"Enter"a basıp içeriğe geçin

Hedonizm I İnsanın Anlam Arayışı 04 | Dost TV | 20.07.2022

Hedonizm I İnsanın Anlam Arayışı 04 | Dost TV | 20.07.2022

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=iy2w33WzGIg.

Değerli dostlar DostTV Dost FM Ortak yayınında İnsanın Anlam Arayışı programına hoş geldiniz. Allah’ın selamı rahmeti bereketi hepimizin üzerine olsun. Yüce Rabbim yolundan ayırmasın rızasına nail olanlardan eylesin. Öncelikle Yüce Rabbimize kâinatın hâliqi maliki olan Yüce Rabbimize hamd ve sena Resulü Ekrem Efendimize de salat ve selam ile programımıza başlıyoruz. Bildiğiniz üzere İnsanın Anlam Arayışı programında hayatın gayesi, anlamı, amacı nedir? Bu konuda insanlığın düşünce tarihi boyunca insanlar ne tür fikirler üretmişler? Yani filozoflar ne demişler? Bunun karşılığında semavi dinler, hak dinler,
özellikle de Kur’an-ı Kerim ne buyuruyor bize hangi yolu gösteriyor? Bunun üzerinde duruyorduk. Bugün de inşallah yine bir konuyu hedonizm dediğimiz hazcılık, hazcılığı esas tusan hayatın anlamını dünyanın zevklerinden sınırsızca ve sorumsuzca
faydalanmak şeklinde yorumlayan bir felsefi görüşten bahsedeceğiz. Tabii ki hayatın anlamı konusunda gayret sarf eden anlam arayışı yolculuğunda olan sadece insanoğlu var. Çünkü insanın yetenekleri, kapasitesi, istidadı buna müsait. Bunun dışında hayatın manasını, değerini ve amacını düşünen başka hiçbir varlık yok.
Tabii ki hayatı anlamlandırma konusunda da öncelikle Allah’ın varlığı ön plana çıkıyor. Allah’ın varlığı konusunu kabul edip etmeme noktasında anlam arayışı yoğunlaşıyor. Hedonizm konusunu bugün yine her zaman olduğu gibi, her çarşamba olduğu gibi muhterem hocamız Dumlupınar Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve aynı zamanda Dilişleri Yüksek Kurulu Üyesi olan Prof. Dr. Halis Aydemir hocamızla birlikte konuşacağız. Hocam hoş geldiniz, sefa getirdiniz. Hoş bulduk, merhaba. Evet merhaba. Şimdi hocam bu hedonizm dediğimiz hadise, hazcılık, yani nefsani arzuları, istekleri ön planda tutup hayatı sadece bunun üzerine bina etme, hayatın gayesini bunun üzerine bina etme şeklindeki bir anlayış tabi ki felsefi olarak birçok insan bunu bilmeyebilir yani bu kelimeyi ama yaşantı ve hayat olarak, tercihler olarak böyle bir hayat seçmiş, hayat tarzı seçmiş olabilir. Bizim daha çok tabi ki bunlar üzerinde duracağız. Özellikle gençlerin hedonizme kaydığı daha çok işte paraya, zevke, birtakım dünya böyle nefsani arzular peşine takıldığı yönünde bazı değerlendirmeler söz konusu. Bununla ilgili yapılan çalışmalar da var. Aslında bir doktora tezi elime geçti, orada yapılan bir alan çalışması var. Bu alan çalışmasında 18-25 yaş arası gençler üzerinde üniversiteli lise gençler üzerinde yapılmış bir çalışma. Bini Aşkın. Burada yapılan çalışma da aslında gençlerde dini duygunun, dini hissiyatın hala canlı olduğu ama birtakım hedonik yani nefsani arzulara isteklere bir kayış oldu. Yani gelenekle modernitenin iç içe yaşandığı, gençliğin aslında ikisinden de bir nevi vazgeçmediği veyahut da ikisi arasında bir gerilim yaşadığı sonucu ortaya çıkarılmış.
Böyle bir çalışma da var aslında gençliğimiz tamamen dini değerlerinden uzaklaşmış, terk etmiş değil. Ama belki de gençlik sahikasıyla, gençliğin bütün duyguların galayanda olduğu bir dönemdeki bir gerilinden söz edilebilir. Bu noktadan hareketle ben sorumu hemen sorayım. Yani zevklerin peşinde koşmak olarak özetleyebileceğimiz hedonizm hayatın gayesi olabilir mi? Teşekkür ederim. Ağzı billahi min ash-shaytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil alemin ve salatü ve selamü ala Resulina Muhammeden amin. Rebbena etina milledunka rahmeten ve hey’lena min emrina rashada. Tabi bahsettiğiniz bizim yaratılışımızla alakalı bir şey. Allah Azze ve Celle bize ilim yapma sürecini nasip ettiği gibi ehva dediğimiz arzular. Bunlara parazit duygular da diyebiliriz.
Yani bir şeyin doğrusuna kanaat edip şöyle yapayım dediğimizde karşımıza çıkan alternatif süreçler. Bunlar ucunda belli bir zevk vaat eder. Belli bir heyecan, belli bir isteklik vaat eder. Ve bizim irade kullandığımız süreçte doğrusunu mu yapayım yoksa bana hoş gelen, zevkli gelen,
kısa süre içerisinde bolca tat vaat eden şeyi mi yapayım? Genelde de şablon böyledir. Yani Kuran’da da Cenab-ı Hak. وَإِنَّ كَثِيرًا لَيُضِلُونَ بِأَهْوٰئِهِمْ بِغَيْرِ عَلْمٍ Hep ilim ile ehva dediğimiz şey karşı karşıya gelir. İnsan burada irade kullanır. Eğer ehva hiç olmasaydı mesela bazıları diyor ki bizde hiç böyle bir şey Cenab-ı Hak yaratmasaydı. Arzu, zevk, tat bunların peşine böyle akan yanımız. Hani Hz. Yusuf aleyhisselam diyor ya اَسْبُ إِلَيْهِنَّا Ben onlara akarım. Böyle akar yani doğal bir şekilde. O yüzden Cenab-ı Hak da Ya Rabbi beni muhafaza et demiş. وَإِلَّا تَصْرِفَ عَنِّي كَيْدَهُنَّا Onların üzerimdeki eğer tuzaklarını sen çözüp savmaz isen
yani iş bana kalırsa kendine hiç güveni yok. Bütün itimadı veklentisi Cenab-ı Hakk’ın onu koruması böyle de olmalı. Çünkü nefis sürekli kötü bir yer burada. اَمَّا رَتُمْ بِالسُّوُ O kötü olanı teşvik ediyor, emrediyor, güzel gösteriyor. زُيِّنَ لَهُمْ diyor Cenab-ı Hak tezyin. وَزَيِّنَ لَهُمْ شَيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ Şeytan o amelleri güzel hoş gösteriyor.
Ama bu süreç dahi yani Cenab-ı Hakk’a rağmen oluşmuş bir süreç değil. Şeytanın hani Allah bizi yaratmış ama bizi paktertemiz bu tür duygulardan arı yaratmış. Şeytan getirmiş onu bize bulaştırmış değil. O duyguların bizde yani yeri ve yurdu var içimizde. Ve şeytan nereden hani tabircayın size gıdıklayacağını nereden harekete geçireceğini biliyor.
Ve bu yüce yaratanın planının bir parçası. O yüzden Cenab-ı Hakk dedi ki وَلَوْ شَيْءَ أَرَبْ بُكَ مَا فَعَلُوهُ Rabbin dileseydi hiç böyle şeyler yapamazdı şeytanlar. Dolayısıyla şeytanların da içinde olduğu, onların teşvik ve tahrik ettikleri bir böyle potansiyelimiz var. Parazit duygularımız bunlar ve kısa vade içerisinde bize çeşitli zevkler sunuyorlar.
Bunlar da rengarenk sadece çikolatanın tadındaki gibi değil. Şehvi boyutta var, ne bileyim kariyer boyutunda var. Ayette Cenab-ı Hak وَتَفَاخُرُمْ بَيْنَكُمْدَرْ Bürübirlerine karşı üstünlükte bir haz var. Ondan sonra مَلْ وَتَكَاثُرُنْ فِي الْأَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِ Malları, çocukları çoğaltmada bir haz ve zevk var. Eğlence de. Bunlar Cenab-ı Hak dünya hayatı diye اِعْلَمُوا اَنَّمَ الْحَيَاتُ الدُّنْيَةُ لَعِبٌ وَلَهُونَ اَيْلَنْجَ وَزِينَةً Zinette, süsle var, görünürlükte böyle. Bunların hepsi dünyada bildiğimiz, tattığımız her birimizin yani iyisiyle, kötüsüyle herkesin bildiği ama birilerinin amaç edindiği bugün hedonizm dediğiniz birilerinin varsa yoksa
bunlar güzel şeyler herhalde olabileceğinin en iyisi madem hayat bilmediğimiz bir şekilde başlıyor orasını kontrol edemiyoruz, içindeyiz hayatın ve bir şekilde sonlanıyor. O zaman yani bir anlamı olmayan, yaratanı tanımadığı, bilmediği, buna da yanaşmadığı zaman o zaman bütün olay parantez arasıyla sınırlı kalıyor. O zaman şu üç günlük dünyayı bari zevkli yaşayalım. Bu neye yansıyor? Bu tercihlere yansıyor. Yani ben hedonist miyim, değil miyim diye kendimize sorduğumuzda başka da ile işimiz yok. Derdimiz kendimiz neredeyiz diye. Bu tercihlerimiz de etkiliyse, biz kendimizi hedonist ilan etsek de etmesek de değişen bir şey yok. Eğer Allah Azze ve Celle’nin doğrusu bu dediği bir şeyi bizim için oluşturulduğu alternatif istikamette bir haz, bir lezzet, bir zevk koyduğunda oraya biz doğrusundan vazgeçip o hazı, o zevki elde etmek üzere ona yöneliyorsak böylece doğruyu basıp geçiyor isek hedonist bir tercih yaptık demektir. Bu zamanla davranış haline geliyor, zamanla tutku haline geliyor ve böyle birini tanırsın yani. Eğer şöyle bir çıkarı olursa bu uğurda o zaman onu tercih eder. Doğru yanlış helal haram demez çünkü onunla elde edeceği belli bir çıkar, onunla elde edeceği şehvet vardır, onunla elde edeceği lezzet vardır yani para mesela bunu temsil ediyor. Para bütün bu çeşitlerin hepsine kişiyi götürebilen bir araç. İsterse şehvete gidebilir, isterse lezzete iyi bir yerde yemek yiyebilir, efendim alkol alabilir,
bir eğlence mekanına gidebilir. Dolayısıyla parayı temsil eden çıkar uğruna kişinin haktan vazgeçtiği ve sınırı geçtiği her yerde hedonist bir tercih ve davranış biçimi söz konusu. Gençlere sorulan sorulardan birisi de bu parayla ilgili bir kısmı tabi tamamı olmasa bile bir kısmı paranın mutluluk getireceğine inandığını söylüyor. Yani aslında bu hisler yani insanın yaratılışında olan bu duygular hepsi yaratan tarafından verilmiş ve imtihanın bir parçası. Aksi takdirde meleklerin yanında hiçbir günaha bulaşmayacak böyle kötü duyguları olmayacak
bir varlık yaratmasının bir anlamı olmazdı zaten melekler öyle varlıklar. Dolayısıyla bunu bir imtihanın parçası olarak görüp ona göre tavrımızı netleştirmemiz gerekiyor. Yani durumu yönetebilmek, bir insanın kendisini tanıyıp bende öfke var, bende gazat var, bende şehvet var, bende arzu var, bende ihtiras var, bende başkalarına baskın gelebilmenin verdiği bir haz var, bende üstünlük tutkusu var, egemenlik beklentisi, istikbar bütün çeşitleriyle her birimizde var. Şimdi ben bunu bu bir arabanın hani sağa çarpabilirim, soğa çarpabilirim, yeri geliyor motor birden ani hız alabilir, fren tutmayabilir gibi bildiğimiz kırılganlıkları neyse bunların hepsi bizde var ve bundan içerisinde en etkili olan şehevi arzu vadeden tat vadeden süreçlerimiz içimizde. Bunlar harekete geçtiğinde kuşkusuz bir beklenti oluşuyor. Yani güzel bir yemek, güzel bir tatil, güzel bir eğlence, güzel bir şehevi birliktelik, bunlar bir çekim alanı oluşturuyor. Allah Azze ve Celle’de kulunu bu çekim alanına karşı doğrular ve yanlışlar düzleminde sınıyor. Doğrular ve yanlışlara dikkat edebilecek mi yoksa yeri gelecek?
Doğru da olsa, yanlış da olsa benim için fark etmez. Ben artık pusulamı kalbimle aklettiğim süreçlerden ayırıyorum, arzularıma oturtuyorum. Artık benim pusulam arzularım. O yüzden Cenab-ı Hak bu tür arzuları ardına düşmüş kimseyi adeta arzularını ilah edinmiş diye tanımlıyor. Çünkü bir farkı yok.
Yani kalksa ben artık arzularımı ilah edindim, arzularımı tapıyorum, böyle diyen kimse yok. Kimse demez böyle bir şey. Demiyor ama Cenab-ı Hak dedi ki, baktın ki yani arzuları ne derse onu yapıyor. İşte bu adam Cenab-ı Hak’ka karşı olan sorumluluğunu artık arzularına karşı yapıyor. Nefsine köle olmuş. Artık onun ara ayta man ittaqadha ilahe hu hevahu. Hevasını ilah edinen kimse.
Şimdi bu öyle bir tehlikeli bir şey ki Cenab-ı Hak Kuran-ı Kerim’de bunu yani hevayı, arzuları öncelemenin Allah Azze ve Celle katında bir bedeli var. Eğer bir kimse arzularını önceler ise Cenab-ı Hak bu kez bu kimsenin akletme süreçlerini tıkamaya başlıyor. Yani biz sana doğruyu görebilmeyi, yanlışı görebilmeyi bu imkanları verdik. Buna alternatif olarak da ehvayı, arzuları verdik. Sen eğer arzuları öncelersen, doğruları önemsemek sizin, arzuları öncelersen o zaman biz senin o değerlendirmediğin ve seni insan yapan güzel ile çirkeni, doğru ile yanlışı, hak ile batılı, temiz eden o yanını kötürüm hale getiririz.
Buyurdu ki Cenab-ı Hak, اَفَرَئِتَ مَنْ اتَّخَذَ إِلَٰهُ هَوٰهُ Havâsını ilah edinmiş adamı gördün mü? وَأَدَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ Allah da onu ilmiyle Cenab-ı Hakk’ın bir ilmi ne dayalı olarak yani yersiz rastgele değil, hevasını ilah edinen kimse Cenab-ı Hakk’ın ilminde bu akıbete düçar oluyor.
Ne yapıyormuş Cenab-ı Hak ona? وَأَدَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عَلٰى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ Onun kulağını mühürler ve onun kalbini mühürler. وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلٰى بَصَرِهِ غِيشَاوَةً Gözüne de perde çeker Cenab-ı Hak. Ondan sonra dedik ki فَمَنْ يَهْدِيهِ Artık buna kim hidayet edebilir?
Yani bir kimse hevasını öncelemeye başladığı zaman artık Allah Azze ve Celle onu bu sürece sokuyor ve siz etrafında ona ne kadar iyiliğini isterseniz isteyin, bir şey yapamıyorsunuz. Kötürüm hale geliyor. Bir başka ayette Cenab-ı Hak dedi ki اَرَٰئِتَ مَنِتَّخَدَ إِلٰهُ هَوٰهُ اَفَأَنْ تَتَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيْلَا
Şu hevasını ilahı edinmiş adamı gördün mü? Yoksa sen mi ona kefil olacaksın? Yani ben onu düzeltirim, ben onu yola getiririm diye, sen de böyle bir iddiada olamazsın. Eğer ki bir kimse hevasını artık öncelediyse, dolayısıyla çıkar, çıkarı önceliyor, hakkı önemsemiyor. Çıkarı önceliyor, hakkı önemsemiyor. Allah Azze ve Celle bir süre sonra hakkı tanımlayabilen, hakkı fark eden, görebilen yanını örselemeye başlıyor. Çünkü diyor ki senin buna bir ihtiyacın yok. Sen artık mutlak olarak çıkarı önceleyen bir moda girdin. Senin hakkıyla bir işin yok. Bu sürecin kişinin hakkı algılayan yanını, kulağı, kalbi ve gözünü kapatması ile sonuçlanması söz konusu. Dolayısıyla böyle hani arzuların peşinde gitmek, basit şeylermiş gibi çıkarını öncelemek, hevasının peşinden gitmek öyle değil. Allah Azze ve Celle Kur’an’da yolun makasın ayrıldığı yeri ehva ile ilm arasında hep. Ehvaya tabi olmak, arzulara tabi olmak yahut hakka tabi olmak. Hakkı bilip o bilinç ile hakkın peşine düşmek. Dolayısıyla hedonizm aslında hakkın alternatifi olan güzergahın adıdır. O kendisine başka başka şeyler de seçse felsefi, işte önceki haftalarda konuştuklarımız. Cenab-ı Hakk’ın dediğine göre aslında hepsinin arka planında ehvayan peşine düşmek vardır. Başka şapkalar kullanabilir kendisine.
Ama işin aslında kişi arzularını alternatif yola saparken arzularını önceler. O yüzden küfrün adımı fevaynûnil kafirinâ, kafirlerin vay haline demişken Cenab-ı Hak hemen tarif etti. Ellezîne yestahibûnel hayâted-dunya. Dünya hayatını sevimli bulanlar. Ya ben burayı yaşayacağım dediği zaman o zaman haktan uzaklaşıyor.
Yani severek isteyerek tercih edenler. Evet tercih edenler. Bu bir tercih. Bu dünyayı önceleyip ahiretten vazgeçmenin tercihi. Bunların hepsinin temelinde aslında bir yaratıcıyı kabul etmeme, kâinatın bir sahibinin olduğunu benimsememe anlayışı yatıyor. Dolayısıyla neticede hepsi materialist anlayışın maddeyi ön plan tutturan maddeyi ezelî gören anlayışın bir yansıması. Çünkü neden? İnsandaki maddi planı, nefsi planı ön plana çıkarıyor. İnsanın ruhi yönünü, manevi yönünü tamamen ihmal eden bir davranış sergiliyor. Heden-i Zim’de böyle aslında tamamen insanın maddi boyutuna, insanın maddi boyuta indirgeyen, sadece heves ve arzularına indirgeyen bir yaklaşım tarzı. Manevi boyutunu, ruhi yapısını tamamen reddediyor.
Aslında Kur’an-ı Kerim, Yüce Rabbimiz, bunun ikisinin ortası bir yol insanlığa gösteriyor. Tamam, senin madden var, bir takım arzuların, heveslerin var zaten. Kur’an-ı Kerim’de Allah Teala bunları belirtiyor tek tek. Zü’n-i inel-i nâsi hubb-ı şehvâd diyerek insanın bu tip duygularla donatıldığını haber veriyor. Ama bu ikisi arasındaki yolu insanın tercih etmesi gerekiyor.
Allah iki yolu da gösteriyor, orta yolu insanlığa sunuyor. Asıl mutluluk da huzurda sanırım burada Yüce Rabb’in. Bizim nefsine tabi olanları da en sapkınlar olarak nitelendiriyor. Men addallû menittebâhâ. Bir ayet de Araf suresinde kemetelil kelp diyor Allah-u Teala. Buradaki teşbihle ilgili bir açıklamanız olabilir mi?
Şimdi bu demin söyledik ya Cenab-ı Hak ona arâ-i temenittehâ de ilâhe hu hava hu şu hevasını ilah edineni gördün mü? Dedikten sonra Resûlullah’a diyor ya afe ente tekûnu aleyhi vakîla yani sen ona vekil olabilir misin? Ben onu hidayete getiririm, yola getiririm. Bu hevasını ilah edinme sürecinde Cenab-ı Hak onu öyle bir tıkar ki artık o tamamen lezzet odaklıdır. Tamamen lezzet. Sen ne yapsan ona bir şeye bir çare olamazsın.
Bu demin de söylediniz ya bir bakma hangisi diğerini doğuruyor? Yani Cenab-ı Hakk’ı tanımadığı için, bilmediği için mi arzularının peşine düşüyor? Yoksa arzularının peşine düşmek istediği için Cenab-ı Hakk’ı tanımamayı, göz ardı etmeyi. Cenab-ı Hak diyor ki arzularının peşine düşmek istediği için bizi önce reddediyor, ayetlerimizi yalanlıyor ve bu tercih adım adım geliyor.
O yüzden dedi ki Bizim kendisine ayetlerimizi verdiğimiz o kişiyi onlara anlat. O bu ayetlerden sıyrıldı. Üstelik bu kolay bir sıyrılma değil. Çünkü kalbinizle bütünleşen hakkın, doğrunun bizatihi kendisi olduğunu bildiğiniz bir şeyi göz göre göre uzaklaştırıyorsunuz kendinizden.
Sizinle, fıtratınızla bire bir örtüşen bir şeyden o bakımdan inselaka demiş. Hayvanın postunu, derisini nasıl yüzmek o kadar hayvana ait. O kadar onun her tarafını sarmış, sarmalamış, bire bir eşleşmiş, bütün boşluklarını kapatmış. Ama buna rağmen ondan sıyrılmak, bir bakıma fıtratla zıtlaşarak hakkı reddetmek öyle kolay bir şey değildir.
Bir insan Cenab-ı Hakk’ın yarattığı bir varlık olarak yine Cenab-ı Hakk’ın hak olarak öğrettiği, öğrettiği ile böyle mutabakat arz eder. Kalpler bunda mutmain olur. Ama ben istikameti değiştirmek istiyorum. Ben artık ahirette vazgeçip, dünyaya yönelmek istiyorum dediği zaman bir kimse önce Cenab-ı Hakk’ı göz ardı etmeyi, yani ister aşıktan inkar etmeyi,
ister denklemin dışına alıp yokmuşçasına yapmayı, bunlar envai çeşit insan üretir, fâsık üretir, kâfir üretir. Ama neticede istikamet ve yol aynıdır ve birbirlerine yakın yolculukdadırlar veya münafık üretir. Sözle hiçbir şey inkar etmez. Ama içten içe artık Cenab-ı Hakk ile köprülere atmıştır. O tercihini dünya olarak belirlemiş ve Allah’ın ayetlerinden sıyrılmıştır. ”İnsalha minhâ fe etbâhuşşeytanûn” Böylelerini Cenab-ı Hakk, şeytanın izlediğini, artık şeytanla onlar kanka olurlar. ”Elem tera enne ersenne şeyâtine alel kâfirine” Görmedin mi? Biz şeytanları kâfirlere gönderiyoruz. Peki bunu yaptı. Cenab-ı Hakk dedi ki ”ve lağü şi’na la refânehu bihâ”
Biz isteseydik o ilim ile, ayetlerimiz ile onu yüceltirdik. Hani o adamda Allah’ın ayetleri vardı, vermiş idik. Bunlardan sıyrıldı. Bunlar ile yücelme imkanı vardı. Cenab-ı Hakk diyor ki ”Biz isteseydik yüceltirdik. Biz meşiyetimiz.” Ama Allah bunu meşiyet etmez. Çünkü Cenab-ı Hakk kişiye rağmen kişiyi belli bir istikamette zorlamaz. Allah neyi meşiyet eder?
Kişinin dilemesini ”ve me ateşâûne illâ en yeşâ Allah” Allah sizin dilemenizi ancak Allah Azze ve Celle dilemektedir. O yüzden dedi ki ”ve lağü şi’na la refânehu bihâ ve la kinnahu akhlede ilâ al-ardı” Ama o sonsuz bir beklenti ile yeryüzüne, yere yöneldi. ”ve la kinnahu akhlede ilâ al-ardı” O sonsuz beklenti ile küçücük bir yere yöneliyorsunuz.
Yaptığınız şey ne? ”ve tebe’a hevâhu” Hevasının peşine düştü. İşte burada Cenab-ı Hak o temsili veriyor. Artık bu adam haktan özellikle bilerek bile isteye, deriden sökülürcesine vazgeçmiş. Bu kadar iradesi keskin ve batıla sırf dünyanın lezzetlerini zevklerini yaşayabilmek üzere sonsuz bir beklenti ile yönelmiş bir kimse.
Bu artık Allah böylelerini ”khatemâ alâ semâhi ve kalbihi ve hoca alâ alâ basarihi gışâva” Kalplerini kulaklarını mühürler, gözlerini artık perdeler. Sen ona hiçbir şey yapamazsın. O sadece böyle kokuyu arayan, lezzeti arayan artık bir köpek gibidir. Dili dışarıda mılaşar? Dili dışarıda böyle. Sen de elindeki poşette bir şey görmüştür. Tamam. Artık sen ona bir şey yapamazsın.
O kokuyu odaklanmış, kilitlenmiş ona gidiyor. Çünkü bütün hevası nereye gösterirse oraya gidiyor. Bazen böyle olur. Elinizde bir şey vardır, gelir. Arkanızda böyle dilini çıkara çıkara. Üzerine yüklensen gitmez. Çünkü o belki bir iki adım geri kaçar ama yine dilini çıkar ve senin peşini izlemeye devam eder. Bıraksan, terk etsen olmaz yine takip eder. ”Femetheluhû kemethelil kelb”
Onun misali, kelbin misalidir. Burada hem teşbih yani işlesellik var hem de tahkir de var. Çünkü insan olmayı ve insani meziyetleri akletmek, Cenab-ı Hakk’ı tanımak, Allah Azze ve Celle’nin vaad ettiği sonsuz geleceğe tutunmak, batılı yani çıkarın var diye batıla, çıkarın var diye nahak şeylere,
harama uzanmaktan geri durabilecek bir algın var iken, bunu bundan vazgeçtiğin için sen artık bir köpek gibisin. Bundan sonra seni herkes kullanır. Ağzına bir parça eti kim verirse, sen değil mi ki artık şeyin peşindesin, tadın peşindesin. O tadı nerede bulursan, o yolu kat edersin. O yol doğru olmuş, yanlış olmuş. Bunların temizinden artık uzaksın.
فَمَثَلُهُ كَمَثَرِ الْكَلْبِ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكُ يَلْهَثْ Cenab-ı Hakk dedi ki, ذَٰلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِي لَا كَذَّبُ بِآيٓاتِنَا İşte ayetlerimizi yalanlayanların misali böyledir. Dolayısıyla kişi Allah’ı bilmediğin için, Cenab-ı Hakk’ı tanımadığı için hedonist olmaz. Cenab-ı Hakk’ı bildiği tanıdığı ama isteyerek ondan kurtulmak istediği,
onun üzerindeki buyruk hakkından sıyrılmak istediği, yani ben seni istemiyorum, tanımak istemiyorum. Niye? Çünkü senin hudutların var, sınırların var. Bu hudutlara ve sınırlara gelmek istemiyorum. Ama sen kulsun, sorumluluk almak istemiyorum, tanımak istemiyorum, istikbar, büyüklenmek istiyorum. Allah Azze ve Celle benim mülkümde, benim yarattığım bedenle, benim sağladığım nimetler ile beni tanımamaya
ve kendi arzularını gerçekleştirmeye yöneliyorsun. Buna da Cenab-ı Hakk müsaade etmiyor. Şimdi görünürde insan demin buyurdunuz ya bunları elde etmek üzere yöneliyor ama soru şu, kişi bunu yaptı diyelim. Yani Cenab-ı Hakk’a dedi ki, ben senin vaat ettiğini istemiyorum. Benim bütün amacım bu lezzetleri burada yaşamak. Bu da benim hakkım değil mi? Tırnak içinde böyle bir hak yok.
Yani hak diye bir şey değil. Bu aslında senin önüne açılmış, iradenin önüne açılmış bir çeldirici. Hak falan değil. Yem hak olabilir mi? Yani yem atıyorlar önüne mesela. Yem hak o da benim hakkım diyebilir mi? Yeme tav olup haktan vazgeçen, karakterinden vazgeçen kimse. Öyle bir hak yok. Ama tut gibi kimse bunu dedi. Bazıları sanıyor ki, kişi dünyaya yönelince doyasıca dünyayı yaşıyor.
O da onun hakkı. Ahirete kalanları da ahireti yaşıyorlar. Hayır öyle olmuyor. Cenab-ı Hak kendisinden sıyrılıp dünyaya yönelenlere de dünyayı da yaşatmıyor. Cenab-ı Hak dedi ki, vaman arada an dekri benim zikrimden yani beni anmaktan, bilmekten yüz çevirip uzaklaşan kimse fe inne lahuu ma’işetan ban ka. Onun için sıkıntılı bir ma’işet vardır.
Bu adam zengin olabilir. Bu adam imkanları olabilir. Ma’işet dediğimiz şey bir şeyin yaşandığı evredir. Yani sizin çok imkanlarınız var. Geçimle karıştırılıyor ma’işet. O değil abi. Ağzınıza götürdünüz. Ban ka. Onun tadını almadınız. En güzel evliliği yaptınız. İstediğiniz, beklediğiniz, umduğunuz gibi neticelenmedi. Böylelerini bir duvardan diğer duvara kafayı vururken görürsünüz. Bir arabadan ötekine geçer, bir evden diğerine geçer.
Bir hanımdan bir başkasına. Çünkü o beklediği, istediği ve hedeflediği en önemlisi. Düzeyde bir sonuca kavuşamamaktadır. Cenab-ı Hak dedi ki bu dünyayı yönelip de dünyayı elde edenlerin durumu sakın sizi yanıltmasın. fe la tuacibke emmaluhum ve la avladuhum inne ma yuridullahu Allah Azze ve Celle’nin yaptığı şey burada şu
entezhaqa enfusuhum burada onların kendi içlerinden bir tükenişi onlara yaşatıyor. Cenab-ı Hak bu ve kulce el hafqu ve zahaka var ya çürümesi kaybolması adamın her türlü imkanı var. Ama içten onu yaşayacağı bir zevki, kıvancı, tadı bulamıyor. Bunun da şikayet edilecek bir yeri yok. Olmuyor diyor. Yani o zevki alamıyorum. Bu kadar imkan çocuklarıma sağlıyorum. Onlar bunun mutluluğunu bana geri döndürmüyorlar.
Ben bu kadar imkanın üzerinde, bu kadar tapuda, bu kadar mülkte yatıyorum, kalkıyorum. Ama kendimi o zevkte ve o hoşnutlukta hissetmiyorum. Bunların dünyadaki istatistiksel karşılığı dünyada en çok imkanlara sahip, en yüksek kişi başı halsılarının yüksek olduğu yerlerde en çok tükenme, tükenmişlik sendromunun yaşandığı ve en çok intiharlara başvuran süreçler de orada yaşanıyor. Uyuşturucu.
Uyuşturucu ve kendi bedenini bu anlamda heder edici. Çünkü elde edemediği zevk uğruna, düşünün duvar çatlağından nefes ağırcasına zorlanıyor. O küçücük zevki yakalayabilmek için. Bu Cenab-ı Hakk’ın onlara kapattığı bir yol. Yani Allah Azze ve Celle’ye rağmen hayatı haz dolu yaşamayı da Cenab-ı Hak onlara vermemiş. Onu bile bu dünyada onlara kıymamış.
Allah Azze ve Celle’ye dedi ki, o men yamel minas salihati, min de karin av unta. Bir kimse salih amellere yönelse, iyi, doğru, güzel davranışlara yani duyguları değil akretmeyi esas alsa, bu nedir haktır, bu nedir batıldır, bu nedir güzel, bu nedir çirkin, bu nedir helal, bu nedir haram, yaratanın hayat üzerindeki buyruğunu tanısa, ve huva muminun Allah’ı tanıdığı bir iman ile böyle yaşarsa, fele nuhiyennehu hayatan tayyiba. Biz ona hoş bir hayat yaşatırız. Dolayısıyla bu dünyadan bahsettiğimde, yok bu dünyadan, fele nuhiyennehu hayatan tayyiba, vele nebziyennehum acrahum, bu kez ahirette, bi ahseni makanuhu yamelun. Ahirette de karşılıklarını en güzel şekilde veririz. Dolayısıyla bu yol, iki çift yol ya, birinde dünya kazanılıyor, dünyaya zevkleri yaşanıyor, diğerinde dünya yaşanamıyor, ahirette zevkler öteleniyor. Diye şeytan propagandası, batıl bir propagandadır. İşin doğrusu dünyayı hedefleyenlerin elinden Cenab-ı Hak dünyayı da çeker alır, khasira dünye vel ahira. Hem dünyayı hem ahireti kaybederler. Şeytanın dostluğundan ne dünya ne de ahiret kazanılır. Diğer taraftakiler de dünyayı kaybetmezler, hem dünyayı hoş bir şekilde. Bakın orada Cenab-ı Hak hani zenginlik veririz demiyor, şunları bunlar veririz demiyor. Hoş yaşamaktan söz ediyor. Derikine maişetandanka sıkıntılı maişet bazı müfessirler diyorlar ki, hayat bile dememiş Cenab-ı Hak. Hayat pozitif bir kavram çünkü maişetandanka sıkıntılı bir yaşam.
Ama iyilik üzere, iman ve salihamele üzere olana, hayatan tayyiba. Hoş bir hayat. Bu adamın imkanları sınırlı olabilir. Ama bu adam hoş yaşıyor, yediği kurduğu sofra az olabilir. Ama ondan mutlu ve lezzetle, arzuyla kalkıyor. Burada şunu söylemek istiyorum, sormak istiyorum. Aslında bu da yani dank durumu ve tayyip durumu.
Yani için sıkıntılı olması, hayattan zevk almama ve hayattan zevk alma içinin huzurla dolması durumu da aslında dışarıdan görülebilen bir durum değil. Çoğunlukla. Dolayısıyla burada imtihanın bir sonucu sanırım. Yoksa dışarıdan da görülebilseydi, o zaman insanlar için de bir çeldirici ve imtihanı bozan sınavı, belki de sınav sonucu etkileyen bir şey olacaktı diye düşünüyorum. Buna kadar doğru bilmiyorum tabi. Şöyle söyleyebilirim, bugün dünyadaki istatistiklere baktığımızda bu imkanlara en çok sahip ülkelerdeki mutluluk oranları düşük, intihar oranları yükseliyor. Zahide baktığınızda zengin, lüks içinde yaşıyor, yatlarda yaşıyor. Bu bize şey demedik diyor, bunlar hoş bir hayat yaşıyorlar vehmet ediyor. Cenab-ı Hak da diyor ki bu yanıltmasın. Değildi ya. Hoş bir hayat yaşatmıyorum onlara, tam tersi sıkıntı yaşatıyorum.
Yani düşünün ki Allah’ın yarattığı bir bedenle, Allah’ın yarattığı bir ortamda onu göz ardı ederek yaşamaya çalışıyorsunuz. Hücreleriniz bile sizinle sıkıntılı. Yani siz başkasının var ettiği, size lütuf olarak sağladığı yüce yaradanın imkanlarıyla onu yok sayan bir sürece giriyorsunuz. Cenab-ı Hak diyor ki
Cenab-ı Hak’a rağmen gidilen yolda azap üstüne azap vardır. Esasında bu da Cenab-ı Hak’ın onları geri çağırdığı bir sürecin bir parçası. Yani onları tam da beklediği, hedeflediği, zevkin ortasına, o mutluluğun, hoşnutluğun ortasına alıp onları uzaklaştıkça uzaklaşmaya değil,
bekledikleri gibi olmamaya, istedikleri gibi olmamaya, hayal kırıklıklarına yol açınca, ya demek ki bir şeyin yanlış bir biçimde yapınca da zevki olmuyormuş, sağlığı bozuyormuş, sıkıntı oluyormuş diye bir süre sonra gelen iç değerlendirmeler ile Cenab-ı Hak yüzleştiriyor onları. Bu kadar insan, bu kadar batılın, batıl hayatın derinliklerinden nasıl çıkıp geliyorlar?
Yani bu kadar zevki, eğer buradan göründüğü kadar zevkin doğruuna hani gençlerin tabiyle dibine vuruyorlarsa, bu o kadar onları oraya bağlamalı, buradaki görüntü öyle ama öyle değil. Bir bakmışsın küfrün en doruk noktasından çıkıp İslam’ın hidayetine geliyor. E burada sağladığı mutluluğu, huzuru, yaratanla barışık olma. Cenab-ı Hak dedi ki, ”Ve en istaghfirû Rabbakûm fümme tuğbu ileyhi” istiğfar edin, Rabbinize dönün, aynı vat. ”Yümetde’akum meta’an hasena” Dünyada güzel bir meta Cenab-ı Hak, meta yaşanılan güzel temetdü’l şeyler. Allah bunu dünyadan vaat ediyor.
”Yümetde’akum meta’an hasena ilâ ecelin musemme” Ölene kadar güzel bir yaşam. ”Fümme yüti zikulle zi fadlin fadlahû” Sonra da ahirette her iyi kimseye iyiliğine uygun olarak karşılık vermeyi. Dolayısıyla hedonistik yol dünyayı da ahireti de kaybettirir. Cenab-ı Hakk’ın çağırdığı yol hem dünyayı vaat eder, hoş yaşatır hem de ahirette kalıcı sonsuz bir gelecek vaat eder. Çünkü sürekli haz duyulan, sürekli lezzet alınan, sevinç ve eğlence içinde yaşanılan bir hayat zaten mümkün değil. Böyle bir gerçeklik de yok. Dünya gerçeklikleriyle de bağdaşmıyor. Çünkü bunun hastalığı var, ölümü var, kazası var. Dolayısıyla hazların peşinde koşmak ama onu elde edememek zaten ayrı bir elem kaynağı, üzüntü kaynağı.
Dolayısıyla insan aslında o kısır döngü içerisinde yuvarlanıp bu dünyasının hem ahiretini hedel ediyor. Dolayısıyla hedonizm, hazların zevklerin, nefsani arzuların peşinde koşmak aslında insanı bu dünyada mutlu eden bir şey değil. Asıl mutluluğun kaynağını Allah-u Teala nasıl bildiriyor bize hocam?
Cenab-ı Hak dedi ki, اَفَمَنْ وَعَدِنَاهُ وَعَدًا حَسَنًا فَهُوَ لَاقِيهِ كَنَّا مَّتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيَاتِ الدُّنْيَةِ Bizim kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz ve o vaat ile buluşacak. Yani başka yol yok. فَهُوَ لَاقِيهِ Biz ki vaat ettik kesinlikle karşılayacağız. Diğeriyle bir mi ona dünyada bir meta vermişiz ثُمَّهُ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنَ الْمُحْظَرِينَ
Sonra o kıyamet günü azabın içerisinde bulunacak. Bu iki şey bir mi? Kısa bir süreliğine yaşadığı, yaşadığını zannettiği, esasında Cenab-ı Hakk’ın onu bile ondan geri aldığı görünürde o kadar mutlu olması beklenirken, hani bir çok büyük bir zengin bir genç bu teknoloji zenginlerinden diyor ya, herkesin bu kadar çok zengin olmasını istiyorum. Diyorlar ki niye? Bunun mutluluk getirmediğini onların da görmesini istiyorum diye. Yani Allah Azze ve Celle buradan verdiğini görünürde şeklen içsel karşılığını yok ediyor. Çünkü dışarıdaki bu nesnenin yani şu suyun veya masadaki yemeğin, eğer sizde bir iştah ile bir lezzet ile karşılığı yok ise o zaman onların varlığının da bir anlamı kalmıyor.
Allah Azze ve Celle yolu bana rağmen yürür isen ben senden hem dünyayı, Senestedricuhum min haythu la ya’lemun. Bu görünmez bir taraftan geri alınıyor. Görünürden değil. Ve lezine kaddebu bi ayatina Senestedricuhum min haythu la ya’lemun. Biz onları istidraca uğratırız. Yani geriletiriz ama min haythu la ya’lemun.
Bilmedikleri bir açıdan onlardan Allah Azze ve Celle bu imkanları ve imkanların o bekledikleri mutluluk karşılıklarının altını boşaltır, geri alır. Bunlar Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkınca şöyle bir savunma geliştirecekler. Ya Rabbi bizi dünyada böyle bir parazit duyguların etkisi ile onları zapt etmek için verdiğin akletme,
hakkı görme, bunun arasında bıraktın ama bizim bu parazit duygularımız, yani hazza, zevke, dünük duygularımız ağır bastı. Kendimizi kontrol edemedik. Yani arabanın ben frenine bastım ama frenin tekeri zapt edecek kuvveti yoktu. Dolayısıyla baskın bir duygu, haz duygusu vardı üzerimizde. Kendimizle yenişemedik, kendimizi kontrol edemedik.
Böyle bir şey olabilir mi? Bu konu çok mühim çünkü şeytan birçok inseye geliyor ki kardeşim sende öyle bir şehvet var ki yani sendeki bu şehvet hoca da olsa o da kendisini zapt edemez. Maazallah sendeki bu şehvet işte şöyle kimsede de olsa o da zapt edemez. Sen böyle yaratılmışsın diyor. O da diyor ki demek ki yani ben bu kadar yoğun şehvetle yaratıldıysam ben masumum o zaman.
Mesela günah işlerken yahut geliyor diyor ki sen öyle asabiyisin ki yaratılışın böyle. Dolayısıyla senin kendini kontrol edemeyişin anlaşılabilir bir durum. Aslında etrafındakiler suçlu. Onlar senin böyle olduğunu bilmeli ve seni tahammül ile ne yapmalılar? Toleri etmeliler. Bunlar Cenab-ı Hakk’a da aynı yalanı söylemeye kalkacaklar. Cenab-ı Hakk’a diyorlar ki, ”Galû rabbenâ galebet aleyne şiqvetûne” Ya Rabbi bizim bu şiqvemiz yani arzuv ve lezzet kaynağı yanımız galebet aleyne bize baskın geldi. Dolayısıyla ”ve kulneğe kovman dağalliğin” Biz o yüzden dalalette olan bir kavim olduk yani bizim elimizde irade yoktu demeye getiriyorlar. Yani bu yanımız baskın geldi. Ben hazcıyım ama sor ki niye hazcıyım? Neden hazcisin? Çünkü benim yaratılışım öyle. Ben kendimi kontrol edemiyorum. Allah Azze ve Celle bunları hani susun böyle bir kızmanın bir yolu var ya. ”Kalakseû fîha” ”Ve la tükallimûn” Konuşmayın bu kadar batıl. Sinin oracıkta. ”Kalakseû fîha ve la tükallimûn” Bu hazcıların akıbeti Kur’an’da ”Telfehu cûha humun nâr ve hum fîha kâli hun” Böyle bir sahnede tarif edilir. Nasıl bir sahne bu? Yüzlerini alev yalar durur böyle. Alev yalayıp durduğu için yüzünü kurutur. Kuruttuğunda yüzü çeker gerdirir. Dolayısıyla dudaklar gelir, kaşlar gelir.
Uzaktan baktığında böyle asık, mutsuz, keyifsiz, acı içerisinde ve acıyla sırtlık bir halde. Dişler de çıkmıştır. ”Telfehu cûha humun nâr ve hum fîha kâli hun” Cenab-ı Hak bunlara ”Elemtekûn âyâti tıttla aleykum” Ayetlerim size tilavet olup mu yormuydu? ”Ve kuntum bihâ tükavlibûn” Siz onları yalanlayıp duruyordunuz.
Ayetler sadece Kur’an ayetleri değil. Bütün ayetler. Enfüsî ve afakî bütün ayetler. İçten dıştan. Demin söyledik ya suçluluğun adım atarken gelen psikolojisinden tutun. Çünkü bir cürmü, bir yalanı, bir günahı, işlemenin fıtrat ile ilk baştan zıtlaşan ve getirdiği bir psikoloji var. Oradan tut. Bunların hepsini eşik eşik geçerek, özellikle isteyerek ve getirdikleri hemen
günah sonrası üzerine yıkılan suçluluğu da zamanla tahammül edip öğrenerek bunlara adeta tabi-i rica-i ise bağışıklık kazanıp sonra bu yolu böyle yokuş burası yürüye yürüye Cenab-ı Hakk’ın haram dediği ne varsa, günah dediği ne varsa lezzet uğruna kat edeceksin. Sonra da Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkınca ”Galabate aleyhine şıkvetunâ”
”Ya Rabbi bize bu duygusal yani arzu kaynağı olan yanımız bize baskın geldi. O yüzden biz kendimizi kontrol edemedik diye Allah Azze ve Celle’yi kandırmaya kalkacaksın.” ”Kuşkusuz Allah Azze ve Celle, inna allaha la yadlimu mitkala zerra.” Miskali zerre zulmetmez. Hiçbirimizi baş edemeyeceğimiz, hakkından gelemeyeceğimiz bir parazit yanımız ile baş başa bırakmamıştır. Teklifi ma la yutak dediğimiz yani insanın takat edemeyeceği, üstünün üstesinden gelemeyeceği şeylerle sorumlu tutma. ”Lâ yukallifullâhu nefsen illâhu sâhâ” Hocam aslında mutluluğun asıl kaynağı yüce yaratanı bilmek tanımak olduğunu ”Ela vidik lillâhi tetmayinnu l-kuyruğun” buyurarak Yüce Rabbimiz ifade buyuruyor. Yani mutluluğun asıl kaynağı orada. Ama İslamiyet, Kur’an-ı Kerim yani insanın bu nesani istekleri, arzuları, nesani yanını da, ruhani yanını da birlikte dengede götüren bir din. Yüce Rabbimiz bunu bize ”sıratı mustakim” diyerek bu yolu gösteriyor, tanıtıyor. Bu nedenle İslamiyet’te ne ruhbanlık var ne de tamamen neslinin kölesi olma şeklinde bir anlayış var.
İslamiyet bize bu orta yolu gösteriyor. Yani tamamen insanın o beşeri yönünü maddi yönünü, biyolojik yönünü inkar eden bir yol yok İslamiyet’te. Yani şeytanın propagandası şu, ”Hayır İslamiyet Rabbine kalırsa sana hiçbir şey zevkini tadını bırakmaz, sana her şeyi haram kılmıştır, şu haram, bu haram, bu haram” diye. Böyle bir şeytani propaganda var. Esasında öyle değil.
Allah Azze ve Celle’nin haram kıldığı istisnai bir çerçeve var. Bu çerçeve içerisinde, bir de bunların haram kılınmasıyla da kişinin var olan potansiyeli arasında onun hayrına bir eşleşme vardır. Yani Cenab-ı Hak bu kadarı yeter, bundan sonrası sana zarar verir dediği yerde haramını koyuyor. Dolayısıyla siz o zarar veriri göze aldığınız zaman yine ”Tahammülü mâ la yutak” yani bedenin kaldıramayacağı bir arzunun peşini kovalıyorsunuz. Bu saklalı da bir hikmeti. Evet, tabii. Bunu sağlık kaldırmayınca bu sefer kendinizi iğne ile destekliyorsunuz. Bu sefer kendinize başka başka araçlar geliştiriyorsunuz. Tarihte biliyorsunuz daha fazla hazzı sağlayabilmek adına kas tüyü ile kendilerini kusturutturan, sonra daha fazlasını yiyebilmek için çabalayan, yani buna elverişli değil. Buradaki yaratılışımız demo bir yaratılış. Kısıtlar var yani. Düğmeye basıyorsun, bir iki tanesi açık, diğerleri kapalı. Çünkü o bu yaratılışta olmayan bir şey. Ama sen ”Ben onları yaşayacağım.” olmayan bir şey yaşamanın ardına düşünce elde de hiçbir şey kalmıyor.
Sağlık bozuluyor, beden bozuluyor, psikoloji bozuluyor. Yaradanla zıtlaşmanın, kalple makası açmanın da getirdiği bir bunalım kişiyi gönüllüce, ile isteye intihara sürüklemenin eşiğine getiriyor. Evet. Yani aslında dediğiniz gibi mübahlar daha fazla, yasaklar daha sınırlı, az. Ve helal dairesi, Allah’ın çizmiş olduğu helal dairesi, aslında insanın keyfine, zevkine yeterli olacak miktarda. Harama bulaşmaya aslında gerek yok. Kaldı ki bu dünyadaki lezzetlerin hepsinin sonu olması, fâni olması da o bütün lezzetleri zaten acılaştırıyor. Çünkü her şeyin nihayetinde, sonunda bir ölüm gerçeği karşımızda. Ölüm gerçeği karşımızda dururken, yani adeta karşımızda bir idam sehpası dururken, insanoğlunun dünyadaki o nimetlerden sınırsız, sonsuz bir zevk alması da mümkün gözükmüyor. Cenab-ı Hak ayette diyor ki, اَفَرَٓائِتَ اِمَّتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَ Gör bak ki biz onlara yıllarca ilave yıllar versek. Yani, dilim ölecekti, ölmedi, öldürmedik, üstüne yıllarca yıllar ekledik. اَفَرَٓائِتَ اِمَّتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَ
Sonra, جَاَهُمْ مَا كَانُوا يُعَدُونَ Sonra vadedilen çıkıp gelse, yani ölüm, Cenab-ı Hak sordu, مَا اَغْنَا عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ O verdiğimiz metalların zevkleri ne anlamı kaldı? Yani, eğer ucu bir süre sonra yine kapatılacaksa, yine ölüm ile sonlandırılacaksa, bir süre daha oyalanmaktan gayrı ne işe yarar? Dolayısıyla, تمتعُ dediğimiz, دَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتْتَعُوا وَيُلْهِهِمْ أَلْأَمَلُوا Bu yeme, içme ve eğlenmeye çalışma bir süre sonra sadece bir oyalanmadan ibaret ve zaman kaybı ve hedeften kopma, kalıcı sonuçtan kopmayı getirir. Bu tamamen kişinin kendi kendisine karşı kurduğu bir tuzaktır. Çünkü sonuçtan kendisini mahrum bırakıyor. O yüzden cehennemin kıyısına getirilenlere dendi ki وَيَهُمَ يُعْرَضُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ Kafirler ateşe arz olunca, onlara dendi ki اَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَةِ Güzelliklerinizi dünya hayatında boşa harcadınız. اَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَةِ وَاِسْتَنْفَعْتُمْ بِهَا
Bunlarla eğlenip öylece heder ettiniz. Yatırma dönüştürmek varken orada onları zayi ettiniz. فَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ Bugün de bu alçaltıcı azaba uğrayacaksınız. Dolayısıyla böylesi bir tercih, kişiyi gerçek mutluluktan koparan onu bu kısıtlı dünyada hem de zorlaşan, daralan ve anlamsızlaşan bir sürecin içerisine
çekip orada onu imha etmeyi planlıyor. Kuran-ı Kerim’de bir de mütrefîn ifadesi var. Son olarak buna da kısaca değinirseniz yani sanırım insanların zevk-ü sefaya, sefahate dalmasını ifade eden bir kavram. Bununla ilgili bir kısa bir açıklama yaparsanız. Bu geçmiş ümmetlerin veya insanların çoğunun tercihi olan bir şey. Cenab-ı Hak diyor ki
كَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَالَّذِي أَشَدُ قُوَّةً وَاَكْثَرَ أَمْوَالًا وَأَوْلَادًا فَاِسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِيْمْ Onlar kendilerine düşen payla eğlenmeyi tercih ettiler. فَاِسْتَنْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ Sizde size düşen payla sizin sıranız gelince siz de eğlenmeyi tercih ettiniz.
كَمَسْتَمْتَعَلَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ Sizden öncekilerin eğlenmeyi tercih ettiği gibi. وَخُلْتُمْ كَالَّذِي خَادُوهُ Ve böylece dalanlar gibi sizde daldınız. Bu hayatın içerisine dalma, eğlencenin adım adım daha fazla zevk arayışıyla daha fazla lüksünü arama. Bu mutrafi böyle bir yolculuk, merdiven basama gibi.
Ve bu o kadar altı boşalan bir şey ki yani zevk tanımcıları diyorlar ki, zevk böyle basanamak asamak yukarı doğru gidiyorsa birdenbire en üstteki zevki gelip tatmayın. Aradaki bütün zevklerden mahrum olursunuz. Sonra onlara hiç bakasınız kalmaz. Düşünün adam önce bir kaykay binecek sonra bir zikret binecek, sonra motor zikret binecek. Hepsinin ayrı bir tadı var. Sonra hadi öyle böyle yarım yamalak bir araba alacak, ayağını yerden kesecek.
Ona bile mutlu olacak. Sonra arabanın biraz daha iyisini, sonra biraz daha iyisini. Neticede en emrini sonuna doğru en güzel arabayı almışken, aradaki bütün zevk eşliklerini yaşayarak gelmiş olacak. Ama bir de düşünün ki babası ona daha ilk andan en iyi arabayı veriyor. Ne kaykayın zevkini biliyor, ne bisikletini, ne motor, bisikletini. Tatmini de zorlaşır artık. Evet ne kızağı biliyor. Ve bundan sonra da daha yukarısı olmadığı için yolun sonunda hissediyor kendisini.
Ve artık ölüm hesapları yapıyor. Tatsız ve zevksiz. Allah Azze ve Celle’nin ”Senestedricuhum min hayfü la ye’lemun” Bilmedikleri bir yerden onları istidraca uğratırız dediği, tam ilerliyorum. Daha derinlemesine, daha büyük zevk yaşayacağım. İşte bu kez lüksün doruğu, daha ilerisi, daha iyi bir otel, daha iyi bir şehir, daha iyi bir ortam. Dedikçe şartları ne kadar zevk için uygun hale getirdikçe, zevkin bir o kadar zorlaşması, bir o kadar ortamdan çekilmesi gibi bir duygu bu. ”Huli gale insanu helu’a”daki o hırs ve doyumsuzluk hali sanırım. İhtiras ve doyumsuzluk hali Allah Azze ve Celle’nin istediği ve gösterdiği istikametten gitmediğin zaman, Cenab-ı Hak sana bütün süreçleri kapatıyor. ”Ne mümkün ben her türlü imkanı kazanacağım” desen bile hayatta, senin içe bakan yüzündeki bütün zevk ayarları, Cenab-ı Hakk’ın elinde olduğu için burada çaresiz kalıyorsun. Verse bile burada, belki de ahiretteki azabını artırmak için veriyor, cezasını artırmak için öyle bir ayet var sanıyor. Cenab-ı Hak görünürde veriyor, tadını tuzunu almışken dahi, yani görünürde bir dünya imkanı eline geçiyor. Bunları kendiler için hayır zannetmesinler diyor. ”Le ehsabennellezine kafaru enne manum lillahum hayrun li enfusehim, inne manum lillahum liyaz dâdu itme” Biz onlara bunları daha fazla günah kabartmak, işlemek. Çünkü zevk düştükçe hırs artıyor ve bir yerden sonra daha hırşınlaşmaya başlıyor, daha büyük riskler alıyor.
Ufacık daha yüksek zevk tadabilmek için ve daha absürt istikametlere, yani akla hayale gelmedik, mecralara girmeye başlıyor. Bu da onu daha taşkın kılıyor. Allah Azze ve Celle’nin ahiretten hiçbir payı kalmayacak düzeyde taşkınlaşmış bir sonucu. Evet hocam çok teşekkür ediyoruz. Sağ olun. Haptında açıklamalardan dolayı yani aslında insanoğlunun mutluluğu, huzuru cennette, sonsuz hayatta, gerçek anlamda mutluluk, Yüce Rabbimiz bizi cennetine girenlerden eylesin, nefsimizin kulu, kölesi eylemesin inşallah. Sevgili dostlar, bugün ki programımız burada sona erdi.
Bir hayatta yine başka bir insanlığın arayışı ve ödülünden bahsedeceğiz.
Hepinize Allah’a emanet ediyorum. Hoşça kalınız.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir