"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Ahmet Kavas | 29. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Ahmet Kavas | 29. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=0Wp3kcbOZlM.

Müzik Merhaba sevgili seyirciler. TRT 2 ekranlarından, tarih söyleşileri programından hepinizle en işten, en samimi, en sıcak duygularla gönül dolusu sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Bu programda bize çok yakın ama bize çok uzak bir coğrafyayı, o coğrafyanın tarihini ele alacağız. Aslında adı kara olarak bilinen, tarihi zulümlerle dolu olan ama bahtı açık, gönlü açık, vicdanı açık bir coğrafyayı konuşacağız. Afrika’yı, Afrika kıtasını, Afrika kıtasının tarihi nereye alacağız? Ağırlıklı olarak da Osmanlı Afrikası’nı. Tabii Osmanlı öncesi, Osmanlı sonrası da tabii olarak sohbetimizin birer parçası olacak. Kölelerin tarihi, sömürgeleştirmenin tarihi, bağımsızlığın tarihi, isyanın, nisyanın, hor görülmüşlüğün ve yokluğun tarihi olacak bir anlamdı.
Kiminle sohbet edeceğiz diye merak ediyorsanız hemen onu da ifade edelim. Ekran başındakilerin yakından tanıdığı, bu konuya ilgi duyan hemen hemen herkesin ismine ve çalışmalarına aşına olduğu birisi, Ahmet Kavaz. Hoş geldiniz hocam. Hoş bulduk hocam. İyisiniz inşallah. Teşekkür ederim, sağ olun. Siz de iyisiniz. Elhamdülillah Allah bu günleri aratmasın, daha iyileştirsin diye niyazda bulunuyoruz. Sevgili seyirciler, Ahmet Kavaz Türkiye’de Afrika’nın tarihini derinlemesine
ve genişlemesine çalışan ilk tarihçilerden, ilk önemli isimlerden birisi. Aynı zamanda sahayı yakından tanıyan, yani tarihin zaman ve mekan boyutunu iççe buluşturan bir isim ve Büyük Elçilik’te yapmış bir isim. Çat, Büyük Elçisi hem bir tarihçi hem bir diplomat ve büyük elçi. Sevgili hocam, biz bugün sizin tabi tarihi bilginiz yanında bölgeyi yakından tanıyan, sahayı bilen kimliğinizden de istifade etmek istiyoruz. Afrika deyince büyüğümüzden küçüğümüze özel itina gösterenlerin veya bölgenin tarihine yönelik, özel hassasiyet oluşturanların dışında Afrika’nın gündelik dilde bir kullanımı, bir tanımlaması ve bir algısı var.
Bu algı, bu algıyı oluşturan faktörler ve sonuçları, sebeplerle ilgili kısa bir değerlendirmeize başlayalım isterseniz sohbetimize. Tabii bugün Afrika dediğimiz 30 milyon kilometre kare yüz ölçümü, 30 bin kilometre sahilleri olan dünyanın en büyük asrıdan sonraki ikinci kıtası ve bu kıtada yaşayan 1 milyar 300 milyon,
belki 2 milyar çünkü her ülkede bilfil nüfus sayımı yapılmıyor. Fakat hem insan bakımından dünyadaki her 7-6 kişiden birisinin Afrikalı olduğu ve kıtaların %20’den fazlasının bir arada yekpare olarak bulunduğu devasa bir kıta isimlendirme olarak aslında bugün Afrika dediğimizde Tunus’tan başlayıp Güney Afrika’ya kadar, Somali’den başlayıp Fasa kadar her biri arasında 8-10 bin kilometre mesafenin olduğu bir boyuttan bahsediyoruz, genişlikten bahsediyoruz. Buradaki herkese Afrikalı mı diyeceğiz yoksa bilfil herkesin yaşadığı ülkenin adıyla mı söyleyeceğiz? Bu isimlerin birçoğu Batıllar tarafından konulmuş, sınırların 25 bin kilometresi ülke sınırlarının Fransa tarafından, 21 bin kilometresi İngiltere tarafından, 5 bin kilometre karıları Portekiz tarafından çizilmiş, burası sizin ülkeniz demiş veya işte diyeceğiz ki sen Burkinalısın, sen Fil dişilisin, sen Zimbabvelisin mi diyeceğiz. Kısaca Afrikalı demek çok kolayımıza gidiyor. Bu Batılların tabii kıtayı çepeçevre dolaştıklarını ifade ettikleri yoksa kıtabilinmeyen bir yer değil, kıta biliniyordu ama başka isimlerle biliniyordu. Marip deniyordu, bütün Kuzey Afrika’ya, Biladüs Sudan deniyordu, Sahra’nın altına, Habeşistan deniyordu, Biladüzzenç deniyordu, bilinen yani kıtanın beşte dördünün adı vardı zaten. Fakat Afrika adı sadece bugünkü Tunus’la sınırlı veya biraz Libya, biraz Cezaer’di ve Buralılar Afrikalıydı.
Şimdi öyle oldu ki Buralılar Kuzey Afrikalı veya Maripli veya Tunuslu, Cezaerli, Sahra altında siyahi tenli olanlar Afrikalı oldu. Aslında gerçek bu ismin verilmesi gereken yer Kuzey Afrikalı’lardı. Tabii ben Afrika halkısını sordum ama siz coğrafya ve nüfusundan başladınız. 30 milyon kilometre kare, 30 milyon kilometre kare Afrika kıtasının genişliği yani. 38 buçuk Türkiye yani. Kaç? 38 buçuk Türkiye. 38 buçuk, yaklaşık 40 Türkiye. 40 Türkiye büyüklüğünde bir kıta. Nüfus konusunda net bir rakam veremiyorsunuz. 1.3 milyon ama sağlıklı bir nüfus sayımı yok ki ne söyleyelim diyorsunuz. Bu iki de çıkabilir diyoruz. İki milyar da bulabilir. İki milyar da bulabilir diyorsunuz. Sırf bu kıtada yaşayan insan. Evet. Peki o zaman şu algıyı konuşacağım ama Afrikalı deyince veya Afrika deyince aklımıza ne geliyor? Onu mutlaka… İsterseniz birkaç cümleyle onu söyleyelim. Ama önce şunu netleştireyim. Buyurun.
Afrika kıtası deyince belli bazılarımızın gözünde bir kıta haritası canlanıyor ama bugünkü şekliyle Üst Kuzey’den Güney’e, Doğu’dan Batı’ya meşhur devletleri bir Afrika’nın coğrafi sınırlarını canlanması katkıda bulunabilir misiniz? Yani günümüz devletleri mi yoksa… Günümüz günümüz. Mesela Mısır’dan başlayıp nereye kadar iniyoruz? Şimdi şöyle diyelim yani Afrika kendi içinde bugün coğrafi olarak 7 bölgeye ayrılmış durumda. Marip bölgesi Mısır dahil edilirse büyük marip. Edilmezse marip birliği var Libya, Tunus, Cezayir, Fas ve Moritanya’dan oluşan ama buna hemen güneylerinde Mali, Nijer, Çat ve Sudan’da dahil ettiklerinde neredeyse kıtanın yarısı 14 milyon kilometre kareyi buluyor.
Bunların hemen altındaki kıtadaki her 5 kişiden birisinin Nijeryalı olduğu yani 200 milyonun üzerinde bu şekilde yani Batı Afrika 18 ülke var Batı Afrika’da. 10 ülke Orta Afrika bölgesi ülke var. Doğu Afrika bölgesi var. Bir de Güney bölgesi var. Güney Afrika var. Bir de Güney Afrika bölgesi diye 8-10 ülkenin oluşturduğu bir coğrafya var. Tabii 54 bağımsız ülke var.
54 bağımsız ülke içerisinde 200 milyonun üzerinde nüfusu olan Nijerya var. Ama bunun yanında nüfusu 500 bin, 250 bin olan Seychelles’ler gibi veya 1 milyon olan Komorlar, Moritus gibi adalar var. Arkadaşlarımız ekranda da bu arada kıtan haritasını gösteriyorlar. Yani aslında bugün pek çok büyük devletinde yer aldı. Hatta tarihi geçmiş çok esir dayanan hem ülkelerinde yer aldığı bir büyük coğrafya Afrika kıtası.
Şimdi ilk soruma tekrar döneceğim hocam. Ona bir net cevap sizden rica ediyorum. Afrika deyince bizim bir kullanım şeklimiz var. Bir algı var. Ben sizden isterseniz o algı cümlelerini rica edeyim. Sonra da sebebine dönelim. Bu algı daha çok sömürgecilikle birlikte başlatılan ve Afrika’yı hem sömürgecilerin kendi tebaları hem de dünya gözünde küçük gösterme. O algı ne hocam? O tanımlama cümlelerini?
O algı şöyledir mesela fakir, yoksul, tembel ve ilimden irfandan nasibi olmayan bir kıta ve kıtalılar. Ki bu tamamen, tamamen yanlış. Onlara geldi yaz hocam. Devam edelim algıya. Balta girmemiş ormanlar. Yani biz mesela çok değil 70’li yıllarda bile bu söylediğiniz balta girmemiş ormanlar veya aşılamayan çöller dendiği çok eski değil. Yani en fazla 50 yıl önce bile bu ülkede Batıların koyduğu bu algıların en tersi Osmanlı Devleti’nin bu kıtanın 30 milyon kilometre karenin, bilfil 14 milyon kilometre karesinin Osmanlı’ya tabi olduğu bir kıtadan bahsediyoruz. Şimdi siz 50 yıl önce bu algı var diyorsunuz. Kitabınızın ön sözünü de bu ifade etmişsin ama bu algı
bugün de geçerli bir şekilde tam. Şimdi hala eğer batılı kaynaklardan o hem peşin fikirli kaynaklar, maksatlı kaynaklar eğer okunmaya devam ederse ki okuyanlar tabii ki var, hala bunu iddia edenler var yanlış. Şimdi bu algının bu tanımlamanın yaygın olarak hala Afrika’ya bakıştaki bu şablon bir şekilde gemerliğini sürdürüyor ama bunu kırmaya yönelik en azından ülkemize ve bazı bölgelerde ve ahlak sahibi ilim adamlarında bir mücadele var. Bu algını oluşturanlarına ve sebeplerini birkaç cümleyle bu algıyı oluşturanlar kimler ve neden oluşturalar ve bu onlara nasıl bir imkan sağladı? Tabii şöyle eğer siz bu algıyı tutturursanız yani sizin oradaki varlığınız meşruuluk kazanmış oluyor. Yani bunlar ilimden, irfandan uzak, vahşiye, medeniyetten uzak dediğinizde sizin oraya gelişinizin sebebi
bir medeniyet tesisi için orayı yani siz gelmezseniz orası mesela hala sarkozini falan açıklamaları vardı. Yani Afrika’da bir medeniyetten bahsetmek mümkün değil diye aslında yani büyük medeniyetlerin ya Roma gibi, Bizans gibi, Eski Yunan gibi, Pers gibi Afrika’da bunlar kıta dışından gelenler, kıtanın kendi içinde olanlar var. Orada neşvünema etmiş veya kıta dışından gelenler en büyük enerjisini Afrika’dan almış. Osmanlı’nın bile Afrika’daki gidiş sebebi başka ama orada kaldığı sürece Osmanlı’yı bir kıtalar arası güç haline getiren son büyük hamlesi Afrika’daki varlığı. Bu algının sebepleri diyorsunuz aslında sömürgeleştirmenin bir aracının propagandada dili oluşturdu ve hala da kullanılıyor. Sarkozy ve benzeri tarafından diyorsunuz. Hatırlarsanız 3. Selim, pardon 3. Selim döneminde Napoleon, Mısır’a sefer düzenlediğinde büyük gemilerle bölgeye medeniyet götürüyoruz, kültür götürüyoruz diye propaganda yapmış ve evraklar basılmıştı. Şimdi hocam dönerim kıtanın ana tarihine. Bu algı bu tanımama doğru mu değil mi ve kıtanın tarihi meclası üzerinden bunları bir konuşmaya başlayalım. Afrika’nın tarihinde çok eski medeniyetlerden söz etmek mümkün. Fenikerler var, Kartacallar var, Romallar var. Roma da dünyanın tanımlı bir büyük medeniyet ve devletlerden birisi olarak hala tanımlanıyor ve Müslümanlar var İslam’la tanışması. Afrika’nın tarihinde dönüm noktasını oluşturan medeniyetler hangileri? Şimdi kıtanın yerlisi, milletlerin kurduğu yani bu dış güçlerin gelmesi öncesinde beraberinde ve sonrasında devamlı bir iç dinamikleri oldu kıtanın kendi yerel güçleri. Eski Mısır bir kere bunun dünya tarihinin temel iki noktası varsa Mezopotamya ve Nil Havzası. Bu zaten dünyada olmaz bir şey yani bu kadar bir zenginlik yok.
Burayı bir defa Afrika’nın bir padişahı olarak görmeyi zihinlerimize yerleştirmemiz lazım. Onları yenen Romalılar, Peşin’den Vandalılar, Bizans gelelim Müslüman Araplara 640’lu yıllar ve sonrasına. Yani Kıta’nın dışarıdan gelenler bugün bile hala Kıta’dan alan, sadece Kıta’ya veren de İslami fetihlerle birlikte başlayıp alan değil veren.
Sadece Kıta’lıları Müslümanlaştırmak değil, bilakis bayrağı teslim ettikleri her türlü o bölgedeki yeni İslam medeniyetinin ilim irfanın temelini atanlar gelen Müslümanlar değil. Onlar da işin içinde ama yerel insanlar İslam’la birlikte Afrika’da en büyük, biz buna kırılma değil de en büyük sıçrama, en büyük Afrika’yı, Afrikalılara tarihin önüne çıkaran gelişme İslam’ın bölgeye gelmesidir.
Belçikalı meşhur iktisat tarihçisi Henry Piren, antik çağdan orta çağa geçiş bir İngiliz tarihçi, 1700’lerin sonunda Vandalıların Kuzey Afrika’da Roma’yı yok etmesi, yani 450’li yılları gösterirken Henry Piren bu doğru değil.
Vandalılar da Hıristiyanlaştı, Vandalılar da Roma gibi, Bizans gibi sonra Bizansa da dahil oldular. Bir değişiklik yapmadılar ama değişiklik yapan Müslümanlar o yüzden o orta çağın aslında Müslümanların bölgeye geldiği 7. yüzyılda kapandığını iddia eden bir tezi var Henry Piren’in.
Çok önemli bir tez, hatta Hz. Muhammed ve Charlemagne diye Türkçe’de tercüme edilen bir kitabı vardır onun çok önemli bir kitap. O ikisini mukayese eder yani Müslümanların Afrika’ya gelişiyle birlikte dünya tarihindeki en büyük değişim,
orta çağ dediğimiz batı için dönem başlarken Müslümanlar aslında bir medeniyet havzası kültürü oluştururlar. Sadece Kuzey Afrika’da değil ama buraya bağlı Sahara Altı, Doğu Afrika hatta İbn-i Batuta’nın 1300’lü yıllarda Somali’den ki kendisi Faslı’dır,
İbn-i Batuta Endülüslü’dür yani o ortak kültürün yetiştirdiği bir insan dünyayı dolaşmış 120.000 km yapmış bir Afrikalı aydındır, bir fakihdir, bir seyyattır aslında onda her şey vardır İbn-i Batuta’da. İbn-i Haldun bile Afrikalı. Yani Tanzanya’ya kadar gitmiş İbn-i Batuta Afrika’nın içlerine dolaşmış yani başka yerlere dolaştığı gibi Afrika ile ilgili verdiği bilgiler çok yerindedir. İbn-i Batuta, İbn-i Haldun Afrika ve çevresindeki Kuzey Afrika ve çevresi Endülüslü,
Arap dünyası, Osmanlı ve diğer Müslüman devletler bunları gözlemleyen ve bunlar üzerine bir yorum geliştirdiği için bugün bile yani aşılması çok zor olan bir alim olmuştur İbn-i Haldun o da bir Afrikalıdır.
Tabii ilk Habeşistan hicreti var Müslümanların, Peygamberimiz devrinde başlayan ve kıtanın da Müslümanlara karşı munis ve hamiyetperver bir yaklaşımın var Habeşistan Kralı’nın ilk Müslümanları o kucak açması, Mekkeli müşriklerin talep etmesine karşı onları koruması, Peygamberimizin Habeş Kralı Necâşi’ye karşı olan duyguların malum.
Müslümanlarla yeni bir sahne açıldı Habeşistan’ın tarihinde ama bir kırılma noktası oluyor sonra tekrar Osmanlılarla bir tanışma süreci. Kıtanın Müslümanlarla tanışmasıyla birlikte Müslüman Türklerle tanışması da başlıyor. Asla Müslüman Türklerle veya Türklerle tanışması kıtanın Osmanlılarla başlamıyor. Evet. Öncesini bir iki cümlele sizden.
Tabii öncesi Osmanlılar kadar kıymetli ama biz o öncesi hakkında yeterli bilgi var aslında ama biz onlara sahip olmadık olamadık. Yoksa yani Abbasilerin hemen iktidara geçmesinin arkasından İranlılarla olan, Farisilerle olan temaslarının bir ötesine geçip Türklerle kurdukları temaslar
bu sefer sadece Ortasya’da kalmamış İran, Irak, Suriye ve Mısır’a geçerek 9. yüzyılda ilk Müslüman Türk Devleti tarihte ilk Müslüman Türk Devleti. Mısır’da kuruluyor Tolunoğulları 868’de kısa ömürlü ama çok etkili. Yemen’e kadar uzanan, Libya’ya kadar uzanan, Hicaz’a uzanan. Ciddi mimari eserleri falan da var.
Bugün etesileri olan o 35 yıl dünyada bazen böyle iktidarlar var yani ömrü kısa ama tesiri ölümsüz gibi diyelim yani onu söylemek biraz zor ama fakat yani çünkü dünyada her şey ölümlü fakat Tolunoğulları bugüne geliyor tesiriyle. Tolunoğulları var, İşitler var. İşitler hemen 935’den 969’a kadar yani onlardan hemen hemen 1 asır kadar sonra peşinden Eyubiler ve Memluklar 250 yıl. Memlukları seyircilerimiz hatırlayacaklar biz Cengiz Tomar Hocayla yaklaşık 1,5 saatlik bir tarih söyleyişleri programı yaptık Memluklar üzerine. Hakikaten çok önemli bir tarihi dilimi, katkiyi ve medeniyet dönüşümünü temsil ediyor. Memluklarla birlikte Memlukların bitiş süreci aynı zamanda Osmanlarla tanışma sürecinin oluştuğu adama. 1500’lerin başı diyelim yani direk 17 Mısır’ın fetihi Osmanlıların eline geçmesi idaresi ama
bunun öncesinde Osmanlıların Kuzey Afrika sahillerinde 1500’lü yılların ilk daha 1500-1510 o arada… Sultan 2. Beyazıt, Yavuz Sultan Selim yılları. Yavuz Sultan Selim dönemiyle de hemen zaten irtibatlar ve ilişkiler Kuzey Afrika’da ciddi anlamda artık hamlenin ötesine geçiyor ve varlığa dönüşüyor.
Dönüşme sebebi tamamıyla Endülüs’ün düşmesiyle doğrudan alakalı. Endülüs tamamıyla düşünce bu sefer papalık o dönemin iki güçlü imparatorluk diyelim, krallık diyelim İspanyol ve Portekiz arasında adeta dünyayı ikiye bölüyor. Asor adaları var Hemencebil tarihinin ilerisinde Portekiz’e bağlı halen. Asor adalarının batısını Portekizlere, doğusunda İspanyollar’a veriyor yani Akdeniz’i ve İspanyollar 1510 yılında
20 yıl kadar bile sürmüyor Endülüs’ten sonra. Trablus Garp dahil Kuzey Afrika’da bir Mısır’da Memlükler var tamamını işgal ediyorlar, yakıyorlar, yıkıyorlar ve oradaki bölge Müslümanların kurtulacak hiçbir çaresi yok. Memlükler Mısır’da, Hafsiler, Libya Tunus’ta, Zeyaniler, Cezayir’de, Sadiler, Fas’ta ve Osmanlı Devleti bu dört devlet içerisinde Sadiler hariç. Önce Memlükleri, sonra Zeyanileri, en son 1574’te de Hafsileri o bölgedeki hakimiyetlerine son vererek İspanyollar karşısında orada bir cephe oluşturup, o cepheyi sağlamlaştırıp Avrupalıların sömürgeci ideallerini 19. yüzyıla kadar ötelemiş oluyor. Şimdi aslında biz Osmanlı-Portekiz-İspanyol mücadelesini incelerken Kızıldeniz üzerinden ve Haremeyn bölgesini, ki biliyorsunuz Portekizlilerin daha Medine-i Münevvere’ye girip Peygamber Efendimiz’in Türbe-i Saadetlerine tecavüz gibi birtakım projeleri var, girişimleri var. Bunları engelleyen bir güç olarak biliyoruz ama sizin bu anladıklarınızdan anlaşılıyor ki hem İslam dünyası derken tabii Afrika’da büyük ölçüde Müslüman değil mi bu dönemde?
Bugün bile dünyadaki üç Müslümandan birisi belki daha şey yani beş Müslümandan ikisi Afrikalı yani 600-700 milyon Müslüman var. Eğer bir buçuk iki milyar arasıysa Müslümanlar. Yani o zaman Afrika’nın yaklaşık yüzde 52’si Müslüman hala? Tabii yani Afrika’da Müslümanların sayısı sayılmış değil keşke saysak ama yani saymadığımız için küçük gibi görünüyor, az gibi görünüyor. Sizce nüfusun kaçta kaçı Müslümandır?
Yani nüfus, Afrika’daki nüfusun yaklaşık yüzde 65’si Müslümandır. Bu 16. yüzyılda da bu oranda mı? Daha fazla. Yani Afrika Müslüman kıta o zaman. Tamamen öyle. Müslümanlar var, çok cüziyi bir Hıristiyanlar var. Yani Mısır’da biraz Kıptiler var, Habeşistan’da var ama onun dışında Afrika’da kitle olarak Hıristiyanlık yoktu.
O zaman aslında Afrika kıtasını da hamiliyle üstleniyor. Hocam şunu soracağım, 1500’lerin başında Afrika’yla temas başlıyor. Memluklarla önemli bir kısmına hakimiyet sürüyor. Sonra 1574’te son oradaki… Tunus alınarak? Tunus alınarak Osmanlı 3. Murad döneminde Afrika’daki en geniş sınırlarını aslında dünyada en geniş sınırlarına ulaştığı bir dönem olarak kabul ediliyor.
Şunu soracağım, Afrika kıtasında Osmanlı sınırı nerede başlıyor ve nerede bitiyor? Tabii. Ya şöyle zihnimize bir Osmanlı Afrika sınırını bir canlandıralım Hüsnü Ağa. Şimdi yani bu işin ilk mimarı Yavuz Sultan Selim. 17’de Mısır’a giriyor. 19’da Libya’ya bir donanma gönderiyor. 1520’de vefat ediyor Yavuz Sultan Selim. Allah rahmet eylesin. 2. Padişah Kanuni tabii 46 yıl boyunca asıl Yavuz Sultan Selim’in o mirasını daha geniş hem Kızıldeniz’de, Hint okyanusunda Hint donanmasıyla… 2. Selim bizim tarihimizde biliyorsunuz, tarihçisiniz. Çok eksik ve yanlış anlatılıyor. Arkadaşlar ekrana haritayı da taşıdılar Osmanlı Afrika’sını. 2. Selim Yemen Osmanlı İdaresi’nden çıkmış Osmanlı’ya alınıyor. Kıbrıs 1571’de alınıyor. 1569’da Tunus bir kere alınıyor. İspanyol Hafsi İdaresi’nden ortak. Sonra 73’te İnebaht’tan sonra kaybediliyor ama 1574’te Tunus Savaşı bizim kitaplarımızda bir cümle bile yer almıyor.
Oysa Osmanlı’nın yaptığı en büyük kara ve deniz savaşlarından biridir. Anadolu’dan 48 bin asker bir ayda Tunus’a gönderiliyor. Ve burada biz 1574 yılı Temmuz ayında 10 bin şehit vererek Osmanlı tarihindeki çok büyük savaşlardan biridir. Kara ve deniz savaşı. Eğer Tunus’u almasaydık biz Afrika’da tutunamazdık. Tunus ana merkezdir.
İspanyollarından alınıyor. Tabii bugün hala Tunus üzerine çok büyük hesaplar yapılıyor. Bütün Arap dünyası, Kuzey Afrika, Afrika üzerindeki adeta geleceğe yönelik hamlelerin başladığı yerlerden biri Tunus’tur. Bu ta tarihten gelen bir takım tekrarlar var ve bunun en önemli noktalarından birisi Tunus. Osmanlı Devleti’nde yani Kanuni’den sonra ikinci Selim 1574’te Tunus’u alıp vefat ediyor. Sonra 3. Murad Osmanlı sınırlarına en geniş noktalarına ulaştıran padişah olarak biliniyor. Ama 3. Murad da neredeyse değil mi? Tarihte çok ismi… Çok yaygın olarak bilinmeyen veya çözülmenin başlangıcı olarak kabul edilen ki hakikattir de öyledir bir devir olarak alınır.
Fakat onun zamanında Kenya, Mombasa’ya kadar Yemen’den Yemenli Hasanpaşa donanma gönderir ve 1585’te bugünkü Kenya’da. Mombasa o zaman Kenya diye bir yer isim yok. Hocam tabii 3. Murad da hemen Kanuni’nin mirasın üzerine gelen birisi. Onu da hatırlamakta fayda. Tabii yani yalnız şunu diyebilirdi yani ne işimiz var bizim oralarda? Yok o kadar da değil canım. Dönemi önemli bir dönem. Böylece Osmanlı sınırları Afrika’da, güneyde, Kenya, içeride Uganda, 19. yüzyılda Uganda’nın kuzeylerine kadar, Orta Afrika bugün Cumhuriyet, Orta Afrika Cumhuriyeti’nin, Çada yakın bölgeleri, Çad’ın, Su’dan yakın sınırlarında, Çad’ın kuzeyi, Niger’in kuzeyi, Mali’ye temas var. Böylece yani ben şöyle dediği veya biraz içerilerine girdiği ülkeler dahil olmak üzere 14 milyon kilometre karıya yakın, 30 milyon kilometre karı. Yaklaşık yüzde 50’sine hâkim. Yüzde 52’sinde Osmanlı’nın bilfiil, görevli bulunurduğu Kaymakam, Vali, 5 eyalet zaten bugün Cezaer, Tunus, Trabluskarp, Libya yani, Mısır ve Habeş dediğimiz zaman bunların yüz ölçümü bir kere 10 milyon kilometre karıyı buluyor. Bunların art ülkeleri de biraz önce saydıkların böylece Osmanlı Müslümanların tamamıyla nüfuz irtibatı var, hem de bunlarla hâkimiyet var. Şimdi onu soracağım pili olarak adanın yaklaşık yüzde 50’sine hâkim oluyor Osmanlı. Evet. Ama bir de nüfuz idaresi var. Nüfuz nerede bir Müslüman varsa, Hindokyanus’undaki Moritüs adası Müslümanları Osmanlı’ya 19. yüzyılda bile yazılar yazarak,
şimdiden karşı çok olmasa bile olan belgelerde diyor ki biz size tabiyiz, resmi törenlerimiz de burası şu anda İngiliz idaresinde ama Osmanlı kıyafetleriyle çıkmak istiyoruz. Nüfuz alanı itibariyle kıtanın ne kadarına hâkim, pili ve nüfuz alanı itibariyle bir oran vermek gerekirse? Yüzde 70-80 diyebilir miyiz? Tabii ki yani o zamanki dönemde Müslümanların olmadığı sadece bugünkü mesela Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Cezayir Afrika’da yüz ölçüm olarak en büyük ülke 2.400.000 km²’den fazla. İkincisi Demokratik Kongo Cumhuriyeti, sudan bölünmeden önce en büyük sudandı. Sadece üçü 8.000.000 km² yapıyor.
Yani Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusundaki 1.000.000 km² alanda bir İslam devleti kuran, bugünkü Tanzanya’nın bir parçası olan Zengiber adasında yerleşik Zengiber Sultanlığına bağlı Hamid bin Muhammed el-Murcibi, Avrupalılar onu Tipotip adıyla biliyorlar, bir devlet kuruyor, Tipotip Krallığı deniyor. Şimdi Tipotip Krallığı deyince bu adamın bir Afrika yerlisi düşünürsünüz. Oysa bu bir Müslüman ve orada İslam’ı yayan bugün Kongo’da nüfusun yüzde batıllar devleti resmi olarak yüzde 7’si diyor ama Müslümanların bu işlere kafayı oranlarında söylediği yüzde 15 ila 20’si arasında bir Müslüman var deniyor. Fili yönetim alanı artı nüfuz alanı itibariyle Osmanlı’nın Afrika’daki hakimiyet alanı yaklaşık 25.000.000 km² gibi tanımlamak yanlış olur mu?
Yani çalışılması gerekiyor çünkü Osmanlı şeyi kabul etmedi Avrupalılar 1884-85’te Berlin Konferansında Afrika’yı masaya yatırıp gitmeden çizerek şurası Fransa’nın, burası İngiltere’nin, Almanya’nın, İtalya, Belçika, İspanya diye böldükleri zaman Osmanlı Devleti durun dedi.
Burada çizilen haritalarda Tunus’un mesela Cezai Reyaleti ile Tunus arasından inen sınırın güney çizgisi yok yani güney, yani Çad’da bitmiyor bu. 1890 yılında, 96 yılında Fransızlarla İngilizler sınır çiziyorlar masada. Osmanlı diyor ki nasıl çizersiniz? Burası sınır yok, burası yani aşağı gidebildiğin kadar bize tabi bunlar diyor.
Öylece yani %70-80 bile diyebiliriz çünkü Osmanlı bir bütün olarak algılıyor yani parçalı olarak algılamıyor. Hilafet yönetimi, hilafet noktalarından bakışı, halife oluşları da bunda en önemli etken oluyor galiba. Yani Tanzanya… Bölgeli olan itibatın kurulmasında…
Tabii yani Mozambikli Müslümanlar o zaman İstanbul’a para toplayıp gönderiyorlar Hicaz Demir yolu için. İstanbul onlara madalya gönderiyor, nişan gönderiyor. Yani siz şimdi Mozambik neresi? Güney Afrika’nın komşusu. Güney Afrika’ya Ebu Bekir Efendi’yi gönderiyor. Sırf oradaki Müslümanları düzenlesin, onların arasındaki huzuru tesis etsin diye. Haliyle nerede bir Müslüman topluluk var? Osmanlı Devleti onlarla irtibat halinde.
Tabii arkadaşlarımız biz konuşurken konuşmalarımız da orantılı olarak, haritalar da ekranda paylaşıyorlar sevgili seyirciler. Sohbet esnasında haritalar da bu gözle değerlendirirseniz daha sağlıklı ve coğrafyayla bir okuma mümkün olur. Şimdi başka bir soru soracağım. Biz tabii Osmanlı hakimiyeti deyince hep Balkanlar, yani Avrupa hakimiyeti aklımıza geliyor. Hakikaten Afrika ve Osmanlı hakimiyeti zihnimizde çok da oturmuyor ama kitaplara baktığımızda veya verilere baktığımızda 400 yıllık bir Osmanlı hakimiyetinden söz etmek mümkün. 1500’lerde başlıyor. Hadi 1516 M.D. savaşına peyri bir başlangıç noktası alsak da Birinci Dünya Savaşı’na sonunda bulunacağı kadar bölgeyle olan ilişkimiz bir şekilde ve etkili bir şekilde devam ediyor.
400 yıllık bir hakimiyet kavramının içine nasıl doldurursunuz Ahmet? Şimdi Osmanlı Devleti’nin bu bölgeye gitmesinin en temel sebebi buranın ikinci bir endülüs olmaması için buradaki Müslümanların özellikle tebaların imdat çağrılarına hem Yavuz Sultan Selim’in hem kanunun cevap vermesi.
O zaman hocam iki cümleyle zamanı verimini kullanmasın, ikinci endülüs olmaması için derken neyi kast ediyorsun? Birinci endülüsü de bir iki cümleyle bir hatırlatalım sonra Afrika ile ilgili utanmamak bir zemini oturtalım. Şöyle diyelim, Müslümanların endülüs ayak basması 710, fetihler 711’de başlıyor. O da Afrika üzerinden oluyor tabii.
Tabii ki %90 berberilerin Müslüman berberilerin Araplarla Müslüman Araplarla ortak bir zaferidir. Orada Türkler de devreye girer belli bir süre sonra Azaz denilen Oğuz okçuları önemli roller üstlenirler 1300’lerde falan o bölgede savaşlarda. Fakat son endülüsten son Müslüman kafilerinin kaynakların verdiği bilgi 1610 yılında 150.000 kişilik bir endülüs Müslüman topluluğu da orayı terk ederek Tunus eyaletimize yerleşir ve böylece 900 yıllık hakimiyetten geriye hiçbir şey kalmaz. Endülüs denirse bir arık sorunun bir İspanya’yı daha kuvvetliye kadar fransızca. Biraz biraz Fransa’nın içlerinde Perpignan, Narbon, Aragon gibi şehirler de var. Yani ta Fransa 732’de Paris’e 150 kilometreye kadar, Poitiers’e kadar gelmişler ama bugün Fransa’nın güneybatı uçlarındaki şehirlerde yapılan arkeolojik kazılarda o döneme ait İslam eserlerinden malzemeler çıkıyor. İtalya’da da aynı şey geçiyor.
İtalya’da Sicilya uzun bir süre zaten Müslümanların idaresinde kaldı. Şimdi birinci endülüs büyük bir dramdır Müslümanlar için, büyük bir yok oluştur. Sadece Müslümanlar için değil, insanlık tarihindeki ilim irfanda, medeniyette, sanatta her şeyde zirvelerden biridir.
Aynısı Kuzey Afrika için de geçerlidir ve orada da benzeri bir durum yaşanmak üzeredir ve Osmanlı burada devreye girerek bu bölgede tarihteki o yine aynı şekilde 640’dan başlayan bu sefer ve 1500’lere kadar devam eden 800 yıllık bir medeniyetin yok oluşu karşısında Osmanlı hamleyi yapar ve İspanyollarla orada tam 1574’e kadar.
Bu ki 1505’te başlarsa Barbaros kardeşler henüz İstanbul’la doğrudan çalışmadan önce. Borsan olarak. Yani 70 yıllık bir mücadele ile Kuzey Afrika’da sadece bakın 2. Selim’de başlıyor hocam.
3. Selim’de, 2. Selim’de Tunus Savaşı çok önemli bir savaş. 3. Murat gerçi 1578’de Vadi-ül-Mahazin veya Üç Kral Savaşı denir. Fas bugünkü devletine çok büyük bir yardım yaparak cezayir üzerinden İspanyol, Portekiz ortak donanmasını ve ordusunu yenerler.
Fas’ta çok önemli bir savaştır 1578’de Tunus Savaşı kadar önemlidir ama biz orada 2. güç olarak varız Fas’ın yanında. Asıl 3. Hamleyi de 3. Selim zamanında cezayirin bugün en büyük 2. şehir başkentten sonra Oran dedikleri batıların Vahran şehrini 1792 yılında Osmanlı idaresine alındığında İstanbul bütün camilerde hutbeler okutulur.
Vahran Osmanlı idaresine tekrar geçti diye. Yani 3. Selim’in de Kuzey Afrika’da çok ciddi hamleleri vardır. Tabi en büyük hamle Yavuz Sultan Selim.
Evet peki hocam Osmanlı öncesi durumu kısmen değerlendirdik ama Osmanlı sonrasına gelmeden önce biraz Osmanlı’nın coğrafyaya bu idari koruma, himaye katkıları yanında kültür, medeniyet aynı zamanda buna bağlı olarak da Afrika’nın kültür, medeniyet tanıdık yerine de birkaç cümleyle konuşalım.
Çünkü Afrika deyince hep aklımıza bir cehalet kıtası, bir geri kalmışlık. Adeta insanlık tarihinin keşfini zorunlu kılan ve medeniyet götürülmesi erzen bir kıtası olarak takdim ediliyor. Biraz önce de ifade ettiğiniz sömürgeciliğin meşhulaştırmanın bir aracı olarak biraz Afrika’yı kültür, medeniyet, inanç tarihisinden izleyicilerimiz zihninde bir fotoğraf olgasına katkıda bulunur mu? Bu aslında çok ciddi araştırmalar gerektiren bir konu. Yani bu konuyla ilgili epeyce bir akademik olsun, merak olsun, kaynaklardaki bilgilerin iyice süzülmesi lazım. Osmanlı Devleti, bugünkü sömürgecilik kullandığımız kavram, yapılan işi, mesela bir kolonyalizm kelimesini kullandığımız zaman biz o kelime ile biraz o menfi anlamını yumuşatmış oluyoruz. Hatta Jacques Chirac olsun Avrupalı Devlet adamları, sömürgeciliğin, kolonyalizmin, sömürgecilik demiyorum, kolonyalizmin çok kötü olmadığını, bir takım değerler kattığını söylüyorlar. Ama biz buna kolonyalizm kelimesini söylersek onlara alet oluyoruz. Sömürgecilik kelimesi Türkçe bir kelime ve somurmak kelimesinden geldiği ifade ediliyor.
Yani kıtada değer adına ne varsa her şeyi adeta vakumlayıp alıyorsunuz. Osmanlı Devleti ise alan değil, veren bir devlet. Yani bütün şahilleri bir kere Anadolu’dan, her yıl binlerce genç bütün bu eyaletlere, beş eyalete, onların korumasını Osmanlı kendi insanını götürerek sağlıyor. Yani yerel insanları kullanmıyor oraların savunmasında çünkü onlarla bir himaye anlaşması. Yani himaye derken, o sömürgecilerin yaptığı himaye değil.
Onlar çünkü çağırmışlar biz aciziziz, koruyamıyoruz kendimizi, bizi koruyun demişler. Osmanlı Devleti de onları korumak için. Hatta bir Hadd-ı Hümayun’da, yok Mühimme Defteri’nde bir belgede Kuş Adası kadısına bir hüküm var. Diyor ki işte Tunus veya Cezayir’den şu kadar bin yiğit isleniyor.
Orada devletin yeni çeri veya çeri gidecek yeni yoldaş, onlar orada pişecekler ve oraların korunmasını sağlayacaklar. Kadı diyor ki burada artık Müslüman genç kalmadı. Yani bunları da verirsem, burada artık Müslüman nüfustan bahsetmek mümkün değil olacak. O yüzden ben buradan lütfen kimseyi almayın diyor. Anadolu boşalıyor yani sırf bu Afrika’yı korumak için. Bunu Batı’lıların sömürgecilik dönemindeki ne baktığımızda tam tersine onlar Afrika’yı korumak için Avrupa’dan değil asker, bizzat Afrikalıları silah altına alıp birinci dünya savaşında, ikinci dünya savaşında, uzak doğuda ve biraz sonra belki geliriz kölelik konusunda
Afrika’yı insanlaştırırken Osmanlı Afrika’daki değerlerin, o tarihi İslam tarihinin değerlerini yaşatmak için Anadolu’yu boşaltıyor. Birisi Afrika’yı insansızlaştırıp kendi hizmetinde kullanıyor, diğeri de kendi coğrafyasını, ana coğrafyasının insan unsurunu Afrika’yı yaşatmak için kullanıyor.
Peki, beşeri kaynak, yeraltı kaynaklarına, ham maddelerine yaklaşımı nasıl Osmanlıların belgelerine? Osmanlı Devleti’nin Afrika’da bir kere biraz önceki soruda vardı kültürel değerler noktasında. Mesela Avrupalılar geldiler, Müslümanları bile Hıristiyanlaştırdılar. Hıristiyanlar varsa onların mezhebini değiştirdiler. Osmanlı’da ise okuduğum belgelerde genelde Maliki ve Şafi mezhebi yaygındır. Afrika’da hanefi çok azdır. Osmanlı 400 yıl idare ettiği hiçbir yerde hanefiliğin en ufak bir batılı tabirle propagandasını yapmamıştır. İnsanları bu mezhebe girmeye zorlamamıştır. Hanefi varsa bunlar Anadolu’dan giden insanlar ve onların soyundan gelenler dışında hanefileştirme gibi bir veya Türkçeyi orada bir konuşma diline, bir zorunlu dile dönüştürmemiş. Osmanlı adetlerini oradaki insanlara illa bunu yapacaksınız diye bir zorlama olmamış. Yani Osmanlı’yı, mesela bugün bir üniversitede de kitabı tercüme edildi. Afrikalılar ve Osmanlı Talanı diye hem de Türkiye’de böyle bir kitap nasıl tercüme edilir, nasıl basılır?
Bunu insanın aklı hayali almıyor Osmanlı Talanı. Yani şimdi bunu dille söylemek çok çok çok zor. Bir Fransız bile, insaflı bir Fransız söylemez bunu. Bir İngiliz söylemez ama bu söylenebiliyorsa demek ki Osmanlı’nın oradaki varlığından bizde bile hala rahatsız olanlar, yani kendilerince rahatsız olmaya çalışıyorlar. Bu yanlış bir şey.
Hocam şimdi kolonyalizm, sömürgecilik kavramlarını kullanırken Batı’nın ana iddialarından birisinin bölgeye bir kültür ve medeniyet götürmek olduğunu söylediniz. Hakikaten bölgenin kültür ve medeniyet hayatına dahi nasıl bir değerlendirme yapmak mümkün. Yani Avrupa yokken, evet Osmanlı, İslamlar biz bunu biliyoruz ama bir kültür ve medeniyet yok mu? Onu biraz… Şunu söylemek lazım. 400 yılın sonunda Osmanlı Devleti kıtadaki yerel değerleri ne kadar hani onlara katkı verdi, onlardan ne kadar kısmını yok etti. Osmanlı zamanında yerel değerler, ne diyelim buna yani sosyokültürel ve dini hayat kendi mecrasında aktı. Osmanlı buna hiçbir zaman müdahale etmedi.
Ama Batı’lılar geldiğinde tüm bu sistemleri bozdular. Biraz önce dedim sınırlar çizdiler. Bu sınırları çizdikten sonra belki Afrika kıtasında insanoğlu yaratıldığı, belki ilk defa Afrika’da yaratıldı diyenler var. En büyük iddialardan birisi bu. İnsanoğlunun Afrika’dan yayıldığı ile ilgili. Sonuçta bilinen tarihi süreçlerin tamamında sınır yokken bu sınırları ilk defa Batı’lılar çizip ülkeleri kendi içlerine daha doğrusu bölgeleri kapattılar
ve kendi aralarındaki her türlü sosyokültürel, siyasi, idari sınırları koyarak onları adeta ne hicaza ne ticarete yönenebilecek bir hamleyi vermediler ve tarihi bütün yollar kapandı. Osmanlı ise bu yolları hep açık tutmak için uğraştı.
Şimdi biz Batı’daki büyük şirketlerin tarihine baktığımızda dünyadaki sömürgecilik tarihi ile bir uyuşun bir eşdeğer görüyoruz. Önemli bir kısmının Afrika’nın sömürgeleştirilmesinin ana taşıyıcı unsuru olarak kurulduğunu görüyoruz.
Bu çerçeveden baktığımızda Afrika’nın sömürgecilik tarihine baktığımızda Fransız sömürgeciliği en eski sömürgecilerden biri, sonra tabi İspanyolların ilk gidişi var, sonra Portekizlerin gidişi var, sonra Lisbon’a taşınan bir yılda taşınan 700 kilogram altın 10 bin kölenin uyandırdığı bir iştah ve bütün kıtanın bütün gücü ile Avrupa kıtasının büyük güçlerin Afrika yönelimi var.
Biraz sömürgecilikte ne yaşadı Afrika? Afrika sömürgecilikle birlikte tarihte hiç kaybetmediği kadar çok değerini kaybetti. Önce insanını kaybetti, en büyük değeri.
Sayısı bilinmiyor. 20 milyon diyen var, 50 milyon diyen var, 100 milyon diyen var. Osmanlının olmadığı sahiller ve denetiminde olmayan yerlerin dışında özellikle Güneybatı ve Tam Batı Afrika bölgesinden Amerika kıtasına İspanyollar Osmanlı yüzünden
Afrika’ya yerleşemeyince bu sefer Hindistan’ı arama gayret içinde Amerika ile karşılaştılar ve Amerika ile karşılaşınca oradaki yerlilerle bir müddet sonra iş, var olma mücadelesine döndü ve ya var olacaklardı ya yok olacaklardı. Var olmaları demek İspanyolların oradaki yerlileri yok etmeleri idi ve %95’ini, ki takriben 100 milyon yerli olduğu ifade ediliyor. Tabi bunlar hepsi iddia.
Ve bunun %95’ini yok ederek ilk birkaç asırda onların yerine de Afrika’dan bir o kadar insanı köleleştirip götürdüler. Tabi o yerlerin yok edilişiyle ilgili de çok ilginç iddialar var. Mesela bulaşıcı hastalıklara bölge halkı aşına olmadığı için bir takım hayvanlara o toplu ölümü doğurabilecek mikropların yüklenip onların o bölgere atılması yani çünkü birebir öldürmek veya yok etmek zor geldi. Hepsi var yani bizzat savaşarak bizzat bu şekilde olanlar var. Bulaşıcı hastalıkları yayarak. Tabi yani bir çok sebep var. Bunun yanında tabi Afrika’daki çoğu da belki en az yarısı Müslüman olan insanlar oraya taşıyarak.
Avrupalılar en çok niçin gelirdi bir bölgeye? Bir, o bölgeyi Hıristiyanlaştırmak. Bakın Osmanlığını hiç yapmadığı bir şey. Hıristiyan bir bölgeye gitmişse Osmanlı Devleti onları hiçbir zaman Müslümanlaştırmadı. Yahudi tebasını, Süriyani, Keldani nerede olursa olsun onların dini değiştirmek için hiçbir zaman özel bir tesis, bir müessese kurmadı ve çalışmadı ve müsaade etmedi. Bunların çok belgesi var arşivde. Yani diyor ki Girit Adası’ndaki mezhep değiştirilmesi ile ilgili Katoliklerin, Protestanların, Anglikanların, Ortodokslara uyguladığı o misyonerlik, o da bir misyonerlik. Buna Aydın Valisi, Abidin Paşa, ben buna müsaade etmem. Biz bu insanlara himayemizi alırken sizin itikatınıza, inancınıza, mezhebinize değil müdahale korumakla sorumlu kaldık diyor.
Bu aynı şekilde Afrika’da da geçerli ama Avrupalları maalesef o ne yaptılar? İnsan kaynağını tükettiler, değerlerini değiştirdiler, dillerini değiştirdiler, kaynaklarını sadece kendi menfaatleri için kullandılar. Şimdi tabii sömürgezciliğin ileri karakolu olarak devreye giren unsurların en baştan bir sönerlik faaliyeti geliyor, doğru mu? Evet. Yani din değiştirme aynı zamanda bir sömürgezcilik aracı olarak kullanılıyor. Evet. Bu köleleştirmeyi söz ettik ama bunu biraz açalım. Ne kadar? Köleleştirmenin yöntem ve araçları ve yöntemleri, unsurlarını bir iki cümleyle süremiz azaldığı için birkaç konuya daha temas etmek istiyoruz. Yani bir kere Afrikalılar tembeldir. Başta o algı vardı ya. Ben şimdi diyorum ki siz tembel insanla ne iş yaparsınız? Köleleştirdikleri insanları niye köleleştirdiler? Amerika’daki verimli arazileri kullanacak insan kaynağı için.
Birinci Dünya Savaşı’nda cephelerde kendi insanları savaşmadığı için Afrikalıları silah altına alıp eğitip o insanları cephelerde savaştırdılar. Bu köleleştirmede kullandıkları yöntem, hadi köleleştiriyorlar da insani unsur ve anlayışla bağdaşan bir yaklaşım var mı? Yani köleleştirme olayı tamamıyla… Kölelerin hak hukukları neler mesela? Onlar yani bir insan olarak kabul edilmiyor zaten. İnsan olarak kabul edilmediği için hak hukuk diye bir şey yok. Kayıtları da tutulmuyor?
Kayıtları yok. Yani mesela Alex Haley’in kökler, Kuntakinte olarak bizim gençlik yıllarımızda seyrettiğimiz o roman aslında… Yani mutlaka bir kere okunmalı da, defalarca okunabilecek bir roman. Çünkü Alex Haley o romanı yazarken 800 bin kilometre yol yapmış. Ve romanın konularının geçtiği yerlerde yaşayarak yazdığı bir roman ve o romanda mesela Alex Haley bu köleleştirme süreci,
Kuntakinteni Müslüman bir Gambiyalı nasıl hristiyanlaştırılıyor? Yani biz değerlerinin hepsini elinden alıyorsunuz insanların. Kimden alıyorsunuz? Orada yerel. Onlar yerellerle işbirliği yaptık. Yerel insanlar bize bunları sattı. Müslümanlar bize bunu sattı. Müslüman Araplar köle taciriydi falan filan. Çok ciddi anlamda böyle ufak şeyleri büyüterek anlattıkları. Kendilerinin büyüklerini küçültüyorlar. Müslümanların da o zaman köle ticareti dünya çapında olan bir şey. Onu Müslümanlar tarafındaki ufağı büyütüp Müslümanlar zaten köle taciriydi deyip çıkıyorlar. Yani milyonlarca insanı köleleştiriyorlar zorla aileden kopararak ve taşıyorlar ve hiçbir insan hak ve değerleri yok diyorsunuz. Tabii ki. Yani o insanlar bütün değerlerini kaybediyorlar. Dillerini kaybediyorlar, inançlarını kaybediyorlar, mallarını kaybediyorlar. Hiçbir şeylere kalmıyor. Peki sömürgecelik Afrika’ya neye mal oldu?
Batı’nın sömürgecelik kaybettiği, Fransa’nın sömürgecelik kaybettiği bir iki örnekler. Afrika bizatihi zengindi. Varlıkları çoktu. Yani 1324 yılında Mali’den Hicaz’a gelen Sultan Musa’nın gelişi dünya tarihindeki en büyük dönüm noktalarından biridir. Hala böyle gazeteler bile zaman zaman uluslararası medyada da çıkar. Dünyanın gelmiş geçmiş en zengin adamı kimdi dendiğinde Mali Sultanı Musa derler. 60 bin kişiyle yola çıkar ve Hicaz’a gelir. Böyle bir zenginlik. Şimdi bunu fark edince buna sahip olmak istiyor sömürgeciler. Ve mesela Osmanlı’da böyle bir şey görmüyoruz biz. Yani Osmanlı gidelim, Afrika’nın şurada şu zenginliği var, onu alalım, bunu alalım gibi bir derdi hiçbir zaman olmadı. Bilakis Kavlali Mehmed Ali Paşa bazen taşkınlık yapınca uyarıyor. Bizim varlık sebebimiz insani değerler. Oradaki insanlara eziyet etme diye.
Evet. Fransızlar var, İngilizler var, Almanlar var. Hemen hemen Avrupa’nın bütün büyük devleti. 7 büyük ülke yani Portekiz, İspanya, İtalya, Belçika, Fransa, İngiltere, Almanya. Bütün beşerik kaynaklarını, alt yapı, ham maddelerini alıp götürüyorlar. O zaman bugünkü Avrupa ekonomisinin ve Amerika ekonomisinin de Afrika sömürgeciliğinin rol yeri nedir siz? İşte o sömürgeciliğin neticesi bugün Afrika’da 1 dolara günlük çalışma. Yani Afrika’da bugün herhangi bir madde 1 dolara piyasadan alınıyor. Uluslararası pazarlarda değeri 100 dolara kadar çıkıyor. Afrikalılar diyor ki biz diyorlar hiç dünyada bir yardım istemiyoruz. Sadece dünyada bir şeyin fiyatı neyse Afrika’da o olsun. Afrika yani gelecek 21. yüzyılda bunu uygulayabildiği zaman o bizim bildiğimiz fakir değil, gerçek anlamdaki zengin Afrika ortaya çıkacak.
Afrika bağımsızlaştı, ülkeler kuruldu ama sömürgecilik Avrupa’dan kalktı diyebilir miyiz? Sömürgeciliğin ayak izleri, problemleri veya etkileri hala nedir Afrika’da bugün hocam? Bugün şöyle söyleyelim, Afrika dünyada ekilebilir, uluptan ekilmemiş arazilerin %60’ı Afrika’da. Sadece 2009 yılında 60 milyon hektar yani Türkiye 80 milyon hektarsa düşünün Türkiye’nin 3’te, 4’te, 3’ü kadar bir bölgesi. Sadece bir, dünyada 60 milyon hektar el değiştirdi, 40 milyon hektarı sadece Saharaaltı Afrika’da el değiştirdi. Bu ne demek? Şirketler ülkelerden ya kira ya satın alma yoluyla milyon hektar araziler alıyorlar. Ve 21. yüzyılda çok ciddi gıda ve enerji krizleri olacak. Şimdiden 25’in üzerinde kıta dışından ülke Afrika’da yatırım yaparak bu arazileri el koymaya çalışıyor ki bu sömürgecilik.
Bunun yanında hiçbir şey olacak. Daha ağır olacak. Çok daha ağır gelebilir. Osmanlı coğrafyadan çekildi, bugün başka devletler, başka imkanlar var. Peki kıta yaşayanların Osmanlı’ya ve Türkiye bakışlarıyla ilgili siz bölgede büyükelçilik de yaptınız çatta. Nedir? Sonra Hafızayı Beşer Nisyan ile mağluldur.
İnanın 30 sene önce bile benim 93 yılımdan tam 30 değil ama yakın Mali’ye gittiğimde ben Türk’üm dediğimde, Türkiyeliyim yani sonuçta Türkiye Cumhuriyeti, Türkiyeliyim derken vatandaşıyım dediğimde orası nere diyen Maliller, Osmanlı deyince tabii ufaklar değil çünkü onların Hafız’a boşaltılmış, belli yaşın üzerindekiler Osmanlı’yı dedelerinden duydukları için biliyorlardı.
Maalesef Türkiye adı 1990’lara kadar Afrika’da neredeyse birçok ülkede unutturulmuş veya üretilmemişti. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti 2005 açılım yılından sonra Afrika’da neredeyse 60’a yakın çoğu başkente, uçak seferleriyle ve 42 ülkede, 54’ün 42’si yaklaşık yüzde 95 bir coğrafyayı kapsayan temsil diplomatik olarak tesis kurdu
ve şu anda Türkiye Afrika’daki dört güçlü etken ülke arasına girdi. Yani eski sömürgecilerin dışında Çin, Hindistan, Brezilya ve Türkiye. Hatta Türkiye’nin konumu diğerleriyle de bu üç yiyle mukayese edildiğinde daha insani ve daha geleceğe temel atan bir varlık gösteriyor ve şu anda bu konuda çok ciddi tezler yapan gençler var. Yani Afrika’dan Türkiye ciddi bir varlık gösterilene gelmiyor.
Şu anda o Osmanlı’ya sevgi yeniden bu sefer ne olacak merak ediyor gençler. Filanca tarihte Tunus’ta ne oldu, Cezayir’de ne oldu, Fas’ta ne oldu veya Sahran’ın altında Somali’de ve bu artık dirilecek. Peki buna mukabil günümüz Türkiye’sinin Afrika’ya bakışını birkaç cümleyle ifade eder misin? Ben şöyle… Bir büyükelçilikle yapmış ya… Ben şunu söyleyeyim, evet. Afrika’dan sonra başmakanlık müşavirliği yapmış bir isim olarak.
Ben şunu söyleyeyim, yani gerçekten Türkiye Cumhuriyeti’nin yapması gereken ve ihmal, bu ihmal bizzat Türkiye Cumhuriyeti’nden de kaynaklanmıyordu. Çünkü sömürgeciler biliyorlardı ki buraya Türkler bir şekilde adım atarsa onlar tarihimizi bizden daha iyi biliyorlardı. Biz çünkü o tarihin üzerine böyle bir kapak örtmüştük. Biz kapağı aralarsak, oraya gelirsek, tarihteki o yeniden Afrika’yı ayağa kaldıran bir düzen
bu Türkiye Cumhuriyeti tarafından olursa yani işler taşlar yerine oturur. Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin son 15 yıldaki yaptığı hamlelerle eksiği vardır, olması gerekenin çok aşağısındadır. Ama öncesiyle mukayese edildiğinde hayal edilemeyen bir güçteyiz. Şu anda üniversitelerimizde 20 binin üzerinde Afrikalı öğrenci okuyor. Bu bile yeter ifade etmek için. Ümit var olmamız için tarih köklerle buluşma ve istikbal hazırlanma konusu,
en azından Afrika ile ilişkiler değerlendirilme pek çok sebep ve uygulama var diyorsunuz. Yani bugün İstanbul’da havalandan kalkan uçaklar, Afrika’ya istikametine dünyanın hiçbir başkentinden kalkmıyor. Ve geçen sene 5 milyon Afrikalı yolcu bizim uçaklarımızla dünyaya ve Türkiye’ye geldiler. Bu Afrikalılar bunu görüyor, fiyatlara yansıyor, ilişkilere yansıyor, siyasi ilişkilere, uluslararası ilişkilere.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Güvenlik Konseyi’ne seçilirken geçici üye olarak 53 ülke vardı o zaman. 51’i Türkiye’ye oy kullanmıştı. Hiçbir toplantıda BM’de Afrikalılar bu kadar bir ülkeyi desteklememişti. Ahmet Kavas Hocam çok teşekkür ediyorum. Aslında bir saattir yaklaşık Afrika’yı konuşuyoruz ama hani konuya ilgi duyan, daha 90’lı yıllardır bu konuda yazı yazan bir araştırmacı olarak ne konuştuk ki sorusunu ister istemez kendime soruyorum.
Bu işin ilerleyen programlarda daha konuşacağımız pek çok konu var. Bunu bir giriş gibi kabul etmek daha doğru olur diyorum. Çok teşekkür ediyorum. Teşekkür ederim. Sevgili seyirciler, şüphesiz bu programlar aslında bir hatırlatma, bazı eksiklikleri tamamlama ve konuyu gündeme getirme açından önem harcıyor.
Aslında hepimize düşen bu ülkenin insanı olarak en azından tarihi bağlarımızı, kültür bağlarımızı gündeme getirecek ve yeniden nasıl canlandırırız sorusunu sorup cevap aramaktır. Bunun yolu ve yöntemlerinden birisi de okumaktır. Düne göre bugün Afrika tarihine, Afrika ile ilişkilerimize dair daha güvenilir, daha sağlıklı eserler var. Bunlardan birisi de Ahmet Kavas hocamın başka pek çok kitabı var ama yeni çıkan en son eseri, Geçmişten Günümüze Afrika isimli eseri. Ben dün geceden beri bu eseri ciddi bir şekilde tetkik ediyorum. Hakikaten çok çarpıcı, çok önemli bilgiler var. Yine mesela araştırmalar devam ediyor. Sağraaltı Afrika’da enerji bu çalışmalardan bir başkası ve başka pek çok çalışma da var.
İnşallah hem bölgeyle hem dünya ile bağımızı kendi bulunduğumuz konum, değer, tarihi sorumluluk ve istikbale bakış duygusuyla yeniden ele almak ve değerlendirmek durumundayız diyoruz.
Yeni tarih söyleşileri programında buluşmak üzere. Hepinize hayırlı günler, hayırlı ömürler ve güzel bir dünya diliyoruz efendim. Hoşçakalın.
Altyazı M.K.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir