Tarih Söyleşileri | Ebubekir Sofuoğlu & Cengiz Sunay | 18. Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=iQwuJJpEaiE.
Müzik Merhaba sevgili seyirciler. TRT 2 ekranlarından, Tarih Söyleşirleri programından hepinizde en içten, en samimi, en sıcak duygularla,
gönül dolusu sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz. Aynı zamanda çok duygulu, çok hisli, yakın tarihimizin en acı ama bünyesinde bir şahlanışı, bir dirilişi, zamanımızdan gelecek asırlara destansı mücadeleyi yansıtan bir olayın yıl dönümünde.
Üstelik o olayın yaşandığı en sembol mekanlarından birisinin 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nün önünden sesleniyoruz. Bugün 15 Temmuz olayını ele alacağız ama ağırlıklı olarak 15 Temmuz’un arka planını, tarihimizdeki darbe olaylarını konuşmaya, anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.
Tabii olarak, bir sonuç olarak, bir değerlendirme olarak 15 Temmuz konusunu da ele alacağız. Çok değerli iki konuğumuz da Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Ebu Bekir Sofoğlu. Hoş geldiniz Ebu Bekir. Hoş bulduk efendim. İyisiniz inşallah. Hamdolsun, sağ olasınız. Teşekkür ederiz. Çok teşekkür ediyorum geldiğiniz için. Zamanı ayırdınız. Ve Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Cengiz Sunay Bey. Cengiz Bey hoş geldiniz. Teşekkür ederim. Siz de iyisiniz inşallah. Çok şükür, sağ olun.
İkinize de programımıza katılımızdan dolayı çok teşekkür ediyoruz. Estağfurullah, biz teşekkür ederiz. Sevgili seyirciler, biraz önce de ifade ettiğim gibi, bu programda tarih söyleşilerinde Türkiye’nin darbeler tarihini ele alacağız. Aslında tarihimizi incelediğimizde darbelerin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz.
Nice sultanları tahtından ettiğini, toplumda nice kaoslara yol açtığını, nice canlara mal olduğunu görüyoruz. Darbeler tarihini incelediğimizde hiç de iç açıcı, gönül aydınlatıcı ve iftar edici bir tabloyla karşılaşamıyoruz. Ama buna mukabil darbeler tarihimizde hep tekrar ede gelmiş. Bu program hazırlanırken şöyle bir düşündüm. Ülkemizde bugün hayatta olup da darbe görmeyen, darbe yaşamayan, darbe ile hatırası olmayan kimse var mı acaba diye galiba 15 Temmuz 2016’tan sonra doğanlardan başka darbe görmemiş bir nesil yok. Bu ne kadar acı bir olay olsa gerek. Evet, ne dersiniz Ebu Bikir Bey?
Yani bir türlü aracınız yola giremiyor öyle düşünün. Araç yola giriyor, hareket ediyor derken birisi durduruyor. Bir süre sonra ekip değişiyor, araç bir daha yola giriyor derken birisi daha değiştiriyor. Bu gerçekten çok talihsiz yani. Muasır devletler yarışa giriyor ama siz sürekli ekip yeniliyorsunuz, araç yeniliyorsunuz.
Üstelik her seferinde araç paramparça oluyor ve kendisini bir türlü toparlayamıyor. Ama acı olan herhalde hepimizin zihninde, hatırasında hele yaşı bizim gibi yarım aslı geçenlerin veya yaklaşanların birden fazla darbe hatırası olması. Ne dersiniz Cengiz Hoca? Maalesef maalesef ancak acı olan şu aslında bir türlü ders çıkaramıyoruz.
Askeri tecrübemiz çok. Askeri darbeler nasıl meydana geldi, nasıl oluştu, gelişti, bunlarla ilgili bolca malumat sahibiyiz. Söylem düzeyinde ülkemizin önemli bir çoğunluğu, askeri darbelerin hiç de arzulanan,
özlemlenen bir şey olmadığı noktasında hem fikir ama yeni bir darbe gerçekleştiği zaman veya gerçekleşmesi öncesi ve sonrasında mutlaka ve mutlaka azınlıkta da olsa bir destekleyicisi, bir taraf dağrı çıkabiliyor. Umarız ki gelecekte böyle bir darbe olmaz. Olsa bile 15 Temmuz’da göstermiş olduğumuz topekün o kitlesel tavrı gösteririz yeniden.
Ebu Bekir hocam şimdi aslında Türk tarihine baktığımızda Osmanlı tarihi tabi biz en yakın olan dönem ama diğer devletlerde de bunu görüyoruz. Darbe adeta pusuda bekleyen bir düşman gibi ve her zaman karşımıza çıkıyor, çıkabiliyor. Bunun en acı örneklerini genç Osman olayı mesela son derece dramatik bir şekilde karşımıza çıkıyor.
Kanun Sultan Süleyman tarihimizin en kudretli hükümdarlığından birisi ve bir ihtişam aslı olarak gördüğümüz 100 yılda bu darbeyle karşı karşıya kalıyor. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un Fatihi yine böyle girişimlere karşı karşıya kalıyor. Dördüncü Murat hatta bu orduyu sıfırlamaya varıncaya kadar gidiyor 1826 vakaya hayıriye hayırlı bir olay olarak nitelendirdiğimiz yeniçeriliğin toptan kaldırılması. Yeniçeriliğin kaldırılması ve ordunun modernleşmesiyle sanki darbeler son bulacak derken çok geçmeden Sultan Abdülaziz’in halli ve katli meselesi. İsterseniz darbeler tarihinin kısa geçmişine buradan başlayalım. Sultan Abdülaziz’in hallini toplumda uyandırdığı dramatik duyguyu ve Osmanlı’daki istiklaları nasıl etkilediğini birkaç cümleyle bize özetler misiniz? Şimdi 1826 vurgusu çok önemli ben de aynı şeyi vurgulamaya dikkat çekmek isteyecektim. 1826 öncesi darbelerle 1826 sonrası darbeleri ayırmak lazım. O bir dönüm noktası. Kesinlikle. 1826 sonrası darbelerde darbeyi yapanlar şu şekilde ifade edeyim düşmanlarımızın geleneklerini bizlere yerleştirmeye çalıştılar.
Savaş meydanlarında karşılaştığımız o dönemde Avusturya, Fransa efendim bunların gelenekleriyle bizi mücehhez etmeye çalıştılar. 1826 öncesinin 1826 sonrasının en önemli farkı bu. Siz savaşlarda galip gelmeye çalıştığınız ülkelerin geleneklerine üstlenmeye başladınız. 1826 çok önemli bir tarihdir. Bundan dolayı ben 15 Temmuz’da da bağlantı kuruyorum.
15 Temmuz’da da inşallah biz bundan sonra kendi geleneklerimize göre yürüyeceğiz. Bu bir çıkarım tabi ki bunu Allah nasip ederse ömür verirse. Bir de biz ders alırsak. Tabi ders alırsak bunu göreceğiz. Niye böyle söylüyorum 1826 sonrası bakın 1718’de Batı’dan mülhem yenilikler denilerek Lale devriyle biz Batı’dan yenilik almaya başladık. Batı’dan mülhem yenilikler ifade bu. Hedef neydi? Muasir medeniye seviyesinin üstüne çıkmak.
Hemen burada bir soru soralım. Ne zaman başladı 1718? Hangi tarihteyiz? 2019. Hedef neydi? Muasir medeniye seviyesinin üstüne çıkmak. Peki çıktık mı? Türkiye’de 82 milyonu çevirip soralım. Muasir medeniye seviyesinin üstüne çıktık mı diye sorsak muhtemelen kimse çıkmadık der. Ben bayağı bir iyi noktlarda olduğumuzu bu arada söyleyeyim de. Peki Muasir medeniye seviyesinin üstüne çıktık kimse diyemiyor. 1718’de başladık.
301 senedir biz ne yapıyoruz? Ya dirençler vardı. Hayır. Dirençler vardı ama her şeyi yaptılar bu ülkede. Her şeyi yaptılar darbelerle. Ezanlar bile Türkçeye çevrildi. Benim soyadım bile değiştirildi. Soyadımla teknolojinin bir alakasını ben kuramıyorum. İstediğinizi yaptınız. Modernleşme niye gerçekleşmedi? Neden?
Çünkü şunun için 1826 gerçi 1718 ondan sonra geliyor ama yani 1826 ondan önce, 1718’den önce bir dönemdir bu ama 1826’da kesin bir çizgi var. Biz bundan sonra batıllaşma çizgisini takip edeceğiz. Eyvallah tamam. İyi ama yine yok. Nedir mesele? Bize teknoloji transferi yerine kültür transferi gerçekleştirildi.
Şimdi hangi padişah 1826’dan sonra ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde söyleyebiliriz. Hangi padişah ülkesini kalkındırma, bakın teknolojiyi transfer etme, kültürü değil, yolla hareket etmeye başladığında kapısında darbeyi buldu. 1861 yılında Abdülaziz tahta çıktı. 1871’e kadar padişah sisini çıkaramadı. Yani kendi ifadesiyle söyleyeceğim birazdan, hani iktidarda ama muktedir değil ifadesi var ya, Abdülaziz için geçerlidir. Şimdi 1871’de Mehmed Emin Ali Paşa ölünce Abdülaziz diyor ki, işte nihayet iktidarda yalnız kalabildim, koca padişah. Padişah olduğumu yeni anladım diyor. 10 yıl. Veziri şaşırıyor. Diyor ki, sultanım niye öyle söylersiniz diyor, azlettim dersiniz, azlederdiniz diyor. O da diyor ki, yıkıl git karşımdan diyor. Ben onu demeyi bilmiyor muyum diyor.
Ben onu yaptığımda İngilizlere, Franslarına sesap vereceğim diyor. Şimdi padişah bir mümvale sokmaya çalışıyor ama kontrol altında. Asıl Abdülaziz’i biz ondan sonra görüyoruz. Söylemek istemi nokta bu. 1871-1876 arası muazzam atılımlar var. Önce teşebbüsleri var. Fakat İzmir demiryolu açılışına bile dahil edilmiyor padişah Abdülaziz.
Fakat 1871-1876 arasında padişah Osmanlı donanmasını dünyanın ikinci bir rivayete göre üçüncü büyük donanması haline getiriyor. Demiryolları, telgraf hizmetleri ve bizim başımıza gelen cumhuriyet tarihinde birkaç kez bizim gördüğümüz benim en az iki üç tanesine postmoderni, E muhtarası şeklinde, hart darbesi şeklinde en az iki üç tanesini gördüğüm Abdülaziz orada karşılaşıyor. Deniyor ki tabiri caizse, bir dakika senilere gitti. Dünyanın ikinci büyük donanması haline getirmek donanmayı, telgraf hizmetlerini, demiryollarını yapmak kolay bir şeye işaret değil. Bakın, Plevne müdafasının en büyük müsebbibi, zaferinin, yani müdafaa diyeceğiz zafer olmadığı ne yazık ki, en büyük müsebbibi Sultan Abdülaziz’dir. Neden? 120.000 martini tüfek satın alıyor Amerika’dan. Başarıyor Abdülaziz bunu. Başarırken, başaracakken darbeyle indiriyorlar. Mesela şu söylediğim cümleyle bitireyim. Ülkesini kalkındırmaya teşebbüs eden padişahlar ya da devlet adamları. Sen ileri gittin diye durdurulur. Darbenin bizdeki ne yazık ki tarihi karşılığı bu. Sultan Abdülaziz’in de başına gelen buydu zaten. Tabii Sultan Abdülaziz bundan sonra çok tartışılan bir konu intihar mı etti, yoksa öldürüldü mü? O bence kesin katledilmiştir. Ağırlıklı görüş, öldürüldüğü şekli, intihar şekli bunu. Orada acı olan sultana sağlıklı bir rapor bile tutturulmaması, bir ölüm raporunu tutturulmaması. Sizin bu döneme dair söyleyeceğiniz değerli rapor bu. Şöyle bir teşekkür ederim. Şöyle söyleyeyim. Tabii ki Türk modemleşmesinin yönüş seyri hangi doğrultta gittiği noktasındaki görüşler çok çeşitli, çok farklı. Sultan Abdülaziz’in katli konusunda da rahmetli Yılmaz Özdunanın çalışmasını çok önemsiyorum. Bir darbinin anotomisinde çok net, çok açık bir şekilde katli noktasındaki delillerin daha kuvvetli olduğu noktasındaki tespit önemli. Bir diğer ifade de hocamın da belirttiği gibi o ünlü Mustafa Reşit Paşa, Ali ve Fuat Paşaların döneminde padişahlar muktedir, değiller. Ta ki 2. Abdülhamid’e kadar Yıldız Mahkemesi neticelendikten sonra da 2. Abdülhamid Türk modelleşmesinin
belki de gelecekte kendisinin de muhalifi olabilecek, zümreyi yetiştiren, o eğitimdeki modernleşmeyi sağlayan ve o modern erken harp subaylarının yetişmesinin en temel kurumu olan harbeye kuruluşu ve bizim de biraz sonra belki geleceğimiz harp okullarının kurulması, oradan çıkan yeni sınıfın nasıl Türk modernleşme tarihinde öncü roller oynadıklarını ama hesap tutmadığı zaman da
kimi zaman ve iç dinamiklerden çok bir parça da dış dinamiklerin belki de zorunlu etkisiyle memleketdeki sivil siyasete son verecek bir çizgiye yavaş yavaş evrildiklerine şahit oluyoruz. İlerleyen süreçte… Tabii 2. Abdülhamid devri ve yaşadıkları aslında askeri darbeler ve teşebbüsler arasında en dramatik sonuçları barındıran olaylardan birisi. Kuleli vakası, 31 Mart vakası. Sevgili seyirciler biz bunları geçmiş programlarımızda 31 Mart vakasını ve Abdülhamid dönemini özellikle konuştuğumuz için bugün biraz hızlı geçmek istiyoruz çünkü Cumhuriyet dönemi darbelerini de ele alacağız. Ama Osman’da darbe bitmiyor tabii Abdülaziz Abdülhamid ile beraber. İttihat derakya yönetimi bir darbe ile başa geliyor ama kendi içinde darbeler yaşıyor. Bunlardan birkaç yazık hızlıca hatırlatır mısınız Ebu Bekir Bey?
Şimdi bakın darbelerde benim dikkat çekmeye çalıştığım nokta ülke kalkındırılmaya çalışıldığında yapılıyor. Sultan Abdülhamid tabiri caizse virajı alıyordu. Virajı alıyordu. O dönemde süper gücü İngilizler, İngilizleri dengelemek amaçlı Amerikalılar ve Alman, Doğuça bankla Mezopotamya’da 106 noktada petrol kuyusu tespit ettirdi. Petrol üreten ülke haline gelecektik. Pırsat vermediler. Darbeyi kimlerle yaptılar? Dış bağlantılarla. Çok basit bir örnek söyleyeyim. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti’nde yani Söz Meclisi’nden dışarı temsil bile edilemez ama daha iyi anlaşılsın diye söylüyorum. Savunma Bakanı Hulusi Akar, Abdullah Öcalan’la söz gelimi bir darbe yapsa ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı devirse. Yok canım olur mu öyle şey? Aynen bu oldu.
Enver Paşa, bizden Bulgaristan’ı kopartmış Yane Sandanski ile, Yane Sandanski’nin ismini izleyiciler, Makedon şimdiki, Makedonya Milli Marşı’nı açsınlar, kulaklarını kabarsınlar, dinlerler. Yane Sandanski ile birlikte bizden Bulgaristan’ı kopartmış o dönemin aposu. Yane Sandanski ile birlikte Enver Paşa darbe yapıyor, Abdülhamid’i deviriyor, başka yıldız hazinelerini yağmalıyorlar.
Yani bunun darbenin hayra sonuçlanmasıyla bir alakası olabilir mi? Başımızdan bizim böyle darbeler geçti. Tabii daha sonra Bab-ı Ali baskını vesairettirakkinin tekrar yönetimi gelişi aslında darbe geleneği Cumhuriyete kadar kendisini sürdürüyor. Birinci Dünya Savaşı bunun devamı Cumhuriyet dönemi. Bugün bizim ağırlıklı olarak ele alacağımız darbelerin ana noktasını bunlar oluşturur.
Bir yakın tarih okuması açısından. Yani darbeler tarihi bir bütün haline devam ediyor ve Cumhuriyet dönemine geçiyor. Cumhuriyetle birlikte yeni bir sayfa açılıyor tarihimizde. Biraz önce sözünü ettiğimiz yönetimde, zihniyette, kanunlarda ve gelişmede. Ama darbeler bir türlü yakamızı bırakmıyor.
İsterseniz arkadaşlarımız darbeler deyince 27 Mayıs 1960’ın çok belirleyici bir rolü, belirleyici bir yeri var Cumhuriyet dönemi darbelerinde ve ilk ana başlangıcını oluşturuyor. Arkadaşlarımız bir veteri hazırlamış sevgili seyirciler. Hep birlikte bu veteriye izleyelim.
Sonra da ayrıntılı bir şekilde konuklarımızla Cengiz Sunay ve Ebu Bekir Sofoğlu ile Türkiye’deki darbeler tarihine konuşmaya devam edeceğiz. 1950 yılı Türkiye tarihi için yeni bir sayfanın açılışına sahne oluyordu. İlk defa kapalı oy açık sayım usulüyle yapılan seçimlerde halk ezici çoğunlukla Adnan Menderes’in liderliğindeki Demokrat Parti’yi iktidara getirdi.
Demokrat Parti öncesi ülkede sadece bürokratlar huzur içindeydi. Bürokratlar dışında herkes yoklukla savaşıyordu. 1950 seçimleri sonrası Adnan Menderes başvekili oldu ve birçok alanda atılımlara girişti. Bu atılımlar Türkiye’nin %110’lara varan büyümeler gerçekleştirmesini sağladı. Menderes hükümeti sanayi alanında da önemli yatırımlar yaptı. Rehbi Koç aracılığıyla Türkiye’de otomontaj fabrikasının kurulmasını sağladı. Yoksulluğa bir de manevi değerlere getirilen yasaklar eklenmişti Menderes öncesiyle öğrendi. Menderes, milletin yasaklanan değerlerine yeniden kavuşması için de mücadele ediyordu. Bu mücadelenin sembolü Ezan’ın aslına uygun olduğun sayıdı. 50’li yıllarda Türkiye, Sovyetlerin toprak talebi karşısında batı dünyasına doğru itildi. Bunun bir gereği olarak NATO’ya girmek için Kore’ye asker göndermek zorunda kaldı. Türkiye, NATO’ya girdikten sonra NATO komutanları tarafından eğitilmesi için yurt dışına asker göndermeye başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin yerine dünyanın yeni hakim gücü olan Amerika’yla yakın ilişkiler geliştiriliyordu. Bu ilişkiler çerçevesinde birçok alanda iş birliği ve anlaşmalar imzalandı. Adnan Menderes’in yönetimindeki Demokrat Parti 1955’te yeniden seçildi ve reformlarına devam etti. 1960’lara gelirken Türkiye’nin köprü üniversitelerinden hukuk profesörleri Adnan Menderes ve Demokrat Parti aleyhine kampanya başlardı. Basında Menderes aleyhinde etraflı bir kampanya yürütüldü. Birçok okulda üniversiteler ayaklandı ve çeşitli eğlendere girişti. Demokrat Parti karşısında iki kere yenikliğe uğramış İsmet İnönü Adnan Menderes’e hitaben şöyle diyor oldu.
Şartlar tamam olunca ihtilal olur, sizi ben bile kurtaramam. İhtilal 27 Mayıs 1960 sabahı Albay Alparslan Türkeş’in sesinden ilan ediliyordu. Sevgili vatandaşlar, dün gece yarısından itibaren bütün Türkiye’de Deniz, Hava, Kara, Türk Silahlı Kuvvetleri el ele vererek memleketin idaresini ele almıştır. Türkeş darbe bildirisinde son söz olarak NATO’ya ve Senfo’ya bağlı olduklarını ilan ediyordu. Darbenin komutanı ise Cemal Gürseldi. İstanbul ve Ankara’da toplam 60 dayıcıyla onları destekleyen müzeni civarında subay o gece birikeriyle harekete geçmişti. Subayların birçoğu NATO eğitiminden geçmiş askerlerdi. Ankara’da darbe karargâhı, harp okulu komutanının odasıydı.
Darbeciler bazı direnişlerle karşılaşsalar da önce şehri, ardından da Cumhurbaşkanı Celal Bayarı köşkte tutukladı. Başvekil Menderes’i Eskişehir’deydi. Buradan Kütahya’ya geçti ve Kütahya’daki valilikte ki toplantısının ardından tutuklanıp Ankara’ya getirildi. İstanbul’daki darbecilerse Ankara’dan gece boyu haber alamadıkları için başarısız olduğunu düşünüp alternatif planlar yapmaya başlamıştı. İlk plan Trakya’da bir cumhuriyet kurup Ankara’ya direndirdi. Sabah darbenin başarılı olduğunu öğrendiklerinde ise bu plan rafak aldı. Darbeciler öncelikli olarak Milli Birlik Komitesi’ni kurdu. Darbeci Gürsel ise Menderes Ali iktidarı kampanyayı yürüten hukukçulardan bir danışma kurulu oluşturdu. Bu kişilere halk kimi seçerse seçsin iktidara ortak olacak kurumlar tasarlatıldı. Bu şekilde vesayet yeniden tesis edildi.
Ve tüm bunlar yine aynı profesörlere hazırlatılan 61 anayasasıyla güvence altına alındı. Darbenin hemen akabinde 235 general ve yaklaşık 7000 subay tasfiye edildi. Toplam general sayısı 15’e düştü. Boşalan kadrolara NATO komutanları tarafından eğitilmiş subaylar getirildi. Başvekil Menderes ve arkadaşları Haziran’da yargılanmak üzere yasadağya döndürdü. Tüm bu olanlar Şair Necip Fazıl’ın ifadesiyle insanı ikiye bölüp bir parçasını diğerine yedirme obelasyonundu. Menderes ve arkadaşları burada birçok onu kırıcı davranışa malzubur atıldı. Mahkeme özel olarak tasarlanmış bir tiyatroyu andırıyordu. Mahkeme başkanı sanıkların savunmalarının beyhude olduğunu birçok kez Menderes’in yüzüne karşı söyledi.
Bu mahkemede 500’den fazla kişi yargılandı. Yargılamalar 9 ay 27 gün düşürdü. Aralarında başvekil Adnan Menderes’in de olduğu 14 kişi idam, 31 kişi ömür boyu hapis cezasına çaktırıldı. Evet sevgili seyirciler 1960 darbesiyle ilgili daha doğrusu 27 Mayıs 1960 darbesiyle diyelim.
Çünkü darbeleri ağırlıklı olarak ayları ve günleri üzerinden okuyoruz yıllardan ziyade. 27 Mayıs 1960 darbesiyle ilgili arkadaşlarımızın hazırlamış olduğu ve çok da güzel seslendirdikleri, çok güzel arşivlik görüntülerle destedikleri veterinit, kısa filmimizi izledik ve stüdyoda konuğumuz daha doğrusu 15 Temmuz hain darbesinin en dramatik sahnelerinin en şanlı direnişinin destansı mücadelesinin yaşandığı eski adıyla Boğaziçi Köprüsü yeni adıyla 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nün açıklarından, önlerinden yapmış olduğumuz programda tarih söyleşilerinde Cengiz Sunay ve Ebu Bekir Sofoglu’yla
darbeleri konuşmaya devam ediyoruz. Evet Cengiz Huzur 1960 darbesi. Bu tam tek parti yönetiminden kurtulduk, çok parti yönetimine geçtik. %53-%56 oylarla iktidara giren partiler dönemini yaşarken birden bir düdük sesi 27 Mayıs sabahı ve bir darbe.
Bunu hazırlayan sebepler, olaylar, sonuçlar Türkiye yansıması kısaca neler oldu? Kısaca özetlemek gerekirse 27 Mayıs darbesi aslında 1946’daki o yeter söz milletindir şeklinde şiar edilen Demokrat Parti’nin o propaganda tümcesiyle çok ilgili alakalı, yeter söz milletindir denildikten sonra artık demek ki iktidar bir noktadan bir başka noktaya doğru tevdi edildi ve bu 10 yıllık süre zarfında
sandık önüne ilk kez gelen ve özgürce oyunu 1950’nin 14 Mayısında kullanan halkın, büyük bir oranda bunlar da kırsalda yaşayan halkın cebi para görmeye başladı ve toplumsal pastadan almış oldukları pay şehirlerdeki kendisel nüfusa göre biraz daha fazla artmaya başladı.
İktidarı da tabii ki o zaman sandıktaki bu oy miktarını sürekli zinde tutabilmek için de o yoksul halkımızın çıkarları doğrultusunda daha çok iktisat siyaseti izlemeye başlayınca bir müddet sonra birdenbire bu klasik iktidar sacayağı vardır ya Osmanlı’dan devralanan ilmiye, kalemiyye ve seyfiye. O dönemin işte bu doğrultuda yine iktidarın eski iktidar sahiplerinin önemli payandaları sayabileceğimiz bu kesimlerin gidişattan belli bir rahatsızlık duyurduklarını gözlemleyebiliyoruz. Tek parti yıllarda o ünlü matbaat umum müdürlüğünün bir telefonla belki aylarca kapalı tuttuğu, basın özgürlüğünün hiç olmadığı yıllarda özgürlük vurgusunu gündeme getirmeyen çevreler kimi zaman iktidarı da belli hatalara da sürükleyerek göstermiş oldukları o muazzam tertipler noktasında müthiş bir profeganda yapmaya başladılar ve bu iktidar elinden yavaş yavaş uzaklaşan üniversitesi ki gelecek dönemde zinde kuvvetler olarak bunu sürekli dile getirdi bu çevreler yavaş yavaş bir komplo tertip edilmeye başlandı.
İktidar da bu noktalarda kimi zaman soğukkanlı olamadı soğukkanlılığını kaybetti ama sağlıklı bir şekilde sürekli darbenin gerekçelerinden biri olarak gösterilen tahkikat komisyonu basına getirilen kimi sınırlandırmalar noktasındaki görünen sebepler iyi tahlil edilemedi. Özünde bir iktidar mücadelesi söz konusuydu çok kısa. Kimle kimi mücadelesi? Şimdi şöyle söyleyelim bir kere Siyaset bilimci olarak bunu nasıl tanımlıyorsun? Şöyle söyleyelim iktidar biliyorsunuz bir değer paylaşım mücadelesi bu değer paylaşım mücadelesi noktasında öteden beri memleketin önemli kaynakları üzerine oturmuş ilmiye dediğimiz ki üniversiteler nezdinde sürekli temsil edildi. Ondan sonra kalemiye dedik bürokrasi ve büyük bir oranda ifadesini de dönemin tek parti yıllarından devşirilen o sınıfta buldu.
Sanayi burcu vasitinin önemli bir kesimi ki onun ekonomik politiği çok iyi izah edilmeli. Bu sürekli yapılmadı bu ekonomik politiği. Bir müddet sonra bu değer paylaşımı noktasında geçmişte vergisini veren askerine giden toplumun toplumsal pastadan biraz daha fazla pay alması noktasındaki bu talepkârları diğer kesimlerde pastadan alınan payı azaldığı doğrultusundaki hissiyatın açık bir muhalefete dönüşmesi ve doğal olarak ordunun da çok dikkat çekici kesinlikle üst komuta kademesi değil orta komuta kademesi diyebileceğimiz rütbeleri yüzbaşı ile albay arasında değişen bir genç subay kitlesinin isyanıyla neticelendi. Dönemin genel kurmay başkanı Orgen Ardüştü Erdal Hun idi. Dönemin hava kuvvetleri komutanı daha sonra Adalparsin’den senatör olup
Cumhuriyet Senatosu başkanlığını üruten Orgen Arditekin Arıburnu idi. Bunlar darbeye kesinlikle karışmadılar. Darbe rütbesi en düşüğü işte Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Ahmet Erdik gibi yüzbaşıdan darbenin ısmarlama lideri diye sayılan literatürde sürekli
Cemal Gürsel, Cemal Madanoğlu, Fahri Özdilek, Sıtku Ulay, İrfan Başdol gibi general rütbesine hais bir zevatın öncülüğünde gerçekleştirildi. Darbenin aslında çok derin başka sebepleri de söz konusu. Vakit el verdikçe sizin bir sorunlarınız. Bir iki cümleyle onları özetlersek, asıl konuşmamız gerekenler kronolojinin yanında bunlar aynı zamanda. Bu maddeler halinde birkaç tanesini en azından en önemlilerini sıralayabilir misiniz? En önemlilerinden bir tanesi şu bir kere. Özellikle Mnitang layıklığın, 1920, özellikle 1930’lu yıllardan itibaren uygulanıyor oluşu, kipler nezdinde inanılmaz bir antipati yaratmıştı ve iktidarlar da rıza ile yaşarlar. İktidarlar rıza noktasındaki temellerini kaybetmeye başladıktan sonra bu rüzgarı arkasına alan Demokrat Parti iktidara geldi.
Yavaş yavaş da bu doğrultuda reformlar yapmaya başladı. Halkın talepleri doğrultuluyor. Halkın talepleri çok inanılmazdı çünkü halk öteden beri bir gelenik içerisinde yerleşmiş ve bununla var olmuş bir toplumdu, bir kültüre sahipti. Buna kulak verildi ve doğal olarak ilk önce Cumhuriyet Halk Partisi’nin de daha sonradan dönemin Cumhuriyet Halk Partisi’nin
Yasada duruşmaları esnasında layıklığa aykırı davranışlar yapmakla suçladığı Demokrat Parti’nin en önemli hamlesi olarak ezanın tekrar aslı gibi okunmasını gösteriliyordu o dönemde. Oysa o dönemde Cemal Eşit Eğipoğlu hemen 1950’nin Haziran ayında bu teklif getirildiği zaman Cumhuriyet Halk Partisi buna karşı çıkmamıştı. Ama Yasada’da mesela, dikkatinizi çekerim, bundan oldukça sert ithamlara maruz kalarak yargılandı Demokrat Partililer. İkincisi… Ezan’dan dolayı yargılandı. Ezan’dan dolayı da yargılandı. Evet, başta çünkü işte ilginçtir Ticani Tarikatı’nın mensuplarının Atatürk heykel ve büslerine saldırıldığı noktasında ve Demokrat Partililerin teşviki noktasında böyle saldırılar olduğu ithamları söz konusuydu. Oysa Kemal Plavoglu Cumhuriyet Halk Partisi’nin Ankara milletvekili adayıydı. Yani bu ithamlara maruz kalan tarikatın lideri. Şimdi bakıyorsunuz hani Yasada duruşmalarında sürekli gündeme getirildi bunlar. Oradaki tutuklular bunu yüksek sesle aykırdılar. Bizi itham ediyorsunuz ama bakın efendim bu lider bizden değil. Cumhuriyet Halk Partisi adayıydı o dönemde. Bunlar yargılamaları zaten açacaksınız mutlaka gelecek, bilmiyorum programda. Oradaki çok net inanılmaz hadiseler söz konusu. Diğer bir önemli olay da şunu da söylememiz gerekiyor. Subay kitlesinin büyük bir değişimi söz konusuydu. Subay kitlesi Batı ordularını tanıdı o dönemde ve düşük subay maaşları her zaman tehlike arz eder. Mükrim’in Haleli İnaç özellikle öğütledi. Abdülhamid’in yıkılışının önemli sebeplerinden bir tanesinin de düşük subay maaşları olduğunu söylerdi. Subayların sabit gelirli olmaları bir de bu sürekli bir kalkınmanın ekonominin sanayi temelli üzerine gelişmesi, altyapının ihmal edilmiş olması Demokrat Parti ve özellikle Menderes’i müthiş bir bu konuda gayretliliğe itti. Bu da doğal olarak bir enflasyon yarattı. Çünkü yatırımlar yapıldıkça enflasyon da en çok sabit gelirlileri vurur ve dikkatinizi çekerse 27 ay sabahında bayraklar sadece kentlerde vardır. Toplumun henüz o zaman %25’ini oluşturan ve daha çok krizden de etkilenmeye meyal kesimlerinden KIR yine cevabını 1961 seçimlerinde sessiz bir şekilde verdi. Uluslararası boyutuna dair ne söyleyeceksiniz darbenin? O konu hakkında olağanüstü farklı tezler söz konusu. Bizde her darbenin arkasında CIA’ya yaranır. Amerika ve Beşiktaş devletler aranır. Ama daha çok darbe sonrasında ortaya çıkan tabloya baktığımız zaman CIA’yin anti Amerikanizmin yükseliş kaydedeceği bir Türkiye’yi hedeflediği noktasında bir teze götürür bu bizi. Oysa biliyorsunuz 1961 sonrası Türkiye’de sol ve anti Amerikanizm ivme kaydetti. Ve bu 1971’ün 12 Mart’ına kadar devam etti. Türkiye’deki bu oluşumun ben daha çok mahir kaynağın yorumunu çok daha tutarlı buluyorum. Çünkü Türkiye’nin öteden beri İngiliz nüfus bölgesinde kabul edildiğinde uluslararası sistemde Amerika ve Beşiktaş devletlerinin NATO’ya giriş noktasında İngilizlerin elinden Orta Doğu’yu aldıktan sonra Türkiye’nin böylesi bir nüfus bölgesinin odak ülkesi olmasının henüz dünyayı elinden kaybetmeye hazmedememiş İngiltere nezdinde böylesi bir eylemliye yol açmış olabileceği noktasında tezler de söz konusu. Bunları da değerlendirmek zorundayız. Ama biliyorsunuz dış işleri arşivleri 50 yılda bir açılıyor Amerika’da, İngiltere’de.
Ama bazı belgeler bazı önerim operasyonlar hala gizliliğini muhafaza ediyorlar. Belki bilmiyorum bir 50 yıl sonra ulusarası parmağı neydi bu olayın. Bu çok daha rahat ortaya çıkacakmış gibi gözükmekte kanınca. Ebu Bekir Bey siz bu konuda ne söylemek istersiniz? Şimdi 1960 darbesini hazırlayan süreçten onu da ifade ettiniz ya oradan da başlayacak olursak mesela.
Şimdi dünyada sosyalist akımlar 1945 ile ikinci dünya savaşı bittikten sonra sosyalist akımlar o kadar hızlı gelişmeye başladı ki Amerika’nın süper güçlülüğünü tehdit eder hale geldi. Dünya bloklaşmaya gidiyordu sürekli. Burada bir de Stalin Türkiye’den işte efendim Kafkas bölgesindeki işte ele geçiremediği Batum ele geçirmişti. Kars Arda Han’ı istiyor. İstanbul ve Boğazlar’da ayrıca bir ayrıcalık istiyor. Türk büyükelçisi Sarper’i yanına çağırıyor ve şey diyor Molotov.
Möntra anlaşması son derece eski bunu yenilememiz lazım. Eski dediği tarih 9 yıllık 1936’da zaten yenilenmiş 1945’te biz bunu yenilememiz gerekir diyor. Türkiye artık Rusya’dan ciddi tehdit görmeye başlayınca o zaman da Sovyetler’den tabii ki Amerika’ya yanaşma ihtiyacını fazlasıyla hissediyor. Amerika da dünyada Rusya yani kapitalizm ve komünizm çekişmesinde kartlarının güçlenmesi için demokrasi söylemine sarılmış.
Türkiye diyor ki ben şimdi seni içime alacağım ama sen demokras değilsin. Sen tek parti iktidarsın hala. İsmi konulmamış bir komünist yönetimsin sen. Sen bu tek parti iktidarını sonlandırman gerekir şeklinde Türkiye’ye şart olarak bunu sunuyor. 1946’da çok partilayata geçiliyor ama resmen gerçekleştirilmiyor. İsmet İnönü bu tehdidi gördükten sonra 1945’den sonra hızla daha fazla liberal, daha fazla halkın istediği taleplerin gerçekleşmesini istiyordu. Fakat muazzam bir direnç var Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde o dönemde. Bunun bir an önce gerçekleşmesi gerekir yoksa en son San Francisco Konferansı’nda Türkiye’ye şart koşuluyor. Artık bunları gerçekleştirmeniz lazım şeklinde.
Cumhuriyet Halk Partisi, biz çok partilayata geçtik falan diyor ya bu uluslararası da hayatmanın sonucu gerçekleşmiş bir şeydi. Bu süreçte çok partilayata geçiliyor. Tabi 1946 komedisi yaşanmıyor. Çünkü bir kez yaşandı. 1950’de çok ilginçtir. Yüksek Seçim Kurulu 1950’de gerçekleşmiştir. 1950’den önce seçimlere hukuk müdahalesi asla müdahil bir yapıda değildir. Yüksek Seçim Kurulları diye bir kurul yoktur. Şimdi bu iç şartlar bu şekilde halkın zaten öteden beri beklediği Demokrat Parti iktidarını gümbür gümbür getiriyor. Kendince CHP tedbirler alıyor. Bu imamatif okulların kuruluşu, ilahiyet fakültelerin kuruluşu hep bu dönemdedir. Demokrat Parti’nin gelişini kendisine daha fazla zarar vermemek suretiyle. Şimdi Demokrat Parti iktidara geliyor. Peki ne yapıyor ve bu darbe gerçekleşiyor? 1950-60 arasında daha önce Abdülhamid döneminde kastettiğim, kısmen Abdülhamid’den bahsettik, Abdülhamid döneminde gördüğümüz ülkeyi kalkındırma yönlü hamleler. İşte bu olunca darbe gerçekleşir. Türkiye’deki darbelerin aşağı yukarı benim kanaatimce tamamı, Türkiye’nin güçlenmesini önleme yönlü hamlelerdir.
Adnan Menderes ne yapıyor? Tabii ki ezanı kaldırmak milletin, ezanı aslına döndürmek affedersiniz, milletin özlediği yani Türkçesini kaldırmak özlediği bir şeydi. Fakat Adnan Menderes’in tahammül edilemeyen yönü ağır sanayi hamlelerinin başlatılmasıydı. Adnan Menderes bir süre çok tıkanan süreçleri aşmak için teşebbüslere girişiyor tabii ki. Onları yapıyor. İş geliyor ağır sanayi hamlesine.
Önce Amerika’ya gidiyor. Aradığı kredi 1 milyar dolar falan bile değil. 300 milyon dolar. Çok düşük bir kredi aradığı kredi. Ne kadar dediniz? 300 milyon dolar. 300 milyon dolar kredi arıyor. Evet, Celal Bayar Amerika’ya gitti. Adnan Menderes Celal Bayar. 300 milyon dolarlık bir kredi verilmedi. Şart koşuldu. Şimdi verilecek ama şart şu. Ağır faiz ve harcanacak yerleri de onlar söyleyecek.
Adnan Menderes’in iki büyük kabahati var burada. Bir tanesi ağır sanayi hamlesi. Nasıl? Bu krediyi bulamıyor. Ruslardan randevu alınıyor. Bir basketbol takımının doktoru olarak Rusya’ya giden birisi aracılığıyla. Ruslardan 35 gün sonra randevu alınıyor. Kredi için gelince söyleniyor. Ruslar krediye razı oluyor. 35 gün önce darbe yapıp Adnan Menderes indiriliyor.
Bu birinci kabahati. Ağır sanayi hamlesi yani belli sanayi hamleleri yapılıyor. Bayındırılık hizmetleri, yollar, muazzam çalışmalar var Sayın Erdoğan’ın şimdi yaptığı gibi. İkinci büyük kabahati şu. Irak’a gidiyor. Irak’ta görüşmeler gerçekleşiyor. Kerkük Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nın prensip anlaşmasına, tesis için prensip anlaşmasına varılıyor.
Anlaşma İstanbul’da imzalanacak. Bunun kararı veriliyor. Anlaşmanın imzalanacağı gün bir şey oluyor. Şimdi bakın anlaşmanın imzalanacağı iki ay öncesinden, altı ay öncesinden ayını bilmiyorum. Aylar öncesinden belli. Bunu niye o gün yaptılar? Bir hafta, iki ay, üç ay, bir ay önce yapabilirlerdi pekala. Şimdi Batılılar şunu yapıyor. Öyle bir hamle yapıyor ki komşusu ülkelere ders olsun.
Sakın sen kalkışma diye. Adnan Menderes’in teşebbüsü neydi? Kerkük Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nın tesisi. Konuşuyorlar. Prensip anlaşması varır dediğim gibi. Imzalanacak. Adnan Menderes Ankara’dan İstanbul’a geliyor. İstanbul’da havaalanında İrak Kralı 2. Faysal’ı bekliyor.
O sabah, İrak Kralı 2. Faysal sarayında hazırlanırken küçük bir çocuk hariç ailenin tamamı katlediliyor. O gün, o sabah Adnan Menderes havaalanında Kral 2. Faysal’ı bekliyor. Diyor ki yapamazsınız diyor. Bütün darbelerin arkasında bu sahip vardır. Ülkeyi kalkındırmaya çalışan liderler ortadan kaldırılır.
Adnan Menderes aslında uyarıldı. Nasıl uyarıldı? Uçağa düşürüldü hatırlarsanız. Londra’ya gidiyor. Londra’ya giderken Getwick havaalanına inecek. İniş izni verilmiyor. Hidro havaalanına yönlendirilirken uçak düşüyor. Allah’a şükür. Hani uçak düşüp de içinden canlı çıkan hadise sayısı kaç tanedir? Efendim koşa koşa gidiyorlar. Bir bakıyorlar. Allah’a şükür. 9 canlı çıkıyor.
Taşın üstünde Adnan Menderes oturuyor. Bekliyor. Uçağa düşülüyor Adnan Menderes. Yani bunlar ülkeyi o sırada kalkındırmaya çalışan liderlere yapılan hamlelerdir. Tabii darbe içeride hazırlama olayları, terör olayları, öğrenci olayları birbirini takip ediyor. 27 Mayıs 1960’a geliyoruz. Kusura bakmayın ben biraz hızlı geçmek durumdayız.
Çünkü zamanımız sınırlı ve 15 Temmuz’a kadar geleceğimiz için hızlı hızlı geçmek durumdayız. 27 Mayıs 1960 darbesi ve arkasında başlayan yasada yasada yargılaması. Aslında belki en çok ibret almamız gereken konulardan birisi de bu. Tabii bu arada şunu da ele almamız gerekiyor. Aynı zamanda bir iç tahkim darbeye direniş, bir binişlenme, bir şuurlanma
ve halkın darbeye karşı tavrını da bu arada satır aralarına bir aktarabilirseniz memnun olurum. Yasada darbeler yargılamalarını… Evet yasada duruşmaları derken aslında sanki bir hukuk orada icra ediliyormuş gibi bir tırnak içinde ifadeyi de örtülü olarak hepimiz farkına varmadan yapıyoruz ama hukuk da kaidedir biliyorsunuz. Herkes olağan mahkemede yargılandır. Olağanüstü mahkeme kurulamaz.
Yüksek Adalet Divanı ismi altında açılan bu mahkemelerde Salim Başoğlu’nun, Altay Ömer Egesel’in yapmış oldukları yargılama safhati, iddianameler hazırlanırken ceza yargılamasında bilirsiniz. Sanıkların lehine olan delilleri de toplamakla mükelleftir savcı, müdde-i umumi o zamanki deyimle.
Ancak orada müthiş bir tezviratla, müthiş bir yayın tezviratıyla toplum önceden yönlendirilmek isteniyor. Çok önemli. Birincisi, her şeyden evvel onların ne kadar açgözlü, ne kadar hırsız, ne kadar devleti talan ettiklerine yönelik sahte ve yalan haberlerle çalkalanıyor bütün ülke matbuat.
Celal Bayar’ın 103 milyon, ki o zaman için neredeyse ülke bütçesi kadar, ortalama bir ülkenin bütçesi kadar bir meblağ. 103 milyon olduğunu çaldığını. O dönem Asım Bedi Kireştepe imzalı, Havatu Gimeral bir pusulara dağıtıldı. Bunlar uçaklarla altı mücevherat ve dövizi yurt dışına kaçırırlarken jetlerimiz tarafından uçakları çevrildi. Ülkeyi terk ediyorlardı. İşte efendim, Samet Ağoğlu çoban kılığına girmiş Yunanistan’a iltica etmek için kaçarken yakalandı. Kars’ı ve Arda Han’ı Ruslara peşkeş çekeceklerdi. İşte efendim, daha sonra yargılama safhatında bebek davası, barbara davası, köpek davası bunların itibarına alt üst edici bir yayın furyası. Orhan Erkanlı zaten hatıratında anlatır, Milli Bir Komitesiyelerinden bir tanesi. Bunları biz başlatırken amacımız şuydu, halk nezdinde müthiş prezisceri söz konusuydu. Bunu sarsabilmenin temel yolu, böylesine iftiralarla, böylesine yalan tezviratlarla öncelikle bir kamuoyuna hazırlama maksadını yutmuştuk. 1973’te çıkardı hatıratını ya da 71’de. Düşününüz, Milli Birik Komitesi dediğimiz yapı, zaten darbeler konuşurken hepimizin göz bebeği silahlı kuvvetlerimizin en çok zararlı.
Zarar gördüğünü görüyoruz. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Rüşt-i Erdahlul’un Harp Okulu’nda entern edildiği zaman üstü başı toz içinde. Gencecik teymenler o kapıdan içeri sokulduğu anda zaten yumruklamalar, tokatlamalar ve darplarla başlamış bir süreç. Namık Gedi’nin intiharının arkasında da… Sözünü ettiğimiz genelkurmay başkanı. Evet, bir genelkurmay başkanı. Belki bazı izleyicilerimiz isimli hareket onun mevkini anlamaz. Aynen. Evet.
Bu 5 Temmuz’da yaşanan hadiseler gibi. Aynen, evet. Rüşt-i Erdahlul’un çok değerli bir komutan, birkaç yabancı değil bilen ve görev süresi de bir yıl uzatılan bunun için silahlı kuvvetler de… Buyurun. Hükümete bağlı olduğu için de er rütbesine indiriliyor. Tabii zaten o ilk disiplin soruşturması neticesinde. Henüz adli yargılama’dan sonra mahkum edilecek ömür boyu hapse falan çarptırılacak ama neticede şunu görüyoruz ki bu tezvila, topluma hazırlama, bunların inanılmaz bir efendim hırsızlık yaptıkları vesaire şeklindeki ifadeler Namık Gedi’yin ünlü intiharı olayı vardır. Aynen onun koğuş arkadaşının zannedersem, Mithat Perin olabilir hafızam beni yanıltmıyorsa, intihardan başka ne yapabilirdi ki? İçeriye girdiği zaman üstü başı tükürükten 1 cm kare yer yoktu. Denidir, dönemin içişleri bakanıdır Namık Gedik. Ve içeride olan bitenler rahmetli Fatih Rüştü Zorlu’nun bir deniz teymeninden yumruk yemesi hadisesi, onun Mr. 10% olarak isminin çıkarılması, güya bütün ihalelerden %10’luk bir pay aldığına yönelik ve bunun da içerideki kimi zevatın tepkisini çekerek ona saldırılarda bulunmasına yol açması,
adakomutan da Tarık Güray’ın elindeki bastonuyla, otoriter tavrıyla bir de o zaman teknolojisini düşünün, koğuşlarda dinleniliyor bunlar. Ki bunlar savunma yapacaklar, savunma kutsal ve bir parça gizlilikle ifade eder. Çünkü savunmada sınır yoktur, savunma yapan insandan her şeyi doğru söylemesini de bekleyemezsiniz. Ve netice-i kelam, bütün bu safaatı görüyoruz ki burada mı bir sessiz bir çoğunluk var. Az önce dediniz ya tepki nasıl ortaya gösterildi. Türkiye toplumunda o zaman gerçi şimdi çok da onaylamasak da sonuç itibariyle bir sessiz bir tepkinin söz konusu olduğunu görüyoruz. Bu tepki anbağın ilk refleksini 1961 anayasasının ki aslında baktığımız zaman kötü bir anayasa değil. Yani bugünkü sahip olduğumuz anayasadan belki daha iyi özgürlükler noktasında ama toplum onu bu şekilde algılamıyor. Toplum Adnan Menderes’i, Fatih Rüştü zorluyor ve Hasan Polatkan’ı, Hasanların hazırladığı anayasaya ben hayır diyeceğim kuruluşunu. Kendi iradesini gasp edenlerin anayasası olarak görüyor. Evet ikincisi temsilciler meclisi yani dönemin anayasa yapan kurucu meclis temsilciler meclisi ve Milli Bir Komitesi’nden oluşuyor. Hiç içerisinde geçmiş dönemde ağırlığını ortaya koymuş kamuoyunun temsili söz konusu değil. Ve ne kadar düzgün olursa bir de ikinci rüştü var. Bunlar demokrasinin başladığı dönem diyebilir miyiz millet demokrasisinden ziyade? Aynen öyle o zinde güçler, anayasal güçler işte ordunun milik güvenli kurulunun ilk kez 1961 anayasasıyla girdiğini görüyoruz. İşte TRT’nin özellikliği, basının özellikliği vesaire bütün bunlara baktığınız zaman şunu görüyorsunuz ki gelecekte bu millet genellikle belli doğrultudaki partileri iktidara getiriyor. Belki gelecekte mani olamayacağız. Onun için ne yapacağız? Biz tekrar kontrol alabilirsiniz için iktidara seçilmemiş ortaklar tevdi etmemiz gerekir. Şeklinde bir içgüdüyle hareket edildiğini görüyoruz. Ve tabi Adnan Menderes’in çok mahkemede uğradığı hakaretler var ve daha da acısı idam edilişi ve ailesinden cellat parasının. İp parasının istenmesi. Efendim? İp parasının. İp parasının istenmesi.
Rahmetli Berrin Hanım’dan gelip tahsil edilmesi. Tabi aynen. Bunlar 1962’tir halinin. 29.27 Mayıs’ın en unutulmazları arasına giriyor. Çocuğu ile çocuğu ile görüştürülmemesi. Hatta o kadar bir Celal Bayar bile intihara teşebbüs etti. Düşünün Celal Bayar’ın intihara teşebbüsü çok hazindir.
Çünkü yakapaça ve çok nahoş bir şekilde getirilmediklerine yönelik kamuoyunda uyanan o tepkiyi örtbas edebilmek için mizansen olarak sanki yeni getiriliyorlarmış gibi giyindirilip bir firka tn ya da bir hücum bota bindirilip kameralar işliğinde yasadaya çıkarılma, sahte çıkarılma görüntülerinin çok gücüne gitmiştir. Ve düşünebiliyor musunuz ki kendi kemeriyle boğulmak üzereyken son anda müdahale edilmiştir Celal Bayar’a.
Adnan Menderes’te idame öncesi sakinleştiricileri, düzen olarak verilen sakinleştiricileri dilinin altında tutup biriktirerek 30-40 tanesini idamı zaten onun için iki gün sonradır Fatih Rüştü ve Hasan Polatka’nın arkasından olmuştur. 17 Eylül’de. 17 Eylül’de diğerleri 16 o da 17 Eylül. Ve inanılmaz çok hazin, ilginç olanı şu bütün darbelere hepsinden meşum, menfur diye söz ederiz. Ama Türkiye İntelijansiyası’nın bir grubu nezdinde hala 27 Mayıs bir devrim olarak görülür. İnanılmazdır yani bunu. Ben buna hep şaşırtıcı bulmuştum. Zaten kutlandı da uzun süre 27 Mayıs. Hürriyet ve anayasa bayramı diye kutlandı. Bu da ilginç bir şey Türkiye Demokrasi’nin. Tabii 60 İhtilalinden sonra 27 Mayıs’tan sonra Türkiye’de darbeler bitmediği gibi halkın tercihine de çok saygı gösterilmiş. Mesela Lifuat Başkili olayı var. Cumhurbaşkanlığı girişimi ve geri çektirilmesi. Evet Fahri. Ve Adalet Partisi’nin oy çokluğu veya Cumhuriyet Halk Partisi’nin İsmet İnönü’nün başka da kökünü. Birkaç cümleri de bunları özetler misiniz Ebu Bekir Bey?
Şimdi o da hangi birini anlatalım diyorsunuz ya bizim siyasi tarihimizde çok güzel bir hadiseler var. Lifuat Başkili resmen ölümle tehdit edilmiş. Tabii Lifuat Başkili belki hatırlatmakta fayda var sevgili seyircilerimiz. Son derece güzel eserler olan mesela laiklikle ilgili gençlerle baş başa gibi ama Türk hukuk tarihinin abide şahsiyetlerinden birisi. Büyük bir hukukçu, hukuk profesörü. Şimdi Ankara’dan İstanbul’a, affedersiniz İstanbul’dan Ankara’ya gidecek trende tehdit alıyor. Aldığı tehditleri aslında hiç umursamayacak. Yine adaylığına devam edecek kararı o şekilde. Adaylığına devam ederse kazanma ihtimal de çok kuvvetli. İnsanlar asker kökenli şeylerden, Cumhurbaşkanlarından ve adaylarından siyasetçiler de bıktı.
Üstelik Cumhurbaşkanı o dönemde meclis seçiyor. Meclis artı senato yani çift meclis sistemi var. Yine şansı çok yüksek. O dönemde bir de şunu söylemek lazım. 1960 darbesinde işte zinde güçler ifadesini kullanmak durumundayız. Anayasa mahkemesi getiriliyor.
Yani tabiri caiz de şuna bakılıyor, ya biz bu millete oy kullanma hakkını verdik ama 1950 ile gittiler Adnan Menderes seçtiler hem de üç sefer. 1960 ile durdurduk. Kazara bir daha seçerlerse ki 1961 den sonraki ilk seçimlerde Demokrat Parti ikiye bölüyor. İki sağ part oluyor. Kahir eksile et. İkisi gene CHP’den fazla oyalıyor. Halk yine teveccüh göstermiyor yani.
Halkın tepkisi seçimlerde daha çok sehtek seksen ihtilalinde olduğu gibi tezahür ediyor. Aynen. Şimdi istedikleri sonuç haklı çıktılar bu bağlamda. İstemedikleri bir sonuç çıkarsa biz buradan bir dengeleme koyalım. Anayasa mahkemesini kuralım diye. Anayasa mahkemesi 1960 darbesinin ürünüdür. Yani demokrasi tarihimiz denilip durur da demokrasi tarihini sizin yamalı siz sürekli durdurdunuz başlarken söylediğimiz gibi. Araca durdurup bir şey değiştirdiniz. Şimdi Ali Fuat Başkil aday olacak. Ne var? Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı aday olma haklarını da taşıyor üzerinde. Ölümle tehdit ettiler. Otel odasına gelerek. Evet. Subaylar geldiler değil mi? Sıtkulay ve Fahri Özdülek. Ya adaylıktan vazgeçersin ya da etlikte gömülürsün. İfade bu. Kendisi Sıtkulay’ın iki anısı var. Harbiyeli aldanmaz ve gider hayal kisimli. Orada da açık açık anlatır bunları. Bu da bir ilginçtir değil mi? Yani insanlar hani bir ayıbı bir suçu gizleme ihtiyacı duyarlar. Ama bizde en fazla emekli edildiği için değil mi darbe girişiminde bulunanlar en fazla emekli edildi. Daha darbizler yeni yeni yargılanmaya başladılar. Evet daha yeni yeni kameralarda kayıtta bizzat işlediği cinayet gösteriliyor. Bu ben değilim diyebiliyorlar anladığımız kadarıyla. Sözünüzü böldüm pardon. Şunu söylemek de lazım hocam. Yeni Türkiye Partisi işte Cumhuriyet Çıkıyoğlu Millet Partisi ve Adalet Partisi hepsi oylara talip oldu. Ve Adalet Partisi de Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala eski bir asker. Ve Genel Humayon Başkanı 3 aylık. Orgenel, Ragıp Gümüşpala. Onun şu sözü o zaman birçok insanın kalbini rahatlattı. Düşükler ve kuyruklar ifadeye dikkat edelim. Düşükler Yasir Ada’da yargılananlar, kuyruklar da onlara oy verenler. Düşük ve kuyruk yoktur. Vatandaş vardır. Bakın günümüzde bu çok hafif bir söz. Yani ne var ki bunda denilebilir ama o zaman bu cesaret isteyen bir söz. Yasir Ada’ya tünel kazıp Menderes ve arkadaşlarını kurtarmaya teşebbüs edecekler yakalandı diye manşetler çekilirdi o zaman. Düşünün biz daha yeni yeni bu teknolojiyle değil mi? Evet. Denizin altından tüneller kazıyoruz ama o zaman böyle paranoyalar da var darbecilerde. Böyle bir şey o zaman ki teknolojide mümkün değil. İki vatandaş, ilginç bir olay onu da belirteyim. Meyhanede içerlerken Ahmet’in şerefine, Mehmet’in şerefine derken aralarından birinin adı Adnan’mış. Adnan’ın şerefine denildiği için Balmumcu’da, garnizonda en az iki ay kaldı mesela. Paranoya’ya bakın. Milli Birlik Komitesi İrtibat Bürosu Dolmabahçe’de başındaki subay Namık Kemal Ersun Kara Kuvvetleri Komutanına kadar yükseldi. Hiçbir şey olmuyor. Evet.
Ve Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı seçiliyor. Sonra Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı seçiliyor. Yani 60’la birlikte bir Genelkurmay Başkanı ve Or Keneral Cumhurbaşkanlığı serisi başlıyor demokrasi tarihimizde. Ve 1012 Mart muhtırası geliyor akabinde. Onu da birkaç cümleyle özetlersek.
12 Mart muhtırası Memduh Tamacı’nın şu sözünde bir parça gizli. Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı. Bu çok ilginç. Bunun ekonomi politiğinin çok düşünülmesi lazım ama o biraz sıkıcı da olabilir belki seyircilerimiz için. Şu kadarını söyleyeyim. 12 Mart öncesine bir dikkat celvediyoruz. Bir kere Adalet Partisi bölündü.
Yani sade bir bölünme söz konusu. Demokratik Parti olarak Ferrup Bozbay’la Saadettin Bilgis ve Celal Bayar’ın kızı Sayın Allah’ın huzuruna ömür versin Milüfer Yürsoy ayrıldılar. Bir zayıflama söz konusu Adalet Partisi’nde. Ve o sırada 60 sonrasındaki o Marksist klasiklerin çevirisinin yanında bir de o Gerilla Savaşı’nı öne alan Kır ve Şehir Gerillası amacıyla toplumda sosyolojik bir devrim yaratmaya başlayan tepeden inmeci bir öğrenci kitlesi var. 28-29 Nisan 1960’daki İstanbul ve Ankara Üniversitesi olaylarını anımsayalım. Amerika askeri filolarını, Kuru Tösta olayları… Olaylar ama ilginçtir. Diplomatların kaçırılması… 6. Filo olayları, o ünlü İngiliz ve Kanadalı teknisyenlerin kaçırılması radar üstünden bakıyorsunuz.
Gerçi 12 Mart’tan biraz sonra oldu Mahir Çayanların deniz gezmişlerinin idamını engelleyebilmek için Mahir Çayan ve ekibi. Onu Feyzoğlu da yazdı. Tanrı Pazar olayları var. Tanrı Pazar 16 Şubat, 29-29. İlginç. 60-27 Mayıs’dan önce var, 12 Mart’tan önce var. Biraz sonra konuşacağız. 12 Eylül’den önce de öğrenci olayları, terör olayları ve içi olayları ve protestolar var. Narkoz operasyonu der bunu rahmetli Mahir Kaynak. Toplum bir askeri darbe öncesi bunu hazır hale getirilir. Ne yapılır? Ülkede Amerikan emperyalizminin sürekli gündeme getirilmesi söz konusu, üstler kapatılsın vesaire. İşin garibi, Türk-Sovyet ilişkileri çok iyi. Seydişehir-Demirçelik, Ereğli-Alimiyyum, Ereğli-Demirçelik, Alâ-Rafiner’si Sovyet kredisiyle yapılmış ve İncir ile fındıkla ödemişiz. Sovyetlerle ilişkimiz çok iyi.
Küba’dan sonra Sovyet kredisi en çok alan ülkeyiz. Bir NATO ülkesi olmamıza rağmen. NATO vermiyor çünkü değil mi? NATO vermiyor bugünkü olduğu gibi. Ne veriyor ne almana razı oluyor. Hiç almana razı oluyor. U-2 casus uçakları Türkiye’deki üstlerden kalkıp Sovyet Rusya’da casus eylemlerinde bulunuyor. Sovyet Rusya bu hususta Türkiye’ye nota verince, Türkiye bunu bizim bilgimizin dışında kesinlikle yapmayacaksın.
Haşhaş hekimi Nixon dönemin Amerikan Cumhurbaşkanı ve başkanı Nixon Haşhaş hekimin durdurur, gençlerimiz zehirleniyor. Demirel’in ünlü bir cümlesi vardır. Bizimden üretilen Haşhaş sizin gençinizin bir haftalık tüketimine yetmez. Bizden kaynaklanmıyor ama hani bahane aranması söz konusu. Blue Mosque derler ya Batıllar Sultanahmet’e. Gerekirse oraya bombalarız tehditleri.
Bir de zamanında darbe komisyonunda çalışmıştım Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 2012’deki ünlü komisyonu Kurtulalto gazeteci. 1969’da Amerikalı bir diplomatın kendisine Nihat Erim’in başbakan yapılacağını söylediğini ifade etmişti. Tutanakları da hala var. 1969’da. Daha iki sene var. Evet iki sene var.
Ve şunu görüyoruz ki yani tabii ki sizin ve bütün seyircilerin de takdir edeceği gibi darbelerde sürekli günahı, kabahati dışarıya vermek bir kolaycılık ama yani onu ihmal etmek de büyük vahim bir hata olur. Öyle değil mi? Yani iyi okumak lazım. İyi okumak lazım. Hem içeri hem dışarıya. Yakın tarihimizde her darbe girişimine eyvallah dememenin de bir sonucu olduğunu ve dirinebildiğini gördük.
Tabii bir muhtıra ve hükümet devriliyor 12 Mart 1973. Artık darbeye de gerek kalmadan bir mektuplar. Bir muhtıra saat 13’te TRT Türkiye radyolarında Çetin Çeki okumuştu. TRT’nin duayen spikerlerinde. Aynı cümleler değil mi? 1960’ta, 71’de, 80’inde. İç hizmet kanunu o ünlü oraya vurdu. Rejimi koruyup kollama.
Bir de çok ilginç bir ifadeyle bitiyor sonu. Bilginize. Bilginize diyor. Anayasanın gerektirdiği reformları yapılmadı. Şunlar olmadı, bunlar olmadı. Eğer bunlar yapılmazsa Sinanlı Kuvvetler yönetimi el koymakta kararlıdır. Bilginize diye biten Muhsin Batur’un kalemi aldığı. Muhsin Batur dönemin uçan generali. Daha sonra Cumhurbaşkanı adayı olacak. Başkan adayı. Ne kadar ilginç. Şu anekdotu kısa bir belirtmeme izin verin. İşin garibi, 12 mark muhtırası verildiği zaman Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde yer yerinden oynadı. Bülent Ecevit dedi ki bu hareket görünüşte Süleyman Demire ile yapılmış gibi olabilir ama aslında Cumhuriyet Halk Partisi’nin ortanın sola hareketine yapılmış. Ve Genel Seyir Kaderlik’ten istifa etti. İstifa etti ve gariptir. Daha sonra Muhsin Batur’u adayı gösterdi aynı Bülent Ecevit rahmetli.
Ve az daha seçiliyordu biliyor musunuz? Çok az bir farkı kaldı. Evet. 12 Eylül 1980. Bendenizin en çok hatırladığı ve gözlerini açtığı darbe sabahı. Kısa ömrümüze ne kadar darbe sığmış. Arkadaşlarımız 12 Eylül 1980 darbesini hatırlatan bir veteri hazırlamış sevgili seyirciler, değerli misafirlerimiz.
İsterseniz hep birlikte onu izleyelim. Sonra da 12 Eylül 1980’i, 28 Şubat olayını, efendim 27 Nisan E muhtırasını ve 15 Temmuz hain darbe girişimini konuşmaya devam edeceğiz sevgili seyirciler.
Nereden? 15 Temmuz hain darbe girişimine karşı milletimizin istiklal ve istikbal girişiminin simge, sembol meydanlarından 15 Temmuz şehitler köprüsünün önünde açıklarda konuşmaya devam ediyoruz. Şimdi 12 Eylül 1980 darbesiyle ilgili veteriyi izliyoruz efendim. 12 Eylül 1980’de Türk halkı palet ve postan sesleriyle uyanıyordu. Asker ve zırhlı araçların sokakları neden işgal ettiyse kısa sürede anlaşılmıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından 3. kez demokrasiyi ayaklar altında vurdu.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren liderliğinde oluşturulan Milli Güvenlik Konseyi bayrak harekatı kod adıyla 12 Eylül 1980 günü kirli bir darbe planını uygulamaya soktu. Gece 3.59’da TRT radyosu istiklal maaşıyla yayına başladı. Daha sonra anons yapılmadan harbiye maaşı çalındı. Ardından Milli Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi okumaya başlandı.
Bu bildiride güvenlik sorunları bahane edilerek yönetime el konulduğu, parlamento ve hükümetin fes edildiği, parlamenterlerin dokunulmazlıklarının kaldırıldığı, sıkı yönetim ilan edildiği ve 2.1 emre kadar sokağa çıkmanın yasak olduğunu ilan edildi. Bu bildiriyi 5 bildiri daha takip etti. Her bildiride yeni yasaklar ve hükümler açıklanıyordu.
Aynı günün öğle saatlerinde ise Genel Kumbay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren, bizzat kendisi resmi bir açıklama için kameraların karşısına geçti. Kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır. Darbeyi meşhulaştırmak için öne sürülen gerekçeler aslında ülkede oluşturulan askeri vesayet ortamından kaynaklanıyordu. 27 Mayıs darbesiyle açılan yara 12 Mart muhtarasının ardından daha da derinleşti. Kısa süreli koalisyon hükümetleri siyasi istikrarı sağlayamazken, anaşi, terör, kriz, sağ-sol çatışması, karmaşa ve siyasi cinayetler ülkede puslu bir havanın oluşmasına neden oldu. Gazeteci Abdil Pekçi, Adan Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu bu dönemde cinayete kurban gidenlerden yalnızca bir kaçıydı. Üstelik yeni Cumhurbaşkanı’nın bir türlü seçilememesi darbe için adeta pusuda bekleyen Kenan Evren ve ekibini harekete geçirdi.
Darbeyi gerçekleştiren Kenan Evren bu kaosun tırmanmasına bilerek yol verdiklerini, şartların olgunlaşmasını bekledik sözüyle itiraf edecekti. Emir Komuta Zinciri için de gerçekleştirilen darbe sonucu Süleyman Demire’nin başbakanı olduğu hükümet görevden alındı. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümsüz kalındı. Kenan Evren’in başkanlık ettiği beş kişilik konsey, yasama, yürütme ve yargının yetkilerine sahip oldu.
1961 anayasası ise rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı askeri bir dönem başladı. Dönemin siyasileri Gülen Teçhivid ve Süleyman Demirel, Gelibolu Hamzaköy’e, Necmettin Erbakan ve Alparzlan Türkeş’te İzmir Uzunada’ya zorunlu ikamete gönderildi. Ülke genelinde 13 sıkı yönetim bölgesine 13 general atandı. Siyasi parti faaliyetleri ise yasaklandı. Emniyet Genel Müdürlüğü Jandarma Genel Komutanlığına bağlandı. Emniyet ve Milli İstihbarat Teşkilatı Üst Yüzey Yöneticileri ile TRT ve PTT Genel Müdürleri teşrit edildi. 20 Eylül’de eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu başbakan olarak görevlendirildi ve 21 Eylül’de ulusunun sunduğu Bakanlığa Kurulu, Milli Güven Konseyi tarafından kabul edildi.
12 Eylül 1980 darbesi ile girilen karanlık dönemin bilançosu da ağır oldu. 650.000’den fazla kişi gözaltına alındı ve 1.683.000 kişi fişlendi. 300 kişi şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti. 171 kişinin işkence altında öldüğü belgelendi. 14.000 kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
Görülen 210.000 davada 230.000 kişi yargılandı. Darbe rejimi 7.000 kişinin idamını istedi. 517 kişi ise idam cezasına çaktırıldı ve bunların 50’si infaz edildi. İlk olarak Sol Görüşlü Necdet Adalı ardından Ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edildi. İdam edilenlerden biri de henüz 17 yaşında olan Erdal Eren’di. Yargıtay tarafından idam cezası iki kez iptal edilen Erdal Eren, Milli Güvenlik Konseyi kararıyla yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980’de Ankara’da Merkez Ulucanlar cezaevinde infaz edildi. Darbeyi gerçekleştiren Kenan Evren’in 17 yaşında yitip giden Erdal Eren için söylediği, asmayalım da besleyelim mi sözü ise hafızalardan hiç silinmedi.
Sevgili seyirciler TRTK ekranlarında Tarih Söyleşileri programında 15 Temmuz Türkiye’yi işgal, hain girişiminin darbesinin yaşandığı sembol mekanlardan 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nün önlerinden ve açıklarından devam ediyor.
15 Temmuz darbesini, hain girişimini, Türkiye’yi bir işgal hareketini ele alırken asıl onun tarihi arka planını Türkiye’nin darbeler tarihinde ana hatlarıyla hatırlatıyoruz ki hepimizin zihninde bu darbelere dair bir tarihi süreklilik oluşsun.
Aynı zamanda yaşadığımız zamanı ve geleceği okurken, şekillenirken, değerlenirken bu tarihi birikimi ve tecrübeyi dikkate alalım. Çünkü tarih bir hikaye değil, bir övgü değil, bir yergi değil, bir anlatı değil. Yaşanan gerçeklerin ta kendisidir ve yaşanacak hayatın bir ibret levhası, hazırlayıcısı ve hatırlatıcısıdır. Bize düşen onu sadece tarih olarak okumak ve ibret almaktır diye düşünüyorum. Siz de herhalde katılırsınız diye tahmin ediyoruz.
Çünkü bizim tarih okumada değerli konuklarımız Cengiz Sunay ve Ebu Bekir Sofoglu hocalarımız tarih okumamızda temel bir mesele var. Biz tarih biraz hikaye, biraz da böyle geçmiş zaman algısı, kahramanlığı veya yergisi gibi okuyoruz ama hayatın bizzat kendisi olarak değerlendirmiyoruz ki bunlar başımıza geliyor. Darbeleri ele alırken pek çok dış olayı ele alıyoruz ama aslında biraz da aynayı kendimize tutmamız lazım. Neden ibret almıyoruz ve biz vazifemizi yapmıyoruz konusu önemli. Şimdi 27 Mayıs 1960 darbesini, buna isyan demek daha doğru herhalde aslında. Niye darbe diyoruz ki darbe biraz masumlaştırıyor sanki.
Siyan meşru hükümete karşı bir baş kaldırı. 27 Mayıs 1960, işte 12 Mart 1971. Tabi arada ufak tefek tarat, ay demir vs. girişimleri var.
Baktığımızda öğrenciler üzerinden bir kalkışma öğrenci olayları var, işçiler üzerinden bir kargaşa ölüm terör olayları var, ekonomiyle oynamak var ve bir de uluslararası kutuplaşmanın iç siyaseti yansıması var. Mesela Kanlı Pazar olayında 12 Mart 1971’e zemin hazırlayan bir olay, bir grup kahrolsun faşizm derken bir grupta taksın meydanları farklı bir sloganla karşılıyor. Ama ilginçtir 80 isyanla 12 Eylül 1980 isyanla ihtilaline hazırlanırken de yine benzer olayların yaşandığını görüyoruz.
Öğrenci olayları, öldürmeler ve maraş olayı çok. Ve mezhep üzerinden bir katliam, girişimleri. Evet 12 Eylül 1980. İsterseniz Ebu Bekir sizinle başlayalım.
Yani sizin de sıraladığınız gibi Türkiye o sırada şu tekerleme söylenmeye başlandı 1980’i takiben her 10 yılda bir ara şeklinde ifadeler kullanılmaya başlandı. Tabii rahmetli özel dönemde de 2000’li yıllarda hep bu söylendi doğru.
60’tan 70’e, 70’ten 80’e 10 ar yıl geçtiği için, efendim gerçi oradaki 71 ama kabaca 10 ar yıl dendi. Öteki de 15 sene sonra geldi zaten 28 sürü.
Dolayısıyla adeta alışkanlık haline geldi gibi bir şey adeta. Doğrusu 1990’da ben 80’de 12 yaşlarındaydım. Doğrusu 1990’da acaba bir de bu 1990’da da benzer bir şey olacak bir şeklinde ister istemez insanın aklına gelir hale geldi. Halbuki demokrasimiz, dinç, kuvvetli, yerleşmiş filan ifadeleri de aynı zamanda kullanılıyordu. Ama siz bir yandan da bir darbe tehlikesini…
10 yıllık olduğu için genç denmesi normal. Yani 1970, 1980 daha 9 yaşında, 10 yaşında veya 1980, 1990 gibi. Yani ne yazık ki bunlar bizim düşüncelerimize yerleşen yansımalardı. Burada isyanlar ifadesi çok doğru kesinlikle.
E tabi Yeni Çeli isyanı diyoruz. Üçüncü Selim isyanı diyoruz. Niye 1980, 12 Eylül veya 27 Maç isyan demeyelim ki meşru bir hükümet var. Halkın seçtiği bir hükümet var ve geliyor hop bir dakika. Yani ne yazık ki. Şimdi bunlar… İftarlar namlunun ucunda aslında. Aynen. Halkın oylarıyla gelmiş kişiler bir sene sonra Adnan Menderes’te olduğu gibi efendim idama var. Ama kumere elde olduğu gibi 1970’de. Rahmetli 6 defa gittim, 1 defa geldim diyordu yanlış hatırlamıyorsak. Ama bu da idama mahkum oluyor mesela. Hani suçu halk tarafından seçilmek efendim. Şimdi 1980 darbesinde, 1990’a kadar giden süreçte biz bunu daha yeni zamanlarda attık.
Darbeler bizim hayatımıza o kadar belirleyici hale geldi ki Genel Kurmay Başkanı’nı, Kara Kuvvetleri Komutanı’nı, ikisini halk çoğunlukla bilirdi. Genel Kurmay Başkanı’nı ben zorlayarak hatırladım şimdi. Yani kimdi ya Genel Kurmay Başkanı? Kara Kuvvetleri Komutanı, Jandarma Genel Komutanı, Deniz Kuvvetleri Komutanı, Birinci Ordu Komutanı, bunların hepsini biz ezberledik.
Yok şimdi bu ikisini herkes bilir, bunları biraz dikkatli olan bilir. Ben bilirdim, şimdi acaba Yaşar Güler ismini düşünerek hatırladım. Genel Kurmay Başkanı kim arkadaş diye ben bunu düşünerek hatırladım. Böyle olmaması gerekir. Biz… Yani hangisi olmaması gerekir şimdi? Genel Kurmay Başkanı isminin bilimdesi mi gerekir?
Dört Kuvvet Komutanı, üç Ordu Komutanı, beş bilmem ne alt komutanı yoksa hiçbirini normalde günle müşterilmemesi. Yani bizim sivillerin bu askeri hiyerarşiyi bilmemesi gerekir. Bilirsek bir bilgiye sahip olmuş oluruz. Bu ayrı bir şey. Korku kaynaklı, bir tedirginlik kaynaklı. Mesela bilmekten zayi yaklaşın be yorumlama meselesi. Tabii. Tedirginlik kaynaklı biz bunu bilmek zorunda olmamamız gerekirdi.
Yine siz benzer bir şey söylediniz. Yani Genel Kurmay Başkanı oldunuz mu ondan sonraki makam Cumhurbaşkanlığıymış gibi bir gelenek sürdürüldü adeta. Aslında Kara Kuvvetleri Komutanların dönüşümü dikkat etenlerdeki biraz değil mi? Tabii ki. O çok inanılmaz. Zaten Ordu’daki tayin terfi sistemi allak bullak oldu ki en son Çevik 1 olayında da buna şahit olduk. Tahmin edersiniz 28 Şubat döneminde oradaki küçük bir oynamak Kıvrıkoğlu’nun görev süresinin uzatılıp aradaki ondan sonra gelecek olan işte Kavaraday’ın Genel Kurmay Başkanlığı yerine, onun yerine işte efendim şeyin daha doğrusu ters söyledim. Yani Çevik 1’in Genel Kurmay Başkanlığı gidiş yolunun açılabilmesi için. Buraya geleceğiz zaten. Tabii. Şimdi o dönemde sözünüzü kesiyorum. Estağfurullah. Şimdi Kenan Evren’in Genel Kurmay Başkanı olmasına 12 Eylül diyoruz. Çok ilginç. Onu bir kısa bir hatırlatmama müsaade var mı? Evet 12 Eylülü. Gerçi Ebu Bekir beni sözünü kestik ama döneriz ona. Çok ilginç. Namık Kemal Ersun bir takım antidemokratik eylemlik içerisine girme şüphesiyle emekliğe sevk edilir. Kara Kuvvetleri Komutanlığından, Or General. Süleyman Demirel tarafından mı emekli? 1977’de yani şimdi hafızam beni yanıltmıyorsa, MİDİYEÇİ CEPE Hükümeti’nin ikincisi döneminde ya da çok kısa süren ya da Ecevit’in o çok kısa… Süleyman MİDİYEÇİ CEPE deyince Süleyman Demirel. Tabii 1.2. Havva Bakan Altanistan Türkeş. Tabii tabii. Birincisi biliyorsunuz 74-75-76 yıllı, 44-75 yıllı arasında oldu.
Kara Kuvvetleri Komutanı emekliye sevk edilince rutinin dışına çıkılınca o zaman 4 yıllık biliyorsunuz generallik kadroları 4 yıl sonra terfi. Eğer kadro yoksa emekliye sevki. Birden bire böyle gündem dışındaki geleceğin genel kurmay başkanı olacak. Genel kurmay başkanı da biraz kendi halinde falan gördük. Tabii kendi halinde görünüyor o dönem çünkü onun 27 Mayıs döneminde Osman Köksal ile bir arkadaşlığı var. MİDİYEÇİ CEPE üyesi Osman Köksal.
O zaman Kore Akademimi alayım da emekli olayım. Daha generalliği beklemeyen bir komutan. Emekli olayım diyor. Ordu donatımı okulu komutanı. Fazla bir gelecek arz etmeyen bir durumda. Ümidi olmaya. Evet. Bir gündemde de değil. Zaten sürekli pasif görevde yani Ege Ordu Komutanı. Ege Ordu Komutanı hiçbir zaman Kara Kuvvetleri Komutanı olmamıştır Türkiye’de. Evet. Doğal olarak Naum Kemal Ersoy’un yerine birinci ordu komutanının geçmesi lazım. Onun ismi şey Adnan Ersoy. Adnan Ersoy’u Süleyman Deviral istemiyor. Alifet Esener istiyor üçüncü. Cevdet Sunay Genel Kurmay Başkanı bu arada. Pardon Cumhurbaşkanı. Fahri Korutürk. Fahri Korutürk. Afedersin. Fahri Korutürk Cumhurbaşkanı. O da emekli Orhan Miral Deniz Kuvvetleri Komutanı.
Bunlar aradığında gidip geri kadar 30 Ağustos oluyor. 30 Ağustos olunca bir atama gerçekleşmediği için Alifet Esener, Şükrü Olcay ve Adnan Ersoy’su. Üç ordu komutanı dört yıllarını tamamlıyorlar ve emekli olunca tek bir ordu komutanı kaldı. O da Ege Ordu Komutanı. Dördüncü Ordu dediğimiz Kıbrıs Savaşı esnasında kurulmuş bir ordudur.
Ve Kenan Evren Kara Kuvvetleri Komutanı idare eden, çünkü bir müddet sonra zaten Semih Sancar’ın görev süresi dolacak ve Genel Kurmay Başkanı oldu. Genel Kurmay Başkanı olduktan sonra ilginçtir, o esnada yavaş yavaş planlar, programlar başlıyor. Ve sıkı yönetim ilanı söz konusu olmasına rağmen sanki birtakım kasıtlı yerler, o sıkı yönetimi işletmediler ve Demirel’in ifadesiyle
11 Eylül günü memlekette Kangövde’ye götürürken 12 Eylül günü niye etraf bu kadar güllik gülistanlık diyebileceğimiz bir kurgulanmışlığı çok net okuyabiliyoruz. Şimdi bu bir üzücü bir hadise. Türkiye’nin hızına devam etmesi gerekir. Her zaman her adımda her siyasinin acaba asker ne diyecek, acaba asker ne diyecekti böyle.
Askeri bir yandan kollamaması gerekir. Asker de işini yapsın, siyasetçi de işini yapsın ama Türkiye’de böyle olmadı. Benim sürekli sonuçlarını bu şekilde çıkardığım gibi kendimce Türkiye bir hız kazandıkça kendi iç siyasetinde ya da diş siyasetinde biz bu duraklamalara engellemeleri gördük. Sizin de az önce söylediğiniz gibi şimdi bunu çok önce pekala hani Türkiye’deki iç siyasi karışıklıkları sizin de öğrenci olayları, işçi olayları üzerinden bahsettiğiniz şeyleri durdurmak pekala mümkünken Kenan Evren’in kendi açıklaması var. Diyor ki biz bir süre daha şartların pişmesini bekledik diyor. Yani şartların pişmesini beklemek ne demek? Binlerce vatan evladının ölmesi demek. Yani şimdi bak bir insanın ölümünün beklenmesi bile kabul edilir bir şey değildir. O zaman burada tabii ki ben sadece dış siyasete bağlamıyorum ama iç siyaset de çok önemli. Dış siyaset gelip Türkiye’de darbe yapamaz. İçeriden bir bağlantı bulması lazım. Ama bunu da iç siyaseti yönlendirenler işte Kenan Evren bu kadar vicdansız, bu kadar insafsız olmamalı.
Niye ona söylenmiş çünkü? Şimdi sırası değil. Şimdi bekle efendim. Ve zaten biliyoruz bizim çocuklar başardı ifadesiyle bizim Türk siyasi hayatımız bir üç seneline daha durduruldu. Üç seneline daha. Eğer Türkiye, Türk halkı buna karşı koymasaydı belki 1990’lara kadar da gidecekti. Niye? Çünkü Türk halkına Kenan Evren demokrasin kılıcını oradan bir daha gösterdi, bir daha tehdit etti.
Hatta Turgutsuz’un Alp’in partisi ifade şu, iktidara mahkum parti. Bu ifade kullanıldı. Buraya gelmeden önce 80, 12 Eylül 1980 yönetim değiştirilmesi ve o sırada yargılamalar var, olaylar var. Onlarda biraz konuşalım.
Tabii 24 Ocak kararları zaten hemen onu antiparantez belirtelim. 24 Ocak kararları bir ekonomik paketti ve bu paketin de hakikaten demokratik bir ortamda uygulanması da zordu. Uygulanamazdı. Onu uygulayacak olan hükümet bir dahaki seçimde olmazdı. Tıpkı bizim 2002 seçmeler öncesi iktidarda olan ana partinin durumuna düşebilirdi. Orayı böyle geçelim çünkü eksik kalırdı ekonomi politik boyutu bakımında. Yargılamalar adeta tek bir ifadeyle söyleyeyim.
Hukuksuzluğun ayı yuka çıktığı yargılamalar. 650 bin kişi gözaltına alınmış. 650 bin kişiler. Mamak, Metris, Diyarbakır, Cezaevlerindeki hatıralar. Bunların sistematik yapıldığına dair deliller.
En son bir Cezaevi, Raci Tetik’in cenazesinde olanları görüyorsunuz ki hala travmatik bir durum arz ediyor. O Cezaevlerinde yaşananları, tanık olanların unutamadıkları sahneler yaşandı. Yardım ediyorsunuz. Mamak Cezaevi’nin komutanı. Albay Raci Tetik. Bununla ilgili hala yaşayan siyasilerin.
Rahmetli Muhsin Yazıoğlu’nu hatırladım ben şimdi. Zaten kendisi. İnanılmaz bir işkence. Mamak’ta gördüm. Gazeteci Emic Üreşan. Önce insanım sonra gazeteci isimli kitapta Mamak’a girdi. Oradaki bir sahneyi anlatır.
Bir dönemin, ismini burada zikretmeyeyim, çok kudretli bir siyasisinin kendisiyle görüşmek için getirildiği zaman sıradan bir er huzurunda tedirgince esas duruşta durup, ere komutanım konuşabilir miyim? Şeklindeki hitabını anlatır ki kanım dondu diye ifade de bulundur.
Adam menderesinin halini hatırlayın. Bir dönem değil. Hepsi aynı dönemde olabilen hadiseler. Fotoğraflar, kareleri ve paylaşılması. O zaman sinema salonlarında yasada duruşmaları halka gösteriliyor. Arabya hatırlatma yapıyormuş. Mesela Sultan Abdülaziz tahttan indirilince çekilen bir fotoğraf var. O pehlivan iri yapılıp, sultanı böyle oturtmuşlar sandalyeye. İki yerde gelmiş. Onların omuzuna böyle dirseklerini koyarak çekilen fotoğraf.
Yani şey değişmiyor, enteresan. Sultan Abdülaziz, adam menderes ve komutanım konuşabilir miyim diyen, hadi isimini söylemediğimiz üst düzey siyasetçi.
Bu yargılamalar, uskönetim mahkemelerindeki yargılamalar, iddianameler sistematik yani hukukta kaidedir. Delilden suça gidersiniz. Oysa itiraftan suça gidilmez. İnanılmaz burada ayrıntısına giremeyeceğimiz kadar sakıncalı haller.
Ancak tabi siyaseti dizayn etme telaşı devam ediyor. Yeni kurulan siyasi partiler, onaysanın yapılışı, hani anayasa için danışma meclisinin teşkili. Danışma meclisi teşkil edildikten sonra danışma meclisi içerisindeki bir muhalefete bile, oradaki danışma meclisi üyesi olanlara bile gözdağı verilmesi, son kararı her zaman milli güvenlik konseyinin vermesi.
Tahsin Şahin Kayalar, Sedat Ceresu, Nurettin Ersin, Nejad Tümer, Kenan Evrenler. O gözümün önüne usuliyet geliyor. Çocuk ben de o zaman 8 yaşındaydım darbe günü.
Oturmuş insanlar fiade eğitimi almış, topçu, pilot eğitimi almış, siyasal düşüncelerle ilgili çok fazla bir şey bilmeyen, toplumatsal bilimlerle ilgili herhangi bir nosyonu olmayan insanlar bu olur, bu olmaz, bu siyasete girsin, bu kurulmasın. Bunu veto ettim şeklinde. Partiler açılıp partiler kapatılırken sürekli bu yukarıdan dayatmaları ama sonuçta hocanın da dediği gibi bir tepkisini verdi.
O dönem için bir rivayete göre %10’luk barajın çok yüksek olduğunu bari 5’e çekilmesi gerektiği noktasında telkinde bulunan Rahmetli Özal’ın bile beklemediği bir seçim başarısı ortaya çıktı. Milliyetçi Demokrasi Partisi çok takdim edildi ama seçimlerden ancak 3. parti çıktı. Necdet Çalpın Partisi ve 2. Rahmetli Özal’ın partisi 1. çıktı.
İşin ilginç tarafı, bu müsaadeye baktığınız zaman politikacı, tandanslı insanlar politika yapmadı. Turgut Sunalp eski Kanada Ottaba Büyük Ejisi’ne emekli Orgeneral Ege Ordu Komutanlığı yapmış. Necdet Çalp, Rahmetli İsmet İnönü’nün Özel Kalem Müdürlüğünü yapmış.
Bürokrat, Özal’da tek bir siyasi olayı var. 1977’de İzmir’den Milliyetvekili adayı, genel olarak bir teknokrat, Dünya Bankası’nda çalışmış, Madene Eşya Üreticileri Sendikası’nda çalışmış, Sabancı Olydik’te çalışmış ve Başbakan Müsteşarlığı. Dünya Bankası’nda çalışmış. Tabii, Teşkilatı Müsteşarlığı’yı. Siyasetçiyi öldürmek istemişler adeta. Bir siyasetçi kolay yetişmez. Bence siyasetçilik apayrı bir hüner, apayrı bir meslek.
Ama ve üç partiden oluşacak bizim sistemimiz. İngiltere’deki liberal işçi ve muhafazikâr parti gibi böyle dış yukarıdan dayatmacı bir anlayış. Ama bu ilk firesini tahmin ederiz ki 1987’de 6 Eylül’deki siyasi yasakların kaldırılması referandumunda verdi.
Toplum bir dönem çok gözden düşürüldüğü iddia edilen eski siyasileri tekrar devamı noktasında çok ince bir farkla kararını verdi. 12 Eylül’ün bitiş tarihi bana göre 6 Eylül 1987 referandumu dur. Bu referandumda Kenan Evren bile razıydı. Ama referanduma gidildi aslında gerek de yoktu. O da demokrasimizin eleştirilmesi gereken taraflarından bir tanesi. İşte daha sonraki Turgut Bey’in Cumhurbaşkanlığına geliş sürecinde önemli bir askeri bir hiyerarşinin alt üst edilmesi faktörü var o Necdet Öztor’un olayı. Basılı davetiyeyi Genelkurmay Başkanlığı’na basılı davetiye iptal etti ki bu Turgut Özal’ın bu girişimi aslında demokrasi tarihinde o askeri emekliye sevk etme Necdet Öztor’un emekliye sevk etme hadisesi
hakikaten unutulmayacak sahnelerden. Burada Kenan Evren’in de dahli söz konusu, kişisel bir istemezliği güzel kullandı orada Turgut Özal. Çünkü Necdet Üruh devredecekti ve Necdet Üruh’u da plan şuydu diyor. Necip Torum Tay. Necip Torum Tay’ı atadı Necdet Öztor’un hesaplanıyordu. Necdet Üruh Genelkurmay Başkanı idi.
Necdet Üruh emekli olurken o bile takdim ediyor Necdet Öztor’un olacak diye dediğiniz davetiye olayını ama sormuyor bile yani. Tabii hiç. Ama Turgut Özal orada güzel bir hamle yaptı. Hayır ben Başbakanım. Sormluluk bende. Benim tercihim Necip Torum Tay’dır dedi. İlginçtir Necip Torum Tay’da o ilk birinci körfez saldırısı diyorum ben o savaşı değil.
Özal’ın beleştiririz katılırız katılmayız ama Özal’ın direayeti karşısında hüt diyemedi. Hayır diyemedi ve istifa etti. Yine de Doğan Güraç Paşa rahmetli geldi. O da inci bir önemli bir çizgi. O zaman tabii değişik hadiseler de yaşandı. O mit raporu olayı, Necdet Üruh’la ilgili çıkarılanlar vs. vs.
Tabii biz akademik insanların önemli bir özelliği olmalı. Poproyan biraz bakıyoruz. Yanlışlamacı da bir görüşe göre de ne denildi? Özal partisi eriyordu. Bir an evvel Necdet Üruh’u yerine köşke çıkmak istiyordu. Onun için böyle bir operasyon yaptı.
Bu hamlesi demokrasi çok önemli. Sivil Cumhurbaşkanları dönemini başlatıyor ve 28 Şubat. Ara 10 yılı biraz geçti ama. 28 Şubat Ebu Bekir Bey. Çok canlı yaşadık değil mi? Ne yazık ki karşınıza mesela DGM’de yargılanan birisi duruyor o süreçte.
Yani çok üzüldüm tabii ki. Biz de mağdur edildik kendi yapımızda. Ben 29 yaşında doktor olmuştum. 7 sene benim kadrom verilmedi mesela. Ben bunu şunun için söylüyorum. Zaman zaman medyada, televizyonlarda, işte sosyal medyada birtakım açıklamalar yapıyoruz. Bu acaba nasıl profesör oldu falan diyorlar. Nasıl profesör olduğumu öğrensem biraz insafım varsa düşünürsün yani, üzülürsün.
28 Şubat da 12 Eylül gibi çok acı sonuçları oldu. Ama bunu işte posmaden darbe şeklinde büründürdüler tabii ki. İşte birazcık daha yumuşakmış gibi, geçiriyormuş gibi gösterdiler ama. Hart darbelerde, bildiğimiz darbelerde. Yalnız orada bu 60-71-80 gibi büyük öğrenci olayları olmadı. İşçi olayları olmadı. Daha profesyonel bir yöntem denediler.
Tabii burada Refah Partisi’nin milletvekili sayısının düşük olması da bunların elini güçlendirdi. Çünkü halk olayları olması için karşıdaki siyasi partinin güçlü bir siyasi desteğe dayanıyor olması lazım. Milletvekili sayısı tek başına iktidarı kurabilecek yapıda olmadığı için birazcık da artık tabii ki bunlar da arkalarına çok ciddi diğer siyasi destekleri aldıklarından dolayı bunlara gerek duymadılar.
Ve bunların bir takım benzerlerinin Cumhuriyet mitinglerini hatırlayın efendim. Genelkurmay’daki bilgilendirmeleri, briefingleri hatırlayın. Tabii Yargıtay üyelerinin, mahkeme başkanlarının genelkurmay’da bir infikya gitmeleri. Tabii üniversite mensuplarının, öğretim üyelerinin anıt kabereye taşınmaları isteyen anıt kabereye gidip gelebilir ama bunun zorla yapılması, Cumhuriyet mitinglerine dahil edilmesi.
Ben üniversitede hatırlıyorum. Cumhuriyet dedikleri daha sonra. Tabii daha sonra. Evet, bu daha sonra. Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Bu şeyden, Abdullah Gül’ün. Evet sayın Abdullah Gül’ün. Şimdi bu briefinglerde. 367 olayı. Evet briefinglerde anıt kabere gidilecek liste yazarlardı yani. Şimdi bu işçi olaylarını, öğrenci olaylarını bir bakıma kendileri efendim bu şekilde tesis etmiş, ortaya koymuş oluyorlardı. 28 Şubat’ta akıllarda kalmış. Turgeneral mi neydi? Osman Özbek miydi? Osman Özbek. Başbakan’a küfretmesi. Evet. Orada Suudi Arabistan Kralına küfretti ama Başbakan’la birlikte anınca aynı cümlede aynı karade gibi algılandı tabii ki. Burada benim aklımda kalan 28 Şubat’tan başka bir şey, çok dramatik, ikna odaları. Başörtüsü olayları. Yani ikna odaları hala aklımızda uzun sürede unutulmayacak. Şunu mu yapsaydık?
Yok öyle değil. Orada biraz itiraz edeyim. Çok çabuk unuttuk. Yani ben unutmadım tabi. Belki bir hatamız bunların unutulmasını, unutulmamasını sağlamalıydık. Tabii ki. Ama unutuldu. Yeni nesil bunları hatırlamıyor artık. Ya ne yazık ki yeni nesilin meşgul olduğu şeyler, meşgul edildiği şeyler çok fazla. Biz meşgul etmeyince başkası meşgul ediyor diyorlar.
Aynen. Bu ikna odalarını Kur’an’lar kendilerini şu şekilde savundular. Yani ne yapsaydık zorlamazsaydık. Yani bunun iki alternatifi bu mu yani? Ya açacaksın ya da ikna ederek açtıracaksın. Açmamak alternatifi yok ki burada. Aynen. Kaydını silmeme şeklinde efendim başka bir tercih gibi bir şey.
İşte burada 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünü yapan FETÖ’nün müdahiliyetini biz burada görüyoruz aslında. Nasıl? Ben hatırlıyorum öğrenci olayları olmaya başladığında 28 Şubat’ta o dönemin rektörü yanlış bir taktik benimsedi. Ne yaptı? Başörtüsüyle birlikte sakalı da yasakladı. Sakalı yasaklayınca çelişki olmasın diye çember sakalı da yasakladı. Affedersiniz.
Bu top sakalı da yasakladı. Bu sefer karşısına muazzam bir kitleyi aldı. Ben İstanbul’daydım biliyorum şimdi sakar da yaşıyorum. 5 binler 10 binleri bulan mitingler olmaya, yürüyüşler olmaya başladı. O Beyazıt’ın o sokakları trafiğe kapanır hale geldi. Bu 28 Şubat Cuntası yasakları uygulayamama kaygısı çekmeye başladı. Mesut Yılmaz Başbakan şunu söylüyor. Sayın rektör bana böyle bir şey söylemedi. Böyle bir yasak yapmayacağını söylemiş şeklinde çıktı konuştu. Ama bir ara olay daha var. İbadet piselerinin orta öğretim kısmının kapatılması. Tabii. İbadet piselerin üniversite geçiş imkanlarının puanlama ilerlerinden alınması. Tabii. O ayrı bir konu tabii ki o da var 28 Şubat’ta hatırlanan. Ama burada benim dikkat çekmeye çalıştığım şey FETÖ çıktı dedi ki başörtüsü Furaat’tır dedi. Fetva’yı verdi aslında. Şimdi Furaat’tır deyince bunun yandaşları şunu söylemeye başladı. Ya biz çok kötü bir şey söylemedik ki biz sadece başörtüsü takmayan dinden çıkmaz dedik. Buna ne gerek var dedim ben. Şimdi bakın şuraya buzdolabı koyulur mu şu sehpan üzerine? Konulmaz. Tutup ben şimdi buraya bu sehpan üzerine buzdolabı konulmaz dememe gerek var mı? Niye gerek yok? Çünkü buna gerek yok. Şimdi başörtüsü takmayan dinden çıkmış olamaz şekilde bir ifadeye hiç gerek yok. Niye? İslam tarihi boyunca başörtüsü takmayan dinden çıkar diye söyleyen yok. Ama onu niye söylüyor? Başörtüsü açılabilir diyemiyor. Bunu söylemesinin sebebi aslında o kadar kötü bir şey yapmıyorsunuz üzerine gidin demek gibi.
O Agah Okutay Güler, o Mesut Yılmaz birden geri döndüler başladılar. Hele Agah Okutay Güler kızım başını niye açmıyorsun? Birden o 28 Şubat’ın o rektörün yani İslam üniversitesi rektörün başörtüsünü uygulayamama tedirginliği gitti. Başörtüsü yasağını uygulama cesareti geldi. Fetünün o fetvasından sonra.
Tabii burada sadece şu var. Aslında 28 Şubat’ı siz bir anlamda pek çok muhafazakar yapıya, hukuki yaptırımlar ve yasaklar uygulanırken Fetü’ye hiçbir yaptırımın uygulanmadığı gibi bir gerçek var ki bu da örtüldü ve bir adeta toplum yönlendirildi. 28 Şubat hakikaten bizim tarihimizde darbe tarihimizde kendine mahsus çizgisi olan bir darbe
ama kırılması sonraki yıllarda etkileyebilecek günümüze uzanan bir zemin olarak değerlendiriyorsunuz. Evet Cengiz hocam bir de e-muhtıramız var bizim. Gördüğünüz gibi zaman geçtik de darbeler çeşitleniyor. Şimdi tabi e-muhtar önce hemen bir ek yapayım. Bir anayasal kaidemiz var. Hukuk devletlerinin esası nedir?
Bir kişi ya da kurum kaynağını anayasadan almadığı bir yetkiyi kullanamaz. Abarajımı koruyup kolluyorlar. Ama biliyorsunuz normal hiyer arasında anayasa en üstte kanun, tüzük ve yönetmelik. Kanunla anayasayı ortadan kaldıramıyoruz. Batı çalışma grubu neyin nesiydi değil mi? Başbakanlık kriz masası neyin nesiydi? Böyle bir yetki var mı? Böyle bir kuruluş kanunda gösterilmiş mi? Yoktu.
Onu hemen hızlıca geçelim o zaman. E-muhtıraya gelelim. E-muhtıra hakikaten o günlerde inanılmaz… 27 Nisan 2007. Evet, çok ilginç. Onu da unuttuk biz şimdi. Çabucak unuttuk. Özde ve Sözde layık ve cumhuriyetçi bir cumhurbaşkanı talebi olduğunu belirtiyordu özünde. Ve inandırıcı bulmuyordu.
Abdullah Gül’ün cumhuriyet fikrini benimsediğini, Özde ve Sözde Cumhurbaşkanı olamayacağı noktasına. Cumhuriyet mitingleri. Evet. Çok yoğun tartışmalar. O dönemde özellikle seçim kararı alındıktan sonra ilginç günler yaşadı. 367 hadisesi anayasa mahkemesi kararıyla alınan. O da… Satır başlığı hatırlayalım diye söylüyor. Hemen hatırlayalım. Sabih Kanadoğlu dönemin eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı dedi ki… Onursal başsavcı dedi ki… Efendim dedi bu toplantı olacak ya seçim burada mutlaka üçte ikisi toplu halde olacak. Yani 367’yi sağlayamazsanız kadık kalır. Orada kalır. Bu Süleyman Demirel’de uygulanmadı, Turgut Özal’da uygulanmadı. Geçmişte hiç uygulanmayan karar birden hatırlandı. Birden hatırlamadı. AK Parti hükümeti Cumhurbaşkanı seçeceği zaman.
Sağ çoğunlukla seçilmesi birkaç durdan sonra mümkün olan Cumhurbaşkanlığı seçimi böylesine bir hukuk dolanılarak böyle bir karar adeta da mecbur bırakılıyor. Anayasa mahkemesi de bunu onayladı ya. Onayladı. Sadece Sabih Kanadoğlu’nun açıklaması değil. Sabih Kanadoğlu bunu önerdi. Dönemin CHP’si Kemal Anadol. Bunlar müracaat ettiler. Anayasa mahkemesini götürdüler. Önceki oylamaları ve önceki oylamalar Ken Lemye Künsa’yı.
Meclise girmeyerek Cumhuriyet Halk Partisi Cumhurbaşkanı seçimine. Ve birkaç parti daha girmedi. Dönemin sadece ekseriyeti Cumhuriyet Halk Partisi ama mesela şey de girmedi. Demokrat Partisi. Mehmet Ağar’ın Demokrat Partisi girmedi. Erkan Muncun’un partisi vardı. Emin Bey girmedi. Kendisi de geçenlerde hayatımda yaptığım en büyük hataydı bu dedi Emin Şirin. Girmedi.
Oysa Duayan hukukçu Sami Selçuk bununla ilgili bir kitap yazdı. Anayasa mahkemesinin 367 kararı diye. Ve şu çok basit dedi ki müzakere siz oylamalarda hukukun ilkeleri gereğince hiçbir şekilde toplantı yeter sayısı aranmaz. Bu Roma hukukundan beri en belirgin hukuki kaidedir dedi.
27 Nisan E muhtırası ve buna karşı hükümetin duruşu aslında darbeler tarihinde de demokrasi tarihinde de bir direniş noktası olarak değerlendirilemez mi? 27 Nisan E muhtırasını aslında darbeye karşı bir direnişin de ortaya çıkması ve tarih olarak değerlendirilemez mi? Değerlendirilir de dün gibi hatırlarız. Hükümet Sözcüsü’nü de o zaman Cemil Çiçek şu ifade.
Bugün için çok doğal ve ne varmış canım tabi ki diyecekmiş gibi algılansa da o zaman Genel Kumari Başkanı Başbakan’a bağlıdır ve Başbakan’ın emrindedir. Onun yapmış olduğu açıklama kesinlikle bizi bağlamak seçilmiş olan biziz denildikten sonra biraz da bildiriden ziyade 367 kararının hukuki manada seçim sürecini tıkamasından mütevellit yeni bir parlamento aritmatiyle beraber millete gidilmesi noktasında alınan karar çok isabetli.
Bu sırada Cumhurbaşkanlığında bir hukukçu Cumhurbaşkanı var. Anayasa Mahkemesi başkanı Ahmet Necdet Sezer. Ondan da 367 diye bir destek geliyor ilginçtir. Dili baya bir destek geliyor yani. Hukuk ve siyaset o kadar bir yani siyaset uğrunu hukukun değişik zamanlarda zedelendiğin o kadar çok şahit olduk ki. Üstelik Sayın Sezer çok büyük bir konsensusla seçilmişti Cumhurbaşkanlığına. O dönemde hala bir kapatılma.
Ve o Anayasa Mahkemesi’nin yıldönünde yaptığı bir konuşmaydı onun Cumhurbaşkanlığı’nın önünde açan. Tabii ki onu özellikle. Demokratik bir konuşmaydı. Refah Partisi kapalıldıktan sonra ve Fazlet Partisi kurulduktan sonra o kesin bile inanılmaz bir sempatiyle karşılamıştı ismini.
Ancak ilk fireyi o ünlü başbakanlık Sayın Anayasa kitapçı’nı fırlatıp gayet böyle Hüsamettin Özkan’ın ifadesiyle nazikanı olmayan bir biçimde ilk o zaman fire vermeye başladı Sayın Sezer hakkındaki toplum nezindeki kanaatler.
Ve bu ey muhtıraya hakikaten bir ilk olmanın ötesinde şöyle bir özelliği de söz konusu ey muhtıra’nın toplum ilk kez demokrasiyle bir çare buldu çözüm buldu. Seçime gitmek suretiyle ve bunu sandıkta bir kez daha gösterdi. Yüzde 47’ye yakın bir oy aldı sanırım İttihar Partisi o zaman. 2007 hakikaten önemli bir dönüm noktasıyla demokrasi tarihimiz açısından.
Tabi aslında burada konuş olması gereken biraz aydınımızın da bu darbelerle olan imtihanı ve benzeri konuşacak çok konu var. Ama şunu fark ettim ben yalnız bu sohbet esnasında ne kadar çok şey yaşamışız hayatımızda ve ne kadar çabuk unutmuşuz.
28 Şubat süreciyle de ilgili bu böyle, demokrasi tarihimizle de ilgili bu böyle, ey muhtıra olayları, 367 olayları, Cumhurbaşkanlığı’nın hep bir krize dönüşmesi ve buna karşılık Cumhurbaşkanlığı halkın seçmesi olayı. Ve bununla ilgili bir referandum ne kadar yoğun ne kadar dinamik ve tabi iç ve dış dinamikler buna karşı verilen mücadeler ne çabuk unutulmuş. Demekten ben kendimi alamıyorum, bilmiyorum haksızlık mı ediyoruz kendimize? Aslında o Cumhurbaşkanlığı halkın seçmesi meselesi var ya tam demokrasiye geçiş o aslında. Niye? Cumhurbaşkanı diye ülkenin en üst temsil makamını siz seçemiyorsunuz. Meşruti yönetimdir aslında o. Evet. Yani İngiltere’de kraliçeyi seçebiliyor muyuz? Seçebiliyor mu İngiliz halkı seçemiyor. Türkiye’de de Cumhurbaşkanlığı seçemiyordu kimse.
Cumhurbaşkanlığı seçimi zaten darbe sebebi ve büyük bir hükümet kriziydi bütün bunların üzerine 15 Temmuz 2016. Belki de hiç beklenilmedik bir yandan darbe artık olur mu denilen bir zaman diliminde.
Darbeler tarihini incelediğimizde şekli, usulü, yöntemi ve dinamikleriyle öncekine çok örtüşmeyen ama öncekinin barisi olan bir uygulamayla ortaya çıkan bir ihanet. Aslında bir Türkiye işgal teşebbüsü olarak da değerlendiriliyor. Sadece bir yönetim değişimi olarak değil. Birkaç cümle sizden alayım sonra Cengiz hocamdan alayım ve yavaş yavaş programın sonuna doğru geliyoruz. 15 Temmuz’un diğer darbelerden şöyle bir farkı var bence. Diğer darbeler, örneklerini söyledik, diğer darbeler sonrası siyasi hayat tekrar başladığında darbeye sebep olanlar cezalandırılmıştır halk tarafından efendim.
Kimler istenmeyen kişiler iktidara getirilmiştir. Darbeyi yapanlar şuna baktı bence, biz darbeyi marginal gruplarla yapıyoruz. Mesela Marxist gruplarla yapıyoruz darbeyi. Dolayısıyla halkın değerlerine uzak gruplar tekrar darbeye sebep olan şartları geri ad ediyor.
Biz ne yapalım? Halkın değerlerine uygun FETÖ gibi dindar gibi gözüken gruplarla darbe yapalım ve dolayısıyla darbe sonrası süreçte darbe öncesi süreci aratmasın şeklindeydi bu birincisi. İkincisi, ben kiliste canlı şahitlerinden duydum daha sonra Hatay valisi Ercan Topacan’ın raporlarına da yansıdı bu. İşgal teşebbüsü dediğiniz şeyi açıklamaya çalışıyorum. Bu darbe gerçekleşseydi bunun haritaları da çıktı. Marmara, İstanbul Çanakkale Boğazları şu an kenarında olduğumuz ve güneydoğu kopartılacaktı. Yani nasıl? O dönemdeki askerler anlatıyor. Diyor ki 200 kişilik kiliste asker olan birisi anlatıyor. 200 kişilik sınır birliğiydik biz geri çekildik diyor.
PYD ve DAESH militanları orada bekliyordu teröristleri içeri gireceklerdi darbe başarılı olsaydı. Bunu Ercan Topacan raporlarında da yansıttı. İşte bu haliyle işgal teşebbüsü. PYD, DAESH içeri girecek, güya NATO bir müntesibini koruyormuş gibi müdahale edecek. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi 26. ve 42. paralellerde uçuş yasak deyip bugünkü Kuzey Irak yapılanması oluştuğu gibi bizde de güneydoğu da böyle bir yapılanma oluşturulacaktı.
Aslında 15 Temmuz’u vatandaş engelleyerek hem Türkiye’deki darbeyi engelledi hem güneydoğunun kopuşuna da mani oldu bu şekilde Allah’a şükür. Ya sadece bir isyan girişimi söndürmek değil istiklalimizi ve istikbalimizi önleme girişimi 15 Temmuz. Orada tabii ilginç olan hususlardan bir tanesi buna çok hazırlıksız yakalanmamız. Bir diğeri çok can evinden ve çok temel değerlerimize vurgulanmış olmamız. Ama bir diğeri de uluslararası kamuoyunun. Yani hani bugün her zaman olduğu gibi demokrasi, insan hakları, özgürlük diyen başta batılı ülkeler olmak üzere uluslararası dinamiklerin, merkezlerin, devletlerin 15 Temmuz’a yaklaşımı nasıl değerlendirsin Zengiz Bey? Çok ilginç ve çok yadır katıcı bir yaklaşım söz konusuydu. Taraflara itidari tavsiye eden. Açıklamayı duyunca ben zaten bu darbenin dış dinamiklerinin ne kadar güçlü olduğunu hemen orada anladım.
Taraflardayken sanki meşru bir iki taraf var. Bunlar aralarında itiraf halindeler. Bir iktidar-muhalefet ilişkisi içerisinde meclis karışmış da naho şadiseler olmuş gibi davranıldı. Ve bunu çok net gördük. Şunu gördük ki şimdi ben özellikle şunu belirteyim. Önceki darbelere bakıldığı zaman hepsinde belli bir kesim darbeye bir meşruyat atbedebiliyordu. 17 Mayıs öncesinde toplumda Ankara ve İstanbul Üniversitelerindeki olaylar sonradan abartı olduğu anlaşılan öğrenci olaylarında öldürüldüğü söylenen yüzler binlerce sonradan 15 kişi oldu anlaşıldı. 12 Mart öncesinde, ah iyi ki de oldu ki ben 12 Mart muhtırasıyla ilgili komisyonda belgeleri incelediğimde şunu gördüm. İnanılmaz derecede tebrik telgrafları falan var muhtıracılara. 12 Eylül’ü alkışlayanlar oldu. Bir temeli vardı ama 15 Temmuz öncesi bir darbe olsa da kurtulsak diyen Türkiye’de kaç kişi olabilirdi? Yani bu iş artık dayanılmaz kurtarın bizi diyebilecek işlerin çok kötü olduğunu söyleyebileceğimiz bir durum söz konusu değildi. Ama burada yine biraz da kendinize ekonomi yerinde, Türkiye’nin itibarı çok iyi bir vaziyette. Ulusal Asır Camia’da.
Bir ikincisi de, şu da çok önemli. Şurada haksızlık da etmeyelim kendimize. Bayrok dediğimiz olayın ifşası zaten paniğe sevk etti bu kesimleri. Yurtta Sulh ismiyle çıkan bir cunta marifetiyle böyle bir eylemliğe girişildi. Ve o saati seçmeleri paniğe kapılmalarından kaynaklandı. Bazıları sürekli denildi ya. Darbe o saatte mi olurmuş canım? Sabah karşı 3-4’te olur darbe herkes uyurken. Bu, o darbenin kurgulanmış olduğunu değil. O darbeyi yapacak adamların çok iyi çalışılmış ve yavaş yavaş işin sonuna gelinmiş bir önlem halinde olduklarını gördükleri için. Erken uyanan, erken davranan kazanır mantığıyla hareket ettiler ama şunu hesap edemediler. Türkiye toplumu, böylesi bir yapının mihvandarlığında girişilecek her türlü eyleme karşı, velev ki iktidara muhalif olsun, velev ki iktidardan hoşnut olmasın, onlardan daha hoşnutsuzdu. Çünkü bu üçüncü saldırısıydı bu yapının. Biraz zoru da kendimizi eleştirelim. Çok radikal tedbirler alamadı o sırada toplum.
7 Şubat’da saldırdı, mid krizini hatırlarız. 17-25’te saldırdı. Selam tevhid dosyası, dinlemeler. Bas bas bağırıldı. Sayın Bekir Boz’dan güzel bir sözü var muhalefete de dedi ki 17-25 öncesinde siz bize inanmıyordunuz. Şimdi biz size inanmıyorduk bu yapının ne olduğu doğrultusunda. Şimdi siz bize inanmıyorsunuz.
Bu süreçleri hatırlıyorum. Onların yayın organları kapatıldığı zaman bazı akıl tutulmasına uğrayan insanlarımız ziyaretlere de desteğe gitmişlerdi. Gözümün önüne canlanıyor. Hayır onları da mazuru da karşılayabiliriz. Çünkü olabilir yani yanılabilir. Söz konusu olan bu. Önemi olan bundan sonra ne yapılması gerektiği, doğrultusunda çok tedbirle davranmamız gerektiği. Çünkü 251 insanımız boşuna şehit olmadı. Hüzlerce yaralımız, binlerce yaralımız boşuna olmadı. Bir de Silahlı Kuvvetlerimizin içerisine nüks ettikleri çok net görüldü. Ben özellikle kamu oyunu aydınlatmadıkları doğrultuda Ahmet Seküçok gibi isimlere çok müteşekkirim. Efendim Nurettin Verenlere, Latif Erdoğanlara. Çünkü hakikaten içeriden bakış çok farklı bir şey.
Mesela bir çoğu benim bunlarla ilgim yok derken çocuklukları elimizde geçti. Ünlü tablo vardı ya bir merdivenden aşağı çekilmiş görüntüler. Şunu asker listeden tanırım. Şu kılıcını getirmişti vesaire. Net bir şekilde darbenin arkasında bu yapının bağlantısı olduğunun ispatı da zaten bu yapının içerisinden çıkmış ve nedamet getirmiş olan insanların yapmış olduğu beyanlarmış gibi gözüküyor.
Evet. Aslında 15 Temmuz’un sosyolojisini, psikolojisini, dinamiklerini ve etkisini biz tam değerlendiremedik veya tam değerlendiremedik. Bu konuda bir aydın sorumluluğu, bir sanatçı sorumluluğu, bir vatandaş sorumluluğu hepimizin yakasında asılı duruyor.
15 Temmuz’da yüzlerce canın hayata veda etmesi değil sadece. Yüzlerce binlerce insanın yaralanması değil, çocuğun öksüz kalması değil sadece ki bunların her biri zaten başlı başına son derece büyük bir hadisedir. Bir memleketin geçmişinin ve geleceğinin ipotek altına alınması söz konusu.
Ve bunları okurken de hepimizin bütün kisveleri çıkarıp bir milli duyarlılık, bir ülke duyarlılığı, bir devlet duyarlılığıyla bunları okuması son derece önem taşıyan bir husus. Hepimizin buna odaklanması gerekir diye düşünüyorum. Doğru okuma, doğru anlama ve doğru yorumlama diye düşünüyorum.
Bu açıdan unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız zı bir slogan olmaktan çıkarıp hayatın her safhada yaşanılır bir hale getirmek lazım diye düşünüyorum ne dersiniz? Yani tabi ki… Bu değerlendirmelerle beraber kapanışa doğru gidiyoruz onu da hatırlatma için. Söz var tarih onu anlamayanlar için tekerrür eder.
Yani başımıza tabi ki insanlar kimse başımıza felaket gelsin istemez ama başımıza gelen felaketler bizim hayrımıza da olabilir ders aldığımız takdirde. Sultan Abdülhamid’in bir sözü var diyor ki şüphe basiretin başıdır. Siz bir takım şeylerden şüphelendiğinizde bile ona yönelik tedbirler almanız gerekirken, programın başından beri kaç tane darbeyi saydık. Bu darbeler belli ki daha öncekilerden ders almadığımız ya da olması gerektiği gibi ders almadığımız için başımıza geldi. Bu 15 Temmuz da bu bağlamda aynı şekilde karşımıza çıkmış ve bütünüyle yaşamış olduğumuz işte sizinle söylediğiniz gibi aslında 7 Şubat’ından itibaren belki daha öncesinden alınması gereken
o süreçleri iyi okuyup tekrarına düşmemek adına Türkiye gibi çok önemli bir ülke Akdeniz dünyanın pazar yeridir. İstanbul ölçeğinde İstiklal Caddesidir, Bağdat Caddesidir. Akdeniz’e kıyısı olan en uzun kıyısı olan ülke Türkiye. Akdeniz’in 3 giriş çıkışından bir tanesi bize ait şu İstanbul giriş çıkışı. Yani böyle bir ülkeyi kimse bırakmaz. Biz bu darbelerle çok karşılaşırız. Bunun için ders almamız gerekir yani aslında.
Evet Cengiz Bey sizin son cümleden mi? Vallahi benim son cümlemize söyleyeyim. Ben özellikle şu sıralarda Doğu Akdeniz’de yaşanan gerelime dikkat çekiyorum. 15 Temmuz’un çok tesadüflü olmadığını, doğal olarak Türkiye’nin bugün Mavi Vatan olarak adlandırdığı, Doğu Akdeniz’deki egemenlik sağlığını koruma namına giriştiği faaliyetlerin çok önemsediğimi söylüyorum.
Bütün bir 15 Temmuz’un olmaması için hep beraber, milli birlik ve beraberlik içerisinde olunması gerektiğini, siyasi ihtilaflarımızı bir tarafa bırakıp vatanın birliği ve bütünlüğü noktasında bir ve beraber olmamız gerektiğini, bir antiparantez S-400 krizi var biliyorsunuz bugün. Bir savunma silahına bu kadar muhalefet edilmesi çok manidar. Bir saldırı silahı değil S-400. Yani dikkat edelim buna.
15 Temmuz bence bu senaryonun bir girizgahı olma aşamasıydı, başarılsaydı. Bugün Mavi Vatan tatbikatı falan olamayacaktı. Çünkü bütün oldu bittilere kabul etmiş bir memleket haline gelmiş olacaktık. Bu bilinçliliği yaymamız, sürekli gündeme getirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Böylesi bir programı tertip edip bizleri de davet ettiğiniz için size özellikle teşekkür ediyorum. Asıl biz Ebu Bekir Sofoğlu ve Cengiz Sunay hocalarımıza çok teşekkür ederiz. Geldiniz ve Türkiye’nin uzun darbeler tarihinden kareler sunarak belki zamanı ve tarihi daha iyi değerlendirmemize imkan hazırladınız. Çok teşekkür ediyoruz. Sağ olasınız, var olasınız. Sevgili seyirciler, 15 Temmuz 2016,
yaşadığımız zaman diliminde insanımızın mazideki kahramanlıklarını ve büyüklerini aratmayacak bir hassasiyetle, bir ruhaniyetle, bir dirilişle, bir fedakarlıkla ve belki de millet olmanın temel gereğini ortaya koyarak istikbale bıraktığı bir miras.
Bize düşen görev işte tam burada başlıyor. Sadece sözde unutmamak ve unutturmamakla değil, bizzat yaşayarak isimleriyle, hatıraları ile ve daha da ötesinde bu olayları ve yaşananları,
temel dinamikleri, arka planlarıyla ciddi bir analizden geçirerek ayrılıkları bir tarafa bırakıp birlik ve beraberliği sağlayarak yol almamız ve ortaya koymamız gerekiyor. Sinemacımıza, edebiyatçımıza, şairimize, yazarımıza, aydınımıza, sade vatandaşımıza hepimize bir görev düşüyor.
O da sözün ötesine geçip eyleme dönüşmek. Her fırsatta ve her imkanda bunu ortaya koymak. En azından kendimize saygımız varsa bu temel görevimizdir diye düşünüyoruz.
Ve sizleri 15 Temmuz’da o gezide yaşananları ortaya koyan görüntüleri ihtiva eden veteremizde baş başa bırakıyoruz. Hoşça kalın efendim. Özellikle nizami bölgelerinde hareketli hedef var da vurun. Nizami bölgelerinde.
Tarih 15 Temmuz 2016 Cuma. Önceki adı Boğaz Köprüsü’nde hareketlilik yaşanıyordu. Adı daha sonra 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olarak değişecekti. Türk Silahlı Kuvvetleri içine yuvalanmış FETÖ mensubu hainler 15 Temmuz Cuma akşamı Türk milletine karşı darbe teşebbüsünde bulundu.
Milletçe meydanlarda havalimanında toplanalım. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla millet meydanlara çıktı. Barbeci askerler boyun eğmeyen sivil halka saldırdı. Türkiye’nin en uzun 48 saatinde 251 şehit yüklüydü. Türk Milleti bir bağımsızlık mücadelesini daha kazandı. Türkiye’nin en uzun 40 saatinde 251 şehit yüklüydü.
İlk Yorumu Siz Yapın