"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Mehmet Cüneyt Kaya & Mecit Çetinkaya | 16. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Mehmet Cüneyt Kaya & Mecit Çetinkaya | 16. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=OHPgAb6wfgE.

Merhaba sevgili seyirciler. TRT2’den Tarih Söyleşileri programından hepinizden en içten, en samimi, en sıcak duygularla gönül dolusu sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Zamanın akışında yaşadığımız zamanın en değerli, en kıymetli değerlerini tanıyan, bilenlerden olma ümidiyle bu geceki konumuzu sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında bugün çok değerli bir ilim adamını ele alacağız. Tam bir sene önce 30 Haziran 2018’de bu dünyaya veda eden Prof. Dr. Fuaz Sezgin hocayı dünya bilim tarihinde, İslam bilim tarihinin önceliğini ortaya koyan değerli hocamızı anlatacağız. Vefatının 1. yılında çok değerli konuklarımızda Fuaz Sezgin vakfı mütevelliği ve yönetim kurulu başkanı Mecid Çetinkaya. Hoş geldiniz efendim. Hoş bulduk. Afiyet etseniz inşallah. Teşekkür ederim. Çok teşekkür ediyoruz. Programımıza geldiniz. Ben teşekkür ederim.
Efendim bir diğer konuğumuz Cüneyt Kaya hocamız İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi. Hoş geldiniz. Hoş bulduk efendim. İyisiniz inşallah. Allah razı olsun. Teşekkür ediyorum. Evet. Sevgili seyirciler bu gece canlı yayında Fuaz Sezgin’i aslında Fuaz Sezgin’in şahsında İslam bilim tarihini, İslam bilim tarihinin dünya bilim tarihindeki yerini, konumunu sonra bizlerin neslimizin, bizden önceki neslinin ve bizlerin bu tarihi mirasa, bu birikime bakışı, yaklaşımı, bundan uzak kalışımızı ve Fuaz Sezgin hocanın tarihimizin yitik hazinesiyle İslam bilim tarihinin ortaya koyduğu keşiflerle, kaşiflerle buluşmamızdaki rolünü ele alacağız.
Öncelikle hocayı tekrar rahmetleniyor. Hepinize sağlık, sıhhat, afiyet dolu, hayırlı, uzun ömürler dileyerek söze sohbete başlıyoruz. Mecid abi Fuaz Sezgin vakfını kurdunuz. Tabii Fuaz Sezgin’de şahsi bir tanışıklığınız var. Uzun süredir. Onun adeta bir manevi evladı gibisiniz.
Hocanın Türkiye’ye gelişmesine, buluşmasına çok önemli yeriniz ve rolünüz var. Öncelikle Fuaz Sezgin vakfından bir iki cümleyle bahseder misiniz? Öncelikle ömrünü İslam bilimlerinin kültürünün tanımasına, bilinmesine, gelişmesine adamış Sayın Hocamız Fuaz Sezgin için hazırladığınız programdan dolayı size Sayın Coşkun Bey ve TRT’ye gerçekten çok teşekkür ediyorum.
Vakfımız hocamızın isteği üzerine kurulmuş ve bu vakfın hocamın istekleri doğrusunda hocama hizmet etmek için, hocamın isteklerini yerine getirmek için çalışmalarına başlamış ve şu ana kadar devam etmekte. Ölümünden sonra da vakfın çalışmaları devam ediyor.
Vakfın görevleri neler derseniz, o arada kısaca değinirim arzu ederseniz. Onu isterseniz sohbetimizin yerlerleyen dakikalarında hem Fuaz Sezgin yılı, Cumhurbaşkanlığı Fuaz Sezgin yılıyla ilgili yapılan ve yapılacak çalışmalar, vakfın bu konudaki rolü hizmetleri üzerine hem Fuaz Sezgin’le olan şahsi hukukunuz ve tanışıklığın üzerine konuşacağız yine Cüneyt Bey’le, Cüneyt Hoca’yla da hem İslam Bilim tarihinin genel çerçevesine hem Fuaz Sezgin hocamızın
İslam Bilim tarihi alandaki hizmetlerine, eserlerini konuşacağız ama sevgili seyirciler sözün burasında arkadaşlarımız Fuaz Sezgin hocamızı anlatan bir vetele hazırlamışlar. Hep birlikte onu izleyelim. Buyurun. Eğer arkanızda inancınız varsa, o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.
İslam Bilim tarihinin büyük keşifi Prof. Dr. Fuaz Sezgin 24 Ekim 1924’te Bitlis’te doğdu. Mühendis olmak için geldiği İstanbul’da bir akrabasının ısrarı üzerine dönemin önemli oryantalistlerinden Helmut Ritter’in bir konferansını dinlemeye gitti. Ritter’in modern bilimin oluşmasında İslam dünyasının yasinamayacak bir yerinin olduğunu söylemesiyle mühendislikten vazgeçen Sezgin, ünlü oryantalistin öğrencisi oldu.
Fuaz Sezgin İstanbul Üniversitesi Arap Dil ve Edebiyatı bölümünde Buhari’nin kaynakları isimli tezini hazırladı. Eserde, hicri birinci yüzyılın son çeyreğinden itibaren İslam ilimlerinin yazılı kaynaklar üzerinden ilerlediğini ispat etti. Sezgin, Batı’nın Batı dışı dünyayı sömürgeleştirmesini meşrulaştırmak ve kolaylaştırmak için kurduğu oryantalist akademide büyük bir hazımsızlığa yol açtı.
27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi sonrası üniversiteden atılan ve 147’likler diye anılan akademisyenlerden biri de Fuaz Sezgin’di. İstanbul Üniversitesi ile ilişkiyi kesildiği haberi duyulunca, başta Amerikan üniversiteleri olmak üzere yurtdışından da birçok teklif geldi. Sezgin, Frankfurt’taki Göte Üniversitesini tercih etti. Bir bavulla ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Fuaz Sezgin, Göte Üniversitesinde önce misafir doçent olarak dersler verdi. Ardından 1965 yılında profesör oldu. Sezgin, Almanya’da henüz Türkiye’deyken başladığı erken dönem Arap İslam kaynakları çalışmasına devam etti. 1967 yılında 13 ciltlik Arap İslam Bilimleri Tarihi kitabının ilk cildini yayınladı. Eser birçok disiplin de büyük yankı uyandırdı. Yayınlandıktan kısa bir süre sonra Frankfurt’ta İslam Bilimleri Tarihi çalışmaları yapan bir komisyon çalışmaları durdurma kararı aldı.
Sezgin’in hocası Helmut Ritter, bu eser için daha önce kimsenin böyle bir çalışma yapamadığını ve bundan sonra kimsenin de yapamayacağını söylemişti. Ömrünü İslam Bilim Tarihi araştırmalarına adayan Prof. Fuaz Sezgin, 1982 yılında Göte Üniversitesi’ne bağlı Arap İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsünü kurdu. Bir yıl sonra ise enstitütünün şemsiyesi altında aynı isimle bir müze açtı. Prof. Dr. Sezgin, Müslüman alimlerin icat ettiği sayısı 800’e varan bilimsel araç gereçlerin örneklerini sergiledi. Prof. Dr. Fuaz Sezgin, Arap dünyasının Nobel’i olarak anılan Kral Faysal Vakfı’nın İslami Bilimler ödülünü aldı. Alman Devleti’nden üstün hizmet madalyası ve daha birçok saygın akademiden ödül alan Fuaz Sezgin, 20’den fazla dili hakimdi. Çoğu orijinal tek nüsadan oluşan 45 bin ciltlik ihtisas kütüphanesini kurdu.
Günde yaklaşık 17 saat çalışan Prof. Sezgin, akademik çevrelerde bilinmeyen sayısız el yazmasını bilim dünyasına yeniden kazandırdı. 24 Mayıs 2008’de dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın desteğiyle açılan İstanbul İstanbul İstambilim Tarihi Müzesini kurarak çalışmalarını Türkiye’ye taşıdı. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nde İstanbul İstanbul İstambilim Tarihi Enstitüsünü kurdu ve 2013’te faaliyete başladı.
2017 yılında Alman makamları rahatsızlıklarını Prof. Dr. Fuaz Sezgin’in kitaplarına el koyarak gösterdi. Kendi şahsına ait yaklaşık 2000 kitabı İstanbul’daki müzeye getirmek isterken kültürel eser kaçakçılığı suçlamasıyla hakkında soruşturma açıldı. Enstitüsüne kayyum atandı, çalışma odası mühürlendi. Prof. Dr. Sezgin 30 Haziran 2018’de İstanbul’da 93 yaşındayken ebedi hayata intikal etti.
Naaşı, Gülhane Parkı’ndaki İstambilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nin önünde ayrılan kısma detonedildi. Vefatından sonra Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile 2019 yılı Prof. Dr. Fuaz Sezgin yılı olarak ilan edildi. Evet sevgili seyirciler TRT2’de Tarihi Söyleşileri programında sizlerle birlikteyiz ve biraz önce veteride izlediğiniz gibi
Fuaz Sezgin hocamızı Vefat’ın 1. yıl dönümü de anlamaya, anlatmaya garite edeceğiz. Ve Fuaz Sezgin hocamızın çalışmalarının şahsında onlardan hareketle İslam Bilim Tarihi’nin Dünya Bilim Tarihi’ndeki yerine dair hatırlamalarda, hatırlatmalarda bulunacağız. Evet tabi ekranı başında bizi izleyen sizler belki bu görüntüye bakarak nerede olduğumuzu biliyorsunuz, belki de acaba burası neresi diye merak ediyorsunuz.
Kısaca bilgi verelim. Efendim şu anda bulunduğumuz mekan Gülhane Parkı. Osmanlı Saray’nın Topkapı Saray’nın Gülbahçesi. Tarihi bir parkta, tarihi bir bahçedeyiz. Ve bu bahçe içinde kuruculuğunu Fuaz Sezgin hocamızın yaptığı Kültür ve Turizm Bakanlığı İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesinin önündeyiz.
Onun bulunduğu alandayız. Aynı zamanda yine Fuaz Sezgin, Ursula Sezgin Bilimler Tarihi Kütüphanesinin bulunduğu alandayız. Yine aynı zamanda biraz önceki filmde de izlediğimiz gibi hocamızın defnedilmiş olduğu kabrinin bulunduğu alandayız. Ve tam buradan bakınca 20-30 metre öbür tarafta Fuaz Sezgin hocamızın mezarını görüyor ve ona tekrar rahmet diliyoruz.
Evet, öyle tarihi bir eklimde, tarihi bir ortamda ve Fuaz Sezgin hocanın eserlerinin içinde Fuaz Sezgin hocayı konuşmak ne dersiniz Cüneyt Hoca? Efendim ben de Fuaz Sezgin hocayı rahmetle iade etmek isterim öncelikle. Ruhu şad olsun.
Fuaz Sezgin hoca İslam Bilimler Tarihi alanında çok önemli bir isim, dünya çapında bir isim. Onun çalışmaları İslam Bilimler Tarihi alanındaki modern dönemdeki çalışmaları açısından oldukça önemli bir aşamayı, önemli bir noktayı temsil ediyor. Bir mihenk taşı diyebilir miyiz Fuaz Sezgin? İslam Bilimler Tarihi’nin yazımında öncesi ve sonrasında belirleyici rol oynayan bir mihenk taşı.
Evet şüphesiz pek çok eserin gün yüzüne çıkartılmasında, pek çok alimin, bilim adamının keşfedilmesinde onun çalışmalarının önemli bir rolü var.
Biraz sonra eserleri üzerine de konuşuruz. Başta bu 17 ciltlik Arap İslam Bilimler Tarihi olarak Türkçe’ye çevrilmekte olan eseri olmak üzere tıpkı basımını yaptığı metinlerle, hazırladığı kataloglarla, biyobibliografik eserlerle gerçekten Fuaz Sezgin hoca İslam Bilim Tarihi çalışmalarının önünü açtı diyebiliriz. Hem de belli alanlarda ortaya koyduğu iddialarla da bu alanda ses getirici çalışmalar ortaya koydu. O açıdan artık İslam Bilim Tarihi, Fuaz Sezgin’in çalışmalarına müracaat etmeden yazılabilecek, çalışılabilecek bir alan değil.
Aslında bu açıdan baktığımızda 2019’un Fuaz Sezgin İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi yılı ilan edilmesi de son derece anlamlı bir ilişim herhalde ülkemizdeki bilime bakış ve yaklaşım açısından. Evet, yani Türkiye’de İslam Bilim Tarihi çok yoğun olarak çalışılan bir alan değil maalesef.
Çünkü Bilim Tarihi interdisipliner bir alan, disipliner arası bir alan. İslam Bilim Tarihi çalışabilmeniz açısından hem İslam düşüncesini, İslam kültürünü ve medeniyetini bilmeniz lazım hem de burada özel olarak bilim denince pozitif bilimler anlaşıldığı için hangi alanda uzmanlaşacaksanız fizik, matematik, coğrafya, astronomi neyse o alanın bilgisine hem güncel bilgisine hem de tarihsel bilgisine sahip olmanız lazım. Tabii bunun yanında hocanın, hocayı belki ayırt edici özelliklerinden birisi dillere vak bu kuvvetiydi. Modern ve klasik diller olan bu kuvvetiydi. Bu dillere de bu kuvvet sahibi olmaksızın Bilim Tarihi çalışmak mümkün değil. Onun için Fuaz Sezgin yılının ilan edilmesi İslam Bilim Tarihi’ne, gene olarak İslam medeniyetine ve kültür tarihine yönelik ilginin, farkındalığın oluşması açısından önemli bir girişimdi.
Umarım semeresini, sonuçlarını ilerleyen yıllarda alırız. İnşallah çok gecikmeden bunları ele alırız. Yabancı dil deyince Sefer Turan’la arasında geçen bir konuşmayı ben aktarmak istiyorum. Oca ile ilgili 27 dil bildiği hep söylenir. Sefer Turan bunu söyleyince sayıvermemiş, tebessüm etmiş.
Sonra Sefer Turan dönüp iyi bir bilimler tarihisi olmak için kaç yabancı dil bilmek gerekir deyince de bu çok zekice bir soru değil, yine gülüp geçiştirmiş. Ama Oca’nın hakikaten çalıştığı her alanla ilgili, mesela Rus kaynaklarına inmek için Rusça öğrendiğini. Kesinlikle. Haritacılı kartografiye çalışabilmek için Rusça öğrendiğini kendisi söylüyor.
Modern Batı dillerini bildiği aşikar. Onun dışında Arapça, Farsça, Latince, muhtemelen İbranice bu klasik dilleri de bildiği aşikar. Bunu eserlerinden görebiliyoruz. Hayatını konuşacağız ama hep hayatını okurken Arapça öğrenişi ile ilgili anlattığı bir olay var. İsterseniz oradan biraz devam edelim. Siz anlatmak ister misiniz?
Oca İstanbul’a geldiğinde malum, mühendis olmak için matematik okuyup mühendis olmak istiyor. Ancak akrabası vasıtasıyla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne gelip Helmut Ritter’in seminerlerinden birisine katılıyor. Tabi biz bugün seminer deyince böyle kalabalık kitlesel bir şey gibi düşünebiliriz. Muhtemelen 5-10 öğrencinin olduğu bir seminer. Kendisi 3 veya 4 kişi diye anlatıyor. Evet öyle bir şeydir.
Helmut Ritter meşhur bir Alman oryantalist. Ta 1. Dünya Savaşı yıllarından Türkiye’ye gelen çalışan hem İran hem de Türkiye üzerinde uzman. Farsça ve Arapça, Farsça ve Arap Edebiyatı uzmanı. Onun dersine katılıyor ve ilginç bir şekilde çok etkileniyor onun seminerinden. Ve bu hocanın peşinden gitmesi gerektiği kanaatine varıyor. 2. Dünya Savaşı sırasında savaştan Ruslar çok yakın bir şeye gelince Bulgaristan sınırına falan gelince okullar bir süre tatil ediliyor. O sırada Fuat Sezgin Hoca da bu dönemi Arapça öğrenmeye hasret ediyor hocasının tavsiyesiyle. Yanlış hatırlamıyorsam taberi tefsirini.
Babası müftü malum evde bulunan. Kendisi de bir ara çalışmış müftüklüğe. Mezuniyetten sonra İstanbul müftülüğünde çalıştığı bir dönem var. Taberi tefsirini sözlükler vasıtasıyla baştan sona o yaklaşık 6 aylık bir tatil dönemi var yanlış hatırlamıyorsam. Hocasız ve kendisi okuyor. Kendi başına otodidak birisi öyle görünüyor yani. Kendi başına okuyor. Nasıl birisi dediniz?
Bu bilen birisi hocaya ihtiyaç olmadan. Ve sonunda okullar tekrar açıldığında derse geldiğinde Helmut Ritter ve Arapça konusunda bu çalışmaları yaptığını söylüyor. Helmut Ritter de önüne Gazali’nin ihya yolu ümit dinini koyuyor oku diye. Yanında da galiba arkadaşları varmış. Muhtemelen ders sırasında olabilir. Ve Fuat Hoca güzel bir şekilde okuyor metni.
Helmut Ritter de hayretini şey yapıyor, ifade ediyor ve dil konusundaki şeyini devam ettirmesini, bu bir kabiliyetinin olduğunu ve bunu diğer dillerde de devam ettirmesini ona tavsiye ediyor. Böyle bir ilginç bir anı. Fuat Hoca aslında Bitlist’te dünyaya geliyor. Oradan İstanbul’a gelip okuyor. Doğu Beyazıt ve Erzurum dönemleri var ilkoku.
Hayatın ilk dönemlerini bir kısaca bizim için özetleyebilir misin? Evet, Bitlist’e doğuyor 1924’te. Ondan sonra Liseyi Erzurum’da bitiriyor. Ondan sonra İstanbul’a gelişir söz konusu. Biraz önce bahsettiğim gibi. Ve İstanbul’da Edebiyat Fakültesi Arap Fars Filolojisi bölümüne, kürsüsüne o dönemki tabiriyle oraya, orada okumaya başlıyor. Ve oradan mezun olduğunda Bedi ilminin gelişimi, yanlış hatırlamıyorsam mezuniyet tezi Helmut Ritter ile birlikte bu konuda bir bitirme tezi tamamlıyor. Yani Arap edebiyatıyla ilgili. Ve daha sonra doktoraya başlıyor. Doktorada da Mâmer bin Müsenna isimli erken dönem bir dil âliminin Mecazül Kur’an isimli eseri üzerine çalışıyor. Bunun tahkikini yapıyor, edisyon kritiğini yapıyor yine Helmut Ritter’in rehberliğinde. O sırada mezuniyet ve işte bu doktor atezini tamamladığı sürede bir dönem mezuniyetin hemen peşinden İstanbul müftülüğünde önce bir müsevhit olarak çalıştığı kayıtlarda geçiyor. Daha sonra gezici vaiz olarak görev yaptığı özlük dosyasından öğreniyoruz.
Bir dönem Ankara’da asistanlık yapıyor. Ankara Üniversitesi İlahiyat Vakiltesi’nde Tayyip Okic hocanın asistanlığını yapıyor. Tayyip hocayı da rahmetli analım ona da. Evet rahmetli analım ona da.
Orada tefsir bölümünde onun asistanlığını yapıyor bir süre sonra İstanbul’a…
Bu Mecazül Kur’an çok atıfları var diyor.
Fuat Sezgin hocanın Buhari’nin kaynakları isimli çalışması Tayyip Okişçi olan bu münasebetinden aslında çıktı. Doçentlik tezidi değil mi? Doçentlik tezi. Doçentlik tezini de 1954-55 yıl yanlış hatırlamıyorsam Buhari’nin kaynakları üzerine Araştırmalar ismiyle yayınlıyor.
Oradaki temel iddiası hocanın hadislerin rivayetinde sadece sözlü geleneğin olmadığını, İslam kültüründe, medeniyetinde çok erken dönemlerde itibaren yazılı bir kültürün oluştuğunu ve bu yazılı kültürün hadis rivayetlerinde de, hadis kitaplarında da bir karşılığının olduğunu iddia ediyor. Dolayısıyla Buhari Mecazül Kur’an’dan, Mamel bin Müsenna’dan rivayette bulunurken aslında elinde Mamel bin Müsenna’nın eseri var. Ve o eseri atıfta bulunuyor sahihinde, ona referansta bulunurken. Dolayısıyla yazılı kaynakların çok erken dönemden itibaren İslam dünyasında tedavülde olduğunu bu eseriyle ortaya koymaya çalışıyor. Aslında bu çok önemli bir iddia. Orientalistlerin İslam medeniyet tarihini veya yazılı kaynağını, kültürlerini, kitap kültürünü anlatırken daha çok sözlü kültüre dayandırma iddiasının doğru olmadığını ortaya koyabilir. Bir arada hadislerin orijinalitesi, sahihliği meselesiyle, atantikliğiyle ilgili böyle bir kuşkular var malum. Yani kulaktan kulağa gelme veya uydurma iddialarına da sağlam bir cevap. Evet, önemli bir cevap. Tabii bu sözlü kültürün baskınlığını bir kenara bırakmıyor ama yazılı kültürün de erken dönemden itibaren başladığını göstermiş oluyor. Aslında sözlü kültürün de yazılı kültürle mukayese edildiğinde iddia edildiği gibi dayanıksız olmadığını gösteriyor.
Hocanın ondan sonraki dönemi, 1955-60 arasındaki döneminin görebildiğim kadar ben özgür dosyasını inceleme fırsatım oldu rektörlüğün izniyle. Dünya kütüphanelerinde araştırma yaparak geçiriyor. Çünkü hocanın erken dönemden Helmut Ritter ile birlikte çalışmaları sırasında kapasına koyduğu bir ideal var.
O idealde Karl Brokkelmann’ın meşhur eseri, GAL diye kısattığımız, Arapça Eserler Literatürü Tarihi isimli çalışmasını tahsil etmek. Onu oradaki yanlışları çünkü beraber hocasıyla kütüphanelerde yaptıkları çalışmalar da görüyorlar.
Helmut Ritter ile birlikte Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya o zaman henüz Süleymaniye’de bütün kütüphaneler toplanmış değil. Ayasofya, Ayasofya Camii’nin orada. Diğer kütüphanelerde camilerin kendi yerlerinde. Fahki Camii’nin orada hazır. Evet özel yerlerinde duruyor. Dolayısıyla hocasıyla birlikte beraber kütüphanelere gidip henüz daha kataloglanmamış pek çok eseri orada ilk defa gördüklerini hocayla hem kendisi bahsediyordu.
Hatıra türü eserlerde de bunlar ifade ediliyor. Dolayısıyla o tarihten itibaren Helmut Ritter’in ona teşvikleriyle bu Karl Brekelman’ın eserine bir tür, ne diyelim, onu tekmil edecek. Onun da ki yanlışları düzeltecek. Şerh edecek. Şerh edecek bir eser yazma fikri var kafasında ve bu 55-60 yıllarını bunu gerçekleştirmek üzere dünya kütüphanelerinde çeşitli araştırmalar yaparak geçirdiğini gördüm ben. O yılın şartlarında tabi bu dünya kütüphaneye gidebilmek. Tabii. Her ekonomik hem ulaşım.
Hiç şüphesiz yani Mısır’a gittiğini görüyorsunuz. Avrupa kütüphanelerinin Vatikan’a gitmiş, İspanya’ya gitmiş vesaire ve 1960’ta malum darbe sonrasında 147’likler listesinde yer alınca hayatında yeni bir sayfa açılıyor. Evet. Burada Mecit Bey’e bir soru soracağım ama ondan önce şunu merak ediyorum. Bu hocanın tekmil etmek istediği eserin, ciltlerin üzerindeki incelemelerini gördünüz mü? Yok hocanın kendinin üstasını görmedim ben.
Ben gördüm. İnanılmaz bir şey var. Evet. Biraz teşezzüt miktarı sayfalarını çevirme imkanım oldu. Her sayfada o kadar çok yoğun not, açıklama, bilgi, fiş var ki anlatamam. Böyle donup kaldım. Nokta koyacak yer kalmamış bazı sayfalarda hocanın ilaveleri.
Zaten hoca bir noktadan sonra diyor ki yani şunun farkına varıyor bu eseri düzeltmek mümkün değil, bunun yenisini yazmak lazım. O kendi eserinin başlangıcı o şekilde. O da zaten dünyada büyük yankı uyandırıyor. Mecit Bey siz tabi hocanın manevi oğlu gibiydiniz. Ben hakikaten size şahsım adına ve milletim adına teşekkür etmek isterim.
Hocayı bir nebze de olsa tanıma imkanı bulmuş birisiyim. Şu İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi kurulurken bir süre beraber çalıştık. Uyunu, mizacını, titizliğini… Bayağı iyi tanıyorsunuz aslında. Biraz şahit… Üfala aziz olmayın o konuda. Çok teşekkür ederim sağ ol. Zaten o günlerden kalma güzel bir fotoğraf var şimdi de. Var keşke biraz daha çekseymişiz dediğimiz.
Hoca bu gençlik günlerini Cüneyt hocanın akademik olarak anlattığı, gençlik günlerini sizinle de mutlaka paylaşıyordur. O günleri anlatırken o çocukluk, o gençlik, o yokluk yıllarına ama çalışma karşı, zorlukla aşamadaki irade, duygusunu neler söyleyeceksiniz? Hocam aslında bakarsanız gençlik yıllarına geçmişliği değil de devamlı hep ileriye bakardı.
Yani onun ben geçmişle yaptıkları çalışmaları hep ilerletme çabasında, ufku da, mizyonu da hep ilerdeydi. Yani böyle geriye dönüp çok ah vah eden ben neler çektim diyen birisi değil mi? Hayır, asla değil. Onun ailesi de çok varlıksız bir ailede değil. Çok kaliteli. Abisi bakanlık yapan? Abisi Refet Sezgin Çanakkale Senatörüydü. Bakanlık da yaptı. Bakanlık da yapmış evet. Diğer kardeşi de senatördü, milletvekiliydi. Yani iki kardeş de siyasetle ilgileniyorlardı. Hatta kardeşlerinden bir tanesi de o 60’dan sonra valisi o da hapisteymiş. Onu da içeri almışlar ve orada…
Demokrat Parti milletveki. Yasadada Yargılan isimler. Evet. Alman yazar Sigrid Hunken’in kitabının Türkçe’ye çevrisini yaptı. O Avrupa’nın üzerine doğan İslam güneşi diye. Bir dönemler çok meşhurdu. Rahmet İsmet Miroğlu 1985’te İslam Üniversitesi’nde öğrenci olarak başladığımızda Avrupa tarihini okurken üniversiteleri okumayı mecbur haddetmişti.
Ve o kitabı da biz vakıf olarak tekrardan bastık. Telif hakkı da bizde. Ama daha önceden de basılmış. Çok basıldı o. Bedir yayını. Yani iki sefer… Şevket Eğginin kulakları çınlasın. Şevket Eğgini de basmış. Bir de bir basan enteresan isim daha var. Doğu Perinçek. Doğu Perinçek’in de bir yayın evi varmış. O da basmış. Çünkü araştırdık o zaman. İki yayın evi de basmış onu.
Demek ki o baya önemli… Siz şimdi yeniden basıyorsanız. Yeniden bastık zaten dağıtıyoruz da. Şimdi Cüneyt Hocam’ın biraz önce deyindiği, Hocam’ın geçmişi yapmış olduğu biyografisiyle ilgili çok daha detaylı bilgileri de kaçıran arkadaşlar olabilir, izleyiciler olabilir.
Vakfın web sitesinden doğumundan vefatına kadar olan bütün aşamaları oradan da okuyabilirler. Gene Cüneyt Hocam’ın biraz önce deyindiği, Burak Elman’ın vefatından hastaneye kaldırmadan buradan hastaneye gitmeden önce bir hafta önce hala onun yedi ciltlik eseriydi değil mi hocam? Hala o eseri okuyordu. Yani orayı hala takip ediyordu. Eseri de vakıfta odasında duruyor dediğiniz gibi birçok notları vardı. Aslında o eseri hocanın notlarını toparlayıp meşretmek başka bir zengin bir sahal var. Onun aslında sergi için böyle sayfalarını açıp… Odasında duruyor hala. Çünkü gece biz 10’a kadar, 11’e kadar burada oturduğumuzda o okurdu ve bana da ilginç bulduğu olaylara, detaylara anlatırdı. Anlattığı detayları çok ilginç bulduğuna anlatırdı. Anlattığını da ben şöyle, aslında bana öğretmek için değil, o onu okuduğunu hafızasına yerleştirmek için bana anlatıyordu. Çünkü benim ilgi alanım olmadığını biliyordu. Sonra bana anlatıyordu. Biz gözlerinizi kaçırıyor muydunuz dinlerken? O fark ediyordu benim ne kadar ilgilendiğimi. Sonradan hocam mesela o anlattığı şey bana çok ilginç geliyordu. Ben ona 4-5 gün sonra bir tane konuyu, yine Kalp Bırakalmanı kitabından bir konuyu, hocam geçen hafta bana okuduğunuz bir şey vardı, ben unuttum gitti ama ilginç oldu aklımda. Aynı kelimesi kelimesine söylerdi. Bir ay sonra yine aynısını söylerdi. Düştü bir hafıza tabii.
Ben 93 yaşında bir insanın 94 yaşında okuduğu bir şeyi unutmadan bir hafta, bir ay, üç ay, beş ay sonra tekrardan hiçbir kelimesine atlamadan anlatan bir hafıza olacağını düşünemiyorum o yaşta. Müthiş bir zekâsı. Demek ki bu kadar kitap okumasının 400 bin eser okuduğu söyleniyor yazma eserlerden falan.
Dünyada kaç tanedir yazma eser de çok yoktur ama bu kadar eseri okuyup anlayabilmesi, anlatabilmesi, yazabilmesi bundan kaynaklanıyor bence. Okuduğu kitap sayesindeki basit bir ölçüyü burada Cüneyt Hoca ile test edebiliriz. Neşetli kitap sayesi ne kadar Cüneyt Bey? Tıpkı basımını yaptığı. Tıpkı basımını yaptığı bine yakındır. 1300 diye duydum ben. Doğrudur.
Mesela 1300 tane yazma eser ki bunların çok büyük hacimli olanlar da var Süleymaniye Kütüphanesinde. Sırf onu okumak bile. Tabi. Başlı başına bir dünya ki onun tahkikini yapmak, yazmak, ön söz, giriş değerlendirmek için bile çok sayıda esere müracet etmek gerekiyor. Yani epey okuduğu malum.
Bir şey daha Coşkun Bey söyleyeyim, hocamın bana verdiği Almanya’da kaldığı sürece bana El Mahmudi, Mahmudi Kanuni diye Biruni’nin bir kitabının yanılmıyorsam askeri, harbiye askeri müzesinde oluyor. Onu bir hikayesini anlatır mısınız? Fakirle paylaşmıştınız ama hocanın iştahkı başından da bir önemi var. Şimdi isimleri yanlış söylemiyorum inşallah.
Bayağı bilim tarihine nüfus etmişsiniz hocanın yanında bulan bunları değil mi Züneyt Bey? El Mahmudi Kanuni diye bir eserini. Bunu muhakkak bulmamızı ve bu kütüphanede de olduğunu söyledi. Yok diye bir kelimeyi kabul ediyor mu? Yok etmiyorum. Yarın diye bir kelimeyi kabul ediyor mu? Hayır dün olmalıydı diyor. Sonra dedi ki müzeye gidin, müze de o kitabı bulun.
O kitabı bakın, işaretleyin eğer sayfaları yoksa ve bana o kitabın çekip verin ki ben bunu tekrardan tıpkı basımını yapıp çoğaltayım. Bir tane veya iki tane var dünyada o kitaptan. Olmazsa gibi falan bir şık yok değil mi? Yok yok. Ben gittim şeye müze müdürü albay hocamı da tanıyor. İsmi aklında değil şu anda. Osman var talebesi hocamın Osman’la beraber. Osman da kurşun kalem falan aldı eline ki çünkü amacı ne? Mesela kitabında bahsederken ön sözünde şu sayfada şu yazıyor diyecek. O biliyor ondan numaralı olmadığını biliyor. Kurşun kalemle numaralı in dedi. Gittik albaya albaya anlattık. Sağ olsun bize yardımcı oldu Bilal Bey de gitmemize. Albaya dedim ki albayım şu kitabı alalım bakalım çekelim numaralandıralım dedi ki albaya sen ne diyorsun dedi ya biz bu şeye açarken paşam geliyor, general geliyor.
Albaya geliyor komutanı hep beraber beş tane yedi kişilik heyet oluşturuyoruz buraya öyle açıyoruz bir de siz kurşun kalemle gelmişsiniz bu şeyi işaretleyeceksiniz. Ne yapıyorsunuz dedi ya. Elimde de çocuğun şu kalemini çek şuradan kardeşim diyor. Bundan nasıl olur bu diyor böyle. Hakikaten olacak iş değil ama. Sonra hak verdik biz de döndük hocaya. Hocam dedim onlar işaretlemeye izin vermiyor.
Böyle bir şey yokmuş müze şey gibi saklanıyor kitap derim yani eser müzelik eser gibi olmaz öyle şey dedi. Literatürde böyle şey yoktur gidin söyleyin onlar araştırsınlar dedi. Gerçekten harbiye o de ki müze komutanı albaydı yarvay mıydı albay mıydı araştırdı. Genel kurmaya yazı yazdı. Genel kurmaydan ona cevap geldi.
Evet doğrudur numaralandırılması lazım diye numaralandırılmak için bizi çağırdılar. Uzmanlarla bir komisyonla numaralandırılırlar. Fakat hocaya sayfaların aldık onun sonuna sayfaların sonlarındaki 5 6 veya 10 sayfaların eksik olduğunu görünce onu tıpkı basım yapmaktan vazgeçti. Konya’da başka bir kütüphanede aynısını buldu bir de Paris’te buldu. Sonra biz Konya’dakini aldık tamamını bulamadık onlar da eksikti. Onun tıpkı basımını zannediyorum tamamı eksik tamam değil diye şey yapamadı tıpkı basımını yapmadı. Ama vazgeçti şimdi yok. Yani eserlerin nerede olduğunu o üç tane bu üçü de orijinal değil en az bin yıllık falan kitap ama orijinal yok.
Orijinalden alınan üç tane alınmış. İstinsahlı üsallarlar hangisi enitayla hangisi daha iyi istinsah edilmiş. Bu kaysa ederek bir tür edisyon kritik çalışması yapıyor. Evet 1960 sevgili seyirciler tekrar hatırlatmak isterim ekranını başına yeni geçenleriniz için bilenler için de teyit olsun tekrar olsun.
Şu anda Gülhane Parkı’ndayız Topkapı Sarayı’nın Gülbahçe’nin tarihi bir bahçedeyiz. Ve bu bahçede kuruculuğunu Fuat Sezgin hocamızın yapmış olduğu İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nin önünde yine hemen ilerimizde yaklaşık 30-40 metre ilerimizde Fuat Sezgin hocamızın kabri. Ve yine aynı alanda Fuat Sezgin, Ursula Sezgin bilimler tarihi kütüphanesi var.
Sizlere Gülhane Parkı’ndan canlı yayında sesleniyoruz. Fuat Sezgin vakfı, mütevelli ve yönetim kurulu başkanı Metin Çetin Kaya ve İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cüneyt Kaya ile birlikte. 1960 hocanın hayatında en önemli dönüm noktası.
Aslında kendi ifadesiyle, kendi tanımlamasıyla Almanya’daki dostlarla konuşurken bunu da söylüyor. O ilmin, keşfetmenin, bırakılmanın vesairedeki eksiklik görmenin vermiş olduğu bir hazla, bir duyguyla müthiş bir özgüven içerisinde hareket ederken bir gün sokakta bir gazeteci yazıyor yazıyor üniversiteden atılan 147’likleri yazıyor. Yazıyor idasını görmesi, eline gazeteye alması ve o 147 kişi arasında Fuat Sezgin ismini görmesi. Sonrasını sizden dinleyelim. Evet, hoca yani olayları anlatırken büyük bir üzüntü yaşadığını hep belirtir. Ama sonraki yani son zamanlarında ben son bir yılında hocayla tanışma fırsatı edindim. Hiç de böyle yani ahlanıp vahlanmadığını söyleyebiliriz. Yani bana çok büyük haksızlıklar yapıldı, niye bu oldu falan filan. Böyle bir psikoloji içerisinde değildi hoca. Mecit Bey’in de dediği gibi hep ileriye bakan, yani yapacağı çalışmayı yayınlayacağı eseri düşünen birisiydi devamlı. 1960’taki o 147’likler listesinde yer aldığını öğrenince hocanın kendi anlatısına bakarsak hemen Amerika’da ve Almanya’daki tanıdığı akademisyenlerle irtibata geçiyor. Ama ondan önce anlattığı bir şey var, orası biraz bana ilginç geliyor, yanılıyor bilmiyorum. Haberi görünce şöyle bir duruyor ve Süleymaniye Kütüphanesi’nde… Zaten oraya doğru gidiyor ama yani çalışmasına devam ediyor.
Yok, yolunu değiştirmiyor. Ah vah ben ne yapacağım şimdi demiyor. Süleymaniye Kütüphanesi’ne gelerek haberi öğreniyor ve doğru Süleymaniye Kütüphanesi’ne. O gün planı neyse onu yapmaya devam ediyor. Ve Süleymaniye’ye gidip Amerika’ya ve Almanya’ya birer mektup yazdığını söylüyor yapılan röportajlar. Oralardan hep olumlu cevaplar geliyor. Hoca Almanya muhtemelen daha yakın olduğu için ve Kütüphaneleri hem Avrupa hem Türkiye, İran vs. Ortadoğu Kütüphanelerine rahat ulaşım söz konusu olduğu için. Çalışma konuları değil mi bunlar? Tabii tabii bütün bu Kütüphanelerde çünkü iş günü geçiyor hocanın. O da enteresan değil mi yani gideceği ülkeyi ve şehri seçerken bile çalışma alanı ilgili kaynaklara nasıl hızlı ulaşır mühep önhalde. Ve Frankfurt Üniversitesi’nden gelen daveti kabul ediyor hoca ve Frankfurt Üniversitesi’ne gidiyor. Orada hocanın bir yandan bu yeni başladığı çalışmayı sürdürdüğünü anlıyoruz. 1967’de ilk cildini çıkartıyor. Meşhur Biril yayın evinden. İlk 10 cildi 17 ciltlik bir eser bu ilk 10 cildi Biril tarafından yayınlanıyor.
Ve o sırada hoca aynı zamanda bilimler tarihine yöneliyor. Frankfurt Üniversitesi’nde Cabir Bin Hayyan üzerine doçentlik tezi diyebileceğimiz ikinci bir tez yazıyor. Yani burada aslında doçentlik var doçent olmuş ama tekrar orada bir tez daha yazıyor. Cabir Bin Hayyan ve onun kimya simya ilimindeki ne katkıları bağlamında ve onunla profesör oluyor hoca Frankfurt Üniversitesi’nde.
Ve bundan sonraki hayatı Türkiye macerası diyelim başlayana kadar tekrar o sayfa tekrar açılana kadar Türkiye sayfası tekrar açılana kadar hoca Almanya’da çalışmalarını sürdürüyor. 1978’de işte Faysal Ödülünü Kral Faysal Ödülünü aldıktan sonra hocanın daha büyük bir üne kavuştuğunu Arap dünyasında da tanınır hale geldiğini biliyoruz. O ona çeşitli imkanlar açıyor. Hoca o imkanları Almanya’da önce bir vakıf kurmak sonra da o vakfın desteklediği bir enstitü kurmak için harcıyor o kaynakları. Böylece Arap İstan Bilimler Tarihi Enstitüsü adıyla Almanya’da bir enstitü kuruyor. Bütün çalışmalarını ilk defa o müze çalışmasını ve bütün diğer kitap çalışmalarını o enstitü çerçevesinde yapıyor.
Ta ki işte 2008’de bu müze ve enstitü önce müzenin kurulması sonra da enstitünün kurulmasıyla Türkiye sayfası tekrar açılana kadar. Tabii bu süreç hoca için hatıralarını okuduğumuzda ve kendisiyle şuralarda böyle gezerken yaptığımız sohbetlerde kâh bize kızarken anlattı.
Kâhte böyle keyiflenip şöyle bu sol tarafımızda duran müze, binada, inşaat bakarak keyifle anlattığı haller var. Aslında orada da bir eli yağda bir eli balda bir Fuat Sezgin değil. Yok kesinlikle. İşte iki valiz alıp gurbete çıkan ve iş garantisi de olmayan hatta ilginç bir anı kendisi anlatıyor.
Tam çalışmış giderken bir meslektaşı yurtdışına gittiği için onu yerine ikam ediliyor. Bir sıra sonra diyorlar ki sana 6 hafta sonra veya 7 hafta sonra kendine bir yer bulursan iyi olur. Çünkü bu adam geri gelecek diyor. Orada verdiği cevap çok ilginç. O kadar vaktin var mı? Var. Tamam o zaman problem değil. Benim için problem değil diyor ve hemen hem çalışmasının hüsnüdür hem yeni bir yer araştırıyor.
Hem psikolojik olarak hem de emek olarak sıkıntılı meşakkat belki de ilmin gerektirdiği. Ama yani dış şartlardan asgari düzeyde etkilenen birisiydi. Öyle görünüyor doğaca.
Yani bu adam kendi tabiriyle bir züht hayatı yaşadığını söylüyor. Gerçekten de yani dünyadan yalatılmış bir hayat yani dünya zevklerine karşı çok sınırlı bir alan açmış hayatında. Bütün şeyini bu 17 ciddi keseri ve onu tamamlayan bu tıpkı basınlar vesaire türü edisyon kritiklere ayırmış.
Bu yani bu büyük insan üstü bir çaba gerçekten. Belki çok az insanın gerçekleştirebileceği bir çaba. Ama çok büyük bir de sonuç getirmiş. Şimdi Mecid Bey satır aralarında biraz önce çalışma gayretiyle ilgili bazı şeyleri anlattı ama çok meşhur bir hatırası var hocanın. Çalışma saati ve süresiyle ilgili. Hocası Helmur Rittler ile arasında geçen konuşmalar ne kadar çalışıyorsun? 13 saat.
Bir ilm adamı olmak için yetmez deyince onu kaç saate çıkarıyordu? Hocanın ben 17 saat diye hatırlıyorum ama yanlık olmadı. 17 saate çıkartıyorum. 17-18 saate çıkarıyor. Son yıllarında o kadar çalışamadığından da hayıflanıyordu yani. Tabii 80’li yaşlarında da diyor ki sabah çok erken geliyorum. Akşam da geç gidiyorum. Biraz erdi ama eskisi kadar çalışamıyorum. Evet. Diyor. Sizin şahitliğiniz bu konuda nedir Mecid Bey?
Hocamın 17 saat çalıştığı doğru söylendiydi. O Almanya’da da bunu gördük zaten. Biraz önce hocamın da dediği gibi dünya hayatıyla hiçbir ilgisi yoktu hocamın. Sadece her şey kitaplar ve bilimdi. Başka hiçbir şey yoktu yani. Şöyle ki bir örnek 60 yıl Almanya’da yaşamış olmasına rağmen,
60 yıl en süsten eve evden en süre giden yolu biliyor. Arabasıyla gidiyordu ilerlemiş yaşına rağmen. Bundan Frankfurt’ta bir adres sorsak tarif edebilir miydik? Hayır edemez. Hiç şey bilmiyor. Yani Frankfurt’ta yaşamış, Frankfurt’ta meşhur yerler var. Hayvanat bahçesi var, şu var, bu var. Hiçbir yere en süre gidiyor ve evine dönüyor. Hilel Hanım’ı da mı gezmeye götürmemiş? Ursula Hanım’ı, eşini kızını? Valla onun Hilel Hanım’la da çok ilgilendiğini zannetmiyorum. Ama Hilel Hanım kızı babasıyla ilgilenmiş. Çünkü bu yapılan kitapların ciltlemesini Hoca Kahire’de bir yerden, bir ciltçiden öğrenmiş. Yani fazla da imkanlar olmadığı için bu kitapların çoğunu kendileri ciltlemiş bizim kütüphanede bulunan.
Kızının da bunda, eşinin de çok büyük katkısı var. Demin yarım kalan şeyi anlatayım. Lütfen, aile hayatına döneceğiz. Giderken, gene bir gün evine giderken yolda bir kaza olmuş. Yolda kaza olunca Hoca başka bir yola girmek zorunda kalmış ve gece Frankfurt caddelerinde polis şüpheleniyor. Bir araba dolaşıyor, arabayı alıyor, gece 12’de birde evine geliyor.
Ursula Hanım’ın anlatması, eşinin anlatması. Yolu bulamıyor. Yolu bulamıyor. Yani o kadar bilimle ilgili ki. Bir de bir yemek yediği misafirlerini götürdüğü bir otel vardı. Bir de otelin altında yemek yedirdi misafirlerine. Bir de bildi oydu. Ben Almanya’da ziyaret ettiğimde duvarda asılı olan iki şey vardı. Biri pardusesi, beyaz pardusesi.
Eşi ona Kolombo diyor. Kolombo’nun pardusesi diyor. Bizim zamanımızda bir Kolombo dizisi vardı. Hatırlarsınız hep aynı parduse. Bir de bir naylon torbanın içinde sefer tası. Bir tas çorba. Çorba evden mi getiriyor? Çorba evden getiriyordu. Eşi de zaten ona aynı yaşta olmasalar bile, 10 yaş falan var o alanda galiba.
Eşi bir tas çorbayı veriyor ve öğlen o çorbayı içiyor. Bütün yemeği de o. Akşam da ne yediğini bilmiyorum. Yani gerçekten yiyor muydu, yemiyor muydu? Hayatı böyle geçer. Ama masasının üstü kitapları, kütüphanesi o konuda onlara çok önem veren birisiydi hocamız.
Çok enteresan. Peki söz buraya gelmişken biraz önce aile hayatından söz edelim. Evliliği, kızı, eşiyle olan ilişkisi. Ursula Hanım’ın ona olan yaklaşım ve muhabbeti.
Şunu söyleyeyim ben hayatımda eşini bu kadar seven, birbirlerini bu kadar seven değer veren bir çift daha görmedim. Ölümüne kadar. Ölümüne kadar. Hoca gerçi sertti.
Ben ikisinin burada şeylerine de rastladım. Tartışmalarına da arada. Ama lütfeni hiç ihmal etmediler birbirlerine konuşurken. O da Almanca. Ben bilmiyorum Nisan. Bir de. Bir de, bir de. O kadar çok kullanılır ki. Örüyenlerinde öğrendiğim tek kelime odur. O da lütfenmiş Almanca. Yani belki yanlış söyleyebilirim.
Ve kendi gerçekten birbirlerine çok değer veriyorlardı. Çok seviyorlardı. Hocamın kızına da karşı çok büyük zaafı vardı. Çok zaafı vardı. Birbirlerine sevgiyle. Sevgiyle. Bu sevgi zaten olmasa bu ayrılıklara dayanamazlardı. Hoca alıyor bavulunu, gidiyor Hindistan’a. Üç ay kalıyor. Orada bir kitap peşinde dolaşıyor. Ve de Almanya’dan giderken yanına çikolata alıyor. Fazla bir şey de yiyemediği için. Çikolatayla günlüğü geçiriyor. Yemen’de bir kitap buluyor. Buradan özel uçak kiralayıp bir şekilde Yemen’e gidiyor. Ama ben cebindeki cüzdanı görüyordum. Herhalde bir 50 yıllık falandı yani. O zaman o kitabı değiştirmemişti ama kitap için her türlü masrafı yapıyordu. Bu konuda çok cömertti. Yani kitap konusunda. Hocamın özellikleri de. Eşiyle, mesela eşinin de bu kütüphanede ki siz de çok iyi biliyorsunuz. Eşinin toplanmasında en az hocam kadar çok büyük katkısı vardır, etkisi vardır. Bir de eşiyle ilgili bir olayı anlatayım. Ya da eşiyle ilgili yanlış bilinen bir şey düzeltmek istiyorum.
Biz hocamın evlendikten sonra eşinin Müslüman olduğunu zanneder. Öyle bilir. Aslında hocam, Ursula Hanım Müslüman, evlendiği zaman Ursula Hanım Müslümandı. Müslüman olma olayı da şöyle. Birinci Dünya Harbi’nde Almanlarla müttefizdi o zaman.
Dedesi, büyük dedesi buraya geliyor Türkiye’ye silah getiriyorlar. Ursula Hanım’ın. O zaman herhalde Frankfurt’ta yaşamıyorlar. Başka bir şehirde yaşıyorlar. Buradan dönerken dedesi bir Almanca yazılmış Kur’an-ı Kerim buluyor burada Türkiye’de ve onu götürüyor.
Ursula Hanım 12 yaşında. 12 veya 14. Kendisi de canlı yaşıyor hayatta anlatabilir. Kendisinin izin almadan da anlatıyorum ama inşallah kızmaz bana. Sizi çok seviyor. Oğlu gibi görüyor. Yani ama onun uçunda daha çok kızıyor. Öyle mi? Ama çok hoş kızıyor yalnız Ursula Hanım. Evet. Lütfen eksik etmiyor. Evet. Sonla? Gerçi bugün beş dil dair dedi değil mi bir konuda? Evet. Bir de Kur’an-ı Kerim’i okuyor Almancasını. Okuduktan sonra o yaşta ona da ailesi de Hristiyan ve o dini anlatıyorlar. Anlatılmasa belki Kur’an-ı Kerim’in ne kadar etkili İslam dininin ne kadar yüce olduğunu belki anlayamayacak. Diğer din anlatılınca diyor ki gerçek din bu diyor. Benim inanacağım din bu olmalı diyor ve Müslüman oluyor. Ursula Hanım.
Ursula Hanım. Sonla ilgisi oldu şarkıya çığlığa kadar götürüyor ve yirmili yaşlardan sonra hocamla bir Müslüman derneklerinin bulunduğu bir ileride tanışıp evleniyorlar. Kendisi zaten İslam Bilimler Tarihi Ursula Hanım. Doktorası var ona. Yani kaç yıllık evliler?
Vallahi Almanya’ya gittiğinde 50’nin üstünde 60 yıl falan var. 50-60 yıl falan var. 55-60 yıl var. Yani ben sizin evlilik resimleriniz yok mu diyorum hocama eşine de yani bir göreyim şeyi falan. Bilmiyorum diyor yani evlerinde bir tane resim yani hayatları tamamıyla bilim.
Yok yani bir özel bir resim göreyim ben merak ettim soruyorum. Neyse kızı Hilal Hanım üç beş tane resim gönderdi çocukluğunda babasının kucağında. Hilal Hanım belki bu resmi gösterebilirsiniz varsa bilmiyorum. Masada çalışıyor kızı kucağında. Evet o resmi gördüm.
Gerçi şu anda arkadaşlar ekranda verdiler galiba Hilal Hanım biraz küçük yaşta yanında da eşi Ursula Hanım var. Vahit Alefoğlu eski Dışişleri Bakanı bir ödül töreninden karar veriyorum. Hocanın yani hocanın büyük oranda tek başına çalışan birisi. Ama eşi tabi bilimler tarihinde doktorası olan birisi olduğu için hocanın en büyük yardımcısı bütün bu eserlerin Almanca yayınladığı için. Bütün eserler Almanca mı? Evet bütün eserleri Almanca. Yani İngilizce, Arapça… Yok onlar sonradan yani Almanca yazılıp sonra başka dillere çevriliyor. Dolayısıyla Ursula Hanım onların redaktörü aynı zamanda. Bir de hoca enstitüde tabi tek başına değil. Hocanın pek çok yardımcısı var. Yani zaman içerisinde değişen bir süre çalışıp ayrılan uzun süre veya kısa süre bir şekilde hoca ile birlikte olan pek çok şarkıyaççı, orientalist isim var.
Dolayısıyla onların katkılarını da unutmamak lazım. Yani evet hoca bu ekibin en önemli üyesi ve parçası ama bir ekibi de çalıştırdı ve bu eserlerin ortaya çıkmasında tabi ki onların da büyük önemi var. E tabi şimdi gelse en zengin örnekleri bu. Gülhane Parkında sevgili seyirciler İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesinde bulunuyor.
İslam kaşiflerini İslam mucidlarının dünya tarihinde ilk defa keşfettikleri eserlerin maketleri var bu müzede. Aslında bu vesileyle hatırlatmak isterim kendiniz çocuklarınız ya da dostlarınıza Müslümanların dünya bilim tarihinde neleri keşfettiğini anlatmaktan ziyade göstermek isterseniz, onların objelerini maketlerini görmek isterseniz mutlaka bir gün Gülhane Parkı’na buyurun.
Bu tarihi ortamda ağaçlar altında biraz gezinti yapın sonra da müzemize gelin ve bu çok güzel eserleri ve örnekleri görün. Bu maketlerin yapılmasını Fuat Sezgin’e borçluyuz. Kesinlikle. Bunları nasıl ortaya çıkarıyor Cüneyt Bey? Bunları birinci kaynaklardan bu yani bilimsel metinlerde bunların… Arkadaşlarımız da sevgili seyirciler şu anda ekranda bu İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesindeki objelerden bazı görüntüleri sizlerle paylaşıyor. Evet, bu bilim ve teknolojiye dair metinlerde bunların bazılarının çizimleri var. Bazıları sözlü olarak anlatılıyor.
Dolayısıyla bunları deneyerek oradaki anlatımları bugünkü hesaplama yöntemlerine bugünkü metotlara göre yeniden inşa ediyorlar diyelim. Bu şekilde hocadan önce bir Alman orientalist var, Wiedemann. Hoca onu hep hayırla yad eder. O ilk defa bu ne diyelim rekonstruksiyonları ilk defa yapan isimlerden birisi.
Ama dönemin şartları dolayısıyla çok kısıtlı imkanlarla çok az eser yeniden şey yapıyor, oluşturabiliyor o. Hoca onun bıraktığı yerden günün imkanları teknolojisini de kullanarak yanlış hatırlamıyorsam 800 belki daha da fazla olabilir. 800 civarında eserin replikasını yapıyor.
Bunu yapmak için de uzun uğraşlar, ustalar çünkü o malzemeyi bulmak, orijinale yakın malzemeyi bulmak, ona birtakım sayılar, rakamlar, şekilleri o malzemelerin üzerine nakşetmek için özel ustalıklar gerektirdiğini biliyoruz. Onun için kimi zaman Mısır’dan, kimi zaman başka yerlerden yani Almanya’da yapamadığı durumlarda, ustasını bulamadığı durumlarda başka ülkelerden ustalar getirdiğini kendisi ifade ediyor.
Bunu biraz açalım isterseniz Cüneyt hocam. Yapılanın ne olduğunu anlamak bir anlamda İstanbul’da Kültür Tüzümbakanlığı, İstanbul Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesini, Gülhane Parkı’nın içindeki bu tarihi atmosferdeki tarihi mirasımızı ortaya koyan, en orijinal, en özgün örneklerle ortaya koyan, bu müzeyi gezmek isteyen
veya şimdi bizden duyup gezmeye gelecek olan seyircilerimizin yapılan işi biraz daha açalım isterseniz. Hocanın, aynı zamanda Fuat Sezgin hocanın İslam Bilim Tarihine katkılarına da yavaş yavaş giriyoruz. Gerçi biraz önce Buhari üzerinden, Mecazul Kuran üzerinden, İslam tarihinde yazının ilk kullanımına dair hocanın ortaya koyduğu tezleri hatırlattık.
Ama asıl yaptıklarını bundan sonra ele alacağı sevgili seyirciler, bunların en başında gelineni kitaplar var. Evet. Kitaplarda bilgiler var. İşte Bruni şunu Cahis şunu bir diğer alim bunu İbn-i Rüşt bunu İbn-i Sena şu keşfi yaptı, Gözlü, coğrafyaydı, Meridiyen’de, astronomuydu gibi anlatıyorlar.
Bunu çok sınırlı bir çevre biliyor. Doğru mu? Yani üç beş kişi tırnakçı ve daha çok oryantalistler, şarkıya atçılar, İslam Bilim Tarihi’yle. Hoca bu alana yöneliyor. Bu alana da Almanya’ya gittikten sonra yöneliyor değil mi daha çok bilim tarihine? Bilim tarihini özel olarak yani pozitif bilimler anlamında anlıyorsak evet öyle. Ama kitap kültürü bu anlamında İslam dünyasındaki ilim kültür anlamında tabi ki en baştan itibaren onun ilgi alanında.
Şimdi zannediyorum en önemli katkılarından ve çığraç katkılarından birisi bu diye düşünüyorum ne dersiniz? Hoca kitapların dünyasına giriyor ve bunlardan herhangi birini diyelim ki bir usturlapa bir astronomi cihazını bir tıp cihazını yani 17-18 daldı yanlış hatırlamıyorsam.
Hoca’nın eserlerinde ele aldığı alanlar burada tarif ediliyor uzunluğu şu, metresi şu, keşfi bu diye. İşte biraz önce şu harita gibi bu da Memmun haritası. Evet Memmun dönemindeki çoğurak ve hoca bunu keşif ediyor ve ortaya koyuyor. Bunu kitaptan okuyor tarif ediliyor. Kimi zaman şekilleri var çizimleri var kimi zaman şeyleri var anlatımları var. Ama ben Deniz’in de epeyce bu alanda yazma esere baktım çizimden daha ziyade anlatım var. Çizim olan çok az mesela 800 eser yapmışsa bizzat çizimi olan bunun 2-300 tanedir. İşte cezereyi vesaire gibi. Evet bunlar da 3 boyutlu değil. Bir resim olarak onu 3 boyutlu hale getirmek de ayrı bir mevzu. Kitabı okuyor buradan tarifleri alıyor alt alta koyuyor ve 3 boyutlu bir objeye dönüştürecek tarifi yapıyor.
Tabi. Sonra ustasını buluyor. O dönemdeki hesaplama teknikleri farklı ölçü birimleri vesaire farklı. Her birinde değil. Onları bu döneme günümüze uyarlamak ayrı bir iş. Dolayısıyla oradaki o dünyayı öncelikle keşfetmek anlamak lazım. Bir defa o dünyayı anlıyor diyorsun. Anlıyor onu bugüne aktörüyor bugünkü hesaplama ve modelleme. Rakamlar farklı. Tabii rakamlar, şeyler farklı tabi ki sistemler tamamıyla farklı. Onu bugüne aktörüyor ve onu 3 boyutlu bir hale getirmeye çalışıyor.
E bunun için tarifini yapıyor sonra ustasını buluyor. Tabi. Sonra malzemenin de olacağını belirliyor. Mümkün olduğu kadar tariflere uygun malzeme seçimi yapıyor. Doğru mu? Evet kesinlikle kesinlikle. Ve sonra da eseri yaptırıyor. Evet. Sonra da çalışıp çalışmadığına bakıyor. Tabi onun uygun olup olmadığını da çalışıp çalışmadığını doğru sonuç verip vermediğini de şey yapıyor test ediyorlar.
Malum Türkçeye de tercüme edilen İslam’da bilim ve teknik diye beşşetlik bir eser var hocanın. Bu aslında bu replikasının yaptığı bu 800 kadar eserin bir katalogu. O katalog da alanlara göre ayrılmış. İşte astronomi, botanik, tarım, ziraat vesaire gibi alanlarda. Orada Türkçesi olduğu için dinleyicilerimiz oradan da istifade edebilirler.
Her evde aslında olması gereken bir kitap. Evet. Resimlere bakmak bile yeter. Tabi ki orada hem şey objenin resmini görebiliyorlar. Bugünkü halini klasik kaynaklardaki halini ve ne işe yaradığını nasıl kullanıldığını özelliklerini vesaireyi hoca ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Ama paketini görmek için. Paketini görmek için. Ve buraya gelmeleri lazım. Şimdi bu basit bir iş mi? Kesinlikle değil. Şimdi hocanın tabi ki bu bütün bu noktaya gelebilmesi dediğim gibi başta İslam kültür ve medeniyetinin mirasını keşfetmeye yönelik ilgisinden kaynaklanıyor. İşte Brokelem’ını tekmil etmek oradaki eksiklikleri gidelme çabası. Şimdi Brokelem’in nasıl bir kitap? Brokelem’in Arapça kaleme alınmış hangi alanda olursa olsun. Bu şiir olabilir, edebiyat olabilir, hadis, tefsir, fıkıh gibi dini bilimler olabilir.
Felsef-e kelam tasavvuf olabilir veya işte bilim ve teknolojiye dair alanlar olabilir. Arapça kaleme alınmış bütün eserlerin yazma tabi Brokelem’in 19. yüzyılının sonu 20. yüzyılının başlarında yaşamış bir isim. Çoğu henüz yazma halinde olan bu eserlerin bir kataloni yapmak için yola çıkıyor. Ve büyük bir hizmet yapıyor aslında.
Hala biz ona da atıfta bulunuyoruz bu alanın bir dua yeni ve önemli bir kaynağı olduğu için, ilki olduğu için. Kendisi de bu önce iki cilt yazıyor sonra bunlara zehirler kendisi kaleme alıyor. İndeksiyle vesairesiyle büyük bir eser ortaya çıkıyor. Şimdi hocanın meşhur eseri bu 17 ciltlik eseriydi.
Arapça eserler, Arapçik kalem alınmış, gas dediğimiz, Arap İslam bilimleri tarihi veya orijinal Almanca’sını tam tercüme edersek Arapça yazılmış eserler tarihi diyelim. Bu 17 cilt her bir cildi bir veya birkaç bilime ayrılmış.
Onları isterseniz nelerden oluştuğunu bir fikir versin onları söyleyeyim. İlk cildi Kur’an bilimleri, hadis, tarih, fıkıh, kelam tasavvuftan oluşuyor. İkinci cit şiir, üçüncü cit tıp, eczacılık, zooloji, veterinerlik. Dördüncü cit simya, kimya, botanik, tarım. Beşinci cit matematik, altıncı cit astronomi. Yedinci cit astroloji, meteoroloji ve ilgili disiplinler. Sekizinci cit lugat, dokuzuncu cit grammer, onuncu, onbir, oniki, onüçüncü citler matematiksel, geografya ve haritacılık. Ondördüncü ve onbeşinci citler etnoloji, şehir ve bölge coğrafyası. Onaltı ve onyedinci citler de dini literatür ve eğlence kültürü ile ilgili hikaye ve masal tarzı eserlere dair. Şimdi hocanın bu eserinde yapmaya çalıştığı şey şu.
Bu bir katalog çalışması öncelikle. 17. yüzyılda yazıyordu. Bunun madrasını sizden dinleyeceğiz mi Ciddi? Bu bir katalog çalışması. Burak Elman gibi bir katalog çalışması. Bu ama İslam kültür ve medeniyetinin belli bir tarihine kadar. Yaklaşık 11. yüzyılın ortasına kadarki dönemi kapsıyor. Yani bütün İslam tarihini de içine alamıyor maalesef.
İslam’da bilim ve teknik tarihi ise 16. 17. yüzyıla kadar geliyor. Sözünü ettiğimiz bir çalışma değil mi? Şimdi her cildin başında, hoca her bilime dair bir uzun giriş yazıyor. Bu giriş aslında o bilimin ortaya çıkışıyla ilgili bir hem tarihsel bir anlatı sunuyor. Hem de o bilimin tarihi ile ilgili özellikle oryantalist çevrelerde yaygın kanaatler nelerdir.
Bunlar da işte eleştirilecek hocanın kendi iddiaları varsa, eleştirilecek yönler tespit etmişse bunları ortaya koyuyor. Modern algıları yani modern tarih yazımı, İslam bilimlerinin tarihinin yazımı ile ilgili bir genel çerçevede bunları değerlendiriyor. Bu uzun girişleri dikkate alırsak aslında bunlar bir bütün olarak İslam bilimler tarihi diyebileceğimiz bir yekün oluşturuyor.
Ondan sonra her bilimde kaleme alınmış metinleri yazarlarını dikkate alarak ilk kim o alanda eser yazmışsa, şahıs şahıs ilerleyen metinler bunlar, cidler. Ne bileyim astronomi mi? İlk kim kaleme almış astronomi metnini İslam dünyasında kim kaleme almışsa ondan başlıyor.
Ve işte binli yılların ortalarına kadar gelince, o deyin şahısları tanıtıyor, eser kaleme almış insanların hayatlarını tanıtıyor, kaynaklarını veriyor, hayatıyla ilgili temel kaynakları. Ondan sonra hangi eserleri yazmış, kaynaklarda hangi eserleri zikrediliyor ve bu eserler günümüze ulaştı mı ulaşmadı mı ulaştıysa, hangi dünya kütüphanesinde var bütün bunlara dair ayrıntılı bir tespit yapıyor.
Günümüze ulaşmayanlarında ulaşmadığını belirtiyor, yayınlandıysa kimler tarafından yayınlandığını belirtiyor. Böylece araştırma şeyini, nedir onun adı, olanaklarını oldukça genişleten kolaylaştıran bir çalışma haline geliyor. Bunun özellikle işte 10. cilde kadar olan kısımları böyle bir yapıya sahip. Daha sonra hocanın ilgisinin biraz daha coğrafya ve haritacılığa kaydığını görüyoruz. İşte burada da belirtildiği gibi 10, 11, 12 ve 13. ciltler, 4 cilt matematiksel coğrafya ve haritacılık alanında. Hoca orada sadece böyle bir katalog çalışması yapmıyor, aynı zamanda coğrafya tarihi, İslam coğrafya tarihi ve bunun batıdaki haritacılığın gelişimi, denizciliğin gelişimindeki etkilerini uzun uzadıya anlatıyor.
O açıdan oralarda biraz daha hocanın daha iddialı olduğunu görebilirsiniz. Yorum ve kendi bilgimini ortaya koyuyor. Nakil’den çok yoruma dayanıyor. Evet, diğer yerlerde de kendi yorumları değerlendirmeleri var ama bu haritacılığa bir dönem özel olarak yoğunlaştığı anlaşılıyor.
Bu açıdan önlem. Şimdi Hoca bütün ilimlere dair böyle bir katalog çalışması yaparken pek çok keşfettiği yeni eser var. Bütün bu kütüphaneleri dolaşınca, katalogları tarayınca bu kadar ayrıntılı bir şekilde Hoca bunların farkına varıyor ve bunların çok önemlilerini kendisi işte bizzat tıpkı basımlarını yapıyor ve okuyucuların hizmetine sunuyor.
Ve oradaki keşifleri aynı zamanda işte bu teknolojik aletlerin yapımı konusunda da ona büyük imkanlar, fırsatlar sunuyor. Şimdi tıpkı iki soru soracağım bu anlatsız hareketli ama hangisini önce sorayım diye biraz tereddüt ettim. Bir, Hoca’nın coğrafi keşiflerde Müslümanların rolüne ilişkin bu çalışmaları yaparken, amarkanın keşfinde dahil ortaya koyduğu tezler var.
Bir de tıpkı basım konusu var. Tıpkı basım deyip geçmek mi lazım yoksa tıpkı basım asla nasıl bir iş? Ve bununla İslam medeniyet tarihini hangi birikimini günümüze taşıyor sorusunu soracağım. Hangisini önce cevaplandırmak istersiniz? Tıpkı basımdan başlayalım. Tıpkı basım tabii çok önemli bir hizmet. Yani mesela çok yakından bir örnek. Yani bir kitap alıp matbaaya verip fotokopisini yaptırıp getirmek değil.
Hoca yazma bir eseri uygun şartlarda onu fotoğrafını çekerek dijital ortama atarak zamanında bahsettiği gibi. Orada bir hata yaptım ben. Siz hatırlattınız demin de Biruni’nin değildi Mahmudi Kanuni eseri. Buhari’nin eseriydi. Buhari’nin eseriydi. Orada şimdi Buhari deyince ben yanlış söyledim. Onda yanlış olmasını hatırlatıyorum. Dolayısıyla eski dönemde bunlar mikrofilme alınıyordu. Bugün dijital olarak kopyalanıyor. Hoca tabii o zamanki imkanlarla genellikle mikrofilme bunların çeşitli şekillerde çekilmesini sağlıyor. Tabii bunu dünyanın çeşitli kütüphanelerinde yapıldığını hatırlatmak lazım. Mesela Türkiye’de bu imkanlar oldukça kolay. Şimdi kolay.
En azından 15-20 yıldır oldukça kolay. Araştırmacıya her türlü kolaylı yazma eser kütüphaneleri sağlıyor. Ya da Nevzat Kaya gibi bir kütüphaneci bulmak gerekiyor. Bu kolaylıkları çınlasınlar. Ondan sonraki gelen Süleymaniye Kütüphanesi başta olmak üzere yazma eser kütüphaneleri hepsi araştırmacıya her türlü imkanı sunuyorlar sağ olsunlar. Ama bu eskiden böyle değildi. Türkiye’de de böyle değildi.
Bir yazma eserler Daire Başkanlığı çok olağanüstü, dünya standartı, çok üzerinde bir imkana sahip. Ama bunu Avrupa Kütüphanelerine gittiniz de Avrupa Kütüphanelerine çok önemli, büyük prosedürlerle karşılaşırsınız. Yani bir yazma eseri bizzat görmek veya onun dijital kopyasını almak o kadar kolay işler değil.
Dolayısıyla bunu Mısır’da, İran’da, Hindistan’da yaptığınızı düşünürseniz o işin ne kadar zor olduğunu anlayabiliriz. Ben kendi tecrübemden mesela çok yakında yaşadığım bir tecrübe 11. yüzyılın başlarında yaşamış bir Ebu Sehrel Mesihi diye bir tabip var filozof tabip.
Bu aralar onunla ilgileniyorum. Günümüzde Teknüsası gelmiş bir eseri var bilimler sınıflamasıyla ilgili. İran’da bir baskısı yapılmış ama baskıda bazı problemler var hissettim yani okumada bazı problemler bazı kelimeler sanki yanlış okunmuş gibi geldi. Şimdi Teknüs’a nerede? Leydand’e. Kütüphane kayıtlarını bahsediyorlar. Şimdi ben de oraya buraya soruyorum ya buna nasıl ulaşabiliriz falan filan bir türlü şey ulaşamadım yani nasıl ulaşabileceğimiz konusunda da bir fikre edinemedim. Sonra bir şekilde Fuat hocanın çalışmalarını şey yaparken hoca o eserin de içinde bulunduğu mecmuayı tıpkı basımını yapmış. Leydand’e işte bilmem kaç numarada yer alan mecmuai, 4 tane 5 tane eser var hepsi bu şahsa ait ve dünyada Teknüs’e.
Hoca işte bu kataloglama çalışmaları sırasında bu nadide eserlerin farkına varıyor ve bunların mümkün olduğunca edinip tıpkı basımlarını yapıyor ve bu araştırmacılar için büyük bir kolaylık. Veya bunların her bulduğu nüssasını değil de tam nüssalarını ve en eski nüssalarını en değerli nüssalarını yapmaya çalışıyor. Doğal ise Kütüphane’nin diğer nüssalarla da karşılaştırmalarını yapıyor. Yani hangisi daha iyi hangisi daha kötü.
Tabii onu yapıyor ama hocanın edisyon kritikten ziyade tıpkı basımlarını yaparak araştırmacıların hemen hizmetine sunmayı. İsterseniz bir iki cümleyle yeni ilim yolcuları için şu edisyon kritik nedir, tıpkı basım nedir? İkisi arasındaki farkı bir iki cümleyle hatırlatabilir miyiz? Evet. Edisyon kritik veya tahkikli neşir. Bizim kavramımızda tahkikli neşir.
Tahkikli neşir bir eserin yazarından çıkmış en yazarından çıkmış haline en yakın haline ulaşmaya çalışma çabasıdır. Mühallif nüssası. Mühallif nüssası genellikle geç yani erken dönem eserlerde mühallif nüssasını bulmanız zordur. Mühallif nüssasına yakın metni bulmak. Metni bulmaya çalışmak ona ulaşmaya çalışırız.
Onu yapmak için de eğer elimizde mühallif nüssası yoksa mühallifin elinden çıkmış nüssa yoksa o zaman bütün nüssalarını bir araya getiririz. Bütün bu nüssaları karşılaştırarak bunlar arasındaki ilişkiyi ortaya koyarız. Tespit etmeye çalışırız. Yani hangi nüssa hangi nüssadan istinsah edilmiş çoğaltılmış. Böylece bir nüssa şeceresi ağacı dediğimiz bir ağaç ortaya çıkar.
Böylece elimizdeki işte filanca yazarın filanca eserini tahkik edeceksek o eserin güvenilir. Kaç nüssası varsa onu tespit ederiz. Sonra da o farklı nüssalardaki okuma farklılıklarını dipnotlarda göstermek suretiyle mühallifin kaleminden çıkması en muhtemel nüssaya versiyona ulaşmaya çalışırız.
Tıpkı basım ise bir eserin herhangi bir nüssasının değerli nüssalar genellikle olur. Bu dediğim gibi eski mühallif tarafından kalem alınmış değerli nüssalar olur. Bunun yazma nüssanın tıpkı basımını yapmaktır. Yani aynen fotoğraflayarak onu mikrofilm veya dijital şekilde çoğaltmak suretiyle onu bugünkü okuyucunun hizmetine sunmaktır. Dolayısıyla siz tıpkı basımda bilgisayarda dizilmiş bir metinle karşı karşıyasınızdır artık. Ne bileyim 11. yüzyılda Buhara’da bir müstensil tarafından kaleme alınmış onun belki bir zaman kargacık, burgacık yazısı ile karşı karşıyasınızdır. O hattıyla. Evet onun hattıyla. Onu çözmek artık sizin işiniz ama kıymetli bir nüss olduğu için kütüphaneye gitmeden ondan istifade etme şansınız var. Şimdi Mecid abi hep konuşuyoruz. Hocanın kitapları kitapları diyoruz. Söz 1300 tıpkı basımdan açılmışken. Ama bir sorum yarım kaldı bak. Coğrafya meselesi kaldı. Onu atladık. Coğrafya meselesi kaldı. Şimdi hocanın tabi ben coğrafya uzmanı değilim. Onun için haddimi açmak istemem. Ama hocanın farkı değil mi hemen hemen İslam bilim tarihinin her alanında üst düzey bir uzmanlık altyapı bilgisini eser. Hoca o cildi yazarken muhtemelen özel olarak oturuyor çalışıyor. Hem o alanın tarihini hem de o alanın ayrıntılarını öğreniyor. Onun için olağanüstü bir çaba yani bugünkü akademisyenlerin ilim adamlarının böyle çok disipliner çalıştığı bir dönemde.
Hoca bütün bilimler tarihini bir bütün olarak görmeye çalıştığı için şeyi gerçekten olağanüstü diyebiliriz çalışmaları. Coğrafya meselesinde hocanın temel iddiası bu şeyin.
Batı coğrafyacılığındaki gelişmelerin kaynağının İslam coğrafyası olduğu yönünde yani 15-16. yüzyıldan sonra Avrupa’da gelişen haritalardaki,
Avrupa haritacılığındaki ani gelişmenin, hızlı gelişmenin, Amerika’nın keşfinin, işte Afrika’yı şey yaparak, nedir onun adı, güneyden geçerek Portekiz gemilerinin Hint okyanusuna ulaşmasına, Hint okyanusunda güvenli bir şekilde seyretmelerinin, bütün bu coğrafyayı tanımalarının kendi başına olamayacağını düşünüyor hoca.
Yani bir anda böyle bir mucizevi bir şekilde Avrupalı denizcilerin bu, ne diyelim, tehlikeli sularda böyle güvenli bir şekilde yol almalarının mucizevi bir şekilde gerçekleşmeyeceğini, bunların elinde İslam coğrafyası ve haritacılık geleneğinden gelmiş haritaların veya bu haritalardan istifade etmiş, bu haritaları bilen, bu haritaları kullanan yanlarında yardımcı denizcilerin olduğunu iddia ediyor. O gasın dediğim gibi dört cildinde hem İslam coğrafyası ve haritacılığının gelişim tarihini veriyor hem de bunun batı denizciliğinde ve haritacılığında nasıl etkilerinin olduğunu delilleriyle ortaya koymaya çalışıyor.
Tabi spekülatif bir boyutu var meselenin çünkü elde tam olarak böyle Avrupalı denizcilerin elinde bu haritaların olduğuna dair net kaynaklar yok, net veriler yok. Ama hoca, hocanın temel argümanı İslam dünyasında bu kadar gelişmiş bir haritacılık ve coğrafya bilgisi varken Avrupalı denizcilerin bundan azade olamayacaklarını, bundan mutlaka haberdar olduklarını çünkü Sicilya üzerinden, İspanya üzerinden, Osmanlı, Hacis daha öncesinde Hacis seferleri dolayısıyla Avrupa’nın İslam dünyası ile çok yakın ve sıkı bir ilişkisi var. Orada olan biteni çok iyi takip ediyorlar. Bundan dolayı bu haritaları muhakkak biliyor olmaları gerekiyordu iddiasında hoca. Bunu aynı zamanda bir takım yorumdan ziyade, bir mantık… Tabi bir mantık silsilesi üzerinden yani haritalardaki enle boylam hesaplamalarını hoca kullanıyor. Yani İslam coğrafyacılığının verdiği hesaplar ile değerler ile hemen yakın bir dönemde Avrupalı denizcilerin, haritacılığın verdiği değerler,
harita çizim teknikleri, ülkeleri, adaları, kıtaları, yerleştirme biçimleri vs. bütün bunları karşılaştırmak suretle bunun yani bu iki kültür arasında, iki medeniyet arasında bir sürekliliğin olduğunu ortaya koymaya çalışıyor.
Bu bilimler tarihinde hoca Avrupa’daki bilimin, medeni bilimin, felsefenin, düşüncenin rönesans da iddia edildiği gibi böyle bir anda mucizevi bir şekilde bir zirveye ulaştığını değil de bir süreklilik içerisinde İslam dünyasından aldıklarıyla etkilendikleriyle bir süreklilik içerisinde geliştiğini iddia ettiği gibi benzer bir durumu coğrafya ve denizcilik için.
Cüneyt Hoca aslında konuşmak istediğimiz konulardan birisi bu belki programından sonraki sürecin önemli kısmını arayacağımız konulardan birisi de bu. Fuat Sezgin’in ve insaf sahibi müsteşiklerin, oryantalistlerin ortaya koyduğu dünya bilim tarihinde süreklilik ve Müslümanların bu süreklik içerisindeki yerleri ve ona dönük çalışmaları olacak.
Ama hep kitap kitap dedi ki Mecit Bey de çok güzel hikayeler anlattı. Cebindeki cüzdan 50 yıllıktı yani o cüzdanı bile değiştirmemiş. Ya da Ursula Hanım Kolomb Partisi’ye der hep aynı parti giydiği için derdi ama kitaba gelince hiç şey olmazdı endişesi olmaz, çok cömertti dedi. Tabii Mecit Bey kamuoyunun çok merak ettiği bir konu var Fuat Sezgin’in kütüphanesi. Burada hemen Gülhane Parkı’nda İslam Bilimi ve Teknoloji Tarihi Müzesinin yanında sevgili seyirciler bu canlı yayını yaptığımız alanın biraz arka tarafında, bendenizin arka tarafında duruyor.
Bugünkü programın güzelliği bu, canlı yayının. Hemen önümüzde Fuat Sezgin’in mezarı ki Semih İrteş’i de burada hayırlı anıyorum. Aslında bu mezarın da bir hikayesini anlatsak iyi olur değil mi Mecit Bey ilerleyen dakikalarda.
Efendim sol tarafımızda İslam Bilimi ve Teknoloji Tarihi Müzesi, bendenizin arkasında hocalarımızın ön tarafında Fuat Sezgin, Ursula Sezgin Bilimler Tarihi Kütüphanesi ve tabii Gülhane Parkı’ndayız. Ağaçlar altında, bu güzel yaz ikliminde, Ferit Eğit’in de tarih söyleşimleri programında.
Burada bir Fuat Sezgin, Ursula Sezgin Kütüphanesi var. Cuma gününde bunun resmi açılışı yapılacak, herkesin istifadesine açılacak. Hakikaten gençlik günlerimi hatırlıyorum da o günlere bakınca inanılmaz bir mümari, inanılmaz bir alttepe, inanılmaz bir fiziki mekan oluşturulmuş Kultürtüizm Bakanlığı’nın ve Fuat Sezgin Bakıfı’nın iş birliğiyle.
Size şunu sormak istiyorum. Bakıf olarak bu kitapları Türkiye’ye getirmeye çok büyük emek verdiniz. Tabii bunun uzun bir arka plan bilgisi var, ben de bir kişi ayet oldum olayıyla da anlatacağım ama. Ama kitapların hepsi Fuat Sezgin ve Ursula Sezgin’in aile kütüphanesi. Değil mi? Doğru, aile kütüphanesi.
Yani herhangi bir kurumun değil. Fuat Sezgin’in ve Ursula Sezgin’in kendi şahsi kütüphanesi, aile kütüphanesi Türkiye’ye getirmeye niyetlendiniz, girişimde bulundunuz ama kitaplar hala Türkiye’ye gelemedi. Bunun hikayesini sizden dinleyebilir miyiz Meclis Çetin? Tabii. Demin bahsettiğiniz konu ile ilgili hocadan duyduğum bir şey de ifade etmek isteyeyim. Lütfen. Bir önce haritacının harita yapmanın çok zor olduğunu söylerdi. Bunu anlatırken defayen, yani bir harita yapmak müdküt zordur derdi harita konusunda. Yani onu ifade etmek istiyorum. Bir de yapılan aletlerin buradaki aletlerin hepsi çalışır vaziyette. Yani müzedeki aletlerin de.
Belki şu anda ustasını bulmakta zorlandığımız aletler çalışmıyor olabilir ama o yıllarda belki 800 yıl önce, 1000 yıl önce çalışan aletlerin hepsi burada çalışır vaziyette. Tabii. Usturlap şu anda size yerini gösterir. Yani 7 tane bölgenin şemasını içeren daireler var içinde.
Ne Mekke’ye gitseniz Mekke’nin şeyini koyuyorsunuz, o bölgenin her şeyi görebiliyorsunuz. Ve bu şunu da söylemek lazım, buradaki aletlerin hepsini hocamız buraya armağan etti. Evet. Buraya da armağan etti. Kütüphane kitap meselesine gelince ben öncelikle Kültür Bakanlığı’na çok teşekkür ediyorum. Müthiş bir kütüphane yaptı oraya. Hiçbir şeyden kaçınmadı. En güzelini yaptı. Bundan dolayı da tekrardan teşekkür ediyorum kendilerine.
Hocamın Almanya’daki Enistü var. Bu Enistü’de bir müze var, kocaman büyük bir bina. O müzenin yapılışı zaten hocam bunu vakfı kuruyor ve o müzeyi yapıyor, yaptırıyor hep kendi imkanlarında, kendi çevresiyle. Bir müze var, müzenin üstünde de kütüphanesi var.
Hocamın orada bir vakıfı var, orada da bir vakfı var, bir de kendi özel kitapları var. Vakfın kitapları da var, özel kitapları da var. Hocam onları ayrı ayrı işareti, biri bir renk biri bir renk. Her kitabı o işareti koymuş. Çok hassastı o konuda. Yani vakıf malıyla şahsı malını ayrımlığı çok hassastı. Evet. Buraya gelenlerin içinde beş tane, sekiz tane karışmıştı. Almanya’ya gönderdik onları.
Karışmıştı ki onlar üçte ikisine kitaplarını el koyduğu halde o burada sekiz tane kitabı Almanya’ya geri gönderdi. Onların etiketinin rengi başkaydı, kendi kitaplarının başkaydı. Ve bu kitapları Türkiye’ye hiçbir şey talep etmeden, ne bir ücretle, şu hiçbir şey talep etmeden Türkiye’ye vermeye kabul etti. Ve biz bu kütüphaneye yapıldı. Sağ olsun o konuda da çok uğraşıldı.
Kitaplarının buraya gelmesinde de Sayın Bileler Doğan Bey’in çok büyük katkısı vardır. Onu da almadan geçemeyiz burada. Allah razı olsun. Teşekkür ederim. Bu kitapların buraya gelmesine karar verdikten sonra biz üçte birini buradan Almanya’ya da ambalajladık, paletledik. Türk Havayolları da sağ olsun. Peyderpey bir cumartesi, pazar, tatil günlerine gelen üçte birini uçağa gönderdik. Üçte biri geldi ve o geldiği zamanki heyecanımı ben anlatamam Gülhane’de. Onları kamyonlardan, havaalanından aldık buraya getirdik. Türk Havayolları da sağ olsun bize o konuda da yardımcı oldu. Kitapları burada istifledik. Daha kütüphanenin rafları hazır değildi.
Diğer üçte biri de yüklenirken, üçte birini de ambalajladık, havaalanında getirdik, üçte biri de kütüphanda kaldı. Üçte birini de yüklerken Almanlar kitapları el koydular. Niye? Büyük bir şaşkınlık içindeydik. Üstana uğradık yani. Niye olduğu belli değil. Dediler ki bu Alman kültür varlığına girer. Dedik hocanın kendi kitapları. Hocam da orada nasıl mani olabilirsiniz?
Bunlar yazma ünikeserler değil ki hocanın para vererek satın aldığı, bir kısım matbuu, kendinin de ciltlemesini yaptığı kendi has ve öz kitaplar. Sonra bu üçte biri, sonra uzun sürdü savcılık hatta hocam Türkiye’ye hediye ettiği, armağan ettiği bu kitaplardan. Çünkü Almanya’da artık istifade edilemeyeceğini gördü. Hocamın bunu Türkiye’ye göndermesi Türkiye’de daha fazla istifade edileceğinden dolayıdır. Almanya’da olduğunu bilseydi 60 yıldır sakladığı kitap, kütüphaneli yine orada da tutardı. Netici itibariyle kitapların orada el konulması hocayı orada çok zor duruma düşürdü. Hocama hırsız muamelesi yaptılar Almanya’da. Yani sen bu kitapları kaçırıyordun bu ülkeden diye. Kızını komşuları taciz etti. Bak senin baban yıllardır burada yaşıyor ama Alman eserlerini Türkiye’ye kaçırıyor diye. Kızının ağlamaklı bir şekilde bunu anlattığını biliyorum, Hilal Hanımın. Orada yaşadığını düşünün yani. Kolay mı? Kolay değil. Sonra neyse bu malların kültür varlığı olmadığı ispat edildi savcılık tarafından.
Ancak kayyum atandı hocanın vakfına. Hocam bıraktı çünkü orayı. Hocamı odasına sokmadılar. Hocamın orada çalıştığı odasına sokmadılar. Kapattılar kütüphaneyi, savcılık ve odasında 18. cilde hazırlıyordu hocam. Konusu da daha çok daha önceki eserlerin de belki kısmen bahsettiği, değindiği felsefe üzerineydi. 18. cildin ağlı felsefe üzerineydi. Burada da daha çok Emanuel Kant’tan bahsediyordu. Emanuel Kant’ın İslam’a ne yakın olduğunu falan buldu hocam benim aldığım bilgilere göre. Emanuel Kant’ın biliyorsunuz Emanuel Kant hocam daha iyi bilir.
Almanya’nın ekonomisinin, sanayisinin gelişmesinde o zamanlarda en büyük etken olan kimse. Felsefeci olmasına rağmen. Almanlar için de çok önemli fakat Almanlar İslamiyet’e yakın olmasından dolayı bir endişe içindeler. Endişe içine düştüler. Hocamın da 18. cildini hazırladığını sanıyorum bir şekilde biliyorlardı.
O zor bir konu değil tabi anlatıyor. Etrafında… Ve bu eserleri mesela Latince diplomasının sanıyorum lisans veya o zaman yüksek lisans var mıydı lisans diplomasının üstünde Besmele yazıyor. Kendi yazısıyla Emanuel Kant bunu hoca ispat ediyor. Şimdi bu es hocamın 18. dildin örnekleri çalışmasının hiçbir tanesi yok ortada.
Odayı kitlediler aldılar ve Ursula Hanım bunun peşinde dolanıyor şimdi bu 18. cildi bir toparlayacağız. Yani Fuat Sezgin hocanın yazdığı 18. cildi dair Arap İslam Bilimler Tarihi’nin 18. cildine dair hocanın notları yok ortada. Yok notları yok. O hangi Alman kültür varlığına giriyormuş?
Evet onu bilemiyoruz tabi maalesef. Ursula Hanım Alman olmasına rağmen müthiş derecede kızıyor Almanlara ve bunları diyorlar nasıl bulacağım onun şeyini de… Ursula Hanım’a da göstermiyorlar. Yok ya odasını kapattılar kitlediler sonra açıp dediler ki tamam siz haklısınız odanıza girip özel eşyalarınızı alabilirsiniz ancak 18. cildin hiçbir emaresi yok ortada. Hocanın çalışma nüsası yazıları metinleri yok. Yok evet. Çok enteresan. Şimdi diğer üçte ikisi de Almanya’da bu kitapların en son itibariyle biz vakıf olarak çünkü kitaplar bize verilmişti vakıf olarak dava açtık. Almanya’da bir avukat tuttuk avukatlarla ilgileniyorlar inşallah hocam kendi hakkı olan kendi sahibi olduğu kitaplarına bir daha kavuşur.
Kaç bin kitap var Almanya’da? Toplam 50 bin kitap var. Buraya gelen o yedi bin civar. Buraya gelen üçte bir o civarda. Gözgün Bey buraya 17 bin civarında geldi. Biz ona burada takviye de yaptık. Hocamla burada bazı yayın evlerinden ilave kitapları da aldık. Gidip hocam aynı zamanda da bunları takip ediyor dolaşıyordu. Beraber gidiyorduk kitap seçiyordu. Hala son ana kadar kitap seçti. Hatta mesela kitapların bunun daha dört cilt olması lazım diyor yazmadan mesela. Kitabı satan diyor ki bu bir tane başka yok. Menşe’sine sorduk işte Mısır’dan almış. Fasa gitmiş almış falan. Hakikaten onun da kaç tane cilt olduğunu falan hepsini biliyordu orada. İşine yarayan kitaplardan da aldık takviye de yaptık buraya. 25 bin cilt civarında burada kitap var. İşte o ilave olan kitaplarladır. İnşallah hocam hakkı olan o kitapları da kavuşunca ve bizden daha çok eşi ve kızı ilgileniyor kitaplarla. Yani onlar takip ediyorlar. Ruslan’ın ve Hilal Hanım’ın. Ruslan’ın ve Hilal Hanım’ın da sağ olsunlar. Bu kitapları Türkiye’ye getirmeden içi rahat edemeyecek. Ve hocam bu Almanlara gerçekten güvenirdi. Yani Almanların sisteminin falan her şeyine inanırdı güvenirdi. Kitapları, bu kitaplara el koymaları hocamı maalesef Hüslan’a uğrattı. Hocam bundan çok etkilendi. Çok psikolojik hım gibi oldu adeta. Evet o yaşta hocam Cumhurbaşkanı’na, Alman Cumhurbaşkanı’na mektup yazdı. Ondan ümitliydi. Dedi ki bu benim kitaplarım bunu verecekler diye. Alman Cumhurbaşkanı’ndan da mahkemeye intikal etmiş bir olay için ben sizin değerinizi biliyorum gerçekten. Ama başka yapabileceğim bir şey yok.
İnşallah mahkeme leğinize sonuçlanır gibi bir ifade yazdı. Hoca ona da çok üzülmüştü. Politik bir cevap. Evet politik bir cevaptı. Gerçekte de mahkeme… Şimdi durum ne? Bu kitapları alma konusunda sizin… Yüzde elli şansımız var. Bize diyorlar ki kitapları ispat edin sizin olduğunuza dair. Biz diyoruz ki 60 sene önce, 60 senenin alınan kitabın ne faturası olur bu kitap?
Yemen’de gidilmiş bir yerde, Mısır’da, Kahire’de veya Afrika’nın diğer ülkelerinde bulunmuş veya Avrupa’da bulunmuş alınmış. Bu bir kitapçıdan alınmamış ki. Yani orada herhangi bir yerde bulunan… En azından Almanya’dan alınmamış. He. O belli yani. Almanya’dan alınmadı belli. Para verilip alınmış. Bizde avukat da diyor ki siz ispat edin o zaman sizin olduğunuza dair. Yani kitapların hocamın olduğunu hepsi çok iyi biliyorlar. Ama inşallah sonuçlanacak. Demokrasi diyoruz, hukuk diyoruz. Alman demokrasi, Alman hukuku diyorsunuz. Vallahi işte maalesef böyle demokrasinin… Bilim diyoruz, bilimsel özgürlük diyoruz. Vallahi ben gerçek demokrasiyi ülkemde gördüm. Kim ne derse desin. İngiltere’de de Hyde Park var. Diyorlar ki bize gençliğimizi anlatırlardı. Burası özgürlük meydanı. Her şeyi söylersiniz.
Kraliç hakkında bir laf söyle çıkarken oradan nereye gittiğim belli olmaz. Yani ilginç olan şu tabi. Kendi muhayyiliğimizdeki değil mi Cüneyt Hoca? Almanya’yı özellikle gençliğimde düşündüğümüzde 40-50-60 yılını o ülkeye vermiş. O ülkeyi çalıştığı alanda göz bebeği haline getirmiş. Sonra da ben ülkeme dönüyorum ve bunlar benim kitaplarım diye şahsi varlığını almak istediğinde hırsızlıkla itham eden bir tasavvur. Hiç inanası gelmiyor insanın ama hakikat. Keşke verselerdi hocam üzülmeseydi. Almanya’yı gene ölebilseydi. Yani hocama o çok yıkım oldu. Tabi burada ilginç olan şu Mecit Bey. Sadece kitabı vermemekle kalmıyor. Hocayı itham ediyor. Çok aşağılık bir itham. Yani başkasının malını almakla. Siz çok iyi biliyorsunuz bu kütüphaneyi hocamın Türkiye’ye asla getirmeyeceğini söylüyordu herkes. Bu bilim adamları. Hocam asla bunu Almanya’dan getirmez. Eşi izin vermez, kızı izin vermez. Buna milyarlar isterler, bilmem ne isterler gibi laflar maalesef söyleniyor.
İnanmayanlardan birisi de karşınızda duruyor. Ben o kadar mı söylemedim? Yok, hakikati söyleyelim şimdi. Tabi burada sizi ve Bilal Bey’i çok tebrik etmek gerekiyor. Hakikaten ben sizin bu konuya girişim yaptığınızda Tebaa Bukhan Üsküdar vapurunda karşılaşmıştık. Ve o gün size söylediğim sözü hayal ettim diyorum. Hayal gibiydi ama şunu söylemek istiyorum. Haklı çıkıp çıkmamız önemli değil. Hocamın öyle bir niyeti olsa eskiden vermeye hocamın bile niyeti yoktu. Yok yok kaç defa niyetlendi ve getirmedi vazgeçti. Son demde dediğiniz gibi. Gelişmeler oluşan olumlu gelişmeler hocamın bu kitapları buraya getirmesine etkili oldu. Özür dilerim. En son Üsküdar Belediyesi’nin bir çocuk üniversitesi var. Evet Hilmi Türkmen’in Fuat Sezgin Üniversitesi.
Evet. Onun… Efendim Cüneyt Bey? Kampüsü. Evet. Kampüsü var. Çocuk Üniversitesi’nin Fuat Sezgin Kampüsü var. Fakir’in oğlunun oraya devam ediyor da oradan… İsmini verdikleri gün Fuat Sezgin Kampüsü değildi. Hocamı davet ettik. Edildi. Üsküdar Belediyesi’nin tarafından oraya gitti. Ve orada o çocukların müthiş, o Üsküdar Üniversitesi’nde okuyan 10 yaşında, 12 yaşında, çocukların 9 yaşında çocukların
bilimle ilgili ne kadar olgun ve ilgili olduklarını görünce fikri orada da çok olumluya döndü. Yani Üsküdar Üniversitesi’ndeki o çocukların müthiş zekası bilgisi, bilimle ilgilenmeleri onu çok etkilemişti. Onu da oldu. Ama neyse inşallah yine kitapları kavuşacağız. Şimdi bu müzenin kuruluşuna şahitlik ettiğim için biliyorum. Hakikaten hem çalışıyor, saat, dakika şaşırmıyor. Şurada bir yerde konuşuyoruz. Mimarımız biraz gecikti. Şöyle ellerini arkasına attı. Ve dedi ki hayatımda 3 defa geç kaldım. Biri Ursula Hanım’a verdiği söz. 15 dakika bunları anlattı. Ve başka geç kalmadım. Bu nasıl bir iş? Sizin yaptığınız diye çok celallendi. Bu müzeyi büyük bir heyecanla takip etti.
O günden beri kütüphane konusu gündemdedir. Ve hep getirmeye niyetlerinin sonunda yok. Bu eserin kıymetini siz bilmezsiniz. Ne anlarsınız diye üzülüyordu. Hoca’nın aslında kütüphaneyi getirme niyeti Türkiye’de en azından bilimsel düzleydeki değişimin de bir şahidi ve göstergesidir diyebilir misin? Değişimin ve tabi ki burada iktidarın da önemli çok oldu. Yani onunla ilgilenilmesi, Sayın Cumhurbaşkanımızın bizzat ilgilenmesi, İlal Bey’in özellikle baklımızın mütevelyetinde olmasından dolayı olmasa da ilgilenirdi zaten. Gerçekten hocamla çok yakinen ilgilendi. Hatta hastanede bir gün onu da belki kendisi kızabilir. Hastanede yatıyor artık çok hareket edemiyordu hocam. İşte ölümünden bir ay önce hastaneye ziyarete geldiğinde.
Fahrettin Kocay’ı da hayla anmak lazım dedi sağlık tedavisi dedi sağlık bakanına. Sağlık bakanı oldu o zamanlar hastanemizin sahibiydi. Onu da Şükran’la anıyorum. Hocamızdan hiçbir şey eksik etmedi. Hiçbir şey eksik etmedi. O kadar güzel vakti ki evet Fahrettin Bey bütün doktorlar emrindeydi hocamız. Her şeyle ilgilendiler. Allah razı olsun Fahrettin Bey’den de. Bilal Bey hocamın yanında durduğu sürece hocama sürekli her zaman gelirdi hastaneye her gün. Vakıfın işleriyle ilgilenir bizim vakfımızın ve hocamla da ilgilenirdi. Bir gün hocam da hastaneden devamlı gitmek istiyor. Çıkarım beni kütüphaneye gideceğim, kütüphaneye gideceğim. Ama yani çıkaramıyoruz. Doktolar izin vermiyor. Çorabını ayakkabısını giyemiyor.
Bilal Bey çoraplarını giydirdi. Çoraplarını giydiriyordu. Bana döndü şaşırdı dedi ki Cumhurbaşkanı’nın oğlu benim çoraplarımı giydiriyor. Mecid Bey dedi ya. Bu nasıl bir mütevazilikdir. Yani o denli sevgisi ve saygısı vardı hocama da Bilal Bey’in ilgisi vardı. Hocamın değişik kitaplarının buraya gelmesinde onunla ilgilenilmesi artık benim milletim, ülkem bu kitapları hak ediyor. Bu müzeyi hak ediyor demesi. Bundan kaynaklanıyor. Zaten her bilim adamının arkasında bir siyasetçi var. Mesela benim demin örnek verdiğim Buhari’nin Kanuni Mahmudi yazması o zamanın kralı Mahmud. Necdeden ona o yetkiyi o veriyor. İste o veriyor.
Mesela Memun’un haritası diyoruz. Memun’un küresi. Yani aslında İlme, İrfan’a, sanata, kültüre hizmet eden herkes hayırla anılıyor. Ve bu bir ülkenin ve bir dünyanın değişimi. Yani bu Memun’un bulduğu harita değil. Memun’un bilim adamlarına gidin bu haritayı dünyanın bir haritasını yapın diye değil mi hocam? Gönderdiği ama ismi Memun haritası diye geçiyor. Evet.
Yani demek ki bu zamanda bile gene bir bilim adamının arkasında siyasetçi olunca o da kendi bütün imkanlarını sağlıyor. Müzeyi armağan ettiği gibi milyarlarca dolarlılık herkesin peşinde koştuğu Müslüman ülkelerin kütüphaneyi Türkiye’ye hediye ettiği. İnşallah kitapların tamamının gelmesi en kısa sürede. İnşallah. İşimiz tamamlanacak o zaman. Nasip olur. Cüneyt Bey tam orada söz verdik.
İslam bilim tarihi, dünya bilim tarihinde nasıl bir konuma sahip? Şimdi bir kere hocanın ısrarla bilimler tarihi dediğini hatırlatmak lazım. Biz bugün Türkçe’de bilim dediğimizde genellikle pozitif bilimleri anlıyoruz. Fizik, kimya, astronomi vesaire türü bilimler anlaşılıyor. Ama hocanın bu GAS diye kısaltılan kitabı aslında bugün bizim nakli bilim veya dini bilimler adını verdiğimiz bilimleri de ilkçili çünkü onun özellikle odur. Onları da içine alacak şekilde bir bütünlük oluşturuyor. Yani İslam bilim tarihi sadece pozitif bilimlerin tarihi değil.
İslam bilim tarihi İslam dünyasında üretilmiş bilimsel ilmi isterseniz deyin entelektüel diyelim isterseniz bütün çabaların sonucunu ifade ediyor. Bütün bunların hasılasını ifade ediyor dolayısıyla. Tabii İslam hadreti peygamberin vefatından sonra Müslümanların çok kısa sürede büyük bir coğrafyayı fethetmeleri.
Bu coğrafyanın insanlık tarihinde çok özel bir yerin olduğunu hatırlatmamız lazım. Yani Mezopotamya, Mısır, İran, Hindistan’a kadar uzanan bir coğrafya bu ve Kuzey Afrika’ya doğru uzanan bir coğrafya. Çok kısa sürede Müslümanlar bu kadim medeniyet havzalarını fethettiler.
Bir yandan Müslümanlar bu siyasi ve ekonomik olarak gelişmeye paralel olarak paralel bir biçimde Müslümanlar bir yandan vahyi anlamaya, Kur’an’ı ve hadreti peygamberin kendilerine bıraktığı mirası yani sünneti anlamaya, yorumlamaya, onu kendi günün şartlarında yeniden anlayıp yorumlamak için bir çaba içerisinde girdiler.
Bunlar işte bildiğimiz üzere hadislerin toplanması, bir araya getirilmesi, sonraki nesillere aktarılması, ondan sonra fıkıh dediğimiz bir bilimin ortaya çıkmasına, kelam dediğimiz inanç esaslarının anlaşılıp yorumlanması şeklinde bir bilimin ortaya çıkmasına, bir süre sonra tasavvuf dediğimiz bir bilimin ortaya çıkmasına yol açtı. Bunlar Müslümanların kendi ihtiyaçları doğrultusunda gelişen bilimlerde. Onun için biz bunlara İslami ilimler, dini bilimler veya nakli bilimler adını veriyoruz. Çünkü temelinde nakli yani vahyi ve sünneti, Kur’an’ı ve sünneti anlamaya ve yorumlama çabasının ürünü bunlar. Ama bunun yanında Müslümanlar, bu kvet ettikleri coğrafyayla birlikte başka bir, başka kültürlerin ürünleriyle de, entelektüel ürünleriyle de karşılaştılar. Ve bunlara da akli bilimler adını verdiler veya felsefi bilimler adını verdiler.
Bunlar insanlığın ortak malıydı. Bu tanımlamalar ne zaman ortaya çıktı yaklaşık? Bu ayrımlar 10. 11. yüzyıldan itibaren var elbette. Akli ve nakli bilimler. Evet. Dolayısıyla bunlar insanlığın ortak ürünüydü. Yani bunda Babil’in de katkısı vardı, Hind’in de katkısı vardı, Yunan’ın da katkısı vardı. Süryani’lerin, başka kültürlerin, başka dinlerle mensup pek çok medeniyetin, kültürün katkısı olan bilimlerdi bunlar. Ve bunları da çeşitli gerekçelerle, ihtiyaçlarla, pratik ihtiyaçlarla, kimi zaman siyasi, arka planlarla vs. Müslümanlar bunları büyük bir heyelcanla Arapça’ya tercüme ettiler. Tabii bu tercüme edenlerin çoğunun Müslüman olmadığını hatırlatmak lazım. Çünkü hem Grekçe’yi bilen, Süryani’yi bilen veya Eski Farsça’yı bilen, Pehlevi’yi bilen hem de Arapça’yı bilen genellikle Hristiyan unsurlar, gayrimüslim unsurlar bu tercüme hareketinde önemli rol oynadılar. Dolayısıyla bu tercüme hareketiyle birlikte ki bu aşağı yukarı MEV’ler döneminin son çeyreğinde başlar.
Yani 600 yılların sonlarında başlar diyelim ve Abbaslar döneminde hızlı bir şekilde devam eder. Yani 7. yüzyılın sonu 8. yüzyılda 9. yüzyılda devam eder. Evet, devam eder ve böylece dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir bilimsel ve kültürel aktarım gerçekleşir.
Başka bir dilden, kültürden veya kültürlerden başka bir kültüre, başka bir dile büyük bir felsefi, bilimsel bir kim aktarılır. Böylece İslam dünyasında bir yandan nakli bilimler, dini bilimler gelişirken bir yandan da akli felsefi bilimler, bizim bugün bilim dediğimiz şeylerin hepsi bunun içerisinde fiziği, kimyası, biyolojisi, ne diyelim, astronomisi, tıppı vs. bütün bunlarda bunun içerisinde büyük bir gelişim gösterir.
Ve böylece İslam dünyasında bir bilimsel kültürün oluştuğunu görürüz. Ve bu bilimsel kültürün sadece aktarılan metinleri tekrarlamakla kalmadığını, bunları anlayıp, yorumlayıp, onları daha üst seviyeleri çıkartan, onları geliştiren, yeni açılımlar ortaya koyan bir bilimsel çaba içerisinde olduğunu söyleyebiliriz.
Ama yine burada bu bilim adamları topluluğu diyelim isterseniz buna, bu bilim adamları topluluğunun veya cemaatinin kozmopolit yapısını hatırlatmakta yarar var. Yani sadece Müslümanlardan oluşan bir topluluk değil bu, gayrimüslim unsurlar da var, sadece Araplar değil, başka etnik gruplar da var ama bilimin dili Arapça.
Ama en çok galiba takdir edilmesi gereken veya bağımsız bir aklı selim ile düşündüğünde dünya bilim çevrelerini takdir ettiği hareket tam da bu. Organizasyon sahibi Müslümanlar, Müslümanların organizasyonunda İslam dışı din, coğrafya, kültür ve inançlara ait bütün kaynaklar bir ayrım gözetmeden yazılı metinler, yine bir ayrım gözetilmeden Hristiyan, Yahudi ve farklı etnik menşelere mensup insanlar tarafından Arapça’ya yani İslam kültür iklimine ortamına taşınıyor. Taşınırken bir tahrip var mı? Mesela diyelim ki bir başkasının eserini aktarırken bir Müslüman düşünür veya ilim adamı kendine ait.
Yok. Kesinlikle öyle bir şey yok. Bugün elimizde tabakat kitabı dediğimiz eserler var. Yani bio-bibliografik metinler var. Bunlar ise İbn-i Nedim, en meşhur İbn-i Nedim’dir ve onu takip eden pek çok metin.
Burada antik dönemden, özellikle Yunan’dan, İran’dan vs. bütün bilim adamlarının hayat hikayeleri, eserlerinin ne olduğu, eserlerinin listesi, bunların Arapça’yı çevrilip çevrilmediği, çevrildiyse kim çevirdi, üzerine şer yazıldıysa kim yazdı vs. bütün bunlara dair ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. Herhangi bir şekilde yani oradan alalım kendimize mal edip benimmiş gibi piyasaya süreyim şeklinde bir şey yok. Bilakis orada çok büyük bir özgüvenin olduğunu görürsünüz o eserlerde. Onu alır, anlar, yorumlar, kendisi yeni katkılarıyla gerekirse kendi eserini yazar o alanda. Dolayısıyla böyle çok özgüvenli ve açık yürekli bir sürecin olduğunu görüyoruz. Bilim insanlığın ortak mirası, saygı duymak lazım, denir bir genel yaklaşır. Evet ve kaynaklarını her zaman atıf yaparlar. Fuat hocanın, merhumun hep belirttiği bir şeydir bu. Yani klasik İslam dünyasında modern akademik yazıma benzer bir şekilde deep note gösterme, hani nasıl bugün kaynaklarımızı gösteriyorsak, görüşler kimden geliyorsa, biliniyorsa şayet görüşün kimden geldiği, Ariso’dan mı geliyor, Platon’dan mı geliyor,
Patlam, Müstaham mı geliyor, Galenden mi geliyor neyse bütün bunlar belirtilir ve bu konuda da hiçbir şey söz konusu değildir. Yani kendine bir güvenmeme durumu söz konusu değildir. Rahatlıkla bu atıfları yaparlar. Hocam da zaten özür dilerim, hocam da bunu çok söylerdi, bilimin milleti olmaz verdi. Bilimin asla milleti değil, dini olma, bilim bütün evrensel dil. Milleti olmaz verdi.
Bunu çok söylerdi yani. Çok şahit oldum, duydum yani. Bilimler tarihi, dünya bilimler tarihini, İslam bilimler tarihini, ilerleyen tarih söyleşileri programında konuşacağız ama bunu Fuat Sezgin’in aslında İslam Bilim Tanrı’nın ne tür hizmet yaptığının biraz daha açılması için bir soruları soruyorum. Onun için çok kısa cevaplar sizden istirham edeceğim. Son dakikalarımda girmiş durumdayız programın. Bir, bunları aldılar böyle biri özgüvenle. İki, bunun üzerine büyük katkıda bulunarak yeni keşiflerle dünya bilim tarihine yeni bir çığır açtı Müslümanlar diyebilir miyiz? Rahatlıktı diyebiliriz. Peki. Sonra Batı bu bilimi aktarırken ve alırken nasıl bir yol ve yöntem izledi? Müslümanlarla mukayese ettiğiniz özellikle nasıl bir sonuçta kaldı? Şimdi Müslümanlarla Avrupa’nın zaten sıkı bir ilişkisi var. Birincisi İspanya üzerinden orada 700 yıl Müslümanlar Endülüs’te hakim oldular. Diğeri Sicilya 500-600 yıl civarında Müslümanların orada bir hakimiyeti söz konusu. Haçlı seferleri önemli bir şeydir. Müslümanlarla Avrupa’ların bir arada çok sıkı bir ilişki içerisinde girdikleri bir dönemdir. Dolayısıyla buradan büyük bir etkilenme söz konusu. Bu tercüme hareketleri var Endülüs üzerinden ve Sicilya üzerinden. Dolayısıyla İslam dünyasında üretilen felsefi ve bilimsel eserlerin Latinceye ve İbraniceye tercüme edildiğini 10. yüzyılın sonlarından itibaren biliyoruz. Ve bunlar Batı’daki modern bilimin ve felsefenin gelişiminde önemli etkilere sahip.
Ama burada kritik bir şey hocanın hep vurguladığı Renesans fikri. Bunun Hüdayin-i Abid yani Batı’daki bu bilimsel ve felsefik ilişmenin bir anda kendiliğinden mucizevi bir şekilde tekrar Yunan kaynaklarına dönerek gerçekleştiği şekilde bir algı yarattı.
Hocam bunun böyle aniden mucizevi bir şekilde gerçekleşmediğini, Renesans’ın öncesinde ve Renesans’ı hazırlayan İslam dünyasından gelen büyük bir etkinin olduğunu ama Batı tarih yazımının bunu örtbas ettiğini söylüyordu. Bugünkü Batı bilimin temelinde bunun olduğunu söylüyor ve ömrünü bunu ortaya koymaya aldı. Ve nasıl bir sonuç aldı? Yani büyük oranda bunu kendi çalışmalarıyla ortaya koyduğunu söyleyebilirsiniz. Ama bunun modern akademiyada nasıl karşılık bulacağını önümüzdeki yıllar gösterecek. Şimdi tabii bizim birkaç dakikamız daha vardı ama son anda akışta bir değişiklik olmuş ve programın son dakikasına girmiş bulunuyoruz. Mecid Bey son birkaç saniyeyi size tahsil edelim isterseniz. Şunu söylemek istiyorum hocamla ilgili hocam mesela Filistin’in çocukların öldürülmesinden dolayı Almanya’da Hessen eyaletinin kültür ödülünü İsrail Yahudi cemaati başkanlığınınla beraber alacağından dolayı almamıştı. O ödül almamıştır. Çok büyük bir ödül Almanya’da bu. Onu asla almadı kabul etmedi ve gitmedi.
Ayrıca 60 yıl Almanya’da yaşamasına rağmen Alman Cumhurbaşkanı’nın ısrarına devlet büyüklerinin ısrarına rağmen asla Alman vatandaşı yabancı vatandaşlığı kabul etmeyip Türk vatandaşı olarak doğup Türk vatandaşı olarak ölmüş vefat etmiştir kendisi. Evet. Evet son dakikalara girmiş bulunuyoruz.
Ama Türkiye Cumhuriyeti de sevgili seyirciler Fuat Sezgin’in İslam bilimine kültür ve tarihimize bu katkılarını nasıl ödüllendirdi diyorsanız şöyle cevap verelim Pısaca. Bitlis’te dünyaya gelen ve ülkesinden Almanya’ya gitmek zorunda kalan bir ilim adamını tekrar ülkesine bütün kitap ve varıyla geri getirdi.
Onu omuzunda Cumhurbaşkanı taşıdı. Özel bir izinle kurucusu olduğu müessislerin başına Gülhane Parkı’na buraya defneni sağladı. Yetmedi 2019 yılını Fuat Sezgin İslam bilim ve teknoloji tarihi yılı ilan etti. Aslında bu aynı zamanda bilime devletin ve yöneticinin bakışlarındaki de bir değişimin ifadesi.
Efendim, sayılı zaman tez geçer demişler. Biz Gülhane Parkı’ndan canlı yayında Prof. Dr. Cüneyt Kaya ve Fuat Sezgin Vakfı mütevellili heyet ve yönetim kurulu başkanı Mecit Çetinkaya’yla Fuat Sezgin eserlerinin ortasına Gülhane Parkı’nda size Fuat Sezgin’i anlatmaya gayret ettik. Ne kadar anlattık cevabı sizde. Ama mutlaka önümüzdeki günlerde bu konuları ele almaya devam edeceğiz.
Yayında ve yapımda emeği geçen herkese ve değerli misafirlerime çok teşekkür ediyorum. Hepinize hayırla anan ve hayırla anılan bir ömür niyaz ediyorum. Hoşçakalın.
Bu dizinin betimlemesi TRT tarafından Sesli Betimleme Derneğine yaptırılmıştır.
Erişim www.seslibetimlemedernegi.com

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir