Tarih Söyleşileri | Rana Babaç Çelebi & Mehmet Mazak | 58. Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=1wPbTXRMouk.
Müzik Merhaba sevgili seyirciler. Suya sabuna dokunalım, temizleyin kolonyanın ve sabunun tarihini ele alalım istedik bugün.
İki tane genç araştırmacımız bu alanda çalışmalar olan misafirimiz bizlerle birlikte. Rana Babac Çelebi ve Mehmet Mazak. Hoş geldiniz Rana Hanım. Hoş bulduk hocam sağ olun. Hoş geldiniz Mehmet Bey. Hoş bulduk hocam sağ olun. Evet, iyisiniz, afiyettisiniz inşallah diye bir temenniyle başlayalım sohbetimize. Sağlığınız yerinde. Teşekkür ediyoruz hocam sağ olun. Çok şükür. Peki Allah iyilik afiyette daim eylesin hepimizi. Şimdi kolonya ve sabun aslında temizlik konusu yeniden dünyanın gündemine girdi. Malum Covid 19 veya Corona virüsü münasibetiyle ellerin yıkanması, temizlik malzemesinin kullanılması derken aslında sabun ve kolonya yeniden yükselen bir değer olarak gündemimizde yerine aldı. Biz de sizlerle bugün hem temizliğin tarihini hem de kolonyanın tarihini ele alalım istedik.
Rana Hanım temizlikle kolonyanın tarihini eş değer görmek mümkün mü? Mümkün mü? Mümkün hocam. Ben aslında kolonyayı tıp tarihiçisi olarak inceledim, araştırdım. Kolonya hayatımıza giriş şekli itibariyle zaten bir ilaç, antiseptik bir solüsyon olarak giriyor aslında. Yani koku şeyinden önce ilaç özelliği var.
Temizlik malzemesi olmasından çok tedavi malzemesi aracı olarak mı kolonya insanlık hayatına yerine alıyor? Tabii ama temizliğinde tedaviyle çok ilişkisi var. Dolayısıyla aslında hepsi birbirini tamamlıyor diyebiliriz. Mehmet Bey insanlığın temizlik ve imtihanını ele alalım sizinle. Bu konuda sizin çalışmalarınız var. Sevgili seyirciler Mehmet Mazak aslında şehir tarihisi aynı zamanda tabi konuklarımı kısa bir seyirte tanıtayım.
Şehri İstanbul’un temizlik kültürü ve gündelik hayattan renklerle eski İstanbul diye kitapları var. Yine bunun yanında Tenzifatı İstanbul yani İstanbul’un temizliği diye de çalışmaları olan bir araştırmacımız. Bunun dışında çok sayıda eseri olan bir arkadaşımız. Rana Hanım da tıp tarihi alanda çalışmalar yapıyor.
Ve şunu ifade etmek istiyorum aslında kolonya tarihi ile ilgili kimin ne çalışması var diye merak ettiğimde doğrusu koku tarihi içerisinde kolonyanın bir bölüm olarak ele alındığını gördük. Müstakil bir çalışma konusu olarak henüz ele alınmamış kolonya doğru mu Rana Hanım? Doğru hocam daha çok dediğiniz gibi parfümün tarihi, kokunun tarihi ve tıp tarihi içerisinde yer alıyor.
Burada bir tane örnek getirdim 1800’lerin başında yazılmış bir kitap var mesela. Bu kitap kitabın tamamı antik çağdan bugüne yani 1800’lere kokuya anlatıyor. Ve kolonya içerisinde üç sayfa olarak geçiyor. Ya formül olarak görüyoruz biz bu yayınlarda, eski yayınlarda da kolonyayı. Ya da çok ufak işte markaların kendi hikayelerini paylaştığı kadarıyla görüyoruz. Hem ansiklopedilerde hem kitaplarda. Siz kolonya tarihinin müstakil bir alan olarak çalışıyorsunuz. Ayten Hanım da söylediğine göre hocanızın. Başarılar diliyoruz. Bugün de bu çalışmalarınızın semelesini göreceğiz. Mehmet Bey temizliğin her milletin kendine mahsus bir temizlik anlayışı var. Türklerin tarihine baktığımızda ise daha İslam’dan önceki dönemde de temizlik konusunda özel bir hassasiyeti olan topluluk olarak tanımamak mümkün mü?
Yani Türkler aslında dünya insanları arasında, dünya toplumlar arasında temizlik konusunda nasıl bir yere konumlandırıyorsunuz? Öncelikle hayırlı akşamlar diliyorum tekrardan. Şimdi baktığımız zaman hakikaten temizlik tarihini Türkler hep bütün yazılarda ve yazılı kaynaklarda ya da bizim hanımakali yazan, kitap yayınlayan, hazırlayan, temizlikle ilgili yazan araştırmacılarımıza sanki Türkler de İslamiyet ile birlikte temizlik kavramının ön plana çıktığı gibi bir anlayış var.
Halbuki öyle değil. Türkler için Müslüman olmadan önceki dönemde de temizliğe çok önem veriliyor. Ciddi şekilde önem verildiğini görmekteyiz. Türkler Müslüman olmadan önce de suya çok kutsal bir yere koyuyorlar. Ama sudan ziyade mesela ilk mendili bulan, ilk mendili kullanan Türklerdir.
İkincisi mesela elbiselerin düz olarak şekilde ütüyü ilk ortaya çıkaran Türklerdir. Bunu Divan-ı Lükat-ı Türk’te bunu görmekteyiz. Ve Türkler Müslüman olmadan önce Moğollar Avarlar bölgesine geldiğinde çok nezih ve temiz bir topluma geldiğini belirtmektedirler.
Dolayısıyla Türkler baktığımız zaman Müslüman olmadan önce evlerin temizliğine, çevresinin temizliğine, elbiselerin temizliğine dikkat eden bir toplum olarak karşımıza çıkmaktadır hocam. Türklerin farklı toplulukata Moğollar ve diğer kavimlerle karşılaştığı özel bir temizliğe önem verdiğini ve bunu su ile ilişkilendirdiniz. Peki nasıl temizleniyorlar? Temizlikte neler kullanıyorlar? Hangi malzemeleri kullanıyorlar? Şimdi oraya gelecek oluncak, şimdi normalde Müslüman olmadan önceki döneme baktığımız zaman hemen su ile temizlendiğini yıkandığı gibi algı oluşabilir. Halbuki Türkler de bu yok. Türkler suyu kutsal bir yere koyuyorlar, nehirleri kutsal bir yere koyuyorlar. Mesela öldükleri zaman nehir kenarlarına defnediliyor, oraya mezarları yapılıyor ama Türkler daha ziyade farklı bozkırında vermiş olduğu şeylerle farklı temizleme şeylerine sahipler.
Belli o dönem o bölgelerde yetişen otlardan edindikleri temizlik araçları var. Onlarla temizlik yapıyorlar. Mesela birinci planda yıkanmak o dönemde tabii ki yıkanıyorlar ama suyu öyle bir kutsal yere koyuyorlar ki su azizdir.
O dönemde de Türklerde aziz bir kutsal bir yeri vardır suyun. Suyla yıkanarak temizlenmekten ziyade mesela özel günlerde hastalık olduğu zamanlarda mesela özel olarak suyla yıkanıyorlar. Böyle bir konum var. Temizlikte suyun yanında farklı malzemeler kullanıyorlar. Sadece su değil, bitki türleri, toprak, kil gibi. Bak ki mesela kül, mesela her ne kadar Pompeo, malum o şeyden sonra Pompeo’da şeyin bulunduğunun havan kültürü falan İtalya’da, Roma’da var ya. Halbuki Türklerde külle ilgili, külle temizlik yapıldığını, kille ilgili temizlik yapıldığını toprakla dezenfekte edildiği şeylerini kayıtlarda görmekteyiz hocam. Evet. Peki şehir temizliği, toplum temizliği, tabii bu sözün ettiğimiz göçebelik. Göçebe kültüründe. Göçebe kültüründe Türklerin şehirleşme hayatıyla beraber bir temizlik kültürü gelişiyor. Bunun en geliştiği, en müşahhas devri de galiba Osmanlı devri. Osmanlı. Ve İstanbul bunun merkezini oluşturuyor.
Bu anlamda İstanbul’da veya Osmanlılarda temizlik esnaf olarak, meslek olarak, kanun olarak, nizamlarım olarak nasıl bir hukukla, statüya ve uygulamaya tabi tutuluyor, temizlik alanında neler yapılıyor? Şimdi hocam tabii ki her toplumda bir temizlik kültürü, çevrem temizliği, sokakların temizliği, meydanların temizliği, evlerde üretilen atıkların temizliği önemli. Ama bunun zirve yaptığı dönem Osmanlı klasik dönemidir.
Fethikten sonra malum İstanbul, İstanbul o dönemde belediyeler kadılar vasıtasıyla yönetilmektedir. Kadıya bağlı çöplük subaşısı var hocam. Çöp subaşısı, yani çerçöp subaşısı da diye kayıtlarda geçer klasik dönemde. Ve o dönemde çöp subaşısının bağlı olmuş olduğu acemi olanlarını çalıştırıyorlar.
Genelde hani devlet hizmetinin olduğu yerlerde acemi olanları, yeniçerilere bağlı acemi olanları çalışmaktadır. Halbuki şehrin genel temizliği dediğimiz temizlikten sorumlu bir esnaf grubu vardır. Arayıcı esnafı dediğimiz bir esnaf grubu vardır. Bunlar o dönemin şartlarında 600 kadardır. Ve bunlar şehrin caddelerini, sokaklarını, meydanlarını temizlemekle mükelleftir.
Şimdi yerel yönetimlerde belediyelerin nasıl temizlik işlerini icra eden bir temizlik hizmetleri bir birim varsa, o dönemde de 1850’lere kadarki dönemde arayıcı esnafı vasıtasıyla şehir temizliği gerçekleşiyor. Bu arayıcı esnafının ne bileyim kullandığı mesela sokak aralarında, ne bileyim sırtlarında küfelerle dolaşarak,
evlerden belli çöp çıkaran çöp çıkaran diye bağırarak, nağdalar atalara sokakları dolaşır. Ve evlerden çıkan çer ve çöpleri bunlar toplayarak iki şekilde, eğer deniz kenarındaysa deniz kenarında bunların büyük tekneler vardır. Burada bu teknelerde bu çer çöpü ayıklarlar. Ve içerisinden ihtiyaçları yani kullanabileceği geri dönüşümde kullanabilecekleri malzemeleri alıyorlar.
Daha sonraki şeyleri o dönemdeki mavnalarla adaların açıklarında denize döküyorlar. Denizde tabii ki bu dönemdeki o çıkan çöpleri falan eritebiliyordu. Ama mesela şehir, deniz kenarında olmayan şehirlerde ise bunları baktığımız zaman, şehrin dışında belli bir çukur bölgelerde bunları imha etmektedirler. Dolayısıyla ama klasik dönemle bugünkü modern dönemdeki temizlik anlayışını yapmamız, bilmemiz gereken nokta şudur hocam.
Klasik dönemde araycı esnafı devletten herhangi bir bedel almadığı için bu temizliği yaptığı için tam tersi kadılar belli bölgeleri bölgesel olarak ihale ediyordu. Bunlar devlete bir bedel ödüyordu. Nasıl yani? Hocam çok enteresandır. Şimdi normalde bugün yerel yönetimlerim ve kamu’nun en büyük giderlerinden biri temizlik, yani çevrenin temizliği, şehrin temizliği, sokakların meydanların temizliği ve evlerden alınan bu atıkların imha edilmesi. Bunlar ciddi bir kaynak harcanmaktadır. Ama klasik Osmanlı döneminde bu araycı esnafı vasıtasıyla tam tersi. Mesela bugün Pera dediğimiz, Pera’nın ya da Surucu Fatih’in temizliğini yapan kişiler örnek veriyorum ki
biz bu bölgenin temizliğini yapmak istiyoruz, bu sokakların, caddelerin, evlerin, konakların temizliğini yapmak istiyoruz diyor. Ama diyor buraları yapmak için de normalde ihaleye çıkıyor. Kadı ihaleye çıkıyor ama araycı esnafı devlete bir bedel ödüyor bunun karşılığına. Anladım. Kadı diyor ki, ey ahali, ey meslek erbabı, ben şu bölgenin, diyelim Fatih’in temizliğini ihaleye vereceğim. Kim daha iyi temizlik yapabileceğini garantiler ve daha çok ücret verirse bana ona vereceğim diyor. Doğru mu? Doğru hocam. Doğru. Ve bunu hangi esnaf grubu bir ihaleye giriyor? Araycı esnafı dediğimiz bir esnaf grubu var hocam. Tam bunlar organiz ediyor bunu. Peki, bu devlet aynı zamanda bu ihaleye çıkarken ihaleye gireceklerde belli şartları arıyor mu? Tabii ki hocam. Yani ihtisasi şartları arıyor.
Şöyle bir güçlü kuvvetli insanlar olacak. İkincisi bunlar garanti etmesi lazım. Yani bir defa her eve giriyorlar. Her evlerin kapısını çaldıklar için güvenilir ve emin kişiler olması lazım. Ve bunlar hani Osmanlı sisteminde baş başa bağlı başta başa. Dolayısıyla da burada sistem olarak bunların zaten çöplük su başısı var. Daha sonra ihtisa bağası var ve kadıya bağlılar. Böyle bir sistem var. Bir güvenlik, güvenilir olmaları. İki, üçlü kuvvetli olmaları. Üç, organiz olmaları lazım. Yani en ufak bir mesela diyelim ki at meydanı ya da ana meydanların haftalık genel bir temizliği var. Onu yerine getiremediği zaman ise kadı bunlardan alabiliyordu. Çünkü şart nameleri var bunların hocam. Belli şartları da var. Tabii ki. Ne diyor orada? Şunu şunu yapmak şartıyla şu şekilde diyor. Ayda biri diyor ki mesela at meydanı. Hangi şartları koşuyor? Haftada genel itibariyle temizlemeniz lazım ve sulamanız lazım diyor. Toz muması için falan. O günün şartlarıyla düşünmemiz lazım. Evet. E bunu yerine getiremediği zaman da kadı bu hep iyi alabiliyordu bunlardan. Temizliği alanlar diyelim ki ben yüz akçe verdim ve Fatih bölgesinin temizliğini aldım. Bunu alırken de kaç personelim var? Bu personelin yapısı ne? Güvenilirliği ne? İtimat edilir mi? Bunu araştırdı. Ihaleye aldım. Peki ne yapıyorum ben? Temizlik olarak neleri yapıyorum? Bir caddeleri ve sokakların genel süpürülmesi gerçekleştiriliyor. Tabii o dönemin şartlarında şunu da yapmak lazım. Özellikle esnaf grupların olduğu bölgeleri. Oraya geleceğim. Bu temizlikçi grubunun neler yaptığını klasik dönemde onu bir konuşalım. Devlete bağlı ya da kadıya bağlı olan ara ceddeleri, artelleri ve meydanların genel temizliğini yapmak ve o bölgelerdeki ev, iş yeri ve konaklardan akşamın belli saatinde akşam ezanından itibaren çöp çıkaran şekilde dolaşarak
evlerde biriken, katı atıkları toplayarak imha etmek hocam. Akşam ezanından sonra toplayarak. Niye gündüz yedi akşam ezanından sonra? Çünkü Osmanlı arşivi belgelerine bu ayrıntılı bir şekilde geçiyor. Gün içerisinde bunlar daha çok kokus saldığı için çevrenin rahatsız olmaması ve insanların rahatsız olmaması için. Klasik dönemde biliyorsunuz akşam ezanından sonra mümkün mühertebler ve insanların sokağa çıkması da yasak ki yatsıya zahmet.
Yasaktan ziyade tavsiye edilmiyor. Yasak başka kelimeler çağrıştırıyor. Bugünün şartlarıyla konuşarak tavsiye edilmiyor ki mümkün mühertebe yatsı ezanından sonra da zaten elde yatsı namazından sonra da elde fener olmadan zaten sokağa çıkması hiç tasvip edilmiyor bir durum o dönem şartlarında. Dolayısıyla daha ziyade akşam ezanıyla namazıyla yatsı ezanı arasındaki saatte çöp çıkaranlar şeklinde bağırarak, ladalar atılarak bu çöpler toplanarak imha edecekler bir noktalara götürmekte ediliyor.
Çünkü esnaf bu ihaleyi aldı. Çöpleri de topluyor. Bir de üstüne üstlük para veriyor. Hem hizmet ödeyip hem para veriyor. Peki kendisi parayı nereden kazanıyor?
Hocam enteresandır. Aslında tabii ki o toplamış oldukları şeyleri az önce de ifade ettiğim gibi deniz kenarındaki bir teknelerin içerisinde dökerek deniz suyuyla ayıklıyorlar kendi sistemlerinde ve geriye dönüştürüyor. Birçok böyle insanların unuttuğu ya da kazalen attığı birçok şeylerin toplayarak geri dönüp bir defa bunları kullanarak geçimini sağlıyor bunlar.
Yani atık malzemeleri kullanıyorlar. Atık malzemelerden. Şimdi son zamanlarda atık malzemelerden çöplerin mesela elektrik üretiliyor, gübre üretiliyor. Aslında Klasik Osmanlı döneminde bunu gerçekleştirmişler. Yani tek gelir kaynakları çöplerden çıkan kullanıma müsait malzemeler mi bu esnaf? Kesinlikle hocam. Onun için vatandaştan verirse herhangi bir…
Herhangi bir şey talep edemezler. Etmiyorlardı zaten. Peki bir de vatan esnafa düşen temizlik var. Mesela belgelere baktığımızda bu da Rıfat Günalan mesela esnaf ve temizlik diye bir araştırması var.
Ona da baktığımızda esnafa da bir yaptırım var temizlik konusunda. Bir defa kendi dükkanların ve iş yerlerinin önlerini temizlemekle mükellefler. Esnaf loncaları var. Onlar bir defa lonca başkanları vasıtasıyla bunların denetimleri var.
Herkes kendi dükkanın önünü temizlemekle mükellef hocam. Kirletenlere bir yaptırma uygulanıyor mu? Var. Mesela bazı belgelerde de geçiyor bu. Yaz döneminde düşünün kavun, karmızıya da benzer zaman açtığında çürüdüğünde koku yayacak şeyleri.
Eğer temizlemedikleri zaman belli cezalar verildikleri o belgelerde geçmektedir hocam. Şimdi zaman zaman aslında temizlik hemen hemen her toplumun önemsediği bir konu. Buna mukabil temizlikle meşgul olanlar yani temizliği gerçekleştiren persone karşı da zaman zaman tahfif edici, tahkir edici, küsümseyici bakışların yaşandığını da biliyoruz. Ne yazık ki bu günümüzde de zaman zaman gerçekleşebiliyor.
Geçmişte bu nasıl? Hocam iki dönemde belirtmek lazım. Bir dediğim gibi Klasik Osmanlı dönemi dediğimiz araycı esnafının olduğu dönemde bu araycı esnafı olabilmek ya da o bölgenin işlerini alabilmek baya bir maharet ve özveri isteyen ve kabiliği isteyen bir şey olduğu için çok saygın bir yerler var o dönemde.
Ama 1854’de şehir emanetinin kurulması ve belediyenin kurulmasıyla birlikte 1864 yılında mesela belediye bünyesinde artık şehrin temizliğini cadde sokak ve meydanların temizliği belediye bünyesine başlıyor bu. Burada tanzifat amelesi dediğimiz bir temizlik amelesi alınmaya başlıyor. İşte buradan itibaren bazı sıkıntıların meydana geldiğini görmekteyiz. Çünkü bir geçiş dönemi bu. Düşünün yıllarca, asırlarca siz dışarıdan araycı esnaf sistemiyle yönetmişsiniz ve acemi olanlarıyla yönetmişsiniz.
Sonra birden belediyelerin kurulmasıyla birlikte bu sistemin belli bir zorluklarını görüyoruz. En azından 30-40 sene hocam. Belediyeyle birlikte tanzifat sistemi yani profesyonel temizlikçiler. Evet. Devletin devreye sokulduğunu görüyoruz ve bununla birlikte artık devlet bu sefer para ödüyor.
1859’da bir nizamname yayınlanıyor ve 1864’ten itibaren de hocam, şehrin temizliği ile ilgili boyutta artık belediye bünyesinde tanzifat amelesi dediğimiz kişiler istihdam edilmeye başlıyor. Evet. Bu da temizlik dönemine geçiyoruz. Bunu şimdi ayrıca ele alacağız. Klasik dönemde kullanılan temizlik malzemeleri, araç ve girişleri neler?
Ellerinde kazmaları, kürekleri vardır. Bunu ayıklama şeyleri. Çok basit şeylerdir. Bir de atlı böyle atların ya da katırların eşekleri sağına soluna küfeli bir şekilde dolaştığı. Mesela bak, bunlardan bir tanesi. Bu klasik dönem temizlik. Evet, klasik dönem arayacağız. Gerçi bu son hani bu geçiş dönemiyle ilgili biliyorsun.
1850 sonrası fotoğraf çıktığı için. Yani klasik dönemde bu tür. Evet, bu tip bir tarzda temizlik yapılıyor. Sokakları dolaşıyorlar şey yapıyorlar. Normal bildiğimiz çalı süpürgeler dediğimiz, çalı süpürgeler ile süpürüyorlar. Ellerinde süpürgeler var muhakkak bunların.
Ayrıca içinde atlı ve katırlı olanlar var. Şimdi şeyi döneminde ara sözler yok. Atlı arabalar yok. Klasik dönemde mesela atlı arabalar yoktur. 1868 sonrasıdır. Şehre maneti dönemindedir. Atlı arabaların temizlikle kullanılmaya başlanması.
Evet, klasik dönemde hangi malzemeler kullanılıyor? Hem bireysel temizlikte hem umumi sokak temizliğine kullanılan malzemeler. Hocam ellerinde kürekleri var, küfeleri var. Bunları taşıyabilecek işte. Mesela burası bak tanzifat iskelesi görüntüde görüyor. Az önce bahsetmiştim deniz kenara götürerek ayıklanan malzemeler burada ayıklanıyor. Daha sonra adaların açıklarına belli bir noktalara dökülmektedir. Elinde kürekle dolaşıyor şimdi görüntüde de görüldüğü gibi.
Bunlar topladığı malzemeleri küfelerle en yakın mesela at ya da katır ya da benzer hayvanlarla taşınabilecek noktaya boşaltıyorlar. Oradan da bir başka arkadaşı da iskelelere götürerek ayıklama çalışmalarına başlıyorlar hocam. Bunlar umumi temizlikte kullanılan klasik dönem malzemeleri. Bir de bireysel temizlikte, şahsi temizlikte kullanılanlar var. Sözünü ettik kül, kil, ben çocukumda toprak mesela hatırlıyorum. Bunlar kullanılır. Sabun var.
Şimdi şeyde geldiğimiz zaman Osmanlı döneminde ve öncesinde de bu böyle hocam bir defa Türkler de İslamiyet’in getirmiş olduğu bir şeyle hiç yıkanması haftada bir gün, cuma gün temiz bir şekilde cuma gitme kültürü oluştu.
Medeniyetimizin bir parçası. Abdest alma var. İkincisi evlerde bir defa ayakkabıyla girilmiyor hocam. Bak bu çok önemli. Mesela günümüzde bu temizlik ve koronanın da bu kadar şey olduğu bir dönemi konuşuyorsak bir defa Türkler hiçbir zaman ayakkabılar içeriye girmiyorlar. Mesela 15. 16. yüzyıldaki seyyahların bütün anekdotlarına baktığımızda Türkler diyor Avrupalılardan ayıran en önemli özellik bir temizliğe çok önem veriyorlar. İkincisi de ayakkabıyla içeriye girmiyorlar. Üç az yiyorlar. Bu üç kavramı çok vurguluyorlar. Mesela Türkler bu kadar hamama düşkün olmasının sebeplerinden biri de hocam.
Hakikaten orta bölümde göbek taşı ve sıcak olduğu için mesela ateşle suyun birleşmesinden dolayı Türklerin daha çok önem verdiğini Osmanlı kültürlerine çok daha ehemmiyetli bir yere sahiptir. Aslında hamam kültürü Avrupa’da da var. Malum Roma döneminde falan var. Ama tabii orada yine kendi ifadelerle oradaki hamam kültürünün farklı boyutları var hocam.
Bizim inancımıza göre ya da anlayışımıza göre gayri ahlaki şeyleri vardır. Oradaki Roma’daki hamam kültürünün ki daha sonraki dönemlerde bu tamamen ortadan kalkmıştır. Evet. Osmanlılar hamama da bir temizlik arası. Çeşmeler var. Osmanlıda çeşmeler bir defa herhalde Avrupa’nın büyük şehirlerine veya payitahtlara ve başkentlere baktığımızda bu kadar suyu bol olan çeşmesi bol olan başka bir başkent yoktur hocam. İstanbul bu konuda da öncelik yapmıştır. Gerçekleştirmiştir.
Evet. Şimdi Rana Hanım tabii siz Mehmet Bey eski Türkler de Osmanlılar temizliği anlatırken zaman zaman tasdik ediyorsunuz. Evet böyleydi gibi sabun var. Suya sabuna bir dokunalım diyeceğim. Tabii bu arada bireysel temizlik malzemelerini sordum ama o biraz kaldı.
Şöyle sabunu daha sonra ayrıntılı konuş. Onu biraz kolonya’ya bir merhaba diyelim. Çünkü burada elimde de bir kolonya var. Daha programın başında da zaten sık sık hayatımıza kullanıyoruz. Sevgili seyirciler bu dünyada üretilen ilk kolonya markası.
O münasebetle Rana Hanım bir hatıra olsun diye stüdyomuza getirmiş. Sizlere gösterelim diye kolonya’nın tarihi Rana Hanım. Kolonya ne zaman icat ediliyor? Hocam bu sorunun cevabı kolonya’yı nasıl tanımladığımızla biraz ilişkili. Yani biz kolonya’yı alkolinin içerisinde bir esans itiriyattan kaynaklı bir bitki özü esansı mı yoksa sentetik esansı mı olarak tanımlıyoruz. Yoksa kültürel olarak insanları serinlemek için, müsaade-i terbiyelik için. Bu konunun araştırmacısı olarak siz nasıl tanımlıyorsunuz? Ben hocam bunu en başından almayı tercih ederim. Yani İbn-i Sinan’ın o ilk gülsüyünü damıtıp ondan sonra hayatlarımıza işte beyni kuvvetlendirmek için, serinlemek için gülsüyü ikramını sokması ile tanımlamak isterim bu tarihi.
Çünkü o tarihi itibariyle misafirlere kolonya tutma, serinlemek için bir kokulu bir su kullanma, serinlemek için kullanma, misafirlere tutma hayatımıza giriyor. Ve bu şekilde de Osmanlı ve daha sonra Avrupa’ya da yayılıyor. Yani siz normalde bugünkü kolonya’nın tarihi temelleri, tarihi arka planı ilk dönem İslam tarihine kadar İbn-i Sinan dönemine kadar uzanıyor mu diyorsunuz?
Daha bile eski diyorum. Nasıl? Cabir’in damıtma, o ilkel antik çağdan gelen damıtma teknolojisini imbiklere koyup daha kullanılabilir, daha üzerine geliştirilebilir bir altyapıya oturtmasıyla başlıyor diyorum. Çünkü Cabir damıtma teknolojisini hayatımıza soktuktan sonra bugünkü şeye çok yakın haliyle sistematiğe, Razı de bunu geliştirip alkolü keşfediyor.
Eğer Razı alkolü keşfetmeseydi bugün kolonya tarihi belki başka bir şekilde başlayacaktı. Bu aradaki bağı nasıl kuruyorsunuz? Yani Cabir’in damıtma sistemi, İbn-i Sinan’ın gülsüğünü damıtması, hayatımıza gülsüğünü bir tedavi aracı ve serinleme, ferahlama ve güzel kok aracı olarak sunmasından kolonya’ya geçiş süreci nasıl bağlıyorsun? Çünkü kolonya’nın tarihi denince 1710 karşımıza çıkıyor.
Şöyle hocam, Haçlı Seferleri ile batıdan doğuya geliyorlar, buradaki inanılmaz medeniyetle karşılaşıyorlar, güzel kokular, güzel kokulandırılmış yemekler, tatlılar, şuruplar, şerbetler bunu daha sonra batıya geri götürüyorlar. Haçlı Seferlerinin bir yansıması mı diyorsunuz? Kolonya tarihinin etkisi de. Doğru. Biz aslında geçen hafta Gülay Hanım ile Haçlı Seferleri tarihine bir merhaba edip başlangıcını konuştuk ama sonuçlarını konuşamadık. Şimdi Haçlı Seferleri’nin sonuçlardan birisi mi Kolonya tarihinin? Doğru hocam, buraya geliyorlar doğuya, o inanılmaz medeniyetle karşılaşıp ondan sonra biraz bavul tecavütü gibi yanlarını alıp geri götürüyorlar hanımlarına. Güzel kokuları, ondan sonra baharatları, rengi kumaşları çünkü batı karanlık, simsiyah, bambaşka bir dünya. Bununla birlikte bir de şey götürüyorlar, bu cabirin olsun razinin olduğu yazdığı eserler batıya geçiyor. Hem teknoloji, yani distilasyon teknolojisi ve benzeri hem de simya ile ilgili. Ve Avrupa’da bunlar çalışılmaya başlanıyor. Bir de şöyle şimdi orada Avrupa’da bir fakirlik var.
Simyacılar da altını bulmaya çalışıyor. Avrupa biraz yanlış anlıyor, işte bunlar bir şeyleri karıştırıp altını buluyor diye herkes böyle bir simyacı olmaya, farklı metalleri bir araya getirek altını bulmaya çalışıyor. Bu süreçte de tabii distilasyon teknolojisi oraya geçmiş oluyor. Güzel kokular tekrar Avrupa’da keşfedilmiyor, kilisenin baskıcı şeyine rağmen tekrar keşfedilmeye, üzerinde çalışılmaya başlanıyor.
Ve aslında bu şekilde de Kolonya’nın tarihi 1300’lerde rivayete göre bir çingene veya bir keşiş olarak, yani birkaç şekilde geçiyor, bir keşiş diyorlar, çingene diyorlar, bir sihirbaz diyorlar. Bu bir sihirbazın mucizesu formülünü Macar Kraliçesi, Polonyalı Elizabeth’e götürmesiyle başlıyor.
Bu efsaneyi biraz açar mısınız? Tabii. Şöyle şimdi bu Kraliçe yine bir iki versiyonu var. Bir tanesinde çok hasta, bir tanesinde çok baş ağrıları çekiyor, bir tanesinde de ölümsüz güzelliğin sırrını arıyor. Bir keşiş veya bir çingene bu formülü veriyor.
Formül de şöyle aslında. Üzüm ruhu, şey şarabı aslında, şarabı biberiye ile birlikte beş kere damıtarak, biberiyeli bir üzüm ruhu elde ediyorlar. Ve bunu işte küp şekerinin üzerine damlatarak, içeceklerin içerisine katarak ve sürerek tüketiyorlar.
Ve rivayet o ki Kraliçe bu suyu kullanmaya başladıktan sonra 70 yaşında hala o kadar güzel ki Litvanya Kralı 25 yaşındaki kral Kraliçe’ye evlenme teklifi ediyor. Bunun tarihi gerçekliği var mı? Valla bu kaynaklarımız da geçiyor. Efsane olarak mı anlatılıyor yoksa bir tarihi gerçeklik olarak mı? Tabii efsane olarak geçiyor. Ama Macar suyu gerçek bir formülasyon.
Ve bütün bu parfüm koku kitaplarında özellikle işte 1800’ler, 1900’ler geçer. Ve kolonya, yani bizim bugün konuştuğumuz kolonya hayatımıza girene kadar da Macar suyunun Avrupa’da hem bir güçlendirici, vücut güçlendirici tonik hem de güzel bir koku olarak kullanıldığı kayıtlarda var. Sevgili seyirciler, aslında bizim tarihimizde de bir kolonya olayı var. Mesela meşhur Hürrem Sultan’ın bir mektubunda bu kolonya olayı geçiyor. Ve bu uzun süre Çağatay Uluçay bunu ilk defa yayınladı ama bu kolonya nedir, ne değildir? Uzun süre, bu çok araştırma konusu oldu. Hatta Erhan Afyoncu ve Murat Bardakçı da bunun uzun araştırmalarını yaptılar. En son önceki gün Murat Bardakçı ile konuşurken İtalya’da bir kontes arkadaşı bunun tarihin araştırmış nasıl olabileceğini konuşmuş.
Ve onun yani Hürrem Sultan’ın kolonyasının ne olduğunu anca daha yeni yeni biz tespit ediyoruz. İlerleyen dakikalarda ben Hürrem Sultan’ın kolonyasını sizlerle paylaşacağım. Dolayısıyla bu efsanenin de böyle bir gerçekliğini oradan merak ettim. Onun için sordum. Evet, Macar suyu efsanesi var kolonyatane bir yer tutuyor. Sonra kolonya, kolonya olarak ne zaman zuhur ediyor?
Ve nasıl, hangi sebeple, niçin, ne amaçla üretiliyor? Ve serencağımı nasıl devam ediyor? Şöyle hocam, aslında kolonyanın hikayesi Toskana’dan başlıyor ve kuzeye Avrupa’ya geçiyor. Şöyle ki Catherine de Medici, Medici ailesinin bir prensesi. Fransa kralına, yani o dönem Duc tabii Orleans Duc’une gelin veriliyor. Ve o dönem hep tabi şey, şölenler, ziyafetler organize ediliyor. Böyle önemli günleri anmak için, o günün anısına özel yemekler, özel şerbetler hazırlanıyor. Ve özel kokular hazırlanıyor. Santa Maria Novella kilesesinin rahibeleri ve başka bir kaynağa göre rahipleri bu şey için,
yani düğün için bir koku tasarlıyorlar. Ve o döneme kadar genelde kokular sirkenin içerisinde tıbbi aromatik bitkilerin bekletilmesiyle elde ediliyor. Fakat bu gelenekten farklı olarak bu düğün özelinde ilk kez aykoyun içerisinde, şaraptan distile ettikleri aykoyun içerisinde bergamut kabuklarını koyuyorlar ve bir güzel bir koku yapıyorlar.
Buna da kraliçe suyu diyorlar. Daha sonra bu kraliçe suyunu o dönem işte bir gezgin kim bilir berber diyor girişimci Giovanni Paolo feminist Florensa’ya gidiyor ve bu kokuyu keşfediyor kraliçe suyu. Çünkü o kadar güzel bir koku ve o kadar çok tutuluyor, şey yapıyor ki bunu üretmeye devam ediyor Santa Maria Novella rahibeleri. Bu kokuyu üretiyorlar ve feminist bu kokuyu keşfediyor çok beğeniyor ve rahibelerden öğreniyor bunun formülünü. Daha sonra biraz daha geliştirerek yani şimdi bergamutu aykolde şey yapıyorlar dedik içine limon, lavanta ve biberiye de koyarak yani İtalya’nın o dönem yetişen güzel kokulu bitkilerini de ekleyerek yeni bir formül çıkartıyor
ve bunu asıl şey olduğu yer yani faaliyet gösterdiği yer, köylüne geri dönerek üretmeye başlıyor ve çok para kazanıyor. Bu arada şeyini çağırıyor, yeğenini çağırıyor ben burada çok fazla para kazanıyorum benim çalışacak birine ihtiyacım var gel hem beraber büyütelim diyor. Ve işte asıl Polonya ile özdeşleşen isim Giovanni Maria Farina amcasının yanına gidiyor ve bu üretimin içine giriyor. Ama Farina’nın bir özelliği var. Farina daha böyle ticari olarak kafası çalışan bir insan daha böyle iş odaklı bir insan. Öğreniyor bu formülü amcasından biraz daha geliştiriyor 1709’da içerisinde birkaç farklı fıkıda bekliyor. Arkadaşlar femlisi gösteriyorlar ekranda. Evet aynen Farina’yı şu an görüyoruz. Kolonya’nın mucizi bu Farina değil mi? Evet. İlk Kolonya bu mu? Değil, ondan sonra geliyor. Mülensin Kolonya. Bu kaç yılında üretiliyor?
Bu hocam 1792. Daha sonra. Daha sonra aynen. İlk Kolonya fabrikası mı bu? Yok. Bu şu an şöyle hocam bu hala üretim yoktu olan dünyanın en eski Kolonya’yı. En eski değil ama en eski Kolonya fabrikası. Devam ediyor 1790’dan beri. 1790. Kurumsal süreklilik diyorlar. Evet. Kolonya ismi nereden geliyor?
Kolonya ismi aslında odokolon yani körn suyu anlamında. Şöyle, onun da ilginç bir hikayesi var. Körnden geliyor, şehirden geliyor. Körnden geliyor, şehirden geliyor. Ama şimdi Kraliçe suyunu feminiz aldı. Buna aqua mirabilis dedi, mucize su dedi. Öyle satmaya başladı. Ve mucize su diye satarken bunun şimdi o dönemde hala sentitik esanslar vesaire kullanılmıyor. Direkt bitkinin kendi özünü kullanıyorlar. Yani aslında ilaç olarak o dönem ilaç olarak kullanılan şeyleri kullanıyorlar, katıyorlar alkolin içerisine. Ve bunu hem içerek hem sürele tüketiyorlar Kolonya’yı. Kolonya ilk icat edildi. Hem içiliyor hem de koku olarak kullanılıyor. Hem de koku olarak. Aynen. Hatta şöyle hocam, ağız apselerinde enfeksiyonlarında gargara yapıyorlar.
Yine işte Macer suyunda anlattığım gibi şekerin üzerine damlatıyorlar. Veya içeceklerin içerisine katarak içiyorlar. Ve bu şekilde ilaç olarak ve hatta enfeksiyonlarda ve salgımlarda koruyucusu olarak tavsiye ediliyor. Şimdi Farina’nın yaptığı da bunları yazıya döküyor. Kolonya amcasının yanına gelip üretime girdiğinde yazıya döküyor ve Köln Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bu özelliklerini onaylatıyor.
Köln Üniversitesi Tıp Fakültesi Kolonya için tıbbi yurundurduyor. Ama o dönem adı Kolonya değil, oraya gittiğinde Mucize Su, Köln Üniversitesi onayladıktan sonra adı Köln Suyu olarak değişiyor. O da Kolon yani Kolonya. Bizim bugün Kolonya dediğimiz. Mucize Su, Köln Suyu, Kolonya şeklinde dönüşüyor. Aynen. Ama Kolonya, bizim Kolonya dememizi sorarsanız o da Ahmet Farki ile şey yapıyor onu. Türklerde Kolonya’nın kullanımı diyorsunuz. Şimdi Rana Hanım dediniz ki aslında Kolonya ilk üretildiği zaman içiliyor, efendim ağız temizliğinde tıbbi tedavi de kullanılıyor ki bugün de kullanılıyor ve ferahlatıcı unsur olarak kullanılıyor dediniz. Benim elimde bir mektup var. Bu mektup Hürrem Sultan’ın Kanun Sultan Süleyman’a yazdığı mektup. Bu mektuplardan birisinde Kolonya’dan söz ediyor.
İlk defa Çağatay Uluçay şu kitapta bu mektubu yayınlıyor. Bu mektupta da hemen şurada ifadeyi sizlere paylaşacağım. Kolonya ismi geçiyor. Mektuptan ama bir iki ifade ben seyircilerimizle paylaşayım Hürrem Sultan üslubu açısından. Mesela şöyle bir ifadesi var. Sultan’ın padişahı şu dualar ki onun yeşil bahçeleri sevenin ve sevilenin yüzü gibi muhabbet gösteren gönül çekici değerleriyle güzel görünüş doludur. Ey sabah rüzgarı, Sultan’ıma inlemede ve kederde diyesin.
Gül yüzü olmadıkça işi bülbül gibi figan diyesin. Ayrılığında sanma gönül derdinde dermanın yeter. Bulmadı kimse onun derdine derman diyesin.
Kederin eli dert kılıcı ile delip yüreğimi ne gibi ayrılıklı hasta ve inlemede diyesin diye sabah rüzgarına kendi duygularını padişah ile iletmesini böyle etkileyici bir üslubla aktarıyor Hürrem Sultan. Yine devam ediyor. Benim aziz ömrüm kendiniz gibi lütuf ve ihsan her şeyi kapsayan Şan-ı Yüce Allah dergahımdan sadıkane rica ve uygun beklentim duamı odur ki bu değersizinin gece gündüz gönül saflığı ile
yüksek gayretle olan niyazıma hüzünlü iniltime ve gözümün yaşına kederli gönlüme ahı zarıma ve yanışıma lütfundan merhamet kılıp diye Allah’a olan padişah için ilticasında böyle dile getiriyor. Devam ediyor. Benim Sultanım canı gönülden sevgili Şah’ım ruhumun ferahı dünyada ve ahiretteki umudum yani Hürrem Sultan’ın kanuni hitabı işte bu mektupta bir de kolonya bahsı var. Bu çok bilinmeyen bir konu Hürrem Sultan’ın kanuni Sultan Süleyman’a yazdığı mektuplardan birisi bu sevgili seyirciler. Böyle devam ediyor.
Mektuplar ters de tutmayalım. Şimdi bu mektupta kolonya konusunda şöyle bir ifade geçiyor o dikkatimizi çektiğim arkadaşlarımın tem bizim ve sonra ben gülfem cariyenize bir kutu kolonya ile 60 flori altın göndermişsiniz.
Kanuni Sultan Süleyman Hürrem Sultan’a bir kutu kolonya ve 60 flori altın göndermiş. Hocam burada çevirisine bakmak lazım. Şimdi onu söyleyeceğim. Şimdi siz kolonya doğru mu okumamı diyeceksiniz. Bu da uzun uzun Recep Ağızkalı ve diğer hocalarla doğru mu okunuyor diye araştırması yapıldı.
Evet kolonya ifadesi geçiyor. Ve devam ediyor içmiş kolonya ortaya çıkıyor. Gözlerim karardı çabucak o bir kutu kolonyayı yedim.
Gel gör ki halim nasıl oldu. Evimizde konuk da vardı. Ne söylediğimi bilmeden gün boyu uyukladım. Kimi burnuma fiske vurur kime el çırpıp maskara olur. Her yerde siz beni maskara ettiniz.
İnşallah buluştuğumuzda söyleşiriz diye devam ediyor. Bu kolonya tabiri bir. Acaba doğru mu yazım diye bunu araştırdık. Bu konuda arşiv belgesi okumaya konuştuk. Erhan Hoca oldukça iyidir zaten. Ve diğer hocalarla evet doğru kolonya bahsi geçiyor. Ve yedim diyor o zaman nedir bu. Evet. Çünkü kolonya biz bugün daha çok koku olarak kullanıyoruz. Ve hakikaten içincede sağlık vesaire aslan sıkıntı oluyor. Hocam yedim mi diyor ama yedim diyor. Bunlar doğru ifadeler. İşte merak konusu buydu. Bu konuda Murat Bardakçı ve Erhan Hoca araştırmalarını devam ettiler. Önceki gün Murat Bardakçı İtalya’daki bir kontes dostundan bu konuyu sormuş çünkü kolonyanın memlekette olduğu için acaba nedir diye. Ondan şöyle bir cevap bir araştırma uzun bir araştırma geldi. Deniyor ki kolonya ilk üretildiğinde yenilen ve içilen yani farklı bitkilerden üretildiği için.
Tedavi amaçlı kullanılıyordu. Muhtemelen hanımlara ait bir mutat olan rahatsızlık gibi bir durumda veya farklı bir rahatsızlıktan dolayı bunu yemiş olabilir.
O kendisinden geçme halini de normal bir alkol kullanımı değil o bitkilerin kendi tabi alkolleri olduğunu ve onun onu biraz kendisinden geçirdiğini ifade ediyor.
Yani aslında kolonya ismi 1520’li yıllarda Osmanlı Sarayı’nda kullanılıyor ve bir tedavi aracı veya farklı amaçlarla kullanılabiliyor. Bunu bizzat Tanrı Sultan Süleyman’a Hürrem Sultan’ın yazdığı mektuptan görüyoruz. Onun için o kolonya ismi ilk defa ne zaman kullanılıyor? Nasıl kullanılıyor? Ondan dolayı merak.
Çok ilginç hocam inşallah yayının hazırlarla okuruz biz de çok değişik bir bilgi paylaştınız. Evet inşallah bunu bu vesileyle ben Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu’ya da teşekkür ediyorum. Katkılarından dolayı şimdi kolonyanın tarihi serüvenine devam edelim. Kolonya bulundu ve kullanılmaya başlandı.
İlk kullanım alanı bugünkü gibi yaygın böyle bir koku ferahlama aracı mı yoksa yine ne zamana kadar tıbbi bir tedavi aracı olarak kullanılıyor yoğun olarak ve ne zamandan sonra daha çok bir ferahlatıcı veya serinletici bir zevk aracı veya koku aracı olarak kullanılıyor?
Yani hocam aslında hep el ele bunlar. Hem tedavi amaçlı kullanılıyor hem serinlemek, ferahlama, güzel kokmak, güzel kokutmak için etrafı kullanılıyor. Kumaşlarını mendillerini bırakıyorlar içine fakat kolonya çok pahalı.
İlk çıktığı zaman yani şöyle kayıtlar var bir kamu çalışanının yıllık maaşının yarısına eş değer bir litre kolonya. Çok kolay değil yani kolonyaya sahip olmak ilk çıktığı zaman. Baya zengin olmak gerekiyor. Baya zengin olmak gerekiyor. Kolonya ne zaman ucuzluyor?
Sentezik şeyler çıktıktan sonra yani kimya ilerleyip bilim ilerleyip sentetik esanslar hayatımıza girdikten sonra kolonya ucuzluyor. Çünkü ilk başta tamamıyla bitki özlerinden büyük bir emek, hasadı bekleniyor. Bitkiler doğru zamanda doğru şekilde toplanıyor, sıkılıyor, damıtılıyor, şey suları özleri ayrıştırılıyor. Bunlar bazı çoğu verimsiz şeyler. Yani en son Farina’nın formülünde turunç çiçeği olduğu söylenir.
Yani turunç çiçeği kokusu. Turunç çiçeği dediğimiz şey çok çok verimsiz bir şeydir, bitki çiçektir. Yani damutlu 8 milyon turunç çiçeğinden 1 litre kolonya çıkartırsın. 1 litre turunç çiçeği esansı çıkartırsınız gibi düşünün. Dolayısıyla çok kıymetli.
Ne oluyor hocam? Dolayısıyla tabii kamu görevlisinin yıllık maaşının yarısında da eşdeğer oluyor. Bütün Avrupa’nın kraliyet ailelerinin satın aldığı söyleniyor o dönem kolonyayı. Osmanlı’ya ne zaman geçiyor?
2. Abdülhamid döneminde hocam. Ticariye anlaşmalar imzalanıyor ve biz ithal etmeye başlıyoruz kolonyayı 1800’lerde. Ve Ody Kolon diyor bizim halkımız ona. Ody Kolon yani Ordu Diyarbakır İzmir şeklinde.
Ahmet Faruki İstanbul’da Feriköy’de bir itiriyat fabrikası kuruyor ve kendisi kolonyalar üretmeye başlıyor. O zaman Faruki Kolonyası diyor önce. Sonra Kolonya ismini de o takıyor. Yani bizim şu an okuduğumuz şekliyle K ile başlıyor yani Kastamonu ile başlayan kelimeyi hayatımız o sokuyor. Sultan 2. Abdülhamid de Jan Maria Ferina kolonyasını çok seviyormuş diye öğrendim ama doğru mu acaba?
Hocam sizden öğrendim ben de bugün. Estağfurullah çok teşekkür ederim. Peki Türkiye’de kolonyanın gelişimi tarihi serüveni ve kültürümüzdeki yeri. Kolonya çeşitleri aslında. Yani şöyle şimdi Kolonya Türkiye’de ilk kolonya üreten şey eczacımız, eczacı başıların büyük babası Süleyman Ferit eczacı başı. Onun da çok enteresan bir hikayesi var.
Evde işte hasta oldukları zaman bitkilerden karışımlar yapıp tedavi edermiş onları. Bir gün ninesi hastalandığında o dönem hep gayrimistlimlere ait eczane eczane gezerken ilaç yaptırmak için niye bir Türk yok? Ben eczacı olacağım diye eczacı olmaya karar veriyor ve Türkiye’nin ilk eczacılarından oluyor.
Sonra işte en büyük hayali bir eczane kurmak falan. Eczanesini kurduktan sonra da yaptığı preparatlardan bir tanesi kolonya. Hatta İzmir’in Altın Damlası diye bir kolonya şey var, kolonyamız var çok meşhurdur. Süleyman Ferit Bey’in bulduğu bir formül. Fransa’ya gittiğinde işte gras bölgesinin güzel kokularından bir araya getirdiğini anlatıyor bu şeyinde ve böylece Türkiye’nin ilk kolonyası İzmir’de üretilmiş oluyor.
Yine aynı şekilde Rebol şu anda biliyorsunuz yine çok güzel kolonya markalarımızdan Fransa’yı Rebol, Mösyö Rebol’un şeyde Beyoğlu’nda kurduğu büyük Paris Eczanesi’nde
yine Türkiye’nin ilk eczacılarından Kemal Müderrisoğlu yanında çalışmaya başlıyor. Aralarında neredeyse böyle bir babaoğul ilişkisi oluyor ve Kemal Müderrisoğlu bir lavanta kolonyası sokuyor. Hatta o zaman diyorlar ki Beyoğlu’nda lavanta kolonyası sürmeden yürünmezmiş Müderrisoğlu’nun yaptığı bu kolonyayı. Yine başka Cumhuriyet dönemimizin girişimcilerinden ve işte Türkiye’deki kolonya tarihinin önemli isimlerinden Eyyüp Sabri Tuncer. O da normalde bir tuhafiyecisi var ve işte cüzdanlar, çantalar vesaire satıyor. İstanbul’a yaptığı ziyarete bir esansçıdan kolonya yapmayı öğreniyor ve aslında ilk etapta böyle işlerini desteklemek için kolonya üretip her geline kolonya veriyor. Daha sonra kolonya normal ürünlerinin önüne geçiyor. Çok akıllı bir insan. Hemen farklı kolonyalar üreterek bunu kataloglarına koyarak fiyatlandırarak tabii kolonyayı satmaya başlıyor. Ve bu şekilde Eyyüp Sabri Tuncer’i… Yaklaşık 100 yıllık bir tarihten söz ediyoruz değil mi? Dünkü olay değil bunlar. İstki şevkli değil mi? Eyyüp Sabri Tuncer mi? İnegöl. Yani 100 yıllık bir sürü serüvenden söz ediyoruz. 1930’da ilk kolonya yaptığını şey yaptım kendi sitelerinden. Yaklaşık diye. Yaklaşık evet. Söyledim. Peki Rani Hanım Türkiye’de üretilen ve en çok kolonyalar hangi? Önce isterseniz üretilen kolonya türleri. Ne tür kolonyalar üretiliyor? Bizim biliyorsunuz limon kolonyası. Yani meşhur kolonyamız limon kolonyası. Çok tüketilen, çok sevilen ilk.
Yani yaklaşık 100 yıllık zaman dilimi içerisinde üretilen kolonyaları bir isim olarak zikredebilir misiniz? Şu limon kolonyası, lavanta kolonyası, işte beyaz zambak kolonyası, altın damla hakikaten çok önemli bir kolonyamız. Yani artık markalaşmış bir neredeyse şey. Şöyle söyleyeyim size, Giresun’un sındık kolonyası bile var. Zaman içerisinde her şehir kendi özel ürünüyle kendi kolonyasını üretmiş.
Yaklaşık kaç tür kolonya üretilmiştir mesela Türkiye’de? Vallahi hocam şimdi uydurmayayım bir şey bilmiyorum. Evet. Ama diyorsunuz ki hemen hemen her şehir kendisiyle özleşeceğin bir ürünün kolonyasını yapmıştır. Fındık kolonyası da buna dahil. Doğru aynen. Hatta hocam ben şey yapmak istemiyorum. Böyle normal hazırladım yazıladım bunu kullanmadım ama hamsi kolonyası bile var.
Nasıl oluyor bilmiyorum. Biz kolonya üretiyor musunuz? Ben kolonya atölyesi veriyorum. Kolonya üretmeyi anlatıyorum. Anlatıyorum diyorsunuz. Evet tarihini araştırıyorum. Tarihini araştırıyorum, formülünü de yapıyorum. Peki kültürümüzde kolonyanın kullanım yerleri, alanları, bizde kolonya nasıl kullanılmış, neyi singesi sembolü olarak değerlendirilmiş. Hayatımızda iniş çıkışları var. Bunları bir kısaca özetler misiniz?
Zamanından sonra gelmiş bulunuyoruz. Sabunada bir iki dakika ayırmak istiyorum çünkü. Tabii. Şimdi hocam kolonya bir kere kolonyalarımızın üzerinde özellikle Perreja vardı. Ondan da bahsedecektim. Perreja da bilirsin eski markalarımızdan yine böyle yaklaşık 50-70 yıllık bir marka. Kolonyaların üzerinde hep yerlerin resimleri vardır.
İşte İstanbul’un böyle bir Galata Kulesi’nin, İzmir’in, Saatin’in vesaire. Çünkü kolonya bizim kültürümüzde gidilen yerden sevdiklerinizle geri götürdüğünüz, onları hatırladığınız, ifade ettiğiniz bir armağandır. Prestijli bir şeydir. Misafirliğe gittiğinizde yanınızda götürürsünüz. Özel günlerde, bayramlarda, mevlitlerde kolonya ikram edilir.
Bizim konuk severliğimizin aslında bir alamet-i fayakası gibidir kolonya. Bunun haricinde bir dönem gelin çeyiz sandıklarının ve nişan sepetlerinin ayrılmaz bir parçasıymış bir dönem. Hep böyle mutlaka içinde kolonya olurmuş. Olmazsa olmazmış. Hatta gelin suyu diye bir kolonya çıkartmışlar o dönemde gelin sepetleri ve şeyler için.
Lokantalarda biliyorsunuz, bugün herhangi hala İstanbul’da gittiğinizde mutlaka ayrılırken hoş geldin demek ki. Esnaf lokantalarında. Esnaf lokantalarında, doğru esnaf lokantalarında tutulur kolonya. Seyahatlerde, otobüse bindiğiniz zaman hep böyle konuk, hoş geldiniz. Siz başımızın üzerinde yeriniz var. Hatta tuvaletlerden çıkarken falan, tohu tuvaletlerden. Doğru. Hastanelere giderken kolonya götürülürdü değil mi?
Evet, ve bunun da işte o şifa verici özelliğiyle aslında çok geçmişten gelen bir şey var. Peki Rana Hanım, ben şunu merak ediyorum. Misafir geldi, eve oturdu. Kolonyayı kim tutar, nasıl tutar, kolonya nasıl dökülür, misafir kolonya dökülürken neye dikkat etmesi lazım? Bunların örnekleri nasıl? Hocam bizim kültürümüzde evin genç kızı kolonyayı misafire tutar. Tutarken hafif eğilir. Böyle ayakta durup şöyle dökmez değil mi? Yok, hayır. Sol elinde mendil olabilir, sağ elinde kolonyayı tutar. Eline dökerken misafir iki elini birden böyle avucunu açarak uzatır. Evin genç kızı da bir elinde kumaş bir mendil, iki elinden aslında… Fiziki mesafeye dikkat ederek ben bu kolonyayı seveyim, sizler nasıl uygulamalı gösterin olur mu? Tamam, peki. Teşekkürler.
Şimdi hocam, bu da mendil olsun o zaman. Evet, peki. Evin genç kızı hafif eğilerek misafirin avucunu mendilin üzerine alır ve yavaşça eline kolonyayı döker. Ne kadar döker? Misafir ne kadar mesela az bulursa… Misafir tamam diyene kadar. Tamam deyinceye kadar. Evet. Adabı bu bunun. Adabı. Yoksa kendi de tak tak döküp kaldırmayacak. Yok. Misafir teşekkür ederim diyecek.
Peki misafir ne kadar da teşekkür ederim diyecek? Hocam ne zaman der bilmiyorum, siz söyleyin. Yok, ben de bilmiyorum. İhtiyacı olduğu kadarını aldığınız zaman teşekkür eder diyelim. Peki bir tıp tarihçisi olarak, bir tıp bir tedavi aracı, bir sağlık unsuru olarak hayatımızda ilk dönemlerdeki yerini alan kolonya ki aslında her zaman bu tedavi edici, temizleyici unsuru olarak yerini sürdürmüş ama yaşadığımız günlerde sizce yeniden tahtını, saltanatını geri alma gibi bir durumda karşı karşıya mı? Evet. Ve bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hocam kesinlikle karşı karşıya. Bilmiyorum iki hafta önce gördüğünüz gibi bayağı medyada da geniş yer aldı. Türkiye çapında kolonyacılarımızın önünde sosyal mesafeye hiç dikkat etmeden bayağı sıralar olmuştu.
Tekrar kıymetini keşfettik çünkü gerçekten en başta içindeki alkol lanç, mesela Amerika’da Center for Disease Control, bu salgın hastalık kontrol merkezi, yüzde 60 alkol minimum olması gerekiyor diye o içinde, bizim kolonyalarımızda genelde yüzde 80 alkol oran var içerisinde şey preparatı.
Dolayısıyla çok ciddi antisteptik mikropları elimizde öldüren bir solüsyon. İkincisi aslında ilk üretildiği şekil üretilse, gerçekten içinde hakiki limon özü olsa, gerçek biberiye özü olsa,
uçucu yağ olsa, gerçekten lavanta uçucu yağ olsa, bunlar da kendi içerisindeki klinik araştırmalarla da kanıtlanmış şekilde mik antibakteriyel, antiviral özellikleri olan uçucu yağlar, bitki özleri. Dolayısıyla biz bunları tekrar hatırlıyoruz, hatırlamaya başladık ve bu şekilde de tekrar kolonyacılar önünde sıra olmaya başladık diye düşünüyorum.
Peki, evet Mehmet Bey suya sabuna dokunalım, bir iki dakikamız kaldı. Kolonyayı konuşup da bugün sabunu konuşmamak olmaz zaten. Kısaca bize sabunun serüvenini, ilk bulmuşunu ve gelişimi birkaç cümleyle özetler misiniz? Arkadaşımızın da bahsettiği gibi Zekeriye Errazi bunu ilk sabunu keşfediyor, bu daha sonra Endülüs’e, Endülüs bölgesine gidiyor ve oradan da bütün Avrupa’ya yayılıyor.
Aslında sabunun hikayesi bu. Sabunla ilgili aslında M.Ö. 4000’ci yıllarda keşfedildiği ve Araplarla beraber, Müslüman Araplarla beraber. Ama bizim şu anda bildiğimiz genel itibariyle zeytinyağı sabununu ifade edecek olursak, asıl bizim bahsettiğimiz sabunun,
Razi ile birlikte meşhub devamı olduğunu görüyoruz. Ama öncesinde tabii ki sabun var. Biz ağırlıklı olarak Endülüs’ten Avrupa’ya yayılmış olmasına rağmen, belli bir dönem sonra Avrupa’da özellikle sabunla temizliğin çok yaygınlaşmadığını ya da kabul görmediğini görüyoruz.
Onu girmek istemem burada ama özellikle İslam dünyasında ve Osmanlı’da, Türkiye’de, Anadolu coğrafyasındaysa bu sabunun çok ehemmiyet verdiğini görmekteyiz. Yani bizim baktığımız zaman üç tane bölgemiz var. Birincisi bugün Tıraplu, Şam yani Beyrut ve Halep bölgesinde. Burada daha ziyade ihraç ettiğimiz sabunlar ağırlıklı oluyor. İkincisi Ege bölgesi çok sabun üretiminin en yaygın olduğu.
Sebebi? Sebebi zeytinyağı hocam tabii ki. Zeytinyağı çünkü diğer daha sonra da hani farklı bölgelerde de üretiliyor ama en yaygın olarak üretilen bölge Ege bölgesi. Ve burada kayıtları da ve Osmanlı arşiv belgelerinde baktığımızda yüzlerce sabunhanenin kurulduğunu hatta daha önce bizim sanayi geçmişi bize baktığımız zaman da bu sabunhanelerin ilk şeyleri teşekkül ettiğini görüyoruz.
Yani ben burada mesela birkaç böyle sabun isminiz mesela yine genel kültürümüze kültürümüz açısından baktığımızda gelinlik kızların çeyizlerine sabunlar konuyor. Çeşit çeşit sabunlar var. Onlarca çeşidi var. Mesela birkaç sabun içimden bahsetmek isterim. Mesela Tıraplu sabun. Affedersiniz Mehmet Bey. Rana Hanım sabun aynı zamanda bir koku malzemesi olarak kullanılıyor mu? Siz kokutayla çalıştığınız için soruyorum. Evet kullanılıyor hocam. Doğru kullanılıyor.
Çünkü zaten sabunun içerisinde daha sonra kokulandırmak için tıviyi bitkileri katıyorlar çok. Aynı zamanda sabunun aslında ilk zamanlarda bulunduktan sonraki süreçte baktığımızda tıp tarihimiz açısında da bir hastaları tedavi etme aracı olarak da kullanılıyor. Sabunun bu şekilde de kullanıldığını görmekteyiz. Mesela birkaç sabun içimden bahsetmek isterim.
Tıraplu sabunu, çiçek sabunu, miks sabunu, hünkarı sabun, paşa sabunu, alaca sabunu, araki sabun, kara sabun, mine sabunu, kokulu sabunu, kandiye sabunu, fes sabunu, arab sabunu, marip sabunu, Iraki sabun, Tıraplu-kari, bu Lübnan bölgesindeki sabun, girit sabunu, leke sabunu, yerli misk sabunu, edirne sabunu. Yani bunun onlarca çeşidini daha sayabiliriz. Edirne’nin meyve sabunları meşhur zaten.
Tabii son dönemde de zaten binlerce her tür meyveden sabunlar üretilmeye başlanmıştır. Kültürümüzde çok önemli bir yer tutmaktadır hocam temizlik kültürümüzde. Ki bizim biliyorsunuz genel kültürümüzde yemekten önce elini yıkanması ve yemekten sonra yıkanması. Ki bütün Avrupalı seyahalların o kayıtlarına baktığımız zaman gözlemlerine, yani Türklerin diyor çok hastalanmamasının bu vebadan falan haricinde. Hastalanmaması sebebi diyor bunlar diyor.
Yemekten önce muhakkak ellerini yıkıyorlar ve yemekten sonra tekrar yıkıyorlar. Bu kültürümüzde genel kültür. Sabun ana malzeme değil mi? Ana malzeme hocam. Ben hocam siz sormadığınız zaman hani az önceki konumuz yarım kalmış. Birkaç cümleyle şu temizlik şeyi de bitirmek isterim sabunla da şey yaparak. Belediyede tarih… Evet. Bir dakika toparlarsak memnun oldum. Süreyi açtığımızı hatırlatıyor arkadaşlar. Şimdi o zaman klasik dönemde ne dedik? Genel temizlik araycı esnafıyla yapılıyordu. Daha sonra şehre emaneti döneminde. Tanzivat amelesiyle bu 100 yılın başında özellikle Cumhuriyet ilk yıllarında çöpçüler diye geçiyor hocam bu temizlik yapanları. Günümüzde temizlik belediye temizlik personeli diye geçer ya da genelde belediyeler bu işi yürüttüğü için. Ama şimdi sokakların caddelerini şimdi sabundan, töpükten bahsettik ya.
Bakın bütün bu şu anda koronayla mücadeleyi bu belediyenin ağırlık olarak veteriner birim ve temizlik işleri birim yapıyor. Mesela bazı belediyelerimiz ne diyor? Bütün caddeler sokakları foşur foşur diye yıkıyorlar. Evet. Gelereksel yani klasik Osmanlı döneminde ve şehre emaneti döneminde de var hocam. Sokakların ve caddelerin belli dönemde sulanması ve temizlenmesi yıkanması. Bunu da buradan belirtmek isterim.
Yani siz diyorsunuz ki aslında bugünkü Türkiye’nin modern temizlik anlayışının klasik dönemden ilhamını alan ve Osmanlıların döneminde şehre emaneti, normal belediyecinin, modern belediyenin kuruluşuyla birlikte başlayan bir serüveni var diyorsun. Var hocam. Bu serüvenin ve bu tarihi tecrübenin bugün bize söylediği nedir? Biz ne zaman zorunda kalsak hocam? Şu anda da mesela hakikaten ülke olarak bir hassasiyetimiz var, bir çabamız var, bir gayretimiz var toplum olarak. Ne zaman zorunda kalsak her zaman altından kalkmasını bilmişizdir. Bu temizlikle ilgili hem de güzel bir hikayesi olan, ilk mesela böyle bütün şehir İstanbul’un temizliğini gerçeklediğim bir hanımlılığın dokunuşu vardır. Bunu kısaca özetlemek isterim. Hanımlar da mı temizlikçi olarak?
Kesinlikle. Özellikle Cemil Topuzlu Paşa’nın 1911-1912’deki şehremin olduğu dönemde inanılmaz bir yatırım yapılıyor temizlik işlerine. Nezafet-i Fenliye Müdürlüğü bünyesinde. Arasözler alınıyor, atlı arabalar yapılıyor, caddeler sokakta her taraf pırıl pırıl yapılıyor. Fakat 1911 ve 1912 Balkan Savaşları, 1914’te meydana gelen Birinci Dünya Savaşı ve Çanakkale Cephesi’ne biliyorsunuz binlerce insanın
orada şehit olmasıyla birlikte İstanbul’daki bütün temizlik işlerini yapan, arasözleri kullanılan bütün atlara askeriye el koyuyor. Bütün buradaki güçlü kuvvetli insanlar bu temizlik işini yapanlar, bunlar da askere alınıyor hocam. Ve İstanbul günlerce artık dezenfekte edilmiyor. Şehirin caddeleri, sokakları maalesef çok kötü bir durumda. İşte o dönemde hocam, şimdi bazı kaynaklarda Elif Yazgandır diye bir hanımdan bahsedilir ama değil, şehre emaneti bünyesine yüzlerce hanım alınıyor ve İstanbul’un bütün caddelerinin, sokaklarını, evlerin önlerini her tarafın artık hanımlar temizliyor hocam. Bu 1935’li yıllara kadar devam ediyor ama özellikle 1915, 1916 ve 1917’li yıllarda bütün İstanbul temizliği hanımlara emanet.
Hatta ben bununla ilgili İstanbul sokaklarına dokunan ilk hanım elleri diye de bir yazı da, makalede yazmıştım herhalde. Sonra niye kaldırmışlar hanımların? Hocam şöyle, bu o dönemde giren hanım temizlik personelleri, tabii emekliliği falan geldikten sonraki süreçte çok rahap et görmüyor. Bir de Cumhuriyet ilk dönemlerinde Çöpçüler, hatta hatırlarsanız Kemal Sunan’ın Çöpçüler Kralı Filmi vardır 80’li yıllarda yapılmış. Güzel de bir film.
Yani nedense o insanlara karşı bir olumsuz bir bakış açısı var ilk yıllarımızda. Mesela günümüzde ben çok öyle olduğunu düşünmüyorum. Gayet de ne yaptıklarını bilen giyimiyle, kuşamıyla bir kimlikleri var. Ama bir dönem böyle olumsuz bakılmış hocam temizlik işini yapanlara. Benim evden çıkarken her gün selamlaştığım bir sokağımızda temizlik hizmetini gören arkadaşımız vardı.
Onun o şehresini görmek ve sürekli olduğunu görmek hakikaten insanın içini açıyordu. Gerçekten temizlikçilere, temizlik görevlerimize her zaman bugün ve her zaman çok şey borçluyuz. Rana Hanım, Mehmet Bey çok teşekkür ediyorum. Biz teşekkür ederiz hocam sağ olun. Farklı renkli bir program oldu.
Sabunun, kolonyanın ve temizliğin hayatımızda yeniden bir zerre, küreği dize getiren bir zerre ile yeniden nasıl gündeme geldiğinin aslında bir değerlendirmesini yapmış olduk. Sevgili seyirciler bir sonraki tarih söyleşirleri programına buluşmak üzere hepinize sıhhat ve afiyet dolu, huzurlu, mutlu günler diliyoruz.
Ve hayat eve de sağar diyoruz efendim. Hoşçakalın.
İlk Yorumu Siz Yapın