ı Kerim’in başka ayetlerine baktığımızda aslında çoğu zaman barışın daha hayırlı olduğu seçeneği bize sunulur.
Peki neden sadece haram aylarda barış önerilir? Çünkü haram aylarda en azından insanlar ne yaptıklarını düşünsünler, gerçekten mücadele etmeye değer olanın ne olduğunu fark etsinler ve savaşmaktan, birbirlerine zarar vermekten, geçici birtakım çıkarları elde etmek için insanı Yüce Rahman’ın en değerli kulluğunu, kullarını incitmekten uzak dursunlar şeklinde bir hatırlatma idi daha doğrusu.
Tabii asla savaşı meşru görmek değil, aksine savaşmanın her dönemde her zamanda yasak olduğunu ama özellikle üzerinde düşünülmesi gereken barışın bu aylarda Kur’an’da sayılan haram aylarında daha kıymetli olduğunu hatırlatıyordu bize. Tevbe Suresi 37 ve 38. ayetler.
Burada da Zil Kade, Zil Hicce, Muharrem, Recep ayları. Müşrikler dediler ki bu aylar dışında da acaba başka aylar ya da bu ayların sıralaması değişebilir mi? Neden Recep? Yani başka bir aya kaydırabilir mi? Nitekim bunu deneyenler oldu ve Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de kendi koyduğu düzene karşı çıkan bu tür tavırları her zaman bir uyarıyla hatırlattı.
Ve tabi bu uyarılara kulak verenler olduğu gibi bunu istismar edenler de oldu. İstismarın yine tarih boyunca genellikle ekonomik çıkarlarına ters düşen kişi ve gruplar tarafından yapıldığını görüyoruz. Samimi Müslümanlar bir konuda kendilerine Yüce Rahman bir şey emrettiğinde asla onun aksini iddia etmediler. Oysa müşrikler özellikle müşrik Araplar samimi olmadıkları için ve çoğu zamanda kendi ticari faaliyetlerini zarar görecek şekilde değerlendirdikleri için bu durumlar karşısında uzak durmayı kendi çıkarlarına olanı tercih etmeyi yeğlediler. Tabi Yüce Allah’ın güzel kulları, onun övgüyle bahsettiği Kur’an-ı Kerim’deki kulları bu dört aylar haram aylara daha doğrusu hep riayet eden insanlardı. Onları yine Tevbe Suresinin farklı ayetlerinde Yüce Rahman övgüyle bahseder ve onların ödüllerinin hem dünyada hem de ahirette büyük olacağını ifade eder.
Tabi zaman tarihsel zaman tarihin her döneminde farklı işledi. Peygamberimizin peygamberlik döneminde özellikle siyeri nebi bize bunun örneklerini çokça anlatıyor. Ve Peygamberimizin tebliğine karşı çıkan müşrikler bir takım çıkarları dolayısıyla özellikle putperest Araplar hatta kendi akrabaları içerisinde bile böyle insanlar hep oldu.
Ve Peygamberimiz onlar için de her zaman dua etti ve onları tatlılıkla yine kendi yoluna, tevhid inancına, Yüce Rahman’ın birliğine ve tekliğine çağırdı. Ama buna rağmen tabi inkarda ısrar edenler hep oldu. Tarih boyunca böyleydi bundan sonra da herhalde böyle olmaya devam edecek. Çünkü insan kendi düzenini meşru gördüğü sürece Yüce Rahman’ın koyduğu düzene karşı ısrarlı bir tavır sergilemeye devam edecek. Sahabeler Hz. Peygamber’in tedrisi ve ahlakıyla yetişmiş, sayısız fedakarlık örnekleri göstermiş İslam medeniyetinin kurucu neslidir. Kadını ve erkeğiyle yürüdükleri yolda müminlerin hayatına güzel bir örneklik olmuş, gökteki yıldızlar gibi parlak ve eşsizdir her biri.
Bu cüzde Kur’an hakiki müminleri anlatır. Müslümanlardan öncekilerin hatalarına düşmemeleri, dini istismar ve dünyevi çıkarlarını alet etmemeleri bilakis Allah yolunda fedakar olmaları istenir. Bu bağlamda müminlere cihat ve infak emredilir. Kur’an tam da burada cihada davet edilen müminlerin özelliklerini şöyle anlatır.
Allah’a ve ahiret gününe iman edenler kendilerini mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten muaf tutman için senden izin istemezler. Allah buyruğuna karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilir. Ayrıca Kur’an’a göre hakiki müminler dengelidir, doğru ve dürüstür, fedakardır.
Fedakarlık bağlamında Hz. Peygamber’e ölümü göze alacak kadar bağlı bir sahabe örnek verilir. Bir sahabe düşünün ki mağara dostu, can yoldaşı. Bir sahabe düşünün ki Hz. Peygamber’in her söylediğine, her yaptığına ilk inananlardan, ona ilk itaat edenlerden, Allah’ın Rasulü olduğunu ilk kabul edenlerdendir.
Ona Hz. Peygamber’in Mekke’den Mescid-i Aksa’ya gittiğini, oradan göğe yükseldiğini söyleyenlere, o söylediyse doğrudur diyerek tam bir sıddıklık örneği gösteren Ebu Bekir S. Sıddıktıro radıyallahu anh. Bu büyük sahabe her zaman olduğu gibi tehlikeli hicret yolculuğunda da Hz. Peygamber’in yanındadır. Onun bu ölümüne desteği Kur’an ayetiyle adeta ölümsüzleşir. Bu ayette Hz. Peygamber aleyhisselatü vesselamın hayatında ve İslam’ın tebliği sürecinde önemli bir dönüm noktası olan Mekke’den Medine’ye hicret olayından bir kesite gönderme yapılarak Müslümanlar ilahi yardımın manası ve değeri üzerinde düşünmeye çağırılmaktadır. Hz. Ebu Bekir’in bu yolculukta ve özellikle sığındıkları mağarada geçirdikleri 3 gün boyunca Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin üzerine titreyen davranışlarıyla ona olan bağlılığının ne kadar içten olduğunu göstermektedir. İşte Kur’an’ın Hz. Ebu Bekir’in Hz. Peygamber’e olan bu eşsiz sadakatini dolaylı olarak övmesi,
onun yârigâr yani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin mağaradaki can yoldaşı diye anılmasını sağlamıştır. Siz Peygambere yardımcı olmasanız da önemli değil. Nitekim inkârcılar onu iki kişiden biri olarak yurdundan çıkardıklarında Allah ona yardım etmişti.
Hani onlar mağaradaydılar, arkadaşına tasalanma, Allah bizimle beraberdir diyordu. Derken Allah ona kendi katından bir güven duygusu indirdi. Sizin göremediğiniz askerlerle onu destekledi ve inkârcıların sözünü değersiz hale getirdi. Allah’ın sözü ise en güçedir. Çünkü Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir. Allah kulunun yardımcısıdır. Karşılaştığı her türlü sorunda Rabbine sığınan insan mutlaka zafere erişecektir. Tevekkül, ona sığınma, Rabbinin gücünü hissetme, her daim hissetme, kulun kendi üzerine düşeni yaptıktan sonra ortaya koyacağı bir davranış, bir tutumdur.
Tıpkı Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın Hz. Ebu Bekir ile çıktığı yolculukta olduğu gibi. Müminlerin Mekke’den ayrılıp Medine’ye geçtiği süreçte, en sona Hz. Peygamber Aleyhisselatü Vesselam ve sevgili arkadaşı Hz. Ebu Bekir kalmıştı. Efendimiz Allah’ın kendisi için o yola müsaade etmesini bekliyordu ve Allahü Teala bu müsaadeyi verince yola çıktılar.
Kur’an-ı Kerim bu olayı iki yerde zikreder. Birincisinde Hz. Peygamber üzerinde müşriklerin kurduğu tuzakları haber verirken ifade eder. Bir diğeri onun arkadaşı Hz. Ebu Bekir ile Seğür mağarasına sığındığı zaman yaşadıklarıyla ilgilidir.
Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam aynı diğer insanlar gibi nübüvvete ve Allah’ın seçmiş olduğu kulluğa rağmen, diğer insanlar gibi hazırlıklarını yapar ve gerekli malzemeleri yanlarına aldıktan sonra, Medine’ye değil de tam tersi istikamete sevdağında bir mağaraya gidinceye kadar görürler ve bir müddet o mağarada gizlenmeleri gerekir. Hz. Peygamberin üzerine düşen tedbiri en güzel şekilde gerçekleştirerek, arkadaşı, yol arkadaşı Ebu Bekir Efendimiz ile birlikte mağaraya sığındığı o dönemi anlatan ayet, Hz. Ebu Bekir’in aslında ne kadar tedirgin olduğunu ifade etmektedir.
Peygamberimize bir zarar gelmesi endişesi içinde bulundukları durumu Ebu Bekir Efendimiz için daha zor hale getirmektedir. İkinin ikincisi diye bahseder ayet ondan. Birincisi sevgili Peygamberimizdir. Özellikle isimler zikredilmez ama ikinin ikincisi sıfatı kıyamete kadar Hz. Ebu Bekir için kullanılacak Rabbani bir ifadedir.
Mağaradaki bu sıkıntılı süreci bertaraf etmek üzere Hz. Ebu Bekir’i teselli etmek, Peygamberimizin vazifesi olarak Allah tarafından emredilir ve şu cümleyi kurar Peygamber Efendimiz. La tahzen inna Allahe mana üzülme şüphesiz ki Allah bizimle beraberdir. Medeni bir sure olan Tevbe suresinde geçen bu ayeti kerime neden hicreti ele almaktadır? Aslında burada müminleri Allah’ın yardımını hatırlatmak üzere bu olay tekrar zikredilmiştir. Şöyle ki Tebuk seferi gibi oldukça zorlu bir mücadele için hazırlanan orduda bazı Müslümanlar, yolun uzunluğu, havanın sıcaklığı ve medenede içinde bulundukları hasat mevsiminin durumu gibi nedenlerle savaştan geri kalmak isterler ya da yavaş hareket ederler, yavaş davranırlar. Burada biraz tabi münafıkların onların yüreklerine soktuğu fitnelerin de etkisi vardır.
Ama Allah yardımını hatırlatmak suretiyle Hz. Peygamberi nasıl hicrette düşmanların zarar vermesinden kurtardıysa burada da aynı şekilde yardım ve zaferin kendisine ait olduğunu bildirir.
Her halükarda müminler zor duruma düştüğünde Bedir’de, Uhud’da ve daha sonraki savaşlarda Allah yardımını asla esirgememiş, onlara sekine yani bir huzur, bir sükunet indirmek suretiyle zihinsel olarak destek olurken, görünmeyen ordularla da güçlerini artırmıştır. Allah’ın görünmeyen orduları vardır. Her daim hazır olabilecek, her daim zora düştüğümüzde bizi destekleyecek. Tıpkı Bedir’de olduğu gibi, tıpkı hicrette olduğu gibi ve Tebuk’ta yapabileceği gibi. Allah’ın kelimesi, O’nun sözü, O’nun kitabı, O’nun emri en üstündür. Ayet küfür ne kadar güçlü olursa olsun O’nun hakimiyetinin geçici olacağını ve her daim Allah emrinin O’nun üzerine baskın olarak çıkacağını bildirmek noktasında bize büyük müjdeler içermektedir. Peygamberimizin ve Hz. Ebubekir’in teslimiyeti bize de nasip olsun
ve her daim O’nun yardımını görebileceğimiz inancını kalplerimizden almasın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir