"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. İskender Pala | 15. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. İskender Pala | 15. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=5c802T5XcI4.

Müzik Merhaba sevgili seyirciler Bir Ramazan’ın sonuna geldik ve Ramazan’ın Neşv-i Nema günlerine Merhaba diyoruz. Bayram
Ne güzel bir duygu, ne güzel bir his. Bayram’a erişmek, bayram’ı yaşamak, bayram’ı yaşatmak, bayram yapmak belki de daha önemlisi bayram yaptırmak, yaptırabilmek. Galiba bayram yaptırmak bayram yapmaktan daha önemli değil mi İskender Hoca? Hiç şüphesiz yani herkes için bayram yapılmak bir öne marz eder. Ama bayram yaptırmak
birilerine lazım olduğu için değildir. Bize lazım olduğu içindir. Birisi kendi bayramı kadar bir başkasının da bayram yaptığını kendi bahtiyarlığı kadar başkasının bahtiyarlığını gördüğünde asıl buna ihtiyacı olan kişi karşısındaki değildir, kendisidir. Bunu böyle düşündüğümüz zaman gerçek bayramı hissedebiliriz, gerçekten bir bayramı hissedebiliriz. Çünkü bayram bizim için
başkalarının sevinmesinden ibarettir. Biz başkaları sevindiği zaman sevinçli oluruz. Çevremiz mutluysa biz mutluluğu tadarız. Yoksa insanın tek başına bayram yapması eski şairlerden bir tanesinin söylediği bir mısra var. Süruru it matem ehlinin yasın arttırır der. Yani bayram sevinci yalnız kalmış, matemde olmuş, dert sahibi olmuş birisinin ancak yasını arttırabilir. Başkaları sevinirken demek ki bayramda bir mana var. O herkesin sevinmesi. Her daim sevinçli bir zaman dilimi ayrılmış. Başı sonu belli. Özellikle bu bayramı da söz konus edecek olursak bir de Ramazan’dan çıkmışız. Yani Ramazan’da biriktirdiğimiz bütün o güzelliklerin sevinçini yaşamak gerekiyor. Bütün o ruhi yüklemelerin bütün doldurduğumuz enerjinin böyle bir dışavurumu olması lazım. Herkesin mutlu olabildiği bir zaman dilimi. Hocam lütfettiniz, yoğunduğunuz arasında bize bayram yaptırmak üzere ve bayram sevincini hissettirmek üzere programımıza tavsiye edişi konuk oldunuz. Hoş geldiniz, şeref verdiniz. Çok teşekkür ediyoruz. Bizim için Bahtiyar. Bayram gibi oldu. İnşallah. Bayramımız bayram ola. Öyle diyor Ali Hacı Bayrami Veli. Bayramlıkları hazırladınız mı hocam? Şimdi bayramlıklar kademe kademe hazırlanıyor. Çok şükür ki bayramlıklar hazırlayabilecek bir ortamımız var. Bayram yapılamayan, hiç bayramın hissedilmediği bir ortamda değiliz. Elhamdülillah. Bunun için bayramlık hazırlamak kolay. Bayramlıklar da zaten son dönemlerde hakikaten fazla da külfet isteyen şeyler değil. Osmanlı’da olacaktı da bayramlık hazırlayacaktın. Allah. O zaman biz sizden şu Osmanlı’daki bayramlıkları bir dinleyelim. Elinizi öpmeye geldiğimizi de talep edelim hocam. Buyurun. Estağfurullah. Elimizi öptürmeyiz. Bayramlaşırız ama şöyle düşünelim. Yani mesela bayram için hakikaten insanların özellikle fakirlik dönemlerinde bayramlaşmak adına harcadıkları mevlalar çok yüksek. Amirler memurlarına, memurlar amirlerine bayramlaşmaya gidildiği bir dönem var. Bu Osmanlı Devleti’nin fakirleştiği, her şeyin biraz daha tepe taplak olmaya başladığı bir dönem. O zamana kadar bayramlaşmak veya hatta bayram hediyesi almak,
bayram caizesi almak, insanlar için bir gelir kapısı demeyelim ama bir anın eli tutulmaz darbu meseliydi. Ama daha sonra amir memur arasında hiyerarşik bayramlaşma başlayınca, düşünün memursunuz amirinize bayramlaşmaya gideceksiniz. Bir hediye götürmeniz lazım. Eyvah eyvah. Düşünün ki bürokratsanız vezir hazretlerine veyahut da nazır hazretlerine yahut işte falanca paşaya bir bayramlaşmak için gideceksiniz. Eskiler derler ki, bayram geldi ama siz duvardan giden hançerin hesabını tutun. Yani ata yadigarı, hançerlerin bile satılıp, bayram hediyeleri için harcandığı dönemlerden geçtik. Onun için bu dönemin bayramlığı, bayram hediyesi çok kolaydır. Çok şükür müreffeh bir ortamdayız. Görünüşte insanların maddi gelirlerinin az gibi olduğu farz edilebilir. Ama genel manada bakıldığında ülkemiz bir bolluk ülkesidir. Hatta bir israf ülkesidir. Bayram bu yüzden israfa da kapı açan bir tarafı olduğu için dikkatli yaşanması gereken bir zaman dilimidir. Bayram yapıyoruz diye başkalarının sahip olamadığı imkanların çarçur edilmesi ve hoyratça kullanılması, bayramın hem lezzetini kaçırır hem tadını. Çünkü orucu bunun için tutmadık. Oruç bunun için değildi. Bilakis kendi nefsimize bayram yaptırmak için bir perhiz dönemiydi. Yani hediyelerimiz her halükarda hazır olur. Siz yeter ki bayramlaşmaya gelin. İnşallah hocam. Ama şimdi kurduğunuz cümlelerden hareketle, şimdi biz bugün bu programda nerede o eski bayramlar diye nostalji yapamayacak mıyız?
Şimdi bu tarihin en eski problemlerinden biridir. İnsanoğlunun çocukluğuna özlem duyması. Nerede o eski bayramlar demek için çocuklarımız ve torunlarımız büyüdüğünde onlar da bu cümleyi söyleyecek. Nerede o eski bayramlar diye. Biz nasıl kendi çocukluğumuzu özleyip eski bayramlar diyorsak,
bir zamanlar bize mesela direkler arasındaki ramazanlar ve bayramlar, İstanbul’un birtakım eğlence mekanlarındaki, hatta yozlaşmış eğlence mekanlarındaki eğlence türleri bile nerede o eski bayramlar dedirtir tarzdaydı. Evet bunu da diyebilirsiniz. Bu da mümkündür. Kimse de ayıplamaz sizi. Ama bu biraz algılarımızı değiştirmekle alakalı. Nerede o eski bayramlar diyebilmek için,
mesela bu günlerde İstanbul’daki mültecileri, İstanbul’daki garipleri, kimsesizleri, yolda kalmışları, hakikaten fakir fukara sayabileceğimiz insanları bilmemiz gerekiyor. O zaman nerede o eski bayramlar diyebiliriz. Biraz da bunların bu tür komşularımızın, bizden olan insanların gönüllerine bayram yaptırdığımız zaman, nerede o eski bayramlar diyebiliriz. Yoksa sadece bir eğlence, işte salıncaklara binmiştik. Pek çok ressamın bayram tabloları vardır. Nedim Gülseren’in bir tane tablosu vardır mesela. Salıncaklar, aklı karacalar, dönme dolaplar, kağıt helvacılar, öbür tarafta sözümecisten dışarı maymun oynatanlar, ayı oynatanlar, beri tarafta işte kumpanyalar. O kadar renkli, o kadar heyecanlı sahnelerdir ki, acaba bugün aklımızda o sahnelerden kaç tanesi kaldı. Mesela ben bayramlık diye hatırladığım çocukluğumdan,
hakikaten o yastığının altına koyup sabah namazına, bayram namazına giderken gıcır gıcır boyasını sildiğim bir ayakkabı hatırlamıyorum. Çünkü Cizlevet dönemiydi. Sizinki iyiymiş, bizimki kara lastik. Şimdi bunlar hepsi ideal şeyler söylenebilir. Keşke yaşansa ama yaşanmış olanları çok azdır.
İnsanlar da idealleştirdikleri şeyleri belki hep özlüyorlar. Ben çocukluğuma dair fazla da bir şey özlediğimi, bayramlara ilişkin fazla da bir şey özlediğimi hatırlamıyorum bile. Onun için nerede o eski bayramlar? Hocam galiba biraz aslında imkanlardan ziyade duygu o hissetmekle ilgili. Şimdi size anlatınca ben 10 çocuklu bir ailenin en küçüğüyüm. Ve tek anneden tabii bunu hemen altını isteyeyim. Allah uzun ömür versin.
Üç ağabey ve babam, cami bize yarım saat uzaktaydı. Mesela ilk hatırladığım bayram hatırası o. Babam bize bir kadife pantolon almış. Bir de yeni kara lastik. Bir de gömlek kalktık, abdest aldık, giydik. Babam önünde biz üçümüz arkada bayram namazına gidiyoruz. Ağabeyimlerle beraber elimizi bu pantolonun ön cebine sokuyoruz ve bakıyoruz. O böyle hiç gözünden gitmeyen bir şey. Belki nizelerini giydim ama hiç onu hatırlamıyorum.
Şöyle biraz şükür duygusu ve var olanı hissetmekle de alakalı bu eski bayram duygusu veya yeni bayramı yoksa bugünkü bayramlar hakikaten. Duygu açısından bakıldığında her bayramın kendine göre bir hatırası mutlaka vardır. Bazen bayramda bir küçük hüzün kırıntısı, bazen dudağının kenarında bir tebessümü bozan bir keder duygusu. Bunlar daha çok hatırlanması gereken şeyler. Türkülerimizde bunlar daha çok vardır. Gurbeti mesken mi tuttun, gittin de beni unuttun, bir selam gönder bari, bayramdan bayrama diyen bir türkünün içerisinden siz istediğiniz kadar bayram hayali üretir. Bayram duygusu çıkartabilirsiniz.
Bayramla ilgili söylenmiş bütün hasretlik duyguların hepsini bir bayramın küçücük bir adında, bir bayram hatırasında düğümleyip ortaya koyabilirsiniz. Bayram zaten duygunun has zamanıdır. Duygulanmanın has zamanıdır. İnsan bayramda duygulanmayacak da ne zaman duygulanacak?
Yani sevinçlerini, şetaretini, o neşesini bayramda göstermedikten sonra, çevrenizle paylaşmadıktan sonra, bayram bir lezzettir. O lezzeti hissetmek lazım.
Biz şimdi sadece şekerle, baklavayla vesaire hissetiyoruz. Halbuki o şeker kelimesini hareketini farklı okursan, şükür olarak da, şükür de lezzeti hissetmek lazım. Şükrüyle lezzeti hissetmek lazım.
Yani dini bir vaaz gibi olmasın söylediğim ama bayram insanların kendilerine ilişkin olan sevinçleri değil, çevreleriyle olan ortak sevinçleridir bana göre. Ne güzel ifade ettiniz hocam. Estağfurullah. Yani bayram biraz kapı gözlemek, bayram biraz açılan kafada sizi gözleyen bir göze derinlemesine bakabilmek, sarılabilmek. Sürprizler yapabilmek.
Yani bayram ettirmek. Bayram biraz hüznüyle geliyor biraz. Siz bir sohbetiniz, öyle diyorsunuz ama bayram dediğiniz sadece sevinç değildir. Bayram dediğiniz aynı zamanda hüzündür. Bayram puslattır ama aynı zamanda hasrettir. Böyle değerlendirmeleriniz var.
Evet, bayram. Söylediğimiz gibi yani bayramda siz melale anlamayan nesne aşına değiliz diyor yaşam. Neşen, neben, meşumâi. Evet. Şimdi o melal içinizde yoksa bütün bayramlıklar, bütün bayram ziyaretleri, bütün bayram eğlenceleri hepsini bir kenara koyun.
Hele de Türkiye gibi bugün hakikaten trajedilerin, kederlerin, üzüntülerin harman harman olduğu, insanımızın neredeyse savrulma noktasında perişanlıklar yaşadığı, şeyt haberlerinin geldiği, ne bileyim işte bütün dünyanın üzerimize yürüdüğü bir dönemde.
Bir bayram daha ziyade sevinmek değil, belki de melali hissetmekle zenginleşebilir. Zenginleşmelidir de ayrıca.
Yani har vurup harman savuran bir eğlence değildir bayram. Bilakis kıvamında yoluyla yordamıyla dostlukları pekiştirecek, akrabalıkları ve sıla-i rahimi hakikaten yad ettirecek güzel bir zaman dilimidir. Hoş anlar, duygulu anlar, sevinçli anlar yaşamak, hissedebilmek ve hissettirmek diyebiliriz. Hocam şimdi biraz önce de geçti ama şimdi melale girersek biz ayrı bir vadede epeyce ilerleriz ama melali konuşmak lazım. Ama biraz önce cümleniz arasında geçti. Bizde bayramın adı belliydi. İşte fitre bayramı, sonra şükür bayramı, daha doğrusu ramazan bayramı.
Fitre bayramı, sonra şükür bayramı derken bir baktık bizim bayram olmuş şeker. Nasıl oldu bu? Çok da kötü olmamış. Yani ağız tadıyla insanlar şeker… Şekerin de bulunmadığı bir zamanda bu isim konulmuş olmalı muhtemelen. Bu fitreden şekere geçişte bir ruh ve iklim değişim de var gibi.
Yani bir kelimelerinizi değiştirdiğinizde anlayışlarınızı değiştirirsiniz. Sözcüklerinizi başkalaştırdığınızda kendi medeniyet kavramınızdan çıkar, başka bir medeniyet kavramına veyahut da ortamına girersiniz. Bu kesin. Ama ben o şeker bayramının şekere bile hasret kalınan bir fakirlik döneminin eseri olduğunu düşünüyorum. Bir de şeker kelimesi, şükür kelimesiyle aynı yazılır Osmanlıca harflerle. Yani insanlar belki espri olsun diye şükür bayramını şeker bayramı okumuş, yahut da şeker bayramını çocuklara şeker sunarken, bak bu şükür bayramıdır ama senin için şeker bayramıdır şeklinde söylemiş de olabilirler. Bunlardan da kaçınmamak lazım. Toplumumuz kendi içerisinden gelen bir kelimeyi bayrama çok da kötü değil yani şeker bayrama.
Ama biz terminoloji ile kullanacaksak, doğru yerine oturtmak istiyorsak manayı, o zaman bunun bir fıtır bayramını, idil fıtır olduğunu, bir fitre vermek gerektiğini, iftar kelimesiyle fıtır kelimesinin aynı kökten türediği için aslında Ramazan’a vabeste bir bayram olduğunu,
bir ay boyunca ruhuna, aklına, midesine ve nefsine oruç tutturmuş bir insanın bunu hak ettiğini, birinci ve ikinci ve üçüncü gün, üç gündür biliyorsunuz Ramazan bayramı, her on güne bir başlangıcı rahmet,
ortası muhafiz, her on güne bir gün hesabıyla, otuz güne üç gün sevinsin, şükretsin ve insan sadece kederden ibaret değildir, sadece sevinçten de ibaret değildir.
Yani bunu da tattırmak, özür dilerim, tattırmak lazımdır. Yüce Rabbim de herhalde, kulum bu kadar zahmet çekti, beni andı, ağzını kilitledi, boğazını kilitledi, dilini kilitledi, nefsini kilitledi,
şimdi ben bütün hazinelerimi açacak bir, ona iltifatta bulmayayım, ikramda bulmayayım, şeklinde üç gün bize sevinç için pay veriyor. Ama hocam şöyle bir hassasiyete sahip olmakta fayda var diye düşünüyorum. Şimdi benim adım Coşkun, sözün ki İskender, birisi gelse bize farklı bir isimle hitap etse,
en fazla böyle sesimizi çıkarmasak bile, belli ki ismimizi bilmiyor, yani ismin hukukuna riayet etmek lazım diye düşünüyorum. Ve biz yine Ramazan Bayramı, Şükür Bayramı ve Petre Bayramı gibi şeker yiyelim ama, şükürden hareket edelim diye düşünüyorum yine de hocam. Peki öyle olsun. Yani ben onun bir zenginlik olduğunu düşünüyorum. Çünkü şeker gibi bir kelime bak, şeker. Ne kadar? Şimdi şakası bir tarafa.
Tabii ki. Terminolojiyi ve medeniyet dünyamızı değiştirecek bir öneride bulunalım diye söylemiyorum. İzleyicilerimiz onu anlayacaktır. Çok güzel ifade ettiniz zaten. Ben sadece kendi zaviyemden bakarak isim kimliktir hükmünden bir hatırlatma da bulunmak istiyorum. Hocam şimdi bizde bir bayram geleneği var, bir bayram örfü var. Yani çok şükür biz hakikaten tarihi geçmişi itibariyle zengin bir millettir.
Bu zenginlik askeri başarılarla dolu olan bir ihtişamdan gelmiyor aynı zamanda. Geleneğinden, örfünden, sanatından, teşrifatından, biyoprasisinden, kıyafetinden, hediyeleşmesinden, oturup kalkmasından. Doğru. Çok doğru. Zengin bir dünyanın mensubuyuz. Her ne kadar kendimizi şimdi maddi açıdan bol bir refahın içerisinde görüp pek düze bir hayata mahkum edilmiş gibi gözüküyor isek de aslında geçmişe baktığımızda böyle zengin bir gelenek var. Ve bu geleneğin en güzel tecessüm ettiği, görünür olduğu, yaşanır olduğu ortamların başında da bayramlar geliyor. Osmanlılar da bu sözünü ettiğimiz zenginliğin en görünür yüzlerinden birisini oluşturuyor. İsterseniz biraz Osmanlılar da Ramazan bayramlarını, bayramları saraydan sokağa doğru bir özetliğini bir hatırlayalım. Topkapı Sarayı’nda mesela bayram neydi, nasıl yaşanırdı, nasıl hissettirilir ve topluma nasıl aktarlırdı?
Bir defa bütün toplumlar bayram yapar. Biz, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bize iki bayramı hediye olarak önerdi. Biz de onları yapıyoruz şimdi.
Şimdi şöyle düşünelim, bayram yapmak için bir sebep lazım. O sebep bazen bir zafer, bazen bir dini duygu, bazen bir buluşma, bazen baharın gelişi bazen bazen çoğaltabilirsiniz.
Osmanlı Devleti’ne gelese kadar Türklerde bayram ta Orta Asya’dan itibaren geleneği olan hakikaten köklü bir millet olmanın getirdiği bir sonuç olarak bugüne kadar adetleriyle bilgilerimiz dahilinde
Kutat Gubilik’ten tutun, Atabatül Hakaik’ten tutun, bütün nasihat namelerde, bütün devlet etme kitaplarında, bütün yönetim kitaplarında hep bayramlara bölge bir bölüm hazırlanmış ve ayrılmıştır. Fatih döneminde, ilk defa Fatih Kanun namesinde bir bayram nasıl kutlanacak, sarayda bir bayram nasıl kutlanacak, Fatih bunu yazdırmış.
Oradan birkaç cümle not alıp gelmiştim ve diyor ki Fatih Kanun namesinde, ve bayramlarda meydanı divana taht kurulup çıkmak emrim olunmuştur. El öpüldük de vüzeram ve kadı askerlerim ve defterdarlarım, kafadarım olup duralar, yani onlar benimle beraber eşit seviyede yanımda dursunlar. Ve hocama ve müftül enama ve vüzerama ve kadı askerime ve baş defterdarıma ve nişancıya kendim kalkmak kanunumdur. Bu kanun gereği, sarayda bütün bayramlaşmalarda padişah ayağa kalkar, hocasının elini öper, hocası da devlete hürmeten onun elini öper. Ondan sonra bayramlaşma merasimi başlar, sonra etrafında durduğu bütün o insanların, tabi bu sadece Fatih döneminin küçük teşkilatı. Kanunu döneminde bu daha da büyümüş, 3. Selim’e gelindiğinde daha da devasa bir hale almış. Teşrifat denilen şey o kadar önemlidir ki aslında, yani devlet terbiyesi içerisinde devlet kurallarını uygulamak. Yani bugün mecliste nasıl davranacağınızı, belki de milletvekili seçildiğiniz zaman size söylemiyorlardır. Ama padişah meclisinde, divanda, sarayda, saraya daha girdiğinizden itibara nasıl davranacağınızı bilirler. Bayramlar Osmanlı Devleti’nin dışarıya gösterdiği yüzüdür.
Televizyonun olmadığı zamanları düşünün, haberleşmenin olmadığı, gazetenin çıkmadığı zamanları düşünün. Ve padişahınızı görme şansınız var. Sizi yöneten padişah diye gözünüzde ve ömrünüz boyunca büyüttüğünüz, haşa yarı tanrı falan diye zannettiğiniz insanın hem sarayına gideceksiniz hem kendisini göreceksiniz.
Ve siz Fransa elçisisiniz, siz Hollanda masrafı gözü arasınız, siz İsviçre balyosusunuz vesaire. Yani Osmanlı’da, sarayda bir bayram bir defa bütün uluslararası ilişkilerin hepsinin hakimiyetinin sağlandığı bir teşrifat alanıdır. Bütün o insanlar davet edilir, Osmanlı’nın eşamını görecek şekilde altın taht Bavü’s-Selam’ın önüne kurulur. Orada Divan-ı Hümayun beri taraftadır. Bütün insanlar bayramlıklarını giymiş olarak. Bayramlık kelimesi aslında çocuklara, çocuklara güzel elbise değildir.
Bayramlık, ben bir zamanlar askerdim, bizim bayramlık kıyafetlerimiz vardı. Teftişlik kıyafetlerimiz vardı. Türk askeriyesinde, Türk subayında adetti. Tarihten bu yan hep öyledir. Yani en güzel görünebildiğin hal hangisiyle hangisiyse onu görüneceksin. Yani teftişlik denilen şey aslında bayramlıktır. Pırıl pırıl her şeyiyle.
O senin işte Allah’u Cemil’in yuhibbül cemal ile doğru bir yorum yapacak. Allah güzeldir, güzeli sever. Şimdi bayram sarayda kutlanmaya başlandığında daha teheccüd zamanında kalkılır. Sabah ezanları Ayasofya’da hep beraber kırılır. Padişah hazretleri kutsal emanetler dairesinde kılar namazını.
Ondan sonra önce maiyetinde birkaç kişi ile onu topluca götürürler. Taht hazırsa oraya gelir. Ondan sonra hirâşik düzene göre, protokol sıralamasına göre. Oyuncu Hünsel’in meşhur bir tablosu var. Orada çok güzel. Evet. Her yerde o tablo vardı. Arkadaşlar da galiba gösteriyorlar. Zonarho’nun, Melling’in tabloları vardı. Mesela 2. Abdülmecid’in bayram alayı diye bir tablosu vardı. Tablo vardır. Çok güzel bir tabludur o. Orada da bütün bu teşrifatın ihtişamını görebilirsiniz. Şimdi saraya bakıyorsunuz. Sarayın içerisinde bütün bir devleti görüyorsunuz. O devlet başkaları tarafından da görülüyor ve gözleniyor. O gün sizi orada izleyen bütün şehbenderler, bütün yabancı misyonlar kendi tavırlarını ona göre alıyor. Adımlarını ona göre atmaya başlıyor. Büyük devlet bu demek. Gelenekli devlet bu demek. Medeniyete ait kavramlar bunlar demek zaten. Yani sizin teşrifatınız yoksa hadi bu da böyle oluversin diyorsanız köylüleşmişsinizdir. Yani burada köylülüğü bir küçümseme manasında söylemiyorum. Medeni, medine, medeniyet manasında bunu kullanıyorum. O zaman daralma başlar. Zihniniz de daralır. Yani anlayışlarınız daralır. Zihniniz de gittikçe daralır. Üretiminiz azalır, icadınız olmaz vs. vs. Yani o tarafı işin uzun. Ama bayram Osmanlı için sadece bir iki gün şurada eğlenelim değildir. Bilakis Osmanlının dışarıya gösterdiği yüzüdür. Sarayın tebaasına karşı tutumudur.
Hayır hasenatıyla insanların ve fakir fukarasını kolladığı bir dönemdir. Ve her şeyiyle daha sarayın bahçesindeki çiçeklerden başlayarak nasıl bir düzen içerisinde yürütüldüğünün disiplinidir. Bayram bir disiplindir Osmanlı. Aslında bayram bir anlamda devletin devlet olduğunu gösteren şeydir.
İkramıyla, ihsanıyla, ihtişamıyla, örfüyle, âdetiyle, geleneğiyle ve sürekliyle göründüğü üzerinden birisi. En belirginidir hatta. Yani halk arasında ne yapılır peki Osmanlı’dan? Ama bir hediyeleşme de var hocam. Padişah… Tabi tabi yani padişah her bir defa saraya gelen herkes hediyeyle gelir giderken de hediyesini alır gider.
Bu artık sizin devletin zenginlik oranına göre, hazinenizdeki varlığın durumuna göre çişli zamanlarda derecelendirilmiş bir hiyerarşik anlayıştır. Yazılı bir şey değildir ama insanlar bilir ki bu böyle olmadığıdır. Gelenektir. Evet. Övftür.
Sokağa gelelim hocam, Sultanahmet Meydanı’na gelelim, şehir meydanına gelelim, ara sokaklara gelelim, evlere gelelim, devletten çıkıp hane-i saadetlerimize gelelim, devlet hanelerimize gelelim. Oradan önce donanmaya gidelim. Donanmada bayram çok heyecanlı olurmuş eskiden. Donanma şenliği vardır evet bayram şenliği. Evet. Şimdi o donanma şenliğini de onlar yapar da onun için yani akşamları fener alayları falan düzenlenir. Benim çocukluğumda da yapılırdı bayramda.
Aynı subaylarınız dönemde olmadı mı hiç? Hayır. Eski günler Osmanlı’da. Bunların benim için en ilginç geleni şeydi, Evliya Çelebi çok anlatır mesela bunu. İstanbul’da nasıl eğlenilirdi, bayramlarda neler yapılırdı falan. Benim için çok ilginç olan bir tanesi top sektirme.
Top sektirme bildiğimiz donanmada sahile getirirler, donanma toplarını koyarlar düz, sahi yani su seviyesinde. Sonra topu ateşlerler, o top güllesi denizin üzerinde hani çocukların taş sektirmesi gibi bir an düşün.
Bir gülle denize giriyor çıkıyor, giriyor çıkıyor sanki böyle bir canavan bir Çin yılanı denizin içerisinde kocaman beyaz beyaz köpüklerle nasıl bir manzaraydı hep hayal ederim yani top sektirmeyi. Bugün belki de donanmaya söyleyip bir kere bunu denetmek lazım.
Bu sene olmaz tabi de inşallah önümüzdeki sene donanmamız belki programımızı dinliyorsa komuta kademimiz ve idareciler. Top atışlarıyla halk bir defa bayramı ne olduğunu bilir ona göre giderdi. Ama öncesinde bir bayram hazırlıkları var değil mi? Bugün gibi yarın bayram değil yani. Şöyle bayrama bir özen gösterme bir ihtimam eskilerin ifadesiyle vardı. Sebebi şu bugün bayram geliyor tatilin nerede yapalım cümlesi her evde konuşulan bir cümledir. Bu da artık çok da ayıp bir şey değildir yani çünkü insanların bu çağda bayramı böyle şehirden dışarıda başka bir yerde nefes alma vesilesi kılmaları.
Bunun getirdiği zararlar yok mudur pek çok zararı vardır. Yani aile bağlarını büyükleri ziyareti işte insicamı geleneğin devamı vesaire onları bir kenara bırakalım. Hocam oğullarımın ziyaretime gelmediği bir bayramı yaşamak istemem şahıs. Gidemeyebilirsiniz gelemeyebilirler onu demek istiyorum. Öyle düşünmesin izleyicilerimiz.
Yani çocuklara gelemezse gücenmesinler onlara yahut da ki çocuklar annelerine babalarına gidemiyorlarsa fazla da dert etmesinler. Etsinler hocam niye etmiyorlar? Ben diyorum ki bu çağın mecburiyetleri bazı şeyleri dayatır. Bazı şeyleri de mecburiyet gibi algılıyoruz bir de öl mesleğimiz var ama hocam. Neyse dönelim biz.
Şimdi bayram hazırlıklarını tamamlamış insanların hepsi bayram namazını çok önemser. Eskiden bayram namazından evvel temcid okunurdu. Şimdi yok o adet belki son zamanlarda yeniden ben İstanbul minarelerinden duymaya başladığım salalar veriliyor bayramdan evvel. Ama bir de temcid de okunurdu. O temcidler çocukların uyanma saatidir bayramlıklarını giyme saatidir.
Evin içerisinde ev hanımının telaşa başlama saatidir. Hazırlıkların evin beyinin hediyelerini kontrol etme bayram harçlıklarını ayrı ayrı düzenleme zamanıdır. Sonra ellerinden tutularak ailecek namaza gidilir. Evin erkeklerinin tamamı namaza gider.
Namazdan sonra bir mahallede tanıdıkların hepsiyle merhabalaşılır bayramlaşılır el öpülür belki harçlık tanınır. Benim çocukluğumda arefe sabahında mahallenin bütün çocukları toplanır hep beraber adak adak geleneği vardı.
Yani arefe sabahında ramazandan çıkılmaya yakın kapı kapı dolaşılır sahur zamanından güneş doğasıya kadar ve her kapıda çocuklara hediyeler verilirdi. O çocukların sevindirilmesi söz konusuydu. Tabi o zamanın hediyesi leblebi leblebi şekeri işte para falan değil yani. Ama yıllar da o yıllar ki zaten para da yok. Yani leblebi şekeri bile çocuk için çok önemli bir bayramlık sevinç anlamı taşıyor. Şimdi yapılmıyor mesela arefe günlerinde mahallenin bütün çocukları toplanır evlerin önüne gider maniler okur.
Üzüm çöpü armut sapı diye çocuk sesleriyle onlar evin önünde mani okurken evin hanımı akşamdan hazırladığı hediyelerin her birileri için veya onların bir torbası vardır. Torbanın içerisine konulur bazen darı koyarlar yok çünkü yokluk zamanı. Bu hediyeler paylaşılır. Ama boş çevrilmez çocuk. Asla. Asla. Hele o çocukla. Zile basıldığı zaman kapı açılır. Kapı yok. Zil yok. Kapı var.
Kapı çalındığı zaman açılır. Sessizde gömülmez ailene bu bu bayram için bir kuraldır. Eskiden her şehirde her şehirde olmayabilir. Yanlış söylemeyeyim. Ama kasaba büyüklüğündeki yani şehirde hoparlör var da şehire cenaze ilanı hoparlörle okunuyorsa Anadolu’da hala var ya işte o hoparlör bir gün önce mahalleleri ayırırdı.
Şöyle derdi yukarı mahalle yeşil mahalle sarı mahalle bayramın birinci güne evinde oturacak. Aşağı mahalle de köy mahalle bayramın ikinci güne evinde oturacak. O hoparlör arefe günleri bunları bağırır. Herkese duyurur. Böylece siz ziyaretçinizi ne zaman kabul edeceğinizi yahut da ziyaret ne zaman gideceğinizi bilir.
Gittiğiniz zaman kapı duvar ile karşılaşmazdınız. Bu bir aile sıcaklığını devam ettirme biçimi idi. Bir dostluk ortamını devam ettirme biçimi idi. Çoluk çocuğunuzu almışsınız. O zamanlar faytonla gidebilirsiniz. Arabanız yok. Yürümüşsünüz üç kilometrelik şehrin öteki mahallesine kapıyı çalıyorsunuz. Kimse yok. Ne halde olursunuz. Onun için o bile insanların kapı çalındığında açılmak çok önemli bir şeydir. Hele çocuk çaldığında açmak bambaşka bir şey. Ben bunu tabi çok acı hatıralar yaşadım. Bir zamanlar bir apartmanda otururken özel bozuk paralar hazırladık. Çocuklar gelsin diye. Bir apartmandan bir iki daire dışında kapının açılmadığına çok şahit olduk hocam. Sonra da zaten çocuklar da gelmez oldular. Bir bayramı ben özellikle bekledim ve çocuklar hiç gelmedi. Evde yokmuşlardır. Öyle diyelim. Peki hocam. Halk bayram namaz kılıyorlar. Davetler de yapıyorlar. Ortak yemekler, keşkekler, pilavlar. İkramlar çok özel hazırlar. Tabi yani evin bir defa tatlısı yapılır. Neden tatlı yapılır? Bugün dolma yapılıyor. Eskiden tatlı yapılırdı. Börek yapılırdı. Çünkü bunlar bulunmuyordu.
Bence halkın en güzel bayramı sabah camiden sonra bayramlaşıp aile büyükleriyle el öpme merasimini tamamlayıp ondan sonra dostlarıyla buluşmasıdır.
Özledikleriyle buluşmasıdır. Sevdikleriyle buluşmasıdır. Hassetliklerini gidermesidir. Bunun için çeşitli kaç göçler, bayram yerleri, bayramlık şehir meydanlarına kurulan bayram yerleri vs. de vardır.
Bu da hayatın bir akışıdır. Yani siz yukarı mahalleden falanca kızı seviyorsunuz ama bayramlaşacaksınız. Nasıl bayramlaşabilirsiniz? İşte bayram yeri onun içindir. Evet, şimdi ki gibi değil. Asil bir tarafı var en azından. Şimdi her şey bayağı alışıyor. Yani ben gençler gücensin istemem ama kendilerine dikkat etsinler.
Kendilerini biraz çekidüzen. Ucuz olmasınlar. Kısacası bu. Bu kelimeyle yetineyim. Ucuz olmasınlar. Yine de yakmış yar mendilin ucunu, ucunu türküsünün o melodisinde o sözlerinde ayrı bir dünya var.
Kaybettiğimiz bir dünya. Evet hocam. Bayram yerleri İstanbul’da, Üsküdar’da kurulurdu bildiğim kadarıyla. Kuşdilli Çayırı’nda kurulurdu, Kadıköy’ün Sultanahmet’te kurulurdu. Sultanahmet bir defa, Sultanahmet Meydanı bütün çağlarda Bizans’tan, Yeniroma’dan, bu zamanda kurulduğu günden bu yana daima bayramlık yeri olmuştur.
Çünkü atraksiyonu çok güzel bütün yapılarıyla. Geniş bir meydan. Daha sonra Bayezid Meydanı’nda kurulmuştur. Mesela Taksim Meydanı’nda hiç bayram yeri kurulmamıştır.
Bayramlık eğlenceler Taksim Meydanı’na taşınmamıştır. Çünkü zaten İstiklal Caddesi bayramlarda tıklım tıklımdır. Onun için Taksim ayrıca bir, daha doğrusu bu bir anlayışın ve bir medeniyet birikiminin de farklılmasını gösteren bir şeydir. Gayrimüslim tebaanın olduğu yerlerdeki bayram ile Bayezid’te yahut da Kadıköy’ündeki bayram, Üsküdar’daki bayram aynı olmayacaktır. Fakat bizim Osmanlı’dan kalma bir geleneğimiz vardır.
Şehrimizdeki ne kadar gayrimüslim insan var ise onlarla bayramlaşılır, bayramlaşırız. Şimdi son yıllarda güzel bir adet oluşmaya başladı.
Bazı resmi kurumlular veya kuruluşlar iftar programı düzenliyorlar. O iftar programlarına mesela Darül Aziz’e de İstanbul valimizin bir önceki akşam iftarı vardı. O iftarda İstanbul’un dini, ruhani liderleri de iftardaydı.
Bunlar önemli şeyler. Bayramlarda da bu insanların hatırlanması çok daha önemli. Komşunuz Musevi olabilir, Ermeni olabilir, başka bir din taşıyor olabilir, yahut da yabancı bir ülkeden gelmiş olabilir.
Onlarla bayramlaşmak, bayram ruhunu, o paylaşma ruhunu, o ortak sevinci, şehrin sahibi olarak sevincin duyulmasını onlara da hissettirmemiz lazım. Ve şehrin sahibi deyince bir şehrin sahibinden de bahsetmeden geçilmez. İstanbul’un yüzyıllardır bayramlarda en fazla ziyaret eden yeri Eyüp Sultan Hazretleridir.
Tatsiz şifatsız bir şekilde. Eyüp Sultan’ın bayramını tebrik etmeden bu şehirde, yani şehrin sahibine gitmeden, ev sahibine varmadan bayram yapılmaz. Yani siz burada geçicisiniz, kiracısınız. Nitekim altlı üst oturan bir ev sahibiyle kiracıyı düşünün. Bayramda ev sahibine gitmezse ne olur? Bir sonraki dönem oğlum askerden gelecek, evi boşalt olur değil mi?
Çok şükür biz, şehrimizin çok sahipleri var, onların da bayramlarını. Alefe günü bütün mezarlıkları ziyaret edebiliriz. Bu zaten geleneğimizdir. Bizden önce onlar bayram etsin diye geçmişlerimizi ihya edebiliriz.
Geçmişlerimizi, ruhlarını şad edecek şeyler yapabiliriz. Ama bayram günü hakikaten Eyüp Sultan’a gitmeyen pek İstanbullu yok gibidir. Eski dönemlerde. Şimdi artık unutuluyor. Evet hocam unutuluyor ama bunlar…
Bir de mevsimine göre bayramlar var. Yani bayram kışa geldiyse ayrı heyecanı vardır. Ona göre düzenlemeler yapılır. Yaza geldiyse ayrı heyecanı vardır. Bahar bayramı baharda güzeldir. Bayram çok zengindir. Önemli olan bu zenginliği hissetmek, yaşayabilmek hocam. Bir de bayramlık dedik ama mendiller vardı eskiden hazırlanan. Siz hazırlıyor musunuz bu mendilleri hala?
Şöyle yapıyorum ben… Herkes buyursun. Yani biz artık zarfa koyuyoruz.
Torunlara… Tabi hediyenin bir düzeni var. Eşinizde hediye edeceğiniz bir şey, çocuklarınızı hediye edeceğiniz bir şey, yeğenleriniz, sonra tanıdıklarınız, komşularınız vs. Bunların hepsini derece derece koyduğunuzda mutlaka çok mendil kullanmanız gerekebilir. Eskiden mendilin bile yağlık denir ona biliyorsunuz. Mendilin bile yokluğu döneminde daha önceden bayramlarda mum götürülürmüş biliyor musunuz Coşkun Bey? Mum.
Niye? Bayram hediyesi olarak. Çünkü elektrik yok, ışığa ihtiyacınız var. Yani birisine mum da bulunmuyor. Mum da şimdiki gibi bakkalda satılmıyor. Romantik akşam yemeklerinde kullanılan gibi değil. Kangal kangal veya patates torbası gibi. O zaman burada hareketle bayram hediyelerini hazırlarken biraz ihtiyaca cevap verebilecek şekilde hazırlamak lazım geldiği anlaşılıyor.
Yani bir kâğıt götürmekten daha güzel ne bayram hediyesi olabilir ki? Adam kâğıt ya da hattat. Siz ona kâğıt götürüyorsunuz. Bundan daha güzel hediye mi olur? Yani şöyle düşünün. İnsanlar Ramazan orucunu neden tutuyor?
Ruhlarını arıtmak, nefslerini dizginlemek ve hakikaten Allah’ın Teala’nın varlığına, birliğine, şükrünü bütün her şeyiyle kendisini hazır hissetmek, onun kapısına varmak, cemaline yürümek.
Oruç, bir külfetli zaman dilimi. Hakikaten külfetli. Oruç, tespih çeker gibi otuz gün çektiğiniz bir şey. Çekmek, bir şeyi çekmek yani işkence çekmek, acı çekmek kelimesinde olduğu gibi zorlu bir şeydir.
Bir defa bütün bunları niçin yapıyorsunuz? Kim buna zorlayabilir sizi? Hiçbir mecburiyetiniz yok. Sadece Rabbim sana böyle davranırsan kulum sana kulum diyeceğim demiş.
En güzel hediye, o zaman kulun Rabb’i tarafından, kulun sun icazetini alabilmiştir. Bayram budur. Asıl bayram o zaman. Hacı Bayram’ın sözünü ettiği, bayram imimdi, bayram imimdi.
Yar ile bayram ederler şimdi dediği gibi. Hocam eskiler demişler ki tez geçer sayılı zaman demişler. Bizim programın süresi çok hızlı akıyor ama birkaç soruya kısada olsa temas etmek istiyorum. Mesela türkülerde bayram var, edebiyatta bayram var. Türkler’in bayramını kısmen ifade ettiniz. Biraz hüzün ama neşeli tarafı da var diye düşünüyorum.
Bayram’ın biraz sanatımıza, türkümüze, edebiyatımıza yansımasını birkaç cümleyle. Şimdi bir defa bayram tebrik’i yazmak diye bir şey vardı. Şimdi Twitter’dan yahut da emojilerle hallediyorlar şimdi insanlar. Tebrik yazmıyorlar bile yani.
Bir kağıda bir tebrik cümlesi yazıp, onu postaya vermek, onun giden kişide bayram tebrik olarak alması sizin yakınlığınıza göre, dostluğunuzun derecesine göre bir anlam kazanırdı. Şimdi sıradanlaştı bu işler. Mesela sizin bu bayram mesajınız nedir? Bayram cümleniz, bayram tebrikinizdeki ifadeler?
Yani her bayram değişiyor, her bayram değiştiriyoruz daha doğrusu. Muhattaba göre de ayarlıyorsunuz. Elbette yani. Bunu özel yazıyorsunuz. Aslında yazmıyorum. Çünkü onu da pek benimsemedim. Yani telefonla bir mesaj yazıp, hatır kalır.
Şimdi yazmazsam bir yanlış yoruma varır dediklerimin dışında insanlara yazmıyorum. Kadir gecesinde, kandil gecelerinde mesaj yazmakta insanın imanı kesiliyor. Halbuki mesaj yazmak için değil o gece. Bilmem anlatabiliyor muyum. Yani başka şeyler yapar. Biraz önce dediniz ya bayramda tebrik yazılıyordu diye. Bayram tebrikli önceden yazılır. İşte onu söylüyor.
Gönderilir. Şimdi o gönderilen tebrik eğer sanata bürünürse adı ıydıya olur. Adı bayramiye olur. Ve bir şair eğer sevdiği birinin bayramını tebrik edecekse onu şiir biçiminde yazar. Kaside biçiminde yazar. 30 beyt, 35 beyt uzunluğunda ona hem dua eder, hem ondan bahseder, hem över, hem kendi talebini, desteğini, hürmetlerini bildirir. Tabii bunun karşılığında da şiir biçiminde kendisine bayram tebrik yazılan kişi herhalde o şairede bir caize verir.
Bu caize de Peygamber Efendimiz’in sünneti olarak uygulanır. Yani kalp dün züheyre hırkasını giydirdiği için işte o şiir karşılığında şiire. Kaside-i bürde. Evet kaside-i bürde karşılığında. Şimdi bu bir sünnet olarak uygulanır ama ben bugüne kadar mesela hiçbir öğrencim yahut da hiçbir arkadaşım
sırf o bayrama özel, sırf güzel iki Mısra veyahut da bir dörtlük ile kafiyeli, vezinli bir bayram tebrikleri göndermedi bana. Ben vaktiyle rahmetli hocalarıma şiir biçiminde bayram tebrikleri yazar, onları gönderirdim. Topladınız mı onu? Topladınız mı onu? Saklamadım da hayır yani yazıp gönderiyorduk. Yani divan şiirliğine uğraşınca kafiyeye ve vezne aşına oluyorsun. O da ben şiir diyemem yani manzume yazıyordum öyle diyelim. Şiir demeyelim manzumeler yazıyordum.
Şimdi bana bir öğrencim bir gün bir zarfta bir mektup gönderir, içinden bir bayram kartı çıkar belki bir dört Mısra yan yana durur diyorum. Gönderen biri sorursa caizem çok büyük olacak. Önümüzdeki Ramazan bayramını veya Kurban bayramını fırsat olarak bilelim o zaman. Vezinli olacak, kafiyeli olacak, şiir olacak. Bahseler diz görmeye verin artık hocam yani şimdi. Yani edebiyat ve sanat açısından bayram bir neşvinema bir canlanma halidir. Bayramlar mesela Ramazan bayramında Ramazan’da eskiden meyhaneler kapalı olurdu. İnsanlar sokakta yiyecek tüketmezlerdi. Müskirat veyahut da mükeyifat kullanmazlardı. Bu bir gelenek idi. Şimdi onu hiç kimseden aslında bekliyoruz da kimse uygulamıyor artık problem. Problem orada değil ama meyhaneler Ramazan boyunca kapalı olur. Ramazan’ın birinci günü açılır. Meyhanein müdaimleri Ramazan bayramından çıktıktan sonra meyhaneye uğrar. Meyhaneci onlara hediyelerini mendillerini verir. Evlerine öyle giderdi. Müşteri memnuniyeti işte bak. Yani herkesimin herkesin mutlu olduğu bir memlekette yaşıyoruz.
Herkesle dost olana bilecek, herkesin birbirini kucaklayabileceği bir ortamı taşıyoruz. Ve bu günler herkesin birbirini kucaklama günleri. Kırgınlıkların bir kenara bırakılma günleri. Fakir fukaranın gözetilme günleri. Düşmanlıkların ve kinlerin bir kenara atılma ve itilme günleri. Ve sokakta insanların birbirine kaş çatarak değil güllümseyerek bakma günleri.
Bayramın kıymetini bilmemiz lazım. Her kademeden, her kesimden, her insanın bayramı yapabileceği bir zaman dilimine giriyoruz. Allah herkese mübarek etsin. Kıymetini bilmeyi nasip eylesin memleketimiz, cümlemizi. Çok teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ederim. Sizinle beraber oldunuz. Benim için muhtiyarlık oldum. Bize bayram yaptırtma izlediğini, bayram sevincini yaşatma imkanı başladı.
Çok teşekkür ediyorum. Müsaadenizle ben de bir beytle programı kapatalım. Evet sevgili seyirciler, Profesör Doktor İskender Palay’la Osmanlı’da bayramı, günümüzde bayramı, bayram geleneğini, örfünü ve adetini konuştuk. Bunları paylaştık. Son söz olarak diyelim ki, bülbül şahat güllerin ikramı ikram üstüne, haneniz yine görsün bayram, bayram üstüne.
Hoşça kal.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir